28 Nisan 2024 Pazar

ABD-Çin ilişkileri bize ne söylüyor? / What do US-China relations tell us?

Mehmet Özay                                                                                                                            28.04.2024

Amerikan Dışişleri bakanı Antony Blinken’in, Çin’e yaptığı ziyareti nasıl anlamalıyız?

Bu sorunun cevabının kolay olmadığı ortada.

Cevabın kolay olmadığı, iki ülkeyi doğrudan ilgilendiren bölgesel ve küresel sorunların karmaşıklığından kaynaklanıyor.

Söz konusu sorunlar ve bunların karmaşıklığına, Güney Çin Denizi’nde sürgit devam eden kıta sahanlığı ve güvenliği sorunu; Çin’in, Doğu Avrupa’da yaşanan savaşta Rusya’ya verdiği destek; Çin’in Tayvan’a yönelik egemenlik iddiası ile ABD-Çin arasında devam eden ticaret savaşında tanık olunuyor.

Burada şunu söylemekte yarar var ki, söz konusu bu sorunların çözümünü sadece, ABD-Çin arasındaki ilişkilerin düzeltilebileceğine bağlayan çevrelerin, sorunları oldukça indirgemeci bir şekilde ele aldıkları anlamı taşıyor.

‘Süper güç’ ilişkisi ve kutuplaşma

ABD ve Çin ilişkilerinde “süper güç” olgusunun belirleyiciliğine kuşku yok.

Bu olgunun bizatihi kendi içinde zıtlaşmayı körükleyici boyutunun varlığı sadece, bugünkü ilişkilerle anlaşılmakla kalmıyor.

Aksine, benzeri süreçlerin 20. yüzyıl ikinci yarısı boyunca yaşandığı, “ilk Soğuk Savaş dönemi” anılarının da buna epeyce bir katkısı bulunuyor.

Süper güç olma iddiası, iki ülkenin ilgili sorunlara yönelik yaklaşımlarının, her iki tarafın birbirini anlamak ile birbirleri arasında var olan rekabetin, daha da derinleşmesi şeklinde kendini ortaya koyan, iki zıt kutup gerçekliğini gündeme getiriyor.

İki ülke arasında yaşanan bir diğer dikotomi ise, giderek ağırlaşan ve tehdit gücü artan sorunlara karşın, -bazı basın organlarında dile getirildiği üzere-, iki taraf arasında üst düzey görüşmelerin sıklığında görülen artıştır.

İlkinin negatifliği ile ikincisinin pozitifliği aslında, yukarıda dile getirdiğimiz üzere, “iki zıt kutup” olgusunun bir diğer versiyonunu oluşturuyor.

Görüşmeler sürecinde, “Tarafların ilgili sorunlara bakışları ve karşı tarafa sundukları olası çözümler nelerdir?” sorusunu gündeme getirdiğimizde karşımıza, iki tarafın birbirini anlamakta zorlandığı intibaını veren bir yaklaşım çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Fukuyamacılık!

ABD’nin hemen hemen tüm sorunlara yaklaşımında ise, gizli/açık “Fukuyamacı” bir tutuma içkin olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Her ne kadar, Francis Fukuyama, Soğuk Savaş sonrasında popülerleştirdiği, “Tarihin Sonu” kavramı ile Batı demokratik liberal değerler ve bunun tüm ilgili kavramsal ve kurumsal olgularının, gelecek dönem küresel ilişkilerinde belirleyici olduğu yönündeki iddiasından vazgeçmiş olsa da, ABD yönetiminde “ötekilerle” ilişkilerde, aynı yönelimin devam ettiğine tanık olunuyor.

Blinken’in Çin ziyaretinde bu yaklaşımın, şu veya bu şekilde yansımalarını bulmak mümkün.

Örneğin, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin “... iki taraf, kendi temel çıkarlarına saygı göstermeli” yaklaşımı, temelde muğlaklığı içinde barındırıyor.

ABD Dışişleri bakanlığı görüşmeler sonrasında yaptığı açıklamada, (diğer ifadeler arasından cımbızla çekip aldığım üzere) “... ABD kendi çıkarları ve değerlerini savunmaya devam edecektir” cümlesi, ABD açısından durumun, Fukuyamacı bağlama tekabül ettiğinin bir işaretidir.

Bunun pratik yansımasını, Blinken’in Çin’e ayak basmasından çok kısa bir süre önce başkan Joe Biden’ın Tayvan’a 8 milyar Dolarlık yardımı açıklaması oluşturuyor.

Bu noktada, ABD’nin nasıl bir Çin istediği ile, Çin’in kendini nasıl ortaya koyduğu veya koymak istediği arasındaki fark, temelde yukarıda dikkat çekilen “iki zıt kutpun” kavramsal alanını teşkil ediyor.

Çin: Kırmızı çizgiler vurgusu

Çin tarafı, örneğin, Güney Çin Denizi ve Tayvan konularını tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde “kırmızı çizgi” vurgusu ile gündeme taşırken, ticari ilişkiler noktasında ABD ile rekabeti değil, “ortaklığı” benimsediklerine dair ifadelerle yumuşak bir diplomatik söylem ortaya koyuyorlar.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, iki ülke ilişkilerine dair değerlendirmesindeki bazı cümleleri bize, Çin’in duruşuna dair epeyce bir fikir veriyor.

Wang Yi, örneğin, Güney Çin Denizi, Tayvan, insan hakları konularını ‘kırmızı çizgi’ perspektifinde değerlendiriyor.

Bu noktada, yukarıda dile getirdiğim, ABD’nin Tayvan’a yönelik yeni yardım paketinin Çin yönetiminde oluşturduğu kızgınlık, tarafların birbirlerine yönelik ilgisine ve tartışma ortamını izaha dair bir fikir veriyor.

Öte yandan, Şi Cinping Blinken ile görüşmesinde, ABD ile ilişkilerde kapıyı kapatmadıklarının ifadesi olarak da, “ortak zeminde buluşabiliriz” söylemi ile yukarıda dikkat çektiğim “yumuşak bir diplomatik söylemi” gündeme taşıyor.

Burada, Şi Cinping’in dile getirdiği ortak zemin, “kalkınma” olgusunda karşılık buluyor. ABD’nin kalkınma olgusuna itirazı olduğunu söylenemez. Ancak, “kalkınma”nın kimin liderliğinde sürdürüleceği konusunda önemli bir ayrışma olduğunu görmek gerekiyor.

Asya-Pasifik ve Atlantik dengesi

ABD-Çin karşılaşmasında mevcut sorunları, daha ağırlıklı olarak hisseden ve yaşayan tarafın ABD olduğunu söylemek mümkün.

Bu çerçevede, ABD, Asya-Pasifik’teki gizli/açık müttefikleri ile bölgenin küresel jeo-politik ve jeo-ekonomik öneminden kaynaklanan kaçınılmazlığına kayıtsız kal/a/madığı gibi, Atlantik ilişkilerinde de, -tarihsel ve varoluşsal bağlamda- egemenliği elinde tutma arzu ve isteği taşıyor. 

Bu noktada, özellikle, Doğu Avrupa’da yaşanan gelişmeler, ABD’nin önceliğinin Asya-Pasifik’ten yeniden Atlantiğe kaydığını ortaya koyuyor.

Blinken’in görüşmelerde, “Çin’in Rusya’ya verdiği desteğin sadece, Ukrayna için değil, bütün bir Avrupa için tehdit anlamına geldiği” yolundaki söylemi, Çin yönetimini Rusya ile mesafeli olmaya davet ederken, aynı zamanda bu sorunun ABD ve Avrupa Birliği (ve de İngiltere!) ekseninde ne denli varoluşsal bir önem taşıdığını ortaya koyuyor.

Tabii ki, bu durum, Asya-Pasifik’in göz ardı edildiği anlamına gelmiyor...

Zaten, ABD’den önce bu ayın ortasında Savunma Bakanı Lloyd J. Austin ile Çin savunma bakanı Dong Jun’ın telekonferans toplantısı ve ardından, geçtiğimiz gün Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Çin’e yaptığı ziyaret, bunun açık göstergesidir. 

ABD-Çin ilişkilerinin bugün geldiği nokta, sadece iki ülke çıkarları ile sınırlı olmayan bir boyuta taşınmıştır.

Güney Çin Denizi’nde kıta sahanlığı ve seyir güvenliğinden, Çin’in Rusya’da askeri ve teknolojik yardımına değin var olan sorunlar iki ülkeyi birbiriyle kutuplaşmacı bir söyleme taşımaya yetiyor.

Tarafların, artan sorunlara karşın, birbirleriyle doğrudan görüşmelere verdikleri önem, ortada ikircikli bir durumun varlığını işaret ediyor.

Bu durum, sorunların çözüme mi evrileceği yoksa, her iki tarafın kendi ideolojik değerlerine ‘kaçınılmaz’ bağlılıkları nedeniyle, anlaşmazlıkların çatışmacı evrene mi taşınacağı ya da üçüncü bir alanın var olup olmadığı konusu üzerinde durmaya davet ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/abd-cin-iliskileri-bize-ne-soyluyor-what-do-us-china-relations-tell-us/

26 Nisan 2024 Cuma

H. Mohd Said & Keadilan Buruh

Mehmet Özay                                                                                                                            24.04.2024

Haji Mohammad Said (HMS) adalah seorang jurnalis dan intelektual mandiri yang dalam tulisannya banyak mengangkat isu-isu yang berkaitan dengan peristiwa sejarah yang dahsyat, seperti buruh migran ke Sumatera Utara, perang Belanda di tanah Aceh, dan isu isu politik global. Saat saya mulai menggarap biografi HMS, pertanyaan awal saya adalah menjawab apa yang membuat HMS memutuskan menjadi jurnalis. Ini adalah tahap penting dalam penyelidikan saya. Seseorang seperti HMS, yang memiliki kiprah penting di bidang jurnalisme sebagai penulis, korektor, editor, dan pemilik surat kabar, pasti memiliki alasan yang memuaskan untuk bekerja di bidang ini sepanjang hidupnya.

Penjelasan pertama saya temukan dalam catatan memoarnya dan kemudian bab buku yang diterbitkan berjudul “Dengan Otodidak Mengemban Tugas Rakyat” dalam buku berjudul “Visi Wartawan 45” terbitan tahun 1992. Judul bab buku tersebut secara eksplisit mencerminkan niatnya dan alasannya memutuskan untuk menjadi jurnalis. Jelas sekali bahwa kepentingan utamanya adalah terbangunnya keadilan dalam masyarakat. Artinya, dia menugaskan dirinya untuk mengatasi permasalahan yang dihadapi oleh masyarakat.

Setelah pertanyaan di atas, pertanyaan kedua adalah bagaimana HMS memperoleh kesadaran tersebut. Secara sosiologis, dapat dikatakan bahwa ia mengamati masyarakatnya dengan cermat. Ya, ini benar. Secara khusus, selama bekerja di pemerintahan Kota Pinang pada tahun 1920, ia menemukan beberapa permasalahan sosial, termasuk kondisi pekerja migran dan keterlibatan masyarakat lokal di sektor perkebunan. Maklum, secara tersirat ia memutuskan untuk mengadvokasi kelompok masyarakat yang terkesan tak berdaya di ruang publik tersebut.

Buruh dan Keadilan

Kehadiran mereka juga terlihat jelas seiring dengan peningkatan investasi perkebunan dari akhir abad ke-19 hingga awal abad ke-20 di Sumatera Utara. HMS mungkin pertama kali menemukan konsep ‘koeli’ dan terminologi yang relevan selama masa kecilnya di kampung halamannya. Pasalnya, Mohammad Yamin, wakil ‘Sarekat Islam’, mengkritik kondisi sosial ekonomi kelas pekerja saat itu. HMS berpesan agar kelas buruh yang bekerja di perkebunan di Sumatera Utara tidak bisa membela diri terhadap korporasi dan majikan. Hak-hak mereka dibingkai melalui peraturan ketat spesifik yang tertulis di kontrak mereka, yang ditandatangani pada tahap awal kerja mereka.

Proses ini juga menyebabkan munculnya kesadaran tentang perlunya keadilan di kalangan kalangan terpelajar, termasuk jurnalis dan kalangan sastra. Pengoperasian industri perkebunan dimulai pada paruh kedua abad ke-19 dan meningkat secara signifikan karena permintaan global terhadap produk berharga ini. Namun, beberapa ketidakadilan telah diterapkan oleh investor dan pemilik perkebunan terhadap karyawannya seiring berjalannya waktu. Hal ini menjadi fenomena sosial dan politik yang parah pada awal abad ke-20. Pemilik perkebunan Belanda merasakan keresahan di kalangan karyawannya, dan dia mengumumkan hal ini di beberapa surat kabar untuk mengambil tindakan menuju perkembangan yang belum pernah terjadi sebelumnya berdasarkan kepentingannya.

Sumatera Utara terbagi antara penderitaan kelas buruh dan kesenangan investor asing serta kolaborator lokalnya. Peraturan dan kebijakan ketenagakerjaan kolonial merupakan pelanggaran terhadap martabat kelas buruh. Kondisi kehidupan buruh tidak tertahankan dan diperburuk dengan penerapan Panai yang baru. Tema sentral penulisan HMS adalah pemahamannya tentang rezim kolonial melalui angkatan kerja dalam pepatah lain, Koeli Kontrak.

Namun mengenai proses ini, setelah beberapa waktu, ia menulis salah satu artikel pertama tentang “penderitaan petani, dan pekerja kontrak” (kuli kontrak) di bawah pengusaha asing pada masa kolonial. Sebagaimana yang diamati dalam tulisan HMS, terjadi kesalahan pengelolaan tenaga kerja yang bahkan sampai pada tingkat pelecehan terhadap pekerja kontrak yang mencari solusi nekat seperti melarikan diri dari asrama perkebunannya dan termasuk melukai staf administrasi kulit putih.

HMS berpesan agar kelas buruh yang bekerja di perkebunan di Sumatera Utara tidak bisa membela diri terhadap korporasi dan majikan. Mereka terikat pada peraturan ketat tertentu yang tertulis di kontrak mereka, yang mereka tandatangani pada tahap awal kerja. Munculnya usaha perkebunan yang disertai dengan perluasan dan perluasan wilayah negara-negara Eropa Barat menyebabkan dominasi ekonomi dan politik mereka sangat dirasakan oleh masyarakat adat. Proses ini menjadi media eksploitasi terhadap masyarakat adat karena mereka pada tingkat yang lebih kecil atau lebih signifikan dipaksa menjadi kelas buruh seiring dengan meluasnya dominasi Eropa.

HMS menganut sistem peradilan dan memiliki pandangan kritis terhadap kelompok, baik asing maupun pribumi, yang dianggap bertanggung jawab atas ketidakadilan yang terjadi di sektor perkebunan. HMS sangat tajam dan mengkritik keras sistem yang tidak adil pada masa maraknya tanaman ekspor pada tahun 1920-an melalui investasi besar-besaran di kawasan perkebunan pertanian sejak tahun 1920-an dan seterusnya—berkembangnya bisnis sistem perkebunan diberdayakan oleh kondisi kolonial, baik faktor internal maupun eksternal. Sejak saat itu, secara implisit (saya kira) dan secara eksplisit ia berusaha untuk berada di posisi yang benar dalam ‘justice penduyum’. Sepanjang tulisannya tentang berbagai topik, ia menyadarkan masyarakat terhadap isu-isu yang relevan dalam kehidupan sehari-hari. Penggunaan saya pada karya-karya HMS juga penting untuk memahami bagaimana aktor-aktor sipil dan pejabat tertentu memicu perubahan masyarakat.

HMS berwacana tentang kondisi kerja kelas buruh. Baik pendatang dari jarak jauh maupun penduduk lokal di pesisir Sumatera Utara secara eksplisit berbicara mengenai perkembangan kesejahteraan mereka. Karena kemajuan, sebagai sebuah konsep baru, telah memasuki wacana sosial melalui media cetak dan surat kabar pemerintah, tidak ada segmen sosial yang bisa lepas dari dampak dan pengaruhnya. Sebagai seorang pengamat, HMS tentu menaruh perhatian besar terhadap kemajuan perusahaan dan karyawannya. Ia terikat erat pada jurnalisme dan memainkan perannya dalam memberikan kontribusi kepada publik melalui tulisan-tulisannya. Dalam hal ini, bisa ditebak bahwa orientasi intelektualnya adalah menjangkau masyarakat umum melalui jurnalisme, yang tampaknya sudah menjadi norma baginya.

Dengan Mata Hegelian

HMS merupakan kritik politik terhadap masyarakatnya yang dibentuk oleh kekuasaan kolonial. Saya mengusulkan untuk menamakannya “kondisi kolonial”, yang mencakup faktor internal dan eksternal. Ada yang berpendapat bahwa keseluruhan proses penulisan HMS merupakan hasil dari “kesulitan kolonial” (“meminjam dari Ann Kumar), sebuah fenomena dalam tahap perkembangan penulisan sejarah. Pemikiran dan tindakan HMS harus dianggap mewakili nilai-nilai. Dalam hal ini, kita dapat menegaskan bahwa -dalam cara Hegelian- kesadaran dirinya membantu pembaca untuk memahami semangat zaman itu -perjuangan kolonial melalui pemahaman HMS. Pendekatan ini, yaitu melihat perkembangan politik masa lalu melalui agen krusial yang spesifik, sangatlah penting.

Dari tulisan-tulisannya dan gambaran orang-orang yang tinggal di sekitarnya, diketahui bahwa HMS memiliki pikiran yang subur dan gemar membaca, belajar, dan menulis sepanjang hidupnya. Melalui Koeli Kontrak, HMS seperti beberapa intelektual lainnya menyoroti isu-isu hak asasi manusia, keadilan sosial dan menentang wacana kolonial, yang memungkinkan mereka mengembangkan wawasan politik dan sosiologis.

Judul bukunya yang mengacu pada persoalan kelas buruh di Medan (Deli) sungguh mencengangkan. Setengah abad kemudian, pada tahun 1977 melalui penerbitan bukunya, HMS meninjau kembali era buruh prakolonial yang mengambil tempat khusus di Medan. Judulnya memberikan sensibilitas terhadap isu tersebut, dengan menyebut masa tersebut sebagai “zaman kegelapan” karena aturan dan regulasi kolonial mengenai isu kelas buruh. Selain itu, praktik peraturan kolonial di bawah perkebunan swasta dan negara dianggap sebagai kondisi yang tidak manusiawi di Sumatera Utara.

HMS menyarankan perubahan substantif dalam sistem peradilan pemerintahan kolonial. Undang-undang perburuhan tradisional, yang ditetapkan oleh pemerintahan kolonial sejak tahun 1816 dan seterusnya, menciptakan lingkungan kerja yang padat karya. Hal ini sebagian besar merugikan kesejahteraan penduduk asli. Ada dua hal yang perlu diperhatikan: a) memanfaatkan tenaga kerja penduduk asli dan b) memanfaatkan tanah asli untuk memenuhi permintaan pasar global, yang secara historis jumlahnya terbatas di kawasan ini.

https://epaper.waspada.id/epaper/waspada-rabu-24-april-2024/ p. B3.

23 Nisan 2024 Salı

Çin’de denizcilik güvenliği toplantısı / Maritime security meetings in China

Mehmet Özay                                                                                                                            23.04.2024

Çin, bölgesel ve küresel güçleri biraraya getiren denizcilik güvenliği toplantısına ev sahipliği yapıyor.

Güney Çin Denizi’nde kıta sahanlığı hakları ve iddialarından ötürü, ilgili ülkeler arasında yaşanan gerginlik devam ederken, Çin, deniz kuvvetlerinin önemli isimlerini biraraya getiren toplantıya ev sahipliği yapıyor.

Dün başlayan ve teması “denizcilik güvenliği ve meydan okumalar” olarak belirlenen toplantılar dört gün sürecek.

Söz konusu toplantılar, önümüzdeki günlerde Çin Ordusu’nun kuruluşunun 75. yılı kutlamaları öncesinde ve bölgede, ABD ile ittifak güçleri arasındaki tatbikatlar sürecinde gündeme geliyor.

Güney Çin Denizi: Çelişkiler yumağı

Çin’de, hafta başında başlayan toplantılar sürerken, aynı gün ABD-Filipinler arasında kapsamlı askeri tatbikat ile geçen hafta ABD-Japonya ve Filipinler arasında imzalanan, “üçlü zirve antlaşması” (trilateral summit) aslında, bölgedeki gelişmelerin ne denli çelişkili ve meydan okuyucu olduğunun somut bir göstergesidir.

Bu gelişme, Çin’in yanı sıra, Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) üyesi olan Filipinler’in, birliğe üye diğer dokuz ülkeden bağımsız olarak, ABD ve ilgili ittifak güçleriyle ilişkilerini ne ölçüde geliştirebileceğini de ortaya koyuyor.

ABD-Filipinler arasında, son dönemde yakınlaşma dikkat çekiyor. Sabık devlet başkanı Rodrigo Duterde döneminde, ABD ile gergin ilişkiler yaşayan Filipinler, geçtiğimiz yıl başkanlık koltuğuna oturan Ferdinand Marcos ile yeniden, ABD ile olan ittifak işbirliğine geri dönmüş gözüküyor.

Bununla birlikte, Çin ve bölge ülkeleri arasındaki kıta sahanlığı, deniz güvenliği vb konularda yaşanan tartışmalar ve gerilimler Güney Çin Denizi’yle sınırlı değil...

Öyle ki, Çin, Japonya ile Doğu Çin Denizi’nde benzer sorunları yaşarken, son dönemde geliştirmekte olduğu denizcilik kabiliyetini Asya-Pasifik’te Avustralya için de bir tehdit olarak beliriyor.

Temel parametre: ASEAN

Çin’de başlayan denizcilik güvenliği konusu etkinlik, Güney Çin Denizi anlaşmazlıklarına doğrudan taraf olan Çin ile genel olarak ASEAN ve özelde, bu birliğe üye beş ülke temsilcileri arasında doğrudan görüşmelerin gerçekleştirilmesi açısından gayet önemli.

Çin’in Güney Çin Denizi’nde kendinden menkul ‘dokuz hat’ sınırları, bu suyolunun yüzde 90’ına varan bölümünü kendi kıta sahanlığı içine alması, Filipinler, Vietnam, Bruney ve Malezya’yı doğrudan etkilerken, son on yılda Çin’in askeri varlığını, bu suyolunun en güney noktasında, Riau Eyaleti’ne bağlı Natuna Adaları sınırına kadar geliştirmesi, Endonezya’nın da beşinci ülke olarak Çin’le karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

ASEAN’ın kurucu ülkeleri arasında olması kadar, ASEAN sekreterliğinin başkent Cakarta’da olması, Endonezya’yı sıradan bir ülke olarak değil, bölgesel bir güç olarak bu sorunda önemli bir aktör haline getirme sürecinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu çerçevede, Jokowi yönetiminin son beş yıllık hükümetinde Savunma Bakanı olan ve Mart ayındaki seçimleri ilk sırada bitirerek devlet başkanı olmayı hak eden, -eski ordu mensubu- Prawobo Subianto’nun da girişimleriyle Endonezya’nın Natuna Adaları ve çevresine önemli askeri yatırımlar yaptığı da malum.

Yakında devlet başkanlığı görevini devralacak olan Prabowo’nun, Güney Çin Denizi konusunda ne tür politikalar geliştireceği merak konusu.

Bunun yanı sıra, bölgede doğrudan teritoryal varlığı olmamakla birlikte, küresel bir güç olarak toplantılara, ABD’nin de katılması, bölgede tarafların birbirlerini dinlemeleri ve istikrarın sağlanması açısından gayet önemli.

Bölgesel ve küresel güçler

Toplantılara bölge ülkelerinin yanı sıra, Fransa, Avustralya, Kanada, Hindistan, Rusya ve İngiltere gibi küresel güç sistemi içerisinde önemli yere sahip ülke temsilcileri de iştirak ediyor.

Çin yönetiminin son dönemde, ABD’nin Filipinler üzerinden bölgede hakimiyet kurmak veya istikrarsızlık oluşturmak iddiasını gündeme getirdiği hatırlanacak olursa, ABD deniz kuvvetleri yetkililerinin Çin’deki  toplantılarda yer almalarını dikkatle izlemek gerekiyor.

Kimi çevreler, bu toplantıların Güney Çin Denizi bağlamında sürgit devam eden gerginliği sonlandırma konusunda bir umut ışığı olarak görseler de, somut gerçeklikler olarak yaşanmakta olan vakıalar, gelişmelerin pek de bu yönde olmadığının göstergesi hükmündedir.

Çin’e karşı sınırlı ittifak-küresel ittifak

Geçtiğimiz günlerde ABD, Filipinler, Japonya ve Avustralya deniz güçlerinin katılımıyla yapılan tatbikat, Çin tarafından büyük eleştiri konusu yapıldığını unutmamak gerekiyor.

Bu dört ülke arasında ABD’nin bölgedeki en önemli ittifaklarından biri olan Filipinlerle olan yakınlaşması sürüyor.

Bu çerçevede, Çin’in, ABD’nin bölgede özellikle, Filipinler’i öne sürerek bölgede gerginlik yarattığı konusundaki görüşler, Filipinler medyasında da karşılık buluyor.

Örneğin bazı yazarların, “Devlet başkanı Marcos bizi bilinmez bir savaşa mı sürüklüyor?” sorusunu gündeme getiren yazıları, bölgede gerginliğin gündelik yaşamdaki boyutunu ortaya koyan unsurları olarak dikkat çekiyor.

Yukarıda dikkat çekilen, bu dört ülkenin yanı sıra, geçtiğimiz günlerde uluslararası medyada yer alan ve Çin’i küresel olarak çevirmeyi hedef ve aralarında Batı Avrupa ülkelerinin de bulunduğu ülkelerin deniz ve hava kuvvetlerinin çeşitli bölgelerdeki konuşlanmalarını gösteren harita, Çin’le yaşanan gerginliğin ne boyutta seyrettiğini gayet sembolik bir şekilde ortaya koyuyor.

Tarihsel gerilim bölgesi

Güney Çin Denizi’nde yaşanan gerginliğin, ABD ve Çin arasında var olan örneğin ticaret savaşları gibi gerilimlerin bir unsuru olarak görmemek gerekiyor.

Yani, ortada suni bir gerginlikten bahsedilmiyor...

Aksine, gayet somut ve tarihsel boyutları ve çağdaş ilişkiler ağındaki yeriyle önemli bir sorunun, bölge ülkelerinin ve giderek, küresel toplumun dikkatle izlemekte olduğu bir olgudan bahsediyoruz.

Bu anlamda, Güney Çin Denizi’nin bizatihi kendi başına, jeo-stratejik ve jeo-politik önemiyle dikkat çektiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu durum, Güney Çin Denizi’nin de içinde yer aldığı bölgedeki suyollarını, tarihin erken dönemlerinde var olan kıtalar ve bölgeler arası ilişkideki yerinin, zamanla -beş yüzyıl öncesinden itibaren- sömürgecilik süreçlerinde vazgeçilmez ulaşım kanalları olmasına ve ardından, 20. yüzyılla birlikte, küresel güç deyimini üzerinde taşıyan ülkelerin gözünün üzerinde yer aldığı alanlar olarak kabul etmekte yarar var.

Toplantılarda temel hedef, Güney Çin Denizi’nde ilgili ülkelere ait sivil ve askeri denizcilik varlıklarının seyir ve sefer süreçlerini belirlemeye matuf.

Bu anlamda, geçtiğimiz Ocak ayında yapılah hazırlık toplantıları, bu hafta içinde yapılmakta olan toplantılar için alt yapı oluşturduğu söylenebilir.

Sonuncusu 2022 yılında Japonya’da yapılan denizcilik güvenliği toplantılarının bir yenisine Çin ev sahipliği yapıyor.

Dün başlayan ve dört gün sürecek toplantıların, Doğu ve Güney Çin Denizleri’nde var olan deniz güvenliği sorunlarının ilgili ülke temsilcilerinde ele alınması hedeflenirken, bu toplantıların özellikle Güney Çin Denizi’nde var olan çatışmacı söylem ve eylemler üzerinde ne tür olumlu etkisi olacağını önümüzdeki günler gösterecektir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/cinde-denizcilik-guvenligi-toplantisi-maritime-security-meetings-in-china/

20 Nisan 2024 Cumartesi

Malezya-Almanya ilişkileri: Hıristiyan Demokrat arka plân / Malaysia-Germany relations: Christian Democrat background

Mehmet Özay                                                                                                                            21.04.2024

Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in, Mart ayı ortasında Almanya’ya gerçekleştirdiği ziyarete dair geçenlerde kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Bu yazıda, daha çok Almanya’nın yani, Alman hükümeti, iş dünyası, sivil toplum kuruluşlarının Malezya ile ilişkilerde ne tür politikalar geliştirmeleri, ne tür stratejiler belirlemeleri vb. gerektiği konusunun dışında ve ötesinde, biraz daha ‘temeller’ üzerinden, iki ülke ilişkilerine eğilmekte yarar olduğu kanaatindeyim.

Bu anlamda, bu bakış açısının yenilikçi bir yaklaşımı yansıttığını söylemekte yarar var.

Böylece, Malezya ve Almanya’nın sadece ‘ekonomi, ticaret ve teknolojik’ boyutlarla sınırlı olmayan bir ilişkiler sistemi içerisinde ele alınabileceğini ileri sürebiliriz.

Bu durum, her iki ülkeyi ve toplumu birbirine yakınlaştırmada aracı olabileceği gibi, günümüz değerleri noktasında yenilikçi bir yaklaşıma el vermesiyle de önem taşımaktadır.

Kışkırtıcı bir söylemle, tarihsel olarak ‘Hıristiyan Demokrat” ideoloji ile mevcut Alman hükümetinin ‘Sosyal Demokrat’ varlığının, Malezya’da bazı siyasi liderler ve çevrelerin siyasal bakış açılarıyla, mevcut Birlik Hükümeti’nin ‘reformcu’ söylemi arasında benzerlikler bulmak mümkün.

Bu benzerliğin salt bugünün değil, kayda değer ölçüde yakın tarihsel gelişmelerin ürünü olduğunu ileri sürebiliriz.

Bu noktada, örneğin, başbakan Enver İbrahim’in, -tıpkı benzeri siyasetçilerin ve düşünürlerin dile getirdiği üzere- “zamanında, sosyal demokrat oldukları” yönündeki ifadelerinin ve bunun gündeme getirdiği düşünce ve tutumlarının bugünkü hükümet ve politikalarının oluşturulmasına etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Değişim süreçlerine rağmen, bugün bu çevrelerin, sosyal demokrat olmadıkları veya sosyal demokrasinin öngördüğü politikalar ve söylemlerle siyaset yapmadıklarını söylemek de mümkün değil.

Bu durumu, aynı zamanda, bu liderler ve entellektüeller bağlamında “sosyal demokratlığın” somut karşılığının, Müslüman-Malay toplum ve siyasal kesimlerin dışındaki toplum ve siyasal çevrelerle ilişkilerindeki yapısallıkta görmek mümkündür.

Kimilerinin nazarında -haklı olarak- siyasal İslamcı ve sivil toplumcu nitelikleriyle dikkat çekse de -ki, bunda yanlış bir şey yok-, Enver İbrahim ve benzeri siyasetçilerin sosyal demokratlık kökenlerinin varlığını inkar etmek mümkün değildir.

Temelde, bu ideolojik açılımı anlamlandırabilmek için, bölge siyasal ve entellektüel tarihine yakından nüfuz etmek gerekiyor.

Bu çerçevede, sosyal demokratlık olgusunun, yukarıda dikkat çekilen söz konusu liderler ve içlerinde yer aldıkları siyasal ve sivil hareketlerin bağlı olduğu ileri sürülen İslam düşünce sistemi ile karşılaştırıldığında, bölgenin kendi tarihsel gelişimi içerisinde anlamlı olduğu görülür.

Burada, siyasal bir tutum ve davranış olarak “halk” (rakyat) ve “demokrasi” kavramları üzerinde duran bir siyasi düşünce ile siyasetçiler ve entellektüellerin varlığı dikkat çekicidir.

Bu kısa girişin ardından, kısaca Almanya’nın bölgedeki varlığına bakalım...

Malay dünyasında Almanya

Temelde, şunu vurgulamak gerekir ki, Almanya bölgeye yabancı bir devlet değil...

Bu noktada, yüksek sömürgecilik süreci başlarında yani, 19. yüzyıl başlarında, Hollanda ve İngiltere ile kısmen Fransa ve ardından, ABD gibi geniş Malay dünyasında faaliyeti olmasa da, yüzyılın sonunda bölge ticaretinde yer aldığı gibi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda da, bölgede şu veya bu şekilde varlığnı hissettirmiş bir ülke.

Buna ilâve olarak, yine yüksek sömürgecilik sürecinde Alman misyonerlerin, Sumatra Adası dahil olmak üzere bölgedeki varlıkları biliniyor.

Bu çerçevede, Almanya siyaset aklı ve sivil toplum çevrelerinde Malay dünyasına dair bir eğilim ve şu veya bu şekilde, kayda değer bir birikimsel düşüncenin gelişmiş olduğunu söylemek mümkün.

Bu bağlamın sembolik ifadesine, Goethe Enstitüsü’nün 1952 yılından itibaren, yani daha bağımsızlıktan önce, Kuala Lumpur’da faaliyet göstermesinde tanık olunur.

Din-kültürel yapı ve demokrasi

İki ülkenin dini-kültürel yapılaşmasına bakmakta yarar var.

Pek çok kişinin aklına, dini-kültürel alanda iki ülkenin ortak noktaları olmadığı gibi bir düşünce gelebilir. Bunu, doğal karşılamak ve mazur görmek gerekir...

Ancak, detaylara baktığımızda, benzerlikler kadar bunun ötesinde, söz konusu bu benzerliklerin, iki ülkeyi ve toplumu yakınlaştırabilecek bir zeminin olduğu görülür.

Almanya’nın, büyük yıkıma uğradığı İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, dine yani, Hıristiyanlığa, ulusal siyaset ve toplumsal yapının yeniden inşası sürecinde verdiği yer ve önem ve noktada sergilenen siyasal ve toplumsal açılımlar önemlidir.

Bu açılım, Hıristiyanlık değerlerine yaslanan bir siyasal ideolojinin yani, Hıristiyan Demokrat (Christian Democrat) söylemin yükselmesiyle bağlantılıdır.

Döneminin küresel özelliklerinden bağımsız ele alınamayacak hususlar taşımakla birlikte, Hıristiyan Demokrat ideolojik açılımını, kanımca, Alman din, tarih ve kültür birikiminin bir ürünü olarak görmek gerekir.

Özellikle, Fransızlar karşısında elde edilen başarıyla birlikte, 1870’lerden itibaren yüksek sömürgecilik sürecinde var olmayı fiili olarak ortaya koymuş Alman İmparatorluğu ve onun ürettiği bir Nazi ideolojisinin neden olduğu yıkımlar sonrası Almanyası’nda, devlet nizamına ve Alman toplumuna, yeni bir ruh ve ideolojik temel sunma çabasının bir ürünü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Almanya’nın, Avrupa’daki diğer benzeri ülkelerden farkı, demokrasiyi tarihsel ve kültürel yapının önemli unsuru olan ‘Hıristiyanlık’ değerleriyle bezeme konusunda sarf ettiği çabadır.

Bu noktada, İkinci Dünya Savaşı sonrası düşünce evreninde Hıristiyanlığın, “artık eski Hıristiyanlık olmadığı” ve bu anlamda, karşımızda “sekülerleşmiş bir Hıristiyanlık formunun bulunduğu” söyleminde gerçeklik payı olduğu gibi, Hıristiyanlığın bir şekilde savaş sonrası dönemin düşünce dünyasına Almanya vasıtasıyla yeniden girdiğini göstermesi açısından önemlidir.

Malezya: devletin temelleri

Bu dini, kültürel zeminden hareketle, yeni bir Almanya siyasal dili ve ideolojisi inşasının Malezya ile bağlantısı hiç kuşku yok ki, 1957 yılındaki bağımsızlığına kavuşan bir ülkenin “nasıl bir devlet, nasıl bir toplum, nasıl bir dini-kültürel yapı” gibi gayet önemli sorulara cevaplar vermesiyle bağlantılıdır.

İlk kuruluş süreci dikkate alındığında temelde Malay Yarımadası eksenli bir ulus-devlet olarak ortaya çıkan ve bu anlamda, geniş Malay dünyasının coğrafi ve nüfus özellikleri bağlamında, sadece küçük bir parçası hükmündeki Malezya Federasyonu’nun “çok kültürlü, çok dinli, çok ırklı toplumsal yapısı ve bunun siyasal sisteme ve rejime yönelik yansımaları neler olmalıdır?” sorusu üzerinde, İngiliz sömürge yönetimi eliti epeyce mesai harcadığı gibi, dönemin Malay siyasal ve kısmen dini elitinin de, bu ve benzeri sorulara cevap üretmek durumunda kaldığını biliyoruz.

Bu bağlamda, İbrahim Yacob, Garieb Rauf, A. Samad İsmail, Dato Onn Jaafar gibi 1930’lardan itibaren ve ardından, Syed Husin Alatas, Chandra Muzaffar örnekleriyle devam ettiği üzere, Malaya’da siyasal bağımsızlık ve ideolojik bağlam üzerinde kafa yormuş gazeteci, entellektüel ve siyasetçiler ile kurucu başbakan Tunku Abdul Rahman ve ardından gelen liderler özellikle de, Dr. Mahathir Muhammed dönemlerinde devlet ideolojisinin belirleyici unsurları arasında dinin, dinin olduğu kadar sekülerleşmenin hangi ölçülerde var olabileceği konusu bugün dahi etkisini hiç de azaltmamış ölçüde devam ettirmesiyle önem taşır.

Malezya Federasyonu’nun, -nihayetinde siyasal sistem içerisinde varlıkları ‘sembolik’ olarak nitelendirilen ve ulusal anayasada, bu şekilde karşılık bulan geleneksel sultanlıkların varlığının dışında ve ötesinde, din ve devlet işlerinin organizasyonunda, hangi kuruma ne ölçüde pay ayrılacağı tartışması önemlidir.

Bu önem, sadece ve sadece ülkenin çok dinli, çok etnikli yapısıyla bağlantılı değildir...

Bir başka şekilde söylemek gerekirse, özellikle, azınlık konumundaki toplum kesimlerinin yani, Çin ve Hint kökenlilerin, -ve Borneo Adası’ndaki diğer antropolojik ve sosyolojik yapıların- toplumsal yapı içerisinde varlıklarının zorlamasıyla ortaya çıkan bir durum değildir.

Aksine, bizatihi Malay gazeteci, entellektüel ve siyasetçilerinin 20. yüzyıl başlarından itibaren Malay kimliği, dini, siyasal ideolojisi üzerine düşüncelerinin belirleyiciliğine hatırlatmak ve vurgu yapmak gerekir.

Giriş’te, kısaca dikkat çektiğim üzere, bağımsızlık öncesi süreçten başlayarak Malaya’da, -tıpkı geniş Malay dünyasının diğer yerlerinde olduğu gibi- dini yapı ve düşünce sistemine ilâve olarak sosyalizmin ve demokrasi bağlamının güçlü bir yer aldığı görülür.

Kimi ölçülerde, bu ‘birbirine zıd’ ideolojik zeminlerin bazı gazeteci, entellektüel ve siyasetçilerin düşünce yapılarında birleştiğine tanık olunur.

Bugün, Enver İbrahim’in geçtiğimiz ay ortasında Almanya ziyaretiyle gündeme gelen Malezya-Almanya ilişkilerini salt ekononik, ticari ve teknolojik boyutlarının dışında ve ötesinde, dini-kültürel ve siyasal yapı ve ideolojik bağlamları ile ele almak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/malezya-almanya-iliskileri-hiristiyan-demokrat-arka-plan-malaysia-germany-relations-christian-democrat-background/

18 Nisan 2024 Perşembe

Enver İbrahim’in ziyareti ve Malezya-Almanya ilişkilerinde yeni dönem / Enver Ibrahim's visit and a new era in Malaysia-Germany relations

Mehmet Özay                                                                                                                            19.04.2024

Malezya Başbakanı Enver İbrahim’in, 10-15 Mart günlerinde Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret, Avrupa’nın öncü ekonomi gücü Almanya’nın önümüzdeki dönemde Malezya’ya yapacağı potansiyel ekonomik yatırımlar bağlamında büyük önem taşıyor.

Malezya başbakanı Enver İbrahim’in resmi ziyaret çerçevesinde, Alman Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier ve Alman şansölyesi Olaf Scholz ile ayrı ayrı görüşmesi ve heyetler arasındaki toplantılar, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir ivme kazanacağının işareti olarak değerlendirilmelidir.

Liderler arası üst düzey görüşmeler, Malezya başbakanına siyasi destek olarak yorumlanıyor...

Bu destek, hiç kuşku yok ki, başta Avrupa olmak üzere uluslararası çevrelerin ekonomik ve ticari işbirliklerinde siyasi istikrar arayışlarının temel bir parametre olmasından kaynaklanıyor.

Siyasi istikrar

Malezya’da 2022 yılı sonlarında yapılan seçimlerin ardından, Birlik Hükümeti başbakanı olarak ülkeyi yönetmeye başlayan Enver İbrahim’in karizmatik ve entellektüel kişiliğinin de, hem Doğu ve hem Batı ülkelerinde olumlu yankı bulduğunu söylemek yerinde olur.

Enver İbrahim’in, Almanya ziyareti sürecinde devlet ve hükümet yetkilileri kadar, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile görüşmeleri ve bu toplantılarda yaptığı konuşmalarla aslında, entellektüel duruşun ve bu çevreler nezdinde ne denli kabul gördüğünün bir ifadesidir.

Malezya başbakanı, hükümet ve özel sektör temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde ana vurgusu siyasi istikrar ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmaydı.

Bu anlamda, Enver İbrahim’in Malezya’da 2022 seçimleri ardından oluşan siyasal istikrarın varlığına, ülkenin neredeyse her bölgesinde dikkat çeken zengin alt yapısına, Güneydoğu Asya’nın küresel ekonominin dinamosu olması ile bu sürecin, önümüzdeki dönemde de devam edeceğine dair vurgusu, sadece Alman iş çevrelerinin değil, aslında küresel iş çevrelerinin de duymak istedikleri konulardır. 

Enver İbrahim’in, konuşmalarında sadece Malezya’ya değil, Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği’ne de (ASEAN) vurgu yapması dikkat çekiciydi.

ASEAN’ın üzerinde yükseldiği coğrafyanın Doğu ve Batı ülkeleri için ekonomik yatırımlar ve ticaret bağlamında cazibe merkezi olması, bölgenin jeo-politik ve jeo-ekonomik önemine dayanıyor.

Enver İbrahim’in, bu anlamda Batı’dan  ABD’nin ve Doğu’dan Çin, Japonya ve Güney Kore’nin bölge ülkelerindeki ekonomik ve ticari işbirliklerindeki rolüne dikkat çekmesi, ASEAN’ın gizli/açık bir bölgesel güç olduğunun ifadesidir.

Bu durumun, hiç kuşku yok ki, bölge ülkeleri kadar Malezya’nın da küresel yatırımcılar nezdinde, cazibe merkezi olduğu şeklinde yorumlamak gerçekçi bir görüş olacaktır.

Yeni yatırımlar

Malezya başbakanının Alman devleti üst düzey yöneticileri ve iş çevreleriyle yaptığı toplantılar, Almanya’nın Güneydoğu Asya’nın alt yapısı ve işgücü kapasitesi gelişmiş ülkesi Malezya’ya yeni yatırımları gündeme getirmesi anlamına geliyor.

Enver İbrahim’in bu ziyareti, 2000’lerin başından bu yana, Malezya’nın Avrupa Birliği içinde birinci ticaret ortağı olan Almanya ile işbirliğini pekiştirmesi ve geliştirmesi olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

İki ülke arasındaki geçen yılkı verilere göre, ekonomik ve ticari ilişkilere göz atıldığında, Malezya’nın Almanya ile olan toplam ticareti 13.9 milyar Dolar’a ulaştı.

Geçtiğimiz ay gerçekleşen ziyaretin ardından özellikle, palmiye yağı, yarı iletken gibi oldukça stratejik ve küresel planda ses getiren alanlarda yapılacak yatırımlarla ticaret hacminin artması bekleniyor.

İstikrar ve güven

Enver İbrahim’in beş gün süren ve devlet, hükümet ve özel sektörle gerçekleştirilen üst düzey görüşmeleri, Malezya’da siyasi istikrarın bir yansıması olarak değerlendiriliyor.

Alman tarafının bu konuda özellikle, Enver İbrahim’e desteğinin olması, aynı zamanda iş çevrelerinin de, bu Güneydoğu Asya ülkesine yatırımlara ağırlık vermesindeki en önemli neden olarak görülmelidir.

Bu çerçevede, söz konusu bu ziyaretin somut sonucu olarak Alman iş çevrelerinden Malezya’ya toplam 9 milyar Dolar yatırım imkânı doğmuş gözüküyor.

Bu yatırım süreci, halen Malezya’da faaliyet gösteren 700 civarındaki Alman şirketinin varlığının pekişmesi ve artması hiç kuşku yok ki, ülkede yeni istihdam ve ülke ekonomisinin prestiji açısından gayet önemli.

Köklü eğitim-kültür işbirliği

Almanya hükümet ve iş çevrelerinin önümüzdeki dönemde Malezya ile ilişkilerde özellikle, eğitim ve çevre gibi konularda işbirliği geliştirilmesi öngörülürken özellikle, son dönemde Avrupa’nın bir tür ambargosuna konu olan palmiye yağı başta olmak üzere yarı iletken, hava taşımacılığı, sürdürülebilir enerji, tıbbi cihazlar ve kimsayallar gibi sektörlerde de işbirliğinin gündeme gelmesi Malezya açısından gayet olumlu olarak değerlendirmek gerekiyor.

Almanya’da öğrenim gören 1500 civranıdaki Malezya öğrencinin varlığı hiç kuşku yok ki, ilerleyen yıllarda iki ülke ilişkilerinde eğitimle sınırlı olmayacak yakınlaşmalar olarak anlamak gerekiyor. Almanya’nın önce kültür kuruluşu Goethe Enstitüsü’nün 1952 yılından bu yana Kuala Lumpur’da faaliyet göstermesi aslında, iki ülke eğitim ve kültür ilişkilerinin varlığının gayet köklü olduğunun kanıtı hükmündedir.

Alman şirketlerinin Malezya’ya yatırımlarının bir diğer getirisi ise hiç kuşku yok ki, teknoloji transferine olanak tanımasıdır.

Enver İbrahim’in Almanya ziyareti, ülkede siyasi istikrarın bir göstergesi olurken, ABD ve Çin’in dışında, Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile de yeni ekonomi ve yatırım işbirliklerine kapı aralamada başarılı olduğuna işaret ediyor.

İki ülke arasındaki ekonomik ve ticari işbirliğinin gelişmesinde, 1991 yılında kurulan Malezya-Almanya Ticaret ve Endüstri Odası’nın kayda değer bir rolü bulunuyor.

Malezya’nın seçimler sonrasında siyasi istikrarın sağlanmasında katettiği aşama, hem ASEAN içerisinde hem de küresel yatırım çevreleri için cazip bir yatırım bölgesi olmasında önemli pay sahibi.

Bunun yanı sıra, ülkenin nitelikli alt yapısı ve bunun ülkenin farklı bölgelerine yayılmış olmasının getirdiği bir avantajdan da söz etmek mümkün.

Çin, Hindistan gibi geleneksel olarak bölgeyle ilişkileri olan ülkelerin yanı sıra, Japonya, Güney Kore, ABD ve Avustralya gibi ülkelerin yanı sıra Avrupa Birliği’nden Almanya’nın da bu süreçte önemli bir rol sahibi olduğu gözlemleniyor. 

Enver İbrahim’in geçen ay Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret çerçevesinde gerçekleştirilen görüşmeler Alman iş çevrelerinin yeni yatırım sürecinde Malezya’yı öncelleyeceklerine dair güçlü işaretler veriyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/enver-ibrahimin-ziyareti-ve-malezya-almanya-iliskilerinde-yeni-donem-enver-ibrahims-visit-and-a-new-era-in-malaysia-germany-relations/