14 Mart 2012 Çarşamba

Türk üniversitelerinde 'Malay Bölümleri' niçin kurulmalıdır?


Mehmet Özay                                                                                                          21 Ekim 2010


Türkiye’deki seçkin devlet üniversitelerin birinde Malay Dil ve Edebiyatı ve Malay Medeniyeti ve Tarihi Bölümleri açılmasının tam zamanıdır. Söz konusu bu bölümlerin kurulması için pek çok neden var. Aşağıda bunlara kısaca değineceğiz. İlk elden şunu söylemeden geçmeyelim. Bazı yayın organlarında “Malay halkı Türkleri nasıl tanıyor?” türünden sorularla karşılaşmak mümkün. Bu soruda haklılık payı kadar, eksikliği de içinde barındırıyor. O eksik tarafını da biz tamamlayalım. Aslında sorulması gereken “Malay toplum ve tarihini, dini algısını, sömürgecilik ve Batı ile ilişkilerini, modernleşme projelerini, Ortadoğu ve Türk tarihi ve İslamı ile bağlantılarına ne kadar vakıfız?” Yukarıda zikrettiğimiz bölüm adlarının ‘Malay’ olmasından hareketle konuyu Malezya ile karıştırmamak ve sınırlandırmamak lazım. ‘Malay’, bir ırkın adı ve son dönem tarihçilerinin yaklaşımları ile Güneydoğu Asya sınırları içerisinde, günümüz ulus-devletleri bağlamında işaret edecek olursak, Endonezya, Malezya, Brunei Darüsselam Sultanlığı, Singapur bu kategoride ele alınıyor. Tayland’ın güneyinde Patani, Filipinlerin güneyi Moro’da aynı kültür havzası içinde olduğu gibi, Madagaskar, Güney Afrika ve Pasifik Adaları’na kadar yayılmış Malay diasporasının varlığı da unutulmamalıdır. Görüldüğü gibi geniş bir coğrafya ve ilişkiler ağı potansiyeli keşfedilmeyi bekliyor. 23 Ağustos’da TRT 1’de yayına giren Güneydoğu Asya’da Türk İzleri’ni konu alan Kuzey Yıldızı adlı belgeselin bu coğrafya ile ilgili intibaları vermesi bakımından önemli bir çalışma olduğunu da buradan belirtmekte fayda var.

Türkiye’den din bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında bazı akademisyenlerin 90’lı yıllarda Malezya’daki Uluslararası İslam Üniversitesi’nde görev almalarının Malay dünyası ile akademik ilişkilerden başlayarak siyasal ve toplumsal etkisinin ne olduğu araştırılmaya muhtaçtır. Ancak bugün -söz konusu dönemde Malezya’da bulunmuş- Yüksek Öğretim Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun otorite makamında olmaları Malay dünyası ile ilişkilerin akademik boyutta yeniden düzenlenmesinde katalizör etkisi yapacağına kuşku yok. Bu iki akademisyen siyasetçinin (YÖK’ü siyasi bir kurum olarak ele almakta Türkiye şartlarında hiçbir zarar görmediğimizi belirtmek istiyoruz) varlığının yanı sıra, yukarıda zikredilen dönemde Malezya’da bulunmuş ve çeşitli üniversitelerde görev yapmış diğer akademisyenlerin oluşturacağı bir kurul ile Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden birinde Malay Dili ve Edebiyatı ve Malay Tarih ve Medeniyeti bölümlerinin kuruluş çalışmaları başlatılmalıdır. Özellikle Malay Tarih ve Medeniyeti disiplinlerarası bağlamda önemli işlere imza atabilir.

Söz konusu bölümler öncelikle yüksek lisans ve doktora programları ile başlamalı ve süreçte yetişecek yerli akademisyen kadrosuyla lisans düzeyinde öğretime devam edilmelidir. Kuruluş bağlamında katkısı gözardı edilemeyecek isimler arasında Teoman Durali, Alparslan Açıkgenç, Mehmet İpşirli’yi saymak mümkün. Malezya’nın önemli ulusal unvanlarından Tan Sri unvanına sahip Ekmeleddin İhsanoğlu, doktorasını ‘University Sains Malaysia’da tamamlamış sosyolog Nilüfer Narlı, bu coğrafyanın -en azından bir bölümü hakkında çalışmaları olan, özellikle yoksulluk, kalkınma gibi konularla bölgeyi ele alan ve Türkiye ile karşılaştırmalı çalışmaları bulunan iktisat profesörü Mehmet Özay, Açe ve Endonezya konulu çalışmaları ile Prof. Dr. İsmail Hakkı Göksoy ve IRCICA bünyesinde önemli bir çalışmanın Türkçeye kazandırılmasında büyük katkısı olan Ali Caksu girişimlerde önemli insan kaynağını oluşturacaktır. Giriş paragrafında ‘Malay’ konusunun ‘Malezya’ ile karıştırılmaması gerektiğini söylesek de, yukarıda adı geçen öğretim görevlilerinin Malezya ile ilişkilendirildiği görülür. Bunda bir sorun değil, bir başlangıç olduğunu düşünüyoruz. Bu bağlantı, günümüz Malezya’sının sunduğu akademik imkânlarla ortaya çıkmıştır. Yoksa, tıpkı İsmail Hakkı Göksoy’un Açe, Endonezya konusundaki çalışmaları gibi bölge hakkında çalışma yapan akademisyenlere rastlamak mümkün.

Öte yandan, dünyaca tanınan Malay akademisyen ve araştırmacıların varlığı ve Türkiye’deki öğretim görevlileri ile çeşitli düzeylerdeki ilişkilerinin de bu sürece olumlu katkı yapacağına kuşku yok. Örneğin, halen hayattayken, böyle bir oluşumun başına dünya ilim çevrelerince tanınan ve ustalık dönemlerine erişmiş Naqib el-Attas’ın ve Güneydoğu Asya uzmanı Anthony Reid’in getirilmesi süreci hızlandıracağı ve büyük değer katacağı gibi, ilgili çevrelerce de köklü bir temel atılmasına olanak tanıyacaktır. Bu alanda bugüne kadar niçin girişimde bulunulmadığını ve söz konusu bölümlerin bugüne kadar kurulmamış olmasının eksiklik olduğunu söylemeye gerek yok. Ancak bugünden itibaren bu bölümlerin niçin kurulmadığını sorgulamak ilgili her kesimin kendine sorması ve sorumluluğu üzerinde taşıması gerekiyor.
Malay coğrayfası, sömürge döneminde Hollanda ve İngiltere Doğu Hint Şirketleri’nde görev yapan ve Malay dünyasına özel ilgi göstermek suretiyle dil, edebiyat, tarih ve antropoloji alanlarında eserler veren idari kadronun yanı sıra, özellikle 20. yüzyıl ikinci yarısından başlayarak ve giderek artan şekilde Batılı akademisyenlerin öncülüğünde gerçekleştirilen tarih, arkeoloji, antropoloji ve sosyoloji alanlarındaki çalışmalarla yeniden dünya sahnesinde yer aldı. Bölgeye dair bu ilginin dinmediğini, farklı şekillerde devam ettiği ve geliştirildiğini de söyleyelim.

Türkiye’de kurulacak Malay bölümlerinin varlığı, dünya ve İslam tarihi öğretiminin kapsamını genişletecektir. Dünya tarihini Avrupa, İslam tarihini Osmanlı ile sınırlandırmış bir akademya, bu ismi taşıma hakkına sahip değildir. Bu yöndeki ısrarlar da Türk bilim dünyasının uluslararası çevrelere açılmasına olanak tanımayacak, aksine kısırlaştıracaktır. Oysa bugün 300 milyonu bulan nüfusuyla Malay ırkı, yalnızca Güneydoğu Asya’nın değil dünyanın önemli toplulukları arasında yer alıyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından zorunlu ulus-devlet seçeneği ile bölünmüş bir yapı arz eden Malay dünyası, günümüzde sahip olduğu sosyo-ekonomik değerler nedeniyle de dünyanın önde gelen devletleri ve uluslararası örgütlerinin ilgi odağıdır. Sahip olduğu zengin yer altı ve yer üstü zenginlikleri, çok çeşitli etnik kültürel zenginliği, sıkışmış Batı ekonomisinin aksine kendini yenileme olanağına kavuşmuş ekonomik yapısı, İslamifobia olgusu karşısında Batılı ulusların sahip oldukları İslami anlayış ve pratiklerine zaman zaman referansta bulunduğu bir toplum. Bütün bunlar araştırılmaya ve öğrenilmeye değer değil mi?

Bu coğrafya tarihsel olarak Hindistan ile Çin ve Ortadoğu ile Çin arasındaki ‘deniz ipek yolu’ sayesinde ticari, siyasi, kültürel ve dini ilişkilerin geliştirilmesindeki rolü ile Malaka ve Sunda Boğazları, Sulu Denizi gibi su yolları ile Malay dünyası medeniyetler arasında bir köprü vazifesi gördü. Batı’da Açe’den doğu’da Ambon’a, güneyde Palembang’dan kuzeyde Patani ve Moro’ya kadar geniş bir havzayı içine alan Malay dünyasını çalışmak, sadece bu dünyayı değil, bu dünya ile temasa geçmiş Portekiz, İngiliz, Hollanda, Fransa, İspanya sömürgecilik tarihini yeniden okumak ve böylece Avrupa tarihine farklı bir çerçeve daha eklemeyi olanaklı kılacaktır. Öte yandan, Anthony Reid’in II. Uluslararası Açe ve Hint Okyanusu Konferansı sonrasında Açe Valilik konutunda verilen yemekte yaptığı konuşmada dile getirdiği üzere “...Türkler her yerde karşımıza çıkıyor.” cümlesinden hareketle Müslüman Türklerin dünyadaki varlığı ve etkinliğinin boyutlarının derinlemesine araştırılmasına olanak tanıyacaktır. Osmanlı Arşivleri’ndeki belgeler yeter demeyin. Bu belgeler, özelllikle Portekiz ve Malay dünyasındaki referanslar dikkate alındığında -en azından bugüne kadar- büyük resmi görebilmemize maalesef olanak tanımıyor. Tarihe ve araştırmaya ilgisi ile bölge büyükelçileri arasında istisnai bir yeri olduğunu düşündüğümüz Metin İnegöllüğü oğlunun bazı bulguları da yeni açılımlar için başlangıç olabilir. 1995-98 yılları arasında Türkiye’nin Endonezya Büyükelçisi Metin İnegöllüoğlu’nun “Asya-Pasifikte Türk İzleri” eseri ve “The Early Turkish-Indonesian Relations’ başlıklı makalesinde değindiği üzere Müslüman Türklerin bölgedeki somut varlığının Selçuklulara kadar uzanabileceğinin ipuçlarını vermesi daha yapılacak çok işin olduğunu ortaya koyuyor.
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=133371&q=mehmet+%C3%B6zay

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder