30 Ekim 2023 Pazartesi

Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumu ve Malay Takımadaları toplumlarında karşılığı / The formation of the Republic of Türkiye and its reflection in societies in the Malay Archipelago

Mehmet Özay                                                                                                                            30.10.2023

Cumhuriyet’in 100. yılı olgusu, sadece Türkiye coğrafyası ve Türkiye Türkleri ile sınırlı bir tarihi süreç değildir.

Aksine, bu gelişme, halkının kahir ekseriyetini Müslümanların oluşturduğu çeşitli coğrafyalardaki toplumlar açısından da, önemli bir sürece tekabül ediyordu 

Bunlar arasında günümüzde, Endonezya adıyla anılan Takımadalar coğrafyasındaki toplumların 20. yüzyılın ilk birkaç on yılında, Anadolu coğrafyasındaki söz konusu gelişmelere yönelik algısı ve anlama çabası gayet önemlidir.

Bu noktada, iki hususa dikkat çekmekte yarar var…

İlki, Takımadalar entellektüellerinin ve Müslümanlarının, Osmanlı ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti topraklarında olan biteni anlama çabaları, kendilerini tarihsel ve siyasal olarak ilintili olarak gördükleri bir Müslüman coğrafyada olan bitenle ilişkilendirme yaklaşımıdır.

İkincisi ise, ilkinden bağımsız olacak şekilde, Takımadalar coğrafyasında Hollanda sömürge yönetimine karşı zaten, başlamış ve giderek etkisini güçlü bir şekilde hissettirmekte olan bağımsızlıkçı düşüncenin Anadolu’daki gelişmelerden hareketle, bölge entellektüelleri vasıtasıyla zenginleştirilmesine yönelik bir yaklaşımdır.

Burada kısaca, bir hususa açıklık getirmek gerekiyor. O da, Takımadalar Müslümanları olarak genellemede bulunmanın bazı sakıncaları olduğudur.

Temelde, Osmanlı ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ndeki gelişmeleri öğrenme sürecinde siyasal- ideolojik bağlamda, İslamcı kabul edilebilecek çevreler kadar, milliyetçi ve sosyalist çevrelerin de önemli entellektüelleri vasıtasıyla, gelişmelere kendi yayın organlarında yer verdiklerini ifade etmek doğru olacaktır.

Bu süreçte, söz konusu ideolojik yapılar kendi yayın organlarında bazı ana konular ve siyasi liderlere odaklanarak, geniş kamuoyunu bilgilendirme yoluna gitmişlerdir. Bunlar arasında, Halifelik kurum, yeni Meclis gibi kurumsal yapılar ile Mustafa Kemal, Enver Paşa gibi siyasi figürler öne çıkıyor.

Siyasal değişimlerde benzerlik olgusu

Anadolu topraklarında olan biten siyasal ve toplumsal değişimlerin benzerlerinin, Takımadalar coğrafyasında da gerçekleştiğini söylemek mümkün.

Bunun, sıradan ve gelişigüzel bir benzerlik mi olduğu, yoksa kasıtlı ve bilinçli bir benzerlik oluşturma çabasından mı kaynaklandığı, üzerinde durmaya değer bir konudur.

Bu iki temel husus üzerinde mantıksal bir tutum geliştirebilmek için, farklı ideolojik bağlamlarıyla Takımadalar Müslüman entellektüellerinin, Osmanlı Devleti’nin son dönemi ile Cumhuriyet’in erken dönemine dair, ne tür bir yaklaşım sergiledikleri ve bu anlamda, ne tür bir algının ortaya çıktığına bakmak gerekir.

Siyasal modernleşme aygıtı

Diğer bölgelerde olduğu gibi Takımadalar bölgesinde de, ana dilde yayın yapan gazeteler ve dergiler temelde, siyasal modernleşme aygıtı olarak işlev görmüşlerdir.

Bu çerçevede, Takımadalar coğrafyasındaki ilgili yayın organları, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl ilk birkaç on yılında yayınlanan gazeteler, Osmanlı ve Yeni Türkiye coğrafyasında olan bitine dair haberleriyle bize önemli veriler sunmaktadır.

Öyle ki, bu gazetelerin, Osmanlı ve Türkiye topraklarında olan bitene seyirci kalmak yerine, gelişmeleri oldukça yakından takip ettikleri anlaşılıyor.

Bu takibin bir yerinde, Batı Avrupa basınından ve/ya ajanslar ve telgraf gibi vasıtalarla bölgele ulaşan haberler kadar, bölge entellektüellerinin bu ve benzeri vasıtalarla Vakit, Milliyet, Tanin, Tevhid-i Efkâr ve İkdam gibi gazetelerden de alıntılar yaptıkları görülüyor.

Özellikle, Cava ve Sumatra Adaları’nda örneğin Batavya, Surabaya, Medan, Padang, Açe vb. şehir ve bölgelerde yayınlanan, Malayca gazete ve dergilerden oluşan yayınların, Anadolu coğrafyasındaki gelişmelerle ilgili haberlere periyodik olarak yer verdikleri görülüyor.

Bu yayınların gündeme gelmesinde, teknik olarak gazetecilik bağlamında, bölgedeki İngiliz ve Holanda sömürgeci yönetimlerin oluşturduğu entellektüel, kültürel ve teknik evrenin katkısı ve işlevselliği göz ardı edilemez.

Öyle ki, çeşitli ajanslar vasıtasıyla oluşturulan haber ağları, Avrupa ile Takımadalar bölgesini birbirine bağlarken, hiç kuşku yok ki, Avrupa basınının yakından takip ettiği Osmanlı ve Yeni Türkiye’ye dair haberlerin de çeviriler vasıtasıyla bölgedeki Müslüman entellektüellerin çabalarıyla ortaya konulan gazetecilik faaliyetleriyle halkın ‘haber’ ihtiyacını karşılamaya yönelik bir etkisi olmuştur.

Anadolu’daki gelişmeleri takip etme çabasında, 2. Abdülhamid dönemi resmi politikası kabul olarak, Osmanlı Devleti’nin son çeyrek yüzyılına damgasını vuran pan-islamcı eğilimlerin bir bölümünün Takımadalar bölgesinde kendini göstermesinin etkisi yadsınamaz.

Ancak, Osmanlı siyasi elitince gündeme getirilen söz konusu pan-İslamcı eğilimlerin, büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin siyasal sınırlarının korunmasını hedeflediği ve çabaların da, bu yönde tezahür ettiğini hatırlatmakta yarar var.

Bunun ötesinde, Takımadalar Müslümanlarının özellikle, Halifelik kurumu ile kurdukları ve geçmişi, gayet erken dönemlere kadar uzanan psikolojik, dini ve siyasal ilişkinin, Osmanlı ve Türkiye topraklarında olan biten değişimlerin merkezinde yer aldığı ve bu süreci anlamada, itici bir etkisi olduğu iddiasını ortaya atabiliriz.

Takımadalar coğrafyasında Müslüman entellektüellerin, Anadolu coğrafyasında olan bitene dair algısının bir devamlılık üzere olduğu aşikârdır.

Bu algının oluşmasında, 1. Dünya Savaş sonrasında, İngilizlerin güdümündeki Yunanlılara karşı verilen bağımsızlık savaşının ve ardından, Ankara’da Milliyetçi Hükümetin kuruluşu sürecinde, Osmanlı’dan yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne doğru bir kopuş değil aksine, bir devamlılık olduğu yönündeki düşünce etkili olmuştur. Bu da aslında, kendi başına gayet rasyonel bir duruma tekabül etmektedir.

Bunun ipuçlarının temelde, Ankara Hükümeti’ni oluşturan siyasi elitin söylem ve eylemlerinde karşılık bulduğu ve bu çerçevede, belirleyiciliği olduğuna da kuşku bulunmamaktadır.

Kurumsal bağlar anlamında özellikle, Halifelik kurumu üzerinde gelişme gösteren sürecin yakından takip edilmesi, Takımadalar Müslümanlarının bir yandan, dini yönelimlerindeki kararlılığı ve önemi ortaya koyarken, aynı zamanda kendilerinin içinde bulundukları sömürge yönetimi ile ilişkilerinin yönelimiyle de ilişkisi söz konusuydu.

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne evrilmenin Anadolu’daki Türkler için anlamı kadar, bu gelişmenin diğer Müslüman toplumlar için de ne anlama geldiği üzerinde önemli durulması gereken bir konudur.

Bu noktada, Malay Takımadaları’ndaki entellektüel çevrelerin Anadolu topraklarında olan bitene dair yayın faaliyetlerinin incelenmesi, bize ilgili dönemdeki gelişmeleri, iki coğrafya arasında etkileşimler boyutundan okuma imkânı verecektir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/turkiye-cumhuriyetinin-olusumu-ve-malay-takimadalari-toplumlarinda-karsiligi-the-formation-of-the-republic-of-turkiye-and-its-reflection-in-societies-in-the-malay-archipelago/

28 Ekim 2023 Cumartesi

Hint Okyanusu ve Baharat Yolu / The Indian Ocean and Spice Route

Mehmet Özay                                                                                                                            29.10.2023

Son dönemde, Osmanlı ve geniş Malay dünyası ilişkilerine dair kaleme almakta olduğum yazılarda, Osmanlı Devleti’nin geniş Malay dünyası ile ilişkilerinin anlaşılabilmesinde Hint Okyanusu’nun belirleyiciliğine vurgu yapıyorum.

Bu yazıda, aynı konuyu yeni bir açılımla ele almaya çalışacağım…

Burada dikkat çeken husus, Hint Okyanusu’nun sadece tarihin bazı evrelerinde ortaya çıkmış ve ardından, sona ermiş bir deniz yolu olmadığıdır.

Hint Okyanusu bağlamı

Hint Okyanusu’na dair ilgi, hem Doğu Asya ve Güneydoğu Asya bağlamında ve hem de, küresel güç merkezlerinin -özellikle, Soğuk Savaş sürecinin sona ermesiyle birlikte tedrici olarak- bu bölgeye dair ilgi ve yönelimlerinin oluşturduğu çatışmacı evrenle karşımıza çıkıyor.

Bu durum, Hint Okyanusu’na olan ilginin bitmediğini aksine, giderek çok daha küresel ilişkiler ağında ve çok aktörlü yapıların komplike müdahaleleriyle yer etmekte olduğunu gösteriyor.

Hint Okyanusu’nun adından hareketle, bu geniş suyolunun -1947 yılında bağımsızlığını kazanan- bir ulus devlet olan Hindistan’ın siyasal egemenliğinde olduğu yönünde bir algı oluşabilir.

Ancak, Hindistan ile bu Okyanus arasında, böylesine bir organik egemenlik ilişkisinden bahsetmek mümkün değil. Tıpkı, Güney Çin Denizi’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin egemenliğinde olmadığı gibi…

Hint Okyanusu adı verilen bu geniş suyolunu önemli kılan, doğusundan batısına kendisine sınır teşkil eden milletler, devletler nezdinde, bir aktarım aracı olarak gayet işlevsel bir şekilde, tarih boyunca hizmet etmesinden kaynaklanıyor.

Bu gayet önemli işlevin, yaşanan bir dizi siyasal ve ekonomik yapılaşmalar nedeniyle belki düne kadar unutulmuşluğundan, ikincil konuma indirgenmişliğinden bahsedilebilirse de, bu okyanusun can alıcı özelliği açık seçik kendini ortaya koyuyor.

Bu noktada bir yandan, Çin ve öte yandan, Endonezya kendi doğal sınırlarına bağlantılı kabul ettikleri bu suyolu üzerinden dış politikalarını tanımlama yönünde, yeni dış politika eğilimleri sergiliyorlar.

Akademiden universal yaklaşım

İşte böylesi bir süreçte, Endonezya’nın önemli yüksek öğretim kurumlarından Şerif Hidayatullah Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi (Faculty of Adab and Humanities) öncülüğünde düzenlenen ve 23-25 Ekim tarihlerinde hayata geçirilen uluslararası bir konferans dikkatleri Hint Okyanusu ilişkilerine çekti.

Başta Prof. Dr. Jajat Burhaneddin Hoca olmak üzere, bilim komitesinin gayretleriyle hayata geçirilen bu akademik etkinlik, “Spiced Islam: Material Cultures Across the Indian Ocean” başlığını taşıyordu.

Hint Okyanusu konulu bu akademik etkinlikte vurgunun “baharat yolu” olarak belirlenmesi önemliydi.

Nihayetinde, geniş Malay dünyası olarak tanımladığımız ve literatürde, Malay Takımadaları olarak zikredilen ve günümüzde büyük ölçüde Endonezya Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan coğrafyanın ürettiği çok çeşitli baharat ürünlerine atıf olduğu gayet açık.

Bu durum, gizli/açık Çin devleti tarafından ağırlıklı olarak son on yılda geliştirilen ve belirli ölçeklerde pratiğe geçirilen İpek Yolu (Silk Road) (ki, bunu kara ve deniz İpek Yolları olarak okunmalıdır) projesi karşısında, yeni bir coğrafi ve kültürel konumlandırma olarak kabul etmek gerekir.

Hint Okyanusu üzerinden tarihsel olarak gerçekleşen doğu ve batı ilişkileri, çeşitli akademik çalışmalarla bu etkinlikte paylaşıldı. “Doğu ve Batı”dan kastın, Doğu Afrika, Arap Yarımadası, Hindistan, ve Malay dünyası bağlamındaki gelişmeler olduğunu ifade edelim...

Pandemi döneminin ürettiği bir alışkanlık ve/ya kolaylık olarak, bazı akademisyen ve araştırmacıların sanal olarak katıldıkları etkinlik, üniversitenin ilgili fakültesinde fiziki olarak gerçekleştirildi.

Farklı sosyal bilim alanlarından 28 akademisyen ve araştırmacıyı biraraya getiren etkinlik, iki gün boyunca süren etkileşimlere konu oldu.

Bölge literatüründe ve el yazma veya latinize edilmiş yazılı metinlerde Pahlawan Tujuh bağlamında da zikredilen hakkında, ilk bulguları 2017 yılında yayınlanan akademik makale ile paylaştığım “Attahashi ailesi” başlıklı makaleyle katıldığım bu etkinlikle ilgili bazı görüşleri burada ele almakta yarar var.

Maddi kültür yayılımı ve insani ilişkiler

Endonezya devletinin dış politikasında, son dönemde öne çıkartılmaya çalışılan Hint Okyanusu konseptinin akademi dünyasında ele alınışı anlamını taşıyan bu etkinlik, genel itibarıyla “maddi” ögeler üzerinden Hint Okyanusu’na birincil derecede komşu olan milletlerin birbirleriyle barışçıl ilişkiler geliştirdiklerini ortaya koyuyor.

Aslında tam da bu durum, Endoneya dış politika yapıcılarının kasıtlı ve bilinçli olarak ürettikleri ve aynı zamanda bölgesel ve küresel platformlarda öne çıkartmaya çalıştıkları bir duruma tekabül ediyor.

Etkinlik üst başlığında yer alan, ‘maddi kültürler’ ifadesi bize hiç kuşku yok ki, Fernand Braudel’in, “Civilization matérielle, économie et capitelisme, XV-XVIII siècle” başlıklı eserini akla getiriyor.

Etkinliğin ‘maddi kültür unsurları’na odaklanması, bugüne kadar bu alanda -en azından bu başlık altında- gerçekleştirilmeyen konular dizisini ele alması bakımından dikkat çekiciydi.

Daha çok teolojik, dini-kültür, siyasal etkileşimler, ticaret ağları gibi konulara vurguyla düzenlenen benzeri etkinliklerin dışında ve ötesinde, bu etkinliğin akademi çevrelerini ve geniş kamuoyunu davet ettiği alanlar arasında giyim kuşam, farmakoloji, baharat, mutfak kültürü, gemi inşası, vakıf uygulamaları, müzik enstrümanları, kıymetli taşlar, ibadet mekânları mimarisi, mezar taşları ve ilgili unsurlar vb. alanlar yer alıyordu.

Dikkat edildiği üzere bu alanların, makro siyasal ve ekonomik yapılarla ilişkisi göz ardı edilmemekle birlikte temelde, bireysel ve/ya küçük gruplardan oluşan aktörlerin, Hint Okyanusu üzerinden gerçekleştirdikleri kültürel difüzyonlarla (cultural diffusion) bağlantılı bir yönü bulunuyor.

Sunulan metinlerin İslam öncesi Doğu ve Batı bir başka ifadeyle, Hint-Çin-Takımadalar ile Akdeniz-Roma dünyası ilişkilerine atıf kısmen yer aldı.

Bunda hiç kuşku yok ki, elde mevcut dokümantasyon eksikliği ile araştırmacıların henüz saha çalışmalarında erken dönemlere dair verilere ulaşamamış olmasını veya eksikliğini hesaba katmakta yarar var.

Bu tarihsel ilişkilerin devam eden boyutunda ise, İslamlaşmayla birlikte gelişme kaydeden ve Arap, Hint, Acem, Malay başta olmak üzere çeşitli milletlere mensup Müslüman unsurlar ile bölgedeki örneğin Hindu ve Budist gibi diğer dini grupların katkılarıyla gelişen devasa bir ilişkiler ağı gündeme getirildi.

Kültürel difüzyon süreçlerinde belirleyici rol oynayan ise hiç kuşku yok ki, site devletleri, şehir devletleri ya da Krallık ve Sultanlıkların başkentleri ile ticarete konu olan diğer bazı liman şehirleriydi.

Sunulan metinlerde, söz konusu bu mekânlar ve bölgelerde yapılan saha çalışmalarının ağırlıklı olarak öne çıktı.

Saha çalışmalarının önemi ve sağlık derecesi

Temelde, bu durum, akademik araştırmaların pür masa başı çalışması veya dokümantasyon yöntemi ile sınırlı olmadığını ve olmaması gerektiğini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, bu saha çalışmalarının objektifliği; elde edilen somut maddi bulgular üzerinde destekleyici bilgilerin ve bunları mantıksal bir silsile ile ortaya koymada, bir başka deyişle yorum gücünde belirleyici kriterlerin halen sağlanamadığını da söylemek gerekir.

Belki bu durum, adına bilimsel faaliyet denilen bütünün doğasında var olan ve sürekli gelişmeye elverişli yönünün ortaya konulmasına neden olan bir unsur kabul etmek gerekir.

Örneğin, Endonezyalı bazı arkeologların çeşitli madenlerden üretilen dirhemlere, birkaç tekne batığına ve benzeri maddi unsurlara bir bölgede ulaşmalarının, o bölgeye dair bütünlüklü bir anlayışı ortaya koymaya yetmeyeceğini açık dille söylemek gerekir.

Ya da, etkinliğe İngiltere’den katılan genç bir akademisyenin Kuzey Sumatra’daki mezar taşları ile ilgili ortaya koyduğu çalışmanın bölgedeki dini-toplumsal değişmeleri mikro bazda ele alma eğilimi nedeniyle ilgili araştırma sorusuna kapsamlı ve bütünlüklü cevap üretebilmesinin ve nihayetinde ortaya alanda söz sahibi bir tez koyabilmesinin zorluğuna vurgu yapmalıyız.

Hele hele, tarihsel, etnografi, kültürel vb. adlarla anılan araştırmaların iç içe geçmiş kompleks yapılardan müteşekkil olması salt elde edilen birkaç maddi veriden hareketle, kapsamlı kavramlara müracaatla sorunu teşhis etme ve/ya soruna çözüm bulma yöneliminde akademik ve etik bir problemin olduğu ortadadır.

Bu tür akademik etkinliklerin biten çalışmalar üzerinden değil, aksine devam eden ve henüz sonuçlanmamış çalışmalar olduğundan hareket edersek yukarıda dikkat çekilen hususlar ‘normal’ karşılanabilir.

Ancak, bu süreci destekleyici mahiyette olmak üzere gerek bu tür akademik etkinlikler sürecinde ve gerekse sonrasında eleştirel-kritik yaklaşımların yer aldığı odak grup toplantılarının gerçekleştirilmesi büyük önem arz ediyor.

Aksi halde, yapılan etkinliklerin sadece çokça karşılaşıldığı üzere, “tribünlere oynama” hedefinin dışında ve ötesinde bir anlamı bulunmuyor.

Yukarıda kısaca temas ettiğim üzere, Hint Okyanusu konulu bu akademik etkinlikte vurgunun “baharat yolu” olarak belirlenmesi önemliydi.

Böylesi bir kavramsal belirlenimin Endonezya devletinin bölgesel ve küresel gelişmeler çerçevesinde belirlediği bir dış politika programı olması, akademik çevrelerin bu sürecin bir parçası olmalarına mani değil.

Ancak bir şartla... O da, akademik/bilimsel çalışmaların doğasında var olan temel formasyon ve belirleyici ilkelerden taviz verilmemesidir.

Prof. Jajat Burhaneddin Hoca ve ekibinin gerçekleştirdiği akademik etkinliğin, farklı sosyal bilim dallarından akademisyen ve araştırmacıları biraraya getirmesi ve ‘Baharat Yolu’ kavramı üzerinde tarihsel ilişkilerin yeniden temellendirilmesi yönünde temel hedeflere ulaştığını söylemek mümkün.

Bu ve benzeri akademik etkinliklerin orta ve uzun vadede ses getirebilmesi ve mevcut bilgi oluşumunun sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için etkinliklerin devamlılığı kadar, bu etkinliklerde sunulan verilerin eleştirel bir şekilde ele alınmasına ihtiyaç bulunuyor.

Bu vesileyle Prof. Jajat Burhaneddin Hoca ve ekibini sergiledikleri çabaladan ötürü tebrik ederim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/hint-okyanusu-ve-baharat-yolu-indian-ocean-and-spice-route/

25 Ekim 2023 Çarşamba

Osmanlı ve Türk toplumunda geri kalmışlık olgusu ve Hint Okyanusu politikaları / The phenomenon of economic underdevelopment in the Ottoman and Turkish society and the Indian Ocean policies

 Mehmet Özay                                                                                                                           25.10.2023

Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığı meselesi sona ermiş, tamamlanmış bir olgu değildir. Aksine, bu olgu yaşadığımız günler noktasında pratikler ve tarihte olan biten gelişmelere dair yeni anlama biçimleri ile yeni bakış açıları çerçevesinde, kendini ortaya koyuyor.

Bu yazıda, Osmanlı ve Türk toplumunun geri kalmışlığı meselesinin ele alınışında, Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu ile ilişkileri üzerinden değerlendirerek, alternatif bir bağlam geliştirmeye çalışacağım.

Keşifler (!) ve sömürgecilik

Hint Okyanusu merkezli (Indian Ocean-centric) böylesi alternatif bir yaklaşım olanaklı gözüküyor.

Çünkü, nihayetinde, ilerleme (development) ve geri kalmışlık (underdevelopment) gibi ekonomi alanındaki moderniteye özgü kavramların, terminolojilerin ortaya çıkmasına neden olan somut gelişmenin, -biz de hâlâ tam anlamıyla anlaşılmayı bekleyen- sömürgecilik süreçleriyle birebir ve doğrudan bağlantısı bulunuyor.

Orta öğretimden başlayarak popüler anlatılara kadar, ‘keşifler çağı’ (discovery ages) üzerinden değerlendirilen Batı Avrupa’nın gelişme süreçlerini, sömürgecilikten bağımsız ele almak mümkün değildir.

Kaldı ki, ‘keşifler çağı’ kavramının bile, başlı başına bir sorunsala tekabül ettiğini ileri sürdüğümüzde, aslında, zihniyetimizin gizli/açık nelerle meşgul edildiğini ve meşgul olduğunu gayet açık bir şekilde gösterecektir...

Bu noktada, Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığını, genelde sömürgecilik ve özelde, Hint Okyanusu çerçevesinde ortaya konulan sömürgecilik sürecinin dışında ve ötesinde bağlamlara taşımak aslında, Batı Avrupa’da hem teorik olarak üretilen, hem de pratik olarak ortaya konulan kavramlar, söylemler nezdinde ve karşısında da, bizim bir tür handikap içinde bulunduğumuz anlamı taşıyor. 

‘Kalkınma’ ve ‘geri kalmışlık’ ilişkisini, Batı Avrupa’nın sömürgecilik süreçleriyle ve bu sürecin, en önemli bölümünü teşkil eden Hint Okyanusu bağlamında ele almak kanımca, gayet rasyonel ve bütünlüklü bir girişim olacaktır.

Literatüre atıf

Her ne kadar literatürde yer etmiş olsa da, ‘Osmanlı ve Türk toplumu’ yerine belki kısaca, Osmanlı Devleti ve/ya toplumu demek daha makul geliyor. Ya da bu yaklaşımın, derdimizi anlatmak açısından, daha tumturaklı bir tutuma işaret ettiğini ileri sürebiliriz.

Şayet, ‘Türk toplumu’ ile kastedilen, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan -irili ufaklı diğer tüm toplumlar bir yana, hususen antropolojik ve sosyolojik özellikleriyle dikkat çekilen ‘Türk toplumu’nun  geri kalmışlığı üzerinde duruluyorsa, bunun da kendi içinde gayet anlamlı olduğunu ve diğer toplumlardan ayrıştırılarak ortaya konması gerektiğini söyleyebiliriz.

Ancak, bunun Osmanlı Devleti’nin konu olduğu bir ekonomik geri kalmışlığı açıklamamıza el verir mi, bunu da tartışmak mümkün.

Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakarak, var olan kavramsallaştırma üzerinden yani, Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığı üzerinde duralım.

Yerleşik görüşler

Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığı hususunda görüş beyan edenler ve bu görüşlerini akademi ve akademik olmayan eserlerle kaleme alanların, uzun erimli tarihsel gelişmeleri dikkate aldıklarını söyleyebiliriz.

Bu yaklaşımların, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde yetişmeye başlayan nesille ve bu noktada, yeni bir ‘ülke’ ile yeni bir ‘dünyanın’ akademi ve entellektüel çevrelerine mensup bireylerinden sadır olması gayet doğal.

Bununla birlikte, ‘Osmanlı ve Türk toplumunda ekonomik geri kalmışlık’ gibi bir araştırma konusuna yaklaşırken, bu bireylerin gerek ailelerinin, gerekse eğitim süreçlerinin yönlendirmesiyle ve yapılandırmasıyla edindikleri ve takındıkları siyasal ideolojik ve tutumlardan ari olmadıkları da gerçektir.

Bu konuda, yakın geçmişte yayınlanan bir makalede bu görüşlerin kanımca, bir bölümünü içeren bir tablo bize, bu noktada yardımcı oluyor.[1]

Söz konusu tartışmayı Hint Okyanusu ile bağlantılandırmadan önce, kısaca bir iki hususa değinmekte yarar var...

Mehmet Fuat Köprülü’den başlatılan ve Şevket Pamuk ile Halil Berktay Hoca’ya kadar getirilen, aralarında tarihçi, iktisatçı, sosyolog vb. sosyal bilim mensuplarının olduğu bu araştırmacı, akademisyen, düşünür çevrelerinin Osmanlı ve Türk toplumunun geri kalmışlığı üzerine söylemlerinin ve bu konuya eğilimlerinin ideolojik kurgulamalar nedeniyle, var olan gerçekliklere ne denli nüfuz edebildiği ve/ya bu gerçeklikleri ne denli yansıtıp yansıtmadığı da tartışmaya açıktır.

İdeolojik kalıplar ve sınırlılıklar

Burada birilerinin çıkıp, “ideolojilerin amacı var olan gerçekliği kendi sınırlılığı içerisinde değerlendirmektir” demesi halinde, o zaman Osmanlı ve Türk toplumunun tarihsel süreçte ekonomik geri kalmışlığını anlamlandırabilmenin, dört başı mamur bir şekilde gerçekleştirilebileceğini söylemek de herhalde bir yanılgı olacaktır.

Bir başka grup çıkıp, “Sosyal bilimlerin amacı, artık böylesine uzun dönemli gelişmeleri ele almak değildir” demesi de, halen önümüzde duran kapsamlı sorunu anlama çabamıza bir engel teşkil edecektir.

Aslında, tam da burada, bir süredir dikkat çekmeye çalıştığımız bir olgunun öne çıktığına tanık oluyoruz.

O da, modern Türkiye Cumhuriyeti’nde genelde sosyal bilimlerin neredeyse her alanında, özelde ise, Osmanlı toplumu üzerine çalışmalarda -sağ ve sol ayrımı gözetmeksiniz-, ideolojik yapılaşmaların egemenliğinin kendini gayet başat bir şekilde hissettirdiğidir.

Bu durum, ilgili araştırmacıların, akademisyenlerin ve entellektüellerin bakış açılarının, söz konusu tüm bu üç unsurun, -yani araştırma, akademisyen, entellektüel- içermemesi gerektiği yönünde bir düşünceye sahip olsak da, aslında sınırlılıklara konu edildiğini gösteriyor.

Yakın geçmiş dikkate alındığında, daha çok Soğuk Savaş dönemine atfen gündeme getirilmekte olan ideolojik yapılaşmaların, bir tür intikamcı gizil hedeflerle hareket ettiği ve öteki ideolojilerle rekabette, var olan tarihsel gerçeklikleri -ve de bugünün gerçekliklerini- anlamada, anlamlandırmada bizi yarı yolda bırakabilecek bir indirgemeciliğe evrilebildiği görülüyor.

Tüm bu ekstra cümleleri, Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığı konusunda mevcut literatüre katkıda bulunduğu ileri sürülen çevreler nezdinde durduğumuzu daha iyi anlayabilmek adına sarf ediyorum.

Ekonomik geri kalmışlık konusunun, salt iktisat terminolojisi sınırlılığı içerisinde ele alınamayacağı ortada. Zaten yukarıda zikredilen ve bugüne kadar ortaya konulan görüşler arasında ‘zihniyet’ (weltanschauung) konusunun varlığı da, buna işaret ediyor.

Hint Okyanusu ve kalkınma

Hint Okyanusu gerçekliğinin, temelde Batı Avrupa için bilin(e)mez olduğunu söylemek mümkün değil...

Hindistan ve büyük ölçüde Hindistan üzerinden Çin ile bağlantılı ticaret yollarının, Roma öncesine kadar gerilere giden tarihi Avrupa kıtası toplumlarının ancak “unutulmuşluk” haliyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, bu “unutulan” coğrafyaları bilinir kılmada, İslam dinini benimseyen toplumların Arap Yarımadası’ndan başlayan yayılma sürecinin, İslam öncesi dönemden farklı bir sosyo-ekonomik gelişme süreci ortaya koyduğu ve bunun, özellikle Batı’da Avrupa coğrafyasıyla doğal veya kendinde bir rekabet, çekişme ve nihayetinde çatışmaya yol açan süreçlere yol açtığı görülüyor.

Doğu’nun ticari metalarının varlığını ve zenginliğini sadece ipekli kumaşlar, mücevherler vb. gibi pür ‘zevk, şatafat, şaşaa süreçlerine konu olan ürünler’ ile açıklamak gayet yanlış. Bu noktada İpek Yolu (Silk Road) ile Baharat Yolu (Spice Road) arasında gayet önemli bir fark olduğunu ileri sürmek gerekir.

Temelde, farklı coğrafyalarda ve farklı iklim koşullarında yaşanan insan toplumlarının gıda, farmokoloji, tıb, dini ritüeller ve hatta teknoloji ve endüstri gibi alanlarla ilgili süreçlerde ihtiyaç duyduğu doğal maddeleri üreten veya tüm bu ürünlere doğal koşullarda sahip olan Hindistan’dan başlayarak Malay Takımadaları’na ve Çin’e kadar uzanan coğrafyalardır. 

Emeviler’den Selçuklular’a kadar olan tarihsel dönemi bir kenara bırakarak, Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu ile ilgisine, bağına, ilişkisine, göz attığımızda, -haklı olarak- 1517 yılının belirleyiciliği dikkat çekebilir...

Ancak, Osmanlı’yı Hint Okyanusu’yla ilintilendiren süreç, Portekizlilerin neredeyse, bir buçuk yüzyılı bulan çabalarının ardından nihayet, 1498’de Hindistan’ın batı sahillerinde, ‘Malayalam’ olarak bilinen bölgede Kalikut limanına ulaşmalarıyla başlar. Bu durum bile aslında, bize Batı Avrupa’da okyanus denizciliğinin Osmanlı kuşatması dışında ve ötesinde bir gelişmeye konu olduğunu hatırlatması bakımından dikkat çekicidir.

Memlüklülerin teritoryal hakimiyetindeki Hicaz bölgesinin, Kızıldeniz uzun dönemli deniz ticaret yolunun üzerinde bulunması, ekonomik çıkarların zedelenmesi vb. süreçler aslında, 1517 ile başlayacak şekilde tam da, Osmanlı’nın kendini içinde bulacağı duruma tekabül ediyor(du).

Bu süreç çerçevesinde açıkça sorgulanması gereken şu hususlar olmalıdır:

i)Osmanlı’nın Hint Okyanusu üzerinde geliştirilebileceği bir coğrafi düşünce sistemi ve anlamlandırma olmuş mudur?

ii) Modern anlamda ifade etmek gerekirse, Osmanlı’nın doğu politikasının Safavi Devleti’yle çatışma eksenli başlayan sürecin ötesinde ve dışında Okyanus ve Okyanus aşırı bir dış politikası söz konusu muydu?

iii) Osmanlı Devleti sivil ve askeri bürokrasisi, Batı Avrupa milletlerinin, Doğu’ya ulaşma isteğinin temelini oluşturan ekonomik kaynaklara sahip olma gibi bir niyet ve/ya bu kaynaklara sahip olan toplumlarla -ki, kahir ekseriyetini Müslümanların oluşturduğu anlaşılıyor- ikili ilişkiler geliştirme yönünde bir siyasal ve ekonomik bilince sahip miydi?

iv) Bunun ötesinde, Osmanlı Devleti siyasi elitinin, tüm Hint Okyanusu özelinde düşünüldüğünde Müslüman toplumların varlığı ile bu toplumlara yakınlıklarıyla dikkat çeken diğer toplumlara yönelik epistemolojik temelden hareket eden kasıtlı ve sürdürülebilir yakınlaşmasından bahsedebilir miyiz? 

Diğer ilgili soruları birbiri ardına sıralamak mümkün...

Temelde, bu ve benzeri sorulara vereceğimiz cevapların, Osmanlı ve Türk toplumunun ekonomik geri kalmışlığı sorunuyla birebir ilişkilendireceğine kuşku bulunmuyor.

Hint Okyanusu merkezi yaklaşım (Indian Ocean-centric) ve bu merkez üzerinden geliştirdiğimiz yukarıda dikkat çekilen sorular bize sadece, Osmanlı’da ekonomik yapılaşma ve gerileme ile ilgili veriler sağlamakla kalmayacaktır.

Bunun dışında ve ötesinde, Batı Avrupa’nın nasıl olup da, feodal toplumdan burjuva toplumuna geçtiğini ve bunun bireysel mülkiyet haklarıyla ve sınıflı toplum teşkiliyle doğrudan ilişkisi, -ekonomik gelişmeler ve bağlamlar ışığında- daha rasyonel bir şekilde anlamamıza olanak tanıyacaktır.

Her halükârda, sömürgecilik süreçlerini yeniden ele almak bize bir yandan, Batı karşısında, -alanın uzmanlarının dile getirmeye çalıştığı üzere-, ne türden bir askeri, siyasal ve ekonomik bağlamlarda yenilgiye konu olduğumuza ışık tutacaktır.


[1] Mehmet Dinçaslan; Haydar Akyazı. (2018). “Osmanlı-Türk Toplumu’nda İktisadi Geri Kalmışlık Sorunsalı: Ülgener ve Küçükömer’den ‘İnsan’ Faktörünün Önemine”, Journal of Political Science, 27(1), s. 32. (23-46).

21 Ekim 2023 Cumartesi

Sömürgecilik bağlamında Filistin sorunu ve dünya toplumu / The Issue of Palestine and world community in the context of colonialism

Mehmet Özay                                                                                                                            22.10.2023

Filistin konusunun, sadece Müslüman toplumlar için değil, tüm dünya toplumları için önem taşıyor.

Bu önem, geçmişte kaldığı düşünülen sömürgecilik sürecinin aslında, tam da bugün, tüm dünyanın gözü önünde nasıl devam ettirildiğini ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

Söz konusu sömürgecilik olgusu bir yandan, sömürgeci yönetimler ve bu ülkelerin kendi halkları ile özellikle, sömürge yönetimlerine konu olan Müslüman toplumlar arasındaki ilişkinin yeniden hatırlanmasını ve yeniden anlamlandırılmasını gerektiriyor.

2. Dünya Savaşı öncesinde Müslüman toplumların kahir ekseriyetinin yaşam sürdüğü topraklarda, sömürgecilik süreçlerinde olan bitene göz atmak bize bugün, büyük ölçüde İsrail işgaline konu olan Filistin topraklarında neler olup bittiğini anlamamıza imkân tanıyacaktır.

Böylesi bir girişim, aynı zamanda dünya toplumlarının özellikle de, bir yüzyıl öncesinin sömürgeci güçlerini oluşturan Batılı ülkelerde, -sadece yönetimlerin ve siyasal çevrelerin değil- bu ülke toplumlarının da gizli/açık sessizlik sürecinde oluşlarını da açıklamaya elvereceği kanaatindeyim.

Bu çerçevede, iki soruyu gündeme getirmek mümkün.

İlki, biz -aşağıda değineceğim üzere-, Batı Avrupa’da siyasi ve endüstriyel çekişmenin ekonomik temellerini oluşturan sömürge topraklarında olan biteni ne kadar anlayabildik ve bu konuda ne tür fikirler üretebiliyoruz?

İkinicisi, Filistin topraklarında, bugün yaşanmakta olanların sadece, “19. yüzyıl sonlarında kendilerine yaşam olanağı sağlayacak bir toprak parçası arayışındaki bir grup idealist Yahudi’nin girişimi olarak kabul etmek mümkün mü?”

Yahudi diasporası ve yurt edinme çabası

Nihayetinde Yahudi’lerin başta, Avrupa’nın doğusunda ve batısındaki devletler olmak üzere, şu veya bu ölçekte, dünyanın farklı bölgelerine yayılmış olmaları ile kendilerine toprak parçası bulma niyeti ve amacı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna kuşku yok.

Ve bu ilişkinin odak noktasını da, yüzyıllar boyunca süren göçebe toplum olma koşulları ve bu durumu, ‘İnanç temeline’ dayalı olarak somut bir gerçekliğe aktarma / bağlama hedefi oluşturuyor.

Yukarıda dikkat çekilen 19. yüzyıl şartları bize, dönemin Batı Avrupalı ‘teknolojik’ ve ‘endüstriyel’ anlamda gelişmiş uluslarının, kendi aralarında devam eden ekonomik ve askeri rekabetleri ile bu anlamda sömürgecilik sürecini, ‘yüksek sömürgecilik’ sürecine taşımaları arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum.

Sömürgeciliğin, 15. yüzyılın son birkaç yılından itibaren, Portekizliler ve İspanyolların teşebbüsleriyle gündeme geldiğini biliyoruz.

Ancak, 19. yüzyıl ikinci yarısında bu iki ülkenin artık pek de esamesi okunmazken, küresel sömürgecilik ile Avrupa’da rekabet süreçlerini belirleyenler başta İngilizler, Hollandalılar ve Fransızlar’dı.

Bunlara Rusları da eklemek mümkünse de, Ruslar ‘sıcak denizler’ yerine, -gerçekte buna teşebbüs etmiş olsalar da muktedir olamadıklarından-, daha çok kendi bölgelerinde ve Orta Asya topraklarında sömürgecilik sürecinde yer alıyordu.

Farklılaşan sömürgecilik dönemi: ‘Yüksek sömürgecilik’

1870’den itibaren, Batı Avrupalı uluslar arasındaki mücadeleye Almanya’nın katılması hiç kuşku yok ki, yeni bir sürecin gelişmekte olduğunu ortaya koyuyordu. Bu süreci, yukarıda dile getirdiğim üzere, ‘yüksek sömürgecilik’ olarak adlandırmak mümkün.

Almanlar’ın “Hangi koşullarda ve niçin sömürgecilik sürecine dahil olduğu?” sorgulanmaya değerdir...

Avrupa’daki siyasi ve ekonomik gelişmeleri detaylarıyla okuyan bir sosyolog olan Max Weber’in dahi, gizli/açık bir Alman sömürgeciliğine yatkınlığı bize dönemin, tarihin önemli bir dönüm noktası olduğunu gösteriyor.

Bu noktada, Almanların geri kalamayacağı bu süreci başlatan, iki temel unsura dikkat çekmek gerekir.

İlki, gecikmiş Alman birliğinin, 1870’de Fransa ile yapılan savaşın kazanılmasıyla ortaya konulmaya başlanmasıdır.

İkincisi ise, yazının ilgili yerinde değindiğim üzere, Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla artık özellikle, İngiliz ve Hollanda sömürgeciliğinin okyanus aşırı boyutunun, yüzyıllarca önemli mücadelelere konu olmuş Akdeniz’e yeniden dönüşü anlamına geliyordu.

Bu durum kaçınılmaz olarak, Akdeniz coğrafyasının ve bu coğrafya üzerinde önemli birkaç kilit noktasının yeniden güncellenen öneminin ortaya çıkışı, bize tam da Yahudi diasporasının bu dönemde, bir yandan kendi ‘milli/dini’ emelleri, öte yandan özellikle, İngilizlerin tüm bölge üzerinde siyasal ve teritoryal tasarımları için uygun bir sürecin gelişmesine imkân tanıyordu.

Bu noktada, sömürgecilik süreçlerindeki paylaşım süreçlerinin ve gerek, dönemin Ortadoğu coğrafyasına gerekse, tüm sömürge toprakları bağlamında küresel plânda ortaya konulmakta olan yeni tasarımlarla, Yahudilerin toprak parçası arayışlarının örtüştüğünü düşünüyorum.

Müslüman toplumlar ve sömürgecilik

Bu noktada, 19. yüzyılda özellikle, yüzyılın ikinci yarısında Müslüman toplumların dünyanın batısından doğusuna yani, Fas’tan Malay Takımadalar’ına kadar yaşam sürdüğü topraklarda neler olup bittiğini çok iyi anlamak gerekiyor.

Kuzey Afrika sahil şeridinden Ortadoğu’da dönemin kilit bölgesi Mısır üzerinde Fransa ve İngilizlerin hedefleri ve bu aynı bölge üzerinde, Almanların gecikmiş emellerini harekete geçiren gelişmeler bize, Müslüman toplumlar ile üzerinde yaşam sürdükleri toprakların artık kendilerinden bağımsız bir sürece yöneldiğini açıkça gösteriyor.

Batı Avrupa uluslarının, -büyük ölçüde sömürgecilikten beslenen-, kendi ekonomik gelişmişliklerinin ve bunun en önemli göstergelerinden biri olarak, askeri yapılanlamaları arasında bir döngünün (cycle) hasıl olduğu ve bunun gayet işlevsel bir şekilde birbirini beslediğine kuşku yok. 

Bunun ötesinde, diğer ülkeler bir yana, bu üç ülkenin yani İngiltere, Fransa ve -gecikmiş de olsa- Almanya’nın Mısır üzerinden ne elde etmek istediklerini iyi anlamak gerekiyor.

Bu ülkelerin, gerek askeri gerekse siyasi girişimleriyle Mısır’da hakimiyet veya en azından kayda değer bir nüfuz kurma teşebbüslerinin ardında, dönemin küresel ekonomisinde belirleyici olan Doğu’daki sömürge topraklarının ekonomik kaynaklarına erişim ve bunların Avrupa topraklarına ya maddi olarak veya finans olarak -ya da her ikisi birden- dönüşünün sağlanmasıdır.

Süveyş’in belirleyiciliği

Mısır’ı ve Akdeniz’i tarihin 19. yüzyıl son çeyreğine girilirken yeniden güncellenmesini sağlayanın Süvey Kanalı olduğunu ve bu kanalın Doğu’daki tüm sömürge topraklarını Avrupa’ya bağlayan anathar bir işlev gördüğünü unutmamak gerekir.

Kısaca hatırlatmakta yarar var...

Burada ‘Doğu’ derken kastımız, İngilizlerin Hint Alt Kıtası, Malaya, Myanmar, Hong Kong ve Güney Çin sahillerine kadar uzanan boyutu ile İngiliz sömürge ekonomisine doğrudan bağlantılı Hollanda’nın Takımadalar’daki varlığına gönderme yapıyoruz.

Bu çerçevede, Mısır üzerinde ortaya çıkan Batı Avrupa ülkeleri arasındaki rekabeti daha da kızıştıranın, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması olması hiç kuşk yok ki, gayet önemli bir dönüm noktasıdır.

Almanya’nın girişimi

O döneme kadar, okyanus şartlarına adapte edilmiş ticaret ve askeri filolarıyla Afrika kıtasını dolaşarak Hind Okyanusu’nu çevreleyen toprakların zenginliklerine erişen İngiltere, Hollanda ve Fransa’nın varlığına rağmen, Almanya’nın bu süreçte yer almadığı görülür.

Ancak, Süveyş Kanalı’nın açılması, Batı Avrupa rekabetine Almanya’nın katılımını bir anlamda zorunlu kıldığı gibi, sürece kendi siyasi ve teritoryal varlığını koruma endişesini giderek güçlü bir şekilde hisseden Osmanlı Devleti’nin de bir şekilde adapte olduğunu söylemek mümkün.

Bunun en görünür yanını ise 2. Abdülhamit döneminde Almanlarla kurulan yakın ittifak ve bu ittifakın, 2. Abdülhamit sonrası dönemi sona erdiren İttihat ve Terâkki Hükümeti’nin 1. Dünya Savaşı’nda güncellenerek geliştirmiş olmasıdır.

Gerçekte, bu süreçte Osmanlı Devleti’ni birincil aktör olarak görmek yerine belki de, Almanya ile kurulan ittifakın bir gereği ve uzantısı olarak varlığını anlamlandırmak gerekiyor.

Bununla birlikte, teritoryal olarak Osmanlı egemenlik sahasında yer alan Filistin topraklarına yönelik Yahudi siyasi elitinin ilgisinin aynı dönemde ortaya çıkışı ile özellikle, İngilizlerin bölge üzerinde geliştirmekte oldukları siyaset arasındaki bağı göz ardı etmemek gerekir.

Bugün Ortadoğu’nun göbeğinde yaşanan insanlık dramına konu olan toplumun yani, Filistinlilerin kahir ekseriyetinin Müslüman oluşu ve bu toplumun yaşam sürdüğü -Kudüs şehri başta olmak üzere tüm bölgenin- tarihsel olarak Müslüman yerleşimlerin çoğunlukta olduğu mekânlar olmasını ve yaşanan değişimleri doğru anlamak gerekiyor.

Öyle ki, bu bölgenin görece kısa sürede, Batı Avrupalı sömürgeci devletlerin girişimlerinin de içinde olduğu süreçte Yahudilerin hakimiyetine geçmesi sıradan bir hadise değil, 19. yüzyıl ikinci yarısında şekillenmekte olan dünyanın doğrudan bir parçası olmasıyla ilintilidir.

Tüm bu olan bitenlerin Müslümanlar için ne anlama geldiğini bir başka yazıda ele alacağım.

https://guneydoguasyacalismalari.com/somurgecilik-baglaminda-filistin-sorunu-ve-dunya-toplumu-the-issue-of-palestine-and-world-community-in-the-context-of-colonialism/

16 Ekim 2023 Pazartesi

Osmanlı-Malay dünyası çalışmaları: anlam ve hafıza meselesi / The Ottoman-Malay world studies: A matter of meaning and memory

 Mehmet Özay                                                                                                                           16.10.2023

Osmanlı-Malay dünyası çalışmalarıyla gündeme gelen çabaların bize, somut veriler ulaşma imkânını sunduğuna kuşku yok.

Bunun ötesinde, söz konusu bu tarihi hadiselerin, ilişkilerin varlığının oraya çıkmasına neden olan ve/ya olduğu varsayılan bir düşünce ikliminin ne olup olmadığı üzerinde epeyce bir vakit harcamamız gerekiyor.

Şununla başlayalım...

“Osmanlı-Malay dünyası çalışmaları”, başlığının temelde uyandırdığı intibanın, ilk etapta uzun bir tarihi geçmişe yapılan atıf olduğu ortada.

Bunun nedeni, ‘Osmanlı’ kelimesinin vurgu yaptığı ve bu adla anılan devletin siyasal varlığının noktalandığı tarihi bir dönemden yani, 1923’den bu yana, 100 yıl geçmiş olmasıdır.

Bu, artık ‘tarih’ olmuş bir siyasi varlık (entity) üzerinden, iki coğrafya yani, Osmanlı ve Malay dünyası coğrafyaları arasında geçen / geçtiği varsayılan ilişkiler gündeme getiriliyor demektir.

Başlığın ikinci yarısını oluşturan, ‘Malay dünyası’nın ise, bu alanda faaliyet gösteren akademisyenler arasında bile, onca yazılıp çizilenlere rağmen, -bugünlerde yapılan etkinliklere ve içeriklerine bakarak söylemek gerekirse-, ne denli doğru bir şekilde yer ettiği, anlaşıldığı, hatta ve hatta anlaşılmaya çalışıldığı, tanımlandığı vb. konusunda şüphelerin olduğu bir ortam bulunuyor.

‘Osmanlı’ ile kastedilenler ile ‘Malay dünyası’ bağlamında kastedilenlerin, birbirlerine ne kadar tekabül ettiği ise sorgulamamız veya dikkate almamız gereken bir diğer hususiyeti oluşturuyor.

Hafıza sorunu

Bir de işe, öte taraftan -ifadenin elverdiği ölçüde söylemek gerekirse- derinlemesine yani, ‘hafıza’ bağlamında bakmakta yarar var...

Ortada, gayet önemli bir hafıza sorunumuz olduğuna kuşku bulunmuyor.

Hafıza sorununu, gelişigüzel veya laf olsun diye kullanılmış bir ifade olarak almayalım. Aksine, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken, bir kavram ve olgu olarak değerlendirelim...

Bunu da, bu alanda akademik çalışma yapan veya yaptığı iddiasındaki bireylerin yani, bizlerin bireysel yaklaşımımızdan, içinde yer aldığımız kurumsal yapıdan, ilişkili olduğumuz akademi, entellektüel çevreden vb. başlayarak yapalım...

Öncelikle, söz konusu bu hafıza sorununu, erken dönem Cumhuriyet girişimlerine atfederek işin içinden kurtulacağımızı zannediyorsak yanılıyoruz.

Benzeri sorunun, ‘Malay dünyası’ bağlamı için de geçerli olduğuna kuşku yok...

Her iki cephede olan biten, bizatihi bizler yani, içinde bulunduğumuz akademik çevre, entellektüel ortam vb. tarafından, üretilmiş veya yeniden üretme gayreti içerisinde olduğumuz mitolojilerle karşı karşıya olduğumuzdur.

Mitolojilerin, zaman zaman işe yarar yönlerinden bahsedebilirsek de, çoğunlukla tarihe ahlâklı yaklaşma, adaletli olma vb. kavramlar çerçevesinde baktığımızda, tarihte olan bitenlerle olan ilişkilerimizin bizi sadece, araştırma süreçlerinde değil, belki bundan daha çok ‘düşünme’, ‘yorumlama’, ‘anlamlı ilişkiler kurma’ gibi süreçlerde vakit harcamamız gerektiğini bize gösteriyor.

Bu noktada, “Osmanlı-Malay dünyası çalışmaları”nın bize, ‘hafızamızı’, -ki bunun içine kültür, coğrafya, siyaset, estetik, din, epistemoloji vb. gibi epeyce bir kavramın yer aldığını söyleyelim-, yeniden tesis etmede bir işlevi olacağını ileri sürebiliriz.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, kendini, aidiyetini, coğrafyasını, epistemolojisini bilen, bilmek isteyen bireyler için gayet olumlu ve pozitif bir gönderme olarak ortada duruyor.

Böylesine önemli kavramlar düzeyinde bir sorgulama ve hafızayı ‘yeniden güncelleme’ sürecinin, bizim için olduğu kadar ‘öteki’ yani, Malay dünyası için de bir zorunluluk olduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, evvelinden itibaren hafızada yer aldığı düşünülebilecek veya hafızaya sonradan ‘suni’ olarak eklemlenme çabasıyla konulmaya çalışılan unsurları, olguları, kavramları vb. eleştirel bir yöntem takip ederek, elemek ve doğru bir hat üzerinde ilerlemek gerekiyor.

Böylesi bir ‘hafıza yenileme’ olgusunu gündemimize aldığımızda, en azından bu yüzyılın başından yani, 2000 yılından itibaren olan bitene bakarak söyleyecek olursak, gecikmiş bir durumla karşı karşıya olduğumuz da bir diğer gerçek.

Etrafta yapıp edilmeye çalışılan bir takım ‘akademik’ etkinliklere bakarak, “Yok, öyle değil!” diyenler olabilir.

Paltayif eylem

Temelde ortada olan biten, bir tür ‘kendinde olmama hali’ veya biraz derinlemeseni bakılarak ifade edersek, ‘disiplinsizlik’ içerisinde ortaya konulmaya çalışılan palyatif bazı girişimler bulunuyor. O kadar / Itu saja!...

Kahvehane ağzıyla ifade edersek, ‘tribünlere oynayama’ çalışan bir takım kişilerin, kurumsal nitelik kazanma gayretindekilerin ve hatta, kurumsal niteliklerini oluşturduğu iddiasındakilerin varlığı, sosyolojik olarak değerlendirildiğinde, birbirleriyle ‘mahalle cemaatçiliği’, ‘hemşehricilik’ ile ‘akademik cemaatçilik’ arasında bir yerlerde konumlandığını söylemek mümkün.

Bu oluşumun veya oluşumların tehlikeli yanı, tarihi, tarihi malzemeyi kendine, kendi akademik kariyerine, kendi grubuna, cemaatine, siyasi kliğine hasrederek ve bunun için mümkün olan çaprıtmaları, eğriltmeleri, yozlaştırmaları ‘işi rayına oturtarak’ yapma çabasıdır. Bu durum, karşımıza, tarihi malzemeyi, olguları manipüle eden (distorting history) bir süreci çıkarıyor.

Bu sürecin bizi tarihi hafızayı onarmaya, hatırlamaya, yenilemeye değil aksine, tarihle olan ilişkimizi gayet daha da sorunlu bir hale getireceğinden emin olabiliriz.

Bunu en bariz bir şekilde, gözümüzün içine soka soka yapan ve yakın döneme kadar ‘aktif olarak var olan bir cemaatin varlığını unutmamak gerekir. Söz konusu cemaatin bize, -ya da kimilerinin ileri sürdüğü üzere ‘ümmete’, küresel Müslüman topluma yaptığı, sadece ‘darbe’ değildi.

Her kurumsal yapı ile ilişkisinde olduğu gibi, akademi dünyasıyla ve hususen ele almakta olduğumuz, yakın ve uzak tarih ile ilgili yaklaşımlarda da kendini sergilediğini hesaba katmakta yarar var. Bunun farkına varmadıysak, pek fazla konuşacak bir şey kalmıyor ortada...

Aslında, yukarıda değinilen ‘hafıza kaybının’ tam da bu hususla yani, sadece birkaç yıllık bir geçmişte olan biten hadiseleri dahi, tanımlama, anlama, anlamlandırma, yorumlama vb. süreçlerde yaşadığımız zaafiyete işaret ediyor.

Tarih, metodoloji ve düşünce

Tarih çalışmalarında, sadece anlatıcı tarih olgusunun yer alması bizi bir yere götürmeyece aşikârdır. Bu hususa sıklıkta dikkat çekiyoruz. Ve sıklıkla dikkat çekmekte de yarar var...

Bu noktada, Türkiye’de yapılan azımsanmayacak çalışmaya karşılık bölge ve dünya literatürü bir yana, İslam kültür ve coğrafyasında bile bir karşılık bulmaması açıkçası, düşünce tipinde tarihçilerin olmamasıdır.

‘Düşünce’nin, bir tek sosyal bilim bağlamında ortaya çık/a/mayacağı dikkate alındığında, eğitim olarak ‘tarih formasyonu’na sahip akademisyenlerin, bu alanda söz söyleme ihtimallerinin gayet zayıf olduğuna ortadadır.

Burada çoklu nedensellikten bahsetmek mümkün gözüküyor.

Öyle ki, tarih disiplininin alındığı yüksek-öğretim kurumlarınının yeterliliği veya yetersizliği başat bir olgu olarak pek çok kişi tarafından ortaya konulabilse de, bunun ardında yatan ve gayet önemli önyargıların oluşmasına yol açan çok daha temel nedenler bulunmaktadır.

Bunları bir bir sıralamakta yarar var...

Örneğin, tarih eğitimi alan kişinin bir cemaat veya siyasi bir kiliğe mensup olması; genel tarih öğretimi sonrasında ilgi ve yoğunlaşılan alanın sınırlılığı ve dar kalıplılığı; ulusal tarih formasyonu ve bir şekilde, ulus-devlet yapılaşmasının lise ve yüksek öğretim alanında çizdiği/belirlediği müfredat ve yaklaşımın egemenliği vs.

Bu ve benzeri hususları, aslında ortada neyin var olmadığını gösterecek şekilde de ele almak mümkün.

Örneğin, bir cemaat veya siyasi kliğe mensup akademisyen adayı veya akademisyenin bu bağlamından uzaklaşması mümkün değil. Nihayetinde, önümüzde gayet önemli örnekler bulunduğu dikkate alındığında, cemaat yapılaşmasının hedefi toplumsal ilişkileri ve hatta varoluşu cemaat mensubiyeti sınırlılığı ile görme alışkanlığı ve hatta buna zorlamasıdır.

Bu yaklaşımın akademiye, akademik çalışmalara, akademi dünyasına yansımaları ise cemaatine faydası olacak, çıkarına olacak bir bilgi ve enformasyon ortaya koyma çabasıdır.

Bunun bir diğer basamağı, ulus-devlet rejimince çizilen resmi tarih söylemidir. Resmi tarih söyleminin biçimlendirilişi ve geliştirilmesinde merkez ve çevreler olgusu hiç kuşku yok ki, tarihsel ilişkilerin anlaşılmasında kısırlığa yol açmaktadır.

Burada dikkat çekilen husus, sosyolojik bir vakıa olarak bir cemaate veya ulus-devlete bağlılığın değil aksine, bu bağlılığının boyutlarının bir akademi çalışması üzerinde kurduğu gizli/açık hegemonyadır.

Öyle ki, bu hegemonyanın boyutuna bağlı olarak, bugün elimizde bulunan yüksek lisans, doktora tezleri ile sonrasında kaleme alınan tarih ve ilintili alanlarda seminerler, konferanslar, çalıştaylar vb. etkinliklerde üretilen çalışmaların ne denli gerçekliklere tekabül ettiği gerek Türkiye ile İslam kültür coğrafyasına özellikle de, “Osmanlı-Malay dünyası çalışmaları”na ve bu çerçevede küresel tarih bilimine katkı yapıp yapmadığı gayet önemli bir sorgulamayı gerektiriyor.

Hafızası zayıf toplumların toplumsal ve siyasal istikrar ve sürdürülebilirlik açısından, bugünleri kadar gelecekleri de, sorunlu ve hatta tehlikeli bir durumda olacaklarına kuşku bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/osmanli-malay-dunyasi-calismalari-anlam-ve-hafiza-meselesi-the-ottoman-malay-world-studies-a-matter-of-meaning-and-memory/