31 Ağustos 2023 Perşembe

Bağımsızlık kutlamaları: tarihsel ve toplumsal gerçeklik / Independence celebrations: historical and social reality

Mehmet Özay                                                                                                                            30.08.2023

Ağustos ayı, Güney ve Güneydoğu Asya bağımsızlıklarının gerçekleştiği dönem olmasıyla önem taşıyor.

Önceki yıllarda, bu hususta bazı yazılar kaleme almıştım. Bir yandan, anlamlı fiziki mücadeleler ile bağımsızlık kazanan ulusların yanı sıra, tek kurşun atmadan bağımsızlık mutluluğuna kavuşan toplumlar olduğunu biliyoruz…

Bu hususları tekrarlamak yerine, burada yine bağımsızlık günleri vesilesi ile bağımsızlık konusuna bir başka açıdan bakmakta yarar var.

O da, bağımsızlıkların ilgili toplumlara neler kazandırdığı veya bağımsızlık süreçlerinde, siyasi elitin ve geniş toplum kesimlerinin bağımsızlıkla hedefledikleri toplumsal düzene dair bir tür sorgulama olacak.

Bağımsızlık ve nara atma günleri

Bağımsızlık günleri, siyasi liderlere gayet anlamlı içeriklerle dolu naralar atma fırsatı sunuyor. Bu naralara, her türünden savaş araç gerecini şehir meydanlarına taşıyarak askeri varlığın ne demek olduğunu dosta düşmana sergileme yarışı eşlik ediyor.

Ancak, bu savaşçı unsurların aradan geçen onlarca yıla rağmen, kahir ekseriyetiyle aynı ülke vatandaşlarına yöneltilmiş olması da, gayet çelişkilerle dolu bir duruma işaret ediyor.

Bu naraların geniş halk kesimlerine hoş gelen yanları olduğuna kuşku yok… Tuhaf ama, aynı şekilde, savaşçı unsurların da…

Bu noktada, naralar gayet işlevsel önemleri olması nedeniyledir ki, gündeme geliyorlar. Bu çerçevede, güç, kuvvet gösterisi vb. söylemler ise göğüs kabartacak mahiyettedir.

Nara sonrası toplumsal gerçeklik

Bununla birlikte, adına ulusal bağımsızlık denilen olgunun elde edilmesindeki, böylesine yüce ve anlamlı gerçekliklere karşın, bağımsızlık günlerindeki naraların arasına serpiştirilmiş olan mesajlar, daha çok dikkatle izlenmeyi gerektiriyor.

Bu mesajlar, ilgili ülkelerin ve toplumların bağımsızlıklarından bu yana ne tür bir sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal, bilimsel vb. kalkınma gerçekleştirdiklerini de içeriyor. Siyasi liderler bir yandan, geniş toplum kesimlerine mesaj vermeyi amaçlarken, aynı zamanda rakipleri siyasi yapılara yönelik eleştirilerini de ortaya koyuyorlar.

Özellikle, ülkenin niçin yeterince kalkınamadığı; niçin yeterince demokratikleşemediği; niçin her çocuğun eğitimden… ihtiyaç sahibi her yaşlının bakım-evimden adilane bir şekilde pay alamadığı; eğitimin niçin sağlıklı insan yetiştiremediği; bürokrasinin niçin ahlaki değerlerle bezeli olarak işlev gör/e/mediği; etik yaklaşım ve profesyonellik ilkelerinin niçin göz ardı edildiği…, daha açık ifadeyle işçinin, memurun, esnafın, öğretmenin, akademisyenin, her türünden profesyonelin niçin işini dürüst ve adilane bir şekilde yap/a/madığı vs. vs.

Bunun yanı sıra, söz konusu tüm bu alanlardan hareketle, ülke sınırları içerisinde kendilerine ‘vatandaş’ denilen halk kitlelerine, hak ettikleri adilane yönetimi sunup sunmadıkları ya da bizatihi, vatandaşları yönetimin farklı katmanlarında söz sahibi yapıp yapmadıkları da gündeme geliyor.

Niçin bağımsızlık?

Siyasal bağımsızlığın, niçin ve hangi nedenlerle ortaya çıktığı meselesi anlaşılmadan, bağımsızlık kutlamalarını kavramak pek mümkün gözükmüyor.

Bağımsızlık yani, 20. yüzyıl egemen siyasal kavramsallaştırması ile ulus-devlet yapılaşmasının ortaya çıkması, temelde adına ‘ulus’ denilen bir varlığın güçlü ve sağlam temeller üzerine inşası anlamına geliyor.

Bunun temelini ise, yakın tarihsel geçmişten hareketle değerlendirmek gerekirse, Fransa ve Amerika Devrimleri diyebiliriz.

Uzak tarihsel geçmiş ise yine bizi, bir anlamda, Avrupa tarihinin derinliklerine götürerek örneğin, Romalı olma, Roma vatandaşı olma bilinci ile siyasal bilince gönderme yapıyor.

Bununla birlikte, Fransa’nın köklü tarihsel geçmişi ve bu nispette gayet önemli bir ulusal siyasal bilince karşılık, Amerika gibi gayet yeni ve karma / kozmopolit bir toplumun milliyetçilik algısı arasında önemli farklı bulunuyor. Bu farka rağmen, aradan geçen zaman zarfında Amerika’yı yani, ABD’yi bir ulus-devlet olarak güçlü kılan farklı ve değişik faktörlerin rol oynadığı da ortada.

Böylesine temel ayrışmaya rağmen, Fransa ve Amerika Devrimleri ve bunların ürettiği bağımsız ulus-devletlerin önemli siyasal ve de askeri mücadeleler sonrası elde edilmesi ortak noktayı teşkil ediyor.

Bu ortaklık, 20. yüzyıl boyunca adına, üçüncü dünya veya sömürgeleştirilmiş toplumlar denilen coğrafyalardaki bağımsızlıklar süreçlerinde de şu ya da bu şekilde karşımıza çıkıyor.

Yani, Batı’nın ürettiği ‘ulus-devlet’ ve bunun oluşumunu sağlayan ‘savaş merkezli’ mücadele sonrası yapılaşmanın benzeri/aynısı Güney ve Güneydoğu Asya toplumlarında da neşet ediyor.

Tam da bu nokta, Güney ve Güneydoğu Asya toplumlarının bağımsızlıkları süreçlerine gönderme yaparken, aynı zamanda bugün niçin aynı toplumların aradan geçen en azından, yarım yüzyılı bulan bağımsızlık sonrası süreçlerde geniş toplum kesimlerinin, bizatihi bağımsızlık olgusuyla öngörülen, hedeflenen -idealize etmemekle birlikte- dört başı mamur olmaya aday bir toplum ve devlet nizamı ortaya çıkaramadığını sorgulamayı gerektiriyor. 

Daha açıklayıcı olacağını düşünerek, sömürge dönemi siyasi yönetimlerin eğitim, ekonomi, kültür, sosyal sistem vb. alanlarda yerli halkları maruz bıraktığı ileri sürülen yoksunluklar ve yolsuzluklar sonrasında niçin ve nasıl aynı süreçlerin şu ya da bu şekilde bağımsızlık sonrasında da sürdüğü üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektiriyor.

Bu vurguyu yaparken ilgili ülkelerin bağımsızlıklarından bu yana toplumsal evrenlerinde hiçbir değişme olmadığını söylemiyoruz. Ancak, vakıa o ki, hak ve adalet kavramlarını gayet inciten gelişmelerin neredeyse, her daim bu ilgili toplumlarda kendini gizli açık var kıldığı ve var kılmaya devam ettiğidir. 

Bağımsızlık kutlamalarında, naraların ötesinde ve dışında, aradan geçen on yıllar boyunca yatay ve dikey toplumsal bağlamlar üzerinden nerelerde hatalar yapıldığının açıkça tartışılmasına elverecek ve geniş toplum kesimlerine doğruları aktaracak mekanizmalara ihtiyaç var. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/bagimsizlik-kutlamalari-tarihsel-ve-toplumsal-gerceklik-independence-celebrations-historical-and-social-reality/

27 Ağustos 2023 Pazar

Açe’de uluslararası bir konferans ve geçmişe bir bakış / An International Conference in Aceh and a retrospect

Mehmet Özay                                                                                                                         27.08.2023

23-24 Ağustos günlerinde, Banda Açe’de İslamic History and Heritage: Remembering the Past, Remaking the Future başlığıyla, “4. Uluslararası İslam Medeniyeti Konferası” (ICONIC) ve “9. Uluslararası Açe ve Hint Okyanusu Çalışmaları Konferansı” (ICAIOS) başlıklı oluşumlar tarafından gerçekleştirilen konferansla ilgili bazı düşünceleri paylaşmam iki açıdan önem taşıyor.

 

İlki, kendi çalışmalarımla ilgili geldiğim noktayı göstermesi bağlamında önemli. İkincisi ise diğer araştırmacıların araştırma alanlarında nasıl bir yol almakta olduklarına dair gayet fikir açıcı olacağını düşünüyorum.

 

Bu konferans, Covid-19 sonrasında ilk defa Açe’ye geçme fırsatı oluşturduğu için kendimi şanslı addediyorum. Bu vesileyle organizasyonun farklı safhalarında yer alan, başta havalimanından itibaren etkinlik boyunca ulaşım konusunda yardımcı olan şoförümüz Khalid’den başlayarak, kıymetli akademisyenler Prof. Eka Mulyadi, Dr. Cut Dewi’yi ve Dr. Sehat ile diğer tüm akademisyen ve idari dostlara teşekkür ederim.

 

Orginazyona dair

 

Etkinlik iki farklı organizasyonun işbirliğiyle gerçekleştirildi. Bu organizasyonlar UIN Ar-Rariny bünyesinde oluşturulan, “4. Uluslararası İslam Medeniyeti Konferası” (ICONIC) ile UIN AR-Raniry, Şah Kuala Üniversitesi ve Malik-us Saleh Üniversitesi işbirliğiyle varlığını devam ettiren ve “9. Uluslararası Açe ve Hint Okyanusu Çalışmaları Konferansı” (ICAIOS).

 

ICAIOS, bugün Açe için olduğu kadar, bölge ve Hint Okyanusu konulu çalışmalar, araştırmalar ve akademik etkinlikler için önemini şu ya da bu şekilde sürdürüyor. Prof. Dr. Anthony Reid öncülüğünde 2007 yılında gerçekleştiren ilk konferanstan bu yana on beş yıl geçti. Anthony Reid, maalesef konferans sürecinde aramızda yoktu.

 

Yaşı hayli ilerlemiş olan Reid, memleketi Canberra’da yaşamını sürdürüyor. Gerek bölgede, gerekse uluslararası arenada önemli sayıda tarihçinin ve genel itibarıyla sosyal bilimcinin çalışmalarına doğrudan ve dolaylı katkılarıyla Güneydoğu Asya ve Açe tarihine ismini yazdırmış bir akademisyen. Bu vesile ile kendisine uzun ömürler diliyorum.

 

Akademik yeniden oryantasyon (re-orientation)

 

Konferansta ‘key note speakers’ olarak yer alan katılımcıların hepsi olmasa da, önemli bir bölümünün, yeni bir akademik perspektif geliştirmekte olduklarına tanık oldum.

 

Örneğin, Singapur Ulusal Üniversitesi’nden katılan Sher Banu Hoca, Malay dünyası çalışmalarına ilgili gösterdiği varsayılan tarihçilerin önemli bir bölümünce yadsınan, göz ardı edilen Samudra-Pasai’yi gündeme taşıdı.

 

Doktora çalışması dikkate alındığında hazırlığının kadın sultanlar dönemi olacağını -en azından ben- varsayıyordum. Daha doktora süreci devam ederken, 2007 yılında ilk ICAIOS konferansında kadın sultanlarla ilgili sunum yapmıştı…

 

Ancak, aradan geçen süre zarfında ilgisini, 17. yüzyıl kadın sultanlar dönemi yerine, 13. ve 14. yüzyıllarda Hint Okyanusu’nun tam da odağında yer alan bir devlet olan Samudra-Pasai’ye çevirmiş olması gayet önemli.

 

Bununla birlikte, temel bazı eksikliklerin olduğu, Banu Hoca’nın çalışmasından bağımsız olarak gündemdeki yerini koruyor.

 

O da, Hindistan, Bengal Körfezi, Güney Çin Denizi ve Çin ile siyasi ve ticari ilişkiler ağında odak bir yere sahip olan Samudra-Pasai’nin anlaşılması sadece, mezar taşları ile sınırlı bir boyutla sınırlanamaz, sınırlanmamalı. Bununla birlikte, başta Tgk. Takiyuddin olmak üzere CISHA adlı amatör oluşumun bu alandaki çabalarını anmakta yarar var.

 

Son dönemde, özellikle geliştirmeye çalıştığım ancak, bugüne kadar ne Türkiye’den ne bölgeden önemli bir yaklaşımın gündeme geldiği ‘deniz ve yüzey arkeolojisi’ çalışması bölge tarihine önemli katkılar yapacak niteliktedir. Bunun örnekleri, Güneydoğu Asya’nın farklı bölgelerindeki örneklerle ortaya konmuş durumdadır.

 

Burada bir öneri olarak ve başta Banu Hoca olmak üzere, Açe’li akademisyenler ve uluslararası çevrelerin Samudra-Pasai’den başayarak Kuzey Sumatra’da arkeoloji çalışmalarına eğilmelerinin bölge tarihine önemli açılımlar taşıyacağına kuşku bulunmamaktadır.

 

Önemli ve gayet ilginç sunumlardan biri Amirul Hadi Hoca’ya aitti. Prof. Hadi, beş yıl önce Açe’den ‘kaçtığını’ ve beş yıl sonra yeniden aynı binada bulunduğunu hatırlatırken, memnuniyet yerine, açıkçası bir acıyı diye getiriyordu! Tahmin ettiğim nedenler bulunmakla birlikte, biraz daha temkinli davranarak, sunumunu beklemem gerekti.

 

Hadi Hoca, sunumunda iki temel hususa dikkat çekti. İlki, tarih çalışmalarının ne olduğu/ne olması gerektiği konusunda teorik bir yaklaşım.

 

İkincisi ise, 19. yüzyıl ikinci yarısı boyunca ve 20. yüzyılın ilk birkaç on yılı sürecinde Açe’yi ve de uluslararası çevreleri meşgul etmiş olan Hollanda Savaşı’nı konu olan Hikayat Prang Sabil’e dair bir değerlendirmesiydi.

 

Tengku Kutakarang tarafından kaleme alınan bu eser, temelde Açelileri meşum savaş karşısında harekete geçirmeyi ve mücadelenin sürdürülmesini hedefleyen bir çalışma. Eser, içinde ayet ve hadislerle Dar’ül İslam vurgusu kadar, savaş boyunca ne tür yolsuzlukların olduğuna işaret eden eleştirel bir yaklaşım sunuyor.

 

Bu çerçevede, dönemin hocalarının kendi aralarındaki irtibatsızlıkları, birlikten yoksun durumları, savaş mücadelesi için toplanan paraların iç edilmesi, savaş sürerken hacca gitmeleri, Hollanda sömürgecileriyle işbirlikleri vb…

 

Dünya ve ahiret vurgusuna bizzat dikkat çekmeleri beklenen bir kesimin nasıl olup da, Açe topraklarını orang Belanda elinden kurtarmak yerine, kendi dünyevi heveslerinin mevki ve makamlarının peşinde gittiklerini Hadi Hoca gayet net bir şekilde paylaştı.

 

Hikayat Prang Sabil eseri üzerinden dönemin Açe’sinde toplumsal düzensizliğe (social disorder) vurgu yapan Hadi Hoca’nın, bugüne dolaylı bir vurgu yapmadığı söylenemez!

 

Detaytan bir bilgi olarak… Kendisiyle 2007’de ilk karşılaştığım akademisyenlerden olan Hadi Hoca, McGill’de Üner Hoca’nın öğrencilerinden olmuş… Ancak, o gün bugündür kendisiyle hiçbir Türk kurumununun irtibata geçmemiş olması büyük bir ayıp ve zaafiyet… Kendisini İstanbul’daki bir akademik etrinliğe davet etmiş ancak o dönem koşullarında gelememişti.

 

Uzmanlık alanı Public Policy olan Zulfan Tajuddin Hoca’nun sunumu, Filipinler ve Endonezya seçimleri ve şiddet başlığını taşıyordu. Özellikle, Filipinler’de baba Marcos dönemi ile Endonezya’da Suharto sonrası reform ve demokratikleşme süreçlerini karşılaştırmalı olarak ele alması, Güneydoğu Asya toplumlarında gayet popular olan demokrasi konusunun anlaşılmasında önem taşıyordu.

 

Tajuddin Hoca, sunumunun başında, bağımsızlık sonrası süreçlerde Endonezya’nın Filipinler’i örnek olmak gerektiği konusundaki yaklaşımı hatırlatırken, bugün gelinen noktada, Endonezya’nın Filipinler karşısında gayet önemli bir gelişme kaydettiğini verilerle ortaya koydu.

 

Öyle anlaşılıyor ki, Filipinler Amerikan’ın sömürgecilik döneminden demokrasi misarını hakkıyla edinebilmiş değil! Yerel siyaseti belirleyen temel unsurun, aile merkezli bir tür mafyatik organizasyonlar olması, ülke siyasetinin en önemli dinamiğini oluşturuyor.

 

Bu durumun, demokrasi ile bağdaşır yönü olmadığı ortada. Ancak, daha vahimi, bu durumu sona erdirecek girişimlerin ise bugüne kadar ses getriecek bir mahiyette ortaya konmamış olması. Bu sürecin bir yanında Mindanao-Moro barış süreci ve bölge seçimlerinin olması Müslüman toplumun bu mafyatik organizasyonlar ile ilişkilerinin araştırılmasını gerektiriyor.

 

Gayet alçakgönüllü bir akademisyne olan Prof. Oman Fathurrahman ise tahmin edilebiceği üzere “el yazmaları” üzerinden sunumunu gerçekleştirdi.

 

Bu alanda son eserine 2017’de yayınlayan Oman Hoca, el yazmalarının Güneydoğu Asya tarihi ve özellikle de, İslam tarihi açısından önemini vurgularken, bu alanda yapılacak daha çok işin olduğunu söylemesi hiç kuşku yok ki dikkat çekiciydi. Bu yaklaşımı süreçlerle irtibatlandıran Oman Hoca, öncelikle tıpkı basım (transkripsiyon), çeviri (translation) ve yorum (interpretation) safhalarının kaçınılmaz bir nem arz ettiğini vurgu yaptı.

 

Bu çabanın kayda değer bir şekilde ortaya konmasında, dilbilimsel çeşitliliğin zorunluluğu bizi ve yeni nesil akademisyenlerin üstesinden gelmesi gereken bir sorun olarak önümüzde duruyor. 

 

Bir diğer ilginç sunum ise genç akademisyen Reza Indria’nın Burong kavramı üzerinden geliştirdiği söylemdi. Hauntology and Heritage: Unveiling the world of Burong and the Old Malay Connections Look at Aceh beyond Mainstream başlığı, belki de bazı çevreler için yeter artık dedirten Açe siyasetindeki çatışmacı alanlar, sıradanlaşan tarihsel söylem vb. duruşlar karşısında Açe toplumunu anlamaya yönelik yeni bir antropolojik çıkış anlamı taşıyor.

 

Hauntology yani, İslam öncesi dönemden günümüze uzanan bir tarihsel süreklilikte Açe toplumunda insan ile doğa ötesi varlıklar arası ilişkiye değiniyor.

 

Para-normal süreçler olarak anılmayı hake den bu durumun aslında gündeme getirilmemekle birlikte, -tıpkı her toplumda olduğu üzere- görülmeyeni (gayb) anlama ve ona egemen olma arzusunun bir dayatması kabul edebiliriz.

 

Reza’nın bu bağlamda gündeme bir karakter ise Hatib Peureuba... Bu karakterin bir tipoloji mi olduğu yoksa gerçek bir karakterimi yansıttığı konusu şimdilik bir muamma. Reza, kendini bu karakterin kim olduğunu ortaya çıkarmaya adamış gözüküyor.

 

Bu kişi/figür, ana akım Hoca (Teungku) anlayışıyla gayet tezat içeren bu kişilik gayri-İslami eylemleriyle bir anlamda kendini ve Müslüman toplumu iğfal ediyor.

 

Kanımca burada yapılması gereken, gerçek bir kişilik aramak yerine belki de tıpkı Geofry Chaucer’ın ‘The Canterbury Tales’ başlıklı eserinin epilog kısmında geçen corrupt din adam/lar/ına benzer bir tipolojiye eğilmesi anlamlı olacaktır.

 

Mehmet Özay adının en azından, bazı çevrelerce bilindiği dikkate alınacak olursa, Açe’de konferansta herhalde Osmanlı-Açe ilişkilerine dair birşeyler ‘tekrarlamam’ bekleniyordu… Tabii öyle olmadı…

 

Yazının başında dile getirdiğim üzere bu konferansın benim açımdan önemi, ortaya yeni araştırma konuları ve bulguları koymak. Böylece, bir yandan bir akademisyen olarak kendimi ve dinleyiciler arasından en azından birkaç kişiyi bu ve benzeri alanlara dolaylı olarak teşvik etmekti.

 

Sunumum, Hacı Muhammad Said ve onun Koeli Kontrak (slave workers) konusu üzerindeki görüşleri çerçevesindeydi.

 

Bir süredir üzerinde çalıştığım Endonezya’nın en köklü iki gazetesinden biri olan Waspada’nın kurucusu Mohd. Said, hem gazetecilik hem entellektüel temelleri bağlamında ‘gerçeklik’ (Truth), ‘adalet’ (Justice), ‘halk’ (Rakyat) öncellemiş bir kişiydi. Gayet geniş perspektifte yazılar kaleme alan Mohd. Said’in koeli kontrak konusundaki yazıları ve eseri, bugün dahi güncelliğini koruyor.

 

Açe’deki konferans bana bu konudaki ön çalışmalarımı paylaşma fırsatı verdiği için gayet memnun oldum. Öte yandan, Açelileri Mohd. Said konusuna sadece sömürgecilik, adalet, hak, doğruluk ile bağlantılandırmakla kalmadım.

 

Özellikle yeni nesilin unuttuğu bir entellektüel olduğunu düşündüğüm Mohd. Said’in, Açe’ye dair çok özel bir ilgisinin olduğunu biliyoruz, öğreniyoruz.  Bunun en açık göstergesi, kaleme aldığı iki ciltlik Aceh Sepanjang Abad adlı çalışması.

 

Tüm bunları dikkate aldığımızda ortak bir paydanın oluştuğunu veya oluşmakta olduğunu söyleyebiliriz. O da, Açe’yi yeni bir paradigmatik bakış açısıyla değerlendirme ihtiyacıdır. Açe, tarihsel olarak ne bir başka siyasi gücün tekelinde ve güdümünde olmuş, ne de mitolojikleştirilecek ölçüde abartılı bir toplumsal yapıya sahiptir.

 

Açe toplumunu kendi ölçeğinde ve öneminde anlamak için yeni bakış açılarının geliştirilmesine ihtiyaç var. bu anlamda, konferansın bu hedefe dair belki de, hedeflenmemiş bir sonucun (unintended consequences) ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.

 

Yakın geçmiş ve UIN Ar-Raniry

 

Bu vesileyle, UIN Ar-Raniry’nin bizim için ne anlama geldiğine kısaca değinmek istiyorum.

 

Yaklaşık yirmi yıl önce kütüphanelerini aşındırdığım, birkaç bölümünde ders verdiğim, o günkü adıyla IAIN Ar-Raniry bugün, UIN-Ar-Raniry’de olmak benim için oldukça kıvanç vericiydi.

 

O dönem, henüz Türkiye Devleti’nin icraatları arasında yer alan Yunus Emre adlı kurum teşkil etmemişken, IAIN Ar-Raniry’de rektör Prof. Yusny Saby, rektör yardımcısı Prof. Hasbi Amiruddin’in ve dönemin Jakarta büyükelçiliği yetkililerinin katkılarıyla, ‘Türk Açe Kültür Derneği’ni kurmuştuk.

 

Yine, Türkiye Devleti’nin YTB adlı kuruluşu henüz icraatlarına başlamadığı bir dönemde, bu küçük ancak önemli organizasyon vasıtasıyla Türkiye’ye yüksek lisans ve doktora öğrencileri göndermiştik. YTB’nin kurulmasının ardından bir vesile ile dönemin başkanıyla Kuala Lumpur’da görüştüğümüzde “Sen bizim yaptığımız işi yapmışsın zaten” dediğini hatırlıyorum. Tıpkı, diğer hadiselerde olduğu gibi “buna da” gülüp geçmiştim. “Good morning after supper”ın nasıl olduğunu ise ilerleyen yıllarda yaşanan hadiseyle görecektik…

 

Yukarıda dile getirdiğim ICAIOS’un kuruluş sürecinde Prof. Reid Türkiye’den bir tarihçiyi de sekiz ülke temsilcisinden oluşan uluslararası komiteye davet etmişti. Reid, bu oluşumla bir yandan ICAIOS’un akademik çalışmalarını yürütebilmesini amaçlıyor aynı zamanda da, bu akademik yapının Açe’de kırılgan (fragile) olan barış sürecine katkı yapacağını umuyordu.

 

Aslında Reid, bu yaklaşımı daha Açe’de savaşın devam ettiği yıllarda “Açe Enstitüsü” (Aceh Institute) adlı kuruluş içinde yer almasıyla göstermişti. 2000’lı yılların başlarında, dönemin önemli sosyologu merhum Prof. M. İsa Sulaiman’ın da bulunduğu ve bugün, artık üyelerinin bir bölümünün emekli olduğu ve diğer bazılarının altmışlı yaşlara yaklaştığı sosyal bilimcilerle birlikte çalışmalar sergilemişti.

 

Sadede gelecek olursak… Yukarıda zikredilen ‘Türk-Açe Kültür Derneği”nin niçin devam ettirilmediği ve kendisine ICAIOS bünyesinde yer verilen Türkiyeli tarihçinin bu yapıya, nasıl ve ne tür katkı yapıp yaptığını sorgulamak gerekiyor.[1]

 

Yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım kısa sorgulama sadece, Türkiye’nin tsunami vesilesiyle başlayan süreçte, Açe’ye göstermeye çalıştığı ilginin nereden nereye evrildiği ve ne tür bir nitelikli aşama kaydettiğini anlama bize ipuçları sonucağını umuyorum.

 

Konferansa dair detaylar

 

İslam medeniyeti, İslami eğitim, İslam Şeriatı (Hukuku), İslam dünyası vb. gibi ‘büyük’ ve ‘iddialı’ isimlerle ortaya konulmaya çalışılan başlıklar çokça yanıltıcı oluyor. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, beklentileri maksimum düzeye çıkarıyor. Ancak, detaylara indiğimizde sukut-ü hayale uğramak genel bir kader oluyor!

 

Bu çerçevede, Açe’deki konferansta tüm ‘key note speakers’ bölümlerini takip ettiğimi ve paralel oturumları takip edemediğimi söylemeliyim. Bu nedenle, ön yargılı olmamaya çalışacağım. Örneğin, paralel oturumlarda Sumatra’nın diğer eyaletlerinden ve Java’dan gelen kıymetli konuklar olduğunu çay-kahve molalarındaki sohbetlerde öğrendim.

 

Organizasyon, genel itibarıyla rutin bir şekilde ve kazasız belasız gerçekleştirildi. UIN-Ar-Raniry ağırlıklıklı hazırlık kurulunda örneğin, bölgenin önemli yüksek öğretim kurumlarından olan Şah Kuala Üniversitesi’nden isimlerin olmaması dikkat çekiyordu. Bunun yanı sıra, ‘key note speakers’ arasında yine, Şah Kuala Üniversitesi’nden bir ismin dahi olmaması gayet yadırgatıcıydı.

 

Biraz daha ileri giderek, etkinlikte geleneksel alimlerden bir tek ismin dahi düşüncesini paylaşmaması, ‘modern’ akademi adına gayet kayıp vericidir. Bu durum, tastamam kendine bir yol bulma, rota çizme azmindeki ‘İslam düşüncesinin’ kendini, daha yarı yolda istikamet kaybına mahkum etmesi anlamına geliyor.

 

Burada, kimin haklı veya haksız olduğu konusunu gündeme getirmiyorum. Yeri de değil zaten… Söylemek istediğim bir örnekle, yanı başındaki kendinden olan bir insanla, düşüncesi olan bir kişiyle oturup sohbet etmiyorsun, görüşlerini sormuyor ve paylaşmıyorsun.

 

Nihayetinde sığınılan post-modernizm, çoğulculuk vb. güncel/popular kavramlar sığınarak, olmadık çevrelerden olmadık isimleri başlığında, ‘İslam’ olan konferanslara davet edilirken, İslam şeriatı, İslam ekonomisi, İslam sanatı vb. başlıkların olduğu bu konferansta niçin bir tek Mindanaolu, bir tek Patanili, bir tek Açe’li, bir tek Javali, bir tek Sri Lanka’lı, bir tek Tamil’li geleneksel alimler çevresinden ismin davet edilmemiş olmasını anlamakta zorlanıyorum.

 

Farklı özellikleriyle dikkat çeken Açe’nin bu konuda öncü olması gerektiğini önceki yıllarda da söylüyordum, şimdi yine söylemekte ısrar ediyorum.

 

Açık toplum olgusunun, Batılı yönetim ve toplum ilkeleri ile örtüştürülmesinin öncellendiği bir noktada, bunun ötesine geçmek ve İslam hukukunu uygulayan bir İslam toplumunun nasıl bir “Açık toplum” olacağının gösterilmesi gerekiyor.

 

Çok kültürlülük, çok dinlilik, birlikte yaşam gibi formlara zamanı geldiğinde yüksek sesle dikkat çeken -modernist-reformist- Müslüman çevrelerin akademisyenleri, siyasileri, entellektüelleri kendilerinden olan diğer gruplarla ilişkilerini niçin hâlâ sağlıklı bir platforma oturtamamış olduklarını uzun uzun düşünmeleri gerekiyor…

 

Aslında, beraber düşünmemiz gerekiyor. Nihayetinde, ortada var olan sorun sadece Açe’nin sorunu değil.

 

Kimleri çağırmalı?

 

Bu vesileyle, Banda Açe’deki konferansta olduğunu söylememekle birlikte, genel itibarıyla böylesine akademik etnikliklere dair bazı hususlara değinmekte yarar var.

 

Bu tip etkinliklerin cazibe merkezi olacağı düşünülerek sadece, tanınmış akademisyenleri çağırmak yerine ön hazırlığını iyi yapmış doktora öğrencileri ile doktora sonrası çalışmalarla kendini alanda söz sahibi yapmaya gayret gösteren isimleri özenle seçerek davet etmek gerekir.

 

Bu durum, bize gayet önemli zaman, enerji, ekonomik ve entellektüel katkıya mal olan bu etkinlik hazırlıklarının nihayetinde, ilgili organizasyon ile genel olarak akademik dünyaya katkısını öncellemek gerekir. Burada sorumluluğun birinci elde akademik kurula düştüğünü söylemeliyim.

 

Bunun yanı sıra, böylesi organizasyonlara destek veren özel ve kamu kuruluşlarının eş, dost, ahbap ilişkilerinden öte, işini bilen ayrımcılık yapmayan, profesyonel etik kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve etkinliklerin olası çıktılarının her birini öneren ve takip eden bir yapının oluşturulması gerekiyor.

İşin öte yanında… ‘Bu tür etkinlikleri kimler takip eder?’ sorusu geliyor. Dersliklerinden çıkartılmış, yoklamaları konferans salonunda alınan lisans öğrencileri mi? Elbette, olabilir. Olmalı da… Ancak bu kitlenin ne bu tür akademik konulara ilgisi var, ne de bu konularda söyleyebilecek bir sözü… Bu durumda soru sorma işi de katılımcı hocalara düşüyor. Kimisi ayıp olmasın diye sessizliğe devam ediyor, kimisi de etkinliğin akademik anlamına uygun olacak şekilde fikir alış verişine önem vererek sorular soruyor…

Bu bir genelleme tabii ki. Bu kitleyi teşvik edenin kendilerine sunulan çay-kahve, yemek ile etkinlik sonrası sertifika oluyor… Yazık… Niçin birbirimizi kandırıyoruz!… 

Ya da, Açe dönüşü önemli bir kütüphanenin düzenlediği kitap değerlendirme etkinliğinde karşılaştığım, bir iki yüksek lisans öğrencisi dışında yer alan topluluğun neredeyse tamamamının ilgili üniversite çalışanlarından oluşması da yukardakinden hiç de farklı bir sorun değil... Maalesef kahir ekseriyetiyle akademiyi, akademik çalışmayı küçülten, inciten bir tutumla karşı karşıyayız.

Uzun denilebilecek bir aradan sonra, uluslararası bir etkinlik vesilesiyle Açe’de olmak gayet anlamlıydı. Bu durum, kendi bireysel tarihim ve Açe ile ilgili çalışmalarımı yeniden değerlendirme imkanı sunduğu gibi, aynı zamanda Açe’yi kendine çalışma alanı olarak seçmiş olan akademisyenlerin yaklaşımlarına da tanık olma fırsatı sağladı.

Bu vesileyle, bir kez daha organizasyonu gerçekleştiren kurumlara ve bireylere teşekkür ederim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/acede-uluslararasi-bir-konferans-ve-gecmise-bir-bakis-an-international-conference-in-aceh-and-a-retrospect/



[1] Türkiye’li tarihçinin adı sanı önemli değil. Bu durum, tıpkı diğer sözde dini yapıların Açe’deki varlığı gibi yapısal sorun arz ediyor. Kişiler üzerinde değil, normal olmayan yapısal ilişkiler üzerinde durmak ve bunları çözümlemek gerekiyor. 

17 Ağustos 2023 Perşembe

Joko Widodo’nun ulusal ve uluslararası arenada siyasi rolü / Joko Widodo and his political stance in national and international platforms

Mehmet Özay                                                                                                                            17.08.2023

Endonezya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının 78. yılının kutlandığı bugün, ülkenin modern siyasal yaşamına dair değerlendirmeler kayda değer bir önem arz ediyor.

Aradan geçen 78 yıl sadece, Hollanda sömürgeciliğine karşı verilen bağımsızlık mücadelesine vurguyla kalmıyor, aynı zamanda ülkenin nasıl bir ulus-devlet yapılanması ile gündeme geldiğinin ve ülke siyasetinde liderlik profilinin eleştirel olarak ele alınmasına da olanak tanıyor.

Hiç kuşku yok ki, Endonezya özelinde ulus-devlet olgusunu ve siyasal liderlik profillerini çeşitli boyutlarıyla incelemek mümkün. Bu çerçevede, dikkat çeken önemli hususlardan biri, ülkeyi yöneten başkanların sergiledikleri performans ve ulus-devlet oluşumuna katkılarıdır.

Bir dönem Joko Widodo

Endonezya devlet başkanı Joko Widodo ikinci dönemi önümüzdeki yıl sona ermesi ile ülke siyasetinde bir dönemin kapanıp, yeni bir dönemin açılması anlamı taşıyor. Bu noktada, Jokowi dönemine ve onun ulusal, bölgesel ve ulusararası siyasetine dair önemli çalışmaların yapılacağını varsayabiliriz.

Bu çalışmalara neden olarak ise onun ülke, bölge ve uluslararası siyasetinde kendine özgü bir yer almasından kaynaklanıyor. Jokowi’nin ‘agresif’ bir politikacı olmamasından hareketle, bu söylemimiz garipsenebilir.

Aslında, bu yazıda tam da vurgulanmak istenen, dünyanın doğu’sunda ve batı’sında gelişme gösteren agresif politikacı tipolojisinin, küresel olarak bizi getirip dayandırdığı noktada büyük bir sorumluluk taşıdığıdır.

Bu durum, bölgesel ve küresel gelişmelerde ulusal ve küresel liderlik sorununun güçlü bir şekilde hissedilmesine yol açıyor. Peki, bunun karşısında alternatif bir liderlik modeli göstermek mümkün mü?

Bu yaklaşım, başkan Jokowi’nin tüm bu gelişmeler bağlamında nerede durduğu sorusuyla önem kazanıyor.

Bu çerçevede, başkanlık süreci bir yıl sonra dolacak olan Jokowi ile ilgili yaklaşımların hem ulusal, hem de bölgesel ve küresel açıdan gözden geçirilmesi için önemli bir fırsat bulunuyor önümüzde.

Jokowi’nin gerek bireysel politik duruş, görüş ve icraatları gerekse başında bulunduğu hükümetlerle ortaya koyduğu politikalar, yeni bir paradigma olarak değerlendirilmeye aday olduğunu söylememize el verecek boyutlar içeriyor.

Bu paradigmanın neye tekabül ettiği konusu bir yandan, bazı ölçülerde küresel siyasal aktörlerin dünyayı getirdikleri nokta ile öte yandan, Jokowi öncesinde Endonezya devlet başkanları profilleri ve politikalarına yönelik bir değerlendirmeyle ele alınabilir.

Jokowi’yi öne çıkartan bu yaklaşımın gayet cüretkâr olduğu söylenebilir...

Açıkçası bununla kastım, gerek Endonezya özelinde iç politika, gerekse bölgesel ve küresel bağlamda dış politika-uluslararası politika bağlamında yaşanan krizler karşısında, ‘ne yapılmalı?’ ve ‘ne yapmalıyız?’ sorularına cevap aramanın yollarından biri olarak kabul edilebilir. Bu hususa aşağıda değineceğim.

Yeni bir lider profili

Bu kısa yazıda, ülkenin bağımsızlığını kazandığından bu yana aradan geçen üç çeyrek asırlık dönemi baştan sona ele almak mümkün değil. Bu nedenle, sadece son on yıldır ülkeyi devlet başkanı sıfatıyla yöneten Joko Widodo’nun liderlik profili üzerinde kısaca durmakta yarar var.

Bu yaklaşım, Widodo özelinden hareketle, hem ulus-devletler hem de küresel liderlik bağlamında yeni bir değişim olgusuna niçin ihtiyaç duyulduğuna vurgu yapmaya çalışacağım.

Bir alternatif bağlam olarak görmeye çalıştığım Jokowi’nin başkanlık dönemini, uluslararası siyaset açısından çatışmacı bir başkan değil, diğerleriyle ortak değerler etrafında buluşmayı öncelleyen bir başkan profiliyle çıktığını söylemeliyiz.

Jokowi’nin başkanlık sürecinde bu alandaki rolünün özellikle son dönemde ortaya çıktığı görülür. G-20 zirvesi ve ASEAN zirveleri bunun açık göstergeleridir.

Jokowi’nin siyasal bir tutum olarak benimsediği barış merkezli yaklaşımın ne denli önemli olduğu ve dünya toplumlarının buna ne denli ihtiyaç duyduğu bugün çok daha iyi anlaşılıyor.

Bu çerçevede, Jokowi’nin siyasal tutumunu anlayabilmek adına, yakın döneme şöyle kısaca bir göz atmakta yarar var.

Küresel yönetim sorunu ve yakın dönem sorgulaması

Ulus-devletlerin ve küresel arenada uluslararası politikadaki başarısızlıklara örnekler bağlamında son bir gelişme olarak Rusya’nın Ukrayna işgaliyl başlamak mümkün.

Rusya’nın ne tür bir yönetime konu olduğu sorgulamasından, dünya toplumlarının üçüncü dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemi bir aradalığına tanık oluyoruz.

Doğu ve Güneydoğu Asya özelinde ele alındığında ise bu süreci belki, 2016 yılında sabık ABD başkanı Donald Trump’ın çatışmacı yönelimli politikaları ile başlatmak mümkün.

2016 yılı başlangıç olarak alındığında, kısa ancak önemli değişimlerin yaşandığı son 7/8 yıllık süre zarfında, dünya toplumlarının iyi yönetilemediğine dair gayet önemli veriler bulunuyor elimizde.

Üçüncü bir alternatif olarak bu süreci örneğin, 2010’dan itibaren Suriye, Mısır özelinde Ortadoğu’da yaşananlarla birlikte başlattığımızda ise, Müslüman toplumların tam da odağında yer aldığı ve etkileri bugün dahi devam eden olumsuz gelişmelerle karşı karşıya kalıyoruz.

Yerelden ulusala istikrar ve güven arayışı

Sıradan insanların politikacılardan ve hükümetlerin politikalarından beklentilerinin başında samimi olmaları ve geniş toplum kesimlerine adilane uygulamalarla yaklaşmaları geldiğini söylemeliyiz.

İdeolojilerin baş rolü oynadığı siyaset dünyasında, ideolojik çatışmaların çıkar ve istikrarsızlıklara kapı aralayan yönünün dikkate aldığımızda, Jokowi’nin bu süreçlere sürüklenmeyen bir lider olduğuna tanık olunur.

Bu noktada, öncelikle Joko Widodo adının nasıl gündeme geldiğine kısaca bakmak gerekir. Endonezya toplumu, Jokowi’nin adını Surakarta yerel yönetimde sergilediği başarı ile tanık oldu.

Jokowi’nin yerel yönetimden, başkent yönetime ve oradan ülke yönetimine uzanan politik yaşamdaki tecrübesi açıkçası, ülke siyasetinde bir ilke tekabül etmesiyle de önem taşıyor.

Kanımca, 1998’de Suharto’nun halkın yoğun tepkileri sonucu iktidarını sona erdirmesiyle başlayan Reform Dönemi’ni kendi içinde dönemlere ayırmak gerektiğinde, 2014-2024 dönemi yani, Jokowi’nin başkanlık süreci kendi başına anlamlılığıyla dikkat çekiyor.

Reform dönemi sonrası başkanlarına kısaca bir göz atalım.

1998-1999’da geçici devlet başkanı ve hükümeti oluşturan merhum Baharuddin Yusuf Habibie... Ardından, 1999-2001 yıllarında başkanlık süreci tamamlanmadan görevinden ayrılmak zorund akalan Gusdur lakabıyla tanınan merhum Abdurrahman Wahid... 2001-2004 yıllarında devlet başkan yardımcılığından başkanlığa geçen Megawati Sukarnoputri...

Ve reform döneminin asker kökenli başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun yönetimde bulunduğu 2004-2014 yılları...

Bu isimler ile, 2014’den bu yana, ülke yönetiminin başında bulunan Jokowi arasında temel ayrımlar var.

Her ne kadar, uluslararası politikada sesi ‘güçlü’ çıkmayan bir lider olarak tanımlansa da, Jokowi’nin siyasal varlığını askeri güçten temerküz etmeyen bir siyasetçi olduğuna kuşku yok.

Ayrıca, ulusal ve bölgesel barış ve istikrarı öncelleyen bir lider olması, onu halka yaklaştırdığı gibi bölgesel ve küresel gelişmelerde izlenen tarafsız veya dengeli politikalar, Endonezya’yı çözüm arayışlarında rol üstlenebilecek bir ülke konumuna getirdiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada, Jokowi iki dönem başkanlığı sürecinde Endonezya toplumunu derleyip toplayacak politikalarıyla dikkat çekti.

Bu süreçte, Açe’den Papua’ya kadar pek çok etnik yapıyı bünyesinde barındıran ülke toplumunda yereli-ulusalla bağdaştıran politikalarının somut ve sembolik göstergeleri gündeme geldi.  

Ulusal plânda sembolik öneme sahip yıldönümlerinde bir bölgenin ve etnik yapının kendine özgü geleneksel kıyafetleriyle katıldığı törenler, söz konusu bu etnik yapıları ve bölgeleri ziyareti gibi icraatları hiç kuşku yok ki, başkan Jokowi’nin gayet açık görüşlü, demokratik ve katılımcı olduğu ve ilgili etnik yapıları da ulusal siyasete eklemleme çabası olarak kabul edilmelidir.

Ülkenin kronik sorunlarının başında gelen yolsuzluk ve bürokraside tıkanıklıkların üstüne gitme cesaretini gösteren Jokowi’nin, bu noktada en önemli dayanak noktası hiç kuşku yok ki, kendisinin yolsuzluklar içinde adının hiçbir zaman anılmamış olmasıdır.

Bu çerçevede, gayet açık yürekli ve cesur girişimlerinin, bürokrasinin en üst düzeyinden en alt düzeyine kadar ne denli etkin bir şekilde işlediği/işletildiği elbetteki sorgulanmaya halen açık.

Ancak, burada dikkat çekilen husus, Jokowi’nin başında bulunduğu hükümetlerde yolsuzluk konusundan asla taviz vermemesi ve tekrar etmek gerekir ki, kendisinin de bu süreçlere doğrudan veya dolaylı olarak hiçbir şekilde eğilim göstermemiş olmasıdır.

Jokowi’nin, bu süreçte sadece sivil bürokrasiyi değil, ülke siyasetiyle gayet organik ilişkileri olan ordu üzerinde de söz sahibi olmaya gayret göstermesi üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Benzeri ülkelerde olduğu üzere, Endonezya ordusunun da modern ulus-devlet sürecinin oluşumu ve devamındaki rolünün bir veya iki dönem görev yapan başkanların politikaları ile bütünüyle değiştirilmesinin mümkün olmadığını da görmek gerekiyor.

Tıpkı yolsuzluk konusunda olduğu gibi, temelde bu hususu da, halkın çoğunluğu Müslüman olan toplumların ortak sorunları olarak değerlendirmek ve bu toplumları/ülkeleri temsil makamında yeni/ortak kurumlar üzerinden topyekün reform bağlamıyla gündeme taşımak gerekiyor.

Endonezya’da 78 yılını dolduran bağımsızlıkla birlikte, ülkenin Cumhuriyetle olgunlaştığını akla getiriyor. Bu noktada, ülke siyasetindeki liderlik konumunda olanların katkılarını ilki ulusal siyaset ikincisi uluslararası siyaset bağlamında iyi değerlendirmek gerekir.

Yaklaşık on yıldır ülke yönetiminin başında bulunan Joko Widodo’nun tabiri caizse gürültü patırtı çıkarmadan ve bazı siyasi çıkarlar uğruna bu yola tevessül etmeden gerçekleştirdiği bir liderlik tipolojisi olduğunu iddia edebiliriz.

Bu liderlik tipolojisinin öncelikle ulusal siyasette karşılığı olarak çok farklı etnik yapıları bünyesinde barındıran unsurları birarada toparlama ve tutma çabasıdır. Bölgesel ve uluslararası siyasette ise çatışmacı yaklaşım, militarist söylemden uzak aksine, barışçıl ve ortak menfaatlerle hareket etmeyi gözeten bir politika geliştirmesidir.

Sadece Güneydoğu Asya özelinde değil, küresel arenada önemli bir ülke haline gelen Endonezya’da Jokowi döneminin yeni bir liderlik profili ile hem ulusal hem bölgesel ve uluslararası politikada bir paradigma olarak değerlendirilmesini sağlayan yaklaşımlarının detaylı olarak ele alınması gerekiyor.

Bu yaklaşımı, en azından bu yazı çerçevesinde bir öneri olarak gündeme getirmiş olalım.

https://guneydoguasyacalismalari.com/joko-widodonun-ulusal-ve-uluslararasi-arenada-siyasi-rolu-joko-widodo-and-his-political-stance-in-national-and-international-platforms/

 

16 Ağustos 2023 Çarşamba

Mohd. Said ve Endonezya Bağımsızlığı / Mohd. Said and the Indonesian independence

Mehmet Özay                                                                                                                            14.08.2023

17 Ağustos, H. Mohd. Said’in vefatının 128 yılı...

Bu tarihin Endonezya bağımsızlığı ile aynı güne denk gelmesi, tarihsel bir rastlantı olarak değerlendirilebilir. Ancak, Endonezya coğrafyasındaki inanç kültür yapılanması dikkate alınacak olursa, bu tarihi benzerliğin ortaya çıkmasında bir ‘hikmet’ aramak da mümkün.

Bu yaklaşımı gündeme getirmemize yola çan neden sadece, bölgedeki inanç kültür yapılaşması değil. Aslında, buna dair indirgemeci bir söylemi kabul etmediğimizi de ifade etmeliyim. Aksine, bu yaklaşımı teyid edecek şekilde elimizde, gayet önemli veriler olduğuna işaret etmek istiyorum.

O da, merhum Mohd. Said’in (1905-1995), 1920’li yılların sonlarından itibaren başlayan profesyonel yaşam serüveninin, Takımadalar bağımsızlık sürecine dair neredeyse, tüm alanları içine alan yaklaşımları, eğilimleri ve çabalarıyla bağlantılı olmasıdır.

Zorlu yıllar ve mücadele

Mohd. Said’in 1905 yılında doğduğu dikkate alındığında, ülkenin kurucu babaları arasında ön sırada yer alan yani, ilk devlet başkanı Sukarno ve başkan yardımcısı Muhammed Hatta -ve de dönemin diğer önemli isimler- ile aynı nesil içerisinde yer aldığı dikkate alınması gereken bir husus.

Bu durum, sadece dönemsel olarak aynı nesil içerisinde yer almak kadar, bizatihi Mohd. Said’i döneminin gazeteci, entellektüel, aktivist ve politikacıları gibi diğerleri ile buluşturan ve aynı zamanda ayrıştıran özelliklerinin de birarada değerlendirilmesini gerektiriyor.

Gerek aile kökenleri ve gerekse tabi oldukları eğitim süreçleri örneğin, Cavalı Sukarno ve Batı Sumatralı Mohd. Hatta’yı öne çıkartırken, Kuzey Sumatra (Labuhan Bilik) doğumlu Mohd. Said adının arka plânda kalması, onun önemsiz bir şahsiyet olduğu anlamına gelmiyor.

Bir gazeteci, entellektüel, ve hatta kısa bir dönem içerisinde de olsa aktivisit olarak yer aldığı süreçler onu özellikle, 1930’lu ve 1940’lı yılların inişli çıkışlı bağlamlarında, döneminin adamı olma sıfatını taşımasına yol açıyor.

Henüz eldeki veriler formel eğitim süreçlerinde kaç yıl yer aldığına dair açıklayıcı olmasa da, onun en azından beş, altı yılı boyunca Felemenkçe eğitim veren bir kurumda öğrenim gördüğüne dair bir öngörümüz bulunuyor.

‘Bildung’ süreci ve Mohd. Said

Eğitimiyle ilgili bu kısa ancak, önemli sayılması gereken hususu bize söyleten ise, -diğer bazı ifadelerin yanı sıra-, onun genç yaşta Labuhan Bilik -veya Panai’de-, Hollanda bölge yönetimine bağlı bir hukuk kurumunda asistan olarak görev yapmış olmasıdır.

Mohd. Said’in yukarıda adı geçen ve geçmeyen dönemin önemli siyasi ve entellektüel liderleri arasında nerede durduğu meselesi onu, nasıl tanımladığımızla bağlantılıdır.

Eğitimine dair verdiğimiz kısa veri dışında onun, nasıl bir gazeteci ve entellektüel olduğu ve onu bu süreçlere taşıyanın ve devam ettirenin ne olduğu sorusuna cevap bizatihi kendisinden geliyor.

Bu noktada, Mohd. Said yayınlanmamış biyografi çalışmasında, kendisini ‘otodidakt’ olarak tanımlıyor. Bu kavram, onun hakkında araştırma yapan birkaç akademisyen ve yaygın olarak popüler çalışmalarda da yer alıyor.

Ancak, onun bireysel gelişim süreçlerini dikkate aldığımızda otodidakt yerine, Almanca bir kavram olan ‘Bildung’ kavramının uygun düşüceği kanaatindeyim.

Felsefi bir bağlamı da içinde barındıran ‘Bildung’, bireyin kendinde ve istendik olarak formel ve enformel eğitim süreçleri kadar, hayat boyu devam eden, bu anlamda sürdürülebilirlik özelliğini ve de aynı zamanda disiplini içinde barındıran bir boyuta sahip.

Mohd. Said’in yaşamında ilk aşamada onun çıraklık süreçlerinde önce, Mandarince ve Malayca yayın yapan Tjin Po ve ardından Oetoesan Sumatra, Pewarte Deli, Sinar Deli ile devam eden gazetecilik süreçlerini dikkatle incelemek gerekiyor.

Söz konusu bu gazetelerin, 19. yüzyıl sonlarında başlayan yayın süreçlerine konu olduğu hatırlandığında, dönemi itibarıyla gayet profesyonel editörler elinde yayın yaptıklarını söylemeliyiz.

Mohd. Said’in söz konusu bu gazetelerdeki çalışma süreçlerinin onu tedrici olarak tabiri caizse, pişirdiği ve gazetecilik mesleğine dair yaklaşımını pekiştirdiği ortadadır.

Gazetecilik ve gerçek(lik) arayışı

Tam da bu noktada, yukarıda onu tanımlamak için önerdiğim ‘bildung’ kavramına işaret ederek, Mohd. Said’in gazetecilik mesleğini uygularken, ne tür bir felsefi yaklaşım içerisinde olduğu konusuna değinmek gerekir.

Kendi ifadesiyle, “halka doğruları aktarmak” düşüncesinin onun, belki de daha memleketi Labuhan Bilik’ten ayrılmadan kısa bir süre önce, babasıyla olan kısa diyaloğunun arkasında yatan gerçek niyetine tekabül ettiği kanaatindeyim.

‘Doğru veya gerçek’ kavramı onun kendisine, topluma, bakışı kadar, içinde yetişip geliştiği sömürge yapılaşmasının oluşturduğu ‘illüzyonizme’ dayanan sahte anlamlarının dışına çıkarak, gerçeği ortaya koyma çabası olarak görmek mümkün.

Burada doğrunun, gerçeğin kendinde bir durum olmak kadar, bir insan eylemine konu olduğunu hatırlamakta yarar var. Bu durum, bize yine Mohd. Said’in niçin bir ‘bildung’ sürecinde yer aldığını da izah ediyor açıkçası.

Dönemin, bireysel ve toplumsal gerçekliğinin inşasında sömürge yapılaşmasının başat rolü ve etkinliğine karşı, doğruyu ve gerçeği kültürel, toplumsal ve siyasal anlamıyla hakiki anlamıyla ortaya koyacak bir bakış açısının Mohd. Said tarafından hissedildiği ve ardından düşünüldüğünü söyleyebiliriz.

Bu durum onun, yukarıda dile getirdiğim üzere Labuhan Bilik ve/ya Panen’de kısa süreli olarak hukuk bürosunda çalıştığı dönemde Kuzey Sumatra’daki özellikle, tütün plântasyonları işçilerinin maruz kaldıkları insanlık dışı uygulamalara karşı tutumunda ve söyleminde ortaya çıkıyor.

Sömürgecilik kölelik ve küresel işçi sorunu

İşçilerin, dönemin insan kaçakçılarının da içinde yer aldığını düşündüğüm Hollanda sömürge yönetimi ve Avrupalı yatırımcıların da içinde yer aldığı süreçleriyle Java Adası’ndan getirilenlerle sınırlı olmadığı görülür.

Aksine, daha 1860’lerin başlarından itibaren Malaya Yarımadası’ndan, Singapur, Malaka ve Penang üzerinden getirilen Çinliler ile ağırlıklı olarak Penang Adası’ndan getirilen Hintliler de yer alıyordu.[1]

Bu geniş tarım işçileri (koeli kontrak) topluluğuna temas etmemin nedeni, Mohd. Said’in 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, bu kitlenin maruz kaldıkları zulme karşı ortaya koyduğu gazetecilik ve ardından yayınladığı dizi yazılar ve eserlerle entellektüel boyuttur.[2]

Bu çerçevede, koeli konktrak kavramını ‘tarım işçileri’ yerine ‘köle işçiler’ olarak anlamak hiç kuşku yok ki, yaşanan gerçekliği ifade etmemize imkân tanıyacaktır. Bu konuya hususi çalışmalarla devam edeceğimizi umuyorum...

Endonezya 17 Ağustos’a bağımsızlığının 78 yılı kutlamalarıyla girerken, bu sürecin yani, bağımsızlığın ortaya çıkmasında rolü olan çevreleri doğru bir şekilde değerlendirmek ve haklarını vermek gerekiyor.

Geniş bir coğrafyayı içine alan Endonezya’da her bölgede dönemin şartları çerçevesinde gelişme gösteren eğitim, entellektüel ve siyasal yaşam gibi faktörler, bazı figürleri öne çıkartırken -tarihsel bir hata olarak-, bazı figürlerin arka plânda kalmasına neden oluyor.

Bu durumun, bu yazıda dikkat çekmeye çalıştığımız Mohd. Said örneğinde olduğu gibi farklı eğilimleri ve çalışmalarıyla dikkat çeken öncü isimlerin çalışmalarının, çabalarının ve fikirlerinin mitolojiye varan yaklaşımlardan uzak, yeniden, güncellenerek ve ‘doğru’ kaynaklar bağlamında yeniden ele alınmasını gerektiriyor.

Bu durum, dönemlerinde gayet önemli roller icra etmiş bireylerini hatırlamak ve tarihte onlara hak ettikleri yeri vermek kadar, Endonezya gibi geniş bir coğrafya üzerinde yükselen ülkenin çok farklı bölgelerden ve farklı entellektüel birikimlerden bireylerinin katkılarıyla bağımsızlığa ulaştığını fark etmek anlamı taşıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/mohd-said-ve-endonezya-bagimsizligi-mohd-said-and-the-indonesian-independence/



[1] Karl J. Pelzer. (1982). Planters Against Peasants: The Agrarian Struggle, In East Sumatra 1947-1958, ‘S-Gravenhage-Martinus Nijhoff, s. vii.