30 Aralık 2020 Çarşamba

Açe’de barışı güçlendirme talebi / The demand to consolidate the peace in Aceh

 Mehmet Özay                                                                                                                           31.12.2020

Açe’de bir süredir yaşanan siyasi kriz giderek daha açık bir şekilde gözlemlenmeye başladığını söylemek mümkün.

Bir yanda, eyaletin önemli siyasetçilerinden Vali İrwandi Yusuf’un hapis cezası alması, öte yandan Açe’nin kültürel-siyasal yapısında sembolik bir öneme sahip olan Wali Nanggroe olarak adlandırılan Malik Mahmud’un bazı önemli çıkışları bölgede yaşanan krizin göstergelerinden bazıları.

İrwandi Yusuf’un saf dışı bırakılması

Sabık Açe valisi İrwandi Yusuf’a rüşvete konu olan suçlamadan ötürü verilen ve aşırı olduğu açıkça ortada olan hapis cezası, Açe’de valilik yönetimini Açelilerin ve/ya Açe’de hakim olan eyalet partilerinin elinden alınmasına neden oldu.

Ortaya çıkan bu sonuç bile tek başına, İrwandi Yusuf yargılaması ve yargılama süreci hakkında bir fikir vermeye yetmektedir.

Sekiz yıllık hapis cezası ve ardından beş yıllık siyaset yasağı onanan İrwandi Yusuf’un yerine Açe’de valilik görevine, ulusal düzeyde faaliyet gösteren Demokrat Parti’ye mensup yardımcısı getirildi.

Helsinki Barış Anlaşması gerekliği

Bir diğer gelişme ise, Wali Nanggroe Malik Mahmud’un sadece Açe gündemini değil, ulusal siyasetin de gündemini etkileyebilecek son dönemdeki çıkışlarıdır.

Malik Mahmud’un gündeme getirmekte olduğu konu, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan ve uluslararası tanınırlığı olan Helsinki Barış Anlaşması’nın hükümlerinin önemli bir bölümünün halen yürürlüğe konulmamış olmasından kaynaklanıyor.

Bu nedenle, bir süre önce devlet başkanı Joko Widodo (Jokowi) ile yaptığı görüşmede bu durumu açıkça dile getiren Malik Mahmud, 29 Ocak günü eski devlet başkan yardımcısı Yusuf Kalla’yla yaptığı görüşmede de aynı konuyu gündeme taşıdı.

Yusuf Kalla’nın Açe ziyareti çerçevesinde Malik Mahmud’un resmi konutunda yapılan görüşmede, konu yine Helsinki Barış Anlaşması’ydı.

Söz konusu barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana geçen 15 yıl boyunca anlaşmadaki en önemli maddelerin niçin hayata geçiril/e/mediği konusu gayet önemlidir.

Helsinki maddeleriyle ilgili sorun ve taleplerin, daha önceki yıllarda da zaman zaman gündeme getirildiğini hatırlıyoruz.

Bugün ise, giderek daha da başat bir şekilde ve üst düzey siyasiler arasındaki görüşmelerle yeniden bu eksikliğin konuşuluyor olması, açıkçası bu konunun Açe dışında ulusal bir siyaset sorunu olarak belirginleşmekte olduğuna işaret ediyor.

Yusuf Kalla faktörü

Bu çerçevede, Malik Mahmud ve Yusuf Kalla görüşmesi gayet önemli. Tam da bu noktada, iki dönem devlet başkan yardımcılığı yapan Yusuf Kalla’nın bu konuya niçin muhatap olduğunu hatırlamakta yarar var.

2004-2009 yılları arasında devlet başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun yardımcılığını yapan, ardından 2014-2019 yılları arasında Joko Widodo’nun yardımcısı olarak ikinci kez ülke siyasetinde görev alan Yusuf Kalla şu an Endonezya Kızılayı’nın (Palang Merah Indonesia-PMI) başında bulunuyor.

Bu sembolik görevine rağmen, Yusuf Kalla ülkede saygın bir siyasetçi olarak görüşlerine değer verilmesi ve bu anlamda ulusal siyasette şu ya da bu şekilde etkin olduğu söylenebilecek kişiliği onu Açeli siyasiler nezdinde de öne çıkarıyor olmalı.

Ancak bunun ötesinde, Yusuf Kalla’yı Açe için önemli kılan daha önemli bir neden var. O da, 2004 yılı Sonbaharı’nda Açe’de süren çatışma ortamını sonlandırmak amacıyla başlatılan barış görüşmelerinin en önemli aktörlerinden biri, belki de ilki olmasıdır.

Yusuf Kalla, 26 Aralık 2004’deki tsunami sonrasında, yaşanan insanlık dramı karşısında bölgeye uluslararası yardımların ulaştırılmasını amaçlayan Açe Özgürlük Hareketi’nin (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) barış yanlısı eğilimlerinin de etkisiyle barış görüşmelerinin hızlandırılmasında baş rölü oynayan siyasetçidir.

Yusuf Kalla’nın, etkin olduğu çeşitli kanallar üzerinde bir yandan Açelilerle, öte yandan dönemin devlet başkanı ve eski ordu mensubu Susilo Bambang Yudhoyono’yu barış konusunda buluşturan isim olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Bu noktada, Yusuf Kalla’nın bir siyasetçi olmanın yanı sıra, bir işadamı olarak da, Açe barışının en önemli unsurlarından birini oluşturan ekonomik kalkınmayı gerçekleştirilmesinde gyaet önemli olan anlaşma maddelerinin hayata gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği konusuna en vakıf isimlerden biri olduğuna kuşku yok.

Açe’de sabır ve beklenti

Wali Nanggroe Malik Mahmud, geçtiğimiz Ağustos ayında Helsinki Anlaşması’nın 15. yıldönümünde anlaşma maddelerinin uygulanması noktasında ilgili çevrelerin adaletli ve samimi olmaya davet etmişti.

Aynı açıklamada, Malik Mahmud, bugüne kadar Açe toplumuna refah getireceği belirtilen ilgili anlaşma maddelerinin uygulanmasını sabırla bekleyen ve bu umudunu devam ettiren Açe halkına teşekkür etmişti.

Söz konusu beklentinin hayata geçirilmesinin önemi söz konusu anlaşmanın uluslararası tanınırlığıyla da bağlantılı.

Öyle ki, anlaşmanın adından da anlaşıldığı üzere Helsinki’de yapılan görüşmeler, gerek anlaşma süreci gerekse sonrasında bir tür barış gücü olarak görev yapan yapının tesisi, Avrupa Birliği ile ASEAN’ın birlikteliğine konu olmuştu.

Malik Mahmud, Açe’nin Endonezya ulus devlet yapısı içerisindeki özel yerine işaret ederken, akıllara 1948 yılında kurucu devlet başkanı Sukarno ile dönemin Açeli siyasi eliti arasındaki görüşmeleri getirmesi de gayet önemli.

Sorunun çözümü

Açe’de siyaseti bugün hassas bir noktaya getiren husus, yukarıda dikkat çekildiği üzere, teknik anlamda bir sorun olarak gözükmemekle birlikte, valilik makamında bulunan isimlerin Açe’yi temsiliyet noktasındaki durumudur.

İkincisi ise Helsinki Barış Anlaşması’nın önemli maddelerinin uygulan/a/mamasıdır.

Söz konusu barış anlaşmasının özellikle, Güneydoğu Asya’daki diğer çatışma bölgeleri için bir model olması gayet anlamlı bir gelişme olarak kabul edilirken, bugüne kadar bu anlaşmanın maddelerinin uygulanmamasının doğurduğu sorunları göz ardı etmek mümkün değildir.

Açe siyasetinde yaşananların her daim Endonezya ulusal siyasetinde ciddi bir karşılığı olduğu tarihsel olarak ortadadır. Bu noktada, şu veya bu şekilde Açe siyasetinden saf dışı bırakılan İrwandi Yusuf’un ve onun temsil ettiği siyasi gerçekliği göz ardı etmemek gerekir.

Ayrıca, devlet başkanı Jokowi ve bölgede barışın mimarlarından Yusuf Kalla’ya kadar Açe’de kalkınma odaklı sorunları ulusal düzeye taşıyan Malik Mahmud’un girişimlerini de gayet rasyonel bir şekilde değerlendirmek gerekir.

Bu noktada, Açe barışının birincil tarafı olan ulusal siyaset çevreleri ile söz konusu barışın kabul edilebilirliğini ve uygulanabilirliğini  ortaya koyan uluslararası çevrelerin süreci yönetebilmeleri beklenmektedir.

Bu durumda, hiç kuşku yok ki, Açe barışının özellikle Güneydoğu Asya çatışma bölgelerinde barışa yönelik eğilimleri ve başarılı gelişmeleri destekleyici ve genişletici bir bağlamı olacağına şüphe bulunmamaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/30/acede-barisi-guclendirme-talebi-the-demand-to-consolidate-the-peace-in-aceh/

29 Aralık 2020 Salı

2020 ve Kovid-19’un meydan okuması / 2020 and the challenges of covid-19

Mehmet Özay                                                                                                                            29.12.2020

2020 yılının, tüm insanlık için ağır bir hüzün yılı olduğuna şüphe yok. İnsan eliyle üretilip üretilmediği konusunda tartışmalar sürse de, kovid-19 yıl boyunca insan toplumlarını etkisi altına alırken, sürecin henüz bittiğini söylemek mümkün gözükmüyor.

Yılın başlarında virüse kaynaklık eden Çin ile hemen yanı başındaki komşu ülkelerde ve bölgelerde yani Doğu ve Güneydoğu Asya’da yayılmaya başlamasıyla, gayet dikkatle izlenen ve etkin olduğu gözlemlenen tedbirlerle süreç göreceli bir şekilde kontrol altına alınabilmişti.

Devlet etiği

Çin’den başlayarak doğal coğrafi çevrede etkin olan virüs özellikle, bazı Batılı ülkelerin kovid-19 öncesinde var olan çıkar ve çatışma temelli ilişkilerine bir malzeme olarak algılanarak, ayrıştırıcı bir söyleme dönüştürülmesine tanık olundu.

Bu tutumun siyasal ve ekonomik hedeflerinin ötesinde temel bir insani problem olarak ortaya çıktığını işaret etmek gerekiyor.

Bu noktada, kovid-19’un bölgeyle sınırlı olmayacağının emareleri, Batı Asya ve Avrupa’da etkisini göstermesiyle kanıtlanırken, farklı coğrafyalardaki toplumları bir anlamda aynı süreci tecrübe ettirmeye zorlaması, küreselleşmenin ne denli can alıcı bir boyutta ortaya çıkabileceğine işaret ediyordu.

İnsan doğa ilişkisi

Kovid-19 benzeri salgın hastalık üreten, örneğin SARS, MERS vb. virüslerin daha önce yerel ve bölgesel düzeyde çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış olması gerçeği dikkate alındığında, kovid-19’un da benzer şekilde gelişme gösterdiği söylenebilir.

Bu noktada, insan ve doğal ortam arasında gelişigüzel kurulan ilişkinin veya bu ilişkinin kendinde ve öngörülemez boyutunda bir şekilde var olan ve/ya üretilen virüslerin ortaya çıkarak toplumları etkilediği aşikâr bir durum.

Bununla birlikte, bu virüsün yayılma eğilimini diğer benzeri virüslerden ayıran hususiyetlerin başında, teknik bağlamı dışında insan faktörünün çok daha belirleyici olduğu bugün daha bariz bir şekilde görülüyor.

Kovid-19’un yayılma süreci öngörülemeyecek ve kontrol altına alınamayacak bir hızda kendini ortaya koyarken, yapılması gereken yine benzeri ancak, rasyonel temeller üzerine inşa edilmiş bir ilişki biçimini ortaya koymaktı.

Bir başka şekilde söylemek gerekirse, doğal/maddi ve sosyal çevre ile ilişkileri yeniden düzenlemek ve virüsle ortaya çıkan kırılganlığı önlemek ve mümkünse ortadan kaldırmaktı.

Bilgi çağı, sorumluluk ve zaafiyet

Aradan geçen neredeyse bir yıla yakın sürede, insanlığı küresel çapta saran gelişmeye ve halihazırda olan bitene bakıldığında, insanoğlunun yukarıda dikkat çekilen doğal/maddi ve sosyal çevre ile ilişki süreçlerini beklenen şekilde yapılandırabildiğini söylemek mümkün değil.

Bu noktada, kovid-19’la mücadelede tek tek bireylere düşen görevde kayda değer zaafiyetler yaşandığını ve küresel çapta etkin bir sorumluluğun yerine getirilemediğini söylemek gerekiyor.

Bilgi çağı, küreselleşme, teknolojik gelişim vb. adlarla anılan günümüz dünyasında, bilginin en temel anlamını içeren ögelerinin uygulamaya geçirilemeyişine tanık olunuyor.

Teknik anlamda, doğal ve sosyal laboratuarlarda üretilen bilginin kendi başına anlamlılığı kadar, bu bilginin insan toplumlarına yarar, fayda, işlev, tatmin, estetik vb. bağlamlarda yansıyacağı beklentisi kovid-19 ile gayet önemli bir sosyal evrende test edilme imkânı buluyor.  

Kovid-19’un fiziki varlığının ve neden olduğu toplumsal yıkımın, medikal araştırma süreçlerindeki yapılaşmada ne denli hızlı bir yönelimin gerçekleştirildiğine şüphe yok. Ve bu durum, bizatihi kendi başına bir anlamlılık taşıdığı da ortadadır.

Ancak buradaki çelişki, azınlık bir grubun çabasına konu olan süreçte olan bitenle, geniş küresel toplumun hemen her ferdinin taşıdığı sorumluluk ve/ya sorumsuzluk arasındaki fark ve etki gücüdür.

Paradigma değişimi

Kovid-19’un doğal yayılımına konu olan insan toplumlarının, söz konusu medikal süreçlere erişimi öncesinde, adına önleyici tedbirler denilen ve aslında pek de zorlu ve yorucu olmayan süreçleri uygulamaya geçirmedeki güçlüğün üzerinde durmak gerekiyor.

El temizliği, maske ve diğer bireylerle ilişkilerde fiziki mesafe adı verilen söz konusu bu önleyici tedbirlerle ilgili yaklaşımlara, daha kovid-19’un ilk emarelerinin görüldüğü ve bölgesel bir nitelik arz etmeye başladığı Şubat ayı içerisinde tanık olunmuştu.

Ancak aradan neredeyse bir yıla yakın bir süre geçmesine karşın, adı diğer bazı ülkeler arasında pek de öne çıkmayan bir ülkede yani, Güney Afrika’da yeni tür kovid-19’un görülmeye başlamasıyla devlet başkanının kendi ülke kamuoyuna verdiği mesajın tıpkı ilk dönemdeki gibi bu üç temel kural üzerine bina edilmesi gayet anlamlı olduğu kadar oldukça düşündürücüdür.

Ya da küresel çapta sahip olduğu ekonomik, teknolojik ve bilimsel alanlardaki kazanımlara sahip ABD’de, yeni başkan Joe Biden’ın maske kuralına vurgusu ve kendi toplumunda virüsle mücadelede bunun gayet önemli bir araç olduğuna işaret etmesi, sorumluluk payının gizli/açık sadece kamu kurumlarında, belirli uzmanlık alanlarında olmadığına gönderme yapıyor.

Bilginin, insan bedeni ve doğal ve maddi çevresi üzerindeki etkisinin bu denli önem arz edeceğinin, herhalde ilk defa belirgin bir şekilde tecrübe edildiğini söyleyebiliriz.

Neredeyse tüm insanlığın ortak bir sorun ve endişe ile bir araya geldiği bir ortamda, pozitif bilim ve ögelerinin yanı sıra, din ve dinimsi yapıların birlikteliğinin gizli/açık var olduğuna tanıklık ediyoruz.

Bu iki temel yapının her biri, kendi alanının kabulleriyle ve öncülleriyle hareket ederken, hedefte insan denilen varlığı kuşatan maddi ve maddi olmayan boyutlarına hitap ederek ve/ya bu boyutlardan gizli/açık talepte bulunarak mevcut kovid-19’a mani olmaya çalışıyor.

Yıl boyunca çeşitli alanlarda paradigma değişikliği tahminlerinde bulunanlar ve/ya bilinçli ve kasıtlı olarak paradigma değişikliği yönünde çaba sarf edenler, bugün küresel anlamda insanoğlunun ne tür bir temel paradigmaya ihtiyaç olduğu hesabını yapabildiklerini söylemek güç.

Belki de, paradigma değişikliğini kurumsal boyutlara hapsetmeden bireysel düzeyde ortaya koymaya gerek var. Bunun için geeçen bir yıl boyunca yaşananları gayet özenli bir şekilde gözden geçirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/29/2020-ve-kovid-19un-meydan-okumasi-2020-and-the-challenges-of-covid-19/

26 Aralık 2020 Cumartesi

Açe’yi tsunamiye hapsetmek / Confining Aceh to the tsunami

Mehmet Özay                                                                                                                           26.12.2020

Bundan 16 yıl önce Açe’nin batı sahillerinde Hint Okyanusu’nda veya bazı yaklaşımlara göre Samudra Denizi’nde meydana gelen deprem ve bunun neden olduğu tsunaminin bir doğal afet olarak önemine kuşku bulunmamaktadır. Bölgede meydana gelen doğal afet önemli sosyal, ekonomik ve siyasal değişimleri gündeme getirdi.

Bu değişimlerin bir bölümü, Açe toplumunun ve siyasetinin talepleri ve gereği olarak ortaya çıkarken, bir bölümünün dışardan gelen baskı, talep ve yönlendirmelerle gerçekleştiği gözlemlendi.

Tsunami öncesinde dünyaya kapalı olan Açe’nin bir anda şu ya da bu şekilde uluslararası bir nitelik kazanması, ulusal ve uluslararası arenada birilerinin talebiyle ve zorlamasıyla gerçekleşen emotional bir ilginin ötesinde, hak ettiği kendinde bir toplum yaratmanın imkânı olarak tezahür ediyordu.

Bu imkânlardan en önemlisi, Açe’nin tsunaminin maddi ve kısmen manevi yaralarını sararken, siyasal ve toplumsal olarak yaralarını sarmasına neden olacak gelişme, tsunamiden yaklaşık 8 ay sonra, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması oldu...

Tsunaminin yaralarını sarmak

Tsunaminin yaralarının sarılmasında çeşitli alt yapı faaliyetlerinin yürütülmesi, parçalanan ailelerin biraraya getirilmesi, yetimlere el uzatılması, işsizlere istihdam imkânlarının bulunmaya çalışılması gibi süreçlere işlerlik kazandırılmaya çalışıldı.

Bu çerçevede, Yeniden Yapılandırma ve Rehabilitasyon (Badan Rehabilitasi dan Rekonstruksi-BRR) adlı kurumun, dört yıl boyunca bakanlık düzeyinde Açe’de faaliyet göstermesi önemli bir deneysel tecrübe olarak kayıtlara geçti.

Aslında BRR’i bakanlıktan ziyade, deneysel bir tecrübe olarak mikro düzeyde bir hükümet olarak adlandırılabilecek özellikler taşıdığını söylemek mümkün.

İçinde inşa faaliyetlerinden tarımsal kalkınmaya, kültürel yapılaşmadan sağlığa pek çok alandaki alt birimi ile BRR, Açe toplumunda tsunaminin neden olduğu sorunları ele almayı ve kısa vadede çözümler üretmeyi öncellemesiyle dikkat çekiyordu.

Genç neslin kaybettiği imkân

Özellikle ülkenin merkezinden yani, başkent Cakarta ve Cava Adası’nın farklı şehirlerinden gelen dışarlıklılar kadar, sınırlı sayıda da olsa Açe’nin yetişmiş insan işgücünün BRR çatısı altında göreve çağrılması, Açe toplumunda bir yönetim becerisinin oluşturulmasına ve geliştirilmesine el verecek bir potansiyeli içinde taşıyordu.

Burada niçin yönetim becerisine atıf yaptığımız ve buna niçin ihtiyaç duyulduğunu belirtmek gerekiyor.  

Yönetim becerisinden kasıt, tsunami öncesinde uzun yıllar bir savaş alanı niteliği taşıyan Açe’nin merkezi hükümet ve onun uzantısı Açe’deki yönetim çevrelerince modern kalkınma süreçlerinden geri bırakılmasının oluşturduğu geniş ve devasa boşluktur.

Bu noktada, yeni mezun veya mezun olmalarına kısa bir süre kalmış ulusal ve uluslararası üniversitelerde eğitim gören genç neslin BRR tecrübesinin, o dönem ve sonrası için, sadece ummadıkları maddi kazançlarla sınırlı olmaması gerekiyordu.

Aksine, hak edildiğine kuşku olmayan kazançların ötesinde, alanında öne çıkan uzmanların nezaretinde, bir anlamda usta-çırak ilişkisine dayalı iş ortamında ve kendi toplumlarına yani Açelilere doğrudan katkı anlamı taşıyan projeler ile yeniden yapılandırma süreçlerinde yer alınması, bu genç kitlenin Açe’yi bir modele dönüştürme imkânlarını artırarak, oluşan barış sürecinde Açe’nin topyekün kalkınmasının önünü açacak bir sistem oluşturulmasında katalizör işlevi görmeleri gibi gayet önemli bir potansiyel söz konusuydu...

Ekonomik kıskançlık

Endonezya’nın diğer eyaletleri gibi Açe’de de merkezi yani, Cakarta yönetimi devlet kurumlarının müdürlükler şeklinde yapılanan bürokrasinin Eyalet’teki varlığına rağmen, tsunami gibi devasa bir yıkımın altından kalkabilecek bir yapılanmaya sahip olmamaları, BRR’e olan ihtiyacı tetiklediğine kuşku yok.

Bununla birlikte, kurumsal kıskançlık olarak adlandırılabilecek bir sürecin merkezi devlete bağlı müdürlükler tarafından gizli/açık BRR’e yöneltilerek ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Bununla birlikte, var olan kıskançlığın BRR’in milyar Dolarlara ulaşan bütçesinden pay alma gibi maddi özelliklerle ilişkilendirmek mümkün olduğunu söylemekte fayda var. Bu durum, ilgili müdürlük çalışanlarının BRR tarafından yürütülen projelere eklemlenmeleri, var olan ‘maddi’ kıskançlığı gidermeye yönelik bir çözüm olarak işlevselleştirilmiş olabilir.

Bununla birlikte, bu kıskançlığın BRR’in görev süresinin bittiği 2009 yılından itibaren, ilgili devlet müdürlüklerinde nasıl tezahür ettiği veya bir başka şekilde söylemek gerekirse bizatihi bu müdürlükleri ne şekilde yapılandırdığı konusu gayet araştırılmaya muhtaç bir duruma işaret ediyor.

Yukarıda dikkat çekilen üç temel değişim aracından hiç kuşku yok ki, en dikkat çekeni Helsinki Barış Anlaşması’dır. Bu anlaşmanın varlığı sayesindedir ki, BRR kurumu sadece Açe ve Endonezya bağlamında değil, küresel anlamda bir yönetim modeli niteliği kazandı.

Bu anlaşma sayesinde ulusal ve uluslararası yardım kuruluşları Açe topraklarında gayet ‘münbit’ çalışma alanları buldu. Bu anlaşma sayesinde her türünden Açeli yetim kendi topraklarının ötesinde öğrenim görme imkânına kavuştu ve kavuşmaya devam ediyor. Bu anlaşma sayesinde ulusal bakanlıklara bağlı Açe’de faaliyet gösteren müdürlükler ulusal bütçeden aktarılan yeni fonlarla Açe’nin kalkınmasına ‘katkıda bulunmaya’ (!) devam ediyorlar.

Tsunamiden bugüne Açe topraklarında tüm bunlar olurken, kısa zaman zarfında meydana gelen toplumsal değişim dalgasını yönetebilmenin ve Açe toplumuna yeni bir yön ve biçim kazandırabilmenin mümkün olup olmadığı tartışmaya açık bir durum.  Yukarıda gizli/açık dikkat çekilen süreçler içerisinde yer alan azımsanmayacak sayıda kitlenin ya bireysel dürtüler ya yerleşik ve yapılaşmış unsurlar bağlamında öğrenilmiş, kendilerini ve toplumlarını dışlama pahasına adapte olunmuş çeşitli boyutlarda yozlaşma süreçlerinin öznesi haline dönüştükleri yönündeki iddia, gayet ciddiye alınması ve üzerinde durulması gereken bir konudur.

Bu noktada, bireysel ve kurumsal bağlamda bu yöndeki yapılaşmaların aradan geçen on altı yıllık süre zarfında Açe’yi tsunamiye hapsetmek isteyen bir bağlama oturduğunu ifade etmek gerekiyor.

Tsunami sonrasının değişen ve değişime zorlayan yapılaşmasında bunlar yaşanırken, hiç kuşku yok ki artık Açe’nin sahip olduğu söylenen niteliklerini keşfetmeye ve bunları yeniden inşacı bir yaklaşımla güncellemeye ihtiyaç var.

26 Aralık 2004 tarihinde yaşanan tsunamide hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/26/aceyi-tsunamiye-hapsetmek-confining-aceh-to-the-tsunami/

17 Aralık 2020 Perşembe

Güneydoğu Asya Kültürel Yapısına Genel Bir Bakış / An overall View on Southeast Asia

Mehmet Özay                                                                                                                          17.12.2020

Adını son dönemde çokça duyduğumuz Güneydoğu Asya bölgesi, Asya’nın iki kadim kültür ve medeniyet çevresini oluşturan Hindistan ile Çin’i birbirine bağlamasıyla dikkat çeker.

Bölgenin sahip olduğu bu jeo-stratejik konumu, burayı tarih boyunca Hindistan ve Çin’le yakınlaştırırken, bu uzun süreçte ilişkiler sadece ticarî faaliyetlerle sınırlı kalmamış, kültürel, dinî ve toplumsal değişimlere ve hareketliliğe neden olacak ölçüde yoğunlaşmıştır.

Güneydoğu Asya’nın bir yandan Filipinler, Endonezya, Singapur ve Bruney özelinde Adalar’la, öte yandan Malezya, Tayland, Vietnam, Kamboçya, Laos ve Myanmar’ın geniş kara alanını oluşturan Malay Yarımadası ve Hint-Çin’i bölgesindeki varlığıyla belirlenen yapısı, temelde iki farklı coğrafyaya atıfta bulunulmasını gerektirmektedir.

Bu noktada, takımadalar ile kara parçası özelliklerini bir arada barındıran bölgede, farklı toplumlar arası ilişkilerde belirleyici unsurun suyolları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu suyolları, sadece çoklu adalar arası iletişim ve etkileşim için değil, aynı zamanda hem adalarda iç ve yüksek kesimler hem geniş kara parçası bütünü içinde nehirler ile belirginlik kazanmaktadır. Geniş suyolları, bölge toplumlarının doğal buluşma evrenini oluşturduğu gibi, yukarıda dikkat çekilen Hindistan ve Çin ile irtibatlarını da tesis etmiştir. Bu durum, bölge halklarının önemli bir bölümünün denizci milletler olmalarını ve deniz kültürü ile bütünleşik bir durum arz ettiklerini ortaya koymaktadır.

Adaların iç bölgelerinde ve kara parçası bütününde yer alan toplumlar ise, suyollarındaki sürdürülebilir ticarî yaşamı destekleyecek devasa hinterland üzerinde yayılma gösteren tarımsal faaliyetleriyle öne çıkmaktadır.

Bölgenin sahip olduğu suyolları ortaklığının bir benzeri, iklim özelliğinde de karşımıza çıkmaktadır. Tropik iklimin görüldüğü bu topraklar, klasik coğrafya kitaplarında da dile getirildiği üzere, insan tabiatına uygun en yaşanır bölgeleri oluştururlar.

Bölgenin doğusu ve batısı itibarıyla geniş okyanuslara, Pasifik ve Hint Okyanusları’na açılması, dönemsel hava akımları ve buna eşlik eden yağmur ve rüzgârlar, bölgenin temel doğal ve tarımsal üretiminde devamlılığı sağlarken, bugün etkisi görece azalmış olsa da, tarihsel olarak bakıldığında suyolları ulaşımının ve denizciliğin de belirleyici faktörü olmuştur.

Bu coğrafî yapı içerisinde, çeşitli bağlamlarıyla hem tarihsel hem de bugünkü kültürel dağılımına göz atıldığında bölgede çeşitli farklılaşmalar dikkat çekmektedir. Söz konusu kültürün maddî ve maddî olmayan unsurları, bize bölge halkının yeme-içme kültüründen barınmaya, ulaşımdan ekonomik üretim süreçlerine, giyim-kuşamdan dil yapılarına, dinî inançlardan yönetim biçimlerine kadar birbirini destekleyen yapıları akla getirmektedir.

Tüm bu unsurlar çerçevesinde Güneydoğu Asya bölgesinin kabaca iki ana bölümde ele alınabileceği görülmektedir. Coğrafya ve nüfus dağılımı açısından bakıldığında, neredeyse birbirine eşit denilebilecek bu ayrımın bir yanında Müslüman Malay dünyası, diğer yanında ise Budizm başta olmak üzere Doğu dinlerinin bir karışımını içeren dinî-etik toplumsal yapılar bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, bir istisna kabul edilmekle birlikte Filipinler’in Hıristiyanlıkla bağlantılı yapısı da dikkat çeker.

Hıristiyanlık ve İslam gibi algılarımıza daha yakın gelen dinlerin, bölgenin kültürel bağlamlarıyla örtüşük yanları bir zenginliği ortaya koymaktadır. Öte yandan, bölgenin tarihsel dinî ya da “dinimsi” ve/ya etik yapılanmaları olan Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm ve Taoizm’in toplumsal gerçeklikteki dikkat çeken boyutu, daha çok doğa, yaşam döngüsü, devamlılık, etik yaklaşımlar gibi bağlamlara sahip olmalarıyla önem arz etmektedirler.

Bölgenin tropik ormanlar ya da bir başka deyişle “yağmur ormanları” şeklinde ortaya çıkan, bunlar çevçeresinde oluşan ya da bunlara eklemlenen diğer doğal varlıkları, bölgenin tabii evrenini oluşturmaktadır.

Bu doğal çevre, yukarıda dikkat çekildiği üzere insan toplumları için bu bölgenin en yaşanır bir coğrafya olmasını sağlarken, aynı zamanda insan toplumlarının benimsedikleri ve kendilerini ait hissettikleri dinî ve “dinimsi” yapılarının veya geniş ifadesiyle kültürlerinin doğa ile bütünleşik bir yapı arz etmesine yol açmaktadır.

Günümüzde büyük ölçüde, bölge tarihinin İslam öncesi ile sömürge dönemi olarak belirginlik kazanan yapısına karşılık, bu iki dönem öncesinde bölgenin aslî unsurlarını Budizm, Hinduizm ile bunlarla birlikte anılan Konfüçyanizm, Taoizm oluşturmaktadır.

Bu noktada, sömürge dönemi kültürel yapılaşması dışarda tutulmak kaydıyla, diğer unsurları yani İslamiyet’i, Budizm’i vd. bünyesinde barındıran bölge toplumları arasındaki etkileşimlerin, görece çok daha belirgin bir şekilde, barışçıl süreçler üzerinden sürdürülebildikleri anlaşılmaktadır.

Günümüzde giderek daha çok ekonomik üretim süreçleri bağlamında gündeme geldiğine tanık olunan Güneydoğu Asya coğrafyası, sahip olduğu doğal ve kültürel yapılaşmalarıyla kendine özgülüğü içinde barındırmaya devam etmektedir.

Özellikle sömürge döneminde tedricî olarak maruz kalınan ve ardından yakın geçmişte giderek hızlanan modernleşme süreçlerine karşılık, mevcut dinî-kültürel yapılaşmaların kendilerini yenileyebilme ve böylece devamlılık kazanabilmekte olduklarını söylemek mümkündür.

http://dilfikirsanat.com/guneydogu-asya-kulturel-yapisina-genel-bir-bakis-mehmet-ozay/

16 Aralık 2020 Çarşamba

Malezya’da Ungku Abdul Aziz’in vefatı üzerine / On the death of Ungku Abdul Aziz in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            16.12.2020

Ungku Abdul Aziz’in vefatı bize ne anlatıyor sorusunu gündeme getirmemiz gerekir. Bu soru içinde bireysel bir yaşam hikâyesi kadar, bir milletin yaşadığı toplumsal ve siyasal dönüşümlere de tekabül eden yönleriyle gayet dikkat çekicidir.

98 yaşında dün, yani Salı günü Kuala Lumpur’da vefat eden Ungku Abdul aziz, bir yüzyıla sığan ölümünün ötesinde anlamlar içeren bir şahsiyetti.

Bu noktada, Ungku Abdul Aziz’in yaşamı farklı bakış açıların göre değişkenlik göstereceğine de kuşku bulunmamaktadır.

Bu durum bir yaşam hikâyesinden bir millete, bir sömürge yönetiminden görece erken dönem bazı ilişkilere, akademisyen ve entellektüel bir yaşamdan yeni ulus-devletin sosyo-ekonomik kalkınmasına kadar çeşitli alanlarıyla önem arz etmektedir.

Ungku, geleneksel Malay toplumunda saray çevresine mensup aileler için kullanılan unvanlardan biri. Bunu, geniş Malay dünyasının farklı bölgelerinde kullanılan Tengku, Teuku vb. kullanımlar çerçevesinde değerlendirmek mümkün.

Bu çerçevede, Cohor Saray ailesine mensup olduğunu söyleyebileceğimiz Ungku’nun İngiltere’de doğması, ardından baba yurdu Cohor’a yerleşmesi ve eğitimini burada alması, onu daha çok Cohor bağlamında ve de yerli olarak değerlendirmeye imkân tanıyor.

Cohor’un bir ulus devlet olarak Malaya Federasyonu ve ardından Malezya Federasyonu’nun ortaya çıkmasındaki belirleyici rolünü -bir başka yorumla, Ungku’nun yaşamında toplumsal yapı içerisinde sahip olduğu yerle örtüştürmek mümkün.

Ungku’nun Malezya gibi çok etnikli ve çok dinli bir toplumda tanınmasına yol açan gelişme, onun bir ekonomisyen olarak çalışmaları, Malaya Üniversitesi (Universiti Malaya) rektörlüğü (1968-1988) ile söz konusu bu üniversiteye saygın bir yer kazandırmak ve aynı zamanda kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan yeni bir ulus devlet olarak Malezya’nın ekonomik kalkınma politikalarında o dönemin hükümetine yaptığı danışmanlıklarla toplumsal yaşama yaptığı doğrudan katkılardır.

Müslümanlıklarını ciddiye alan ve bilinen ibadetlerini yerine çabası kadar, inançlarını toplumsal yaşama aktarmada tereddüt etmeyen Malay Müslümanlarının sömürge sonrası ekonomik yoksulluk sürecinde belki de, en mağdur oldukları alandan biri hac farizasını yerine getirme konusundaki zorluklarıdır.

Bir ekonomisyen olarak Ungku Abdul Aziz, bu toplumsal talebe ve soruna bir karşılık olarak bugüne kadar sürdürülebilir bir gelişme kaydeden Hac Vakfı’nın (Tabung Haji) (1959) ve Ulusal Kooperatif Hareketi (Angkatan Koperasi Kebangsaan Malaysia) kuruluşundaki rolüyle hiç kuşku yok ki, nesiller boyu anılacaktır.

Bu iki ekonomik yapının ortaya konulması, uzun sömürge döneminin gizli/açık yansımasını ve eleştirisini gündeme getirdiği gibi, 20. yüzyıl ikinci yarısında dışardan modernleşmeci çabalara maruz kalan çeşitli ülkelerin aksine, toplumun önemli bir kesiminin sosyo-ekonomik gelişimine katkı olmasıyla gayet anlamlı bir çaba olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Ungku’nun, ekonomi alanındaki katkısının gayet önemli olması, bugün Malezya toplumunun çeşitli alanlardaki başarısının ardındaki rolü ile belirginlik kazanmaktadır.

Öyle ki, sömürge dönemi yerleşikliği ve belirlenmişliğiyle dikkat çeken toplumsal yapıdaki farklı etnik unsurların, belirli meslek çevrelerine mensubiyetleri, sanki genetik olarak üretilmişcesine bir yaklaşım olarak sunulurken, Ungku’nun gerek teorik gerekse hükümet politikalarını yön verecek pratik katkısı, onu bir bilim adamından beklenen unsurları bizatihi kendinde topladığını göstermektedir.

Ungku’yu akademi ve kültür çevreleri için unutulmaz kılan ise ‘Dewan Bahasa dan Pustaka’nın (Dil ve Kültür Kurumu) kuruluşundaki rolüdür.

Bugün Malezya’nın en saygın kültür kurumları arasında yer alan bu yapı, sadece Malezya’ya dair değil, geniş Malay coğrafyası kültür, din, medeniyet çalışmalarıyla ilgili yayınları ve etkinlikleriyle son derece önemli bir rol icra etmektedir.

Bir akademisyen olarak Ungku çeşitli dönemlerde kaleme aldığı yayınlarıyla da tanınıyor. Uzun akademisyenlik geçmişine bakıldığında 1950’li yıllarda başlayanyayın çalışmaları yakın döneme kadar devam ettiği görülüyor.

Ungku Abdul Aziz’e Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/16/malezyada-ungku-abdul-azizin-vefati-uzerine-on-the-death-of-ungku-abdul-aziz-in-malaysia/

15 Aralık 2020 Salı

China-US Competition in the Asia-Pacific Will Grow Stronger With the RCEP

Mehmet Özay                                                                                                                          15.12.2020

The Regional Comprehensive Economic Partnership (RCEP) is the fruit of competitive international trade affairs in the Asia-Pacific that has been dominating world trade and investment environments in the past few decades. The treaty authorizes the member countries’ rational choice to stand between protectionism and free trade.

A treaty pact was signed on November 15, 2020 with virtual participation of the leaders of 15 member countries who represent almost 2.2 billion people and 30% of the world’s GDP. The anticipated greater plan and its practical gain will pump $200 billion into the global economy.

With the RCEP representing a bit less than one-third of the global economic output, this agreement is expected to have a great impact on the global economy. As observed in the last four years, more than half of the Association of Southeast Asian Nations (ASEAN) and China have constantly shown annual growth of more than 6-7%.

In recent years, the ASEAN countries have not only displayed a galvanizing productivity in logistics supplies and international trade, but have also gradually improved and showed an engagement with the dominant capitalist economic principals in the form of freer commercial activities.

This development, triggered by determinant geo-political narratives in the Asia-Pacific region, effectuates creation of certain trust among members of nations and the global investors.

The spirit of the ASEAN

The terms of the agreement provide a functional vehicle to eliminate the internal differences of member countries so as to reinvigorate production and trade affairs, while obtaining gains from this regional development.

There are three major aspects which can be considered as crucial developments. The first is the ASEAN-centered expansion of trade and investment activities.

The second is related to the East Asian nations, such as China, Japan, and South Korea, that have agreed, for the first time, to comply with mutual trade rules. Without a doubt, this will have a greater influence on the region’s peace and stability. In particular, the East and South China Seas will reclaim the status of mutual waterways for all the nations adjacent to them.

The third aspect is that this trade pact might become a model for other emerging powers and global players to adapt free trade agreements in a post-COVID-19 world.

The ASEAN and the member countries of the RCEP are optimistic and expect to lead opportunities in the coming years by driving the region’s youth dynamic interests.

The repositioning of China in global trade affairs

China is established as the RCEP’s panjandrum. But the nature of the treaty is based on a multilateralism in which China will not act as a single superpower and which eliminates the possibility that China will rule out the important of the other partner countries.

On the one side, we have the ASEAN, as a regional bloc, and on the other, we have Japan and Australia as stronger partners. This symmetry/balance, in turn, guarantees a resilience to the possibly of a thuggish China imposing its rules on the pact. Instead, this agreement means that trade activities will prioritize newly structured rules and regulations.

The RCEP is ostensibly a mechanism to oversee the trade activities of the major countries in the region. The hypothesis that China will draw the other countries into its orbit has yet to be proven.

Member countries such as Japan, Singapore, South Korea, and Australia collaborate well, and adopt well-structured and rational institutional approaches in bilateral and regional trade activities that are determined by rule-based establishments. The Chinese administration seems unlikely to be misguided by its economic power and run against such a strong block for short-term gains.

The US: Inside or outside the game?

The RCEP resonates with signs of effort toward the gradual reconstruction of economic growth in the Asia-Pacific. It poses novel problems for the new U.S. administration that add to the distress of a presumed isolation. Thus, U. S. President-elect Biden may desperately search for alternatives for repositioning his country on the global stage, and, in particular, in the Asia-Pacific.

However, the grave challenge the Biden administration will face is how to convince the U.S. Senate to rebound the country’s leadership in the Asia-Pacific region. Rather, the U.S. may opt to revive the relationship with regional powers and the ASEAN.

Since the United States lost an opportunity by rejecting the Trans-Pacific Partnership Agreement (TPPA) four years ago, the new administration will potentially be excluded from the RCEP, and President-elect Biden will experience a great dilemma.

When one closely revisits the first term of the Obama administration, it becomes apparent that the Eastern and Southeastern Asian countries, which serve as major drivers of global growth, intended to restructure regional trade affairs.

Liberalization is currently being experienced by the emerging regional powers. A larger regional trade agreement such as the TPPA or, as clearly proven today, the RCEP was expected since the beginning of this century, because of the changing nature of global business and trade.

When soft enforcement was used by certain regional powers such as Japan and Singapore to convince the Obama administration to sign the TPPA, it took half a decade to reach a consensus, which finally arrived in 2015. Therefore, it is not astonishing that an almost similar process began in 2012 for the regional countries in the Asia-Pacific to reach a similar pact.

Biden will have no other choice but to reinitiate the active presence of the U.S. in the Asia-Pacific since the U.S. is already in a declining standing on the eco-political scene.

Thus, the new U.S. administration is likely to take a step to create a peaceful environment on the global stage in order to gain the support of its allies, some of whom feel abandoned and others politically distanced. A better-case scenario would see the U.S. invest creatively in soft power rather than refocus on the competition with China as it has done in the previous years.

India’s Lack of Self-Reliance

India preferred not to sign the RCEP in order to protect its domestic market from the “invasion” of Chinese goods.

Although growth figures show that the country has progressed in the last half decade, the Narendra Modi government preferred to lean on restricted trade borders. But the major argument is that India is yet to conceive its regional power role.

Since U.S. President-elect Joe Biden and the Indian government dubbed the RCEP a new emerging power, there is an alternative for a new geopolitical structure in the Indo-Pacific.

Biden and Vice-President-elect Kamala Harris have professed a desire to engage with India. There are strong signs that Harris has been perceived positively by Indians. Harris’s ancestral link may be instrumentalized for the U.S. in the use of soft power towards India in order to help the country regain its lost presence in the Asia Pacific region.

The RCEP is the end product of the long negotiation processes among the member countries that have dominated global trade and economic activities in recent decades. If this treaty is successfully applied, there is little doubt that it will mold trade affairs on a global scale.

https://politicstoday.org/china-us-competition-in-the-asia-pacific-will-grow-stronger-with-the-rcep/

9 Aralık 2020 Çarşamba

Osmanlı Devleti ve Hint Okyanusu çalışmaları / The Ottoman State and the Indian Ocean Studies

Mehmet Özay                                                                                                                           09.12.2020

Devletlerin üzerinde yükseldikleri coğrafyaların özelliklerini taşıdıkları yönünde hakim bir görüş vardır. Bununla birlikte, sahip olunan coğrafyanın bütüncüllüğünden bahsedilebileceği gibi, coğrafyanın bu bütüncül yapı içerisinde farklılaşan unsurlarıyla çoklu alanlardan ve özelliklerden müteşekkil olduğunu söylemek de mümkündür.

Bu çerçevede, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu coğrafyanın ne tür özellikler sergilediği konusu tartışmaya açıldığında, Hint Okyanusu’nun neye tekabül ettiği hususu, üzerinde pek durup düşünülmüş bir alan olarak gözükmemektedir.

Osmanlıların, genel itibarıyla Güney Politikası olarak adlandırılan ve formel olarak 1517 ile başlatılan bu politinın, 15. yüzyılın sonlarında dönemin Mısır ve Hicaz bölgesine hakim siyasi yapısı olan Memlüklülerle ilişkiler çerçevesinde kısmı ilişkilere konu olması, yoruma açık bir elverişlilik sağlamaktadır.

Söz konusu bu erken dönem Güney Politikası’nın varlığı, Hint Okyanusu ile dolaylı bir ilişkiye gönderme yapmaktadır. Bölgede varlık süren Portekiz varlığına karşı Memlüklülerin Doğu/baharat ticareti, bir başka deyişle baharat ticaretinde gerileme sürecine paralel olarak ortaya çıkan ve büyük ölçüde, Portekiz deniz ve askeri gücü ile belirlenme eğilimindeki durum karşısında, savunmacı bir refleksle Memlüklülere yardım çerçevesinde gündeme gelen süreçten bahsedilmektedir.

Osmanlı’yı, Hint Okyanusu politikasına yaklaştıran bu süreçte bir diğer, belki de kimi ölçülerde ilk sırada yer alması iddia edilebilecek olan Kutsal Topraklar’ın muhafazası konusudur. Her halükârda, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na erişiminde belirleyici olan 1517 sürecinin, gerçekte Hint Okyanusu karakteristikleriyle uyuşup uyuşmadığı konusu, bir başka ilginç alana tekabül etmektedir. Bu durum, Osmanlı’nın “bir özne” olarak Hint Okyanusu’nda varlığının olup olmadığını da içinde barındıracak şekilde, farklı aktörlerin ve coğrafyanın özelliklerinin ele alınmasını gerektirmektedir.

Osmanlı’nın kapalı denizlerle çevrili, ordu yapılanmasıyla belirlenmiş ve de seferler sayesinde elde edilen gelirlere dayalı ekonomik yapısı gibi hususiyetlerine karşılık, Hint Okyanusu’nun tarihin erken devirlerinden itibaren deniz ticaret yolu olarak kazandığı önem, bölge toplumlarının deniz aşırı ticaretteki yerleri vb. konular arasındaki çelişki gayet açıktır.

Ticaret demişken... Osmanlı’da ticaret dünyasında hangi faktörlerin ve de aktörlerin rol aldığı konusu, bu faaliyet zincirlerinin devlet ekonomisi ve kamusal alanındaki önem ve gelişimi Hint Okyanusu karşılaşmasıyla ilintilendirilebilip ilintilendirilemeyeceği tartışılabilir.

Yerleşik çiftçi/tarım toplumu ile belirli şehirler üzerinden oluşan tarihi ticaret yolları ve ağları ile bunları besleyen yan kanallar sayesinde gerçekleşen ticari faaliyetler zincirinde tüccar olarak kimlerin rol aldığı ve bu tüccar kesiminin ekonomik boyutunun uluslararası belirleyiciliği hususunu düşünmekte fayda var.

Bu noktada, Osmanlı devleti ile Hint Okyanusu ilişkisinde dört unsur yani ‘ordu’, ‘deniz’, ‘tarım toplumu’ ve ‘ticaret’ tek tek ve bütüncül ilişkileri ile bize gayet açık bir analitik  çalışma alanı sunacağına kuşku bulunmamaktadır.

Osmanlı’nın bir kara devleti olma iddiasını gidermeye matuf olarak, Karadeniz ve Akdeniz’deki faaliyetlerinin, kuruluş sürecinin erken aşamalarından itibaren gündeme gelmesine rağmen, denizcilik olgusunun, salt Osmanlı menşeili bir gelişmeden ziyade, bölgede hakim diğer ‘milletlere’ ait insan kaynaklarıyla zenginleştirilmiş olduğu görülmektedir. Bu noktada, Kuzey Afrika sahillerinde varlık süren denizci yapıların süreç içerisinde, Osmanlı devletine eklemlenmesi gayet belirleyici bir nitelik arz etmektedir.

1517 ile birlikte, Osmanlı devletinin Hint Okyanusu’nda bir denizci güç olarak varlığını, örneğin Akdeniz’deki varlığı ile kıyaslayarak gündeme getirmek kategorik olarak mümkün gözükmemektedir. Bunda, bir yanda yukarıda dikkat çekilen Hint Okyanusu karakteristiği kadar, aynı zamanda Osmanlı denizciliğinin kendini bu okyanus sularında var etme arzusu/tarzı arasındaki çelişkilere bakmak gerekmektedir.

Osmanlı devletinin Hint Okyanusu ticaretinde bir aktör olma  konusunda arzusu ve hedefi olmadığı, yukarıda dikkat çekilen ve devletin temel omurgasını oluşturan yapılaşmada görmek mümkündür. Osmanlı’nın formel ve fiili olarak Hint Okyanusu’na çıkışında Portekiz deniz ve ticaret gücünün varlığı başat bir dış faktör/itici güç olmuştur.

Bununla birlikte, Portekizlilerin bölgedeki ticari faaliyette hakim konuma yükselmesi, gerek İber Yarımadası bağlamında kendi içerisinde, gerekse zorla veya gönüllü olarak Hint Okyanusu’nun batı bölgesini çevreleyen bölgedeki irili ufaklı ticaretle meşgul toplumlarıyla ortaya koyduğu işbirliği kasıtlı, bilinçli ve uzun erimli bir süreçte ortaya çıkmıştır.

Bu noktada, Portekizlilerin bir deniz askeri/donanma gücü oluşturma konusundaki yapılaştırıcılığı karşısında, Osmanlı’nın Akdeniz denizciliğinden ödünç alınan boyutlarıyla karşılık vermesi bir denge unsuru olmak yerine, kısa sürede Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndan çekilmesine neden olmuştur.

1517 sonrasında yaklaşık 1555 yılına kadar süren dönemde Portekizlilerde denizdeki irili ufaklı karşılaşmalarda, ki bunun en önemlisi 1538 Diu Seferi olduğu bilinmektedir, Portekizlilere yaşatılan “zor anların”, gerçeklikte bir payı olmasına rağmen, Osmanlı’nın söz konusu çekilme sürecini geciktirmeye yetmemiştir.

Bir yanda Osmanlı devleti’nin sahip olduğu gerek coğrafi, ancak çokca da siyaset düşüncesi bağlamındaki kendi karakteristikleri, öte yanda Portekizlilerin Hint Okyanusu’nda bir itici güç olarak varlığı kadar, bunların dışında Hint Okyanusu’nu çevreleyen ve sınırları Arap Yarımadası’nın güneyinden Batı Hindistan sahilleri ve oradan Takımadalar’a kadar uzanan geniş coğrafyada uzun dönemli siyasi varlıkları ve ticari ilişkileriyle önem taşıyan toplumların bu süreçte ne gibi roller oynadıkları hiç kuşku yok ki, çok daha can verimli çalışma alanlarını oluşturmaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/09/osmanli-devleti-ve-hint-okyanusu-calismalari-the-ottoman-state-and-the-indian-ocean-studies/

8 Aralık 2020 Salı

Kovid-19 salgınında insan faktörü / Human factor in the spread of Covid-19

Mehmet Özay                                                                                                                            08.12.2020

Kovid-19 salgını, neden olduğu tüm boyutlarıyla insanlık için önemli bir sınav olmaya devam ediyor. Salgının salt bir virüsle nasıl mücadele edileceği tartışmaları kadar, belki de bundan öte anlamları olduğuna işaret etmek gerekiyor.

Bireylerin alışkanlıklarından, bu salgını ulusal güvenlik noktasında değerlendiren ulus-devletlere, uluslararası belirleyiciliği ve tanınırlılığı olan kurumların küresel platformda ortak akıl ve sağduyu sağlamaya yönelik tedbir, teşvik ve yönlendirmeleri yeni bir ilişkiler ağının ortaya çıkmakta olduğunu ortaya koyuyor(du)!

‘Can alıcı’ süreç

Bugün, kovid-19 salgınının ortaya çıkışının neredeyse birinci yılına yaklaşılırken, salgının etki boyutu kendini giderek artan şekilde ‘can alıcı’ bir şekilde göstermeye devam ediyor.

Kısaca yakın geçmişe dönüp bakmakta fayda var.

Geçen Aralık ayı sonlarında kovid-19’un görülmeye başlandığı Çin’le aynı bölgede yani Doğu ve Güneydoğu Asya’da aradan geçen süre zarfında Japonya’da, Hong Kong’da, Malezya’da, Avustralya’da, Singapur’da ikinci ve hatta üçüncü dalganın başladığı yerler olarak dikkat çekiyor.

Haziran ayıyla birlikte, başta Avrupa ve Kuzey Amerika’da sıcaklar ve tatil olgularının birer alışkanlık olarak kendini ortaya koyarken, bu bölgelerdeki ulus-devletlerin kitlelerin yumuşak baskısını üzerlerinde hissetmeleriyle pek de kolay alınmayan tedbirlerin kolaylıkla gevşetilmesine neden oldu.

Asya-Pasifik bölgesinde Avustralya örneğinde olduğu gibi, Temmuz ayı başlarında yurt dışından gelen sadece iki kişide virüs görülmesi nedeniyle orduyu göreve çağırması, salgının ulus-devletlerce ulusal güvenlik boyutunda ele alındığının bir başka örneği olarak ortaya çıktı.

Avustralya ve Singapur örneklerinde sayısal veriler görece az olmasına rağmen, salgın sürecinin devam etmesi sorunun azalma-yükselme eğiliminin ötesinde varlığını ciddi bir şekilde sürdürdüğünü ortaya koyuyordu.

Bu durum, devletleri almaları beklenen önlemlerle gerek ortaya çıkan iklim özellikleri, gerekse bireysel özgürlükler noktasında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği konusunda ikircikli bir konumda bırakmıştır. Bu süreçler, birey ve özgürlükler ile hayatın devamlılığı ve kamu sağlığı çelişkisinin yaşanmasına neden olmuştur.

Yılgınlık ve boşvermişlik

Mart ve Mayıs ayları arasında özellikle, test uygulamaları ve mobil takiplerle kontrol altına alınan salgın, yeni dönemde bu mekanizmaların varlığına rağmen artış göstermesi, insan unsurunun çok daha belirleyici olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu.

Örneğin bu noktada, ilk safhayı başarıyla atlatmış olan Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde mobil takip yöntemlerinin yetersiz kalınmasında, öngörülemeyen vaka artışlarının rolü büyüktür.  

Salgının son birkaç aylık dönemde varlığı ve geldiği nokta açıkçası toplumlarda, yılgınlık, boşvermişlik, kadercilik vb. gibi çeşitli anlam bağlamlarının ortaya çıkmasıyla yeniden şekillendiğini ileri sürebiliriz.

Tatil sendromu ve hazcılık

Salgınla mücadelenin görece kontrol altına alınma emarelerinin görüldüğü o günlerde, devletler kitlelerin yaygın alışkanlıklarını değiştiremeyecekleri düşüncesiyle tatil sendromuna engel olmak yerine, bunun önünü açacak girişimlerde bulundular.

Bunun sonucu, daha o günlerde tahmin edileceği ve ardından tanık olunduğu üzere salgının katlanarak artışı oldu.

Tam da bu şartlarda, yaz ortasında ABD’de sürecin bitmek yerine bir gün içerisinde binlerce kişinin hayatını kaybetmesi olağanüstü kabul edilebilecek bir durumken, yönetim tam aksi bir yaklaşımla, bu istatiki verinin açıklanmasından sadece günler sonra virüs kontral altına alındığı açıklaması, bu ve benzeri ülkeler nokta-i nazarında ulus-devlet politikalarına yönelik şüphelerin de artmasına neden oldu.

Bu kararda, sadece kitleleri memnun etmeye matuf, gayet ‘insani’ bir yönden bahsetmek mümkünse de, bu kararın ardından son derece rasyonel bir çıkış kendine yer buluyordu.

Ulus-devletler için bu kararın temel nedeni, yaz başlarına kadar neredeyse tüm ulus-devletlerin ekonomilerinde açılan yaralar ve bu yönde geleceğe dair belirsizlik, yavaşlayan salgını fırsat bilerek, kitlesel mobilizasyona olanak tanıdılar.

5 Ağustos’da Dünya Sağlık Örgütü, “İlla ki parti yapmanız mı gerekiyor?” bağlamında söylemle özellikle, Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşanan yaz tatili nedeniyle genç kitlelerin eğlencelerinden taviz vermemelerinin neden olduğu virüsün yaygınlaşması sürecinin nasıl önlenebileceğine dair gizli/açık ipuçları veriyordu.

Bu süreçte, ulus-devlet yetkililerinin kitlelerin çok basit denilen üç kuralı yani temel temizlik, maske, mesafe kuralına riayet edecekleri öngörüsünün gerçekleşmemiş olması, bu pratiklerin sanıldığı gibi basit bir uygulama olmadığı tatil sezonu sonrasında yani, Sonbahar’ın başlamasıyla birlikte salgının yeniden yükselişe geçişiyle kanıtlandı.

Özellikle, ABD başta olmak üzere çeşitli Batı toplumlarının tedbirleri gevşetme ve üç basit kuralı dahi yadsıma eğilimlerinin, tatil ve eğlence hazcılığı ya da bir başka deyişle sendromuyla kendini ortaya koymuştur.

Yine bazı Batı ülkelerinde, kitlelerin meydanları doldurarak, ulus-devlet mekanizmalarının salgınla mücadele için öngördükleri uygulamaları insan hakları ve özgürlükler söylemiyle eleştirmeleri, sadece kamu sağlığını değil, bu “özgürlükçü tepkilerin” küresel bağlamda benzer eğilimler oluşturup oluşturmadığını sorgulatacak boyuttadır.

Bu gelişmeler, sadece söz konusu bu toplumlarla sınırlı olmayan küresel bir etkiyi ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, salgının bizatihi virüs özelinde küreselleşmesinden değil, aksine ve bundan da öte, virüsle mücadelede insan algısının ve pratiğinin olumsuz örnekler üzerinden etkilenerek benzer olumsuzlukların yaygınlaşmasına tanık olunmaktadır.

Aşıda küresel adaletsizlik

İnsan faktörünün öne çıktığı gelişmelerde kitleleri ferahlatan açıklamaların uluslararası ilaç firmalarından gelirken, bu sürecin yeni sorunlara yol açacağının emareleri de kendini ortaya koymaya başlamıştır.

Laboratuvar koşullarında başarı oranı yüksek olduğu ifade edilen aşıların dağıtımı ve kullanımında önceliğin Batılı ülkelerce belirlenmesi ve bizatihi bu ülkelerin yüz milyonlarla ifade edilen siparişleriyle ‘piyasayı belirlemeleri’, yeni bir küresel adaletsizlik ortamı ile karşı karşıya kalındığına işaret etmektedir.

Salgın boyunca neredeyse her gün küresel medyada görünürlük sağlayan Dünya Sağlık Örgütü’nun belirleyiciliği değil, kapitalist yapılaşmanın karar mekanizması ile karşı karşıyayız. Gelinen bu noktada, kayda değer bölgesel ve küresel işbirlikleriyle bu sürecin yürütülemediği aşı piyasasında söz sahiplerinin kimlikleriyle ortaya konuluyor.

Salgında virüsün yayılma hızında hazcı kapitalist toplumların davranış kalıplarının belirleyiciliği, insan faktörünün önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Bunun karşılığı, milyonları bulan insan kaybına tekabül etmesi, bu davranış kalıplarının sorgulanmaya açık olduğunun bir göstergesidir. Salgından etkilenen dünyanın geri kalanı ise bu kez adaletsiz aşı paylaşımıyla karşı karşıya kalmaya hazırlanıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/08/human-factor-in-the-spread-of-covid-19/