14 Mart 2012 Çarşamba

ASEAN ve Dünya Devlerinin Yeni Dansı




Mehmet Özay                                                                                                            4 Kasım 2010


Vietnam'ın başkenti Hanoi'de gerçekleştirilen Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği Örgütü (ASEAN) Savunma Bakanları toplantısı, sadece bölge gündemini değil, dünya gündemini yakından ilgilendirmeye devam ediyor. ASEAN'ın 17. Zirve Toplantısı öncesi biraraya gelen Savunma Bakanları, birliğin ekonomik işbirliği ve kalkınması önünde ciddi bir engel oluşturan güvenlik sorununu masaya yatırıp, geleceğe yönelik plânlamalar yaparken, gündeme Çin-Japonya arasında devam eden gerginlik damgasını vururken, kapalı kapılar ardında bu konu enine boyuna ele alındı.

Güneydoğu Asya'nın insan ve hammadde kaynakları ile gelişmiş ülkelerin ilgi odağı olmasının somut göstergelerinden biri, birliğe üye ülkelerin yanı sıra, söz konusu toplantıya Avustralya, Çin, Hindistan, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Rusya ve ABD Savunma Bakanları'nın da iştirak etmesi oldu. ASEAN+8 formülü ile dile getirilen bu toplantı, başta bölge denizleri olmak üzere, terörizm, insan ticareti, korsanlık gibi birinci elden güvenlik meselelerinin sadece bölgesel olmadığı, aksine, ortada küresel bir sorunun varlığına işaret ediyor. Toplantının ana gündem maddesi ise kuşkusuz ki, küresel ekonomik güçler arasında önemli bir yeri bulunan Güneydoğu Asya ülkelerinde ve bölgenin önemli su yollarında güvenlik meselesinin ele alınması oldu. Bu çerçevede Çin-Japonya arasında, bazı adalar üzerinde hak iddiasına dayanan anlaşmazlık, sadece bu iki ülkeyi değil, başta ASEAN ülkeleri olmak üzere toplantıya iştirak eden diğer ülkelerin de içinde yer aldığı küresel ticari ve ekonomik faaliyetler için de önem arz ediyor. Tüm bu ilişkilerin yanı sıra, genel anlamda ASEAN'ın ne anlam ifade ettiğine ve bu bağlamda Türkiye'nin duruşuna kısaca bakmakta fayda var.

Malezya'nın kurucularından ve ilk başbakanı Tunku Abdul Razak'ın fikir babası olduğu 1967 yılında kurulan ASEAN[1], yani, "Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği Örgütü" bünyesinde 10 ülkeyi barındırıyor. Söz konusu birlik, sadece kendi bölgesinde değil, Avrupa Birliği ve ABD ile ekonomik büyümesini aralıksız sürdüren Çin'in ilgi odağı. 80'li yıllardan başlayan ve 90'lı yılların ortalarında adını dünya ekonomi literatürüne Asya Kaplanları olarak yazdırmayı başaran bölge ülkelerinin ekonomi başarısı üzerine pek çok yazı kaleme alındı ve alınmaya devam ediliyor. Bu başarının ardında Konfüçyüscü etiğe yer biçilmesi, Max Weber'in Batı Avrupa kapitalizminin gelişmesi bağlamında dile getirdiği meşhur "Protestan Ahlâkı"ına benzer bir olgunun, post-modern dönemde bir başka coğrafyada ortaya çıkışı olarak dikkat çekiyor. Günümüzde bu ülkeleri, dünyanın diğer bölgelerinden ayırt eden özelliği ise birkaç yıldır yaşanan küresel ekonomik kriz karşısında direnç gösterebilme kabiliyeti bir yana, istikrarlı büyüme başarısını göstermeleri geliyor.

4.5 milyon km2'lik geniş bir coğrafyayı kaplayan, 580 milyonu bulan dinamik nüfusu sadece üretici değil, tüketici niteliği ile de küresel şirketlerin iştahını kabartıyor. Bölgenin cazibesini artıran bir diğer olgu ise tarihsel olarak hammadde kaynaklarına ev sahipliği yapması. Bu özellikleri ile -tıpkı sömürge döneminde olduğu gibi-  sıkışan Batı ekonomileri için bir çıkış kapısı olma özelliği taşıyan Güneydoğu Asya ülkeleri bir diğer ifadesiyle ASEAN, bölgeye komşu olmaları hasebiyle günümüzde Çin'in ve Japonya'nın da gündeminde. 

Küresel ekonomi krizi çerçevesinde istikrarsızlığın yaşadığı ve dolayısıyla bundan etkilenen geniş toplumsal kesimlerde huzursuzluğun hakim olduğu bir dönemde ASEAN ülkeleri dünya devleri için yeni bir ümit kapısı olarak gündemde. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un, bölgenin sahip olduğu imkânlara vurgusunu açık seçik dile getiren "21. yüzyılın büyük bölümünün bu bölgede yazılacağı" öngörüsü bugün sadece ABD'nin değil, dünyanın önde gelen ülkelerinin söz konusu birlik ile olan ilişkilerinin boyutlarını ortaya koyması bakımından dikkat çekici. ABD'nin bölgeye yönelik ilgisi yakın geçmişte New York'da düzenlenen ABD-ASEAN toplantısı ile ortaya çıktı. Bu toplantıda, Çin'in bölge üzerinde tehdit boyutlarına varacak nüfuz girişimlerine yanıt anlamı taşıyan yorumlarına rağmen, ASEAN ülkeleri ABD'nin Çin'i kızdıracak açıklamalar yapmasına izin vermediği de biliniyor. Bunun benzeri bir gelişme, Hanoi'deki Savunma Bakanları toplantısında yaşandı. Açılış konuşmalarında ABD Savunma Bakanı Robert Gates'ın Çin'i doğrudan hedef alacak ifadelerine yer vermemesi, ASEAN'ın bu konudaki hassasiyetini bir kez daha ortaya koyduğunu gösteriyor. Elbette ASEAN'ın sergilediği bu hassasiyetin ardında, Asya ekonomisine hükmeden Çin'in varlığı ile ABD'nin tehditlerinin yaratabileceği olumsuzluğu kavraması yatıyor.

Uzun yıllar diktatör sıfatıyla anılan kimi rejimlere ev sahipliği yapan ülkelerin de bulunduğu Güneydoğu Asya'da batılı anlamda demokratik ve sivil toplumun egemen olduğu bir siyasal ve toplumsal yapılanma eksikliği görülmekle beraber, bu durum yerini demokratik, insan haklarına önem veren yönetimlere bırakmaya başladı. Bununla beraber, daha yapılacak çok işin olduğu da aşikâr. Öte yandan, Batı toplumlarının post-endüstriyel çağı yakalaması ile üretim merkezlerini hammadde kaynaklarının bulunduğu ve işgücünün son derece ucuz olduğu Güneydoğu Asya ülkelerine taşıması ile temel parametreler bağlamında ekonomik kalkınma sürecine giren Güney Kore, Singapur, Hong Kong ve Tayvan dünya ekonomi literatürüne Asya Kaplanları olarak geçti. Öte yandan, kökleri sömürge dönemi dual ekonomik yapılanmasına kadar uzanan ve Batı toplumlarına mal ihraç eden ülke haline gelmesi ile dış yatırımlar konusunda cazip şartlar sunmasıyla Malezya'nın adı da  "Asya Kaplanları" ile birlikte anılmaya başlandı. Öte yandan, bölgenin en büyük ülkesi, dünyanın ise -herşeye rağmen- üçüncü büyük demokrasisi olarak adlandırılan Endonezya 2004 yılından bu yana Susilo Bambang Yudhoyono liderliğinde devam ettirilen ekonomik ve toplumsal reform çabalarında kat ettiği mesafe ile son dönemde adını duyurdu.

ASEAN toplantısında nelere değinildiğine bir bakalım. Öncelikle, toplantının Milli Savunma Bakanları zirvesi olması dolayısıyla gündemi, son birkaç aydır Güney Çin Denizi'nde Çin ile Japonya arasında yaşanan sınır sorunları oluşturdu. ASEAN'a üye olmayan bu iki ülke arasındaki çekişme, su yolları ve güvenlik meselesi bağlamında sadece ASEAN'ı değil, toplantıya katıldığını ifade ettiğimiz diğer önde gelen kalkınmış ülkeleri de ilgilendiriyor. Bu nedenle toplantının perde arkasında en can alıcı noktayı oluşturdu. Sorun, sadece birkaç balıkçı teknesinin sınır ihlali değil. Sorunun temelinde, bölgede önemli petrol yatakları bulunduğu ifade edilen Japonların Senkaku, Çinlilerin ise Diaoyu adını verdikleri adaların sahipliği ile doğrudan alâkalı. 1972 yılında varılan anlaşma ile Adalar Japon sınırları içinde kabul edilmekle beraber, Çin adalar konusunda hak iddiasını dile getiriyor. Kaldı ki, Güney Çin Denizi'ndeki bu sınır sorunu, Çin ve Japonya arasında kalmıyor. Stratejik öneme sahip Adalar üzerinde Filipinler, Malezya, Brunei ve Vietnam'ın da hak iddia etmesi sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. Öte yandan, uluslararası denizcilik hareketlerini de etkilemesi dolayısıyla ABD'nin de problem yumağına dahil olması anlamına geliyor. Çin ve Japonya arasındaki bu sınır mücadelesi, iki ülke halklarında, özellikle de Çin'de milliyetçi hissiyatın yükselişine neden olurken, ticari ilişkilerine de etkiliyor. Örneğin Japonya, Çin'e uçak seferlerini gözden geçirirken, Çin -açıkça ortaya koymasa da- Japonya'nın yüksek teknoloji ürünleri imalatında ihtiyaç duyduğu kıymetli metallerin ihracatı konusunu koz olarak kullanmaya hazırlanıyor. Japonya'nın söz konusu hammaddelerin %60'ını Çin'den temin etmesi, alternatif arayışlarında yönünü ASEAN'a üye Vietnam'a çevirmesine yol açıyor. Bu çerçevede Vietnam bir yandan Japonya'nın yatırımlarına konu olurken, ABD Savunma Bakanı Gates'in askeri teknolojiye dayalı işbirliği bağlamında dile getirdiği "eski düşmanlarla dostane ilişkiler"de yeri olacağı anlaşılıyor.

Çin'in ASEAN'la ilişkileri geliştirmeye yönelik atağı karşısında, ASEAN yönetimi, ABD'yi ve Rusya'yı da davet etmek suretiyle bir anlamda bölge ülkeleri üzerinde oluşacak bir Çin tesirini ve baskısını nötrleştirme çabası sergiliyor. ABD açısından ise bu ilişkiye, giderek siyasi ve ekonomik önemi artan Güneydoğu Asya ülkeleri ile dolaylı ittifak anlamı yüklendiği gözleniyor. Temelde somut bir gerçeklik olarak sınır sorunu etrafında şekillenen gündeme rağmen, çok yönlü ABD-Çin rekabeti farklı bir yönde gündeme geliyor. Bir yanda müttefiki Japonya, öte yanda, küresel anlamda Çin'le 'henüz' baş edecek siyasi ve ekonomik kabiliyetlere sahip olmayan ASEAN'ın varlığı bu bölgesel birliktelikte ABD varlığını zorunlu kılıyor. ABD'nin bu kaçınılmaz güç dengesine karşılık, Güney Çin Denizi ekseninde mücadeleyi Çin-ABD ikilisine terk etme yanlısı olmayan Hindistan ve Rusya bölgede söz sahibi olma konusunda ısrarlı. ASEAN toplantısına katılan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un, ABD'nin Asya-Pasifik bölgesinde kalıcı bir güç olma niyetini açıkça dile getirmesi yukarıdaki gelişmelere açıklık kazandırıyor. Tüm bu hususlar dikkate alındığında, ASEAN'la çok yönlü ilişkilere taraf olan dünya devlerinini varlığı, bölge uzmanlarınca çok katmanlı ilişkiler ağının örülmekte olduğu şeklinde yorumlanıyor.

Türkiye ASEAN İlişkileri

Kısa bir şekilde, Türkiye'nin bölgeye dair yaklaşımına değinmekte fayda var. Uzun yıllar gözardı edilen bölgenin Türkiye gündemine girmesinde 1996 yılında dönemin başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın önderliğinde kurulan D-8'leri gözardı etmemek gerekir. D-8'in akametinin ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini söyleyerek konuyu bir başka yazıya havale edelim.
Bir diğer girişim ise 1999 yılında Türkiye'nin Doğu Asya ve Pasifik Ülkeleri ile işbirliğine başlama karası alması oldu. Bu siyasi ve ekonomik girişimlere rağmen, bölgenin Türk kamuoyu ve geniş siyasi çevrelerce tanınması ekonomi dışında bazı gelişmelerle de bağlantılı. Bunun ilk örneği 26 Aralık 2004 tarihinde yaşanan büyük deprem ve ardından meydana gelen yıkıcı tsunami oldu. Bunu, Endonezya'nın Cava ve Sumatra Adaları'ndaki depremler takip etmesi, bölgenin şu veya bu şekilde Türkiye kamuoyu gündemine taşıdı. Bu çerçevede, Türk Hükümeti'nin tarihsel bağlarının hiç de azımsanmayacak düzeyde olduğu kimi bölge ülkelerine yönelik yardım faaliyetlerine iştiraki, bölgeye yönelik ticari ve ekonomik katılımı tetiklediği söylenebilir. Bu yöndeki gelişmelere siyasi içeriğin kazandırılmasında Türk Dışişleri'nin ayrı bir rolü var. Bunun en somut göstergesi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Temmuz ayında Vietnam'ın başkenti Hanoi'de yapılan toplantıya katılarak, ASEAN ile "Dostluk ve İşbirliği Anlaşması"na imza atması Türkiye'nin bölge ile kuracağı bağ için önemli bir aşama telakki edilebilir. Türkiye'nin söz konusu bu anlaşmaya imza atan 17. ülke olması, ASEAN'nın cazibe merkezi olduğunun bir başka ifadesi. Hindinstan, Çin, Avustralya, Güney Kore, Japonya ve Pakistan gibi ülkelerin bu anlaşmaya taraf olması ASEAN'ın potansiyelini açıkça ortaya koyuyor.
Yukarıda zikredilen çeşitli ülkelerin ASEAN'a yönelik ilgisinin giderek artmaya devam etmesi, aslında tarihin bir tekerrürü mesabesinde. Türkiye'nin bu 'tekerrür'de ne kadar rol alacağını ise zaman gösterecek. Bununla beraber, aşağıdaki hususları dikkate almanın kaçınılmaz olduğu da bir gerçek.

Bu olumlu gelişmelere rağmen, özellikle Güneydoğu Asya'nın bazı ekonomik ve ticari yapılanmaya müsait bölgelerine nüfuz kabiliyetine sahip olan Türkiye'nin ne devlet ne de özel sektör bağlamında herhangi bir girişimde bulunmamış olması ise Türkiye adına bir handikap. Bu konuya daha önce başka yazılar bağlamında değindiğimizden burada tekrarlamayacağız. Sayın Davutoğlu'nun yukarıda zikredilen anlaşma çerçevesinde akredite Büyükelçilik görevini Türkiye'nin Cakarta Büyükelçisi'ne sunması normal bir prosedür olarak görülse de, Endonezya gibi dev bir coğrafyayı kaplayan ve pek çok hususiyetleri bünyesinde barındıran bir ülkede görev yapan bir büyükelçinin ASEAN gibi dünyanın önemli ekonomik ve sosyal bloku ile ilişkilerde icra kabiliyeti sergileyebilmesinin önündeki maddi kısıtlılığın gözardı edildiği anlaşılıyor. Bunun yerine, Endonezya'dan başlayarak Türkiye'nin Büyükelçilik yapılanmasını genişletmesi, Endonezya'da Açe'den, Malezya'da Cohor'dan başlayarak Konsoloslukları hizmete sokması, ASEAN'la ilişkilerde de Cakarta'da yeni oluşumları icraata geçirmesinin bölge ile ilişkileri sağlıklı zemine oturtulmasında başat rol oynayacağına kuşku yok. Bunları niçin söylüyoruz? Yeni keşiflere çıkmaya gerek yok. Tarihsel olarak Güneydoğu Asya'nın giriş kapısı niteliğinde ve her açıdan gelişmeye müsait Açe Eyaleti; Malezya'nın sömürge döneminden başlayarak kalkınma hamlesinde sürekli lokomotif işlevi görmüş Cohor'da uygulama konulan dev "İskender Projesi" (Kota İskender) ve benzerleri Güneydoğu Asya'nın orta ve uzun vadede yatırım, üretim, ulaşım, ticaret ve mali alanlarda yeni merkezleri olmaya aday. Kurumsal anlamda bölge tarihi, ekonomisi, kültürünü kapsamlı araştırmalara konu edecek Güneydoğu Asya Enstitüsü'nün varlığı kaçınılmazdır. Bir başka yazı vesilesiyle dile getirdiğimiz Malay Dünyası ve Medeniyetleri başlıklı bir bölümün yetkin bir devlet üniversitesinde kurulması bunun bir başlangıcı olacaktır.

Yeri gelmişken küçük bir uyarı yapalım. Türkiye gibi sadece bölgesinde değil, giderek artan bir ivme ile dünya politikasında söz sahibi olan bir gücün, siyasi ve ekonomik ilişkilerini belli çıkar gruplarına havale etmesi, potansiyel gelişmelerin ters tepmesine yol açabilir. Türkiye, siyasi ve ekonomik varlığını devletin güvencesi ve ciddiyeti ile bölgeye taşıması her açıdan yararlı ve daha da önemlisi kalıcılık açısından önem arz ediyor.
[1]Tunku Abdul Rahman Putra al-Haj, Looking Back: Monday Musings and Memories, Pustaka Antara, Kuala Lumpur, 1977, s. 156-7, 160.
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=135171&q=mehmet+%C3%B6zay

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder