25 Kasım 2023 Cumartesi

Osmanlı Devleti bağlamında ‘yenilenme’ ve ‘tanzim’ olguları / ‘Renewal’ and ‘reform’ in the context of the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                            25.11.2023

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı bize, tarihsel olarak yeni bir Türk devletinin varlığını haber verirken, bu gelişme, aynı zamanda bir önceki Türk devleti kabul edilen Osmanlı’nın, siyasi varlığının sona erişinin de 100. yılına tekabül ediyor.

Bu bağlamdan hareketle, tarihi gelişmeleri bir başka açıdan ve yaklaşımla ele almak gerektiğinde, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının bizim ve geniş Müslüman toplumlar için ne anlama geldiği sorusu gayet önemli olduğuna dikkat çekmekte yarar var.

Soru/n ne?

Burada dikkat çekilmek istenen soru/n, salt Osmanlı Devleti’ni sona erdiren güç veya güçlerin eleştirisi üzerine temellendirilemeyecek kadar önemli bir duruma tekabül ediyor.

O da, Osmanlı’nın varlığının sona ermesinin, Müslüman toplumlarda ‘tanzim’, ‘yenilenme’ olgularına ne türden etki ettiğidir.

Gayet geniş ve uzunca bir izaha ihtiyaç duyduğuna kuşku olmayan bu olguya, bu kısa yazıda cevap vermek mümkün değil. Ancak, olan biteni belki evvelinden yani, Osmanlı’nın kuruluşundan ele alarak kısmen ortaya koymakta yarar var.

Nihayetinde, ‘tanzim’ ve ‘yenilenme’ olguları ile kastedilenin, tarihsel bir süreklilik arz ettiği düşünülecek olursa, Osmanlı’nın kuruluşundaki durumunun bir şekilde, Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında nelerle karşılaşıldığına da ışık tutacaktır.

Sorunu anlama çabası

Hemen ifade edelim ki, Cumhuriyet döneminde özellikle, 1950’den başlayarak, siyasal ve sivil alanda kendine yer açan önemli toplumsal hareketlerin ve bu hareketler içerisinde yer alan – ve ancak, bütünlük arz etmeyen- kitlelerin Osmanlı’yı dış güçlerin ortadan kaldırdığı yaklaşımı gibi gayet rahatlık içeren bir duruma (comfort zone) gönderme yaparak tarihi anlama çabası halen devamlılık gösterse de, bu durum sadece bu kitle için daha büyük bir sorun teşkil etmekten başka bir anlama gelmiyor.

Sorun’un, belki Osmanlı’nın Türklüğü meselesinden veya Türklüğü devlet içerisinde uzunca bir dönem ne kadar var kıldığından başlayarak halifelik ve bu anlamda, küresel Müslüman toplumu temsil meselesine kadar uzanan önemli safhaları bulunduğunu samimi bir şekilde ortaya koymak gerekiyor.

100 yıl önce olan biten olgunun, -bir yönetim erki olarak- bir hanedanlığın bitip yerine, -klâsik anlamda hanedanlık olmasa da, modern ulus-devlet (nation-state) sisteminin -özellikle gelişmemiş/az gelişmiş/gelişmekte olan kategorisindeki ülkelerde karşılık bulan, bir tür siyasal hanedanlıkların üretildiği bir yapıya evrilmesiyle de anlaşılamayacak bir boyutu bulunuyor.

Yenilikçi söylem: ‘İlâhi kelimetullah’

Sorunun ne olduğu konusu, Osmanlı Devleti’nin kendine ontolojik ve epistemolojik olarak çizdiği ve belirlediği alanda, nelerin olup bittiğiyle ve ait olduğu belirtilen bu alanlara dair süreçte nelerin değiştiğiyle alâkalı bir yönü olduğuna işaret ediyor.

14. yüzyıl başlarındaki kuruluş sürecinin hemen öncesinde, Anadolu Selçukluları’nın doğudan gelen baskınlara karşı, -kimilerince belki tarihsel bir şans, kimilerince kaderin cilvesi kabul edilebilecek şekilde ya da gayet kendinde ve anlamlı bir sürecin ifadesi olarak, Ertuğrul Gazi’nin ortaya koyduğu çaba ile gelen açılım, yeni bir siyasal yapının teşkiline sebebiyet veriyordu.[1]

Böylece, kuruluş sürecinde üzerinde yer işgal ettiği teritori ile fiziki olarak yanı başında yer alan Doğu Roma Devleti (Bizans) ile ilişkisi, yeni kurulan Osmanlı Beyliği’nin kurucu unsurları, doğmakta olan devletin gayet dinamik bir bağlamda ortaya çıkmakta olduğuna işaret ediyor.

Bu çerçevede, “İlâhi kelimetullah” gibi güçlü kavramın ve bunun pratikteki karşılığı olan “gaza” olgusunun bize aktardığı anlamın,[2] kuruluş döneminin hemen öncesinde İslam dünyası adıyla zikredilebilecek -özellikle de Kuzey Afrika, Batı Asya arasındaki ve geniş Malay dünyasının İslamlaşan ve İslamlaşmakta olan coğrafyalarını dışta bırakacak şekilde- bölgelerde var olan değişimlerin, kırılmaların ve kopuşların, ne tür bir İslam düşüncesini gündeme getirip getirmediğiyle ilintilidir.

Bu süreç bağlamında dikkat çekmek istediğim husus, yaşanmakta olan İslam’ın, Müslüman toplumlar nezdinde bulduğu karşılığın ‘yeniden tanzimi’ meselesidir.

Yani, ‘Osmanlı’, kendi siyasal ve toplumsal yapılaşması öncesindeki Müslüman siyasal ve toplumsal yapılarında ortaya çıkan yozlaşmayı ortadan kaldıracak ve böylece, Müslüman toplumu ve geniş bir sistemi yeniden ‘ihya’ edecek yeni bir hamlenin adıdır. 

‘Tanzim’ çabası

İslam bilgi kaynaklarında atıfta bulunulan yenilenme (tajdid) olgusunun, bir iç ve bir de dış olmak üzere, iki temel bağlamı olduğunu ileri sürerek ‘tanzim’ hususuna devam edeyim.

İç bağlam, İslam toplumlarının kendi içlerinde İslami yaşama dair takındıkları tutumun yozlaşmış, yozlaştırıcı etkileriyle ortaya çıkan toplumsal gerçekliktir.

Dış bağlam ile dikkat çekmek istediğim husus ise, Müslüman toplumların Müslüman olmayan toplumlarla ve bu anlamda, tarihsel süreç dikkate alındığında özellikle, Batı Hıristiyan dünyasıyla olan etkileşimden kaynaklanan yozlaşmacı, yozlaştırıcı etkidir.

Bununla birlikte, dış bağlam yani, Batı Hıristiyan dünyasıyla etkileşimden neşet eden durumda yozlaşma kavramı yerine, örneğin ve özellikle de, askeri yapıda karşılık bulduğu üzere ortaya çıkan kurumsal kötürümlük ve gerileme ile açıklanmaya çalışılır.

Bunun en açık örneği, herhalde, Osmanlı’nın 16. yüzyılda  Kanuni sonrasında başlayan yönetim/bürokrasideki yalpalamaların ve ardından, 17. yüzyılda savaş meydanlarında karşılaştığı kayıpları karşısında takınılan tavır olsa gerek...

Osmanlı’nın kuruluşuna zemin teşkil eden gelişmeler bakıldığında, iç ve dış faktörlerin etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Bu noktada, doğudan gelen akınların Anadolu Selçukluları üzerindeki tesiri dış alanla ilgilidir.

Öte yandan, Büyük Selçuklular’da başlayan -burada Abu Hamid Muhammed el-Ghazali’yi, dönemini dolaylı olarak eleştirdiği anlaşılan ve bu bağlamda, yeni eserler ortaya koymaya iten toplumsal koşulları hatırlamak gerekir- ve ardından, Anadolu Selçuklularına sirayet ettiği ileri sürülebilecek iç değişimlerin, yozlaşmaların İslam toplumlarının kendi iç özelliklerindeki yozlaşmalar ise iç alana tekamül ediyor. 

Osmanlı’nın gizli/açık tanzime yönelik açılımının bu bağlamlarla birlikte ele almak mümkün gözüküyor.

‘Tanzim’ ve ‘yenilenme’ye tekabül eden uzun bir tarihi sürecin ardından, Osmanlı’nın içine düştüğü hâl, iç sebepler ile başlayan ve ardından, dış sebeplerle desteklenen ve periyodik olarak giderek yükselen bir yozlaşmaya tekabül ediyor.

Burada, olan biteni anlamak amacıyla İbn Haldun’a atfedilen dönüşümsel teoriye (cycle theory) başvurmak, burada ele alınan konu çerçevesinde, sadece bir tasvir çabasından öteye gitmeyecektir.

Nihayetinde karşımızda, ‘tanzim’ ve ‘yenilenme’ gibi iki temel ontolojik ve epistemolojik bağlamın olması bizi, Osmanlı’nın siyasal varlığının sona ermesiyle ortaya çıkan durumu, ne şekilde açıklamamız gerektiğini sorgulatacak düzeydedir.

Bu durum, sadece sınırlı bir coğrafya ve Müslüman kitlesi için değil, aksine küresel boyutta ve tüm Müslüman toplumu ilgilendiren boyutuyla dikkat çekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/osmanli-devleti-baglaminda-yenilenme-ve-tanzim-olgulari-renewal-and-reform-in-the-context-of-the-ottoman-state/



[2] Mehmet Hemdemi Çelebi Solakzade. (1298/1880). Solakzade Tarihi, Bab-ı Ali: Mahmud Bey Matbaası, s. 3; Douglas E. Streusand. (2011). Islamic Gunpowder Empires: Ottomans, Safavids and Mughals, Boulder: Westview Press, s. 66.

17 Kasım 2023 Cuma

Açe’de Baharat yolu ve ekonomik kalkınma / Spice route and economic development in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                            17.11.2023

Açe Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün işbirliğiyle 4-12 Kasım günlerinde Banda Açe’de gerçekleştirilen ‘Baharat Yolu’ (jalur rempah) temalı 8. Açe Kültür Festivali (Pekan Kebudayaan Aceh-PKA) hiç kuşku yok ki, hem Endonezya hem de otonom bir yönetime konu olan Açe Eyaleti için ekonomik kalkınma çerçevesinde verilerin ortaya konması açısından önem taşıyordu.

Bu bağlamda, bu yazıda, kısaca iki hususu ele alacağım. İlki, Baharat Yolu özelinde, bölgenin sahip olduğu jeo-stratejik ve jeo-ekonomik önemdir. İkincisi, Açe’nin bu bağlamlar ve süreçlerdeki yeri ve özellikle, bugün nerede durduğuna kısaca değineceğim.

Tarihsel süreklilik

Öncelikle, tarihin erken dönemlerinden itibaren Malay Takımadaları eksenli gelişme gösteren bir ticaret yoluna ve ilişkiler ağına gönderme yapan ‘Baharat Yolu’ temasıyla, iki hususa dikkat çekmek gerekiyor.

Bunlardan ilki, Malay Takımadaları’nın iç ve yakın bölge olarak adlandırdığımız, Hindistan ve Çin ile olan ilişkileridir. İkincisi, yine Takımadalar’ın dış ve uzak bölge olarak adlandırdığımız Akdeniz havzası ve Avrupa Kıtası ile geliştirdiği ilişkilerdir.

Söz konusu baharat ticaretinin, başta bölge toplumlarının ve yukarıda dikkat çekilen öteki toplumların ihtiyaç duydukları diğer ticari metalarla ilişkisi dikkate alındığında kabaca dönemlendirmek gerektiğinde ilki, bundan iki bin yıl öncesinde; ikincisinin ise, sömürgecilik döneminin başladığı 1498’den itibaren küresel eko-politiğin bu ticaret ekseninde geliştiği görülüyor.

Bu uzun dönemli (longue durée) ilişkiler, Malay Takımadaları’nın pasif bir coğrafya değil aksine, gayet dinamik, etkin ve sürdürülebilir ilişkiler ağına konu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu anlamda, Takımadalar’ın yukarıda dikkat çekilen söz konusu iki farklı coğrafyayla geliştirdiği ilişkilere dair, dünyanın ilgili ülkelerinde epeyce birikmiş güçlü bir literatür bulunuyor.

Açıkçası, tarihsel ilişkilerin önemli bir bölümünü oluşturan bu literatüre hakim olan toplumların ve ülkelerin bugün, Doğu Asya, Güney Asya ve Güneydoğu Asya coğrafyalarında niçin aktif olduklarını görmek hiç de şaşırtıcı değil…

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaklaşık son elli yıllık süredeki küresel eko-politik ilişkilere veya jeo-stratejik, jeo-politik ve jeo-ekonomik ilişkilere göz attığımızda, niçin giderek yoğunlaşan bir şekilde Doğu Asya, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’nın öne çıktığını ve küresel aktörlerin bu bölgede var olma isteklerini anlamlandırmak mümkün gözüküyor.

Öyle ki, yaşanan bu gelişmeler -tarihsel açıdan bakıldığında- sadece ekonomik değil, dini-kültürel ve sosyal bağlamlarını da içerecek şekilde, birbirine entegre olduğuna işaret ediyor.

Bu noktada, tüm bu bölgeleri, tarihin farklı dönemlerinde inişli çıkışlı da olsa, süreklilik arz eden küresel ticaret ilişkilerinin tarafları olarak değerlendirmek gerekiyor. 

Bunun yanı sıra, küresel eko-politik ilişkiler, Doğu, Güney ve Güneydoğu Asya’da sürerken, niçin bazı ülkelerin bu bölgelerle ilişkilerinin gayet zayıf bir düzeyde olduğunu da, hem tarihsel hem de günümüz ilişkilerinde bölgeyle ilişkilerinin sanılanın ötesinde, sınırlılıklarla dolu olmasıyla açıklayabiliriz…

Baharat yolu tartışması

‘Baharat Yolu’ ilişkiler ağı üzerinden Açe’de gerçekleştirilen geniş içerikli festival, konunun tarihsel bağlamına vurgu kadar, bundan daha da önemlisi, günümüz eko-politik yaklaşımlara vurgu bize, bölgenin önemini hatırlatması açısından dikkat çekicidir. 

Bununla birlikte, kimi çevrelerin iddia ettiği üzere etkinliğin, ‘tarihsel boyutu öne çıkartılıyor’ söyleminde bir eleştiri ve hatta küçümseme eğilimi dikkat çekiyor. Bu yaklaşımda, haklılık payı bulmamak mümkün değil …

Bununla birlikte, konunun tarihsel bağlamının ne denli anlaşılabilmiş olduğu da, bir o kadar sorun teşkil ettiğini itiraf etmek gerekiyor…

Öyle ki, tarihin değişik evrelerinde bölgeyi öne çıkartan ‘baharat yolu’ ilişkiler ağının, hak etttiği şekilde anlaşılamamış olduğunun doğrudan bir yansımasına bugün, hem Endonezya hem de özerk yönetime sahip Açe’nin hâlâ ekonomik kalkınma zorluklarıyla boğuşmasında tanık oluyoruz.

Bir süredir Endonezya yönetiminin, Baharat Yolu temasıyla geliştirmek istediği uluslararası ilişkiler ve bu bağlamda, tüm Takımadaları içine alacak şekilde bir kalkınma sürecini tetikleyen unsurun, Çin’in deniz ve kara İpek Yolları projesi olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır 

Endonezya’nın geliştirmeyi arzu ettiği ‘baharat yolu’ teması tüm içerikleriyle değerlendirildiğinde, örneğin Çin’le bir jeo-stratejik rekabet konusu olabileceği gibi, sürecin iyi yönetilibilmesi halinde, her iki coğrafyanın yani, Doğu ve Güneydoğu Asya’nın gelişmelerden kazançlı çıkabileceğini de öngörebiliriz.

Açe’de tarihsel farkındalık ve beklenti

‘Baharat yolu’ temasının Açe’de ele alınmasının, Sumatra Adası’nın kuzey ucunda yer alan bu eyaletin jeo-stratejik konumuya doğrudan ilişkisine atıf gayet açık.

Bununla birlikte, Açe’de mevcut siyasi elitin en azından son yirmi yılda görev yapan seçilmiş ve atanmış kadroların bölgenin jeo-ekonomik ve jeo-stratejik öneminin ne kadar farkında oldukları tartışmaya açıktır.

Burada bir abartı payı olduğunu açıkça ifade edebilirim. Bununla birlikte, söz konusu siyasi elit söylem bazında, Açe’nin tarih boyunca kanıtlanmış özelliklerinin farkında olduğu, ancak bu gizil dinamizmi harekete geçirebilecek adımları atmadıklarını bir tespit olarak ortaya koymakta yarar var.

Bunun nedenlerini uzun uzadıya tartışmak mümkün… Ve bunu geçen yıllar zarfında zaman zaman burada yayınlanan ilgili yazılarda ortaya koyduğumuzu da hatırlatalım.

Ancak, tüm kalkınma süreçlerinin önüne geçen ve kalkınmayı bir türlü hak ettiği ölçüde ortaya konmasını engelleyen olgunun yolsuzluk olduğunu bir daha ortaya koymakta yarar var.

Eski vali’den itiraf

Bu noktada, 5 Kasım günü yapılan açılış konuşmalarında yer alan ve bir dönem geçici valilik görevinde bulunmuş olan Mustafa Abu Bakar’ın yaklaşımı açıkçası gayet çarpıcı olduğuna kuşku yok.

Mustafa Abu Bakar’ın Açe’nin bugün Endonezya Cumhuriyeti’nde bir eyalet olarak ekonomi ve kalkınma alanında nerede durduğuna vurgu yapan sunumu önemliydi.

Bu çerçevede, ekonomi ve kalkınma bir yana, bu iki kavramı ortadan kaldıracak şekilde Eyaleti’n yolsuzlukla anılıyor olduğuna vurgunun eski vali tarafından gündeme taşınmasına eleştirel yaklaşmak zorundayız.

Bu noktada, Açe’de yolsuzluk konusunda belki de, en son konuşacak kişilerden biri olan eski valinin, konuşmasının odağına yolsuzluğu koyması gerçekte, Açe’de ekonomi, kalkınma, yolsuzluk vb. bağlamların nasıl ele alındığına dair kabataslak bir fikir veriyor.

Mustafa Abu Bakar 2000’li yılların başlarında dönemin valisi Abdullah Puteh’in yolsuzluk suçlamasından hapse girmesinin ardından, geçici vali olarak atanmıştı. Ve üstlendiği bu görev özellikle, tsunami sonrasındaki şartlarda gayet önemli bir yönetim sürecine tekabül ediyordu.

Yaklaşık iki yılı aşkın bir süre bu görevi yürüten Mustafa Abu Bakar’ın hem valilik döneminde ve hem de sonrasında ‘Açe siyasi elitleri’ arasında yer alması dolayısıyla, Açe’de olan biten herşeyi yakından bildiğini dikkate aldığımızda, aradan geçen neredeyse yirmi yıllık süre sonrasında Açe’nin ekonomik kalkınmasının gerçekleşmemiş olmasını, yolsuzluk vurgusuyla açıklamasını anlamakta zorlanıyoruz.

Bunun ötesinde, Mustafa Abu Bakar’ın, daha önce ulusal bürokraside ‘kamuya açık hizmetler’ ile ‘lojistik hizmetler’ müdürlüğü görevlerinde bulunmuş olması ve kısa süreli valiliğinin ardından, 22 Ekim 2009'dan 19 Ekim 2011'e kadar dönemin devlet başkanı Susilo Bambang Yudhoyono kabinesinde Kamu İktisadi İşletmeleri’nden sorumlu bakan olarak da görev yapması onu, ilgili konuda ulusal düzeyde olan bitenden de haberdar olmasına elverdiğini hesaba katmak gerekiyor.

Yolsuzluk olgusunun, sadece siyasi elit, eyalet bürokrasisi ile sınırlı olmadığı aksine, diyelim ki, -bir anlamda başvuru kaynağı olabilecek P. Bourdieu’nun ‘elitler sosyolojisi’nden hareketle- yukarıdan aşağıya doğru toplumun farklı katmanlarını içine alacak şekilde neredeyse, yaygın bir hâl almasını herhalde, en önce bizatihi valilerin, valilik kurumunun ve buna bağlı tüm bürokratik birimlerin bugüne kadar çözümlemiş ve nihayete erdirmiş olması gerekirdi.

Tarihin erken dönemlerinden itibaren Sumatra Adası’nın kuzeyinde sahip olduğu jeo-stratejik öneminden dolayı başta Hindistan ve Çin’le ve ardından, sömürgecilik süreçleriyle Batı Asya ve Batı Avrupa ile ticaret ilişkileri geliştirmiş Açe’nin adının bugün, Endonezya ve bölgede var olan kalkınma süreçlerinde ortaya koyamamış olmasını, herhalde yeniden baştan ve dikkatlice ele alacak toplantılara ihtiyaç var.


https://guneydoguasyacalismalari.com/acede-baharat-yolu-ve-ekonomik-kalkinma-spice-route-and-economic-development-in-aceh/

12 Kasım 2023 Pazar

Açe’de Baharat yolu temalı Kültür Festivali / Culture Festival with Spice Route theme in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                            13.11.2023

Açe coğrafyasının kültürel yapısından örneklerin ortaya konduğu, 8. Açe Kültür Festivali (Pekan Kebudayaan Aceh-PKA) 4-12 Kasım günlerinde Banda Açe’de gerçekleştirildi.

Açe Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün işbirliğiyle gerçekleştirilen festivalin, bu yılki yapılanmasında son dönem ulusal politikada öne çıkartılmaya çalışılan, ‘Baharat Yolu’ (jalur rempah) birincil temayı oluşturuyordu.

Bu durum, sekizincisi düzenlenen ve tüm Açe eyaletindeki kültür gruplarını biraraya getiren ‘kültür festivali’nin, kendi içinde tarihsel ve geleneksel öneminin vurgulanması kadar, ‘baharat yolu’ temasıyla bunun dışına taşan bir boyutunun da böylece gündeme getirildiğini gösteriyor.

Bu noktada, aşağıda bazı hususlara değineceğim…

Kültür festivali olgusu

İlki 1958 yılında gerçekleştirilmiş olan Kültür Festivali’nin bugün sekizincisinin yapılıyor oluşu Açe topraklarında ve Açe halkı nezdinde kültür olgusuna verilen önemi ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.

1950’li yıllarda dört yılda bir yapılması plânlanan festivalin, bugüne kadar sadece 8 kez gerçekleştirilebilmiş olması, sadece bölgenin siyasal gerçekliğinden kaynaklanan inkitalarla açıklanabilir.

Burada kısaca, söz konusu bu festival dair bir iki görüşü ortaya koymakta yarar var…

4-12 Kasım günlerinde gerçekleştirilen Açe Kültür Festivali’nin sadece, yerel bir öneme haiz olmadığı aksine, bölgesel ve hatta ülke geneline yayılan bir boyutu olduğuna işaret etmek gerekiyor.

Bu etkinlik Açe bölgesinin kültür olgusuna yönelik ilgisini göstermesi açısından önemli. Bu durumu özellikle, Endonezya bağlamında dikkate almak gerekiyor.

Öyle ki, merkezi hükümetin kültür politikaları çerçevesinde, 2017 yılında alınan kararla her eyalette kültür politikasına önem verilmesi konusundaki çalışma ortaya konulurken, benzeri bir yapının Açe topraklarında zaten 1958 yılından itibaren var olduğuna vurgu yapmak gerekiyor.

Açılış konuşmalarında Cakarta’dan gelen ilgili bürokratların da dikkat çektiği üzere, Açe kültür ve kültürel etkinlikler noktasında da Endonezya bağlamında öncü bir role ve işleve sahiptir. 

Etkinlikte, Açe’deki 23 yerleşim bölgesinin mutfak, giyim-kuşam, çeşitli zanaatları, oyunları, müzik, edebiyat vb. alanlarda sergi ve uygulamalar yer verilmesi, bir anlamda bölgenin kültürel harmonisine ortaya koyarken, bölge toplumlarının biraraya gelmesine de vesile oluyor.

Festivalin ulusal boyutta yer almasına imkân tanıyan ise, gerek resmi davetli gerekse kendi imkânlarıyla Kuzey ve Batı Sumatra ve Cava Adası sakinlerinin Banda Açe’ye gelerek etkinliklerde yer almaları oldu.

Kültür ve tarihsel baharat yolu

Kültür Festivali ve ‘Baharat yolu’ temasının birlikte ele alınmasının, doğrudan Açe ile ilgili tarihsel gerçekliklere atıf yaptığını söylemeliyiz.

Bu durum, 23-24 Ekim günlerinde Cakarta’da düzenlenen ve teması yine ‘baharat yolu’ olan akademik etkinlikteki söylemler ve hedeflerle çelişmemekle birlikte, Açe coğrafyasının bir yandan, Hint Okyanusu ile ve bu çerçevede, Batı Asya ve Arap Yarımadası ile coğrafi yakınlığı, öte yandan Malaka Boğazı ve Güney Çin Denizi üzerinden Çin’le olan irtibatı, döneminin küresel baharat yolunun önemli kesişme noktalarından birinin Açe olduğunu ortaya koyuyor.

Baharat’ın sadece mutfak kültürü değil, tıp, tekstil, dini ritüeller vb. süreçler gibi gayet farklı alanlarda başat hammadde olması, onlarca tür baharatın şu ana kadar kayıtlı erken dönem tarihi kayıtlarda da gözlemlendiği üzere, kültürlerarası etkileşimin önemli bir aracı olmasını sağlamıştır.

Endonezya’da devlet başkanı Joko Widodo hükümetinin son birkaç yılda özellikle üzerinde durduğu ve Açe’deki geleneksel kültür festivaline de tema olarak seçtiği Baharat yolu’nun salt bir tarihsel ve kültürel hatırlatmak olmak kalmadığını ifade etmek gerekiyor.

Bu durum, özellikle günümüz küresel ilişkiler ağında, gayet dinamik bir yere sahip olan Güney Asya ve Güneydoğu Asya’daki zengin kültürel yapıların, birer yumuşak güç olarak uluslararası politikada kendine yer edinme gayretinde karşımıza çıkıyor.

Geçen günkü yazımızda dile getirdiğim üzere Çin’in 2013’den bu yana, hem teorik hem Pratik olarak ortaya koymakta olduğu İpek Yolları (Silk Road) projesi karşısında Endonezya’da başkan Jokowi liderliğinde Nusantara’nın tarihte son derece belirleyici öneme sahip Baharat yolu olgusunu yeni bir dış politika olarak gündeme taşımasının hakkını vermek gerekiyor.

Açe’nin bu süreçte söz konusu bu politikanın içinde yer alması kadar hem tarihsel olarak Açe bölgesinin ne tür ilişkilere konu olduğu kadar, önümüzdeki dönemde Baharat üretimi üzerinden bölgenin küresel ekonomide nasıl yer alabileceğinin de önemli tartışmalara konu olacağını söyleyebiliriz.

Nihayetinde merkezi hükümetin yani, Cakarta yönetiminin festival, kültür ve Baharat üçgeninde belirlediği hedefleri, ülke ekonomisinin günümüz koşullarında ulusararası arenada kendine yeniden nasıl bir yer edinebileceğiyle alâkalıdır.

Lade secupak

Dikkat çeken bir diğer husus, Festivalin temasının ‘Baharat yolu’ (jalur rempah) olarak belirlenmesi kadar etkinlik logosunun ‘bir tutam baharat’ (lada secupak) olarak tespit edilmesiydi.

Bir top ve bir avuç baharat içeren logo, Kuzey Sumatra ve Nusantara sınırlarının ötesinde bir ilişkinin varlığını gündeme taşıyordu.

Lada Secupak kavramının, Açe’deki ve Açe’de üretilen klâsik metinlerde aldığı yer ile bu kavramın fiziki ve fizik-dışı ilişkiler noktasında Osmanlı Devleti ile olan bağı, bize bir tür gururlanma imkânı tanıyabilir.

Bu durumun, bizler için tarihsel ilişkilerde yeri henüz hakkıyla keşfedilmemiş ve gizli/açık bazı ajitatif (agitation) ve nostaljik (nostalgia) zeminde yürütülmeye çalışılan bağlamlarda ortaya çıkan veya çıkartılmaya çalışılan boş bir gurura tekabül edip etmediği üzerinde ciddiyetle durulmaya değer bir konudur.

Bu konudaki görüşlerimizi 5-6 Kasım günlerinde UIN-Ar-Raniry’de Ali Haşimi Konferans Salonu’nda yapılan akademik etkinlikteki, “16. yüzyılda Açe Darüsselam Sultanlığı’nın Osmanlı Devleti nezdinde Baharat politikası” başlıklı sunumumuzla ortaya koyduk.

Bu çalışmanın, festival organizasyonunca yayınlanacağı duyurulan bildiriler kitabında yer almasıyla geniş kitlelere ulaşacağını düşünüyorum.

Metin İnegöllüoğlu

Açe Kültür Festivali’nin bizim açımızdan bir diğer önemi, 1986-1989 yıllarında Cakarta’da görev yapmış olan Metin İnegöllüoğlu’nun PKA-3’e katılarak bir sunum yapmış olmasıdır.

Bu vesileyle, merhum İnegöllüoğlu’nun kendine özgü nitelikleriyle öne çıkan bir büyükelçi olduğunu ve resmi ve sembolik rolünün ötesinde ve dışında, amatör bir antropolog ve etnograf olarak Açe’de Türk izlerine dair bazı araştırmalar yapmış olduğunu bir kez daha söylemek ve hatırlatmakta yarar var.

Bunun yanı sıra, 1980’li yılların koşullarında, İnegöllüoğlu’nu Açe’ye seyahate sevk eden amylin, amatör antropologlug dışında başka bir nedenin olup olmadığı üzerinde durulmaya değerdir.

Öyle ki, Fehmi Koru tarafından Hasan di Tiro ile yapılan ve 1984 yılı Eylül sayısında İslam Dergisi’nde yayınlanan mülâkat; Londra’da Koru ve Tiro görüşmesinin içeriği ve Tiro’nun dönemin başbakanı merhum Turgut Özal’a gönderdiği mektup; 1986’da yayınlanan Açe-Sumatra Dosyası başlıklı çalışma ile Tiro’nun “Özgürlüğün Bedeli: Bitmemiş Savaş Günlükleri”nin Türkçe tercümesi herhalde bu sürecin izlekleri olarak dikkat çekici olmalıdır.

Bu bağlamda, İnegöllüoğlu’nu Açe’ye seyahate sevk edenin dönemin başbakanı Özal’ın işaretiyle olup olmadığını araştırmak gerekiyor…

İnegöllüoğlu, ayrıca emekliliği sonrasında “Güneydoğu Asya’da Türk İzleri” başlıklı bir kitap yayınlamak suretiyle, bu ilgisini geliştirdiğini ve akademik boyuta taşıdığını kanıtlamıştır.

Nihayetinde, bürokraside İnegöllüoğlu benzeri amatör tarihçi, antropolog vb. niteliklere haiz şahsiyetlerin sayısının pek de fazla olmaması ve özellikle de, hem Osmanlı döneminde hem de modern Türkiye Cumhuriyeti’nde söylemde “çok uzak” ile ifade edilen bir coğrafyada Türk varlığını anlamaya dair İnegöllüoğlu’nun bazı girişimlerde bulunmuş olmasının hiç kuşku yok ki, bugün şu veya bu şekilde bu alanda çalışan akademisyen ve araştırmacılar için öncü bir rolü olduğunun hakkını teslim etmek gerekiyor. 

Yanılmıyorsam, merhum Metin İnegöllüoğlu’nun Banda Açe’de Kampung Pande’ye yaptığı ziyareti, 1988’deki PKA-3’e katılmak amacıyla Banda Açe’ye geldiği döneme rastlamış olmalıdır. Bu vesileyle İnegöllüoğlu’nu rahmetle anıyorum.

Bunun yanı sıra, söz konusu bu gelişmelerle ilgili 1980’li yıllarda yayın faaliyetleri yapmış olan gazeteci-akademisyenlerin de bu konuları içeren anılarını sabırsızlıkla beklediğimi ifade etmeliyim.

Açe’de sekizincisi gerçekleştirilen Kültür Festivali’nin hem Açe Eyaleti hem de Endonezya geneli için önemine kuşku yok. Bu husus, 1958 yılından itibaren bölgede Kültür Festivali olgusunun varlığı ile somut bir nitelik taşıyor.

Bunun yanı sıra, bugünün koşullarında Açe Eyaleti’nin başta Baharat ürünleri olmak üzere diğer önemli hammadde kaynaklarıyla yeniden bir ekonomik güç olup olamayacağı konusunu bir başka yazıda ele alacağım.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/acede-baharat-yolu-temali-kultur-festivali-culture-festival-with-spice-route-theme-in-aceh/

10 Kasım 2023 Cuma

Endonezya’dan Baharat Yolu’na yatırım / Indonesia invests Spice Route concept

Mehmet Özay                                                                                                                           10.11.2023 

Endonezya’nın dış politikasında gündeme getirmeye başladığı ‘Baharat You’ (Spice route), teması akademi dünyasında ele alınmaya devam ediyor.

Hedefte 2024 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası kapsamında tanınması beklenen bu temanın, sadece Endonezya açısından değil, bölgesel ve küresel önemi olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu anlamda, 23-24 Ekim günlerinde Cakarta’da düzenlenen uluslararası konferasın ardından, 5-6 Kasım günlerinde bu defa, Açe’de benzeri bir akademik etniklik gündeme geldi.

Açe’de 8. gerçekleştirilen Açe Kültür Festivali (Pekan Kebudayaan Aceh) kapsamında 5-6 Kasım günlerindeki akademik etkinlik, Endonezya Devleti’nin doğuda Maluku’dan batıda Açe’ye kadar olan bölgenin tarihsel ve ekonomik önemini Baharat yolu temasıyla gündeme getirmesi açısından gayet önemliydi.

Cakarta’daki etkinlik, “Hint Okyanusu’nda Maddi Kültür Değişimleri” (Spiced Islam: Material Cultures Across the Indian Ocean) başlığını taşırken, Banda Açe’deki etkinlik “Baharat: Baharat’ın Tarihsel İzleri ve Baharat Ekonomisi’nin Gelecekteki Fırsatları” (Rempah: Jejak Sejarah Rempah dan Peluang Masa Depan Ekonomi Rempah) başlığını taşıyordu.

Banda Açe’deki akademik etkinlikte ele alınan Baharat Yolu temasının, Kültür Festivali bağlamında diğer etkinliklere de konu edilmesi, söz konusu politikanın toplum nezdinde tanınırlılığı ve geliştirilmesi açısından kayda değer bir husustur.

Bu iki etkinlik aslında, Endonezya devletinin, tarihsel olarak Takımadalar’ın baharat ticaretinde öne çıkan 22 bölgede benzer söylemi ve etkinlikleri gündeme getirmesiyle ilgili olduğuna kuşku yok.

Bu yazıda, Banda Açe’de katılma imkânı bulduğum konferansa dair detayları bir başka yazıya bırakarak, İpek Yolu-Baharat Yolu kavramları üzerinde Çin ve Endonezya dış politika açılımlarına kısaca değineceğim.

Çin ve İpek Yolları projesi

İlk etapta tarihsel bir ima uyandıran, ‘Baharat Yolu’ teması temelde, 2013 yılında Şi Cinping’in devlet başkanlığına gelmesiyle birlikte gündeme getirdiği kara ve deniz İpek Yolları (Silk Road) projesi veya bununla birlikte anılmayı hak eden ‘Kuşak-Yol Projesi’ne (Belt- Road Initiative) alternatif bir nitelik taşıdığını ileri sürebilirim.

Hiç kuşku yok ki, son on yılda Doğu Asya’daki bu açılımın Endonezya’ya yansımasını doğal kabul etmek mümkün.

Bununla birlikte, yaşanan bu sürecin Çin’in Batı’yla özellikle de ABD ile karşı karşıya gelmesiyle, yeni bir tür soğuk savaş sürecine evrilmesinin, Çin’i bölge ülkeleri için yeni bir tehdit boyutuna taşıdığı da bir o kadar dikkat çekicidir.

Her ne kadar Çin’in örneğin Vietnam, Filipinler başta olmak üzere Güney Çin Denizi’ne komşu ülkelere yönelik açık tehdidi henüz Endonezya’ya o boyutta sirayet etmemiş olsa da, Riau Eyaleti’ne bağlı Natuna Adaları ile gündeme gelen yakın geçmişteki sürtüşmenin, Güney Çin Denizi sorununun Endonezya’ya pek de o kadar uzak olmadığına işaret ediyor.

Bu çerçevede, Çin bu küresel projesiyle bir yandan, Orta Asya üzerinden karayolları ile Avrupa’ya öte yandan, Güney Çin Denizi-Malaka Boğazı-Hint Okyanusu ile Körfez Ülkeleri, Arabistan, Doğu Akdeniz, Doğu ve Güney Afrika’ya uzanmayı hedefliyordu.

Ve aradan geçen on yıllık süreçte tüm eksikliklerine rağmen, Çin’in bu hedeflerini gerçekleştirme konusunda istikrarlı bir açılım yaptığını söyleyebiliriz. En azından sürecin devam ediyor oluşu, bu konuda sergilenen istikrarın bir göstergesidir.

Çin’in bu noktaya nasıl geldiği konusu gayet önemli…

Bu bağlamda, özellikle 1980’lerden başlayan ve “gelişmekte olan Çin” kavramıyla Batı medyası ve akademi dünyasında yer alan Çin’in, aradan geçen 30-40 yıllık zaman diliminde ekonomi-politik ve uluslararası ilişkiler bağlamında geldiği noktayı ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.

Bu çerçevede, son on yılı izlenmeye değer İpek Yolları kavramsallaştırmasının özellikle, Batılı ülkeler tarafından ele alınması ve buna alternatif politikalar geliştirilmesine tanık oluyorduk.

Endonezya’dan alternatif açılım

Bunun yanı sıra, Çin’le son dönemde gayet yakın ilişkiler kuran Endonezya’nın, hem bölge ve hem de küresel ekonomi-politik ortamında yer almasını sağlayacak alternatif bir kavramsallaştırma ile gündeme geliyor oluşunu yakından takep etmek gerekiyor.

Endonezya’da devlet başkanı Joko Widodo liderliğindeki hükümetçe gündeme getirilen bu kavramın, “Baharat Yolları” (Spice Routes) temasıyla gündeme taşınmasında temelde şaşılacak bir şey yok…

Aksine, sorgulanması gereken, Endonezya’nın denizcilik (maritime) gücünü ve bunun, tarihsel ve geleneksel eksenini oluşturan ‘baharat ticareti’ ve bu ticarete konu olan suyollarının ve liman şehirlerinin ve bu şehirlerin bulunduğu adaları niçin bu güne kadar gündeme getirmemiş olduğudur.

Dikkat çeken hususlardan biri tarihsel olarak değerlendirildiğe, Baharat Yolları’nın İpek Yolu’dan önce hayata geçirilmiş olmasıdır.

Bu durum, Takımadalar bölgesinin erken dönemlerden itibaren çeşitli suyolları üzerinden farklı coğrafyalarla doğrudan ve dolaylı olarak kurduğu ilişkiler geliştirdiğine işaret ediyor.

Tarihte var olan söz konusu bu ekonomik bağlamın, günümüzdeki yaklaşımlardan farklı olarak doğrudan yansımalarının siyasal, kültürel, sosyal ve dini açılardan da önem taşıdığını hatırlatmakta yarar var.

Bugün, Endonezya’da Jokowi yönetiminin baharat yolu kavramı ile gerçekleştirmek istediği bir dizi açılımlar olduğuna kuşku yok.

Bu açılımlar, Takımadalar’dan oluşan ve pek çok suyollarına sahip ve çeşitli küresel suyollarıyla irtibatlı Endonezya’nın jeo-politik ile jeo-ekonomisini birleştirme amacı güdüyor.

Bu düşüncenin hedefinde, ekonomik değişkenlere ve gelir dağılımı eşitsizliklerine konu olan Takımadalar halklarının başta tüm türleriyle baharat olmak üzere, ilintili ekonomik değerlerini bölgesel ve küresel piyasalara taşıyabilecek bir mekanizmanın oluşturulmasıdır.

Bu husus, hiç kuşku yok ki, eğitim, araştırma-geliştirme, finans, yatırım, ulaşım, yönetim, yasal düzenlemeler vb. gibi çoklu altyapı yatırımlarını gerektiriyor.

Ancak, belki de tüm bunlardan önce siyasilerin, bürokrasinin, yerel yönetimlerin, işçevrelerinin ve genel itibarıyla halkın bu devasa açılımı ortaya koyacak bir ortak bir düşünce sistemine sahip olup olmadıklarına cevap aramak gerekiyor.

Bu noktada sorulması gereken soru şu: Mevcut haliyle Endonezya devleti böylesine kapsamlı bir yatırım imkânlarını Takımadalar’daki geniş toplum kesimlerine sağlayabilir mi?

Bu ifadeler ve sorular ile açıkçası Endonezya hükümetince geliştirilmek istenen Baharat yolu projesini olumsuzlamak veya kötümser bir yaklaşım sergilemek mümkün değil.

Bununla birlikte, örneğin Açe’den başlayarak ülkenin farklı bölgelerindeki yatırım olanaklarının en azından, bu yüzyılın başından itibaren nereden nereye geldiği; var olan potansiyellerin ne ölçüde değerlendirilebildiği; merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisi ve iş çevrelerinin ilgili yatırım alanlarına yönelimi; halkın ilgili alanlarda eğitimi ve üretim kapasitelerinin artırılması gibi pek çok alanda bir çalışmanın ortaya konulması gerekiyor.  

Böylece var olan imkânlar ile bir an önce hayata geçirilmesi gereken altyapı olanaklarının neler olduğu anlaşılabilecektir. Aksi halde, baharat yolu temasının UNESCO tarafından tanınmış olmasıyla yetinilecek bir çabanın bölgenin jeo-ekonomik gerçekliğine pek de bir katkısı olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/endonezyadan-baharat-yoluna-yatirim-indonesia-invests-spice-route-concept/

2 Kasım 2023 Perşembe

İslami eğitim tartışmaları ve sınırlılıkları / Islamic education discussion and its boundaries

Mehmet Özay                                                                                                            03.11.2023

İslami eğitimin ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusundaki tartışmalar, dün olduğu gibi bugün de önemini koruyor.

Bu önemin, kendilerini İslam dinine bağlı hisseden bireyler ve toplumlar için, istisnasız bir şekilde, kendinde ve doğal bir süreçten kaynaklandığına şüphe yok. Bu durumda, temelde, İslam dini ile eğitim ilişkisi arasındaki doğal ve organik bir ilişki olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bununla birlikte, bunun ötesinde-, dışardan gelen epistemolojik, siyasal, sosyal, ekonomik vb. etkilenimler ve baskılar gibi süreçlerin etkisiyle de, İslami eğitimin yenilenmesi, geliştirilmesi ve değişime maruz kalması gibi süreçlerin ortaya çıktığı da, göz ardı edilmemesi gereken bir diğer gerçeklik alanını oluşturuyor.

Kendiyle ve ötekiyle yüzleşme

Müslüman toplumların özellikle, 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca ortaya çıkmaya başlayan ulus-devletleşme süreçleri, diğer toplumsal kurumlar kadar eğitim kurumlarına da çeki düzen verme, yeniden yapılandırma ile bu dönem öncesinde toplumu sarsan siyasal, ekonomik vb. gelişmelere karşı bir cevap olmak üretmeye konu olmuştur.

Bu noktada, İslam toplumlarının, kahir ekseriyetinin ulus-devletleşme süreçleri öncesinin sömürgecilik gerçeği ile yüzleştikleri dikkate alınacak olursa, İslami eğitimin aslında, kayda değer bir şekilde bu erken dönemlerdeki siyasal ve toplumsal süreçlerin yükünü ciddi bir şekilde üzerinde taşıdığını söyleyebiliriz.

Bu çerçevede, İslami eğitimin yeniden yapılaştırılmasının, bir tür reaksiyoner/tepkisel bir içeriğe sahip olduğu ve bu anlamda, sürekli geriden gelmeye mahkum olduğu hususu göz ardı edilmemelidir.

Sömürgeciliğe doğrudan konu olmayan diyelim ki, Osmanlı Devleti ile geç dönem veya yüksek sömürgecilik döneminde sürecin içine çekilen Açe Darüsselam Sultanlığı gibi bazı istisnai bölgelerdeki İslami eğitimin ise, kendi iç siyasal ve toplumsal dinamiklerinde yaşanan gelişmelerle irtibatlı olarak bir yapı kazandığı veya kazanmadığı söylenebilir.

Ya da bu iki toplumun, dolaylı olarak Batı’da gelişen süreçlerin baskısını üzerlerinde hissederek, İslami eğitim süreçlerine çeki düzen vermeye çabası sergileyip sergilemediklerini de sorgulamayabiliriz.

Yenilenme ihtiyacı

Yukarıda dikkat çekilen iki temel sürecin, günümüz Müslüman toplumlarında konuyla ilgili çevreler tarafından ele alınan İslami eğitimin ve özellikle de, müfredat yapısı ve içeriği, kaynaklar, metodlar vb. yaklaşımlar üzerinde halen etkisini sürdürdüğüne kuşku yok.

Bunun dışında, günümüz koşullarında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de yeni bir meydan okuma olarak ortaya çıktığı dikkate alınacak olursa aslında, İslami eğitimle ilgili sürecin gayet çetrefil bir mahiyet taşıdığı açık seçik ortaya çıkacaktır.

Öyle ki, bir yandan diyelim ki, son yüz elli yıllık yönelimiyle Batı bilim ve teknolojisini yakalama niyeti ve arzusu ile Batı bilim ve teknolojisinin bugün geldiği noktada, söz konusu bu niyet ve arzunun ne şekilde tezahür ettiği konusu gayet önemli bir irdelemeye konu edilmelidir.

Sorular

Bu durumda sorulması gereken kanımca birkaç temel soru var.

Bunlardan ilki, ”Biz, İslami eğitimden ne anlıyor ve bekliyoruz?” İkincisi ise, “Yaşanılan dünyevi koşullarda, ‘öteki’nde başat ve egemen olan epistemolojik durum ve bunun doğrudan yansıması olan sosyolojik gerçekliğe tam anlamıyla vakıf mıyız?”

Burada özellikle, dikkat çekmek istetiğim husus ikinci soru ile bağlantılı...

Bu noktada, özellikle Eğitim Felsefesi, epistemoloji vb. alanlarda çalışan ve düşünce üreten ilgili araştırmacı ve akademisyenlerin, bu sorunun ilk bölümüne, bir genelleme yaparak ve eleştiri payını saklı tutarak söylersek- şu veya bu şekilde tatminkâr cevaplar ürettiklerini söyleyebiliriz.

Zaafiyet

Öte yandan, sorunun ikinci alanını teşkil eden sosyolojik gerçekliğe dair bölümünde ise, kayda değer bir açığın olduğunu itiraf etmek gerekiyor.

Burada sorun, yaşanılan çağın belirleyici egemen epistemolojisinin gizli/açık seküler ve materyalist eksende olduğu söylemine karşılık, bu materyalizmin gündelik yaşamda karşımıza nasıl çıktığı, ve bu yapının ekonomiden sağlığa, siyasetten eğitime mikro düzeyde tekil bireyleri ve makro düzeyde, bütün bir Müslüman toplumu nasıl etkilediğine dair analitik yaklaşımın eksikliği ile ilgilidir.

Özellikle, burada kapitalizmin tüm vechesiyle toplumsal yaşamın her alanına nüfuz etmiş olduğunu vurgulamak gerekiyor. 

Bu noktada, epistemolojik bağlamdan yola çıkarak, İslami eğitim alanında görüşler ortaya koyan araştırmacı ve akademisyenlerin, gündelik yaşamın gerçekliği ile yüzleşme konusunda çekingen bir tutum geliştirmelerini sadece, epistemoloji gibi bir alanla meşgul olmalarına bağlayabilir miyiz?

Burada var olan açmaz, yukarıda dikkat çekilen çevrelerin -gayet popülerleşmiş olan- ‘disiplinlerarasılığa’ vurgu yapmalarına karşın, epistemeloji ile bunun doğrudan gündelik yaşama yansımaları olarak karşımıza çıkan sosyolojik gerçeklikleri kapsamlı bir şekilde değerlendiremediklerine işaret ediyor. 

Bağlamı biraz daha açıkça ifade etmek gerekirse, burada temel vurgu, İslami eğitimin öznesi ve nesnesi konumundaki kişiler/çevreler yani, öğretici kadrolar ile öğrencilerin, hakim olduğu vurgulanan materyalist epistemolojinin görünür yüzünü teşkil eden başat kapitalist ilişkiler ağıyla nasıl yüzleştik veya yüzleş/e/medikleriyle ilgilidir.

Nihayetinde, İslami eğitim dediğimiz olgu, genel eğitim olgusundan ve bu genel eğitimin mevcut sosyal gerçekliğinden yalıtılmış değildir.

Bu durumda, genel itibarıyla ve tüm süreçleriyle eğitimin günümüzde, ‘insan yetiştirmeden’ ziyade, tüm kurumlarıyla iş sektörlerine istihdam sağlamaya yönelik yapılaşması arasındaki  doğrudan ve kaçınılmaz ilişki, İslami eğitimde yer alan öğretici kadrolar ve öğrencilerin bu yapı içerisinde nasıl bir yer edindiklerini sorgulamayı gerektiriyor.

Burada bir diğer can alıcı soru, ilgili araştırmacı ve akademisyenlerin bilim alanları arasında fark gözetmeksizin İslami eğitimi tüm eğitim türleriyle irtibatlandırma, entegre etme düşüncesi ve çabalarının şu ya da bu şekilde, “nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?” sorusuna cevap verirken, bu yetiştirilen bireylerin, iş dünyasını oluşturan gerçeklik alanında, “kime ve nasıl hizmet ettikleri?” sorgulamasını yapıp yapmadıklarıyla bağlantılıdır.

Bu tartışma aslında, İslami eğitim konusunun, tüm entellektüel ve akademik yatırımları kadar, var olan çelişkileri ve açmazlarıyla birlikte temelde dinamik bir yapı arz ettiğini ortaya koyuyor. Müslüman toplumlar için sorunun gayet önemli olduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, sorunu ele alır ve çözüm bulmaya çalışırken günün egemen ve belirleyici olduğu anlaşılan yapılarını göz ardı eden yaklaşımın sürece olumsuz etkisi olacağını göz ardı etmemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/islami-egitim-tartismalari-ve-sinirliliklari-islamic-education-discussion-and-its-boundaries/