Mehmet Özay 27.10.2026
You may watch the talk through the link below:
https://www.youtube.com/live/qC3UjCAO6_k?si=yyxm4jpRDJAOp7xo
Mehmet Özay 27.10.2026
You may watch the talk through the link below:
https://www.youtube.com/live/qC3UjCAO6_k?si=yyxm4jpRDJAOp7xo
Mehmet Özay 26.10.2026
Modern Avrupa tarihinin yeni yüzlerinden Sırbistan’da, Pazar günü yapılan erken genel seçimleri muhalefet kazandı.
Yaklaşık, 6.5
milyonluk Sırbistan’da yaşanan siyasal gelişmeler sonrasında, yeni dönemi
belirlemek amacıyla, 2.2 milyon seçmen, 250 sandalyeli mecliste yeni hükümeti
kurmak amacıyla sandık başındaydı.
Seçimlerin
hemen ertesi günü yani, bu sabah yapılan açıklamalarda, Öğrenci Listesi’nin
yüzde 52.65, iktidardaki “Sırbistan İlerlemeci Partisi”nin (Serbian
Progressive Party-SNS) yüzde 39.2 oy aldığı yönündeydi.
Uluslararası
medyaya göre, seçim sonuçlarının parlamento dağılımında Öğrenci Listesi 140;
SNS 103; Voyvodina Macarları Briliği 3; Arnavutluk Koalisyonu 2 ve iki bağımsız
aday bulunuyor.
Uluslararası
basında “siyasal deprem” olarak zikredilen seçimlerin, hiç kuşku yok ki, sadece
Balkanların bu küçük ülkesi için değil, genel itibarıyla Avrupa için önemli bir
gelişme kabul etmek gerekiyor.
Vucic’e
son
14 yıldır iktidarda
bulunan ve ülkenin ‘güçlü siyasetçisi’ olarak adlandırılan Alexander Vucic’in,
yaklaşık iki yıldır devam eden öğrencilerin önderliğinde süren protestolar
sonrasında aldığı erken genel seçim kararı, kendisine ve partisi “Sırbistan
İlerlemeci Partisi” hezimet olarak geri döndü.
Ülkenin, bir
anlamda seçime ve değişime aç olduğunun somut ve pratik göstergelerinden biri,
Pazar günü oy verme saatinin başlamasından itibaren, birkaç saat içerisinde yoğun bir seçmen kitlesinin
sandık başlarında yerini almasıydı.
Rakamlar, bu
seçimlere katılımın yüzde 67.8 olduğunu gösterirken, bu oran bir başka ifadeyle
söylemek gerekirse, 2022 ve 2023 seçimlerinden yaklaşık yüzde 12’yi aşan bir
seçmen kitlesinin oy verdiği anlamına geliyor.
Tepki
neye?
Sırbistan’da
siyasal gelişmeleri ve bunun yansıması olan iktidar değişikliğini, son on dört
yılın birikimi olan bir “tepki” oylarıyla açıklamak mümkün mü?
Bugünden
geriye doğru gidildiğinde, temel birkaç gelişmenin toplumda ve özellikle de,
genç kitleler arasında muhalefet sinerjisini tetiklediği görülüyor.
16 kişinin
hayatına mal olan bir tren garında yaşanan çökme yolsuzluklarla
özdeşleştirilmesi ve Bosna’da uyguladığı soykırımla “Bosna kasabı” unvanıyla
tanınan general Ratko Mladiç’in, geçtiğimiz Eylül ayında cenazesinin ulusal
kahraman statüsüyle gerçekleştirilmesi halkta ahlak ve adalet duygusunun güçlü
bir şekilde uyandığını ortaya koyuyordu.
Bu siyasal
gelişmede, diğer benzeri ülkelerde görüldüğü üzere yolsuzluklara karşı
mücadeleyle başlayan ve öncülüğünü gençlerin yaptığı gösteriler sonrasında,
konvansiyonel anlamda herhangi bir muhalif partinin ortaya çıkmak yerine
“Öğrenci Listesi” adıyla iktidar partisine karşı seçime girilmiş
olmasıdır.
İki
temel durum
Bu durum iki
açıdan önemli görünüyor.
İlki,
geleneksel muhalefet yapma biçiminde önemli bir değişim ortaya çıkmış durumda.
Ülkede, adına
muhalefet partileri denilen siyasi hareketlerin oylarının, iktidar partisinin
tüm olumsuzluklarına rağmen gerilemiş olması gayet önemli bir durum.
İkincisi,
muhalefet partileri gerilerken, yeni bir sivil siyasal bilinç ve bunun kolektif
bir harekete dönüşümü, hiç kuşku yok ki, üzerinde durulması gereken bir durum.
Özellikle,
yerel siyaset kavramının güçlü bir şekilde gelişme gösterdiği anlaşılan
Sırbistan kamuoyunda siyasal bilincin yeniden şekillenmesinde, öğrenci ve
akademi dünyasının rolü dikkat çekiyor.
Önümüzdeki
süreçte, gündeme gelecek soruların başında bu yerel gücün, kendini ulusal
siyasette nasıl yapılaştıracağı olgusu olacaktır.
Temelde bu
oluşumun hedefinin, yolsuzluklarla mücadele ve şeffaflık olması, kamuyönetimini
baştan aşağıya yeniden ele alınmasını gerektirecek önemde olduğuna kuşyu yok.
İlk etapta,
riskli olduğuna kuşku olmayan bu “liste” açılımının, Sırbistan siyasetinde
iktidardaki SPP’nin yerine geleceği kesinleşen yeni hükümetin, ne tür bir
koalisyon felsefesiyle hareket edeceği şimdiden merak konusu.
AB’ye
yakınlaşma
Sırbistan’daki
seçimler sadece, Balkanların bu küçük ülkesinin sınırlarının dışına taşan
siyasal gelişmeleri, Avrupa Birliği tarafından yakından izlenirken, dünyanın
farklı bölgelerinin de bu gelişmeye kayıtsız kalmadığını söylemek mümkün.
27 üyeli
Avrupa Birliği’nin, son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle,
genişlemeci yönelimini dinç ve dinamik tuttuğu hatırlandığında, Balkanlar’daki
teritoryal olarak küçük, ancak jeopolitik ve jeoekonomik olarak önemli ülkeleri
tek tek bünyesine almak istediği biliniyor.
Seçimleri,
toplumsal muhalefeti oluşturan ‘Öğrenci Listesi’ kazanmış olması, AB ile
bütünleşme politikalarının hız kazandıracağını söylemek mümkün.
Bu durum, aynı
zamanda, oluşturulacak yeni hükümetin AB merkezi yönetimiyle yakın işbirliği
halinde olacağı anlamına gelecektir.
Balkanlar’da
yaşanan sürecin Rusya, ABD ve Çin tarafından da yakından takip edildiği
hatırlanacak olursa, Balkanlar’da yaşanan en küçük gelişmenin dahi küresel
güçler nezdinde bir karşılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Mehmet Özay 24.10.2026
Müslüman toplumların, içinde yaşamakta oldukları ulus-devletlerle ilgili sorunları çeşitli boyutlarda sürgit devam etmektedir.
Karşımızda,
adına siyasal bir kavram olan ‘ulus-devlet’ ile bu devletin varlık nedeni olan
‘ulus yani -bu yazıda öncellendiği haliyle, kahir ekseriyeti Müslüman olan
toplumlar bulunmaktadır.
Ulus-devlet’in meşruiyeti yani, bu siyasal varlığın
kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına ulus-devlet denilen
yapının, bu ulus-devletin bizatihi oluşumuna sebep teşkil eden topluma karşı,
kendini hakim kıldığı veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle
bu toplum üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla
gelir.
Müslümanların
kahir ekseriyette olduğu ulus-devletlerde, yaşanmakta olan krizlerin çokluğu
karşısında, sorunların hangisinin öncelikle ele alınması konusunda ortada bir kafa
karışıklığı olduğuna kuşku bulunmuyor.
İlgili
çevreler arasında kimileri -ki bunlar, gazeteciler, sivil toplumcular,
hocalar/alimler, düşünürler, akademisyenler, siyasiler gibi
kategorileştirilebilir unsurlardır-, eğitimi, kültürü ve medeniyeti; diğer
bazıları toplumsal barışı, siyaseti ve ekonomiyi; diğer başka yapılar ise,
güvenliği ve uluslararası ilişkileri öncelleme çabası sergiliyor olabilirler.
Öneriler
Bu çevrelerin
ve ortaya koymakta oldukları öncelikli konulardan amaç, yönetim erki ile halk
arasındaki ayrışmayı, kopuşu, anlaşmazlığı çözüme kavuşturacak bir öneri
sunmaktır.
Yani, bu
çevrelerin çözüm önerilerinin var olan krizleri aşmada, öncelikli bir öneme
sahip olduğu varsayılmaktadır.
Bu başlangıç
noktasında karşımızda var olan, iki temel problemle yüzleşmemiz gerekmektedir.
Öyle ki, halkının
kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda yönetim erklerinin bir yandan, kendi
öz sorumlulukları ile hareket etmeleri beklenirken aynı zamanda, ‘kendilerine karşı
hizmet etmekle sorumlu oldukları’ topluma karşı sorumluluklarının tam farkındalıklarıyla
ve bilinçle kendilerini ortaya koymaları meselesi kanımca, temel bir duruma
tekabül etmektedir.
Ulus-devletlerdeki,
siyasal erk ve bu erkin tüm uzantıları bağlamında dikkat çekilen bu “öz
sorumluluk” olgusunun, “siyasal ahlâk” ile “anayasal kurallar” gibi iki temel
yapıcı unsurla belirlenebileceği konusunu gündeme getirebiliriz.
Bir başka
şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıda zikr edilen her bir alan veya bu
alanlardan sadece, bir bölümüne tekabül edecek şekilde var olan krizler
karşısında, ilgili ulus-devletlerin, bir başka ifadeyle, genel olarak
hükümetler diyelim, bizatihi kendilerine karşı öz sorumluluklarının “siyasal
ahlâk” ile “anayasal kurallar” tarafından biçimlendirilmiş olduğu görülür.
“Siyasal
ahlâk”a dair
“Siyasal ahlâk”a
dair, elde yazılı metinler olsun veya olmasın, tarihsel bir anlamlı geçmişle
bağlantılı olacak şekilde ulus-devlet yapılarının yani, hükümetlerin ve tüm
ilgili devlet organlarının ve bu yapılarda yer alan sıradan memurundan,
bürokrasinin en üst katmanındaki çalışanlarına kadar olan tüm bireylerin
içselleştirildikleri varsayılabilecek bir duruma tekabül ettiğini
söyleyebiliriz.
Siyasal ahlâk
olgusunun, bir anlamda, doğrudan yaptırıcılığından bahsedilememesi, siyasal
ahlâk’ın olmadığı anlamına gelmediği gibi; siyasal ahlâk olgusuna sürekli
olarak yapılan atıfların da, bize siyasal ahlâki bir davranışın ortaya
konulacağını garanti etmediğini yaşayarak tecrübe ediyoruz.
Siyasal ahlâk
kavramı çerçevesinde zikredilmesi gereken hususları, İslam öncesi dönemde,
tarihin derinliklerinde ortaya çıkan ilgili milletlerin ‘devlet kurma’, ‘devlet
idare etme’ biçimleriyle; İslamlaşma ile başlayan, zamanla kurulan çeşitli
boyutlardaki İslam devletleri ile bu devletlere ruhunu kazandırdığı belirtilen
İslami nosyonların bugün yeniden ihyası bağlamında yeni açılımların gündeme
getirilişini de eklemekte yarar var.
Dile getirilen
bu boyutların, günümüz ulus-devletleri yapılaşmasında ortaya çıkıp
çıkmamasından, ilgili çevreler tarafından yapılan söz konusu atıfların
‘retoriksel’ boyutu ile mi ortaya konulduğu yoksa, ‘anlamlılık’ kılıcı oluşları
ve yapılaştırıcılıklarıy ile mi öncellendiği arasındaki farkı da burada kısaca
hatırlatmakta yarar var.
“Anayasal
kurallar”
“Anayasal
kurallar” bütünü ise, adına bizatihi ulus-devlet denilen yapıların ortaya çıkış
ve gelişim süreçlerinde temel yapıcı unsurlar olmaları nedeniyle, yazılı ve
hükmedici/yargılayıcı nitelikleriyle ön plâna çıkarlar.
Daha açıkça
söylemek gerekirse, hiçbir ulus-devlet yoktur ki, anayasal kurallar bütününe
bağlı olmasın...
Anayasal
kuralların, gökten zenbille inmediğini, var olan toplumsal şartların neticesi
olarak ilgili kurucu çevreler ve yapılar tarafından gündeme getirildiği genel
geçer bir bilgidir.
Bu süreç
işletilirken, halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumsal dinamiklerin
dikkate alındığını en azından, ‘teorik’ olarak varsaymak mümkündür.
Bununla
birlikte, halkının kahir ekresiyeti Müslüman olan toplumların içinde
yaşadıkları ulus-devletlerin ne türden anayasal sistemlere ve de dolayısıyla,
anayasal kurallara sahip oldukları kadar, bunların yukarıda dikkat çekilen “siyasal
ahlâk” nosyonuyla ne denli irtibatlı bulunduğu dikkatle incelenmeye değerdir.
Halklar
Öte yandan,
yine genel itibarıyla bakıldığında, söz konusu bu devletlerin kendi halkları
karşısında meşruiyetlerinde kayda değer bir sorun olduğunu görmek, hiç kuşku
yok ki, temel bir çıkış noktasını teşkil edecektir.
Meşruiyeti
yani varlığı, kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına, ulus-devlet
denilen yapının, kendisine karşı sorumlu olduğu topluma karşı, hakimiyet tesis
ettiği veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle bu toplum
üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla gelir.
Bu kısa
tanımın bize ulus-devlet bünyesinde yer alan ve adına, ‘toplum’ denilen geniş
yapının hangi süreçlerle siyasi erki meşruiyete davet ettiği veya meşruiyeti
ona devrettiğini görmüyoruz.
Bununla
birlikte, bu siyasi yapının yani, ulus-devlet’in bir kavram olarak içinde yer
alan ‘ulus’ olgusundan hareket edecek olursak, ortada gizli-açık bahsi geçen
toplumun egemenlik sürecinde yeri olduğu
görülecektir.
Mehmet Özay 21.10.2026
İslam coğrafyasının tarihsel açıdan önemli bir parçasını teşkil eden Malay Takımadaları’nın İslamlaşma süreci, üzerinde durulması gereken bir konudur. İslam tarihi eserlerinde hak ettiği yeri bulmasa da, genelde Takımadalar coğrafyası ve özelde, Kuzey Sumatra’nın İslamlaşması İslam’ın diğer coğrafyalardaki tecrübesinden ayrılan özellikleriyle dikkat çeker. Yüzölçümü ve demografik yapısıyla, günümüz Güneydoğu Asya’nın yaklaşık yarısını teşkil eden Malay dünyasının geniş İslam toplumlarındaki yerinin anlaşılabilmesi, tarihî gerçekler ve gelişmelerle yakından ilişkilidir.[1] İklim ve coğrafi gerçeklik, insan ve kültür yapısı, ekonomi ve denizcilik gibi alanlarla birlikte değerlendirilmeyi hak eden bu süreçler, aynı zamanda bölgenin İslam öncesi dönemden itibaren varlık kazanan kozmopolit yapılaşmasının genişleyerek sürdüğünü de ortaya koymaktadır.
Genel
itibarıyla İslam, Hint Okyanusu ve Çin üzerinden erken dönemden itibaren
bölgede etkisini göstermiştir.[2]
Bununla birlikte, yaygın kanaat Kuzey Sumatra’da Açe topraklarının, bu sürecin
önemli bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyar. Bu çerçevede, söz konusu
coğrafya, tarih boyunca etkin ve süreklilik arz eden Kuzey Sumatra’daki Açe
bölgesindeki site devletlerinin ve sultanlıkların bağımsızlığı ile kendine özgü
sosyokültürel ve ekonomik nitelikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.[3]
Buna ilaveten bölgeyi tanımlarken, Güneydoğu Asya ve/ya Endonezya şeklinde
tanımlamanın, tarihsel gerçekliklerle örtüşmediğinin altı çizilmelidir. Bu
nedenle, okuduğunuz incelemede bölgeye yapılan atıflarda Hint Okyanusu ve Malay
Takımadaları şeklinde bir adlandırma ve coğrafi konumlandırma tercih
edilmiştir. Ayrıca, bölgenin antropolojik ve sosyolojik gerçekliğinden
hareketle, ‘geniş Malay dünyası’ tabirine de yer verilmektedir.
[1] Çalışmada yer yer dile getirdiğimiz üzere geniş Malay dünyası kavramı
tarihsel ve antropolojik gerçeklik açısından Sumatra’dan başlayarak en doğuda
Flores’e kadar uzanan ve içinde Filipinler bölgesini de içerecek şekilde tüm
Takımadalar’ı içine alır. Bununla birlikte, çeşitli tarihsel ve toplumsal
süreçler nedeniyle kültürel ve dilsel farklılıklar kendini göstermektedir. Bk.
G. J. F. Biegman. (1894). Hikajat Poelau
Hindia, Batawi: Pertjitakan Goebernemen, s. 3. Bunun yanı sıra, diğer bazı
kaynaklar bize Malay toplumunun antropolojik yayılımını Hint Okyanusu’nda
Madagaskar’dan Pasifik’teki küçük adalara değin geniş bir çerçevede
değerlendirmektedir. Lah Husny. (1972). “Butir butir Adat Budaya Melayu Pantai
Sumatera Timur”, p. 19.
[2] İslam öncesi dönemde Doğu-Batı ticaret süreçlerinde, Arap ve Çinlilerin
doğrudan ve/ya dolaylı etkileşim içinde bulunduklarına işaret eder. İslam’ın
erken döneminde Hz. Peygamber'in, Vehb bin Kebşe'yi Çin hükümdarına elçi olarak
göndermesi mevcut bir yapıyı ortaya koymaktadır. Bk. Samuel M. Zwemer; Arthur
Judson Brown. (1908). The Nearer and Farther East: Outline Studies
of Moslem Lands and of Siam, Burma and Korea, New York: The Macmillan Company,
s. 130. Bununla birlikte, bazı yazarlar, 16. yüzyıl öncesine dair Sumatra
tarihi hakkında karamsar bir tablo ortaya koymaktadırlar. Bunun temel sebebi,
bölgeyi ziyaret eden Çin, Arap ve Avrupalıların bölge tarihine dair veriler
bırakmamış olmalarından kaynaklanmaktadır Djajadiningrat, Raden Hoesein. (). “Critisch Overzicht van de in Maleische
Werken Vervatte Gegevens Over de Geschiedenis van Het Soeltanaat van Atjeh”, s.
142. Bununla birlikte, Marco Polo, İbn Batuta ve Zheng Ho gibi seyyah ve
denizcilerin konumuzla doğrudan bağlantılı olmak üzere Kuzey Sumatra bölgesine
ziyaretlerine dair veriler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Raja Raja Pasai gibi
yerli kaynaklar ve mezar taşları gibi arkeolojik veriler, bölge İslamlaşma
süreçlerinin aydınlatılmasında rol oynamaktadır.
[3] Sumatra
Adası’nın kuzeyinde Açe denilen toprakların sınırları adanın doğusunda Tamiang
bölgesinden, Batı Açe kıyılarında Trumon (veya Singkil) denilen bölgeye kadarki
alanı kapsar. G. P. Tolson. (1880). “Acheh: Commonly Called Acheen”, Journal of the Straits Branch of the Royal
Asiatic Society, s. 37; C. Snouck Hurgronje. (1906). The Acehnese, (Tr.: A. W. S. O’Sullivan), Vol. 1, Leiden: E. J.
Brill, s. 1; Anthony Reid. (1987). “The Identity of ‘Sumatra’ in History”, Cultures and Societies of North Sumatra,
(ed.), Rainer Carle, Veröffentlichungen des Seminars für Indonesische und
Südseesprahen der Universitat Hamburg, Band 19, Hamburg: Dietrich Reimer
Verlag, s. 25.
Mehmet Özay 20.10.2026
Bir dönem, kendisini “demokrasi kraliçesi” olarak adlandırdığım, Myanmar demokrasi hareketi lideri Suu Kyi’e yönelik uluslararası ilginin devam ettiğini ortaya koyan bir gelişme yaşanıyor.
2021 Şubat’ında
yaşanan darbenin ardından önce, yeniden hapse atılan ve ardından, başkent Naypyidaw’da,
bilinmeyen bir yerde ev hapsinde tutulan, 81 yaşındaki Suu Kyi, bugünlerde yine
uluslararası basının manşetlerinde yer alıyor.
‘İki kitap’
İngiliz Kralı
Charles’ın, Suu Kyi’de hediye olarak gönderdiği belirtilen iki kitap, uluslararası
ilginin ortaya çıkması anlamına geliyor.
‘Bireysel
olarak adlandırılan’ bu gelişmenin, ilgili çevrelerde dikkat çekildiği üzere, Myanmar
yönetimi tarafından kapılarını ‘uluslararası çevrelere’ açmakta oluşu şeklinde
yorumlanabileceği hususu ise cunta ve cunta sonrasi sözde sivil yönetimin
meşruiyetine konu olabileceğidir.
Suu Kyi’nin
oğulları gibi bazı çevreler yaptıkları açıklamalarda, bunun böyle olmadığına
vurgu yaparken, Myanmar yönetim muhtemelen bu gelişmeyi kendi lehine bir unsur
olarak ortaya koyacağı ihtimali üzerinde duruluyor.
Özellikle,
geçtiğimiz Ocak ayında yapılan, bununla birlikte muhalefetin ve çok etknikli
toplumsal katmanların iştirak etmediği genel seçimler sonrasında üniformasını çıkartarak, Nisan ayında devlet başkanlığı
koltuğuna otur/tul/an 2021 Şubat darbeninin mimarı Min Aung Hlaing’in bu gelişmeyi ‘kullanabileceği’ iddiası gündemde yer
alıyor.
Bu yaklaşımın alt yapısını ise -eski darbeci, yeni siyasetçi- Hlaing’in,
aradan geçen kısa süre zarfında Tayland, Vietnam, Laos, Kamboçya ve en son
Malezya’ya resmi ziyarette bulunmuş olmasıdır.
İroni
İngiltere’den
üst düzeyde ortaya konulan bu ilgi, Suu Kyi’nin genel itibarıyla, Batı’nın
gözünde algılanışına dair bir ipucu verirken, aynı zamanda Suu Kyi’nin mensubu
bulunduğu ülkenin, tarihin pek de uzak olmayan bir noktasında, aynı İngiliz
varlığının ‘bir sömürge nesnesi’ olarak varlık sürmüş olduğu hatırlanacak
olursa ortada, gayet çelişkili ve ironik bir durumu olduğu görülür.
Kral Charles’ın,
durup dururken, Suu Kyi’de kitap hediyesinin ortaya çıkmadığı malumdur.
Bu uluslararası
gelişmenin öncesinde, geçtiğimiz Ağustos ayında, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin,
Suu Kyi’nin nerede olduğunu tespitteki rolünün önemli olduğu görülüyor.
Benzer şekilde,
bu hediyenin Suu Kyi’nin, bir dönem İngiltere’de akademisyenlik yapmış olması,
bir İngiliz vatandaşıyla evlenmiş olmasıyla bağı olup olmadığı akla gelmiyor
değil.
Bunun yanı
sıra, kitapların ‘bahçecilikle’ ilgili olması, ortada siyasal bir içerik olmadığı
sonucunu çıkartabilir.
Yukarıda dikkat
çekilen iki uç söyleme rağmen, söz konusu ‘hediye’ kitapların, darbe sonrası
sivil yönetime geçen eski ordu mensuplarına hitaptan ziyade, Suu Kyi’nin yeniden
tanınırlığına ve de -her ne ölçüde var ise,- ülkedeki ‘demokrasi’ olgusuna dair
bir gelişme olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Söz konusu bu
hususu anlamamıza imkân tanıyacağını düşünerek dönüp, yakın geçmişte olana
kısaca bakmakta yarar var.
Bağımsızlık
ve demokrasi
1948’de
başlayan bağımsızlıktan sadece birkaç ay önce yaşanan bir gelişme, yani Suu Kyi’nin
babası, general Aung San’ın bir suikaste kurban gitmesi, bugüne kadar ülkenin
kaderini belirlediği gibi, Suu Kyi’nin de yaşamını belirleyen bir süreç
olmasıyla dikkat çekiyor.
O dönem ki
adıyla, Burma’da, bağımsızlık sürecinde öne çıkan liderlerden olan general Aung
San’ın, bölge ülkelerindeki tıpkı kendisi gibi bağımsızlık yanlısı liderler
gibi bir yandan, İngilizler öte yandan, Japonlarla işbirliği tecrübesini yaşamış
biriydi.
Genel olarak
literatürde dikkat çekildiği üzere, ilki yani, İngilizler ‘sömürgeci’, ikincisi
yani, Japonlar ‘işgalci’ olarak adlandırılırken, ülkelerinin ve halklarının
geleceği adına bu iki güçle “ikili” bir ilişkiyi ortaya koyan liderlerin belki
de, karşılaşabilecekleri sonuçlardan biriydi suikast.
Ve General
Aung San’ın, Burma’da bağımsızlığın ilân edileceği tarihten, kısa bir süre önce
suikaste kurban gitmesi, sürecin doğrudan sonucu olarak ele alınabilecek bir
gelişmedir.
Bağımsızlığın ardından,
Burma toprakları kısa süreli “demokrasi” tecrübesine rağmen, aralarında, ülkenin
çok etnikli yapıyla tanımlanmasına dayandırılarak ifade edilmeye çalışılan siyasal istikrarsızlık, varlığını bugüne kadar
sürdürmüştür.
Yine, bölgedeki
diğer ülkelerde ‘çok etnikli’ toplumsal yapı gerçeğiyle karşılaşılmasına rağmen,
bu ülkelerin siyasal sistemleri en azından, “prosedürel demokrasi” (procedural
democracy) olarak adlandırabileceğim yapıyı sürdürebilirken, Myanmar bu
tecrübeyi dahi bir türlü ortaya koyamamış bir ülke konumundadır.
Tatmadav
Bu noktada,
dikkat çekilmesi gereken husus sadece, “çok etniklilik” değil, ulusal bağımsızlık
olgusunu pekiştiren ve bunu ortaya koyan somut bir olgu olarak Burma ordusu
yani, Tatmadav’ın varlığını neredeyse, tüm siyasal süreçleri açıklamada anahtar
bir kavram olarak değerlendirmek gerekir.
Öyle ki,
Tatmadav’ın sürekli olarak ulusal siyasetin yönünü ve hatta, ülkenin varlık sebebini
belirleyecek gelişmelerde yer alması, bugün hem, bir ulus-devlet (!) olarak Myanmar’ın
ve hem de, Suu Kyi’nin karşı karşıya kaldığı sivil siyaset dışı gelişmelerin
başat nedenini teşkil eder.
Bu çerçevede,
general Aung San’ın bir suikaste kurban gitmesi, ülkenin muhtemelen gelecekte
tecrübe edeceği beklenen demokratikleşme süreçlerinin akamete uğraması,
sembolik bir işaret olarak kabul edilebilir.
Beceriksizlik
ya da kader
Gelinen noktada,
bir dönem kullanılan tabirle, “Üçüncü Dünya” ülkeleri arasında sayılan ve günümüzde,
Güneydoğu Asya olarak adlandırılan coğrafyada bulunan ve Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (Association of
Southeast Asian Nations-ASEAN) üyesi Myanmar, bağımsızlık süreci
sonrası ulus-devlet yapılaşmasını beceremeyen ülkeler arasında yer alıyor.
Bu durum, Myanmar’da
yaşayan çok etnikli toplumların, bu ulus-devletin varlık nedenini
sorgulamalarına yol açarken, aynı zamanda Myanmar’ın ASEAN içerisindeki rolü ve
işlevini de gayet sorunlu hale getiriyor.
1980’lerin
ikinci yarısından itibaren, Tatmadav karşıtı sivil siyasal yapılaşmanın
odağında yer alan Suu Kyi’nin, aradan geçen süre zarfında hâlâ ülkenin demokratikleşmesinde
önemli bir aktör olduğu yönündeki yaklaşım bugün bir kez daha ‘sembolik hediye’
ile kendini ortaya koyuyor.
Bu durum,
Myanmar’da demokrasinin varlığının hayatta olduğu sürece Suu Kyi ile anlamlı
kılınacağının da bir göstergesidir.
Öyle ki, 2015-2020
yılları arasında ülke siyasetinde ‘başkan danışmanı’ olarak oynadığı rolün
ardından, yapılan seçimleri kazanmasına rağmen, 2021 Şubat’ında yapılan darbe
ile Suu Kyi ve lideri olduğu Ulusal
Demokrasi Birliği Partisi’nin (National League for Democracy-NLD) siyasal
işlevi sona erdirilmesine rağmen, bugün İngiltere Kralı Charles’ın Suu Kyi’de
hediye olarak gönderdiği iki kitap vesilesiyle uluslararası tanınırlığının
yenilendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Mehmet Özay 17.10.2026
El-Cevaib’i konuşmak...
Yazılı basın
organlarının, modernleşme süreçlerindeki yeri yadsınamaz.
Bu durum, aynı
zamanda yazılı basın vasıtasıyla, Müslüman toplumların geçirdikleri evrelere
tanık olmaya ve bu toplumların birbirleriyle haberdarlıklarının gelişmesine
matuf hadiseleri anlamaya el vermektedir.
Bu yazıda, el-Cevaib
(al-Jawaib) bağlamında basın, modernleşme ve Müslüman toplumlar
ilişkisine kısaca değineceğim.
Ama gazetenin
tüm süreçlerinde yer alan sahibi ve editörüne dair biri iki hususa değinmekte
yarar var.
Beyrut’ta, bir
Osmanlı Arap Hıristiyan ailesine mensup olan Ahmed el-Şidyaq, entellektüel bir
çevrede yetişmiş olmanın getirdiği avantajlar, dönemin Doğu-Batı ilişkisinde
kurumsal yapıların varlığı içerisinde kendisine bulduğu yer sayesinde gayet
hareketli ve renkli yaşamının son evresinde Müslüman olmuş, İstanbul’a
yerleşmiş ve Osmanlı basın dünyasına yeni bir alan açmıştır.
El-Şidyaq’ın
İstanbul’a yerleşmesi ‘tarihi bir şanstan’ öte, onun sahip olduğu entellektüel
ilgi ve çabasının, dönemin Osmanlı saray çevresinin, siyasetinin yeni açılımlar
ve yönelimlere olan ihtiyacıyla birleştiğini ileri sürmek gerekir.
Basın
ve modernleşme
Batı Avrupa’da,
modern dönemi belirleyici kılan özelliklerin başında yazılı basın kabul edilebilir.
15. yüzyıl
ortalarında, Almanya’da Johannes Gutenberg’in Mainz’da başlattığı sürecin,
Müslüman toplumlarda ne türden bir karşılık bulduğu konusu, en az yazılı
basının sahip olduğu kendinde özellik kadar önemlidir.
Bu önem,
Müslüman toplumların modernleşip modernleşmediği gibi keskin bir toplumsal
değişimin yaşanmasından öte, bu toplumların yazılı basını, -en azından kendi
vechelerinden- ne şekilde etkin kullanıp kullanmadıkları ile de ele alınmaya
değerdir.
Modernleşme
bağlamında yazılı basın olgusunu ele alırken, “bizde var olan yazılı veriler ve
değerler”, “geleneksel toplumda, bilgi üretimi ve yayılımı” gibi konularındaki
yaklaşımları yok sayıyor değilim.
Ancak,
modernleşme sürecinin nerede başlayıp nereye evrildiği, bu uzun süreçlerde
kimlerin ne türden roller oynadıkları meselesi de, yine modernleşme olgusunun
kendisi kadar ele alınıp sorgulanmayı hak ediyor.
Malay Dünyası
bağlamı
Bunları dile
getirirken, bu konuların bugüne kadar gündeme getirilmediğini, tartışılmadığını
ileri sürüyor değilim.
Bu konuyu
burada ele almak suretiyle, geçmişte -örneğin, 19. yüzyıl ikinci yarısında, Malay
Dünyası ve Osmanlı ilişkileri bağlamında yaşanan ancak, bugüne değin etkisi hakkıyla
ortaya konulmamış olan yazılı basın varlığına dikkat çekmek istiyorum.
Bu noktada,
1861 yılından 1885 yılına değin Osmanlı İstanbul’unda yayın hayatını inişli
çıkışlı süreçlerde devam ettirmiş olan el-Cevaib adlı Arapça gazetenin, yukarıda
dikkat çekilen konu bağlamında sahip olduğu önemin altını çizmekte yarar var.
El-Cevaib’in,
aşağı yukarı 24 yıllık yayın hayatında, Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkileri
bağlamında bir yeri var mıdır; şayet varsa bunun yanı sıra, bu ilişkileri aşan
bir boyutun gelişmesindeki rolünü yeniden incelemek, anlamak, değerlendirmek ve
yorumlamak gerekiyor.
Bu durum,
birden fazla alana dair ilgi alanımızın genişlemesine, yeni bilgilenmelere imkân
tanımasına ve böylece, yeni fikirler üretmemizi mümkün olacaktır.
Örneğin,
geçmişte siyasal ve toplumsal ilişkiler gibi alanlarda ne tür potansiyellerin
ortaya çıktığı; bu potansiyellerin ne denli mantıklı bir şekilde
değerlendirilebildiği; nerelerde hatalar yapıldığı; ne tür işbirliklerinin
kapısının aralanmaya çalışıldığı; Müslüman toplumların yaşadıkları siyasal ve
kültürel değişimlerinin, ne denli küresel yankı bulduğu gibi hususlar
incelenmeye değerdir.
Çoklu
süreçler
Bu süreç, bize
Malay Takımadaları’nda öne çıkan gayet önemli gelişmelerden birinin, yani Kuzey
Sumatra’da Açe Devleti sınırlarında ‘Hollanda Savaşı’ olarak bilinen sömürge
savaşının 1873 yılı Nisan ayında başlamasıyla yaşanan erken dönem gelişmelerin,
el-Cevaib gazetesi vasıtasıyla gündeme taşınmasıyla, Osmanlı merkezinden yani,
İstanbul’dan başlayarak, Osmanlı coğrafyası ile Doğusu ve Batısı ile bilinen
dünyada -çokça, Avrupa’da ve Malay Takımadaları’nda, bulduğu karşılıktır.
Burada
sorgulamaya konu olanın sadece, el-Cevaib gazetesi olmadığı aksine, çoklu
süreçlerin el-Cevaib vasıtasıyla gündeme gelmesidir.
Bu çerçevede,
dikkat çekilmesi gereken hususlardan, en azından bazıları şu şekilde
sıralanabilir:
Malay
Takımadaları Müslüman toplumları üzerindeki etkisi; Malay Takımadaları’nın
belirli bölgelerindeki gelişmelerin, el-Cevaib’de yayınlanmasıyla, İstanbul
başta olmak üzere Osmanlı toprakları ve diğer bölgelerdeki Müslümanların,
Takımadalar’daki gelişmelerden haberdarlıkları; Malay Takımadaları’ndaki
gelişmeler üzerinden Avrupa devletlerinin kendi aralarında zuhur eden ve
küresel kapitalizmin yeni bir evresi dolarak adlandırılması gerekn gelişmeler,
vb.
Bu ve benzeri
sorulara ancak, el-Cevaib gazetesinin nüshalarını tek tek ele alarak
cevaplandırmak mümkündür.
Mehmet Özay 08.10.2026
Japonya başbakanı Sanae Takaichi, yaptığı açıklamalarla ülke ekonomisi ve dış politikası konusunda bazı yeni ipuçları verdi.
15 Ekim’de başbakanlığında
bir yılı dolduracak olan başbakan Takaichi’nin, geçtiğimiz Pazartesi günü
mecliste yaptığı konuşmanın gündeminde, ekonomi ve dış politika yer alıyordu.
Ekonomi kadar,
komşu ülke Çin’le ilişkilerin yeniden rayına oturtulması konusundaki siyasi
niyeti öne çıktığı konuşma, Japonya dış politikasında yenileşme sinyali olarak
değerlendiriliyor.
Başbakan
Takaichi’nin özellikle Çin’e atıfla, “önemli komşu” atfı, gözlemcilerin öne
çıkarttığı bir konu olarak uluslararası medyada yer almaya devam ediyor.
Güçlü
liderlik ve ekonomi
Takaichi,
Japon ekonomisinde bir yıllık süre zarfından gelinen noktada, “temel ekonomi
politikalarını eyleme koymaya başladıklarını” söylerken, bu süreçte özellikle, “sorumlu
ve proaktif kamu maliyesi” kavramına dikkat çekti.
Bunun yanı
sıra, “istikrarlı uzun dönemli yönetim” vurgusuyla politika yapım süreçlerinde
sürdürülebilirliğe ve bunun ekonomi politikaları üzerindeki etkisine vurgu
yaptı.
Başbakan
Takaichi’nin konuşmasında, ülke iç politikasına dair bu iki ana konuya dikkat
çekerken, “Önceliklerinin ekonomik gücü halkın geçim kaynaklarını korumak ve
geleceğe umutlu bir geleceğin yolunu açmak” olduğunu ifade etti.
Dış politikada
ise, komşu ülke Çin ile bağları yeniden arzu edilen düzeye çıkartılması
hususunu gizli/açık gündeme taşıyan Takaichi’nin hedefinde Çinle ikili
ilişkileri özellikle geliştirmek bulunuyor.
Takaichi, bu
noktada Çin’le önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesini hedeflediği işbirliğini,
“ulusal çıkarları gözeten bir diyalog anlayışının geliştirilmesi ve yapıcı ve
istikrarlı işbirliğinin inşası” şeklinde özetledi.
Bu çerçevede,
Japonya’da güçlü liderlik olgusunun Çin’le ilişkilerin yeniden
geliştirilmesindeki rolü, Japonya’da gündemin önemli konularından biri olarak
görülüyor.
Takaichi’nin
Pazartesi günkü açıkmalarının, Kasım ayında Shenzhen’de yapılacak olan Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC)
toplantıları öncesinde gelmesi dikkat çekicidir.
Bugün ise,
Takaichi Çin ile ikili ilişkilerde gelişme sağlanması konusunda adım atmaya
çalışıyor. Bu amaçla, dışişleri eski bakanlarından Pekin’e yaptığı ziyaret bu
anlamda, oldukça önemlidir.
İstikrara
yönelim
15 Ekim
2025’de Japonya’da tarihin en önemli meclis parti ve meclis desteğini alarak
başbakanlık koltuğuna oturan ultra milliyetçi yönelimiyle tanınan Takaichi, özellikle
Tayvan konusunda yaptığı açıklamalarla Çin’in tepkisini çekmişti.
Aradan geçen
süre zarfında, Japonya-Çin ilişkilerinde durgunluğun bugün yerini, aktif
etkileşime bırakması konusunda, Tokyo yönetiminden bir inisiyatif
geliştirilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu anlamda,
Tokyo yönetimi, APEC sürecini Japonya-Çin ilişkilerinde normalleşme sürecinin
başlangıcı olması niyetinde.
Bu siyasi
niyetin bugün ortaya çıkmış olmasını sadece, APEC toplantısının Çin’de
yapılacak olmasıyla ilişkilendirmek güç.
ABD
faktörü
Bunun dışında,
son dönemde yaşanan küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkilerinin
Japonya’nın, Çin’le ilişkilerini yeniden düzenleme ihtiyacında olduğunu ortaya
koyuyor.
ABD başkanı
Donald Trump’ın geçtiğimiz Mayıs ayında Çin’e, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in
ise Eylül ayı sonunda, Washington’a yaptığı resmi ziyaret iki ülke ilişkileri
kadar, küresel yönetim ve işbirlikleri açısından da önem taşıyor.
Bu çerçevede,
ABD’nin Doğu Asya’daki en yakın müttefiki konumundaki Japonya’nın, bu
gelişmeden etkilenmemesi mümkün değildir.
Geçen yıl bu
dönemde küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkileri dikkate alınacak
olursa, Takaichi’nin Japonya dış politikasını ABD ile paralel götürme çabasının,
Japonya-Çin ilişkilerine doğrudan yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Çin’le
ilişkiler
Japonya-Çin
ilişkilerinde önceliği, hiç kuşku yok ki ekonomi oluşturuyor.
Bu durum, iki
ülke arasında söz dalaşından kaynaklanan gerginlikler ve kırılganlıkların
aşılmasının iki ülke siyasi moral değerlerinin artışına ve bunun ekonomi
işbirliklerine olumlu olarak yansımasına yol açacağı ortadadır.
Japon
başbakanı Takaichi, geçtiğimiz Pazartesi günü meclis’te yaptığı konuşmada,
önceliğinin ‘ekonomi’ olduğuna değinmesi, sadece ulusal gündemle ilişkili
değildir.
Ekonominin
istikrara kavuşması ve kalkınmanın arzu edilebilir düzeylere erişmesinde yanı
başındaki komşusu ve küresel ekonominin iki numaralı ismi olan Çin’le
ilişkilerin belirleyiciliği oldukça önemlidir.
Takaichi
yaptığı konuşmada, kamu-özel sektör ortak yatırımlarındaki olumlu gelişmeleri
ve ücretlerde yüzde 5 oranındaki artışı örnek göstererek, Japonya ekonomisinin
doğru yolda olduğu yönündeki vurgusu, bölgesel ve uluslararası ekonomi
ilişkilerinde, yeni adımların atılmaması halinde sürdürülebilirliğinin kuşkulu
olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.
Takaichi,
ekonomide yaşanan bu gelişmeyi “sorumlu ve proaktif kamu maliyesi” kavramıyla
açıklıyor. Bu sürecin yönetilebilmesi için ortaya koyduğu formülasyon ise
“kararlılık, cesaret ve eylem” şeklinde ortaya çıkıyor.
Bir diğer
önemli alan ise, “istikrarlı uzun dönemli yönetim”. Bu husus, hiç kuşku yok ki,
akıllara Şinzo Abe dönemi politikalarını akla getiriyor.
Yönetimde
sağlanacak istikrar ve ekonomik yatırımlar, Japonya’nın arzu ettiği gelişme
süreçlerini ortaya koymasını sağlayacaktır.
Bu gelişmenin
sağlanmasında, komşu ülke Çin’le olan ilişkilerin ise her iki alana yansıyacak
etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Takaichi’nin,
başbakanlık koltuğuna oturmasından itibaren, önceliğinin kamu maliyesi olduğu
ortadadır.
Bunun yanı
sıra, gündelik yaşamın vazgeçilmez başat konusu ve halkın geniş kesimlerini
ilgilendiren “ev ekonomisi”nin rayına oturtulması amacıyla, “tüketim vergisinde
indirime” gidilmesi önerisini gündeme getirmiş olması da, bir o kadar dikkat
çekicidir.
Takaichi,
başbakanlığı sürecinde bir yıla yaklaşırken, Çin klasik kaynaklarına atıfla
gündeme getirdiği “dünyayı yönetim, halkı koruma” şeklinde ifade edilebilecek
olan bir slogan gündeme getirdi.
Takaichi’nin
Japon dış politikasında özellikle, Çin’le olan ilişkilere dair yaptığı değerlendirmede
öne çıkan, “ne söylenmesi gerekiyorsa, Japonya onu söylemelidir”
şeklindeki sözü, bir yandan kendi özgüvenini ortaya koyarken, aynı zamanda
Çin’le ilişkilerde yeni imkanların değerlendirilmesi gerektiğini akla
getiriyor.
Takaichi’nin,
özellikle Çin’le ilişkileri konu alan açıklamalarının Pekin’de nasıl karşılık
bulacağını APEC öncesi gelişmelerde tanık olmak mümkün olacaktır.
Mehmet Özay 04.10.2026
Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ABD’ye yaptığı ziyaretin yankıları sürüyor...
Bu ziyaret
bağlamında, Çin-ABD ilişkilerinde yeni bir sürecin başladığı ortadadır.
Önce Mayıs
ayında Donal Trump’ın Pekin ziyareti, ardından Eylül ayı sonunda Şi Cinping’in
Washington ziyareti iki ülke ikili ilişkilerinde yeniden yapılandırılması
yönünde bir ‘siyasi niyetin’ olduğunu ortaya koyuyor.
Anlama
Başkan Şi
Cinping’in 23-25 Eylül günlerinde, ABD başkenti Washington’a yaptığı üç günlük
ziyaret, özellikle son on yılda tedirci olarak gerginleşen iki ülke
ilişkilerinin adına, ‘ötekini anlama’ şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz bir
sürece getirmiş durumdadır.
Kimi
gözlemciler bu gelişmeyi, ABD’nin Çin karşısında teslimiyetçiliğine yorarak, bu
süreci küresel güç deviniminde ivmenin Çin’e doğru evrilmesi yönündeki
yaklaşımları, ABD yönetiminin gizli/açık onayladığı şeklinde sunuluyor.
Acaba durum
böyle mi?
Semboller
ve siyaset
ABD başkanı
Donald Trump’ın gayet nadir bir uygulama olarak bir yabancı devlet başkanının
havalimanında karşılamasının, sıradan bir nezaketin ötesinde iki likedir ve iki
ülkenin birbirine bakışında nelerin değişmekte olduğuna dair sembolik bir önemi
ortaya koyuyor.
Kaynaklar, bu
yönde bir talebin Şi Cinping tarafından geldiğini ve böylesi bir karşılamanın
“siyasal olarak” onun için oldukça önemli olduğuna dikkat çekiyor.
Bu
‘siyasal’dan kasıt ise, 26-29 Ekim günlerinde yapılacak olan, Komünist Partisi
5. Merkez Komite Toplantısı (Plenum)’dur.
Bir başka
ifadeyle söylemek gerekirse, Şi Cinping, küresel lider ABD’nin başkanı
tarafından, uçağından iner inmez karşılanmasının, Çin’de siyasal rejimin ve bu
rejimin sağlık derecesine etkisini hesapladığına işaret ediyor.
Ancak, buradan
hareketle, sadece Şi Cinping istediği için, Trump gibi bir liderin buna,
öylesine bir ‘evet’ diyerek kabul edeceğini düşünmek ise yanlıştır.
Temel nedeni,
Trump’ın sadece tekil bir siyasetçi olarak kendi yaklaşımını değil, bundan daha
da ötesi, siyasal yaşamı boyunca ortaya koymaya çalıştığı üzere, ‘Amerikalılık’
olgusuyla çelişen bir yönü olacaktır.
Başkan Trump,
velev ki, Şi Cinping’den gelen böylesi bir talebi kabul etmiş gözükse de, yine
tekrar ederek söylemek isterim ki, bunun ötesinde bir siyasal yaklaşımın
biçimlenmekte olduğuna dair gelişmenin bir açılımı olarak da görmek gerekir.
Bu noktada,
olağandışı bir diğer gelişme, dört ay aralıkla iki liderin ziyaretlerini
gerçekleştirmiş olmalarıdır...
Yani,
geçtiğimiz Mayıs ayında Donald Trump’ın Pekin ziyaretinin ardından, Eylül ayı
sonunda Şi Cinping Washington’a gelmiş bulunuyor.
Bir
benzerlik var mı?
Gözlemcilerin
iki ülke ilişkilerinde bugüne kadar görülmemiş olarak nitelendirdikleri bu
açılım, kanımca 1970’lerin başlarında ABD’nin, Çin’in kapılarını dünyaya açma
sürecine benzerliğiyle dikkat çekiyor.
Bununla
kastım, ABD-Çin küresel rekabetinde son otuz yılda Çin’in aldığı mesafe dudak
uçuklatırken, bu sürecin başlangıcının, ABD tarafından alınan kararla atılmış
olmasını unutmamak gerekiyor.
Bugün gelinen
süreçte, iki ülkenin rakip haline gelmiş, -veya en azından öyle gözüküyor
olmasını, iki ülke devlet başkanlarının son dört içerisinde karşılıklı resmi
ziyaretlerinin, küresel sistemin yeniden yapılandırılmasına matuf bir girişim
olarak değerlendirilmelidir.
Bu durum,
küresel güç etkileşiminde öne çıkan ve diğer bölgeleri ve ülkeleri, belirlilik
-hiç kuşku yok ki daha çok, belirsizliklerle karşı karşıya bırakan son on
yıllık gelişmelerin, yeni bir evreye doğru yönelmekte olduğunun işaretidir.
Akıllar
net mi?
Semboller
üzerinden yapılan bu değerlendirmenin öte yanında, reel bir anlaşma sürecinin
gündeme gelip gelmediği meselesinde akıllar pek net değil.
Bu durumu,
doğal kabul etmek gerekir.
Nihayetinde,
İkinci Dünya Savaşı’ndan veya Asya-Pasifik’deki bağlamıyla söyleyecek olursak,
Pasifik Savaşı’ndan bu yana, küresel sistemin tasarımcısı olan ABD’nin, son
otuz yılda küresel kalkınmanın motoru konumundaki Çin’le karşılaşmasının
doğurduğu gerilimin boyutu, hiç kuşku yok ki, önemine kuşku olmasa da, sadece
birkaç görüşme süreciyle ile hâl yoluna konulabilecek gibi değildir.
Bunun böyle
olmadığını, ABD Başkanı Trump, önce birinci başkanlık döneminde gizli/açık ve
ikinci başkanlık döneminin ilk gününden itibaren ise kasıtlı ve bilinçli olarak
sergilediği, diğer konular bir yana, gümrük tarifeleri konusundaki politikaları
ile ortaya koymaktadır.
Bugün gelinen
noktada, ABD ve Çin arasındaki gerilimin küresel sistemde gerilimleri ortadan
kaldırmaya yönelik bir sürece girebilmesi için, daha çok etkileşime ihtiyaç
olduğu bir gerçektir.
Bununla
birlikte, ABD ve Çin arasında temel meseleler henüz masa başında onaylanmayı
beklerken, karşılıklı güvensizlik olgusunun etkisine yapılan vurgu önemlidir.
Buna kuşku
yok...
Ancak,
yukarıda değindim, 1970’lerin başındaki gelişmeyi hatırlayacak olursak, Çin’in
kapılarını küresel gelişmelere açması sürecinde acaba, o dönem ABD ve Çin
yönetimleri arasında güven unsuru ne boyuttaydı?
Elbette, iki
dönemi birbirinden ayıran temel unsurlar var. Bunu, yadsımıyorum.
Ancak, “güven”
sorunuyla ilgili gelişmeleri her daim dikkate almamızı sağlayacak temel bir
duruşun olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Örneğin,
bunların başında, 1970’lerin ortalarından itibaren, ABD ve küresel kapitalizmin
gölgesinde küresel açılımını tedrici olarak ortaya koyan bir Çin vardı.
Yani, her
türünden dış sermayeye, yatırıma, know-how’a vb. muhtaç bir Çin vardı.
Bugün ise,
ABD’ye, açıktan açığa kafa tutmamakla birlikte, “küresel rekabetçi bir devlet
olarak varım” söylemini gündeme taşıyan bir Çin’le karşı karşıyayız.
Başta, Çin
resmi medyası olmak üzere, iki ülke ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı
gündeme getiriliyor.
Bu “stratejik
istikrar”ın konsolide edilmesi ve/ya buna bir başka sıfat eklenerek “inşacı” (constructive)
denilmek suretiyle ortaya yeni bir yol haritası konuluyor.
Anlaşılan o
ki, ortada herhangi kayda değer bir anlaşma maddeleri zinciri olmamasına
rağmen, en azından, sembolik açılımlar ve verilen demeçler iki ülke ikili
ilişkilerinin ‘çatışmaya yanaşmama’ yönünde bir yönelim sergilemekte olduğudur.
Mehmet Özay 26.09.2026
TANJUNG PINANG, 26 September 2026 — Perhelatan International Conference on the Strait of Malacca (ICSM 2026) yang diselenggarakan oleh Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI) menghadirkan perspektif akademis mendalam mengenai masa depan tata kelola maritim kawasan. Cendekiawan, sejarawan, dan sosiolog, Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay, dalam pemaparannya, menekankan pentingnya merevisi cara pandang dunia terhadap Selat Malaka. Menurutnya, Selat Malaka tidak boleh sekadar dipandang melalui kacamata geopolitik sempit atau titik sumbat (choke point) perdagangan semata, melainkan sebagai ruang bertemunya kebudayaan, kearifan lokal, dan peradaban dunia.
Dalam
forum internasional bertema "Assessing the Future of the Strait of
Malacca: IMO Global Regulations, Blue Economy, and the Existence of Marine and
Coastal Indigenous Peoples". Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay adalah
seorang sejarawan, sosiolog, dan akademisi asal Turki yang mengajar serta
meneliti di International Institute of Islamic Thought and Civilization (ISTAC-IIUM),
Kuala Lumpur, Malaysia. Menyelesaikan pendidikan doktoralnya (S3) dalam bidang
Sosiologi Agama di Marmara University, Istanbul, Dr. Özay dikenal luas atas
kontribusinya dalam mengkaji peradaban Dunia Melayu, sejarah Nusantara, serta
relasi historis, geopolitik, dan kebudayaan antara wilayah Samudra Hindia dan
Kesultanan Utsmaniyah. Sebagai pengarang buku terkemuka seperti Açe
Darüsselam Sultanlığı (2018), ia aktif meneliti dinamika sejarah sosial,
modernisasi, dan hubungan internasional masyarakat Muslim. Selain menjadi
peneliti dan penulis produktif di berbagai media internasional dan nasional
(seperti Politics Today dan Waspada), Dr. Özay juga kerap
memberikan kuliah umum di berbagai perguruan tinggi terkemuka di Indonesia,
termasuk di Universitas Sumatera Utara (USU) Medan dan UIN Sumatera Utara.
Membuka
paparannya, Dr. Özay membagikan pengalaman personalnya tumbuh di Paşabahçe,
sebuah kota di tepi Selat Bosphorus, Istanbul. Pengalaman hidup di kawasan
selat strategis dunia memberinya pemahaman mendalam tentang dua sisi kehidupan
selat: sebagai ruang hidup yang damai sekaligus wilayah dengan dinamika lalu
lintas laut yang sangat padat dan rentan bahaya. Mengaitkan pengalaman
Bosphorus dengan Selat Malaka, Dr. Özay menyoroti kebiasaan literatur maritim
global yang cenderung repetitif dengan menjuluki selat-selat strategis dunia,
seperti Suez, Panama, Bosphorus, hingga Phillips Channel di Selat Malaka, hanya
sebagai choke points atau jalur transit semata.
"Bagi
ekonom, Selat Malaka mungkin hanya dihitung dari data kapal pembawa minyak, gas
cair, atau komoditas kargo. Namun, bagi ilmu peradaban, Selat Malaka adalah
ekosistem manusia dan alam yang kaya akan dimensi keagamaan, filosofis, serta
kearifan masyarakat adat (indigenous knowledge). Selat Malaka adalah
pusat pertemuan budaya dan peradaban yang dibentuk oleh keberagaman masyarakat
dari masa ke masa," papar Dr. Özay.
Di
tengah era "ultra-globalisasi" yang dipenuhi ketidakpastian politik
dan konflik global—seperti yang terlihat pada dampak perang terhadap rantai
pasok pangan dan energi dunia—Dr. Özay menegaskan bahwa isu
keamanan di Selat Malaka harus dimaknai secara luas. Keamanan
tidak hanya mencakup keselamatan kapal yang melintas, tetapi juga perlindungan
terhadap masyarakat desa di wilayah pesisir, ekosistem laut, hingga hutan hujan
di sekitarnya.
Ia
mengusulkan agar para pembuat kebijakan, akademisi, dan pelaku industri tidak
terjebak dalam wacana geopolitik berbasis kekuasaan (power-oriented)
yang didorong oleh kekuatan-kekuatan besar dunia. Sebaliknya, pendekatan
berbasis kearifan (wisdom-based approach) dan dimensi intelektual
universal harus diprioritaskan.
Mengutip
karya-karya sejarawan dan pemikir besar, mulai dari Fernand Braudel, Marco
Polo, Tome Pires, Ibn Battuta, Zheng He, hingga pemikir kontemporer seperti
Prof. Syed Muhammad Naquib al-Attas dan Tuanku Luckman Sinar, Dr. Özay
menguraikan bagaimana sejarah mencatat kawasan Selat Malaka sebagai ruang
interaksi yang damai.
"Masyarakat Melayu secara historis dan
ontologis memiliki tradisi keterbukaan dan perdamaian. Sebagaimana ditelaah
oleh almarhum Tuanku Luckman Sinar, archetype masyarakat Melayu berakar
pada nilai-nilai kemanusiaan universal yang senantiasa menyambut kehadiran
'pihak lain' (the others) secara harmonis dan inklusif," jelasnya.
Dr. Özay mencontohkan jejak peradaban seperti
Samudra Pasai yang tumbuh menjadi pusat ilmu pengetahuan dan perdagangan, serta
toleransi berdampingan yang harmonis di pesisir Nusantara sebagai bukti sejarah
bahwa tata kelola di Selat Malaka dibangun atas dasar nilai-nilai kebudayaan
yang konstruktif, bukan destruktif.
Menutup pemaparannya, Dr. Özay merekomendasikan
agar pemerintah dan pemimpin di kawasan Selat Malaka mengadopsi prinsip "surviving
together" (bertahan bersama) dalam menghadapi tantangan zaman.
Mengambil keteladanan dari pemikiran al-Farabi dan al-Ghazali dalam Nasihat
al-Muluk, ia mengingatkan pentingnya kualitas moral dan kemampuan diplomasi
bagi para pemimpin untuk menghindari konflik.
"Di tengah ketidakpastian global,
negara-negara dan masyarakat Melayu di kawasan Selat Malaka dapat memberikan
respons strategis melalui dimensi epistemologis dan filosofis mereka: yaitu
dengan konsisten mengedepankan tindakan damai, menjaga keamanan, serta merawat
ekosistem hidup secara berkelanjutan," pungkas Assoc. Prof. Dr. Mehmet
Özay.
Penyampaian Dr. Mehmet Özay ini memperkaya
landasan akademis bagi Resolusi dan Rekomendasi Kebijakan yang dirumuskan dalam
ICSM 2026, mempertegas komitmen ISMI dalam mengawal kedaulatan, kebudayaan, dan
kesejahteraan kawasan Selat Malaka.
Panitia Pengarah ICSM 2026
/ Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI)
https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/menegaskan-selat-malaka/