30 Aralık 2021 Perşembe

Asya-Pasifik 2021 yılı değerlendirmesi / Asia-Pacific region in 2021

Mehmet Özay                                                                                                                            31.12.2021

2021 yılı Asya-Pasifik bölgesinde, hem ulus-devletler hem de uluslararası düzeyinde ortaya çıkan yeni yapılanmalarla, küresel siyaset ve ekonomi alanlarında dikkat çekici gelişmelere konu oldu.

Kovid-19’un yeni dalgalarla bölgede etkili olmasına ve bunun doğurduğu bazı engelleyici süreçlere rağmen, dikkat çekici gelişmelerle neyi kast ettiğimizi kısaca, şu görüşlerle ifade edebiliriz.

Myanmar’da yaşanan darbe; Malezya’da hükümet değişikliği; Çin-Tayvan arasında sıcak çatışmaya doğru evrilen süreç; Hong Kong’da askıya alınan demokratik yapı; Doğu Türkistan’da (Sincan) insan hakları ihlâli; küresel güçlerin mikro çatışma alanı olarak Solomon Adaları’nda yaşananlar ilk akla gelen gelişmeler oldu.

Bölge ülkeleri arasında Çin ve Japonya gibi küresel ekonominin ikinci ve üçüncü büyük güçlerinin olması; Hindistan ve Avustralya gibi orta büyüklükte ülkelerin varlığı ve bu noktada özellikle, Hindistan’ın üretim ve tüketim noktasında hem nüfus hem de coğrafya avantajına sahip olması; bir bütün olarak Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) sadece, küresel ekonomide dinamo etkisine sahip olmakla kalmayıp, Doğu-Batı ya da ABD ve Çin arasında çatışma süreçlerinde dengeleyici bir role sahip olabileceği yönündeki yaklaşımlardı.

ABD’nin Asya-Pasifik ekseni siyasetinin görünürlüğü önce bölgeye yapılan üst düzey ziyaretlerle ve ardından bazı uluslararası yeni kurumsal yapılarla ortaya konuldu.

Başkan Joe Biden, kovid-19 salgını sürecinin devam etmesi nedeniyle ASEAN bölgesini ziyaret edemese de, hükümetin önemli isimlerini bölgeye göndermek suretiyle, Asya-Pasifik “eksen” sürecinin en önemli ayaklarından bir olan ASEAN ile ilişkileri yeniden başlatmış oldu.

ABD sabık başkanı Donald Trump’ın Asya-Pasifik bölgesinden çekilmesiyle Çin yönetiminin, bölgenin gayet dinamik olan ticari ilişkilerini yeniden yapılandırma konusunda inisiyatifi ele almasının en önemli göstergesi, ‘Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği’ (Regional Cooperation of Economic Partnership-RCEP) anlaşması geçtiğimiz Kasım ayında imzalanması oldu.

ASEAN üyesi on ülke ile Doğu Asya’dan Çin, Japonya, Güney Kore ile Pasifikler bölgesinde Avustralya, Yeni Zelanda’nın biraraya gelmesiyle başlatılan ekonomi bloğu süreci 1 Ocak 2022’den itibaren yürürlüğe girecek. Bölgede özellikle, kovid-19’un ekonomide açtığı derin yaraların sarılması anlamında da işlev göreceği düşünülen bu ekonomi bloğu karşısında ABD’nin yeni bir eylem plânı olacağını söyleyebiliriz.

Bu ve benzeri hususlar, ilgili ülkeler arasında ikili ilişkiler kadar, hem var olan hem de -aşağıda değinileceği üzere- yeni kurulan bölgesel işbirlikleriyle farklı bir yönelime girmiş gözüküyor.

Bu noktada, Asya-Pasifik bölgesi ve bu bölge çerçevesinde üretilen ilişkiler ağının uluslararası siyaset bağlamında, sadece bu coğrafya ile sınırlı olmadığı aksine, bunun ötesinde bir etkiye sahip olduğu giderek daha iyi anlaşılıyor.

Bunda, bölgenin kendi toplumsal ve siyasal dinamikleri kadar, öncü küresel güçler denilebilecek yapılardan, orta büyüklükte veya yeni güç merkezi olma iddiasındaki yapılara kadar, Asya-Pasifik’e yönelik, siyasal ve ekonomik anlamda, belirgin bir ilginin belirleyiciliği söz konusudur.

ABD’de Asya-Pasifik merkezciliği yönelimi

ABD’de Joe Biden yönetiminin ilk yılı olan 2020 içerisinde, beş yıllık aradan sonra, kendisinin de başkan yardımcısı olarak görev yaptığı, Barack Obama dönemi politikalarına dönme konusunda dikkat çekici adımlar atıldı.

Bu çerçevede, ABD savunma bakanı Lloyd Austin’in, Temmuz ayı sonunda ASEAN üyesi Singapur, Filipinler ve Vietnam’a ardından, başkan yardımcısı Kamala Harris’in kısa bir süre sonra yani, Ağustos ayında Singapur ve Vietnam ziyaretleri Joe Biden yönetiminin bölgeye yönelik ilgisini ortaya koyuyordu. Aralık ayının ortalarında ise, bu sefer dışişleri bakanı Anthony Blinken’ın, Endonezya, Malezya ve Tayland ziyaretleri ile ABD yönetimi ASEAN’da öne çıkan altı ülke ile askeri ve ekonomik işbirliği konusundaki mesajlarını doğrudan iletme imkânı buldu.

Bu noktada, ABD’nin Asya-Pasifik’e yönelik ilgisinde belirgin artışta, bir ön hazırlık olarak değerlendirilmesi gereken gelişme hiç kuşku yok ki, Afganistan topraklarından çekilme kararıydı.

Afganistan süreci ve Asya-Pasifik’in ‘yeni eksen’ (pivot) olma özelliği, temel itibarıyla birbiriyle ilişkisine kuşku olmayan bir duruma işaret ediyor. Bu durum, aslında ABD’nin geçen 20 yıllık süre zarfında Batı Asya’da karşı karşıya kaldığı zorlu sürecin sona erdirilmesinin yanı sıra, Asya-Pasifik’te Çin aleyhine bozulan güç dengesinin yeniden yerli yerine oturtulması anlamı taşıyor.

ABD öncülüğündeki NATO’nun Afganistan’dan, hiç de beklenmedik denilebilecek dramatik gelişmelere konu olan çekilme kararının, ABD’de ve uluslararası kamuoyunca bir tür meşruiyet sorgulamasına dönüştüğüne kuşku yok.

Bununla birlikte, bu sürecin ABD için sorunsuz olduğunu söylemek mümkün değil. Afganistan’daki dramatik çekilişin -yoksa çöküşün mü demeli?- oluşturduğu psikolojik baskıyı, Çin karşısında yeni bloklaşma eğilimleriyle gidermeye çalıştığı görülüyor.

Bu durum, ABD’deki kamuoyu yoklamalarına doğrudan yansırken, ABD yönetimi, sadece Asya-Pasifik’te değil, küresel olarak ekonomik, askeri ve siyasal rakibi konumuna gelmekte olan Çin’e karşı önce Dörtlü Diyalog Grubu’nun (Quad) ve ardından, Avustralya-Birleşik Krallık-ABD’nin birlikteliğinde oluşturulan Aukus ile yakın ve orta vadede Asya-Pasifik bölgesindeki varlığını takviye etmeyi amaçlıyor.

ABD, bu iki güvenlik yapısıyla Çin karşısında uluslararası suların güvenliğini sağlamayı hedefliyor. Bu noktada, sorunun sadece Güney Çin Denizi, Tayvan sorunu ile sınırlı olmadığı artık belirginlik kazanmış durumda.

ABD yönetiminin, özellikle Quad yapılanmasında Japonya ve Avustralya’nın yanı sıra Hindistan’ı da yanına alması, Çin karşısında uluslararası suların korunmasını Hint Okyanusu’na kadar genişletmesi anlamı taşıyor.

Bir diğer gelişme Aukus ise, ABD’nin bölgedeki müttefikleri dışında, Avrupa’dan bir ülkenin yani, İngiltere’nin uzunca bir sürenin ardından, Asya-Pasifik bölgesindeki varlığını ortaya koyacak şekilde gelişmelere angaje olduğunu ortaya koyuyor. Bu gelişme, sanki Pasifik Savaşı sürecindeki Anglo-Sakson ittifakının bir benzerinin oluşmakta olduğunu akla getirirken, yeni aktör İngiltere’nin varlığı dikkat çekicidir.

Bu durum, İngiltere’nin Brexit sonrasında uluslararası arası arenada Avrupa Birliği (AB) sınırlılığından kendini kurtarıp, sadece ekonomik ilişkilerde değil, aynı zamanda güvenlik alanında da, daha rahat bir genişleme imkânı bulduğunu gösteriyor.

ABD’nin bu süreçte Asya-Pasifik yapılanmasını, Hint-Pasifik olarak yeniden güncelleyerek bir politika imkânı olarak ortaya koyması dikkat çekicidir.

Açıkçası bu durum, Çin’in 2013’den bu yana gündeme getirip, tedrici olarak uygulamakta olduğu Deniz İpek Yolu projesine karşı Hint Okyanusu, Doğu Çin Denizi ve Pasifik Okyanusu’nun çevrelediği gayet geniş bir coğrafya üzerindeki ‘yeniden hakimiyet’ olgusunu pekiştirmeye matuf bir girişimdi.

Haklar meselesi

Belki bölgedeki bütün ulus-devletlerdeki gelişmeleri tek tek ele almak bu kısa yazıda mümkün olmasa da, uluslararası ilişkiler anlamında dikkat çeken ve bu anlamda öne çıkan bazı gelişmelere değinebiliriz.

Myanmar’da Arakanlı Müslümanlara yönelik son on yılda, Çin’de ise Doğu Türkistan’lı Uygurların son beş yılı aşkın süredir karşı karşıya kaldıkları insanlık dramı, uluslararası çevrelerde yankı buldu.

Halkının çoğunluğu Müslüman olan, özellikle de ekonomik birer güç olarak dikkat çeken Ortadoğu’daki bazı Arap ülkelerinin sessiz kaldığı gelişmelere rağmen, bu iki ülkedeki gelişmelerle ilişkili insan hakları konuları, yine Batılı ülkeler ile merkezleri bu ülkelerde bulunan hak örgütleri tarafından yüksek sesle eleştirildi.

Myanmar, sadece ASEAN bölgesinde değil, bölgeyle yakından ilgilenen ülkelerde de şok etkisi yaratan darbeye konu oldu.

Genel seçimlerin ardından, Suu Kyi’nin başında bulunduğu, Ulusal Demokrasi Birliği’nin (National League for Democracy-NLD) ikinci iktidar dönemine hazırlandığı tam da, parlamentonun toplandığı gün yani, 1 Şubat 2021’de yaşanan askeri darbe sonrası belirsizlik kadar, son on yılda Arakanlı Müslümanlara yönelik etnik soykırımın yeniden hem bölgede, hem de uluslararası çevrelerde yeniden gündeme gelmesine yol açtı.

Bu çerçevede, darbeden iki ay sonra sürgünde kurulan Ulusal Birlik Hükümeti (Myanmar’s National Unity Government-NUG), 20 Ağustos’ta Uluslararası Suçlar Mahkemesi’ne (International Criminal Court-ICC) başvurarak, söz konusu mahkemenin ülkedeki insan hakları ihlâlleriyle ilgili alınan kararları tanıyacağını duyurdu.

Çoğunluğunu NLD mensubu milletvekillerinin oluşturduğu NUG’un bu kararı, yakın geçmişte Arakanlı Müslümanlara yönelik yakın geçmişte ulusal ordu Tatmadaw ve aşırı Budist gruplar tarafından gerçekleştirilen şiddet ve zulmün karşısında bir tür günah çıkarma olarak da değerlendirilebilir.

Söz konusu bu darbenin etkisi kendini ASEAN ile ilişkilerde de gösterdi. Bu noktada, özellikle, ASEAN bünyesinde bugüne kadar belirleyici olan “üye ülkelerin iç işlerine karışmama” ilkesinin yeniden gözden geçirilmesini düşüncesini gündeme getirdi.

Bazı çevreler, Myanmar’ın üyelikten çıkartılması görüşünü dahi ortaya atarken, genel eğilim ASEAN ile başta ABD olmak üzere bazı Batılı ülkelerin işbirliğiyle, bugüne kadar olumlu bir sonuç alınamasa da, Myanmar’ı darbe sürecinden kurtarmaya yönelik bir seyir takip ediyor.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, 2021 yılında Asya-Pasifik’de yaşananlar bölgenin küresel önemini açıkça ortaya koyuyor. Myanmar’da darbe; Malezya’da hükümet değişikliği; Çin’de Hong Kong ve Doğu Türkistan sorunları; Tayvan-Çin gerginliği vb. hususlar bölge ülkelerinin iç siyasetlerindeki gelişmeler olarak dikkat çekerken, başta ASEAN olmak üzere RCEPQuad ve Aukus gibi yeni bölgesel işbirlikleri ile ekonomik, siyasal ve güvenlik alanlarındaki gelişmeler gayet dinamik bir sürecin varlığını ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/31/asya-pasifik-2021-yili-degerlendirmesi-asia-pasific-region-in-2021/

27 Aralık 2021 Pazartesi

Kuala Lumpur Zirvesi’ne şans tanımak: yeni sorunlar ve imkânlar / Giving a chance to the Kuala Lumpur Summit: new challenges and opportunities

Mehmet Özay                                                                                                                            27.12.2021

18-21 Aralık 2019 tarihinde gerçekleştirilen Kuala Lumpur Zirvesi’nin üzerinden iki yıl geçti.

Söz konusu Zirve, o dönem sadece Batı ülkelerinde değin, Çin ve Myanmar gibi Doğu ülkelerinde de giderek artış göstermiş olan hatta sonuçları itibarıyla, dayanılmaz bir hale ulaşmış olan ‘İslam düşmanlığı’ (İslamofobi) merkezine almıştı.

Ancak o zaman da yazılarımızla ve bu konuda gerçekleştirdiğimiz webinar’da da uluslararası konuklarımızla birlikte gündeme getirdiğimiz üzere, sadece ‘İslam düşmanlığıyla’ sınırlı olmayan, gayet önemli siyasal ve toplumsal tıkanıklık içerisindeki İslam coğrafyasının veya küresel İslam toplumlarının sorunlarını etraflıca ele alabilecek bir platformun doğmakta olduğunu ve böylesi bir potansiyeli içinde barındırdığına değinmiştik.

Bu iki yıl, Zirve’nin hemen ardından, 2020 yılı başlarında ortaya çıkan kovid-19 sürecinin ağırlığı karşısında tıpkı diğer ikili ve bölgesel ilişkiler gibi etkisinin birdenbire gerilediği görüldü.

Bununla birlikte, ulus-devletlerin öncelikle bu salgınla mücadele politikalarında haklılık payı olduğu gibi, söz konusu zirvenin dikkat çekici özellikleri ele alındığında, en azından ortaya konulan görüşler ve yaklaşımlar çerçevesinde ilgili çevrelerle ilişkilerin sürdürülebilirliği gündeme getirilmeliydi.

İlgili ülkelerde, bu alanda aktör olduğu iddia edilen resmi, yarı-resmi kurumların birtakım çabalar göstermiş olabileceklerini de göz ardı etmiyoruz. Ancak katılımcı ülkeler kadar, katıl/a/mayan ülkelere de bakıldığında, karşımıza sadece, kovid-19 salgının bir bahane olarak ortaya çıkartılamayacağını ileri sürebiliriz.

Zirve’yi hatırla/t/ma

Zirve’nin Malezya’nın ev sahipliğinde gerçekleşmesi ve hazırlığı ve duyurusu gayet geç yapılmış olsa da, böylesi uluslararası planda ‘yenilikçi’ (innovative) bir bağlamın ortaya çıkması gayet önemliydi.

Niçin Malezya denilecek olursa, 2018 yılı Mayıs ayında yapılan seçimleri 1990’ların sonlarından itibaren ülkede reform hedefiyle siyaset yapan ve evrildiği çeşitli süreçlerin sonunda, Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) adını alan muhalefetin, iktidarı ele geçirerek ülkeyi yönetmeye başlaması önemli bir dönemeçti.

PH hükümetinin reformcu politikalarını kabul ederek, ikinci başbakanlığına başlayan Dr. Mahathir Muhammed’in vizyon sahibi oluşu ve yeni hükümet bünyesinde yenilikçi politikalara açık bir eğilim sergilemesinin önemine vurgu yapılmalıdır.

Zirve süreci ve sırasında, gerek davetli ülkeler, gerekse davet edilmeyen ülkeler açısından, gayet dinamik bir tartışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Ev sahibi Malezya ile Katar ve Türkiye’nin devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katıldığı Zirve’ye Pakistan başbakanı İmran Khan, son anda katıl/a/mayacağını duyurmuştu.

Buna ilâve olarak, hem ev sahibi Malezya’nın ‘yakın’ komşusu hem de, bu tür uluslararası Müslüman toplumu yakından ilgilendiren gelişmelere gayet destekçi olan güçlü bir sivil topluma sahip olan Endonezya’dan, ne devlet başkanı ne de başkan yardımcısı düzeyinde katılım sergilenebildi.

Endonezya’da bazı çevreler tarafından seküler olmasıyla eleştirilen başkan Joko Widodo’nun, aslında sekülerlik/le pek de ilişkisi olmayan, haddi zatında Endonezya’nın, uluslararası bir aktörlük hedefi olmasa da, kendi bölgesinde yani, Güneydoğu Asya’daki gelişmelerde gayet önemli bir kanal olarak değerlendirilebilecek böylesi bir toplantıya katılmaması bir yana, yardımcısı ve Alimler Hareketi’nin (Nahd’at’ul Ulama-NU) gayet saygın isimlerinden Ma’ruf Hoca’nın sağlığını gerekçe göstererek katılmamış olması gayet yadırgatıcıydı.

Bu noktada, o dönem özellikle Türkiye ve Malezya ile ilişkileri, farklı nedenlerle olsa da, gayet sorunlu olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Pakistan ve Endonezya üzerinde nüfuzlarını/çıkar ilişkilerini kullanarak engelleyici bir konum aldıkları siyasal bir gerçeklik olarak ortadaydı.

Dış gerçeklik olarak küresel güçler

Bununla bağlantılı bir diğer husus sadece, Zirve’ye katılan/katılmayan halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkeler üzerinde işbirliği ve engelleme süreçlerinde bir şekilde rol aldığı söylenebilecek gelişmeler olduğudur.

Bu noktada, küresel plânda da, bu gelişmeye karşı/etkili olabileceği düşünülebilecek gelişmeler olduğuna da işaret etmekte yarar var.

Bunların başında, Zirve’nin gerçekleştirildiği merkez olarak Kuala Lumpur dikkate alındığında Asya-Pasifik bölgesinde, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu gelişmeye tarafsız-müdahalesiz kalabileceğini varsaymak pek makul gözükmüyor.

Bir diğer husus, yine Asya-Pasifik bölgesi ile bağlantılı ülke kabul ettiğimiz ABD’de, o dönem itibarıyla ‘sağcı’, ekonomik olarak içe kapanmacı, uluslararası ilişkiler de ise ‘ötekileştirici’ politikalarıyla Donald Trump rejiminin varlığıydı.

2020 Kasım seçimlerine giden süreçte, ABD’de aralarında Müslüman çevrelerin de olduğu farklı etnik gruplara, özellikle de Afrika kökenli Amerikalılara yönelik ayrıştırıcı/şiddet içerin politikaları; fiili eylemlere yönelik savunmacı yaklaşımları içselleştirmiş Trump yönetiminin aslında kendini tam da bu yönüyle görünür kıldığı gelişme, seçimlerin ardından bu yılın Ocak ayının hemen başında ABD yönetim merkezi Capitol baskınıyla ortaya konulmaya çalışılan sivil darbe girişimiydi.

Böylesi süreçlere konu olan ABD’nin, Kuala Lumpur Zirvesi gibi Müslümanlara ve diğerlerine yönelik şiddeti küresel plânda tanımlama ve önleme çabasına dair, bir siyasal/sivil inisiyatifi desteklemesinden bahsetmek mümkün değildi(r).

Zirve’ye devam (mı?)

Kuala Lumpur Zirvesi’nin başladığı yerden devam edebilmesinin imkânları ortaya konulmalı ve hatta zorlanmalıdır. Sorunlar olduğu gibi durduğu gibi, bazı açılardan Zirve’nin haklılığını bile kanıtlayacak yeni gelişmelere de, aradan geçen süre zarfında tanık olduk ve olmaya devam ediyoruz.

Örneğin, yukarıda bu zirvenin hakkıyla tartışılmasının da önüne geçtiğini dolaylı olarak söylediğimiz kovid-19 süreci bile aslında, Müslüman toplumların birbirleriyle doğrudan ve yakın ilişkiler kurmalarının ne denli zorunluluk arz ettiğini ortaya koymuştur.

Birbirinden kopuk/bağımsız süreçleri yönetmeye çalışan ulus-devletlerin kovid-19 sürecinde genel itibarıyla, nasıl tek tek ‘doğal afet’ karşısında mahkum oldukları, bugün yaşanan bir başka/benzeri süreç ile devam etmektedir.

Zirve’nin ana konusu olan ‘İslam düşmanlığı’nın örneğin, Çin’de Uygurlar başta olmak üzere neredeyse, tüm dini ve etnik yapıları hedef aldığı artık gayet belirgin.

Kimilerinin meşru bir gelişme olarak kabul edeceği üzere, uluslararası politikada belirleyici olarak görülen ABD yönetimin geçtiğimiz 23 Aralık’ta, “Uygur Zorla İşçi Çalıştırmayı Önleme Yasası”nı (The Uyghur Forced Labor Prevention Act) kabul etmesiyle ayrımcılık, doğrudan/dolaylı şiddet uluslararası olarak kanıtlanmış durumda.

Öte yandan, Myanmar’da son on yıla damgasını vuran Arakanlı Müslümanlar sorununun, 1 Şubat 2021 darbesinin ardından, belki de daha önce beklenemeyecek çevrelerin girişimiyle bir kez daha uluslararası bir boyuta taşınmış olmasıdır.

Myanmar’da sürgün hükümeti yani, Ulusal Birlik Hükümeti (Myanmar’s National Unity Government-NUG), geçtiğimiz 20 Ağustos’ta Uluslararası Suçlar Mahkemesi’ne (International Criminal Court-ICC) başvurarak, mahkemenin daha önce ulusal ordu (tatmadaw) hakkında verdiği kararlarını tanıma çağrısı yapması oldukça önemliydi.

Bu kararların içinde, Arakanlı Müslümanlara yönelik şiddetin de yer alması, tam da Kuala Lumpur Zirvesi’nin gündeminde yer alan konulardan biri olmasıyla örtüştüğünü hatırlatmakta yarar var.

Müslüman toplumların karşı karşıya kaldıkları sorunların sadece dış’tan gelen şiddetle sınırlı olmadığı, iç/erden toplumsal, ekonomik sorunların varlığıyla sabittir.

Bu noktada, Güneydoğu Asya’da Açe ve Mindanao gibi, barış süreçlerinin yaşandığı ve/ya Patani ve Arakan gibi barış sürecine ihtiyaç duyan bölgelerin varlığı bölgesel barışın tesisinde gayet önemli süreçler olarak karşımızda durmaktadır.

Barış süreçlerine rağmen, Açe’de ve Mindanao’da geniş toplum kesimlerinin ekonomik kalkınmadan/refahtan pay alamamış olması, Patani ve Arakan’da halkın barışa duyduğu büyük ihtiyaç acil eylem plânlarının icraata geçirilmesini gerektiriyor.

Bu çerçevede, başta bölgenin önemli ulus-devletleri Malezya ve Endonezya olmak üzere söz söyleme ve iş yapma becerisine sahip, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin inisiyatifi ele alması ve Kuala Lumpur Zirvesi’ni gayet kapsamlı ve rasyonel olarak yeniden gerçekleştirmesini zorunlu kılıyor.

Tüm bu sorunlarla mücadelede ‘ehil ellerce’ yapısallaştırılmış ve sürdürülebilirliği tesis edilmiş kurumsal gelişmelerin, sadece Müslüman toplumlar ve ilgili ülkeler için değil, küresel barış için bir imkân olduğunu açıkça söylemek gerekiyor.

Bugün söz konusu Zirve’nin yeniden ve çekirdek katılımcıların yanı sıra diğer ülke ve aktör kurumların katılımlarıyla gerçekleştirilmesinde yarar/lar bulunmaktadır. Bunu, bir tür ‘İslamcı’ zirve olarak adlandırmak zorunda değil bazı çevreler…

Aksine, diğer bazı hususlarda olduğu gibi pragmatizmi önceleyerek de, bu tür gelişmelerin önünün açılması ve ortak yararın sağlanması adına gayet rasyonel bir çıkış olacaktır. Bundan da kimse rahatsız olmaz…

Ancak burada sorun atılacak atımların niyeti, sürdürülebilirliği açısından toplumların hangi kesimleriyle ilişkilerin geliştirileceği, ne tür bir vizyonla hareket edileceği türünden sorulara gayet anlamlı cevaplar verilmesi gerekiyor.

Bugünden başlayarak, yeni Miladi yılın ilk aylarında böylesi bir inisiyatifin ortaya konulması ümidiyle…

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/27/kuala-lumpur-zirvesine-sans-tanimak-yeni-sorunlar-ve-imkanlar-giving-a-chance-to-the-kuala-lumpur-summit-new-challenges-and-opportunities/

26 Aralık 2021 Pazar

Açe’de tsunaminin 17. yılı ve ‘bize ne olduğu?’ sorusu hakkında / 17th Anniversary of the Tsunami in Aceh and about the question of ‘What has happened to us?”

Mehmet Özay                                                                                                                            26.12.2021

Bugün, 26 Aralık 2021… Bundan, tam 17 yıl önce Hint Okyanusu’na bağlı Samudra Denizi’nde gerçekleşen deprem ve onun tetiklediği tsunamiyi bir kez daha hatırlıyoruz.

Tsunami: doğal veya kendinde değişim?

Önceki yıllarda kaleme aldığımız yıldönümü yazılarında, Açe’nin batı ve kuzey sahil bölgelerindeki yerleşim yerlerini, toplumsal hayatı, tarihsel geçmişin farklı boyutlarına ışık tutacak ‘ham’ varlıkları, doğal yaşamı, ekolojik dengeyi ortadan kaldıran tsunaminin hem, Açe toplumsal ve siyasal yaşamında hem de, bugün bir Eyalet statüsüyle içinde yer aldığı Endonezya’da benzer şekilde toplumsal ve siyasal hareketliliğe etkisine şu veya bu şekilde değinmiştik.

17 yıl önce gerçekleşen deprem ve onun tetiklediği tsunami hadisesi o dönem, yüzyılın afeti olarak değerlendirilir ve tarihe bu şekilde kaydedilirken, söz konusu bu gelişmenin, bizde oluşturduğu değişimin ne olup olmadığı konusunun pek ele alındığı kanaatinde değiliz.

Her ne kadar, genel olarak bu gelişme üzerine düşünce geliştirme yönünde bir eğilim hasıl olmasa da, zamanla kendinde keşfedilen bir araçsallaştırmanın (instrumentalization) ortaya çıkmaya başlandığı görüldü.

Bir tür pragmatizmi de içinde barındıran bu araçsallık, kendini insani yardım organizasyonu olarak adlandıran yapılardaki dönüşüm, genişleme, büyüme ile bu tür organizasyonların sayısında yaşanan ‘enflasyona’ tanık olundu.

Bu sürecin bitmediğini de hemen burada söylemekte yarar var. Bunun yanı sıra, bu pragmatizmin bir diğer boyutu ise kendini uluslararası ilişkilerde “yumuşak güç” (soft power) unsuru olarak ortaya koymasıdır.

‘Bize ne oldu?’ sorusu

Aslında bu hatırlama, tsunamiye maruz kalan toplumlara ne yapıp ettiğimizin ötesinde, bize ne olup bittiğiyle de alâkalıdır.

Bununla, aslında tsunami sonrasında bölgeye yönelik insani yardım (humanitarian aid) faaliyetleriyle ortaya konulan ilişkinin tek boyutlu olmadığı aksine, gizli/açık olacak şekilde çift yönlülüğe, bir başka deyişle doğal afete konu olan coğrafyaya ve topluma ulaşılmasıyla ortaya karşılıklı etkileşme boyutunun çıktığına dikkat çekmek istiyoruz.

Tek boyutlu derken, söz konusu yardım süreçlerine konu olan toplanan maddi varlıkların deprem ve tsunami sonrasındaki ihtiyaç sahibi mağdurlara aktarımı kastedilirken; ikinci durumda, bizzat yardımı yapan kişinin/kurumun/devletin yardımı alan toplumun/coğrafyanın doğrudan veya dolaylı etkileşimine konu olduğunu vurguluyoruz.

Doğal bir afet olarak, Sumatra Adası’nın kuzeyinden başlayarak Hint Okyanusu’nu çevreleyen yaklaşık bir düzine ülkenin kıyı bölgelerini vuran dev dalgaların, küresel medyanın gündeminde yer almasıyla, dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi bizim toplumumuzda da uyandırdığı yardım hissinin, insiyaki sıradan bir olgu olarak kabul edilebilir.

Ancak o dönemin ardından, gerek bu ülkede gerekse, küresel çapta insani yardım olgusunda kavramsal dönüşümler (conceptual transformation) yaşandığı da bir gerçeklik halini almıştır. Öyle ki, insani yardım olgusu, bir dış politika aracına evrilerek ülkelerin, “yumuşak gücü” olarak adlandırılmaya başlandı.

Kanımca bu durum sadece, bu ülke için sınırlı olmayan, aynı zamanda tsunaminin hemen ardından Kuzey Sumatra’da, Açe topraklarına yönelen uluslararası yardım kuruluşlarının ve çeşitli ülkelerin resmi kurumlarının varlığıyla küreselleşen bir boyut kazandığını söylemek gerekiyor.

Bu noktada, aslında aradan geçen sürede ne olup bittiğini anlamak için, son birkaç yıldır içinden geçmekte olduğumuz kovid-19 sürecinde, temelde sağlık özelde aşı yardımları yumuşak güç olarak birbirinden farklı ülkelerin gündemine girmesini bir analoji olarak değerlendirilebilir.

Değişimin boyutu

Deprem ve tsunaminin kendine içkin olan ‘doğal’ gücün tesiriyle, insan ve maddi çevre üzerinde doğurduğu en büyük hasarla değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal yapı üzerinde öngörülemeyen (unintended consequences) değişim süreçlerini de ortaya çıkarmasıyla önem arz ediyor.

Söz konusu bu değişimlerin özellikle, ortaya çıktığı yer olan Kuzey Sumatra’daki Açe toprakları, yardım kuruluşları, yarı-resmi ve resmi devlet kuruluşları, aralarında akademi ve araştırma kurumlarının da olduğu uluslararası kurumlar için bir sosyal laboratuvar hükmündeydi. Aslında bu laboratuvarlık olgusun şu ya da bu şekilde devam ettiğini söyleyebiliriz.

Söz konusu bu laboratuvar, gizli/açık aktif/pasif tüm aktörler için toplumu ve değişimi anlama kadar bu süreçlere taraf tüm bireysel ve kurumsal unsurların kendilerini kabul ettikleri konumları bağlamında, teori ile pratiğin sınanması için gayet münbit bir alan sağladığına kuşku yok.

Ne olup bittiğine dair, şöyle salim bir kafayla oturup düşünüldüğünde, karşımıza gayet önemli olguların, soruların ve gerçekliklerin çıkacağını görmek mümkün.

İlk etapta, bunlar nelerdir diye sorduğumuzda, şu cevapları vermek gayet mümkün gözükmektedir: yardım olgusu neye tekabül ettiği meselesi; yardım olgusuna eklemlenen zihinlerde dönen/döndürülen ‘tilkiler’ ve bu ‘tilkilerin’ kuyruklarını birbirine değdirmeme çabası; yardım olgusuyla gizli/açık yolsuzluklar arasında ilişkiler; insanların birbirlerine karşı yaklaşımı; tarihsel hatırla/t/malar; kardeşliğin/insanlığın yeniden tesisi; toplumsal değişmenin siyasal ve ekonomik boyutları ile süreçte buna eklemlenen yolsuzluklar; yeni değerlerin edinilmesi ve var olan bazı değerlerin ise aşınması gibi ortaya çıkan değer yoksunlukları vb….

Bu ve benzeri olgulara baktığımızda, insan, “çok şükür ki, ‘Sosyoloji’ denilen bir bilim var” diye aklından geçiriyor ve şükrediyor.

Ya da, Kuzey Sumatra’da Açe gibi bir toplumsal zeminin ‘yüksek dindarlığı’ (higher religiosity) boyutundan hareketle, ‘Din Sosyolojisi’nin imkânlarını da sonuna kadar kullanarak araştırma alanını genişletmenin mümkün olduğunu hatırlayarak rahatlıyor. Böylece, işin içine sadece ‘sosyal’ olanı değil, ‘teolojik’ olanın topluma yansımış haliyle de, olan bitene göz atabilmeyi gündeme getirebiliyoruz.

Böylece, sadece tsunaminin yıkıcılığını değil, kendinde değişim araçları kadar, hem içerlikli hem de dışarlıklı aktörlerin gayret ve çabalarıyla, istenç ve arzularıyla içinde ahlâk/etik, ideoloji vb. türden değişimlerin olabileceğini anlamak ve anlamlandırmak mümkün olabiliyor.

Tsunami bu anlamda, başta Açe toplumu ile içinde yer aldığı geniş Endonezya toplumu olmak üzere, dünya toplumları içinde bizi de içine alacak şekilde genişleyen düzen kurma ile düzensizlikler; hak ile haksızlıklar; özveriler ile çıkarlar vb. olguların biraradalığının tecrübe edilebileceği böylesi bir felâket olarak zikredilmesi gerekmektedir.

Bu vesileyle… Kuzey Sumatra’da Açe topraklarında söz konusu bu felâkette hayatını kaybedenleri rahmetle anıyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/26/acede-tsunaminin-17-yili-ve-bize-ne-oldugu-sorusu-hakkinda-17th-anniversary-of-the-tsunami-in-aceh-and-about-the-question-of-what-has-happened-to-us/

24 Aralık 2021 Cuma

ABD’den Çin’e Uygur protestosu / The US’s Uyghur protests against China

Mehmet Özay                                                                                                                            24.12.2021

Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Doğu Türkistan’da veya Çin’deki adıyla Sincan Özerk Bölgesi’nde yaşam süren Uygurlara yönelik baskıcı uygulamalarda altıncı yılı biterken, çeşitli aralarında Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar ile ABD gibi Batılı ülkeler Çin’de yaşananları kınamanın yanı sıra, bazı yaptırımlarla söz konusu bu gelişmeyi protesto ediyor.

Bu çerçevede, ABD yönetimi 23 Aralık’ta aldığı kararla, Çin’in Sincan Özerk Bölgesi’nde üretilen malların ithalâtını yasakladığını ilân etti. Senato ve Temsilciler Meclisi’nden geçen yasama başkan Joe Biden tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiş oldu.

Bu karara yol açan neden ise, bu bölgedeki üretim tesislerinde zorla işçi çalıştırıldığı yolundaki bilgiler oluşturuyor. “Uygur Zorla İşçi Çalıştırmayı Önleme Yasası” (The Uyghur Forced Labor Prevention Act) adı verilen çalışma ile Pekin yönetimine, Uygur politikası konusunda yeni bir mesaj verilmek istendiği ortada.

Bu yasanın temelinin ise, BM İnsan Hakları tarafından 29 Mart 2021 tarihinde dünya kamuoyuna açıklanan rapora dayandığını söylemek mümkün. Bu raporda, Çin’deki Uygur Müslümanların toplama kaplarında tutularak köle gibi çalıştırıldıklarına dikkat çekiliyordu. Raporda yerli ve uluslararası olmak üzere toplama 150’yi aşkın şirketin mal üretim süreçlerinde Uygur Müslümanların zorla çalıştırıldıklarına vurgu yapılıyordu.1

Söz konusu bu yasa, Sincan Özerk Bölgesi’nde oluşturulan toplama kamplarında tutulan başta Uygurlar olmak üzere Müslüman azınlıkların üretim süreçlerinde zorla çalıştırılmaları üzerine gündeme getirildi. Özellikle, önemli bir pamuk ve güneş paneli üretim merkezi olan Sincan’dan bu ürünlerin ithalatı artık ABD’ye yapılamayacak.

Söz konusu yasanın hazırlanmasında önemli katkısı bulunan Demokrat Parti senatörlerinden Jeff Merkley, bu yasa ile Çin’deki köle işçilik ve soykırım süreçlerine yönelik olarak “Ciddi bir mesajın verilmesi gerekiyordu” diyerek görüşünü ortaya koyuyor.

II. Mao: Şi Cinping politikaları

2013 yılında göreve başlayan devlet başkanı Şi Cinping yönetimi ile birlikte, önemli kalkınma hamleleri ile değişim süreçleri yaşanırken bu değişimin, ülkede yaşam süren farklı etnik-dini yapılar için aynı olumlu atmosferi yansıtmadığına tanık olunuyor.

Adına sivil toplum denilen yapılarla Çin topraklarında faaliyet gösteren çeşitli Hıristiyan mezhepleri ve bunların uzantılarına yönelik kısıtlamalar kadar ve hiç kuşku yok ki, bundan daha fazlası yüzyıllardır bölgede yaşam süren Uygurlar üzerinde farklı yönetmelerle uygulanmaya devam ediyor.

Bu çerçevede, azınlıklara yönelik politikalar zamanla daha da ayrıştırıcı nitelikle anılırken bu süreçte öne çıkan yine Uygurlar oluyor.

Farklı kaynaklarda sayısal veriler değişiklik gösterirken, tahmini olarak 2 milyona yakın Uygur kökenli Çin vatandaşının 2014 yılında başlatılan ve 2017 yılında ise hızlandırılacak şekilde, toplama kamplarında ‘yeniden eğitime’ tabi tutuluyorlar.

2014 yılına yapılan referansın temeli, o dönem Sincan bölgesini ziyaret eden devlet başkanı Şi Cinping’in yaptığı belirtilen bazı konuşmalar ve verdiği emirler… 2017 yılında ise çıkartılan “aşırılık karşıtı yasa” (anti-extremism law)

Söz konusu bu uygulama, ülke siyasal ve toplumsal sistemine adaptasyonu sağlamayı amaçlasa da, oluşturulan kamplarda Uygur din/milli kültüründen ayrıştırma süreçleri insan hakları ihlâli olarak temel bir sorun olarak varlığını sürdürüyor.

Bu durum, kendisini Mao Zedong sonrasında gelen en önemli Çin’li lider olarak gören ve/ya Komünist Partisi tarafından kabul edilen Şi Cinping’i Mao’ya yaklaştıran ise herhalde, 1966-1976 yılları arasında uygulanan ‘Kültür Devrimi’ olsa gerek.

Öyle ki, adında ‘kültür’ kelimesi geçse de, özellikle “ideolojik olarak yolsuzlaştıkları” belirtilen kitlelerin, yeniden eğitime tabi tutulmaları amacıyla göçe tabi tutularak, zorunlu komünist eğitime maruz bırakılmışlardı.

Bugün de, özellikle Batılı ülke ve kuruluşlardan gelen eleştiriler karşısında, Sincan bölgesinde özellikle Uygurlara yönelik uygulamayı “teknik eğitim” adı altında “yeniden eğitime tabi tutulması” olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı değil.

Uygur toplumunu dönüştürme projesi

Toplam 11 milyon civarında Uygur’un yaşam sürdüğü Sincan Özerk Bölgesi’nde, toplama kamplarına alınmayanların ise yaşamı büyük bir gözetime tabi. Konvansiyonel gözetime özellikle teknolojik gelişmelerin eklemlenmesiyle bölgedeki Uygur toplumunun neredeyse tüm hareketleri takip ediliyor.

Bu gelişme karşısında Bazı Batılı ülkeler ve insan hakları örgütleri Çin’in insan hakları ihlâlleri çerçevesinde konuyu gündeme taşırken, çeşitli ülkelerdeki Uygur grupları da, lobi faaliyetleriyle yaşananları dünya kamuoyu önüne taşıma gayreti gösteriyorlar. Bu faaliyetlerin odağında ise, Uygurlara yönelik baskı ve şiddetin bir “soykırım” olarak adlandırılması önemli.

Diğer başka unsurların yanı sıra, Uygur kökenli göçmenlerin lobi faaliyetlerinin de ABD yönetiminin bu konuda aynı görüşte olması yani, Çin’de Uygurlara yönelik baskıları “soykırım” olarak adlandırması dikkat çekici.

Kendini ‘ikinci bir Mao’ olarak tanımlayan veya tanımlatan Şi Cinping yönetimindeki Çin Halk Cumhuriyeti, ülkedeki etnik azınlıkları kültürel ve dini yapılarından arındırarak, komünist rejime tabi vatandaşlar üretilmesi süreçte, Uygurları hedef kitle olarak seçtiğini söylemek mümkün.

Bugüne kadar 2 milyona yakın Uygur’un bu sürece tabi tutulmalarında yol açan nedenler, bu kişilerin Çin yönetiminde ‘sakıncalı’ olarak belirtiler bazı ülkelerle ilişkileri, çok çocuklu olmaları, sosyal medyada Kur’an-ı Kerim ve benzeri dini metinler içerikli paylaşımlar yapmaları gibi nedenler sıralanıyor. Bu temel verilerin yanı sıra, yukarıda dile getirildiği üzere hedefte bütün bir Uygur halkı olduğunu söylemek mümkün.

Kamplarda tutulanlara yönelik ‘ideolojik yeniden yapılandırma’ süreçlerinde, dinle yani İslamla irtibatlarının kopartılması, Komünist Partisi’ne sadakat gibi dönüştürücü hususlar gündeme getiriliyor. Tüm bu yaşananları tahammül sınırlarını zorlayan ise parçalanmış aileler oluşturuyor. Toplama kamplarına gönderilen ebeveynlerin çocukları yetimhanelerde Çinli bakıcılara teslim ediliyor. Evlerde ise komünist partisi üyesi gönüllüler Uygur ailelerle beraber yaşayarak hayatlarını yeniden dizayn ediyor.

Bu noktada, Uygurlar gerek yaşadıkları coğrafya, gerek dini-milli kimlikleri ile kendi özerk yapılarını sürdürme arzusunun Çin merkezi yönetiminin tahammül edilemeyecek bir siyasal sorun olarak anlaşılmasına yol açıyor. Çin yönetimi bunu açıkça ifade etmekten kaçınmıyor. Öyle ki, Uygurlar “aşırıcılıkla” itham edilirken, Çin’in bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılanıyor.

Baskının kökenine dair

Bununla birlikte, Uygurlara yönelik psikolojik, kültürel ve siyasal baskıların aslında Sincan Özerk Bölgesi’ne yönelik nüfus politikalarıyla çok daha erken dönemlerden itibaren başladığı ortadadır.

2014 yılından itibaren bu kitleye yönelik kontrol mekanizmalarının artmasında, güçlü bir Pekin merkezi inşasına yönelik siyasi kararları hayata geçirmekte olan Şi Cinping yönetimi teknolojik gelişmeleri de harekete geçirerek büyük bir gözetim/gözetleme süreçlerini uyguluyor.

Uygurları doğrudan hedef olan bu politikanın gündeme gelmesinde, dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, Batılı ülkelerde başlayan ve zamanla dünyanın diğer bölgelerine de sirayet eden İslamifobiya’nın varlığıdır. Bu gelişmenin kaynağının özellikle, 11 Eylül 2001 hadisesiyle bağlantısı olması, hiç kuşku yok ki, Çin’deki sorunu, Çin’le sınırlı olmayacak boyutta ele alınmasını gerektiriyor.

Bu durum, Uygurlar arasında çeşitli ülkelerle ve bu ülkelerdeki bazı gruplarla temas ve ilişkiler, sözde uluslararası terör yapılanmalarıyla bir tür yakın işbirliği olarak algılanmasına neden olduğunu söylemek mümkün.

Tekil hadiselerden yola çıkarak bütün bir Uygur toplumunu gizli/açık hedef alan ve temelde din-milliyet ayrıştırmasının adı olarak gündeme taşınan gelişmelerde Batı’nın şu veya bu şekilde katkısı olmadığı söylenemez. Bugün aynı Batı’nın insan hakları ihlâlleri adıyla Çin’e karşı yaptırım uygulamaları ise Batı ülkelerinin yaşadığı akıl karışıklığının bir ifadesi olsa gerek.

Bununla birlikte, uluslararası kuruluşlar ve Batılı ülkelerce açıkça eleştirilen Çin’deki insan hakları ihlâllerinin ortadan kaldırılması için çok daha geniş konsensusa ihtiyaç olduğu ortadadır.

23 Aralık 2021 Perşembe

ASEAN bölgesinde doğal afetler-iklim değişikliği ilişkisi / Relations of natural disasters-climate change in ASEAN region

Mehmet Özay                                                                                                                            23.12.2021

Güneydoğu Asya bölgesinde, yılın farklı dönemlerinde meydana gelen aşırı yağışlar, tayfun vb. doğal hadiseler bir süredir etkili olmaya devam ediyor.

Birer doğal afet olarak gündeme gelen ve önemli can kaybı ve maddi hasarlara neden olan tayfun, seller, heyelanlar ve benzeri gelişmeler, aynı zamanda ulusal güvenlik konusu olarak da ele alınmayı hak ediyor.

Geçtiğimiz hafta Takımadalar ülkesi Filipinleri vuran tropikal Rai Tayfun’u, -bir başka adıyla Odette Tayfunu- ile Malezya’nın özellikle başkent Kuala Lumpur ve Selangor Eyaleti’nde etkili olan aşırı yağışlar sadece, bu iki ülke ile sınırlı olmayan, aksine bütün bir bölgeyi ilgilendiren boyutlarıyla dikkat çekiyor.

Filipinler’de özellikle, ülkenin orta bölgeleri olan Visayas’da bazı alanlar ile güneydeki Mindanao Adası’nda Lanao del Sur ve Maguindanao bölgelerinde etkili olan şiddetli yağış ve tayfun yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olurken, on binlerce kişi ise güvenli yerlere tahliye edildi.

Malezya’da ise, ülkenin gelişmiş yerlerinden kabul edilen Selangor’daki felâkete, son yüzyıl içinde görülen en şiddetli yağışların neden olduğu anlaşılıyor.

Yaşanan can kayıpları ile maddi zararların ötesinde, ortaya hem ulus-devlet hem de, ASEAN gibi bölgesel birlik yapısı içerisinde ulusal ve bölgesel güvenlikleri tehdit eden bir boyutun olduğuna işaret etmekte yarar var.

Küreselleşme ve iklim değişikliği

Bölgenin genel iklim özelliklerinden olan tayfunlar bir yandan, küresel iklim değişikliği öte yandan, yerel ve merkezi yönetimlerin yerleşim yerleri altyapı çalışmalarının yetersizliğinin de kurbanı oluyor.

Yıl içerisinde yaklaşık yirmi tayfunun görüldüğü Filipinler’de, geçtiğimiz hafta yaşanan ve ülkenin güneyini vuran Rai Tayfunu, bunlardan biri olarak dikkat çekiyor.

Tayfun ve benzeri hava olaylarının şiddetli rüzgâr ve yağışla birlikte özellikle sahil şeritlerindeki yerleşim yerlerini etkilerken, özellikle geniş toplum kesimlerinin tarım ve balıkçılıkla geçindiği dikkate alındığında kayıpların hayatını kaybeden ve yaralananlar ile yerle bir olan yerleşim yerleriyle sınırlı olmadığı görülüyor.

Adına, doğal afetler denilen bu süreçlerin, küreselleşmenin etkisiyle yaşanan iklim değişiklikleriyle bağlantısı olmadığı söylenemez.

Bu noktada, hiç kuşku yok ki, dünyanın farklı bölgelerinde ve özellikle de gelişmiş ülkelerinin üretim-tüketim yönelimleriyle doğrudan ilintilidir.

Düne kadar, “endüstrileşmiş” denilen ülkelerin aradan geçen zaman zarfında teknolojik yeniliklere paralel olarak endüstri kelimenin yerini gelişmiş sıfatının alması, iklim değişikliği üzerindeki bazı gerçeklerin örtülmesine de gizli/açık aracılık ediyor.

Oysa, sadece kömür gibi katı yakıt tüketimiyle sınırlı olmayan ve gündelik yaşamda konutlardan, sanayi üretim süreçlerine kadar uzanan farklı yaşam pratiklerinin neden olduğu iklim değişikliği söz konusudur.

Ulusal güvenlik sorunu

Geçtiğimiz hafta Filipinleri etkisi altına alan Rai Tayfunu’nun, bazı adalardaki sahil güvenlik birimleri ve alt yapısına verdiği zararın açıkça ortaya koyduğu üzere, yaşananlar aslında ulusal güvenlikle yakından ilişkilidir.

Öte yandan, yukarıda kısaca dikkat çekildiği üzere, geniş toplum kesimlerinin temel ekonomik faaliyetleri olan tarım ve balıkçılık sektöründe yaşanan hasarların kayıpların tek tek üreticilerin ötesinde, ulusal ekonomiye doğrudan bir etkisi bulunmaktadır.

Bir yandan, üretim alanlarında yaşanan değişimin öte yandan, ilgili bölgelerin üretim, lojistik ve pazar gibi süreçlerle birbirlerine eklemlenmesi, yaşanan felâketlerin geniş kesimler için gıda güvenliği olgusunu öne çıkardığı görülmektedir.

Bu noktada, geçtiğimiz hafta tayfunun etkili olduğu bölgeleri ziyaret eden Filipinli yetkililerin itirafları bu konuda yerel ve merkezi yönetimlerin acziyetini ortaya koyması bakımından gayet dikkat çekicidir. İçme suyu ve gıda gibi çok temel maddelere ulaşımın olmaması, tayfunda tahliye merkezinin hasar görmesi gibi gelişmeleri sadece birkaç bölgenin maruz kaldığı gelişmeler olarak değerlendirmemek gerekiyor.

Söz konusu ulusal güvenlik olgusunun sadece, tek tek ülkeler bazında değil, bir bütün olarak Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) içerisinde de yüksek sesle dillendirildiğine tanık olunuyor.

İklim değişikliğinin doğrudan tezahürleri olan ve bugünlerde tanık olunan doğal afetlerin ülkelerin tek tek mücadele edebilecekleri alanlar olmaması hem ASEAN bünyesinde hem de uluslararası arenada işbirliklerinin geliştirilmesini zorunlu kılıyor.

Bu noktada, ASEAN bünyesinde kurulu olan acil yardım ve kurtarma yapılaşmasının ne denli etkin bir şekilde hayata geçirildiği konusu ise tartışmaya açıktır. Öte yandan, Çin ve ABD gibi gelişmiş ülkelerden bu konuda yardım taleplerinin gündeme geldiğini biliyoruz.

Bölge ülkelerinin, iklim değişikliğinin yol açtığı yerel ve ulusal düzeydeki gelişmelerle mücadelede en azından, Asya-Pasifik bölgesindeki çatışmacı ortamın sona erdirilerek, ortak akılla kamusal faydanın azami ölçüde çıkartılması konusunda çalışmalar yapılması talebi gündeme getiriliyor.

Yıkıma davetiye çıkarmak

Bölgenin tropik iklim kuşağında olmasının doğal sonuçları olarak kabul edilebilecek bu gelişmeler, temelde insan-doğa ilişkileri ile üretim süreçlerinin kontrolsüz ve plânsız yapılanma gibi sorunlarla birleşerek daha yıkıcı boyutlara ulaşmaktadır.

Ormanlık arazilerin tarıma açılması, ormanların kesimi sonucu yoğun yağışlarla birlikte toprak kaymalarına neden olması, tarım arazilerinin sular altında kalması vb. gelişmeler şehirlerin dışında kasaba ve köylerin de, yaşanan felâketlerden büyük ölçüde etkilendiğini ortaya koyuyor.  

Bu gelişmeler karşısında özellikle, yerel düzeyde veya merkez dışındaki bölgelerde arama-kurtarma, insani yardım gibi çalışmalarda yeterli donanım ve tecrübenin olmaması sorunları daha da kangren hale getiriyor.

Bu durum, Takımadalar’dan oluşan Filipinler ile geniş bir kır toplumu özelliği sergileyen Malezya gibi ülkelerde toplumun refahından sorumlu olan yerel ve merkezi yönetimlerin giderek daha büyük acziyetle karşı karşıya kalmalarına neden oluyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/23/asean-bolgesinde-dogal-afetler-iklim-degisikligi-iliskisi-relations-of-natural-disasters-climate-change-in-asean-region/