27 Nisan 2020 Pazartesi

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler V / Some issues about research phenomenon and research university V


Mehmet Özay                                                                                                                        27.04.2020

Araştırma üniversitelerinin konvansiyonel üniversitelerden ve/ya bir başka deyişle yüksek lise kurumlarından ayrıştıran özelliğini belirleyen hususiyetler nelerdir sorusu önemlidir.

Anlamını, araştırma kavramıyla alan araştırma üniversitelerinin, temelde sözde bilgi aktarımının veya bir ölçüde edinim süreçleriyle sınırlı olmayan bir yapısı olduğu aşikârdır. Haddi zatında bilginin üzerinde düşünüldüğü, üretildiği, yeniden/üretildiği bir kurum olmaklığıyla öne çıkmaktadır.  

Araştırma olgusunun, belli bir sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde bilgi üretimine konu olduğunu ısrarla vurgulamak gerekiyor. Ancak burada üretilecek bilginin temelleri, hedeflerinin tespiti ve argümanları hiç kuşku yok ki, en az bu tür kurumların varlığını belirleyen araştırma süreçleri kadar ve bunlarla birlikte ele alınmaktan da bağımsız değildir.

Hatta tam aksine, hangi bilgi kaynaklarından beslendiği konusu bizatihi varlığının gerçekçi mi, yoksa sanal mı olduğunu ortaya koyan delillerdendir. Gerçekçilik, içinde yer bulduğu toplumsal, kültürel zeminin hususiyetleriyle örtüşüp örtüşmediğine tekabül ederken, sanallık ithal olduğu kadar, akademik göstermecilikle ilgili bir yana tekabül etmektedir.

Bunu, söz konusu kurumların adına misyonları ve vizyonları denilen -ve örneğin İngilizce’den doğrudan aktarılan başlıklar altına dizilmiş cümlelerle dolayımında anlamak elbette ki mümkün değildir. Bunların birer template’e tekabül ettiği ve bu anlamda banalliği içinde taşıdığını ileri sürmek bile mümkündür.

Temelde hakiki sürecin, bizatihi araştırma üniversitesi denilen yapıda yer alan, eksiksiz her bir araştırmacının -böyle olduğu varsayılsa gerek- somut olarak gerçekleştirdiği eylemler dizisinde karşılık bulması, vazgeçilmez bir hususiyete tekabül etmektedir. Çünkü araştırmaya tekabül eden süreçlerin ve/ya araştırmacının bu süreçler içerisinde üstlendiği/oynadığı rol ve işlevlerle bireysel ve kurumsal hedeflerin ortaya konulması temeldir ve bu bir zorunluluk arz etmektedir.

Yoksa adına misyon ve vizyon denilen abartılı, gösterişli kelimelerle bezeli ve de küresel ölçekte kendine uzun dönemler sonunda yer edinmiş bazı kurumsallaşmış yapılardan aktarılan bir tür kopyacılık eseri ithal özellikler olmasa gerektir.

Araştırma ile öğreticilik arasındaki temel fark ve ayrışmada, birini ötekine tercihde belirleyici olan araştırmanın ve araştırmacının doğasıdır.

Araştırmayı kim yapacak, nasıl yapacak, neyle yapacak gibi birbiriyle bağlantılı soruları da birbiri ardına gündeme getirmekte fayda var. Araştırmacının öğreticiden farklılığı kadar, neyi, hangi şartlarda ve koşullarda, nasıl ve hangi hedeflerle ortaya koyduğuyla da önem taşımaktadır.
Batılı bilgi kaynaklarını içselleştirerek, kavramlarını zihninin köşe taşı yapmış kişilerin araştırma kurumlarında ortaya koyacakları çabaların bir araştırmadan ziyade, tıpkı öğreticilik süreçlerinde çokça rastlandığı şekilde kopyacılıktan öte bir anlam taşımamaktadır.

Bu yapının sömürgecilik kavramı ile ilişkisinin kurulması, bugün adına yüksek lise denilen kurumlar ile araştırma kurumlarının ne türden bilimsel bir alan ve değer taşıdıkları veya taşımadıkları hakkında da bir fikir verebilir.

Sosyolojik olarak baktığımızda, adına bir dönem, yani Soğuk Savaş sürecinde Üçüncü Dünya ülkeleri denilen, bunun bir küçümseyicilik ve hatta aşağılayıcılık olduğunun keşfedilmesi veya “onlara da biraz hak verelim” düşüncesinin ürünü olmak üzere, post-modern dönemle birlikte kalkınma kavramı özelinde belirlenmiş tanımlamalara geçilerek “kalkınmakta olan ülkeler” denilerek, az da olsa onere edildiklerine ve küresel ölçekte bir yer sahibi olabileceklerine inandırılan toplumlar vardır.

Bu toplumların değişik sosyo-kültürel gerçeklikler üzerinden ve de Batı’nın ürettiği ve özellikle “etnik” denilen yapılar arasında farklı tarihi, toplumsal, kültürel, ekonomik nedenlerle ortaya çıkan/çıkartılan alt gruplarına mensup bireylerinin araçsallaştırılmasına tanık olunmaktadır.

Bu araçsallaştırmaya zaten teşne olmaya hazır hale getirilmiş ve Batılı kampüslerde sunulan icazetlerle Batının onaylı unsurları haline getirilmenin hazzına erişmiş bu bireyler, içine doğdukları toplumlara döndüklerinde araçsallaştırılmış olmalarının çeşitli boyutlarını ortaya koymakta gecikmemektedirler.

Ancak sosyal bilimlerin yapılaştırıcı boyutunun bireyden, kurumlara kurumlardan sistemlere aktarılan özelliği ile farklılık taşıyıp taşımadığından hareketle, adına sosyal bilimciler denilen araçsallaştırılmış kitlenin nasıl/ne tür işlevler yüklendiklerini ve/ya yükletildiklerini tespit etmek gerekmektedir.

Bunu sadece yüksek lise ve araştırma kurumlarında var olduğu dile getirilen sosyal bilimler özelinde değil, genel itibarıyla tüm bilim alanları için söylemek için yeter kanıtı yaşadığımız dünyada kafi miktarda örneklerle görmek mümkündür.

Burada unutulmaması gereken husus da, Batı kurumlarının/üniversitelerinin kendilerine koşa koşa gelen, Üçüncü Dünya/gelişmekte olan ülkeler öğrencilerine “iyi bir gelecek” inşa etmelerini sağlama konusundaki cömertlikleri dikkate şayandır.

Bu noktada, sistemik bir etik yaklaşımla hareket eden bu Batılı kurumlar/üniversiteler, önlerine gelen ‘malzemeleri’ işleme konusunda zorluk çekmedikleri gözlemlenmektedir.

Tam da bu noktada, kimileri bağlantı kurmakta zorlansa da, bu noktada uzun sömürgecilik geçmişinin oluşturduğu derin yapılaşmalar göz ardı edilemez.

Peki kendini sömürgeleştirilmemiş addeden yapılar bunun dışında mıdır? Gözlemler bu kitle için sömürgeleştirilenlerle benzerliklerin kurulabileceği ve kendinde bir sömürgeleştirmeyle tanımlanabilecek bir sürecin olduğunu ortaya koymaktadır.  

Malzemenin işlerlik kazanmasında, sömürgecilik döneminin ürettiği şartlar kadar, kendini bile/isteye sömürgeciliğe zorlayan, öz-sömürgecilikle (self-colonization) anılmayı hak eden çevrelerin varlığı önemli rol oynamaktadır.  
Hemen yanı başımızda biten, azınlıkçı, etnikçi söylemle kendilerini ortaya koyan ve bu söylemin sözde eleştirdikleri Batı’nın, Batı düşüncesinin ve içinde bir süre yetişip/yetiştirilip salıverildikleri kampüsler içerisinde şekillendirilen kişiler bağlamında da tecrübe etmek herhalde kesinliği sorgulanamayacak bir durum arz etmektedir.


25 Nisan 2020 Cumartesi

Saiful Mahdi dan Problem Sistemik / Saiful Mahdi and Systemic Problem https://rubrika.id/index.php/2020/04/25/saiful-mahdi-dan-problem-sistemik/

Mehmet Özay                                                                                                                        25.04.2020

Saiful Mahdi, dosen di Universitas Syiah Kuala di Banda Aceh dijatuhi hukuman 3 bulan penjara dan 10 juta subsidier 1 bulan pada hari Selasa, 21 April setelah menjalani proses hampir satu tahun yang lalu. Meskipun begitu, advokat hukum Saiful Mahdi menegaskan keputusan hakim ini bukanlah akhir. Proses hukum berlanjut setelah naik banding.

Kasus ini bermula dari pendapat Saiful Mahdi di WA grup dosen-dosen Unsyiah yang beranggotakan lebih kurang 100 orang, soal kejanggalan perekrutan Calon Pegawai Negeri Sipil (CPNS) di Fakultas Tekhnik pada akhir tahun 2018 lalu yang disambut dengan laporan polisi atas tindak kriminal pencemaran nama baik oleh Dekan Fakultas Tehnik Universitas Syiah Kuala. Kasus WA ini dilaporkan dengan alasan melanggar UU ITE Pasal 27 ayat 3/2016.

Dalam proses hukum ini, terdapat kalangan yang menganjurkan perdamaian, seperti misalnya yang disampaikan oleh kementerian pendidikan tinggi. Ini buru-buru disambut dengan khabar bahwa Dekan menginginkan Saiful Mahdi yang meminta maaf. Apa yang dilupakan ketika upaya berdamai ini adalah timbulnya justifikasi superioriti satu pihak yang menjelaskan miskinnya sensor keadilan di negeri ini.

Kalangan yang menasehatkan damai antara kedua dosen ini nampaknya juga tidak mengerti budaya kolusi di kawasan ini. Damai antara dua pihak yang berseteru bisa diartikan oleh kelompok terlibat dalam bentuk yang lebih ‘kreatif’. Misalnya pembagian uang secara merata antara kelompok terkait, atau bisa juga dalam bentuk selipan prospektif perekrutan anggota dekat untuk CPNS dimasa yang akan datang!

Penolakan Saiful Mahdi untuk meminta maaf adalah acungan jempol. Karena kasus ini bukan didasari oleh hal personal seperti layaknya dua tetangga yang sedang adu kemarahan dalam sebuah kampong, melainkan proses perkembangan yang harus melibatkan profesionalisme.

Platform Whatssap/Pertemuan Senat

Common Sense (intuisi normal) adalah makna tersirat dari apa yang disampaikan secara implisit oleh Saiful Mahdi dalam teks WA-nya. Artinya, ia menegaskan apa yang dilakukan oleh pihak kampus bertentangan dengan fungsi kampus sebagai alat ukur ilmiah kriteria rasional. Problem sistemik ini sudah terlihat dalam perekrutan CPNS yang kandidat-kandidatnya sudah terlebih dahulu di ‘pesan’ dan pesan teks tersebut hanya bisa diakses oleh anggota-anggota kampus.

Dalam pesan singkat WA ini, ia mengeluhkan kemunduran kampus Unsyiah dari ‘sebelumnya berjaya yang kemudian memble’. Pernyataan ini merujuk pada ‘ketidaklayakan’ yang sudah mendalam. Dalam poin ini perlu ditanyakan apa yang terjadi ketika Saiful Mahdi menyorot isu yang mendebatkan suatu kejanggalan dalam perjalanan akademik kolega-kolega kampus tersebut.

Pencemaran nama baik, bentuk kriminal yang coba dijatuhkan pada Saiful Mahdi sama sekali tidak patut karena teks WA Saiful Mahdi tidak menyebut nama personal. Ketika ia dihadapkan dalam pertemuan senat pun, jika keluar nama-nama tertentu, ini tidak bisa diambil sebagai upaya mencemarkan nama baik.

Pencemaran nama baik melibatkan penyebutan nama individual dan tuduhan criminal kepada publik yang tidak dibatasi oleh dinding WA dan pertemuan internal. Pendapat senada yang juga disampaikan oleh ahli bahasa, Totok Suhardijanto.

Persoalan utamanya adalah interpretasi WA oleh Dekan Fakultas tersebut. Artinya ia berpikir pendapat dan kritik dari WA tersebut hanya ditujukan untuk dirinya sendiri. Oleh karena itu, ada semacam ketakutan yang tampaknya belum dimengerti publik menyebabkan ketergesaannya untuk melaporkan Saiful Mahdi pada otoriti hukum.

Presentasi Pendapat Ahli  

Para ahli menyimpulkan keputusan yang dikeluarkan hakim tanggak 21 April itu sebuah kesalahan. Salah satunya, ahli hukum yang berkontribusi pada persetujuan UU ITE, Prof. Dr. Henri Subiakto mengatakan bahwa pasal 27 ayat 3 tidak bisa menjerat kasus ini. Dalam kondisi ini ada dua pilihan soal mengapa hukuman ini dikeluarkan.

Yang pertama, sebagimana yang dikatakan oleh Prof. Subiakto, hakim mengazaskan keputusannya dengan kesalahan interpretasi hukum. Sebagaimana dilangsir dari Habadaily, Ia mengatakan UU ITE pasal 27 ayat 3 ‘kerap ditafsirkan secara miring untuk menjerat pendapat orang lain’. Ia kemudian juga mengatakan bahwa pasal 310 (1) KUHP menjamin perlindungan bagi kritik-kritik didunia akademik.

Yang kedua, dibelakang layar, barangkali terdapat relasi relasi gelap yang memprioritaskan penjara tak hanya bagi Saiful Mahdi secara fisik tapi juga pikiran pikiran yang ia suarakan. Ahli lainnya, yaitu ahli bahasa, Totok Suhardijanto teks WA tersebut tidak menyudutkan dekan tersebut melainkan pendapat yang disampaikan secara umum.

Problem Sistemik

Hingga saat ini tidak banyak diketahui apa yang dimaksud dengan kejanggalan dalam teks tersebut. Namun jika anda ada dalam lingkaran pendidikan tinggi di Banda Aceh, maka dugaan pertama adalah seputar indikasi tindakan tidak benar seperti nepotisme, misalnya, yang dipercayai sering terjadi dalam dunia pendidikan di Indonesia umumnya, dan Aceh khususnya.

Sebagai sempat dipertanyakan kebenaran isi WA tersebut, laporan untuk penyelidikan lebih lanjut sama sekali luput terhadap pihak fakultas luput dari perhatian, sebaliknya telunjuk salah dipaksakan hinggap pada Saiful Mahdi atas tuduhan pencemaran nama baik.

Kasus ini yang telah berlangsung hampir setahun ini tidak hanya berangkat dari mempersoalkan kinerja etika dilingkaran perekrutan CPNS, tetapi juga dalam kurun waktu tersebut secara tidak langsung mempersembahkan dugaan keberadaan penyakit sistemik dalam tubuh pendidikan di Aceh. Lewat keputusan hakim pada tanggal 21 April lalu, menunjukkan bahwa persoalan sistemik ini yang kita bicarakan ini nampak nyata adanya.

Lebih parah lagi, berpendapat dari keterangan para ahli hukum, hukuman yang dijatuhkan atas pasal UU ITE tersebut diatas nampaknya adalah hasil dari penyalahgunaan kuasa oleh hakim.

Kasus pengadilan Saiful Mahdi bukan kasus antar individual melainkan kasus yang melibatkan perkembangan institusi-institusi pendidikan dalam beberapa tahun terakhir. Problem sistemik ini dapat dipantau dalam institusi publik, khususnya badan pendidikan tinggi di Aceh.

Oleh karenanya persoalan ini menyentuh hampir seluruh problematika sosial dalam masyarakat Aceh. Ulama, dayah, institusi pendidikan tinggi, badan sipil dan intelektual perlu mendirikan konsensus dalam hubungan-hubungan terkait yang hanya berdasarkan hak dan kebenaran secara demokrasi, yang ditinjau dari sudut mutu, keadilan dan lain lain, bukan sebaliknya hanya dibangun dari sudut dukungan dan kesetiaan pada satu jaringan kelompok struktural. 

Apa yang di sampaikan oleh Saiful Mahdi adalah tuntutan terhadap kebenaran-kebenaran itu demi keadilan bagi semua pihak.

https://rubrika.id/index.php/2020/04/25/saiful-mahdi-dan-problem-sistemik/

23 Nisan 2020 Perşembe

Güneydoğu Asya Müslüman toplumlarında Ramazan ve Covid-19 / The month of Ramadhan and covid-19 in Southeast Asian Muslim societies


Mehmet Özay                                                                                                                        23.04.2020
foto: malaymail.com
Güneydoğu Asya bölgesinde Müslüman toplumların Ramazan hazırlıkları her zamanki gibi renkli ve hareketli bir nitelik arz ediyor.
Ulus-devlet düzeyinde müslümanların çoğunlukta toplumlar ile Budist ve Hıristiyan çoğunluğu oluşturan ülkelerde azınlık konumundaki müslüman toplumların Ramazanı yaşama biçimlerinin yapısal özellikler gösterdiğini de söylemek mümkün. Örneğin bütün bir ayın neredeyse Ramazan’a hasredildiği günler olduğu gibi, gündelik yaşamın merkezi hükümetlerin belirleyici olduğu ve Müslüman toplumlara tanınan bazı haklarla Ramazan ayının tecrübe edilmektedir.
Bu ve benzeri süreçlerin bu yıl covid-19 nedeniyle kendine özgü değişiklikleri gündeme getirdiğine kuşku yok. Covid-19’ın bazı çevrelerce ilgili toplumlarda, bölgelerde barış süreçlerinin ilerletilmesine vesile olacağı yönündeki görüşün yanı sıra, çeşitli düzeylerde çatışmanın körüklenmesine neden olma ihtimalini de içinde taşıyan bir dönemden geçiyoruz.
Myanmar, Filipinler, Tayland, Kamboçya, Vietnam ve Singapur gibi ulus devlet yapılarında azınlık konumunda bulunan Müslüman toplumlar kadar, Malezya, Endonezya gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ulus-devletlerde covid-19’un Ramazan ayına etkisi belirleyici bir özellik taşıyor.
Mudik’e covid-19 engeli
Özellikle Endonezya kısmen Malezya için dile getirilecek olan husus, uzan/yakın aile bireylerinin bir araya toplandığı, kamusal yaşamın dini-kültürel-geleneksel yapılaştırıcılığa konu olduğu bir Ramazan ayını bu sene gözlemlemek zor gözüküyor.
Alınan karantina tedbirleri nedeniyle seyahat yasağı, kamusal alanlarda toplum etkinlikler, camilerde ibadetler bu süreçler içerisinde en çok etkiye maruz kalan unsurlar olacak.
Söz konusu bu tedbirlerin birey ve kamu sağlığı kadar, küresel toplum için önemi ile, Müslüman bireylerin hilali gözlemlemekten başlayarak dini-geleneksel değerlerini günün her anına yayarak yaşama tecrübelerinden maruz kalmaları arasındaki çelişki hiç kuşku yok ki, neredeyse bütün bireyler tarafından hissedilmeye başlandı bile.
Ramazan ayının başlamasından günler öncesinde çalıştıkları büyük şehirlerden veya komşu ülkelerden memleketlerine giden ve büyük bir iç/bölgesel göç hikayesine (mudik) konu olan süreç akamete uğradı.
Bu noktada, özellikle devlet başkanı Joko Widodo yaptığı resmi açıklamada memurların ve güvenlik birimlerinde çalışanların memleketlerine dönmelerini yasaklandığını belirtti.
Uzun bir süre Covid-19 vakasının görülmemesi ile dikkat çeken Endonezya’da Nisan ayı ile birlikte gündeme gelen vaka sayısındaki ve ölümle biten vaka sayısındaki artışlar nedeniyle Güneydoğu Asya ülkelerinde ilk sırada yer alıyor.
Bangsamoro
Filipinler’in güneyinde Mindanao ve Sulu Adaları’nda Bangsamoro Özerk Bölgesi yönetimi, Ramazan ayın öncesinde covid-19 ile mücadelede işi ciddi tuttuğu anlaşılıyor.
Filipinler’de covid-19 genel itibarıyla yayılma eğilimi gösterirken, Ulusal sağlık bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda Bangsamoro Özerk Yönetim bölgesinde bir elin parmakları saysısınca pozitif vakanın görülmesini dikkatle ele almakta fayda var. Bununla birlikte, vaka şüphesi olan yaklaşık dokuz bin kişinin gözlem altında tutulduğu ve bazı bölgelerde karantina uygulandığı belirtiliyor.  
Bununla birlikte, Manila merkezi hükümetinin aldığı sağlık tedbirleri ile özerk yönetim bölgesindeki merkezi hükümet-özerk yönetim birimleri arasında bazı olumsuz karşılaşmalar, bölgede sadece sağlık süreçlerini engellemeye/geciktirmeye yönelik değil, mevcut barış ortamının zedelenmesine yol açacak boyutlar içerebilir.
Bu çerçevede, 13 Nisan günü covid-19’la ilgili sağlık süreçlerine müdahil olan özerk yönetime bağlı bazı birimlerin Cotabato polis müdürlüğünce bazı gerekçeler gösterilerek görevlerinden alıkonulmaları bu konuda ne tür gelişmeler olabileceğine dair bir örnek teşkil etmektedir.
Bu gelişme, Manila hükümetinin aldığı kararların özerk yönetimle ortaklaşa yürütülmesi konusunda yaşanan bürokratik bir karmaşa olabileceği gibi, kasıtlı ve bilinçli bir şekilde özerk yönetimin etkinlik alanını daraltmaya yönelik bir girişim de olabilir.
Bu çerçevede, Bangsamoro özer yönetiminden yapılan resmi açıklamada, bu gelişme üzerinde durularak, bu gelişmenin 16 Mart’da devlet başkanlığı bünyesinde Bangsamoro barış sürecini yönetim sekreter Salvador Medialdea’nın, hangi birimlerin covid-19’la ilgili karantina kuralları dışında icraatta bulunabileceği yönündeki açıklamasına atıfta bulunularak, Cotobato polis müdürlüğünün icraatı eleştiriliyor.  
Bu ve benzeri gelişmelerin önemi, hiç kuşku yok ki, bölgede geçen yıl hayata geçirilen ve üç yıl sürecek olan özerk yönetimin ilk yapılaşması olarak üç yıl sürecek geçiş döneminin yaşanıyor oluşudur.
Mindanao’da beş eyalet, üç şehir, 116 belediye ve Kuzey Cotabato’da 63 geleneksel yerleşim bölgelerinde yaklaşık dört milyon Bangsamoro Müslümanın yaşadığı özerk yönetimin, özellikle kurumsal yapılaşma konusundaki varlığının yerleşik bir nitelik kazanması, bölge halkının uzun dönemli savaş döneminin ardından gerekli alt yapı hizmetlerine ulaşabilmesi açısından oldukça önemli.
Bölge halkının çatışma döneminde merkezi/resmi otoritelerce maruz bırakıldıkları mağduriyetin doğurduğu psikolojik/dini-kültürel ve siyasal ayrışmanın halen izlerini taşıdığı bir dönemde Covid-19’la önemli bir sağlık sorunuyla mücadele sürecinde akamete uğramaması büyük önem taşıyor. Bu nedenle, özerk yönetim bölgesinin sağlık dahil olmak üzere diğer alt yapı konularında bölge halkına ulaşmasının önünün kesilmemesi gerekiyor.
Özerk yönetime bağlı olarak faaliyet gösteren İslam Danışma Konseyi (Darul Ifta), yaptığı açıklamada, camilerde toplu teravih namazlarının kılınmayacağını açıkladı.
Patani/Tayland
Çoğunluğu Budist bir toplum olan Tayland’da, ülkenin güney bölgesinde halen düşük yoğunluklu çatışmanın yaşandığı Patani kadar ülkenin özellikle başkent Bangkok gibi bazı bölgelerindeki Müslümanlar Ramazan’ı heyecanla beklerken, covid-19 sürecinin kısıtlayıcılığı ile karşı karşıyalar.
Tay monarşisinin tarihsel olarak tanıdığı ve kurumsallaşmasında rol aldığı Bangkok’daki şeyhülislamlık kurumu yaptığı açıklamada covid-19 tedbirlerinin uygulanması konusunda çağrıda bulundu.
Camilerde teravih namazları kılınmayacağı ve Ramazan’ın son on günü camilerde itikaf’ın yapılmayacağı hatırlatılırken, tam bir şenlik atmosferinde gerçekleşen iftar öncesi akşam pazarlarının açık olacağı ifade ediliyor. Bu çerçevede, gıdaların sağlık kurallarına azami özen gösterilerek hazırlanması ve kapalı olarak satılması isteniyor. Kamusal alandaki bu düzenlemelerin yanı sıra, ailelerin evlerinde de gıda paylaşımı ve ortak yeme geleneğinin günün koşullarına uyarlanması gerektiği belirtiliyor.
Covid-19’un vakaları, bu hafta başı itibarıyla Güney eyaletlerinde Yala (101) ve Pattani (90) en yüksek iki yerleşim yerini oluşturuyor.
Patani’de barış
Tayland’ın güneyinde, genel olarak Patani’de olarak bilinen dört eyalette, yani Pattani, Narathiwat, Yala ve Songkhla’da düşük yoğunluklu çatışmaya taraf olan Patani Devrimci Ulusal Malay Cephesi (BRN) tarafından bu ayın başında yapılan açıklamada, Ramazan ayın boyunca silahların bırakılacağı açıklandı.
De facto barış anlamına gelen bu açıklamada, covid-19 sürecinin de yaşandığı bir dönemde, Patani Malaylarını temsil eden gruplar ile Bangkok merkezi hükümeti arasında barış görüşmelerinin ivme kazanması için bir imkânı içinde barındırdığını söylemek mümkün.
Bu açıklamanın BM genel sekreteri antonio Gutierres’in 23 Mart’ta dünyadaki tüm çatışma bölgelerinde barışın tesisi için yaptığı açıklamanın etkisi olduğunu söylemek mümkün.
Hiç kuşku yok ki, doğal afetlerin çatışma süreçlerine yönelik olumlu etkisi, 26 Aralık 2004 tarihinde Hint Okyanusu’nu çevreleyen ülkeler, özellikle de Endonezya’nın en batısındaki Açe Eyaleti’nde kendini göstermişti.
O dönem sürgündeki Açe Özgürlük Hareketi (GAM) lider kadrosunun tek taraflı olarak sahadaki birliklerinin silah bıraktığını açıklaması ve Cakarta yönetimine barış sürecine geçilmesi çağrısı etkili olmuş ve oldukça yoğun geçen barış görüşmelerinin ardından 15 Ağustos 2005 tarihinde Helsinki Barış anlaşması imzalanmıştı.
Bugün Patani’de bağımsız/özerk yönetim talebinde bulunan BRN’in açıklamasında on beş yıl önce gerçekleşen bu sürecin yankısını görmek mümkün.
Covid-19 nedeniyle olağanüstü bir dönemden geçen küresel toplum, özellikle Batı toplumlarında toplumsal yalnızlaşmaya ve bazı siyasi liderlerinin öncülüğünde çatışmacı bir siyaseti ortaya koymaya çalışırken, Asya-Pasifik bölgesinde siyasal ve toplumsal disiplinin bir göstergesi olarak önemli gelişmelere konu oluyor.
Covid-19 gerçekliği içerisinde, Asya-Pasifik toplumlarının önemli bir bölümünü teşkil eden ve ağırlığını Malay Müslümanların oluşturduğu geniş kesimler bugün ve/ya yarın Ramazanla kucaklaşıyor.
Müslümanların Rablerine, bir anlamda yakınlaşmalarının en önemli dönemlerinden biri olan Ramazan ayı bazı maddi kısıtlılıklarla gelirken, bunun toplumsal hikmetin ortaya çıkmasına engel olmayacağını düşünüyoruz. Bu vesileyle öncelikle çatışma bölgelerindekiler olmaz üzere, tüm bölgelerdeki Müslümanların mübarek Ramazan aylarını tebrik eder hayırlara vesile olmasını dileriz.

21 Nisan 2020 Salı

Asya-Pasifik’te azınlık-çatışma bölgelerinde ve kamplarda Covid-19 manzarası / Covid-19 in the minority-conflict zones and camps in Asia-Pacific region


Mehmet Özay                                                                                                                         21.04.2020

foto: gmanet.com
Covid-19 ile mücadelede ulus-devletlerin rolüne daha önceki bazı yazılarımızda değinmiştik. Hatta bu süreci oldukça iyi yönettiği gözlemlemen Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkelerin covid-19 sonrası süreçte ulus-devlet algının değişmesi bir yana, daha da güçlenerek çıkacağını ileri sürmüştük.

Bununla birlikte, Asya-Pasifik bölgesinde Covid-19 sürecinin nasıl bir yönelim takip ettiğine dair dikkatle izlenmesi gereken başka bölgeleri de bulunuyor.

Covid-19 sürecinde başarılı uygulama örnekleriyle öne çıkan Asya-Pasifik bölgesinde, azınlık ve çatışma bölgelerinde sürecinde yaşayanların ise bir başka gerçekliğe tekabül ediyor.
Bu çerçevede, bu coğrafyadaki çatışma bölgeleri ve özerk yönetim adı altında bulunan bölgelerde neler yaşandığı da önem arz etmektedir.

Ayrıca, çeşitli ülkelerdeki mülteci kamplarını da unutmadan.Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nce 9 Nisan’da yapılan açıklamada, Asya-Pasifik bölgesinde çeşitli ülkelerde kamplarda tutulan büyük bölümünü kadınların ve çocukların oluşturduğu mültecilerin sağlıklı ortamlara kavuşturulması yönündeki çağrısı dikkat çekiciydi.

Azınlık/çatışma ve özerk bölgeler

Azınlıklar ve çatışma bölgelerindeki toplumların Covid-19 ile mücadelesi tek başına ele alınamayacak, aksine bölgesel ve küresel yapıların önemli desteğiyle sürdürülebilir bir duruma işaret etmektedir.

Arakan, Patani, Mindanao, Bangladeş gibi düşük veya orta düzeyde çatışmalara konu olan ve/ya barış süreci yaşamakla birlikte, toplumsal ve siyasal yapılanmasının sağlıklı bir zemine oturtul/a/madığı toplumsal yapılarda Covid-19, bir tıbbi tehdit unsuru olmanın yanı sıra, ayrıştırmanın ve çatışmanın aracı haline getirilebilecek bir boyuta sahiptir.

Arakan

Myanmar’ın batısındaki Arakan Eyaleti’nde yaşanan göç hadiseleri sonrasında artık sayılarının sadece birkaç yüz bin ile sınırlı olan Müslümanların -ki bunların 120.000 eyalette oluşturulan 20 kampta yaşam sürmektedir- nasıl bir sağlık sistemi içinde korundukları; söz konusu göçlerin ana destinasyonu olan Bangladeş’in güneydoğusundaki Cox’s Bazar bölgesindeki kamplarda hayat mücadelesi süren bir milyonu aşkın Arakanlı Müslümanın nasıl bir sağlık ortamı ile yüzleştikleri;

Arakan ve kamp

Malezya’da, Şubat 2020 verilerine göre, toplam 14 kampta yaşam süren 178.900 mültecinin yüz binden fazlasını oluşturduğu belirtilen Arakanlı Müslümanların oluşturduğu mültecilerin ülke genelinde uygulanan  tedbirlerden nasıl pay aldıkları;

Patani

Tayland’ın güneyinde düşük yoğunluklu çatışmanın sürdüğü Patani bölgesinde merkezi Tay hükümetinin ve/ya bölgede sivil-askeri yönetimi oluşturan Güney Sınır Eyaletleri Yönetim Merkezi’nin nasıl bir sağlık politikası sergilediği;

Mindanao-Sulu

Filipinler’de başkent Manila’nın da bulunduğu Luzon Adası covid-19 salgınıyla mücadelede zorlu günlere konu olduğu bir dönemde ülkenin güneyinde Mindanao ve Sulu Adaları, barış anlaşması sonrasında geçen yıl yapılan referandumla özerk yönetime kavuşmasına rağmen, bölgenin sosyo-ekonomik yapısı ve neredeyse tüm alt yapı hizmetlerinin halen büyük ölçüde çatışma döneminin izlerini taşırken, covid-19’un toplumsal yaşamı nasıl etkilediği üzerinde durulması gereken konuların başında gelmektedir.

Merkez-çevre ayrışmasında çözüm arayışı

Bu bölgelere bazı ülkelerde özellikle alt yapı anlamında geri kalmış/bırakılmış bölgeleri de eklemek gerekiyor. Bu anlamda, Endonezya gibi bir ucundan diğerine 5000 kilometreyi aşan bulan bir ulus-devlette yerleşik merkez-çevre ayrışmasının covid-19 mücadelesinde yeni bir boyut kazandığı gözlemlenmektedir.

Öyle ki, bu süreç, daha çevreye gitmeden, merkezin kendi içinde yani, başkent Cakarta’da hükümet ile başkent valiliği yönetim çevresinin covid-19 ile mücadelede farklı politikalar gündeme getirmeleri, tam da ortak hareket edilecek bir zeminde ayrışmanın yeni bir formu olarak ortaya çıktığı gözlemlenmektedir.

Endonezya’da hükümetin uzun bir süre covid-19 vakasının görülmediğini açıklaması ardından, yabancılarla temastan kaynaklanan vakaların teker teker ortaya çıkması kadar, genel test imkânında yaşanan yoksunluklar, çeşitli bölgelerde hayatını kaybeden kişilerin ölüm nedeni olarak covid-19’a çok yakın olarak değerlendirilen akut solunum rahatsızlığı vb. nedenlerin ifşası, merkezi hükümet ile başta Cakarta valiliği olmak üzere bazı eyalet yönetimleri arasında alınacak tedbirler konusunda yaşanan çelişkili süreçler ülkede birşeylerin olumlu gitmediğinin habercisiydi ve bu süreç devam ediyor.

Cakarta valisi Anies Baswedan Geçen Cumartesi günü itibarıyla sadece başkent Cakarta’da, topla 1114 kişinin cenaze işlemlerinin covid-19 protokollerine göre yapılması, hastane raporları ile bazı çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Vefat edenlerin bazılarının yakınları halen hastahnalerden ölüm raporunu beklemeleri ise sürecin nasıl işlediğinin bir başka göstergesi.

Aralarında Açe’nin de bulunduğu bazı eyaletlerde hastalardan alınan örneklerin testler için uygun sağlık ekipmanlarının bulunmaması nedeniyle başkent Cakarta’daki Sağlık Bakanlığı Araştırma ve Geliştirme birimine (Balitbangkes) gönderilmesi, aradan geçen süre zarfında olumlu veya/olumsuz cevap alınmamasına rağmen, hastaların hayatlarını yitirmesi alt yapı eksikliğinin yanı sıra, bürokratik engellemelerin ne denli etkin olduğunu akla getiriyor.

Kaldı ki, ülkenin en batı ucunda bulunan Açe Eyaleti’nden uçakla iki buçuk saatlik mesafedeki başkente gönderilen ve geri gelmesi beklenen örneklerin birbirine karışıp karışmaması, yolda veya bekleme sürecinde herhangi bir müdahaleye konu olup olmaması gibi bir dizi soruyu da akla getiriyor.

Burada savunmacı bir yaklaşımla, zaten başkent Cakarta’da durumun pek de iç acıcı olmaması nedeniyle, Açe’deki ve/ya başka bölgelerdeki sağlık alt yapısının dikkate alınamayacak olmasını normal bulabilir. Ancak Açe’nin tecrübe ettiği ve o dönem yüzyılın felâketi olarak adlandırılan tsunami sonrasında bölge için kullanılması öngörülen yedi milyar Dolarlık uluslararası desteğin nasıl bir sağlık alt yapısının geliştirilip geliştirilmediğinin sorgulanacağı dönemler aslında covid-19 gibi dönemlerdir.

Bugün Açe’de herhangi bir hastahanade covid-19 testinin yapıl/a/maması bir yana, sağlık görevlilerinin en temel ihtiyaçlardan yoksun olması tsunami sonrası yeniden yapılanma ve ardından “özerk” bir siyasi yönetime sahip Açe’nin nasıl bir kalkınma sürecine konu olduğunun test edilmesine neden oluyor.

Özerk yönetim şartları çerçevesinde uluslararası partnerlerle ortak projeler/destekler gündeme gelebileceği gerçeğine karşın, bugün Açe covid-19 çerçevesinde merkeze bağımlı bir yapı sergilemektedir. Ulusal basında Açe’de güya covid-19 önlemleri çerçevesinde askerlerin alelade maskeleri Açeli yaşlıların yüzlerine takarken çekilen ve neredeyse özellikle çekilmiş imajı uyandıran fotoğraflar ise, sanki bölgede son on beş yıl hiç yaşanmamış, aksine çatışma döneminin sorunlu yapısını ortaya koyan bir görüntüye gönderme yapıyor.

Tsunami sonrasında Türk Kızılay’ının eyalet başkenti Banda Açe’de inşasına katkıda bulunduğu “Toplum Merkezi”nde kendisine ayrılan bir bölümün yıllardır atıl bir vaziyette durması ise sadece bugünler için değil, Açe’de genel kamu sağlığının desteklenmesi geliştirilmesi için olası bir imkânın nasıl heba edilebileceğinin de örneği olarak ortada durmaktadır.

Kızılay 2009 yılından sonra bölgeden çekilirken, bir süre Banda Açe’deki Endonezya Kızılhaç’ına (Paleng Merah Indonesia-PMI) gönderildiği ifade edilen azımsanmayacak miktarda desteğin ise ne şekilde harcandığı herhalde PMI kayıtlarından araştırmam mümkün olabilir. Sorunun temelinde şu veya bu kurum ve yardım değil, sürdürülebilirlik esasına dayalı bir yapılaşmanın olup olmadığıdır söz konusu olan.

Yoksa, Açe’nin kendine yeter kaynaklarının bugüne kadar Açeliler için kullanılmamış olması, özerk yönetim adı ile var olan siyasi sistemin tüm detayları ile uygulanmaya geçirilmemiş olması, sadece covid-19 gibi küresel bir süreçte kamu sağlığı alanında acınası durumların ortaya çıkmasına yol açmakla kalmıyor. Aksine, bölgenin kendi bağlamında, diyelim ki Endonezya’nın diğer eyaletleri için de örnek teşkil edecek bir yapılanmanın hayata geçirilememesine neden oluyor.

Asya-Pasifik bölgesinin Güney Kore örneğinde olduğu gibi kalkınmış ülkelerinin Covid-19’la mücadelede sergilediği görece başarının yanı sıra, yaşanan küresel kaos nedeniyle -en azından şimdilik- gözlerden uzak kalan azınlık-çatışma ve özerk bölgelerinde yaşayan toplumların nasıl bir sağlık ortamı ile yüz yüze kaldıkları dikkatle ele alınmayı bekliyor.

Bu çerçevede, bölgedeki ilgili ulus-devletlerin yanı sıra, bir birlik olarak ASEAN ile Tayvan, Güney Kore, Singapur gibi kalkınmış ülkeler kadar, çatışma bölgeleri toplumlarının bazı özellikleri dolayısıyla halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin de işbirliğine imkan tanıyan bir yapılaşmanın hiç kuşku yok ki, bugünlerde çokça gündeme getirilen “paradigma değişikliğini” ilk adımı olacağına kuşku bulunmamaktadır.


18 Nisan 2020 Cumartesi

Asya-Pasifik’te Covid-19 mücadelede ve paradigma değişimi / Tackling the Covid-19 in Asia-Pacific and paradigm change


Mehmet Özay                                                                                                                        19.04.2020

Covid-19’la etkisini henüz kesmese de, dünyanın önde gelen devletlerinin bir güç yarışı tesisiyle covid-19 sonrası döneme hazırlanma eğilimleri sergilediklerini ileri sürebiliriz.

Bazı ülkelerin esnek rol oynamasına karşılık bazılarının adına devlet gücü denilen bir anlamda otorite olarak tanımlanan yöntemle toplumlarını kontrole tabi tutmaları görülmektedir.

Temelde birbirinden farklılık arz eden yaklaşımların herbirinin, kendinde haklılık payı olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, disipline alışmış bir toplumsal yapıda devletin olağanüstü şartlar olarak değerlendirilen salgın hastalık dönemini ‘sıkı’ tedbirlerle çerçeveleme çabası yadsınır bir durum değildir.

Burada farklılıklarla söz konusu covid-19 felâketinden kurtulma konusunda gösterilen çabaların değil, aksine kararsızlıklarıyla öne çıkan toplumların ve devletlerin büyük kayıplar yaşamalarıdır dikkat çekilmesi gereken.

Paradigma değişiminin aktörleri

Yakın tarihi geçmişte, doğal afetler ve/ya insan ürünü felâketler sürecinde benzer güçlerin nasıl hareket ettikleri hatırlandığında, bugün küresel ekonomi başta olmak üzere üretim-tüketim süreçlerinin durma noktasına gelmesi, bu sürecin yeniden başlamasıyla ne türden siyasal ve ekonomik açılımlar olacağı, belirli sektörlerin elde edeceği düşünülen kazanımlar veya kayıplar çerçevesinde yeniden şekillendirilecek bir eko-politik yapı hazırlığı ile bağlantılıdır.

Bu hazırlığın bir paradigma değişimi getireceği yönündeki güçlü kanı hiç kuşku yok ki, yine önceki tecrübelere dayanıyor. Yani toplumsal yapının işlerliğini engelleyen her ne ise, bunun ortadan kalkındırılması ile yeni bir sistemik anlayışın yeniden rasyonel bir tasarıma kavuşturulması çabasıdır.
Bu süreç, aynı zamanda riskin yükseldiği bir toplumda yeniden güvenin tesis edilmesi çabasıdır. Bunun yanı sıra, covid-19’un oluşturduğu şok dalgaya teslim olunmasının nedenlerinin de, bu süreçte dikkatle ele alınacağına kuşku yok.

Bu noktada, söz konusu şok dalgayla nasıl mücadele edildiği hususu ısrarla üzerinde durulmayı hak etmektedir. Çünkü buradan alınacak dersler, yukarıda dikkat çekilen paradigma değişiminin neye tekabül etmesi gerektiği kadar, hakikaten bir paradigma değişikliği olacaksa bunun aktörleri ve parametrelerinin neler olacağı konusunda da bir fikir verecektir.

Kafası karışık Batı

Avrupa ülkeleri nezdinde Birlik içerisinde yaklaşık son dört yıla damgasını vuran Birleşik Krallığın, Birlikten ayrılması ve bunun siyasi ve ekonomik kazanımlarının ve kayıplarının daha sonuçlanmadığını dikkate almak gerekiyor. Bu kopuşun, birlik olmanın manevi varlığına yönelik bir tehdit olarak tespiti ise hiç kuşku yok ki, ekonomi olgusundan öte bir anlam taşımaktadır.

Bu nedenle, önümüzde/geleceği varsayılan post-covid-19 sürecine, hazırlık aşamasının bugünden değil, bir anlamda dünden başladığını söylemek gerekiyor.

Bu çerçevede, Avrupa Birliği’nin kendi iç sorunlarına, yani sağlık sektöründen birlik içi dayanışmaya kadar mevcut sorunları nasıl biçimlendireceğinden, küresel ekonominin geldiği noktada nasıl bir hamle ile süreçte önemli bir aktör olup olamayacağı tartışılabilir.

Bununla kastettiğimiz husus, Avrupa Birliği ve aynı zamanda ABD’nin covid-19 öncesi durumda mevcut siyasal dağınıklıklarının, kararsızlıklarının, tüm gelişmişliklerine karşın Covid-19 sürecindeki politikalarına ve eğilimlerine yansıdığı ortaya çıktı.

Burada sadece ilgili Batı ülkelerin hükümetleri değil, toplumlarının da böylesi bir felâket karşısında nasıl bir tavır takınılacağı karşısında sergiledikleri biçimsizlik, Batı ülkelerinin  kafa karışıklığının, tutarsızlıklarının ve de kibirlerinin bir sonucu olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Doğu’nun disiplini

Covid-19’un yaygınlaşma sürecinde erken dönemde karşılık bulduğu Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri hükümetlerinin aldığı tedbirler ve kamuoylarının desteği ve işbirliği gibi faktörlerle bir toplumsal sağlık yönetimi örneği olarak değerlendirilmelidir.

Daha önce de dile getirdiğimiz üzere, teritoryal olarak görece küçük ülkeler olmalarına rağmen, salgının baş gösterdiği ilk günlerden itibaren Singapur, Tayvan, Güney Kore ve Çin’e bağlı Hong Kong özerk yönetim bölgesi aldıkları tedbirlerle kamu sağlığını korumanın yanı sıra, kamusal yaşamın devamlılığı konusunda da istikrarlı bir yaklaşım sergiliyorlar.

Şubat ayı sonu itibarıyla, Çin’den sonra ikinci büyük vaka sayısının ortaya çıktığı Güney Kore, doğal panik ortamını yaşasa da, bu şartlarda bile ekonomisini durduracak sınırlılıklara pek başvurmadı.

Aldığı tedbirlerin başında test sayısının artırılması, vakalara müdahale hızı ve bölgesel kontrollerle süreci yönetirken, Kore halkının verdiği desteğin de sürece doğrudan katkısı olduğu ortada.

Güney Kore’de covid-19’lu seçim

Güney Kore’yle aynı dönemde covid-19’a yakalanan ABD’de durumun vahameti, 2016’dan bu yana ülke yönetiminde yaşanan karmaşanın bir gösterge olduğuna kuşku yok.

Moral destek yapısını zaten yitirmiş, gelecek Kasım ayında yapılacak seçimde, “Yine Trump’la mı Trumpsız mı?” tartışmalarının başladığı bir ortamda ABD yönetiminin önce Çin’i, ardından Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef alan saldırgan tutumu süreci yönetememek kadar, kamusal moral kaybına yeni bir boyut eklenmesi anlamı taşıyor.

Covid-19’un ağır tesirini atlatmak üzere olan Güney Kore’nin üstüne üstlük bu süreçte bir de ulusal seçimleri gerçekleştirmesi olağanüstü bir duruma işaret ediyor. Bu çerçevede, bir kurum olarak devletin ve halkın güven nosyonu ile ilişkilerini açıkça ortaya koymaktadır.

Bir başka yazıda kaleme almayı düşündüğümüz seçimleri ise, devlet başkanı Moon Jae-in’in başkanı olduğu iktidardaki Demokratik Parti’nin seçimleri büyük ara farkla kazanması, halkın süreci hükümetin süreci yönetebildiğinin ve pek çok ülkede sarsıntılara yol açan ekonomik kırılmaların şaşılacak ölçüde Güney Kore’de hissedilmediğini veya halkın yaşanan sıkıntıları paylaşmak noktasında bir anlamda vatandaşlık görevini yaptığını ortaya koyuyor.

Burada bireyci tutumun değil, toplumsal iyiyi ortaya koymaya yönelik bir intizamın olduğunu akla getiriyor. Tam da bu ortamda, covid-19 tedbirlerine yani maskeli ve eldiven takma zorunluluğuna riayet ederek sandık başına giden Güney Koreliler iktidardaki hükümete de en büyük desteği verdiklerini oylarıyla ortaya koydular.

Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin covid-19 mücadelesinin geçmiş tecrübeler kadar disiplinli toplum unsuruna bağlılığına vurgu yapılmalıdır.

Yine tekrar olmak üzere, bu ülkelerin ortaya koydukları çabaların aksayan yönleri olmadığı söylenemez. Ancak Avrupa ve ABD kıyaslamasında devlet ve hükümet ciddiyeti, kamouyonun birbirine bağdaşık tutumu en azından bugün covid-19 karşısında sergilenen kontrolün temelini oluşturuyor.