27 Mayıs 2019 Pazartesi

Japonya’da G-20 öncesinde Trump-Abe zirvesi / Trump-Abe Summit before G-20 in Japan

Mehmet Özay - Cakarta                                                                                                       28.05.2019

foto: japantimes.co.jp.
ABD devlet başkanı Donald Trump, 28-29 Haziran günlerinde gerçekleştirilecek olan G-20 zirvesi öncesinde Japonya’da.

Trump, ABD-Japonya ilişkilerini görüşmek üzere zirveden birkaç gün önce Japonya’ya geldi. G-20 zirve öncesinde gerçekleşecek görüşmeler bağlamında bu ziyaret birkaç açıdan önemli.

Bunlardan ilki, Trump’ın yeni imparator Naruhito ile görüşmesi. İkinci husus, ABD’nin içe kapanmayı öncelleyen ekonomi politikalarının Japonya bağlamındaki yansımalarını oluşturuyor. Üçüncü konu ise, Doğu Asya barışında önemli bir olgu olarak ortaya çıkan Kuzey Kore tehdidi.

ABD tarafının belirlediği anlaşılan bu konuların yanı sıra, görüşmelerde ABD’nin özellikle Doğu Asya’dan başlayan, Güneydoğu Asya üzerinden Hint Okyanusu’na uzanan ve geniş anlamda Asya-Pasifik ve yeni/bir başka adlandırmayla ifade edilecek olursa Hint-Pasifik bölgesinin bölgesel ve küresel güvenliğiyle ilişkili bir yanı da.  

Trump-Naruhito görüşmesi
Trump, Japonya gezisine 1 Mayıs’ta resmen ülkenin yeni imparatoru olan Naruhito’yu ziyaretle başladı.

Bunun, ilk etapta sembolik boyuttan ibaret bir görüşme olduğu düşünülebilir. Ancak, ABD-Japonya ilişkileri 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler bağlamında ele alındığında, bu görüşmenin tarihsel bir hatırlama ve hatırlatma olduğunu unutmamak gerekir.

Öyle ki, imparator Naruhito’nun dünya liderleri arasından ilk olarak Trump ile görüşmesi, bu tarihi gelişmenin önemini dolaylı olarak vurgulayan bir özellik taşıyor.

Görüşmenin hedefleri noktasında doğrudan vurgu ise, tahmin edileceği üzere Trump’dan geldi. Trump, iki ülke ilişkilerinin geçtiği zorlu aşamalara dikkat çekerken, 2. Dünya Savaşı vurgusu hiç kuşku yok ki, ABD’nin savaş sonrası yeni Japonya oluşturma sürecindeki rolünü hatırlatmaya yetiyor.

Yeni imparator, savaş sonrasında doğan ve o döneme ait tecrübeleri yaşamamış hanedan mensubu olsa bile, ABD’nin yeni Japonya’yı inşasının bugünlere kadar uzanan siyasi ve toplumsal çerçevesi içerisinde kayda değer bir yeri bulunuyor.

Bu noktada, yeni imparatorla görüşen ilk liderin Trump olması ve Trump’ın yukarıda kısaca ifade edilen söylemi ile imparatorun kendini 1945 sonrası ilişkilerde bağımlı bir yere oturttuğunu ileri sürebiliriz.

Japonya-ABD ticaretinde ‘adalet’ arayışı
Trump ve Abe, hafta sonunu politika dışı etkinliklerle geçirdikten sonra, hafta başında yapılan görüşmelerde bu ziyaretin temel amacına odaklanıldığı gösteriyor.

Trump, Japonya ile ilişkileri değerlendirirken, “hiçbir dönem bu kadar iyi olmamıştı” diyerek ortaya retorik bir yaklaşım sergiledi. Trump’ın çeşitli ülkelerle ilişkilerde bu tür klişe açıklamalarına geçen üç yıl zarfında epeyce rastlandığından, görüşmelere dair Trumpvari bir yaklaşım demek mümkün. Bu ‘samimi’ açıklamaya karşın, iki ülke ilişkilerinde sorunlar olmadığı anlamına gelmiyor.

ABD’de başkanlık değişiminden bu yana başkan Donald Trump’ın en sağlıklı ilişki kurduğu lider Japonya başbakanı Şinzo Abe dersek yanlış söylemiş olmayız.

Trump, başkanlık seçimleri kampanya sürecinde ABD ile çeşitli ülkeler arasındaki ticaret açığına vurgu yaparken, Japonya’nın da listede yer alan ülkelerden olduğu biliniyor.

Bununla birlikte, Japonya’da siyasi yönetim, Trump’ın ticari anlaşmalar ve ABD aleyhine olduğu belirtilen söylemine karşılık çatışmacı bir yaklaşım belirlemek yerine, durumu anlamak ve ABD’de yeni yönetimi iknaya yönelik alternatif söylemler ve politikalar geliştirmeyi tercih ediyor.

Bu nedenle, örneğin ABD-Çin, ABD-Avrupa Birliği vb. süreçlerde olduğunun aksine, neredeyse üç yıla yaklaşan süre boyunca Japonya’nın ve/ya başbakan Abe’nin tavrında olumsuz seyreden bir süreç yaşanmadı.

İkili görüşmeler ağırlıklı olarak ticaret açığı bağlamında ele alınıyor. Bu noktada, yeni düzenlemeler için Ağustos ayı son tarih olarak belirlenmesi, görüşmelerin ciddiyetini artıran bir sebep.

Trump, küresel ekonominin birinci ve üçüncü sırasında yer alan ABD ve Japonya arasındaki ticaret açığının kapatılması konusunda varılacak olası anlaşmanın iki ülke ticaretini biraz daha “adil” bir konuma getireceğini düşünüyor.

Trump’ın adaletten kastını ise, Japonya’nın Amerikan ihraç ürünlerine uyguladığı ticari engellerin kaldırılması oluşturuyor. Ancak görüşmelerden somut bir sonuç alınması beklenmiyor.

Abe yönetiminin Temmuz ayında seçime gitmesi ve alınacak sonucun Ağustos ayında nihayete erdirilmesi beklenen anlaşma için anahtar konumunda. Öyle ki, Abe’nin sürpriz bir genel seçime kararı bile söz konusu olduğu ifade ediliyor.

Japonya’da ulusal düzeyde seyreden siyasi gelişmelere karşılık, ABD’nin Japonya’yı ne kadar köşeye sıkıştırma çabası içerisinde olduğu ise şüpheli.

Gözlemciler, Çin karşısında verilen ticaret savaşında istediğini istediğini alamayan Trump’ın, Japonya ile de bu anlamda ilişkilerin olumsuz bir seyir takip etmeye ekonomik gerekçelerle cesaretinin olup olmadığını tartışıyor.

Kuzey Kore tehdidi
ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olmasının yanı sıra, Kuzey Kore’nin belki de birincil tehdit oluşturması, Japonya’nın güvenliğini en az ABD’nin bölgedeki güvenliği kadar önemli kılmaya yetiyor.

Trump ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında geçtiğimiz Şubat ayında Viet Nam’da yapılan görüşmelerde arzu edilen sonucun alınamamış olması ve akabinde Kim’in bir kez daha füze denemelerine başlaması, ABD-Japonya ilişkilerinde Kuzey Kore sorununun halen ciddi bir yeri olduğuna işaret ediyor.

Trump yönetiminin, uluslararası arenada ikili ve bölgesel ilişkiler noktasında sorunlar yaşarken, Japonya ile ilişkilerde Kuzey Kore krizinden kaynaklanan bir yakınlaşmanın olduğu gözlemleniyor. Bunda, Japonya’nın ordu yapılaşmasında yeni adımlar atma arafesinde olsa da, ulusal güvenliği noktasında ABD’ye bağımlılığının önemli bir etkisi var.

Suyollarının güvenliği
ABD-Japonya ittifakının iki ülkenin ulusal güvenliklerinin sağlanmasından öte bir anlamı bulunuyor. Bu da, küresel kapitalizmin beşiğini oluşturan ticaret suyollarının hakimiyetinden geçiyor.

Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizleri’nde tarihe referansta bulunarak ileri sürdüğü haklardan kaynaklanan gerginlik son bir iki yıldır yerini statükocu bir konuma geriletmiş gözükse de, Çin’in bu taleplerinden feragat etmesi yönünde bir yönelim -en azından şimdilik- sergilememiş olması, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki Japonya ile ilişkilerinde yaşanan tüm sorunlara rağmen istikrarın ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in belki de bugüne kadar görülmemiş şekilde yayılmacı bir sürece konu olan siyasetinden dolayıdır ki, Abe yönetimi, ülkenin 2. Dünya Savaşı’nın ürünü olan anayasasında ordu ile ilgili düzenlemeleri yenileme kararında ısrarlı.

Hatırlanacağı üzere Trump’ın başkanlık sürecinin daha başlarında Japonya ve Güney Kore savunmasında ABD’nin öncü rolünün getirdiği ekonomik sıkıntılardan ötürü her iki ülkenin paylaşımda etkin bir şekilde rol almaları çağrısı, akıllara Abe’nin yukarıda zikredilen yasal değişiklikleri getiriyor.

Bununla birlikte, ABD’nin küresel anlamda yaşadığı sorunlar ve içe kapanmacı yönelimleri karşısında Japonya’nın ulusal güvenlik sorununu salt ABD desteğine bağlamasının getirdiği riskler de Japon yönetimi tarafından anlaşılmış olmalı.

Japonya’da azımsanmayacak bir kitle, ordunun yeniden yapılandırılması konusunda olası anayasal değişikliklere olumlu bakmaması, aksine mevcut statükonun devamına yönelik görüşler ortaya koymaları nedeniyle Abe’nin bu konuda hızlı adım atmasının önündeki engeli oluşturuyor.

Sadece ABD-Japon askeri işbirliğini değil, suyolları üzerindeki bazı ülkeler ve özellikle de Çin’le siyasi anlaşmazlık yaşayan ülkelerin verdiği destek bugün Asya-Pasifik olarak bilinen kavramın ötesinde Hint-Pasifik kavramının gündeme gelmesine neden oluyor.

Mayıs ayının başlarında ve sonlarında Güney Çin Denizi, Malaka Boğazı ve Hint Okyanusu’nda Japonya, ABD, Hindistan, Filipinler’in katılımıyla gerçekleşen çeşitli düzeylerdeki deniz tatbikatları Süveyş’ten Japonya’ya kadar uzanan suyollarının güvenliğini hedefliyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/05/28/japonyada-g-20-oncesinde-trump-abe-zirvesi-trump-abe-summit-before-g-20-in-japan/

23 Mayıs 2019 Perşembe

Endonezya’da Jokowi’yle yeni dönem / A new era with Jokowi in Indonesia


Mehmet Özay - Cakarta                                                                                                      23.05.2019

foto:asia.nikkei.com
Endonezya’da yeni dönemde başkan yine Joko Widodo. Endonezya’da ulusal seçim komisyonu dün yani 21 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, 17 Nisan’da yapılan başkanlık seçimlerinin galibini Joko Widodo olarak açıkladı.

Seçime tepki
Seçim sonuçlarının ilanıyla birlikte seçimi kaybeden Prabowo Subiantoya destek veren bazı gruplar başkent Cakarta’da seçim komisyonu binasının önünde gösteriler düzenledi. Katılımın düşük olmasına rağmen, göstericilerle güvenlik güçleri arasında çıkan arbedede şu ana kadar altı kişinin hayatını kaybettiği ve yaklaşık 200 kişinin de yaralandığı belirtiliyor.

Güvenlik güçlerinin açıklamalarına göre, özellikle Cakarta dışından gelen bazı grupların provokasyonları neticesinde çıktığı belirtilen olaylarda yüzlerce kişinin gözaltına alındığı ifade ediliyor.

Jokowi’ye %55 oy
Yapılan açıklamada, mevcut devlet başkanı Joko Widodo ve yardımcısı Ma’ruf Amin oyların yüzde 55.5’ini alarak gelecek beş yıl boyunca ülkeyi yönetme hakkı kazandı.

Diğer başkan adayı Prabowo Subianto ve yardımcısı Sandiaga Uno ise oyların yüzde 44.5’ini aldı. Önümüzdeki üç gün zarfında seçim sonuçlarına yönelik resmi itiraz başvurusu olmaması halinde Jokowi 2019-2024 yılları arasında devlet başkanlığı görevini yürütecek.

Seçim komisyonunun yaptığı resmi açıklamaya karşın, diğer başkan adayı ve Büyük Endonezya Partisi (Gerindra) genel başkanı Prabowo Subianto, parti yetkililerinin verilerine göre seçimi kendisinin kazandığını ileri sürerek bu sonuca itiraz ediyor.

Prabowo ne istiyor?
Aslında Prabowo’nun seçim sonuçlarına yönelik itirazı yeni değil. 17 Nisan’dan hemen sonra hızlı sayımda ortaya çıkan sonucu da itiraz etmiş ve daha o günden başlayarak 22 Mayıs’ı hedef göstermek suretiyle seçim komisyonunun kararını tanımayacağını ilân etmişti.

Aradan geçen bir ayı aşkın süre boyunca defaatle seçim komisyonuna eleştiriler getiren Prabowo, resmi sonuçların ilânına günler kala işi gösterilere dönüştürme çağrısında bulunmaya başladı. Gerindra yönetiminin, seçimde yapılan usulsüzlüklerle ilgili olarak Pazartesi günü seçim komisyonuna yaptığı başvuru delillerin yetersizliğine hükmedilerek reddedildi.

Bu gelişmeye rağmen, Prabowo ve partisi iddiasından vazgeçmiş değil. Prabowo ve destekçileri seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürerek Jokowi’nin başkanlığının iptal etmesi talebiyle bir grup gösteri yaptı.

İddialara göre, 17 milyon kişinin seçmen kayıtlarının geçersiz olduğu ve 6.5 milyonu aşkın seçmenin ise seçmen kağıtları kendilerine ulaşmadığı için oylarını kullanamadıkları belirtiliyor.

Seçim komisyonunun yeni başkanı Jokowi olarak ilân etmesinin ardından, başkentte seçim komisyonunun bulunduğu binanın önünde toplanan Prabowo destekçileri ile güvenlik güçleri arasında küçük çaplı arbade çıktığı ifade ediliyor.

Bu çerçevede, Gerindra seçim kampanyasından sorumlu Lieus Sungkharisma ise daha önce yaptığı tahrik edici konuşmalar nedeniyle polis tarafından gözaltına alındı.

Öte yandan, Prabowo haksız olarak nitelediği seçim sonuçları bağlamında yaptığı açıklamada bunun ‘halkın gücü’nü ortaya koyan gösterileri tetikleyeceği açıklaması dikkat çekici.

“Adalet aramak beyhude”
Yasalara göre, üç günlük süre zarfında Anayasa Mahkemesi’ne seçim sonuçlarıyla ilgili itiraz hakkı bulunuyor. Gerindra partisinin ileri gelen isimlerinin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmayacakları yönündeki açıklamaya karşın, gösteriler düzenlenmesi konusunda bir çaba olduğu gözlemleniyor.

Bu bağlamda, Prabowo’nun yaptığı bir açıklamada “adalet aramanın beyhude” olduğu yönündeki vurgusu, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmayacağı görüşünü destekler mahiyette.

Prabowo’nın 2014’deki seçimler sonrasında da benzer iddialarla gündemi belirlemeye çalıştığı hatırlandığında, bugün benzer bir sürecin yaşanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Prabowo’nun itirazlarına rağmen, iki aday arasında oy farkının yüzde 11 civarında olması iddiaların yersiz olduğuna hükmedilmesine neden oluyor.

Seçim sonuçlarına dair resmi bir başvuru olmaması halinde Cuma günü, Jokowi-Maruf ikilisinin seçimi nihai olarak kazanarak görevlerine başlaması bekleniyor.

Uygulamada başarı
Geniş bir coğrafyada bir günde gerçekleştirilen ve bu anlamda teknik hazırlıklar ve seçimin yürütülmesi ve yönetilmesi bağlamında küresel ölçekte bakıldığında ortada bir başarının olduğuna kuşku yok.

Bu konuda, özellikle 17 Nisan’daki seçimden sadece bir iki gün gibi kısa sürede hızlı sayımlarda elde edilen sonuç ile dün yani, 21 Mayıs’ta resmen ilân edilen sonuçların neredeyse aynı olması, bu konuda ülke seçim sisteminde oturmuş bir yapıdan bahsetmek mümkün. 

Bu sonuçlar, Jokowi’nin ikinci kez devlet başkanlığı koltuğuna oturması anlamına geliyor. 2004-2014 yılları arasında Susilo Bambang Yudhoyono’nun (SBY) iki seçimi üst üste kazanmasının ardından, bu kez Jokowi’nin benzer şekilde iki seçimi de kazanarak başkanlığını sürdürmesi, ülkede demokratik sürecin işleyişi ve istikrarın ortaya çıkışı şeklinde değerlendirilebilir.

Asker-sivil dikotomisi
Jokowi’nin ikinci dönem başkanlık yarışını da kazanması, SBY gibi eski bir ordu mensubunun ardından ikinci dönem sivil bir politikacının devletin başında yer alması önemli bir gelişme.

Eski general Prabowo’nun 2014 seçimlerinin ardından 2019 seçimlerini de kaybetmesini ülke siyasetinde sivil-asker dikotomisinde sivil kanadın kazanımı olarak dikkat çekiyor.

Bu seçimin ortaya koyduğu önemli sonuçlardan bir diğeri ise, ülkede başkanlık için iki adaylı yapının oturmuş olduğunu söylemek mümkün.

Koalisyonlar belirleyici oluyor
Onlarca partinin yarıştığı parlamento seçimlerine yüzde yirmi oy alan veya bu oy oranına ulaşan koalisyon bloğu bir aday çıkartıyor. Devlet başkanının doğrudan seçilmeye başlandığı 2004 yılından bu yana öne çıkan siyasi partilerin etrafında oluşan koalisyon blokları genel itibarıyla parti başkanlarından birini devlet başkanı adayı olarak gösteriyorlar.

Bununla birlikte, bu sistemin dezavantajlarından biri, partilerin yeter oy oranına ulaşamaması nedeniyle tek başlarına başkan adayı çıkaramamaları.

Bunun parlamento temsilindeki karşılığı kadar hükümet kurulmasında da güç dağılımına neden olması, hükümet programlarında arzu edilen reformların gerçekleştirilememesi anlamına geliyor. Örneğin, 2000’li yılların başlarında SBY’nin kurucusu olduğu Demokrat Parti büyük umutlarda ortaya çıkmış, ancak seçmenden arzu edilen desteği alamaması, parlamentoda temsil gücünü sınırlı olarak gerçekleşmesine neden olmuştu.

SBY, iki dönem başkanlık koltuğuna oturmuş olsa da, beklenen reformları hayata geçirmeyi başaramadığı gibi, yerleşik siyaset anlayışı ve bürokraside yaygın yolsuzluk vakalarının önüne geçmek bir yana, kendi partisinden bazı önemli bakanların karıştığı yolsuzluk hadiseleri partinin güç kaybına neden olmuştu.

Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte kimi çevrelerin yönlendirmesiyle yaşanan bazı rahatsızlıklara rağmen, Endonezya’da Jokowi’nin başkanlığının kesinleştiğine kuşku yok. Gösterilerin arkasındaki kesimler gelişmelerin sonuç vermeyeceğini anlamış olmalı ki, ‘artık, dağılın, evlerinize gidin’ mesajını dün vermeye başladılar.

https://www.dunyabulteni.net/makale-yorum-1/endonezyada-jokowiyle-yeni-donem-mehmet-ozay-h442735.html

19 Mayıs 2019 Pazar

Açe’de İslam Hukuku uygulaması: Anakronizm mi tarihsel devamlılık mı? / Implimentation of Islamic Law in Aceh: Anachronism or historical continuity?

Mehmet Özay                                                                                                                        19.05.2019

Endonezya Cumhuriyeti’nin 34 eyaletinden biri olan Açe’de İslam Hukuku uygulaması, eyalet ve ulusal bağlamının yanı sıra, dönem dönem uluslararası çevreler tarafından da takip ediliyor ve bu anlamda çeşitli haberlere ve akademik çalışmalara konu oluyor.

Öyle ki, bu eyaletteki İslam Hukuku uygulamaları günlük haberlerde, tahmin edilebileceği üzere işin popüler tarafları öne çıkartılarak bir tek cezai uygulama üzerinden yanlı, taraflı, gerçeğin üstünü örtücü yani, manipülatif bir şekilde ortaya konuyor.

Bu tek cezai hükmün dahi, kendi tarihsel ve toplumsal çerçevesi dışına çıkartılması çabasını, Açe toplumunu kendi dışında bir toplumsal yapı ve tarihsellik özelliklerine göre ayarlama çabalarının bir unsuru olarak görmek gerekir.

Bu bağlamda, dikkat çekilmesi gereken husus, Açe’de İslam Hukuku uygulamasının anakronik bir durum mu arz ettiği, yoksa tarihsel bir devamlılığın ürünü mü olduğunu kısaca tartışmaktır.

Açe’de İslam Hukuku uygulamasının varlığının anlaşılması, yukarıda dikkat çekilen sorunun aşılmasında önem arz eder. Ve ancak bu suretle, eyaletteki İslam Hukuku uygulamalarının anakronizm olup olmadığına dair bir fikir edinmek ve açıklığa kavuşturmak mümkün.

Kadim-modern dikotomisi
Bununla birlikte, öncelikle halen belirleyiciliğini sürdürdüğü gözlemlenen ve Açe’deki İslam Hukuku uygulamaları gerçekliği ile dikomotik bir ilişki içerisinde olduğu anlaşılan, şu veya bu bağlamda belirleyiciliği ile dikkat çeken duruma dair bir izaha gerek var.

Yaşadığımız dönemin özellikleri dikkate alındığında, küresel bilgi üretimini ve dağılımını kontrol eden merkezlerin ve bunların çeperdeki temsilcilerinin çeşitli baskı süreçleri oluşturmak suretiyle, toplumsal ve siyasal yapılaşmaları belirleme eğilimi içerisindedir.

Bu noktada, Batı’da yaşanan modernleşme-sekülerleşme süreçleri; bunun doğrudan ve doğal uzantısı olarak Batı kampüslerinde üretilen teoriler ve yaklaşımlar; Batıda eğitim görmüş çevreler eliyle bu teori ve yaklaşımların yerli topraklara ithali; adına Batı ‘medeniyeti’ denilen ortamın ürettiği siyasal yönetim sistemleri ve ardından sömürgecilik ve neo-sömürgecilik bağlamında ortaya çıkan hegemonik ilişkiler ağının, adına evrensel denilen bilgi üretiminde ve dağılımında önemli araçları teşkil eder.

Merkez olarak telâkki edilen bu yapının yanı sıra, sömürge döneminde ortaya çıkan ve ‘sömürge etiği’ (colonial ethics) olarak adlandırdığım -ki bununla sömürgeleştirilen topraklarda siyasi ve dini elitin bir bölümünün sergilediği işbirlikçi eylem ve pratikler anlaşılmalıdır- boyutunda gündeme gelen çeperdeki uzantılarının ilk sürecin devamını sağlayan organlar olarak işlev görmüşler ve farklı aktörlerin sürece eklemlenmesiyle görmeye devam etmektedirler.

Bu bağlamda, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde tanık olunduğu üzere, Açe’de de özellikle bu yüzyılın başlarında yaşanan değişimler bağlamında son on beş yıllık süre zarfında Batılı ülkelerde eğitim görmüş Açeli genç akademisyenler yeni dönemin dönüştürücü aktörleri olarak ön alma çabası içerisindeler.

Bu kitle, kendi toplumları hakkında sahip oldukları toplumsal ve tarihsel kökenlere dair yüzeysel bilgi ve tecrübelerini erozyona uğratacak bir değişime konu olmakla kalmıyor, bir tür işbirlikçi statüsünde kendi toplumlarını yeni sömürgeci pratiklerle anılabilecek dönüştürme süreçlerine tabi tutma çabası sergiliyorlar.

Hegemonik yapılar
Batı’nın ürettiği ve birbiriyle çatışma temeli üzerinde var olan ideolojilerin, geçen yüzyılın ortalarından başlayarak sömürgeleştirilmiş topraklara ithali ile yeni ulus-devletlerde modern siyasi rejimlerin bir anlamda meşruiyetini sağlayan milliyetçilik, seküler ve laik devlet nizamlarının varlığı belirleyici olmaktadır. Tüm bu birbirine eklemlenen sürekliliğin, belli bir anlam çerçevesine oturduğu da düşünülebilir.

Bugünkü küresel hegemonik ve sistemik yapılar bağlamında değerlendirildiğinde, Açe’de İslam Hukuku uygulaması olumsuz bir şekilde algılatılma eğilimi sergileniyor. Halbuki söz konusu bu uygulamayı ele alanlar, temelde bölge halkının ve coğrafyanın geçmişin kendi siyasal ve toplumsal gerçekliği içerisinde doğal (natural) bir duruma işaret ettiği üzerinde pek de durmamaktadırlar.

Bu durum, bize tarihte olup bitenleri anlama ve anlamlandırma uğraşında bugünün yerleşik kabul edilen değerlerinden ve yaklaşımlarından -ki yukarıda dikkat çekilen süreçler noktasında son derece hegemonik bir yapıya tekabül etmektedir- bağımsız olabilme gibi bir sorumluluğu taşımamız gerektiğini de hatırlatmaktadır. 

Tarihsel derinlik
Açe topraklarında yaşam süren toplulukların, özellikle İslamlaşma süreciyle birlikte yeni bir evren ve dünya algısı ve pratiğini hayata geçirmeleri kadar, bu sürecin bin yılı bulacak şekilde uzun dönemli bir yapılaşma sergilemesi bölge ve dünya tarihi içerisinde kendine özgü bir yere tekabül etmektedir.

Böylesine uzun dönemli bir süreçte tedrici olarak gelişmesi, siyasi ve toplumsal yapılaşmasını birbirine eklemlenen süreçlerle tamamlaması, bu coğrafyada bugün İslam Hukuku’nun uygulanmasının meşruiyet zeminini oluşturmaktadır.

Bu tarihsel ve kültürel süreklilik kendini siyasi ve dini elit ile geniş halk kitlelerinin talebiyle uygulama imkânı bularak pratik bir karşılığa tekabül etmektedir.  

Meşruiyet zemini
Yukarıda dikkat çekilen uzun dönemin bir hasılı olarak Endonezya Cumhuriyeti’nin dayandığı seküler ilkeler vb. hususlar dikkate alındığında, bazı çevreler Açe’de uygulanan İslam Hukuku uygulamalarının anakronik bir duruma tekabül ettiği iddia edebilir.

Öte yandan, Açe’nin yukarıda dikkat çekilen sürecin büyükçe bir bölümünde kendinde, bağımsız ve üretimsel bir siyasal, sosyo-kültürel ve dini yapılaşmaya konu olduğuna dair elimizde kayda değer tarihsel veriler bulunuyor. Bu durum, Açe’de uygulama imkânı bulan İslam Hukukun düşünsel alt yapısı ve fiili olarak ortaya konulmasında meşruiyet zeminin oluşturmasıyla önem taşıyor.

Bu noktada, -yukarıda dikkat çekildiği üzere- farklılıklar taşımakla birlikte, birbirini takip eden eklemli yapı özelliği taşıyan uzun tarihsel süreç göz ardı edilmemelidir. Bu uzun tarihsel süreç bizi, Açe ile Endonezya Cumhuriyeti ve/ya bu siyasi yapının merkezini teşkil eden güç yapısı arasında önemine kuşku olmayan bir farklılaşma olduğuna götürür.

Açe’de İslam Hukuku uygulamasına yönelik içerden ve dışardan medyanın, siyasal ve akademik çevrelerin derinlikten uzak yaklaşımları bu coğrafyada uzun bir tarihsel birikim ve tecrübe ile oluşmuş toplumsal yapısının özelliklerini göz ardı etme gibi bir indirgemecilikle karşı karşıya kalındığını ortaya koymaktadır.

Bu noktada, dönün sömürgecilik süreçleri kadar -kimilerince aşıldığı söylense de- bugün dünyanın farklı köşelerindeki uygulamalar dikkate alındığında halen varlığını sürdürdüğüne kuşku olmayan yeni sömürgeci eğilimler ve pratikler karşısında Açe’de tarihsel ve toplumsal sürekliliklere işaret edecek çalışmalara ihtiyaç bulunuyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/05/19/acede-islam-hukuku-uygulamasi-anakronizm-mi-tarihsel-devamlilik-mi-implimentation-of-islamic-law-in-aceh-anachronism-or-historical-continuity/

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Yeni Malezya’da son bir yıl / The last one year in New Malaysia


Mehmet Özay                                                                                                                         15.05.2019

foto:straitstimes.com
Malezya’da 14. genel seçimlerin yapıldığı 8 Mayıs 2018 tarihinden bu yana bir yıl geçti. Ülkede geçen bir yıla dair değerlendirmeler gündemde yer alırken, bu yıl aynı zamanda 1999 yılında başlayan reformasi sürecinin de 20. yılı olmasıyla önem taşıyor.

Ülke modern tarihinde önemli bir değişim anlamı taşıyan 14. genel seçimler, 62 yıllık Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (UMNO) başını çektiği Ulusal Cephe iktidarını yerinden etmesiyle, sadece bölge ülkelerinde değil, küresel kamuoyunda da yankı bulmuştu.

Bu seçim zaferinin yirmi yıl önce reformasi sürecini başlatan siyasi aktörlerin ve bunlara eklenen yeni isimlerin birlikteliğiyle gerçekleşmesi, ülke siyasal yaşamında önemli bir dönemin yaşanmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Geçen yıl yaşanan iktidar değişiminin ayak izleri, 2008 ve 2013 genel seçimlerinde, o dönemki adıyla Halk Cephesi (Pakatan Rakyat-PR) adını taşıyan muhalefet bloğunun başarılarında görmek gerekir.

Malezya’nın son bir yılı
Malezya’da salt bir hükümet değişikliğiyle kalmayan, bunun ötesinde ulusal ‘iktidar’ algısını da büyük ölçüde etkileyen değişimin başlamasından bu yana bir yıl tamamlandı. Bu nedenle, aradan geçen bir yıllık süre zarfında bu değişimin neler getirdiğine kısaca değinmekte fayda var.

Yeni Malezya adıyla anılan bu dönem, bölge medyasında baş aktörünün sabık başbakan Necib bin Rezzak olduğu ve uluslararası boyuta sahip yolsuzluk soruşturması, Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (OBOR) projesinin bir ayağı olarak değerlendirilebilecek bölgedeki yatırımları karşısında sergilenen refleks, Malezya-Singapur deniz kıta sahanlığı problemi, daralan ekonomiyi canlandırma adına bazı ülkelerle yapılan görüşmeler gibi temel başlıklar dikkat çekiyordu. 

Bu süreçte, yeni Malezya’nın iktidarının başında Dr. Mahathir Muhammed yer alsa da, gözler yaklaşık yirmi yıldır muhalefet lideri olarak dikkat çeken Enver İbrahim’in ‘hak ettiği’ başbakanlık koltuğuna ne zaman oturacağı soruları da giderek önem kazanmaya başladığı gözlemleniyor.

Reformu engelleyen hususlar
Geçen bir yıllık süre zarfında, hiç kuşku yok ki, yaşanan değişim farklı siyasal ve toplum kesimleri için değişik anlamlar içeriyor. Hükümet kanadı ise, ülkedeki etnik farklılaşmayla anılan toplum kesimleri arasındaki ekonomik ve sosyal ayrıştırmayı ortadan kaldıracak modeller üretme sancısı çekiyor.

Bu konuda adımlar atılmasının önündeki engeller, salt yasal düzenlemelerin yapılıp yapılmamasıyla ilgili teknik bir mesele değil. Bundan öte, 62 yıldır var olan kemikleşmiş yapıyı değiştirme konusunda, toplumun ilgili tüm kesimlerinin kabul edebileceği ortak bir akla ulaşmak gerekiyor.

Bu bağlamda, ‘yeni ekonomi politikası’ (NEP) adıyla literatüre geçen ekonomi politikalarıyla on yıllar boyunca sosyo-ekonomik pozitif ayrımcılıktan beslenmiş kesimlerin karşı karşıya kaldığı bir ikilem öne çıkıyor.

Bir yanda, bu pozitif ayrımcılığa rağmen, kendilerini halen devletin desteğine muhtaç gören, üstüne üstlük bunu bir kazanım olarak görerek bundan ferâgat etmek istemeyen kesimler, öte yanda mevcut hükümetin Yeni Malezya ruhunu somut olarak ortaya koyması beklentisi içerisindeki diğer kesim hükümet üzerinde bir baskı unsuru oluşturuyor.

UMNO’nun sabık lideri Necib bin Rezzak hakkında yolsuzluk iddialarıyla nedeniyle açılan davaların devam ederken, yukarıda zikredilen ilk grubun halen bu yapıyla kendini bağ/ım/lı hissettiğini kanıtlayacak şekilde bu lider etrafında birleşme çabalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Bu ilişkinin bir yanında Malezya İslam Partisi’nin (PAS) aktif bir şekilde yer alması ise, gelişmelerin belki de en tartışmalı ve üzerinde en fazla durulması gereken yanını oluşturuyor.

İşin sadece ekonomik boyuttan ibaret olmadığına ise, daha yeni hükümet kurulur kurulmaz ulusal başsavcılık makamına Müslüman olmayan bir ismin atanması sürecinde federal sultanlık kurumu ile yaşanan kriz bir kanıt olarak gösterilmeyi hak ediyor. Bundan kısa bir süre sonra ise, federal sultanın görev süresi dolmadan çekilmesi, ülkede güç odakları arasındaki çatışmanın geldiği noktayı gösteriyordu. 

Yeni bir Malaysia Boleh
Dr. Mahathir’in 1980’ler ve 1990’lerdeki bölgedeki ekonomik modernleşme ve kalkınma yarışında Malezya’nın da yer almasıyla öne çıkan Dr. Mahathir’den bugün de benzer bir ekonomik sıçramayı tetikleyecek adımlar atmasını bekleyenler, açıkçası dönemsel farklılıkları göz ardı ediyorlar.

Söz konusu kalkınma süreci, bizzat Dr. Mahathir tarafından Malaysia Boleh sloganıyla popülerleştirilirken, bugün benzer bir kalkınma hamlesi için farklı adımların atılması gerekiyor.

Bu bağlamda, yakında başbakanlık koltuğuna oturması beklenen Enver İbrahim, yaşanan hükümet değişikliğine rağmen, Yeni Malezya’nın reformlar konusunda işinin zor olduğunu ortaya koyan açıklamaları dikkat çekici.

Kanıksanan yolsuzluk ve kalkınma ikilemi
Enver İbrahim, hükümetin sadece reformları gündeme taşımakla değil, belki de bundan önce halkın adaletsizlikler ve yolsuzluklar konusunda bilinçlenmesi ve bu nedenle reformlara ihtiyacı olduğunu geniş kitlelere anlatmak zorunda olduğunu ifade ediyor.

Hükümetin önde gelen isimlerinin yaptıkları bu ve benzeri açıklamalar, sadece seçim kazanmanın değil, seçim sonrasında ortaya konulacak politikalara halkın sürekli desteğinin ne denli önemli olduğunu gösteriyor.

Bu konuyla ilgili olarak yapılan kamuoyu araştırmaları dikkate alınacak olursa, ilgili toplum kesimlerinin ekonomik yeniden yapılaşma konusunda hükümet icraatları konusundaki algısı, geçen yıl Ağustos ayı ile bugün arasında giderek azalma eğilimi sergiliyor.

İhraç odaklı sürdürülebilir ekonomi yapılaşmasına sahip bir ülke olmasına rağmen, küresel ekonomide görülen durağanlık ve bundan öte, 2009 yılından itibaren 1 Malezya Kalkınma Fonu (1MDB) üzerinden gerçekleştirilen uluslararası boyutta seyreden suiistimaller nedeniyle de etkisi bulunuyor.

2015’den itibaren baş gösteren ekonomik daralma ve artan enflasyon karşısında, Malezya toplumunun geniş kesimlerinde, yeni hükümetin açılımlar yapması beklentisi halen hakim. Ancak bu konuda gerekli adımların atıldığını söylemek mümkün değil.

Dr. Mahathir liderliğindeki yeni hükümet bir yandan son on yıldaki yolsuzluklar üzerine giderken, bunun doğurduğu açığı kapatmaya yönelik çabalar içerisinde. Bu bağlamda bir açılım sergilemek amacıyla Dr. Mahathir ilk uluslararası ziyaretini Japonya’ya yapsa da, şu ana kadar kayda değer bir gelişme ortaya konulamadı.

ASEAN’da demokratikleşme
Malezya’daki iktidar değişikliği Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’ne (ASEAN) üye bazı ülkelerde de dikkatle izlenirken, Singapur, Tayland gibi komşu ülkelerdeki muhalefet oluşumlarını benzer bir siyasi başarı yakalama konusunda motive edici bir yönü bulunuyor. Bu noktada, komşu ülkeler yaşanan demokratikleşme süreci karşısında kendi siyasal ve toplumsal yapılarındaki süreci gözden geçirme gereği hissediyorlar. 

Her ne kadar, geçen Mart ayında Tayland’da yapılan seçimleri, beklentilerin aksine iktidardaki cunta uzantısı yönetim kazanmış olsa da, bunun ardında son dört yıldır başbakanlık görevini yürüten cunta başı, eski general Prayut Chan-o-cha’nın öncülüğünde gerçekleştirilen yasal düzenlemelerinin önemli bir etkisi var.

Singapur’da ise, tıpkı UMNO gibi yarım yüzyılı aşkın bir süredir Ada siyasetinde egemen olan Halkın Eylem Partisi’nde (PAP) 2021 seçimleri öncesinde liderlik değişimi tedrici bir şekilde gerçekleştirilmesi, Malezya’dakine benzer bir değişimin önünü almaya yönelik bir hamle olduğuna kuşku yok.

Maleyza’da bir yıl önce gerçekleşen iktidar değişikliği ülkede yeni bir döneme girildiğini ortaya koyduğuna kuşku yok. İktidara gelen Umut Cephesi (Pakatan Harapan) koalisyonunun reformlar konusunda gerekli adımlar atması, aynı zamanda kökleşmiş sorunlar yumağını açmak anlamı taşıyor.
Malezya gibi çok etnikli ve çok dinli bir toplumda böylesine önemli bir değişimin yaşanması ise ancak halk kesimlerinin desteğiyle gerçekleşebilir. Bir yıl gibi kısa sürede sorunların üstesinden gelmek pek mümkün olmasa da, mevcut iktidardan beklentiler bu süreci bir an önce başlatması yönünde.


13 Mayıs 2019 Pazartesi

Mahathir’s Islam: Mahathir Mohamad on Religion and Modernity in Malaysia


Mehmet Özay                                                                                                                        13.05.2019

In his book, Mahathir’s Islam: Mahathir Mohamad on Religion and Modernity in Malaysia, Sven Schottmann provides a detailed analysis of Dr. Mahathir’s statements and commentaries on Islamic principles, guiding the reader through a particular era in modern Malaysian politics, and analyses Dr. Mahathir’s modernization process in the light of a process of institutionalized Islamization. This review both summarizes and critically evaluates the author’s main arguments.

Swan Schutmann. (2018). Mahathir’s Islam: Mahathir Mohamad on Religion and Modernity in Malaysia, Honolulu: University of Hawai’i Press.

The book titled “Mahathir’s Islam: Mahathir Mohamad on Religion and Modernity in Malaysia” refers to Dr. Mahathir Muhammad’s personal viewpoints on religion. It is a quite timely work emphasizing the impact and significance of Dr. Mahathir, not only in Malaysian context, but in greater spheres such as Southeast Asian politics and in the Islamic world as well.

Swan Schutmann, a sociologist of religion, evaluates Dr. Mahathir’s policies during his tenure (1981-2003) based on the implementation of Islamic principles and relevance to modernization in Malaysia. Two salient concepts emerge here as important, Islamization and modernization as significantly structured by Dr. Mahathir. The writer applies an analytical approach to evaluate both these concepts.

The writer considers the era of Dr. Mahathir in a way designed to comprehend this period in the form of social, political profile of Islam in Malaysia. This is no doubt quite different from the early approaches put forth by various writers dealing with ‘export-oriented industrialization, the curtailment of democracy by Dr. Mahathir’s presidential style of leadership,’ etc.

The book analyses Dr. Mahathir’s modernization process in the light of institutionalised Islamization. In terms of this title, there is no doubt that this is a novel approach to understanding this particular period in modern Malaysian politics.

For common readers the title seems to be attractive enough to satisfy the feelings of religious nationalism, but for those who are familiar to modern Malaysian politics they would probably be surprised to witness, to some extent, the exaggeration contained within it.

What is striking about the title of the book is that it is contrary to the common description of Dr. Mahathir as a ‘chauvinist’ or ‘ultra’ Malay politician. Even in the writer’s interview with Dr. Mahathir, the latter describes himself as a “Malaysian nationalist”. This statement by itself explicitly seems to be a counter-claim against the argument of the writer.

Schutmann argues that this process of Islamization occurred as a result of the ideas and policies of Dr. Mahathir himself. And this phenomenon as seen in his description of ‘properly understood Islam’ has not been explored accordingly. His ‘articulations of Islam’ are explored by the writer’s analysis of certain statements of Dr. Mahathir obtained from private talks, interviews and official speeches.

There is no doubt that these need to be discussed accordingly based on the type of audience and the aims of Dr. Mahathir. In addition, it is right to call this book as a personal archeology of Dr. Mahathir through the eyes of a sociologist of religion. This is clarified by the writer when he asserts that his intention is to articulate notions of Islam unexplored.

Through this analysis, the writer appears to expose the role of Islam in Dr. Mahathir’s personality and beyond this in his policies. Trying to support his argument, he argues that almost all previous works dealing with Dr. Mahathir era had significantly neglected the perspective of Islam. In this regard, the writer criticizes and implicitly labels those who have written about Dr. Mahathir’s era as incompetent and ‘reluctant’ to understand him “as an agent of late 20th century Islamic thought”. 

Though he seems to be clear in his argumentation, one can assume that a leader like Dr. Mahathir, merging both charisma and rationality in his personality, possesses distinct characteristics in his policies. Because of this reason, trying to differentiate between aspects of rationality, Islam and nationalism to understand his policies and what these policies mean to Malaysian people may mislead us, since all these components make up the personal features and ingredients of Dr. Mahathir’s policies.

The 1980s and 1990s are important because of the economic modernization processes throughout the several five-term ruling governments of Dr. Mahathir. In fact, this feature can be observed almost in the whole region of East and Southeast Asia when Malaysia followed the same track of development like the Asian Tigers, pertaining to economic development with the significant investment on small and medium size industries and strong manufacturing sectors to transform into lead export economies.

Hence, there is a difference between the economic modernization and embeddedness to global capitalism playing its rules in bilateral and international agreements and the narrative of applying of Islamization in various institutions at the national level.

What makes this book peculiar is the narration based on the strong tendency of Dr. Mahathir towards institutionalized Islamization. And the writer seems to base his argument on assumptions such as the follows, “… Mahathir as a Muslim thinker or perhaps better, Muslim statesman…”. These two concepts are too distinct to be pronounced in the same sentence. Beyond this, it is also observed in various passages of the book that the writer compares Dr. Mahathir with some distinguished ‘Muslim thinkers’ which is no doubt irrelevant to the discussion.

Though Dr. Mahathir is a vanguard of Islamization policies, it cannot be contended that he was the only sole constituent of all ideas about Islamic institutionalization. Indeed, what makes Dr. Mahathir peculiar is his own self-encouraged derived approaches to find a solution to some significant social problems relevant both to Malay-Muslim communities and also, to some extent, the nation-state establishment.

Since, Dr. Mahathir aimed to remould the Malay Muslim community starting from the civil servants, bureaucrats and then general public whenever he found opportunities either in social settings such as, ceramah or official meetings in UMNO general assemblies or governmental sessions he disseminated his discourse of functionalization of Islamic creed. He intended to give ideas on dominating their social life and views in Islamic values.

The ‘foreword’ describes Dr. Mahathir as “a truly modern Muslim democrat’, and it seems that this approach is quite an exaggeration in understanding of the position of Dr. Mahathir in Malaysian politics. Calling him as “Muslim democrat” does not reflect the reality. Instead this attribution can be remarked for Anwar Ibrahim, the former deputy of Dr. Mahathir, till Dr. Mahatir forced him to be sacked from the UMNO and the government post in the end of 1990s.  Another misleading discourse is to compare him with some distinguished Islamic thinkers in the 20th century. Dr. Mahathir is a politician and he, like every political leader, consults with a group of experts in relevant fields. But this does not make him an Islamic thinker.

It should be remembered that there were reformists and distinguished Malay thinkers in 1950s and 1970s such as Dr. Burhanuddin Al-Helmy, a reformist, and Naquib al-Attas, an influential and smart scholar. As observed in relevant pages of the book, the writer supplies some clues from Kaum Muda movement etc. about how and why Dr. Mahathir chose this path of representing a modernist Islamic perspective. Besides, the mentioned eras were the one which witnessed post-colonial discourse and methodology were being discussed significantly in both Western and Eastern campuses and intellectual life. These could have significantly influenced the thoughts and views of politicians like Dr. Mahathir.

It is understood that the writer questions Dr. Mahathir’s commentary of Islam and argues that the latter has a strong tendency to be very practical. And he openly argues that his stand and his commentary of Islam is opposed to that of the mainstream religious scholars in the country. Since he is a politician, what he asserts should be understood as an invidual view or opinion, not as a rule, in particular, in the field of religious sphere.

It should be clarified that Dr. Mahathir is not a religious scholar. However, it is observed that the writer compares him with Malay religious scholars, in particular when regarding the approaches of PAS circles and the contemporary globally recognized Muslim scholars.

What separates Dr. Mahathir’s Islamic view from PAS is that he functionalized Islamic principles in the form of policies and implementations in public life without emphasizing on ideological discourse which has been observed to be highlighted in the PAS political discourse. And while Dr. Mahathir was initiating his policies on the basis of Islamic perspective, he attempted to prove intentionally that these policies could be solutions to weaknesses of global capitalism. This approach seems to have dual aims -firstly to prove that a country like Malaysia can be a developing country while being a Muslim majority country, and quite industrialized; secondly to give a message to the international circles to pay attention to an alternative modernization based on a religious approach.

Mahathir’s Islam is based on detailed analysis of Dr. Mahathir’s statements and commentaries on Islamic principles which helps the reader to figure out a certain era in modern Malaysian politics. However, it is also important not to be trapped in some exaggerations about the role and function of Dr. Mahathir because of his being as a mere politician not a religious scholar or thinker.