30 Mart 2015 Pazartesi

Lee Kuan Yew’i Eğitim Bağlamında Düşünmek /LKY In the Context of Education

Mehmet Özay                                                                                                                  30 Mart 2013

Lee Kuan Yew’in vefatı sonrasında hakkında daha çok konuşulacağını, daha da önemlisi akademik araştırmalara konu olacağını söylemiştim. Bu noktada bazı görüşleri paylaşmaya devam edelim. LKY’nin ülke idaresinde, bir tür eğitimci olarak da değerlendirilmeyi hak edecek düşünceleri ve icraatları olduğu konusunda bazı hususlara değinmekte fayda var. Hiç kuşku yok ki, küçük bir Ada’yı ulus-devlet nizamına taşıması dolayısıyla, 20. yüzyılın önemli devlet adamları listesinde adına yer verilecek bir liderden bahsediyoruz. Bu bağlamda, döneminin önde gelen devlet adamlarıyla etkileşimi, dostluğu onun ‘dikkate alınan’ bir Asyalı lider olduğunun kanıtıdır. Vefatının ardından Singapur’da bir hafta süren törenlere katılan 91 yaşındaki Henry Kissenger, “Yakın dostumdu. Ondan çok şey öğrendim” demesi, sadece Singapurluların gönlünü almak için söylenmiş bir söz değil. Hukukun üstünlüğü, yolsuzluğun kökünün kazınması, etkin ve verimli bir yönetim, kamu sektöründe meritokrasinin hakimiyeti gibi kavram ve uygulamaları ciddi manada gündeme taşıyan ve uygulamaya geçiren[1] LKY’a onu tanıyan ülke liderlerinde siyasi meşruiyeti kadar, sözü dinlenir bir ‘dost ta’ kazandırdı.

Bununla birlikte, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu kimi ülkelerde LKY’nin tanındığını ve öneminin anlaşılabildiğini söylemek güç. Bu noktada eleştirimizi çekinmeden paylaşalım. Acaba Türkiye’nin sadece siyasi ilişkiler bağlamında değil, akademisyeni, araştırmacısı, habercisi, köşe yazarı vb. unsurlarıyla da Malay Yarımadası ve tarihde Doğu Hint Takımadaları adıyla anılmış topraklarda 20. yüzyılda siyasi varlık kazanmış yapılarla ne kadar ilişkisi var ki, Malay Yarımadası’nın doğal bir uzantısı ve onsuz anılamayacak bir Ada olan Singapur’u ve de onun kurucu liderini anlama çabası sergilenebilsin. Bununla birlikte, Singapur Adası’nı dünyada öne çıkaran hususun ultra-gelişmişlik düzeyi olduğu açıkça görülüyor. Ancak bu gelişmişlik ‘sendromu’, ne Ada’yı ve üzerinde yaşayan halkları ne de LKY gibi bir lideri anlamaya yetiyor, aksine bu anlama çabasının önünde bir engel teşkil ediyor. Bu noktada, Ada’nın ekonomik kalkınmışlığının gökten zembille inmediği, bu gerçekliği yüzeysel bir şekilde tekrar etmenin ötesinde, onu bu noktaya taşıyan unsurları dikkate almak gerekir. Tam da burada LKY’nin, bir cümlesini hatırlatmakta fayda var: “Bir ulus, sadece üzerinde yükseldiği coğrafyanın genişliğiyle büyük bir ülke değildir. Toplumsal bağın güçlülüğü, halkının disiplini ve liderlerinin kalitesi ülkeleri büyük yapar.”[2]

Bu kısa değerlendirmenin ardından, Ada’da sıra dışı bir sistem oluşturulmasındaki katkılarıyla dikkat çeken isim olan LKY’nin siyaset felsefesi ve sosyolojisi gibi alanlarda incelemelere konu olmasının ötesinde, acaba onu bir eğitimci olarak anlayabilir ve analiz edebilir miyiz diye sormakta fayda var. LKY’nin güçlü liderliğinde Çin’den taşınan kültürel bir özellik olarak, ataerkil kökleri güçlü bir ‘baba’ duruşu vardır. Bu duruş, Ada’yı yönetirken, sanki bütün vatandaşları mutlak anlamda koruması altına alması gereken ‘yavruları’ mesabesinde görür. Ada’da en küçük bir hareketin nasıl kontrol altına alındığını LKY’nin yönetiminde, gündelik yaşamın en detay alanlarına yani bir apartmanda komşuları rahatsız etmemenin sağlanmasından, Ada’da sakız çiğnenmemesine kadar bir dizi ‘kurallar bütünü’ bağlamında görmek mümkün. Bu duruş, son derece iddialı bir yaklaşım olarak, herkes adına ‘en iyiyi düşünmenin’ getirdiği bir sonuçtur. Bunun faydası da yok değil. Hani Singapur’a yolu düşenlerin ‘çok düzenlisinden çok temizine’ kadar vurgulayageldikleri sosyal ve doğal çevre ile bürokratik alan nimazı dudak uçurtacak düzeyde değil mi?

Ada ve Ada üzerinde yaşayan farklı etnik-dini yapılara mensup kitleler, sömürge döneminin uzantısı parçalanmışlıklar vb. olgular dikkate alındığında LKY’nin bir toplum inşasına soyunduğu aşikârdır. Bu inşa, genel anlamıyla bakıldığında ırk-din-dil farkı gözetmeksizin Ada sakinlerini bir ‘potada eritmek’ için girişilen bir ‘eğitim’ faaliyetidir aynı zamanda. Bu eğitim işinde ne denli başarılı olduğunun kıyası, Malay Yarımadası yani bugünke Malezya Federasyonu’nun ana karada yükselen bölümünde yaşam süren Müslüman Malay toplumu ile Singapur Adası’nın %15’lik bölümünü oluşturan Malay Müslümanların gündelik yaşam pratiklerindeki duruşları arasındaki farkta görmek mümkün. Ada’da disipline, çalışmaya, okumaya, rekabete, değerler bütününe sarılmaya, temizliğe, saygıya dayalı yaklaşımlar ne kadar gelişmiş ise, tüm imkân ve kaynaklara rağmen Malay Yarımadası’ndaki bu ve benzeri alanlarda bir türlü eşiğin geçilememiş olmanın sancısı karşımıza çıkar.

Temelde uzun soluklu bir uğraş olan bir toplum inşası, örneğin Ada’nın kapladığı alanın küçüklüğü ve üzerinde yaşam süren kitlenin nüfusu bağlamında bir ‘mikro’ toplum niteliği taşıması gibi bazı somut gerekçelerle Ada toplumunun inşasının, orta büyüklükte bir ülkede sağlanabileceğinden çok daha kısa sürede sonuçlanabildi. LYK’nin Ada’da eğitim işine başlaması, daha bağımsızlık öncesinde Ada’nın siyasi geleceğinin komünizm mi, demokratik sosyalizm mi olacağı tartışmaları sırasında ortaya çıkar. 1950’li yılların şartları dikkate alındığında komünizm yanlılarının tıpkı Endonezya gibi Singapur’da da kayda değer bir gücü temsil ettiği görülür.[3] Buna karşın, LKY Ada gerçekliğinin böylesi bir siyasi geleceğe olanak tanımadığını ifade ederek, bunun nedenleri derinlemesine anlatmak suretiyle geniş kitlelere bir siyaset eğitimi verir. Bunu, ‘Malaya gerçekliği’ olarak adlandırmak da mümkün. Bu noktada, LKY’nin gündeminde Çinli-Hintli-Malay nüfusun birlikteliği ve bu toplumsal unsurlardan meczedilmiş bir ulus-devlet kurma düşüncesi vardır.[4]

1965’de bağımsızlığın kazanılmasının hemen ardından ise, LKY’nin önündeki zorluk her biri kendi dil-din ve kültürel geleneklerine bağlı ve bundan ferâgat etme niyetinde olmayan Çinli çoğunluk ile Hint-Malay azınlık kitlelerinin bir siyasal yapılaşma kadar, belki de en az bunun kadar önemli, kimi bağlamlarda belki de bundan da fazla önem taşıyacak şekilde eğitim olgusuyla bağlantılı olduğunu ileri sürebiliriz. Malezya Federasyonu’ndan ayrıldıktan sonra gözlerini Ada toplumuna çevirdiğinde LKY’nin önünde ‘toplumsal birlik’ duygusunu yeşertecek olguların azlığı, onu öncelikle toplumsal birlik duygusunu kabataslak bir ifadeyle üç farklı toplumsal grubun üzerinde bir ‘dil’ ile, yani İngilizceyle sağlama düşüncesi öne çıkar. Aslen Çin kökenli olmasına, Ada halkının %60’ı gibi yüksek bir oranının farklı alt-etnik gruplardan da olsa Çin kökenlilerin teşkil etmesine rağmen, Mandarincenin ana dil kabul edilmesi taraftarı olmadı. Adayı az çok tanımış olanlar hemen itiraz edip Mandarince-Malayca-Tamilce-İngilizce’nin dördünün de ulusal dil olduğunu söyleyip itiraz moduna geçebilirler. Ancak unutmalayım ki, LKY, İngilizceyi kamu yapılaşmasının tüm alanlarında öncelemesi, bunu pekiştirecek politikalarla bunda süreklilik kazandırması kayda değerdir.

İngilizceye bahşedilen bu ‘payenin’ LKY nezdindeki rasyonalitesi ise, Ada’nın daha 1819 yılında kuruluşundan itibaren bir uluslararası ticarette transit özellik taşıyan bir ‘nokta’ olması gibi çok pragmatik bir nedene dayanır. LKY, azınlık-çoğunluk kitlelerinin ‘ana dil’ noktasında duygusal ve rasyonel itirazlarına verdiği cevap hep şu olmuştur. “Alın size Mandarince-Malayca-Tamilce eğitim yapan okullar. Ancak unutmayın ki, bu okullardan mezun olup, İngilizceye hakim olmadan Ada’nın ekonomik ve yönetim sahalarında varlık sürmeniz mümkün değildir.” İşte bu duruş, özellikle geniş Çin kitleleri arasında olumlu karşılık bulması İngilizce’yi toplumsal hayatın odağına taşırken, bir yandan da geniş kitleleri eğitim kurumlarında ana dillerini öğrenebilecekleri imkânları oluşturmak suretiyle bir manevi tatmin sürecini de harekete geçirmiştir. Bugünden bakıldığında LKY’nin bu eğitim politikasının başarılı olduğunu ve de hemen yanı başındaki Malezya Federasyonu’nun halen İngilizce mi-Malayca mı ikileminden kurtulamamış olması ve bu durumun doğurduğu sosyo-ekonomik kırılganlıklar içerisinde boğulmuşluğu ortaya koyar. Malezya’nın bu durumuyla ilgili olarak LKY zaten, “Bu dil politikasıyla olmaz diye ben onlara söylemiştim” der bir eserinde.

Her ne kadar, Singapurlu bir akademisyenin, “Biz Singapurlular düşünmek ve görüşlerimizi ortaya koymak üzere eğitilmeyiz”[5] derken, ülke eğitim anlayışının hangi alanda odaklandığını ortaya koyduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte, LKY’nin görüşlerine bakıldığında bu akademisyenin duruşuyla çelişmeyecek bir yönü olduğu da görülür. LKY’nin eğitimi son derece pragmatik ve kısa sürede sonuca yansıyacak bir yapılaşmaya tabi tutması, liberal demokrasinin hakim olduğu kimi Batılı ülkelerdeki özgürlükler noktasındaki yaklaşımların Ada’da eğitim sektöründe ortaya çıkmaması doğaldı. Bu noktada, LKY’nin eğitim kurumlarını Ada’yı çevreleyen yakın/uzak siyasi ‘tehdit’ algılarının üstesinden gelecek  pragmatik bir araç konumunda görerek yapılaştırdığını unutmayalım.



[1]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 108.
[2]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 115.
[3]Shashi Jayakumar; Rahul Sagar. (ed.) (2015). The Big Ideas of Lee Kuan Yew, Singapore: Straits Times Press, s. 11.
[4]Lee Kuan Yew. The Battle For Merger, Singapore: Straits Times Press, s. 18.
[5]Sudhir Thomas Vadaketh. (2012). Floating On A Malayan Breeze: Travels in Malaysia and Singapore, Hong Kong: Hong Kong University Press, s. 9.

24 Mart 2015 Salı

Lee Kuan Yew ve Açe / Lee Kuan Yew and Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                  24 Mart 2015

Singapur’un kurucu babası Lee Kuan Yew’un ölümünün ardından, akla pek çok araştırma konusu geliyor. Kuşkusuz bunlardan bir bölümünün çoktan araştırmaya konu olduğu ve kaleme alındığını söylemek mümkün. Ancak bunlardan biri var ki, o da “Lee Kuan Yew ve Açe” başlıklı bir araştırma. Bu başlık nereden aklıma geldi acaba? Singapur’un kurucusu ve otuz yıla varan Başbakanlık görevinde bulunan LKY ile Açe’nin ne işi olur demeyin. LKY-Singapur demekse ve LKY’i anmak bize tartışmasız Thomas Stamford Raffles’ı hatırlatıyorsa, Singapur ve Açe ilişkisini egemenlik/bağımsızlık-‘eski/yeni’ sömürgecilik dikotomisinde gündeme taşımanın bir anlamı var demektir.

Aslında bu başlıkta bir yazı kaleme almayı LKY’nin 1999 yılında yaptığı bir açıklamaya yani, “Bağımsız Açe yalnızlaşmaya mahkumdur” ifadesine yıllar önce rastladığımda düşünmüştüm. LKY’nin Açe hakkındaki bu görüşü oldukça kışkırtıcı ve tartışmayı hak eden bir beyanat olduğunu düşünüyorum. Öncelikle LKY’nin niçin böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duyduğuna değinelim ve ardından bu açıklamanın detaylarına bir bakalım.

Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) ile Endonezya merkezi hükümeti ordusu arasındaki savaşın yoğun olarak devam ettiği bir süreçte, LKY 13 Aralık 1999 tarihinde CNBC Asya televizyonuna bir mülâkat verdi -ki bu mülâkat Fransız Haber Ajansı’nca da kullanıldı. 1999 yılı sadece Açe için değil, bütün Güneydoğu Asya için önemli bir dönemece işaret ediyordu. Öyle ki, 1997-98 Güneydoğu Asya Ekonomik Krizi, başta Endonezya olmak üzere Malezya, Tayland gibi bölge ülkelerinde rejim ve hükümet değişikliklerini gündeme getirmişti. 1998 yılı Mayıs ayında Endonezya Cumhuriyeti’nin 32 yıldır devlet başkanlığını yürüten Suharto iktidardan çekilirken, akabinde BJ Habibi’nin geçici Başkanlığı ve nihayetinde 1999’da yapılan belki de modern Endonezya tarihinin 1950’li yıllardan sonraki ilk demokratik seçimi sonrasında Başkanlık koltuğuna Abdurrahman Vahid oturmuştu. Vahid’in kamusal alanı sivil yapılaşmalara açan politikaları bağlamında hiç kuşku yok ki, Doğu Timor’da otonom ve bağımsızlık yanlısı grupların ‘referandum’ çağrısına yeşil ışık yakması oldu.

1975 yılında Endonezya’nın ilhak ettiği ve Endonezya ordusunun ve polisinin pek çok insan hakları ihlâline neden olduğu 24 yıllık işgal sonunda 1999 yılında yapılan referandum Doğu Timor’da bağımsızlığın yolunu açtı. İşte bu süreç gözlerin Açe’ye çevrilmesine neden olsa da, Abdurrahman Vahid, Açe’ye bağımsızlık verilmesinin söz konusu olmadığını  dile getirdi. Bazı yazılarımda dile getirmiştim, o dönem Vahid’in danışmanlarından biri “Açe, Endonezya’sız yapabilir, ancak Endonezya Açesiz yapamaz.” ifadesi Endonezya merkezi yönetimindeki siyasi elitin duruşunu açıkça ortaya koyuyor. Açelilerin 1999 yılında kadim başkent Banda Açe’de bir buçuk milyonu bulduğu ifade edilen katılımcılarla referandum çağrısını tüm dünyaya haykırdı. İşte bu süreç sadece Endonezya merkezi yönetiminden değil, aynı zamanda bölge liderlerinden de açık-gizli beyanların ortaya çıkmasına neden oldu. Bunlardan öne çıkanı LKY’nın demeci oldu. LKY, bu demecinde şunları diyordu:

“Bağımsız bir Açe yalnızlaşmaya mahkumdur, çünkü hiçbir ülke Açe Eyaleti’nin Endonezya’dan ayrılmasına taraftar değil. Ve böyle bir gelişme olması halinde hiçbir ülke Açe’nin bağımsızlığını tanımayacaktır.  Güneydoğu Asya’da hiçbir ülke Açe’nin bağımsızlığının tanımaz. Amerika’nın, Çin’in veya Rusya’nın da tanıyacağından şüphem var. Hiçbir ülkenin bağımsızlığını tanımadığı Açe, olsa olsa Biafra gibi olur... Açe’nin bağımsızlık kazanacağına ihtimal vermiyorum. Ancak bir olasılık olarak ortada duruyor.”

LKY’nin benzetme yaptığı Biafra, Nijerya’nın güneyinde 30 mayıs 1967 bağımsızlığını kazanan ancak sivil savaş sonunda bastırılan ve 15 Ocak 1970 tarihinde varlığına son verilen bir siyasi yapı.  LKY’nin örneği Biafra ile sınırlı değildi. LKY, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1974 yılında ‘işgal edilen’ Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni örnek göstererek Açe’nin bağımsızlığının imkânsızlığını daha da kuvvetlendiriyordu. Mevzu okuyucularca yakinen bilindiğinde, KKTC’yi burada uzun uzadıya bahsedecek değilim. Tabii, burada önemli olan LKY’nin KKTC’den ne anlayıp anlamadığıyla alâkalı ki, bu da ayrı bir yazı veya araştırma konusu. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, LKY, “sadece Ankara’nın tanıdığını” söylediği KKTC için ‘uyuyan bir devlet’ (dormant) tabiri kullanarak, varlığı ile yokluğunun kimsenin umurunda olmadığı bir tür yarı-ölü bir siyasi yapıya atıfta bulunuyor. Ve Açe’nin de böyle olacağını söylüyor. Tam da burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern Singapur devletini algılamama sendromu, acaba LKY’nin bu KKTC atfından mı kaynaklanıyor diye de aklamı bir soru gelmiyor değil. Ancak o dönemler Türkiye’nin temel iç politika sorunları başından aşkın olduğundan ne Açe’nin bağımsızlık çabasına dair bir yorumu ne de LKY’nin bu bağımsızlık olgusu çerçevesinde KKTC vurgusuna verecek bir cevabı olmalı. Bu benzetmelerin ardından, LKY, Açe’nin Endonezya Cumhuriyeti’nden kopuşunu kimsenin istemediğini ve kimsenin de bundan bir yarar görmeyeceğini ve nihayetinde Açe’nin yalnızlaşacağını dile getiriyor.

LKY, Açe’yle ilgili bu açıklamasını yaptığında, Doğu Timor’la ilgili olarak da “Endonezya’dan ayrılmasına gerek yoktu” demesi şaşırtıcı değil. Tabii bu noktada, 24 yıl boyunca Doğu Timorlulara reva görülen hayata dair LKY’nın söz söyleyip söylemediğini tartışmak kı, yoksa kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya yönetiminin Doğu Timorluların hayatını kabusa çevirecek girişimlere nasıl onay verdiklerini mi gündeme getirmeli? Yoksa bugün Doğu Timor’un, on üye ülkeli Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği’ne (ASEAN) gözlemci sıfatıyla katıldığı ve yakında kesin üyeliğinin gündeme gelebileceğini mi söyleyelim?

LKY’nin Açe’nin olası bir bağımsızlığını KKTC ile benzeştirmesini hatırlarsak, bugün KKTC’nin hangi bloklar ve hangi ülkelerce tanınırlığının gerçekleştiğine bakmakta fayda var.

Yukarıda dile getirdiğim sorulara cevap vermeyi erteleyerek, Singapur-LKY ve Açe dendiğinde acaba tarihi bir referans noktamız var mı sorusunu gündeme getirmek istiyorum. Öyle ya, günümüzde kaslarını gevşetmekle meşgul ülkeler ve onların bu edimlerinde destekcileri olan stratejistler, tarihi referanslardan hareket ettiklerini ve tarihin ‘geçmişte kalmış hikâyeler bütünü’ olmadığını herkesin gözünün içine soka soka göstermiyorlar mı?

Güneydoğu Asya tarihini herhalde en iyi bilen isimlerden biri LKY olmalı. Öyleyse aynı LKY, 26 Mart 1873 tarihinde işgal eden Hollanda Krallığı’nın Güneydoğu Asya’daki uzantısı ‘Doğu Hint Şirketi’ ordularının işgalinin siyasi bir anlaşmayla sona erip ermediğini, Açe’nin 1945-1949 yılları arasında tüm Malay dünyası içerisinde tek egemen/bağımsız bir devlet statüsünde olduğunu, Endonezya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının kararının verildiği ve bayrağının göndere çekildiği yerin Açe olduğunu da biliyor olmalıydı.

Bir de tabii, daha önce de söylediğim gibi, LKY’i düşünürken akla Thomas Stamford Raffles’ın gelmemesi olanaksız. Lee Kuan Yew, 2. Dünya Savaşı sonrasının genel siyasi eğilimi olarak kabul edilen sömürgecilikten kopuş ve ulus-devlet inşası bağlamında Singapur Cumhuriyeti’ni dünya sahnesine taşıyan kişi olması hiç kuşku yok ki çok önemli. Ancak modern Singapur’u var eden kişinin Thomas Stamford Raffles olduğu hatırlandığında, bu Ada ülkesinin varlığının bölgede kendisine rakip olabilecek bir toprak parçası yani, Açe’yle bağını da hatırlamak ve tartışmak gerekir.
Thomas Stamford Raffles’ın 19. yüzyıl başlarında, İngiliz Doğu Hint Sömürge yönetimi adına, Penang Adası’nın ardından, Hindistan ve Çin arasındaki ticarete lojistik ve güvenlik desteği sunacak bir liman arayışında olduğunda, o dönem adına ‘Açe Darüsselam Sultanlığı’ denilen egemenliğin kayıtsız şartsız Açelilerde olduğu bir siyasi yapıyla limanların kullanımı konusunu ciddi bir alternatif olarak gündeme taşımıştı. Raffles, dönemin Açe sultanıyla yazışmalarının ötesinde Açe’ye bizzat giderek yetkililerle yüz yüze görüşmeler yapması onun Açe’nin jeo-stratejik ve jeo-ekonomik önemini ortaya koyan bir delil hüviyetindedir. O dönem, Açe iç siyasetinin karmaşası Raffles’ı bir başka ‘liman’ arayışında Singapur Adası’na taşıdı. Ondan sonrası malum... Gelişen/geliştirilen Çinlisinden-Hintlisine İngiliz sömürge yönetiminin ihtiyaç duyduğu insan gücünü karşılaması, sadece Malay Yarımadası’nın değil, Hindistan’ın-Sumatra’nın-Cava’nın mallarının küresel aktarım organı haline gelmesi bugün bölgenin en gelişmiş Ada ülkesi Singapur’un temellerini oluşturuyordu. Şimdi bunu bilen LKY, 1999 yılında Açe’nin bağımsızlığa giden yoldaki demecini gelişigüzel söylemiş olamaz. Doğu Timor-KKTC benzetmelerinde bugün ortaya çıkan duruma göz attığımızda, Açe’nin ne olup olmayacağını tahmin etmek belki birileri için güç olabilir ancak bölgenin tarih ve sosyolojine dair vurguları olanların bu noktada hiçbir kuşkusu yoktur.

Tam da burada birkaç yıl önce, Muhammed Nur Djuli’yle bir sohbetimde kendisine şöyle demiştim: “Şayet Raffles, Açe’yi İngilizlerin Asya ticaretinde odak noktalarından biri yapma kararını nihayete erdirseydi, Açe -Singapur’un aksine- kimliğini koruyarak bugün bambaşka bir konumda olurdu.” Tabii buradaki vurgum, Açelilerin aidiyet olgusu kadar, iki bölgenin insan-kültür ve medeniyet kaynaklarınaydı.


Açe’de bağımsızlık sürecinde bulunduğu bir dönemde, LKY, “Açe bağımsız olup da ne olacak” diyerek Açe’nin önemini küçümsemesi, hiç kuşku yok ki, uzun erimli bölgesel yapılaşmaların değişmemesini öngören bir yaklaşımın izlerini taşıyordu. 

23 Mart 2015 Pazartesi

Singapur’da Yüzyılın Sonu: Lee Kuan Yew Vefat Etti / The End of the Century in Singapore: Lee Kuan Yew Passed Away

Mehmet Özay                                                                                                                   23 Mart 2015

Lee Kuan Yew (LKY) vefat etti... 16 Eylül 1923 tarihinde doğan Singapur’un kurucu babası ve uzun dönem başbakan ve ‘danışman bakan’ olarak görev yapan LKY, 23 Mart 2015, Pazartesi günü sabah erken saatlerde tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. 91 yıllık yaşamının 57 yılını bilfiil Ada siyasetinin tam da odağında geçiren LKY, ülkenin kurucu Başbakanı olmanın ötesinde bir ulus inşa eden modern liderler arasında yerini aldı. Bu çerçevede, modern Singapur’un kuruluşu Thomas Stamford Raffles ile özdeşleştirilirse, bu Ada toplumunu bir ulus-devlete ve ardından kalkınmış ülke seviyesine çıkaran isim olmayı hak eden de LKY’dir.

LKY, hayatında ‘gri’ bölgeler olmayan bir şahsiyetti ve bunu inşacısı olduğu Ada devletine intikal ettirmeyi veya yansıtmayı bildi. Bu anlamda, sosyo-ekonomik politikaları siyah ve beyaz ayrımı netliğinde görüleceği bir ülke inşa eden LKY, dünya liderleri ve çeşitli uluslararası oluşumlardan takdirler kadar büyük eleştiriler de aldı. Takdirlerin büyük bölümü bir nesil gibi kısa bir süre zarfında, sosyo-ekonomik gelişmişlik bağlamında üçüncü dünya sınıfında yer alan Ada ülkesini, birinci sınıf kalkınmış ülke düzeyine çıkarması gelir. Eleştirilerin önemli bir bölümü de, bu kalkınmışlığı Batı siyaset düşüncesinin ürünü olan liberal demokratik değerlerle bezememesinden kaynaklanır. Hiç kuşku yok ki, başta Batılı liderler olmak üzere Singapur’u tanıyan çevrelerin gıpta ile baktığı LKY, aynı zamanda Batı’ya meydan okumasıyla da dikkat çeker.

Bu meydan okuyuşun temelinde, Batılı özgürlükler manzumesi olarak dünya toplumlarına sunulan veya dayatılan demokratik, liberal sosyo-politik unsurları hedef alır. Bu anlamda, LKY’nin, Graham Allison ve Robert D Blackwill’in kendisiyle yaptığı söyleşide dile getirdiği üzere “...Demokratisinin kalkınmayı getireceğine inanmıyorum. Bir ülkenin kalkınmasını gerçekleştirecek olan demokrasiden ziyade disiplindir.”[1] sözünde bulmak mümkün. Unutmayalım ki Lee, İngiliz sömürge yönetiminin bir ürünü siyasetçiydi. Bu anlamda sadece Ada’daki okul yıllarında değil, Cambridge’deki Hukuk Öğrenimi sırasında da İngiliz sömürge yönetiminin en azından Hindistan-Burma-Malaya eksenindeki varlığına dair dişe dokunur okumalar, tartışmalar ve dinlemeler yapmış olmalıdır. Bu nedenledir ki, “Bir Adamın Dünya Görüşleri”[2] adlı eserde iki yüz İngiliz üst düzey yöneticisinin iki yüz milyonluk Hindistan’ı iki asır boyunca yönetme becerisini dile getirirken, aynı zamanda İngilizlerin herhalde ‘demokratik idealleri pratiğe dökerek yapmadıklarını’ fark etmiş olmalıdır. Yani demokrasinin ‘beşiği’ İngiltere, koskoca Hindistanı ve öteki coğrafyaları ‘demokratik idealler’ yerine, ‘kamu disiplinine’ dayalı bir sistemle yönetebildiyse, LKY da bunu kanıtlayabilirdi!

Bu noktada, LKY, Batılı kalkınma-özgürlükler-demokratikleşme nosyonlarının etkileşimini Ada’da güncele taşımak yerine, bir Asyalı lider olarak içinde büyüyüp geliştiği ve yön verme istidadı gösterdiği Ada toplumunun tarihi ve modern gerçekliğinden hareketle kendine özgü bir yapılaştırıcılığa kapı araladı. Bunda hiç kuşku yok ki, LKY’nin aşırı öz güveninin payı büyüktür. Bu bağlamda, LKY’un kaleme aldığı veya röportajlar halinde yayınlanan çeşitli metinleri okuduğunuzda karşınızda çelik bir beyin durduğu hissine kapılırsınız. Bu zehir gibi dimağ her soruna çözüm bulan, bulduğu çözümü çözümlerin en iyisi olduğuna inanan ve bunu çevresindeki herkesin buna inanmasına çalışan ve de bunu büyük ölçüde başaran bir politik kişilik. Charles Darwin’in güçlünün ayakta kalabildiği, rekabete dayalı sistemde hayatta var olabilmenin koşulları bağlamında, herhalde Singapur örneği dünyadaki mevcutları arasında ilk sırada yer almayı hak eder. Çin kökenli ailesinden tevarüs ettiği Konfüçyüsçü etik ilkeler, çocukluk ve gençlik yıllarında yakinen tanık olduğu Ada’daki İngiliz sömürgesi ile çok-etnikli sosyal yapı ve İngiltere’de öğrenim gördüğü yıllarda tanık olduğu başta sosyalist ideoloji olmak üzere Avrupa siyasi akımları kişiliği üzerinde belirleyici etkiler taşırken, meslekten bir avukat ve politikacı olarak Ada’nın sosyo-politik sahasında rol alırken tüm bu süreçlerde bir direnişin, sorgulayışın ve ideal bir sistem kurma çabasının yeşermekte olduğunu da söylemek mümkün. LKY’un yaşam skalasında çok önemli yerleri olan bu birbirinden farklı ‘alanlar’ uzun uzun ele almak mümkün. Ancak bunun yeri bu kısa yazı değil.

Bu noktada modern Singapur’un oluşumundaki ilk adımlara göz ucuyla bakmakta fayda var. Böylece, LKY’u Singapur’un kurucu figürü olarak ortaya çıkmasının da göz ardı edilmeyecek köklerine bir nebze olsun temas etmiş oluruz. Adına ‘Singapur gerçekliği’ denilen olgu, 1819 yılında Ada’yı İngiliz dominyonu haline getiren Thomas Stamford Raffles’la ilintilidir. Bu noktada modern Singapur’un gündeme gelişi, 17. yüzyıl ortalarından itibaren İngiliz Doğu Hint Şirketi adıyla İngiliz Krallığı’nın Kalküta merkezli olarak hakimiyetini tesis ettiği ekonomik sömürgecilikte Asya’nın iki devi Hindistan ve Çin arasındaki ticaretle bağlantılı olduğunu baştan tespit etmek lazım. İngiliz sömürgeciliğinin bir yanda tekstil ve baharat, öte yanda çay-afyon başta olmak üzere doğal ürünler bağlamında oluşturduğu başat rolün devamı ve zamanla emperyalizme evrilecek ilişkiler zemininde teritoryal ‘zenginleşmeyi’ sağlayacak yapılanma ve Hindistan ile Çin arasındaki deniz yolu güzergâhında yüzyıllardır önemini koruyan Malaka Boğazı’nda güvenlik sorununu çözüme kavuşturmak üzere önce Penang Adası (1786) ardından, Malaka Boğazı’na bakan Malaka liman şehrine paralel olarak (1824), bir zincirin halkalarını tamamlarcasına Bengkulu mu, Açe mi, Singapur mu seçenekleri arasında dönemin şartları gereği Singapur öne çıktı. Bu anlamda, Singapur Adası, küresel ticaretin bir gereği olarak önemli arterlerden biri olarak öne çıktı. İngiliz sermayesi öncülüğünde kapitalizme eklemlenen Hintli, Çinli, Bugis’inden Cavalı’sına Sumatralı’sından Kalimantanlı’sına kadar ‘geniş anlamıyla’ Malay toplumlarındaki Asyalı ‘tüccar’ güçlerini de unutmamak gerekir.

2. Dünya Savaşı’nın İngiltere İmparatorluğu’na vurduğu darbeden Singapur’un da payını alması, bir anlamda Ada’da ‘sil baştan’ döneminin başlaması anlamı taşır. Savaş’ın bitiminde ortaya çıkan eko-politik çevrenin yarattığı şartlar içerisinde Singapur Adası’nın sosyo-ekonomik ve politik konumuna kısaca bakmakta fayda var. Böylece LKY’un neyi nasıl inşa ettiğini de kısmen anlama çabasını gerçekleştirmiş oluruz. 1950’li yıllarda Ada’ya otonom statüsü verilerek İngiltere Krallığı’na bağlı siyasi bir yapı olarak varlığını sürdürse de, İngiltere’nin ağırlıklı olarak dönemin Avrupa şartlarında kendi derdine düştüğü bir dönemde, Singapur’u yeniden kendi ayakları üzerinde tutacak bir sisteme olan ihtiyaç gündeme geldi. Bu ihtiyacı, Cambridge’de hukuk öğrenimi sonrası döndüğü Ada’da 1954 yılında kurduğu Halkın Eylem Partisi vasıtasıyla LKY gerçekleştirmeye adaydı. Bu süreçte, -yukarıda dile getirdiğim üzere Ada’ya neredeyse dini bir bağlılık sergileyen LKY’nin- kendinden emin, kararlı siyasi duruşu ve kalkınmacı gelecek vizyonu bir çare olarak ortaya duruyordu. LKY  gibi İngiliz eğitimi almış, komünist Çin’le aralarına mesafe koymakla kalmayan o dönem Singapur’unda etkinliği dikkat çeken komünist hareketleri ‘çerçeveleme’ sorumluluğuyla hareket eden siyasi elit 1954 yılında kurdukları Halkın Eylem Partisi’yle (PAP) Ada’nın geleceğini inşa sürecine başladılar. LKY’nin sorumluluk addettiği husus, İngilizlerin arkalarında bıraktıkları Ada’da toplumsal ve ekonomik barışın tesisinin nasıl olup da hayata geçirileceği meselesiydi. Bunu önce dil sorununu, ardından kamu yaşamında ‘meritokrasi’yi öne çıkarmasıyla ‘toplumsal barışın’ ve ‘şeffaf yönetimin’ temellerini atarken, bir tür korku psikolojisi yaratarak Singapur halkının PAP’a muhtaç olduğu da içten içe işleniyordu. Bu süreç, ‘tek parti’ yönetimini ‘demokratik seçimlerle’ Ada siyasetine monte etmenin de adıydı aynı zamanda.

Tabii bu noktada, LKY’nin Ada’ya karşı beslediği bir tür ‘dinsel’ bağlılık nedeniyle Ada’yı yakın ve uzak çevresinde somut ve hayali tehditlerle korumacı bir alana taşımasının da rolü olmadığını söylemek güç. Örneğin bu tehditlerden biri -ki Singapur’un Güneydoğu Asya’nın İsrail’i şeklinde tanımlanmasına da yol açacak şekilde- etrafının Endonezya-Malezya gibi kahir ekseriyeti ‘Müslüman’ olan ülkelerle çevrili olmasının da payı var. LKY’nin bu söylemine karşılık, 1990’lı yılların sonunda Endonezya’da geçici devlet başkanlığı görevini yürütürken Baharuddin Yusuf Habibi’nin, Singapur’u küçümsemek amacıyla kullandığı “Güneydoğu Asya’da kırmızı bir noktadan ibaret” ifadesi, sadece bir ‘söz’ olarak kaldı o kadar. Habibi’nin ‘kırmızıyla’ kastı LKY’nin sözde sol ideolojisine atıftır. Tabii, LKY’nin başını en çok ağrıtan Endonezya’dan ziyade, o dönemki adıyla ‘Malaya Federasyonu’ ile siyasi entegrasyon süreci ve nihayetinde bu sürecin başarısızlıkla sonuçlanması oldu. Malezya vechesinden bakıldığında Dr. Mahathir Muhammed’in anılarında dile getirdiği üzere “LKY, Federasyon içinde Çinli çoğunluğu tüm ülke genelinde -tabii ki Malaylar üzerinde- bir egemenlik kurma aracı olarak kullanmaya tevessül etti ve biz de gerekeni yaptık”[3] minvalindeki söylemini hatırlayarak “Singapur’u Federasyon’dan biz kovduk” argümanına tanık olunurken, işin Singapur tarafında da “Biz ayrıldık” söylemi öne çıktığı görülür. 1965 yılından bu yana geçen sürece bakıldığında Malezya Federasyonu’nun LKY’nin siyasi aklına ve ülke yönetimine gıpta edişine karşılık, ‘Ada’nın Malezya topraklarının mümbitliğine gıpta ettiğine dikkat çekmekte fayda var. ‘Malezya Federasyonu’ yaratma düşüncesinin sömürge efendilerinin gelecek projeksiyonu olduğundan hareket edecek olursak, LKY’nin bu süreci tüm zorluklara ve ‘tehditlere’ rağmen, Singapur lehine kullandığı sonucuna ulaşmak mümkün. Ardından, Ada halkı demokrasinin ‘özgürlükler’ denilen nimetlerinden feragat etse de, serbest piyasa ekonomisinin tüm ‘kapıları’ ve ‘yatırımları’ açan imkânlarıyla dünyevi zenginlikle tanıştılar. Singapur, bir Lee Kuan Yew özeti. Şimdi Singapur Lee Kuan Yew’suz.


[1]Graham Allison&Robert D. Blackwill. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on China, the United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 27.
[2] Lee Kuan Yew. (2013). One Man’s View of the World, Singapore: Straits Times Press, s. 84.
[3]Mahathir Muhammad. (2011). A Doctor in the House: The Memoirs of Tun Dr. Mahathir Mohamad, Selangor: MPH Publishing, s. 37. 

18 Mart 2015 Çarşamba

Bir Asyalı Lider: Lee Kuan Yew / An Asian Leader: Lee Kuan Yew

Mehmet Özay                                                                                                                 18 Mart 2015

16 Eylül 1923 tarihinde dünyaya gelen Lee Kuan Yew, 20. Yüzyıla damgasını vurmuş bir liderdi. Tıpkı diğer Çin kökenli göçmenler gibi, dedeleri Çin’in güney bölgesinden İngiliz sömürgeciliğinin yayılmaya başlamasıyla Malay Yarımadası’nı göç etti. O dönemler adına Malaya denilen Yarımada’nın devamı olarak bilinen Singapur Adası’na yerleşen ailesi sayesinde Ada’da yaygın olan İngiliz okullarına devam eden Lee, kazandığı burs sayesinde Yüksek Öğrenimini Cambridge’de Hukuk Öğrenimi görerek tamamladı.

1959 yılında İngiltere’ye bağlı koloni olan Singapur’da özerk yönetimin başbakanı olarak koltuğa oturdu. Ardından Malaya ve Singapur’daki Komünist gerilla hareketi, Ada’nın ekonomik geleceği gibi siyasi ve ekonomik sebeplerle Malaya Federasyonu ile birleşme kararının alınmasında rol oynadı. Bu amaçla, bir yandan Malaya Federasyonu Başbakanı Tunku Abdurrahman öte yandan İngilizlerle yoğun görüşmelerde hep ilk sırada yer alan Lee, Singapur’un geleceğinin tarihsel ve jeo-stratejik olarak devamlılık olarak gördüğü Ada ve Malay Yarımadası’nın birliğinden geçtiği düşüncesini hep gündemde tuttu.

Bu anlamda, “Halkın Eylem Partisi” (PAP)’ın kurucularından ve 1959 yılından 1990 yılına kadar başkanı olan Lee, 1963 yılında Ada’nın Malaya Federasyonu’na katılmasında önemli rol oynadı. Ancak Malay liderlerle yaşanan krizin ardından 1965 yılında Singapur’un bağımsızlığını ilan etmesiyle Başbakanlık koltuğuna oturdu. 1990 yılına kadar bu görevini sürdürdükten sonra, uzun yıllar kabinede ‘üst düzey bakan’ konumuyla resmi görevini sürdürdü. 50 yılı aşkın bir süre Singapur yönetiminde yer alan Lee, ülkenin kurucu babası olarak biliniyor.

Lee, 1965 yılında Ada’nın Malaya Federasyonu’ndan ayrılışının ardından bağımsızlıkla birlikte yeni bir zorlu döneme adım attı. Ada’nın etrafını çevreleyen yüzmilyonlarca Müslümana ev sahipliği yapan Malezya ve Endonezya karşısında bir anlamda var olma mücadelesine soyunan Lee, bu süreçte uluslararası yapılaşmadan bağımsız bir konum takınıyor gibi gözükse de, ABD ile ilişkileri geliştirmesiyle ekonomik, siyasi ve de askeri varlığını sürekli yenileyen ve güncelleyen Ada’yı dünyanın en gelişmiş bölgelerinden biri haline gelmesinde başat rol oynadı.

Lee’nin aktif siyasi yaşamına son verişi ise 2011 yılı seçimlerinden sonra oldu. Bu seçimlerde muhalefetteki İşçi Partisi ilk defa bir seçim bölgesinin tüm milletvekillerini kazanması sonucu Lee kabinedeki görevinden istifa etti.

Lee’nin vefatı Singapur’un uzun 20. Yüzyılının da bitişi anlamına geliyor. Singapur’la özdeşleşen Lee, aktif siyasi yaşamında pek çok Batılı ve Doğulu devlet adamını görüşleriyle etkilemesiyle tanınıyor. Bir Amerikan Başkanı’nın dile getirdiği üzere şayet Singapur gibi küçük bir ada ülkesinde değil de bir Batılı ülkede olsaydı, dünya tarihine çok daha farklı bir şekilde geçecek bir siyasetçi olarak anılacaktı.

Mücadeleci ve azmi ile bir Ada’dan bir ulus inşa etmeyi ‘başaran’ Lee Kuan Yew şu anda Singapur’da bir hastanede komada bulunuyor.

17 Mart 2015 Salı

Darwis A Soelaiman: Ali Hasjmy Filsuf dari Aceh Setara Mohammad Iqbal dari India


Banda Aceh - Ali Hasjmy (1914-1998 M) merupakan seorang pemikir atau filsuf yang sebanding dengan Mohammad Iqbal dari India. Kedua-duanya merupakan sastrawan yang terlibat di dalam dunia politik. Namun Ali Hasjmy menulis dalam bahasa Melayu (Indonesia), bukan dalam bahasa Inggris seperti Mohammad Iqbal (1887-1938 M) sehingga lebih dikenal dunia dan mendapatkan hadiah Nobel. 

Demikian kata pakar pendidikan guru besar di Universitas Syiah Kuala (Unsyiah), Darwis A. Soelaiman, di dalam acara memperingati 101 Tahun Lahir Ali Hasjmy yang dilangsungkan di Gedung Turki Sultan II Selim ACC, Selasa, 17 Maret 2015. Menurutnya, Ali Hasjmy melahirkan tulisan berisi filsafat sehingga sesuia disebut filsuf. 


“Dalam karya sastranya Ali Hasmy mengandung banyak nilai-nilai filsafat. Ali Hasmy lebih banyak mendapatkan penghargaan dari luar negeri bila dibandingkan dengan Mohammad Iqbal," kata Darwis dalam acara yang dilaksanakan oleh PuKAT (Pusat Kebudayaan Aceh dan Turki) dengan tempat acara diberi pakai cuma-cuma oleh managemen Sultan II Selim ACC.


Darwis mengisahkan, tatkala dirinya berada di bangku kelas 6 SD (Sekolah Dasar), ia telah membaca tiga buku tulisan Aceh: Leburnya Peradaban Aceh, Lhee Saboh Nang karya Abu Bakar Aceh, dan sajak karangan Ali Hasjmy. Darwis paling ingat sajak Ali Hasjmy yang berjudul Sawah karena ia tinggal di dekat sawah. 


“Pada tahun 1966 baru saya kenal langsung Ali Hasjmy. Saat itu ia membuat seminar tentang integrasi antara MIN dan SD. Ali Hasjmy memiliki pandangan yang amat berbeda dengan beberapa orang lain. Setelahnya dibentuk tim membentuk integrasi MIN dan SD. Semua itu diterapkan pada sekolah percobaan teladan, di Lamteumen dan Lamnyong,” sebut Darwis dalam acara yang dihadiri sastrawan, aktivis, awak media, akademisi, dan cucu Ali Hasjmy tersebut.


Darwis mengatakan, setelah seminar tersebut, keluar SK Menteri yang menyamakan sekolah agama dan sekolah umum. Itu salah satu pengaruh Ali Hasjmy di Aceh dan Indonesia. Pakar pendidikan itu mengisahkan lagi, dirinya diberikan jabatan sebagai Sekretaris di majalah Sinar Darussalam oleh Ali Hasjmy. 


“Saya dan Pak Badruzzaman Ismail, diminta menjadi anggota MUI (Majelis Ulama Indonesia). Dan, ketika saya di DKA (Dewan Kesenian Aceh), Ali Hasjmy di LAKA (Lembaga Adat dan Kebudayaan Aceh). Saat itu Ali Hasjmy banyak mengadakan seminar yang dihadiri orang-orang dari luar negeri,” kata lulusan Amerika Serikat ini di acara yang dipandu oleh sastrawan dan pendakwah Ameer Hamzah.


Setelah pemateri lainnya Badruzzaman Ismail, Ketua MAA (Majelis Adat Aceh -red), menyampaikan tentang Ali Hasjmy dan Tanya jawab dengan hadirin, Darwis menyebutkan, dirinya setuju dengan Badruzzaman bahwa Ali Hasjmy adalah seorang humanis. Tetapi, kata Darwis, harus ditambah, Ali Hasjmy adalah seorang humanis religius. Pembicaraan selama acara semakin meyakinkan Darwis bahwa tentang rencananya membuat desertasi yang mengukuhkan bahwa Ali Hasjmy adalah seorang filsuf. 


“Di sisi pendidikan, saya (guru besar -red) di bidang pendidikan, Ali Hasjmy memiliki pemikiran yang baik. Iqbal menghendaki manusia insan kamil, falsafah kesempurnaan manusia. Ali Hasjmy juga memiliki falsafah manusia pari purna. Mereka setara. Di bidang kemanusiaa dan kepemimpinan, Ali Hasjmy orang yang sangat tenang walaupun di saat orang lain panik. Ia bukan orang yang meledak-ledak. Ia adalah orang besar yang berjiwa tenang,” kata Darwis.




Laporan Thayeb Loh Angen, Pusat Kebudayaan Aceh - Turki (PuKAT)

7 Mart 2015 Cumartesi

Malezya’da Gösteri ve Ardındaki Gerçek(ler) / Demonstration in Malaysia and Fact(s) Beyond It

Mehmet Özay                                                                                                                     8 Mart 2015

7 Mart Cumartesi günü Kuala Lumpur’da gerçekleştirilen gösteri, ‘Halkın Adaleti Partisi’ (PKR) Gençlik Kolları’nca ‘Kita Lawan’ sloganıyla düzenlendi. Şehir merkezinde düzenlenen gösteri çok büyük kalabalıkların katılımına sahne olmasa da, Malezya şartlarında on bin kişiyi biraraya getirmesiyle kuşkusuz ki önemli bir toplumsal gösterge. Öncelikle çeşitli toplum kesimlerinden muhalefet partileri ve grupların destek verdiği gösterinin bugüne kadar ‘Bağımsızlık Meydanı’ (Dataran Merdaka) bağlamında gündeme gelmiş olan gösterilerden ayrılan yanı, şehir merkezinde meşhur bir alış veriş merkezi ve ticaret merkezine açılan geniş bir kavşakta gerçekleştirilmesiydi.

PKR Gençlik Kolları’nca organize ettiği gösterinin, bu anlamda önce Tayland, ardından Hong Kong’da on binlerce kişinin şehir merkezlerinde dev alış veriş merkezlerini bağlayan meydanlarda gerçekleştirilen yapılaşması örnek aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldı ki, bu yazının kaleme alındığı saatlerde bazı göstericilerin Petronas Kuleleri önündeki meydanda sabahlayabilecekleri haberi de Hong Kong ‘Occupy Center’ı akla getiriyor.

Şimdi söz konusu bu gösterinin detaylarına bakalım... Öncelikle gösteri üç farklı noktada toplanan grupların başkentin meşhur Tunku Abdul Rahman Caddesi üzerindeki Sogo Alışveriş Merkezi kavşağını trafiğe kapatacak şekilde birleşmesiyle ilk büyük etkiyi yaptı. Çünkü bir kaç gün öncesinden emniyet müdürlüğünün ve kimi çevrelerin ‘katılmayın’, ‘gösteriye sayısı yüzleri bulan bir kitle katılacak’ türünden tehditkâr ve küçümseyici yaklaşımın aksine bir durum gerçekleşti. Tehdide rağmen, ortada resmi kıyafetli polislerin sayısı bir elin parmakları kadar olsa da, gerek göstericiler arasına katılan gerekse kıyıdan köşeden izleyen sivil polislerin varlığına kuşku yoktu. Tabii herkes işini yapıyordu. Basın ‘haber aşkıyla’ göstericileri çekiyor, hafta sonu kalabalığı bir yandan sempati ile izlerken bir yandan ka eller kameralardaydı. Polis de en azından akşam karanlığı indiğinde evlerinden toplanacak birileri olması hasebiyle göstericileri çekerken, göstericiler de polisleri çekiyordu. Yani böylesi dolu dolu bir etkileşim sahnesi...

Ancak gösteri Sogo Kavşağı’nda bitmedi. Birleşen grupların öncü kanadı kamyonetler üzerinden konuşmalar ve sloganlarla kalabalığı coşturuyordu. Bir süre gruplar aynı cadde üzerinden yürüyüşe gecerek başkentin hiç kuşku yok ki, en görkemli bölgesine yani, ‘Petronas Kuleleri’ne uzanan Sultan İsmail Caddesi’ne çıkması açıkçası biraz süpriz oldu. O esnada başgösteren yağmur, tamam gösteri bitti düşüncesini akla getirirken, bir ilk daha gerçekleşti ve gruplar ‘şemsiyelerini çıkarıp’ uygun adım marşa devam ettiler. ‘Şemsiye’ figürü de akla gene Hong Kong’u getirmiyor değil... Dataran Merdeka vurgusu yerine, hafta sonu kalabalığına ev sahipliği yapan Sogo Kavşagı ve de yerli ve yabancıların uğrak noktası ‘Petronas Kuleleri’ hedefli gösteri, bu güzergâh nedeniyle açıkcası stratejik olarak çok başarılı bir seçimdi.

Hiç kuşku yok ki, bu gösteri birden fazla olguyla gündemde yer işgal etti ve işgal etmeye devam edecek. Bunlardan ilki 10 Şubat’ta beş yıl hapis cezasına çarptırılan muhalefet lideri Enver İbrahim’in haksız yargılanmaya konu olmasından hareketle ‘özgürlüğüne kavuşturulması’ talebiydi. Bir diğeri ise, Enver İbrahim davasında yeniden nüskeden yargının bağımsızlığı ve adalet ilkesi konusundaki sıkıntıların yanı sıra, Başbakan Necib Bin Razak’ın 2009 yılında önemli bir projesi olarak hayat bulmuş olan ‘Bir Malezya Devlet Fonu’nun son günlerde ortaya çıkan usülsuz kullanımlara konu olması hususu. Tabii, adına ‘İsyana Teşvik Yasası’ (Sedition Act) denilen İngiliz sömürgeciliği döneminden kalma ve 1948’den 1960 yılına kadar devam eden Malaya Komünist Partisi (MCP) gerilla hareketine karşı çıkartılmış olan yasanın son bir yıldır akademisyenler, aktivistler, milletvekilleri gibi toplumda siyasal yaşama dair söz söyleme noktasındaki kişileri hedef almasının doğurduğu bireysel ve toplumsal kaygıyı da eklemek gerekir. Buna ilâve olarak Başbakan’ın eşi Rosmah Hanım’ın yaşam tarzını ülkenin dar ve orta gelirli kesimlerini rencideye varacak bir yaklaşımla sergiliyor olmasıydı. Bunun en son örneği, evine çağırdığı kuaförlerin bir seferlik hizmetleri karşılığı 1200 Ringgit (400 Dolar) talep etmeleri karşısında Bakanların eşleriyle yaptığı bir toplantıdaki ‘feryadıydı’. Asgari ücretin 900 Ringgit (300 Dolar) olduğu ülkede, Başbakan’ın eşi, “Bizler çalışmayan ve devlet memurlarının eşleri olarak kuaförlerin, terzilerin ücretlerine getirdikleri artıştan etkileniyoruz” minvalli söylemi üzerine sosyal medyada epeyce söz edildi. Ne tuhaftır ki, üst düzey ‘memurların’ eşlerinin bu söylem üzerine birleşmeleri, Malezya gibi ‘ılımlısıyla’ ‘muhafazakârıyla’ Müslümanca yaşam normlarını yansıtmıyor. Aksine, ve kısmen de olsa akla bir zamanlar dönemde Filipinler’de meşhur Imelda Marcos’u akla getiriyor. Laf aramızda Malezya tüm sorumlu kesimler bu ve benzeri durumlara acilen bir çözüm bulmalı.

Bu gösteri, Enver İbrahim’in 10 Şubat günü mahkeme salonunda Hakimin beş yıllık ceza kararını açıklaması sonrası aldığı söz sırasında meydan okurcasına, “Asla pes etmeyeceğim!” (I will never surrender) cümlesinden ilham aldığı gözlemleniyordu. Bunu ‘Temiz’ (Bersih) adıyla bilinen gösteriler serisinin mimarı olarak bilinen avukat Ambiga’nın şehir merkezinde ‘Sogo Alışveriş Merkezi’ önünde yaptığı kısa konuşmada, “Enver İbrahim ‘Pes etmeyeceğim’ dedi. Biz de pes etmeyeceğiz” sözleriyle dile getiriyordu. ‘Pes etmemek’ ne demek bunun üzerinde kısaca durmakta fayda var.

Kimilerince ‘bireysel bir yargılama süreci’ olarak kabul edilen Enver İbrahim davasının sadece ulusal çapta değil, Güneydoğu Asya ve kimi ölçülerde küresel anlamda tanınmış bir politikacının siyasi yaşamdan ihracı anlamı taşıması dolayısıyla hiç de küçümsenir veya dikkatı alınmayacak bir yönü yok. Kaldı ki, 1998 yılında başlayan 1999’da sonuçlanan birinci yargılama süreciyle yapılacak kimi karşılaştırmalar 10 Şubat kararının ardında farklı açılımları barındırdığını düşündürtüyor. 1998 yılı yargılamasında da Enver İbrahim için ‘livatalık suçlaması’ gündeme taşınmış, ancak 2004 yılında bu suçlamanın haklı gerekçelere dayanmadığı ‘keşfedilince’ serbest bırakılmıştı. Bu noktada, gerek ülke muhalefetinin ve uluslararası çevrelerin Enver İbrahim’in bu ikinci yargılanmasına dair yaklaşımları bundan 16 yıl önceki bu tecrübeyi dikkate aldığı gibi, ikinci yargılama sürecindeki ‘Yargı organı’nın yaklaşımı da ortada ‘anormal’ bir durumun olduğuna işaret ediyor.
PAS Gençlik Kolları başkanı Suhaizan Kaiat gösteri sırasında yaptığı konuşmada, ülkeyi yönetme makamındaki kişilerin ve grupların Enver İbrahim’i sesini kısarak, hapsederek ülkenin geniş kesimlerinin talep ettiği demokratik ve insan haklarına yakışır taleplerinin önüne geçeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar minvalindeki sözleri Malezya siyasi yapısındaki sorunun Enver İbrahim özelinden çok farklı özellikler taşıdığının bir göstergesi. Ortada bir özgürlük ve muhalefetin siyasi arenada var olup olmama mücadelesi olduğuna vurgu vardı. Bu vurgu Suhaizan‘ın “Bizlerden sonra çocuklarımız bu mücadeleye devam edecek” cümlesi ülkenin toplumsal ve siyasal sorunlarından temellenen bir duruşa işaret ediyor.
Değinilmesi gereken bir diğer husus ise, gösteriye katılan kitlelerin çeşitliliğiydi. Enver İbrahim 2000’li yılların başında o dönem partiyi kuran ve liderliğini yapan eşi Dr. Wan Azizah Wan İsmail’in gayretleriyle Hint ve Çin kökenliler ile ülkenin elli yıllık siyasi tarihinde sürekli muhalefet rolü oynamış ‘Malezya İslam Partisi’ (PAS) arasında bir köprü oluşturma çabası, Enver İbrahim’in 2006 yılında hapisten çıkmasının ardından 2008 yılındaki 12. Genel seçimlerin akabinde, ‘Halk Cephesi’ (Pakaran Rakyat) adıyla siyasi ittifaka dönüşmüştü. Muhalefet bloğu süreçte, farklı etnik yapılara mensup kişileri de bünyelerine alarak, bir anlamda 1950 yılında Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO)’nun kurucu babası Dato Onn bin Jafar’ın hayalinin kısmen de olsa gerçekleşmesi anlamı taşıyordu. Bu oluşum, ülke siyasal ve toplumsal yaşamı için oldukça önemli bir gelişmeydi. Çünkü Dato Onn’un bu düşüncesi o dönem partide kabul görmemiş ve kurduğu partiden ayrılmak zorunda kalmıştı.


O günden bu yana, UMNO Malayların, “Malezya Çin Birliği Partisi” (MCA) Çinlilerin, “Malezya Hint Kongresi Partisi” (MIC)’de Hintlilerin rol aldığı ‘etnik temelli siyasi oluşumlar’ olarak bugüne kadar, yani 57 yıldır iktidarı oluşturan ittifak grubunda yer alıyor. Dünya demokrasilerinde ikinci bir örneğini Singapur’un oluşturmasından öte başka bir benzeri bulunmayan bu uzun erimli siyasi iktidar yapısı bir yandan sürekli etnik ve de buna eklemlenen dini ayrımcılık üzerine politikalarla var oldu. Burada değinilemeyecek denli ‘derin’ siyasi ve toplumsal paylaşımlar üzerine inşa edilen bu ‘ittifak’la ilgili bugün temel sorun toplumsal barışı sağlama noktasında zaafiyetidir. İşte bu nedenledir ki, Enver İbrahim’e özgürlük bağlamında başlatılan hareket, salt haksız bir yargılamaya konu olmuş bir siyasetçinin salıverilmesi için başlatılan bir hareket değil, bunun çok ötesinde gösteriye katılan seküler ve dindar Malay, Hintli ve Çinli azınlıkların, ‘haklar’ ve ‘ilkeler’ çerçevesinde renkli bir toplumsal birliktelik sergilemesinin ifadesidir. Enver İbrahim, bu yapının elbette ki ‘harcı’. Dato Onn bin Jaafar’ın bundan 65 yıl önce hayalini kurduğu bir ideolojik çerçeve modern Malezya’nın yetiştirdiği bir entellektüel, siyasetçi, aktivist Enver İbrahim tarafından pratiğe geçirilmesiyle üzerinde çokça konuşulması gereken bir gelişmedir.   

5 Mart 2015 Perşembe

Bangladeş, Kaos ve Şeyh Hasina / Bangladesh, Chaos and Syeikh Hasina

Mehmet Özay                                                                                                                     5 Mart 2015

Bangladeş’te siyasi kaos dinmek bilmiyor... Üzerinde yükseldiği toprak parçası olarak küçük, ancak 160 milyonluk nüfusu açısından büyük bir ülke olan Bangladeş’te yaşanan kaos, bir anlamda adına İslam coğrafyası denilen bütün içerisinde Müslüman toplumların halinin son dönemdeki örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Bangladeş, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olması dolayısıyla bir İslam ülkesi olarak tanınması ve tanımlanması, D-8 gibi Batıdan Doğuya nüfus, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik özellikleriyle öne çıkan ülkeler bloğunda ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) gibi uluslararası örgütlerde yer almasına rağmen, “Halk Partisi” (Awami League) hükümetinin 2009 yılından bu yana, ülkenin önde gelen İslami sivil toplum grubu Jemaat-i İslami başta olmak üzere, genel anlamda muhalefete yönelik baskı ve şiddeti devam ediyor. Bu süreçte, ne ulusal siyasette rol alan aktörler, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, ne de yukarıda zikredilen sözde İslam toplumlarını temsil kabiliyetindeki kurumların Bangladeş siyaseti ve toplumsal yapısında açılan yaraları kapatmaya yarayacak yapıcı bir işlev görmelerine tanık olunuyor. 2006 yılında baş gösteren kaos ortamında, aynı yıl Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Bangladeş’in son dönemde yetiştirdiği en önemli bilim adamı Prof. Dr. Muhammed Yunus’un siyasilere yaptığı ‘Oturun, sorunları birlikte halledin’ tarzındaki tavsiyesi de işe yaramadı. Kaldı ki, Muhammed Yunus’da süreçte Şeyh Hasina’nın hışmından payını alanlar arasına katıldı.

Bu durumda, gözler ve de talepler ister istemez  Batı’ya, Batı’nın temsilcisi Amerika Birleşik Devletleri’ne ve birlik havasının büyük ölçüde sorgulandığı Avrupa Birliği’ne dönüyor. Bu anlamda, Batı kulvarında işlerin “tek vücud” gittiğini de söylemek zor. Uzun erimli bakıldığında, bölgenin en sorunlu ülkesi konumundaki Myanmar başta olmak üzere gerek doğuda gerekse Ortadoğu’da İslam coğrafyasında olup bitenin bir anlamda müsebbibi, devam ettiricisi konumunda olan Batılı kurumlar ve yapıların Bangladeş gibi bir ülkede sorunların çözümüne ne kadar katkı sağlayacağı pek de konuşulmuyor, sorgulanmıyor. Kaldı ki, tıpkı benzeri ülkelerde olduğu gibi sömürgecilik/sömürgecilik sonrası, bağımsızlık dönemlerindeki girift ilişkiler ele alınmadan anlaşılması ve çözüm bulunması da oldukça zor.

Öte yandan, Bangladeş söz konusu olduğunda ülke siyasetinde etkisi hissedilen yanı başındaki dev komşusu Hindistan’ın varlığı, Batılı ülkelerin Bangladeş siyasetinde etkin olmalarını da sınırlayıcı bir etkisi olduğunu düşünmek mümkün. İş ekonomi ve ticarete geldiğinde hiçbir Batı ülkesinin parmağını kıpırdatmayacağı malum. Bu bağlamda, Bangladeş’te bugüne nasıl gelindi sorusuna kısaca cevap vererek devam edelim.

Ulusal Parti iktidarının 2006 yılında sona ermesi ve yönetimin askeri cuntaya geçmesinin ardından 2008 yılı sonlarında yapılan seçimler ülkenin yeni yönetiminin Şeyh Hasina Wajed liderliğindeki Halk Partisi’ne geçmesini sağladı. O günden bu yana ülkeyi yöneten Şeyh Hasina, bir anlamda tıpkı 1970’li yılların başında önce ‘demokratik’ bir yapılanma arzu eden, ancak ardından ‘tek lider’ ideolojisine sarılan babası Mucibburrahman’ın izinden gittiğini kanıtlarcasına ülkenin önde gelen siyasi parti lideri ve sivil toplum grubunun liderlerine yönelik baskı, şiddet, yargılama süreçlerini birbiri ardına ortaya koymaya devam ediyor. Şeyh Hasina’nın bu siyasi rotası gözlemciler tarafından onun Mısır’ın Hüsnü Mübarak’i ile karşılaştırılmasına bile neden oluyor.

2013 yılı Aralık ayında yargılama süreçlerinden ilki Abdulkadir Molla’nın ölüm cezasına çarptırılması ve ardından benzer bir sürecin Prof. Dr. Gulam Azzam’a uygulanmasıyla gündemde yer işgal etmişti. Ne yazık ki, Ortadoğu’daki gelişmeler, Myanmar, Endonezya, Malezya ve Bangladeş gibi ülkelerde olup bitene dikkat çekilmesi zorlaştırıyor. Bunda basın kuruluşlarının ve mensuplarının rolü olmadığını söylemek de güç.

Aradan geçen süreçte, Bangladeş’te iyileşme bir yana, durum giderek daha da vahim bir hâl aldı. Yargılamalar sürüyor ve Cemaat-i İslami liderlerine yönelik ölüm ve diğer çeşitli hapis cezaları verilmeye devam ediyor. Aslen Bangladeşli akademisyen Prof. Dr. Abdullah al-Ahsan kendisiyle yaptığım mülakâtta dile getirdiği üzere, söz konusu yargılamalarla ilgili en önemli sorun sanık konumunda bulunanların kendilerin savunma araçlarından yoksun olmaları ve buna hükümet tarafından bir türlü olanak tanınmamasıdır.

Peki Şeyh Hasina ne yapmak istiyor? Yaşı yetmişe yaklaşmış Başbakan, yoksulluk, işsizlik ve benzeri temel sorunlarla çalkalanan ülkesini rayına sokmak ve adını gelecekte hayırla anılacak bir siyasetçi olarak bırakmak yerine, ‘siyasi güç’ olgusuna sımsıkı yapışmış bırakmak istemiyor. Sergilediği ‘tekil’ siyaset anlayışı, kendi partisi Halk Partisi kadrolarında da hayal kırıklığına yol açıyor. Öyle ki, geniş halk kesimleri çareyi ‘Askerden medet ummaya’ kadar vardıracak bir umutsuzluk kulvarında bulunuyor. Yaşları altmış ilâ doksan arasında değişen liderleri hapsedilen, idama mahkum edilen Cemaat-i İslami’nin gençlik kolları da benzer bir kırılmaya maruz bırakılıyor. Geniş halk kesimlerinde doğurulan korku psikolojisinden yurt dışında yaşayan Bangladeşli vatandaşlar da nasibini alıyor. Kendisiyle görüşme fırsatı bulduğum bir akademisyenin dile getirdiği üzere bu kitle ülkeye dönmekten çekiniyor ve hatta korkuyor. Bu yılın başında Ulusal Parti Başkanı Khaleda Zia’nın başlattığı grevleri takiben polisin hedef gözetmeksizin ateş açması üzerine ölenler kadar, göz altına alınanların karakollarda can vermesi bu korku atmosferinin oluşmasında başat rol oynuyor.

Öyle ki, başkent Dhakka’da hiçbir şekilde halkın gösteri yapmasına izin verilmiyor. Bu korku ortamı, Başbakan Şeyh Hasina’nın ülkeyi bir polis gücüne emanet etmesinin ürünü olarak yorumlanıyor. Bu sürecin de başlangıcını gene 2009’da dayanıyor. Şeyh Hasina 2009 yılından bu yana emniyet müdürlüğüne 100.000 kişilik kadro oluşturduğu ve bunun önemli bir bölümünü de memleketi Gobalganj’dan sağladığı düşünüldüğünde bir anlamda uzun erimli bir projeyi gündeme taşıdığı ve buna devam etmekte kararlı olduğunu söylemek mümkün. Yukarıda atıfta bulunduğum, bu yılın başındaki grevlerin ardında muhalefetin adil seçimlerin yapılması çağrısına “Başbakan’ın 2019 yılına kadar seçim yok” karşılığı bunu açıkça ortaya koyuyor.


Tüm bu süreçlerde seküler ve İslamcı ayrımı gözetmeksizin sindirmeye ve hatta ortadan kaldırmaya and içmiş görünümündeki Başbakan Şeyh Hasina’nın karşısında Cemaat-i İslami’nin de kendi kabuğuna çekilerek tepki verdiği görülüyor. Kimi gözlemcilerin dile getirdiği üzere, Cemaat-i İslami bir anlamda, fiziki olarak büyük zarar gördüğü son yıllardaki uygulamalar ardından bir süredir Ulusal Parti tarafından yürütülen mücadelede arka plânda yer almayı tercih ediyor.