29 Haziran 2021 Salı

Darbe ve sivil savaş arasında Myanmar: Demokrasi mümkün mü? / Myanmar between coup and civil var: Is democracy possible?

Mehmet Özay                                                                                                                            29.06.2021

1 Şubat 2021’de yaşanan askeri darbenin ardından, Myanmar’da cunta rejimi tüm uluslararası baskılara ve çağrılara rağmen varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte, ülke genelinde baş gösteren sivil itaatsizliğin yerini silahlı çatışmaya bırakma eğilimi, yeni bir tehlike sinyali anlamına geliyor.

20. yüzyıl boyunca cunta ve uzantısı yönetimlere konu olan Myanmar’da yaşanan bu gelişme, hiç kuşku yok ki, ülke siyasal tarihinde yeni bir olgu olarak dikkat çekiyor. Ülkede demokrasinin tesisi için henüz yapısal bir gelişme söz konusu olmasa da, mevcut kaos ortamı kendini giderek daha çok hissettirirken, bundan çıkış yolları da denenmeye çalışılıyor.  

1 Şubat’ta yaşanan darbenin şokunun atlatılmasıyla, özellikle iktidar gücü elinden alınan, geçen yıl Kasım ayında yapılan seçimlerin galibi (National League for Democracy-NLD) yanlılarının yanı sıra, giderek farklı kesimlerin de katıldığı gösterilere tanık olunmuştu.

Çözümsüzlük süreci

Söz konusu gösteriler ordu tarafından şiddetle bastırılırken, umutlar Nisan ayı sonlarına doğru Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) tarafından yapılan olağanüstü toplantıdan çıkacak sonuca odaklanmıştı.

Ancak bu toplantıda hem bağlayıcı olmayan hem de siyasi tonu düşük talepler cunta rejimi tarafından bugüne kadar değerlendirilmeye alınmadı.

Batılı ülkelerden gelen tepkilerin somut bir karşılığı olduğunu söylemek ise mümkün değil. Bu tepkilerin özellikle, cuntacı askerler ve onlara eklemlenen kişi ve gruplara yönelik ekonomik yaptırım açıklamalarının gayrı meşru yönetimi geri adım atmaya sevk edebilecek bir nitelik taşımıyor.

Yeni bir direniş olgusu

Bu süreçte, sivil itaatsizlik olgusu yerini 23 Mayıs’ta kurulduğu açıklanan, Halk Savunma Gücü  (People’s Defence Force-PDF) denilen ve farklı yapıların ittifakı olarak adlandırılabilecek yapıya bırakmış gözüküyor.

Çeşitli gözlemcilerin de ifade ettiği üzere, ülkede bir sivil savaş durumu tehlikesini barındıran bu gelişmede, Mandalay ve Yangon gibi büyük şehirleri de içine alması, durumun gayet kritik olduğuna işaret ediyor.

Öyle ki, 1980’lerin ikinci yarısında başlayan demokrasi hareketine önemli desteği ile dikkat çeken, ülkenin orta kesimlerindeki, nüfusun yaklaşık yüzde 70’ine yakınını oluşturan Bamar toplumunun doğrudan silahlı şiddetle buluşması anlamına geliyor.

Bununla birlikte, söz konusu Bamar toplumundan ziyade, ülkenin kuzey ve doğu bölgelerindeki sınır boylarındaki bağımsızlık ve/ya otonom yönetim için mücadele eden Karen, Kaçhin, Shan, Budist Arakan gibi çeşitli etnik yapıların bu süreçteki rolünün ne olacağı merak konusu.

Azınlıkların yapısal gücü

Önce 2010-2015 yılları arasında devlet başkanı Thein Sein’in girişimleri ve ardından 2015-2020 yılları arasında NLD iktidarı döneminde sürdürülen söz konusu etnik grupları içine alan barış görüşmelerinin kapsayıcı ve nihai bir sonuca varmamış olması, bugün bu grupların merkezdeki cunta rejimine karşı ülkedeki sivil tepkilere eklemlenmesine gayet imkân tanıdığını söyleyebiliriz.

Bu süreçte, Myanmar resmi ordusu Tatmadaw’ın bir yandan sınır boylarındaki söz konusu bu yapılarla ve ülkenin büyük şehirlerinde yaygınlaşma eğilimi sergileyen şiddetle nasıl mücadele edeceği merak konusu.

Halk Savunma Gücü’nün enformel bir yapılanma sergilemesi Tatmadaw’ın kiminle mücadele ettiği veya edeceğini de belirsizleştiriyor.

Bu durum, başta Arakanlı Müslümanlar olmak üzere, çeşitli etnik yapılara yönelik Tatmadaw’ın icraatları bilindiğinden, geniş toplum kesimlerini hedef alan histerik saldırılara konu olması hiç kuşku yok ki durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Myanmar üzerinden uluslararası mücadele

Burada iç dengeler kadar, başta Çin, Tayland gibi bazı komşu ülkeler olmak üzere hiç kuşku yok ki, ABD’nin nasıl bir tavır alacağı da izlenmesi gereken konuları oluşturuyor.

Bu noktada, Çin’in Myanmar’daki mevcut cunta rejimiyle bir sorunu olmadıkça karşı çıkması beklenmiyor ki, bugüne kadar ki görüntü de zaten bu yönde.

Çin’in, Myanmar konusundaki siyasi tavrını sadece, bu ülke ile sınırlı etkisiyle de belirlediği söylenemez. Bu çerçevede, Çin yönetiminin cuntayı ASEAN ile ilişkilerde ve Batı özellikle de, ABD ile ilişkilerde zamanı geldiğinde lehine kullanabileceği bir araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz.

Öte yandan, yaşanan şiddet olayları nedeniyle özellikle, kırsal bölgelerde yerlerini terk eden kitlelerin örneğin, Tayland’a sığınması anarşi ortamının hız kazanmasına paralel olarak artış gösterecektir.

24 Haziran itibarıyla bu sayının 230.000’e ulaşırken, ilerleyen haftalarda Halk Savunma Gücü’nün varlığını artırması karşısında bölge yeni bir göç dalgasına tanık olabilir. Şimdilik uzak bir ihtimal gibi gözükse de, yaşanacak şiddetin yoğunluğuna bağlı olarak ülkenin Bengal Körfezi’ne bakan batı ve güney sahillerinden botlarla göç süreçleri ortaya çıkabilir.

Böylesi bir gelişmenin de hem bölgesel hem de küresel aktörlerin kaçınılmaz olarak harekete geçmesi anlamına gelecektir. Bu noktada, yaşanacak gelişmeler, sadece Tayland için değil, ASEAN bölgesi için genel bir güvenlik sorunu teşkil edecektir.

Öte yandan, ABD’nin ve diğer batılı unsurların insan hakları, insani yardım vb. bağlamlarda bölgedeki varlığını artıracağını öngörmek mümkün. Bu durum, bir yandan ASEAN öte yandan, ABD ve örneğin AB ile Çin ilişkilerinin yeni yönelimler kazanması anlamına gelecektir.

Syu Kyi’siz bir siyasete doğru

Geçen yıl Kasım ayında yapılan genel seçimleri kazanan NLD’nin 1 Şubat’ta göreve başlayacağı gün gerçekleşen darbenin ardından ülke siyasal krizle boğuşuyor. Bu durumda, başta NLD yanlıları olmak üzere ülkenin farklı bölgelerindeki etnik yapılar cunta rejimine karşı işbirliği sergiliyor.

Bir dönemin demokrasi ikonu ve 2015-2020 yılları arasında dışişleri bakanı ve devlet başkanı danışması sıfatıyla ülke yönetiminde söz sahibi olan Suu Kyi’nin akibeti ise belirsizliğini koruyor. Hakkında açılan davalar siyasi yaşamını bitirmeye yönelik ceza almasına yönelik olduğuna kuşku bulunmuyor.

Ayrıca, ilerlemiş yaşı onun ülke siyasetinde artık ne kadar yer alabileceği sorusunu gündeme getirirken, onun yerini alacak alternatif siyasetçilerin varlığının henüz ortada gözükmemesi de, yakın dönem için ülke siyasetinde bir başka sorun olarak dikkat çekiyor.

1 Şubat darbesinin ardından, başta NLD yanlıları olmak üzere ülkenin farklı bölgelerindeki etnik yapılar cunta rejimine karşı işbirliği sergiliyor.

Uzun 20. yüzyıl boyunca cunta ve uzantısı yönetimlere sahne olan ülkede, 2010 yılından başlayan demokrasiye geçiş sürecinde yakalanan tarihi fırsat bir kez daha darbe ile kesilmiş durumda. Myanmar’da yaşanan siyasal belirsizlik, salt bu ülke ile sınırlı kalmayacak boyutlar içermesi nedeniyle, yakından izlenmeyi hak ediyor.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/29/darbe-ve-sivil-savas-arasinda-myanmar-demokrasi-mumkun-mu-myanmar-between-coup-and-civil-var-is-democracy-possible/

27 Haziran 2021 Pazar

Ülkeyi zarara uğratmak kavramının yüksek öğretimdeki anlamı / The meaning of the concept of harming the country in higher education

Mehmet Özay                                                                                                                            26.06.2021

Ülkeyi veya bir kurumu zarara uğratmak kavramı zaman zaman basında dikkat çekilen, doğrudan ve dolaylı olarak yolsuzluklarla ilintili olarak gündeme getirilen ve bu anlamda özcü bir şekilde ekonomi alanıyla bağlantılı bir hususla ilgilidir.

Bir kurumu zarara uğratmak kavramının gündeme getirilmesi, ortada büyükçe bir meblağın konu edilmesini gerektirmektedir.  

Bu noktada, ekonomik üretim süreçlerinin birbiriyle bağlantılı pek çok süreci içinde barındırması; kapsamlı ve komplike bir kurumsallaşmayı gerektirmesi; bir kurumsal yapıyı var edecek, geliştirecek ve sürdürülebilir kılacak bir sermayenin ortaya konması hiç kuşku yok ki, bu süreçlerin herhangi birinde özellikle de, karar merciindeki kişilerin sorumluluklarını o ölçüde artırmaktadır.

Bu sorumluluk sahipliği, ehil olmayı, profesyonelliği, etiği, adaleti ile hem maddi bilgi hem manevi boyutu ve hazırlığı ile kendini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, ülkeyi veya bir kurumu zarar uğratmak söyleminde etik, adalet kavramları yerine çokça vurgu yapılan maddi boyut, sermaye, kazanç gibi ekonomi argümanlar gündeme gelmektedir.

Sosyolojinin özellikle, ekonomi sosyolojisinin bir ölçüde belki de sanayi sosyolojisinin çalışma alanlarından biri olduğu anlaşılan bu komplike ekonomik organizasyon bütünü içerisinde maddi yapılaşma bir yana, kendilerine görev verilen her katmandan yetkili, bu alanın kendinden doğan sorumluluk özelliklerini taşıma ehliyetinde olduğu varsayılmaktadır.

Önceliğin ve belki de, sadece zarara uğratmak kavramının gündeme getirildiği alanın ekonomi kurumu veya kurumları ile ilgili olmasının anlaşılabilir rasyonel ve somut göstergeleri bulunmaktadır. Bunun başında da, maddi değer yani, mali bir değere tekabül etmesidir.

Bir kurumun finansal ilişkiler bağlamında girdileri ile çıktılarını dengeleme klâsik ekonomi teorilerinde ve/ya bunun içkin olduğu temel muhasebe bilgilerinde kayıt tutma ve özellikle de klâsik ekonomi kitaplarında vurgulanan çifte defter tutulması olgusu, hem Batı kapitalizminin gelişim evrelerinde hem de Doğu’da örneğin Osmanlı Devleti’nde karşımıza çıkan olgulardır. Bu noktada, örneğin Anthony Giddens, Max Weber’in Protestan Ahlâkı ve Kapitalim Ruhu adlı eserinin girişinde, “double entry” kavramına yer vermektedir. (Bkz.: s. xvii, xxxii). Böylesi bir uygulamadan kasıt, ilgili kurumsal yapıların ve nihayetinde genel bütçenin açık verip vermediğidir. Verilen açıklar noktasında da kimin ne şekilde sorumlu olduğunun ortaya çıkartılmasıdır.

Ancak toplumsal kurumlar noktasında adına ekonomik veya maddi denilsin veya denilmesin, uğranılan kayıpların salt ekonomik üretim süreçleri ile bağlantılı olmadığı da bir o kadar gerçektir. Belki de, ekonomi sahasında karşılaşılan ve ülkeyi/kurumu zarara uğratma olgusundan çok daha önemli olanı maddi olarak çıktıları tespit edilmesinde güçlük yaşanan kurumlarda verilen zarardır.

Bu noktada, karşılığı maddi yani mali değerlerle ölçülemeyen pek çok kurumsal yapının örneğin ailenin, dinin, idarenin ve hatta eğitimin bu noktada, ne türden zararlara konu olduğu incelenmeye değer sosyolojik bir konudur. Örneğin, boşanma oranlarına bakarak aile kurumuna dair bazı görüşler ortaya konmakla birlikte, söz konusu sayısal verilerin ötesinde bir kırılmanın, kopmanın ve toplumsal yapının çözülmesinin gündeme getirildiğine işaret etmek gerekmektedir.

Tıpkı bunun gibi, eğitim kurumlarında gündeme gelen -ya da hasır altı edilen- zararların salt bir insan tekinin yaşamıyla sınırlı olmayan, bunun ötesinde bütün bir kurumsal yapıyı, bu yapıyı teşkil eden tek tek bireyleri yani öğretim görevlilerini, öğrencileri, idari çalışanları vb. velhasıl kurumu oluşturan tüm sosyolojik unsurların ve tüm bunların içinde yer aldığı geleceği etkileyen boyutları bulunmaktadır.

Bu durum, kamu şemsiyesi altında toplumsal işlev gören eğitim kurumları kadar, adına özel sektör denilen, belki burada Türkiye ve benzeri ülke şartlarındaki kurumsallaşmalar dikkate alınarak ‘vakıf’ (foundation) kurumlarındaki etkinlik, verimlilik ve bunlara paralel olarak kayıplar hakkıyla üzerinde durulmayı gerektirmektedir.

Adındaki klâsik ve bir anlam evrenine gönderme yapan ‘vakıf’ kelimesine rağmen, içeriği dini veya seküler olsun, eğitim kurumlarının işlerliği, verimliliği, ortaya çıkan maddi ve maddi olmayan zararlarının tespiti, olası her türlü manipülasyona rağmen, iki açıdan mümkün gözükmektedir.

Bunlardan ilki, tıpkı bir ekonomi üretim süreçlerine konu olan kurumdaki maddi girdiler-çıktılar boyutunda olmasa da, yine de ölçülebilir olguların tespit edilmesiyle gündeme getirilebilir. Bu noktada, klâsik bir ifadeyle kurumsal hesap kitap işi kadar, rasyonalite ve adalet ilkelerinin biraradalığına ihtiyaç bulunduğuna vurgu yapmakta yarar var.

İkincisi ise, belirli yetkililer marifetiyle, -ki bu noktada kurumun özellikle en tepe isimleri dikkat çekmektedir-, görünmeyen (invisible) niteliğiyle dikkat çekmekle birlikte, çeşitli yönetim süreçlerinin işleyişinin söz konusu kuruma, ne türden etki ve yapılaşma sağladığına, hangi ekonomik ve ekonomik olmayan kazanımlara veya zararlara yol açtığına vb. dair gayet net algılar gündeme getirilebilmelidir.

Burada görünmeyen derken, işin bir tür ekonomik anlamda ölçülemezliği ve de dolayısıyla zorluğu ortaya konsa da, aslında belki rasyonalite kadar adalet ve vicdan unsurlarının çok daha öne çıkarak işlev kazanacağını söylemek mümkündür.

Bu noktada, diyelim ki, adalet ve vicdan ile buna eşlik eden rasyonalite ilkeleri kendinde ve anlaşılabilir olgular olmakla birlikte, bir kurumdaki yetkililerin “ortak düşünce işbirliği” ile söz konusu adalet, vicdan ve rasyonalite ilkelerinin zıddına gelişmelerin önü alınabilir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/26/ulkeyi-zarara-ugratmak-kavraminin-yuksek-ogretimdeki-anlami-the-meaning-of-the-concept-of-harming-the-country-in-higher-education/

20 Haziran 2021 Pazar

Malezya’da federal sultan’dan parlamento açılsın kararı / Federal sultan remarks the opening of parliament in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            20.06.2021

Malezya’da sultanlar konseyi, meclislerin açılması ve 1 Ağustos sonrasında, yeniden olağanüstü hâlin uzatılmaması yönünde karar verdi.

Malezya’da geçen Çarşamba günü gerçekleştirilen Sultanlar Konseyi’nde alınan bu iki temel karar hiç kuşku yok ki, birkaç açıdan önem taşıyor.

İlki, son bir buçuk yıldır iktidardaki Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümetinin, ülke yönetiminde sergilediği politikaların doğrudan bir nedeni olarak toplumsal barış ve güven ortamını zedeleyici noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.

İkincisi, ülke demokratik-siyasal yapılaşması içinde ‘sembolik’ öneme sahip olduğu söylenen federal sultan ve sultanlar konseyinin, şu veya bu şekilde, son birbuçuk yıldır ülke yönetiminde, sembolik bağlamının ötesinde, doğrudan söz sahibi olma konusunda bir tür kararlılık sergilediğini ortaya koyuyor.

Söz konusu bu karara gelinceye kadar 24 Şubat 2020’deki sivil darbe, darbe sonrasında mevcut hükümeti anayasal çerçevede sona erdirecek bazı siyasal girişimlere gizli/açık reddiye sunan federal sultanlık makamının, yaklaşık on gün önce siyasi parti liderleriyle yapılan toplantılarda halkın taleplerini kulak vermek zorunda kaldığı ortadadır.

Parlamentoların yeniden işlerlik kazanmasıyla, hiç değilse halka karşı sorumlu olan vekilerin eleştirilerini meşru zeminde ortaya koyma ve yapıcı muhalefet sürecini işletme şansı bulacaklarını düşünmek mümkün.

Parlamentoya görev

Sultanlar Konseyi toplantısı sonrasında, federal sultan Abdullah Ahmed tarafından yapılan açıklamada, hükümetin en kısa sürede federal parlamontuya yeniden işlerlik kazandıracak süreci başlatmasını istedi.

Böylece, 2020 yılı Mart ayından bu yana kovid-19 salgınının giderek etkisini artırarak sürdürmesi, bununla birlikte salgın karşısında gerekli tedbirleri almakta zorlanan hükümetin sağlık politikaları üzerinde yapıcı bir muhalefet etkisinin ortaya çıkabileceği umut ediliyor. Bu durum, vekiller vasıtasıyla halkın sesinin parlamentoda dile getirilmesi anlamına geliyor.

Ancak, bugün Malezya’da kovid-19 vakalarında ve ölümlü vakalarda artış gerçekliği karşısında, hükümetin aldığı çeşitli tedbirlerin, ülkenin toplumsal yapısının doğası dikkate alındığında, farklı toplum kesimlerine adaletli bir şekilde ulaştırılamamasından kaynaklanan sosyal ve ekonomik sorunlar söz konusudur.

Sultan ve siyasi teamüller

Ülkenin kurulu siyasal yapısı içerisinde sembolik bir öneme sahip olan ancak, elinde önemli yetkiler bulunduğuna kuşku olmayan sultanlık makamının bu çıkışı, iktidar ile sultanlar arasında ayrışan bir sürece işaret ediyor olabilir mi sorusunu da beraberinde getiriyor.

Ancak ülkede yerleşik teamüller ve bunların kurumsal temsiliyetleri dikkate alındığında, böylesi bir durumun en azında mevcut durumda gerçekleşebilirliğinden bahsetmek mümkün gözükmüyor.

Bununla birlikte, gerek tek tek 9 eyaletin sultanı gerekse -bunlardan birini oluşturan- federal sultanın halkın nabzını tutma konusunda bir girişimleri olduğundan da bahsetmek mümkün.

Ulusal birlik ve barış olgusunun başat bir fenomen olduğu Malezya gibi çok etnikli çok dinli bir toplumda, kovid-19’la mücadelenin ayrıştırıcı bir niteliğe büründüğü gözlemleniyor.

Öyle ki, bazı toplum kesimlerinin bu gelişmenin doğrudan veya dolaylı olarak en çok mağdur olan kesimi oluşturması, hükümetn tarafından alındığı belirtilen tedbirlerin ve mevcut ekonomi paketlerinin böylesi bir süreci oluşamadığına işaret ediyor.

Halkın sesini duymak

Federal Sultan’ın yukarıda dikkat çekilen açıklamasını, 9-12 Haziran günlerinde önde gelen 18 siyasi parti başkanı ile yaptığı görüşmlerden aldığı kanaatler ile bunları sultanlar konseyinde diğer sekiz sultanla birlikte yaptığı değerlerdirmeler sonrası oluşan görüşmelerin özeti olarak görmek gerekir.

Kovid-19’la etkin mücadele amacıyla bu yılın başında yani, Ocak ayında alınan kararla Ağustos ayına kadar sürecek olağanüstü hâl nedeniyle federal ve eyalet meclisleri görevlerine ara verilmişti.

Bu sürecin söz konusu sağlık sorunuyla bağlantısı ve sorun çözmeye yönelik bağlam kadar, ülkede 24 Şubat 2020’deki sivil darbe sonrasında kurulan PN hükümetinin varlık sorunuyla ilintilendirildiği ortadadır. Bu hususu daha önceki yazılarımızda dile getirmiştik.

Bugün hem sivil darbe sürecinde aldığı konum, hem Muhyiddin Yasin başbakanlığındaki darbe hükümetinin  federal parlamentodan bugüne kadar güven oyu sürecini işletememiş olmasındaki tutumu, hem de 2021 Ocak ayında olağanüstü hâl kararında hükümetin görüşüne onay veren federal sultanlık makamının, artık geniş toplum kesimlerinden gelen tepkileri haklı gördüğü ve bu yönde rasyonel bir karar verdiği şeklinde yorumlanabilir.

Sultanlar konseyince alınan ve federal sultan tarafından ilân edilen bu karar, ülkede zaten son dönemde giderek daha çok zedelenen demokratik yapının kendini yeniden imar etmesine olanak tanıyacak bir çıkış olarak değerlendirmek mümkündür.

Hükümet, kovid-19 ve kriz

Federal sultan tarafından yapılan söz konusu bu açıklamanın, bundan bir gün önce yani geçtiğimiz Salı günü PN hükümeti başbakanı Muhyiddin Yasin’in televizyondan yaptığı açıklamada, kovid-19’la mücadelede dört safha olarak açıkladığı yeni politikaya göre, federal parlamentonun ancak, Eylül veya Ekim ayında açılabileceği yönündeki karşısında iddiası ile çelişkili bir durumun ortaya çıktığına kuşku yok.

Öyle anlaşılıyor ki, başbakan Muhyiddin Yasin söz konusu bu dört aşamalı plânı, geçen hafta federal sultanla yaptığı görüşmede de paylaşmış gözüküyor.

Federal sultanın açıklamasının ardından hükümet adına ilk açıklamalar hükümetin Malezya İslam Partisi (PAS) genel sekreteri ve mevcut PN hükümetinde de facto adalet bakanı görevini yürüten Takiyuddin Hasan’dan geldi.

Federal sultanın ‘tavsiye’ niteliğindeki kararını yorum getiren Takiyuddin Hasan, federal meclisin “en kısa sürede” yeniden açılmasına, başbakan Muhyiddin Yasin’in Eylül-Ekim ayı göndermesiyle karşılık verdi. Yani federal meclisin açılabilmesi için daha üç aylık sürenin olduğunu gündeme taşıdı.

Öte yandan, PN hükümetinin en büyük ortağı konumundaki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (United Malay National Organization-UMNO) başkan yardımcılarından Mohammed Hasan ise, federal sultanın görüşüne gizli/açık atıfla federal parlamentonun bir an önce işlevine dönmesine işaret etti.

Başbakan istifa etmeli

Federal sultanın açıklamalarının ardından belki de en ciddi ve sert eleştiri muhalefet çevrelerinden Umut Cephesi’nden geldi. Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR) üyesi ve Selangor baş yöneticisi Amirudin Shari yaptığı açıklamada, başbakan Muhyiddin Yasin’in sultanlar konseyi kararı gereğince federal sultana parlamentonun toplanması konusunda başvuruda bulunmasını belirtti.

Son gelişmeler çerçevesinde, PN hükümetinin meşruiyetinin gayet açık bir şekilde sorgulandığına dikkat çeken Amirudin Shari, Muhyiddin Yasin’in parlamento açılışı için girişimde bulunmaması halinde istifasının en doğru karar olacağına vurgu yaptı.

Bu durum, daha önce de dile getirdiğimiz üzere, PN hükümeti içinde yer almakla birlikte, ülkenin köklü partisi UMNO’nun  mevcut hükümette arzu ettiği temsiliyeti kazanamamış olmasının doğurduğu Muhyiddin Yasin’e yönelik bir eleştiri süreci işletiliyor.

Açıkçası, bu durum, Malezya siyasetinin tipik bir karakteristiği olduğunu yakından tanık olanlar açısından, ortada pek de şaşılacak bir durum olmadığını söyleyebiliriz. 24 Şubat 2020 tarihindeki sivil darbenin mimarları arasında adı geçen UMNO ve lider kadrosunun, darbe teşebbüsüne 1 Mart 2020’de Muhyiddin Yasin’i başbakan olarak atayan federal sultanın ve aradan geçen süre zarfında PN hükümetinin parlamentoda güven ayı olmadan görev yapıyor oluşu açıkçası çelişkiler yumağında siyasal etik ve tavırların nerede nasıl ortaya konduğu konusunda gayet önemli çelişkiler olduğuna işaret ediyor.

Sultanlar konseyi toplantısı ve alınan karara karşın, hükümet 11 Ağustos’ta aldığı kararla ülke genelindeki kapanmanın iki hafta daha, yani ay sonuna kadar süreceğini açıklamıştır. Malezya’da PN hükümeti, federal sultan ve muhalefet arasında sadece kovid-19’la sınırlı olmayan tartışmaların önümüzdeki dönemde de devam edeceğini ve yeni yönelimler alacağını söyleyebiliriz.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/20/malezyada-federal-sultandan-parlamento-acilsin-karari-federal-sultan-remarks-the-opening-of-parliament-in-malaysia/

17 Haziran 2021 Perşembe

Malezya’da kovid-19 ve siyasal meşruiyet sorunu / Covid-19 and political legitimacy in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            16.06.2021

Malezya’da kovid-19’la mücadelede, bu ay başında alınan iki haftalık genel kapanma iki hafta daha uzatıldı. Başbakan Muhyiddin Yasin tarafından yapılan açıklamada, iki hafta daha uzatılan genel kapanma ile kovid-19’la mücadelede dört aşamalı mücadeleye başlandığına vurgu yaptı.

Öte yandan, Federal Sultan çeşitli siyasi parti başkanlarıyla geçen hafta yaptığı görüşmelerin ardından, yarın yani Çarşamba günü gerçekleştirilecek olan sultanlar konferansı adı verilen geleneksel toplantıda gündeme gelen konuları masaya yatırması bekleniyor.

Sorun sadece sağlıkla sınırlı değil

Malezya’da gelinen bu noktada, ülke genelinde sadece sağlık sorununun değil, mevcut hükümetin kovid-19’la mücadelede arzu edilen başarılı mücadeleyi sergileyememesi nedeniyle farklı toplum kesimlerinin ekonomik sorunlarla yüzleşmeye devam edeceği anlamı taşıyor.

Ülke genelinde görülen vak’a ve ölümcül vak’a artışlarının ardından mevcut hükümet 1 - 15 Haziran tarihleri arasında genel kapanma kararı almıştı.

Haziran ayı boyunca yaşanmakta olan genel kapanma, başbakanın talebi üzerine federal sultanın geçen Ocak ayında ilân ettiği olağan üstü hâl uygulamasının da kovid-19’la mücadelede yetersiz kaldığını ortaya koyuyor.

Ocak ayından bu yana yaşanan sürece ilâve olarak başbakanın dört aşamalı olduğunu söylediği mücadele nedeniyle faaliyetlerini yerine getiremeyen federal meclisin en erken Eylül veya Ekim ayında açılabileceği anlaşılıyor.

Federal sultan hükümet ilişkisi

Federal sultanın geçen hafta 18 siyasi liderle yaptığı görüşmelerin ardından, başbakan Muhyiddin Yasin’in genel kapanmayı iki hafta daha uzatma kararı ve bununla bağlantılı olarak dört aşamalı mücadele konusundaki açıklaması üzerinde dikkatle durulmayı gerektiriyor.

Başbakan’ın hükümet adına bu açıklamaları, Federal sultanın yarın yapılacak Sultanlar konferansından önce yapması, yarınki toplantıda bir anlamda hükümeti destekleyici bir kararın çıkabileceği öngörüsünü güçlendiriyor.

Geçen Ocak ayında da, o dönem çeşitli siyasi ve toplum kesimlerinden gelen tepkilere rağmen, yine başbakanın önerisiyle federal sultan olağanüstü hal kararına imza atmıştı.

Ülkede son bir buçuk yıldır yaşanan süreç, kovid-19’la mücadelede arzu edilen başarıyı getirmezken, sağlık sorunu kadar önemli bir toplum kesiminin ekonomik faaliyetlerini yerine getirememesinden kaynaklanan toplumsal huzursuzluk siyasal çevreler tarafından dillendirilmesi sonrasında Federal Sultan Abdullah Ahmet, liderlerle teke tek görüşmelerde bulunmuştu.

Parlamenter demokrasi (mi?)

Malezya’da geçen hafta yaşanan olağanüstü siyaset trafiği sonrasında, başbakan Muhyiddin Yasin hafta başında yaptığı açıklamada, ülkedeki parlamenter demokrasiye ve anayasal monarşiye vurgu yapması dikkat çekiciydi.

Kovid-19’un henüz etkisinin Malezya’da hissedilmediği bir dönemde, 24 Şubat 2020’de yaşanan sivil darbenin en önemli mimarlarından ve ardından 1 Mart 2020’de yeni hükümeti kurmak amacıyla federal sultan tarafından başbakan olarak atanan Muhyiddin Yasin bugüne kadar federal meclisten güven oyu sürecini işletmiş değil.

Muhalefet partilerinin bugüne kadar kovid-19’la mücadelede gündeme getirdikleri eleştirilerin temelinde açıkçası, bu demokratik olmayan süreç bulunuyor.

Öyle ki, toplumun önemli bir kesininin mevcut siyasi meşruiyet ortamında kurulu hükümete ve başbakana yönelik tepkilerinin hiç kuşku yok ki, hükümetin sözde aldığı belirtilen kovid-19’la mücadelenin de bugüne kadar gözlemlendiği üzere başarısızlığının temelini oluşturuyor.

Ekonomide sağlıksız gelişme

Federal sultan Ahmed Şah geçen hafta Çarşamba gününden başlayarak ülkenin önde gelen siyasi partilerinin başkanlarıyla tek tek görüşerek ülkede yaşanmakta olan ve ülke genelini kapsayan kovid-19 kapanma süreci ilânında gelinen noktayı görüşmüştü.

Söz konusu görüşmelerde sadece muhalefetin önde gelen liderleri değil, mevcut Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN hükümetinin en büyük ortağı konumundaki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) lideri Ahmed Zahid Hamidi tarafından da önemli eleştiriler gündeme getirilmişti.

Üstüne üstlük, federal sultanın verdiği bir demeçte, iki haftalık kapanmanın yarardan çok zarar getirdiği vurgusu ise üzerinde durulmayı hak ediyor.

Muhalefetin gündeme getirdiği eleştirilerin odağında ise, geçen Ocak ayından bu yana uygulanan olağanüstü hâle rağmen, kovid-19’la mücadelede arzu edilen başarının elde edilememesi bulunuyordu. Ardından, bu ayın başında ilân edilen ülke genelini kapsayan iki haftalık kapanma ise eleştirilerin dozunun artmasına neden oldu.

Hükümetin birbiri ardı sıra ilân ettiği ekonomi paketlerine rağmen, muhalefet yaşanan gelişmenin özellikle, dar gelirli kesimler açısından giderek olumsuzlaşmasına dikkat çekiyordu.

Bu nedenle, kapanma süreci yerine, halkın ekonomik faaliyetlerini yürütebilmelerine olanak tanıyacak farklı politikaların uygulanması çağrısı dikkat çekiyordu.

Aradan geçen süre zarfında yaklaşık 92 milyar Dolarlık kovid-19 ekonomi paketi ilân edilse de, toplumun belirli kesimlerinin bu gelişmeden pay alıp almadığının sorgulandığı da bir gerçek.

Öte yandan, başbakan Muhyiddin Yasin, Haziran ayı boyunca yaşanmakta olan genel kapanma nedeniyle ülke ekonomisinin her gün yaklaşık 250 milyon Dolar kayba uğradığını açıklaması ise, durumun vahametini ortaya koyması açısından dikkat çekici.

Umutlar Eylül veya Ekim’e kaldı

Başbakan Muhyiddin Yasin yaptığı açıklamada, kovid-19’la mücadelede yeni bir yaklaşım ortaya koyması, yaşanan siyasi ve toplumsal baskılarla açıklanabilir.

Buna göre, bugüne kadar uygulanan kapanmanın ardından günlük vaka sayısının 2000’in altına inmesi, hastahanelerde yoğun bakım ünitelerinde has sayısının azaltılması ve halkın yüzde 40’ının aşılanması geliyor.

Dört aşamalı bu plânın yürürlüğe girmesi kadar, bu aşamalarda geçirilecek zaman dilimi de önem taşıyor.

Söz konusu bu safhaların sona ermesi, vak’a sayılarının 500 ilâ 600 arasında seyretmesiyle mümkün olacağı anlaşılıyor. Bu durum, dünkü yani, Salı günkü vak’a sayısının 5419 olduğu dikkate alındığında, açıkçası Malezya’nın önünde önemli bir sürecin olduğuna işaret ediyor.

Bu noktada muhalefetin geçen haftaki görüşmelerde öne çıkardığı konulardan biri olan federal meclisin faaliyetlerine başlaması yönündeki kararlı tutumlarına rağmen, başbakanın açıkladığı dört aşamalı sürecin öngörülebilirliği dikkate alındığında, kararının daha üç-dört ay gündeme gelmeyeceğine işaret ediyor.

Başbakanın açıklamasında nihai başarı olmasa da, kovid-19’la mücadelede mesafe kat edileceği belirtilen süre, Eylül veya Ekim ayının sonu olarak gösteriliyor.

Kovid-19 sürecinden bu yana ülke ekonomisinin giderek daha da kötüleşmesi, yukarıda dikkat çekildiği üzere toplumun belirli kesimlerinin bundan daha çok etkilenmesi anlamı taşıyor.

Yarın yapılacak Sultanlar Konferansı’da yeni bir hükümet kurulması ya da Dr. Mahathir Muhammed’in geçen hafta önerdiği üzere, “Ulusal Operasyon Konseyi” (Mageran) yönetiminin ilânı kararı zor gözüküyor.

Bununla birlikte, federal meclisten onay almamış başbakan Muhyiddin Yasin ve onun başında olduğu hükümetle birlikte, ülkenin sembolik kurumu olan federal sultanlık makamında inandırıcılık noktasında zaafa uğraması kaçınılmaz gözüküyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/16/malezyada-kovid-19-ve-siyasal-mesruiyet-sorunu-covid-19-and-political-legitimacy-in-malaysia/

14 Haziran 2021 Pazartesi

G-7 Zirvesi’nden küresel adalet çıkar mı? / Is there a global justice possibility at G-7 summit?

Mehmet Özay                                                                                                                            13.06.2021

Gelişmiş ülkeler zirvesi (G-7) İngiltere’nin ev sahipliğinde yapıldı. İngiltere, ABD, Almanya, Fransa, İtalya, Kanada ve Japonya’nın hükümet ve devlet başkanlarının katılımıyla gerçekleştirildi.

Dünyanın farklı bölgelerinde etkisini ciddi anlamda hissettiren kovid-19’un varlığına karşın, G-7 zirve ve ilintili toplantılarının fiziki olarak gerçekleştirilmesi, İngiltere’nin pandemiyle mücadelede elde ettiği başarının gizli/açık bir ifadesi hükmünde.

Anglo-Sakson birliği

Toplantının bir başka önemli gelişmesi, diğer üyeler bir yana, İngiltere ve ABD ile ilişkilerin yeniden rayına oturmuş görüntüsünün verilmesi.

Sabık başkan Donald Trump’ın Atlantiğin öte yakasındaki Batılı gelişmiş ülkelerle, bir başka şekilde söylemek gerekirse Avrupa Birliği patronlarıyla gerginleşen ilişkileri sonrasında Anglo-Sakson dünyanın iki önemli ülkesi yeniden hedef birlikteliği sergileme konusunda kararlılıklarını ortaya koyuyorlar.

İngiltere’nin AB’den ayrılması (Britain Exit-Brexit)  ile birlikte, kendi yolunu kendi çizmesi konusunda Japonya ve ardından Trans Pasifik Ortaklık İçin Kapsamlı ve Gelişimci Anlaşma (Comprehensive and Progressive Agreement for Trans-Pacific Partnership-CPTPP) yapıya akredite olma konusunda sergilediği çabanın ardından hiç kuşku yok ki, ABD ile yenilecek ticari ilişkiler önem taşıyor.

Batı kurulu düzeni ve Çin

Küresel ekonomi yönetiminin adı anlamına da gelen G-7, hiç kuşku yok ki, Batı liberal kurulu düzenin kurulu yapısı özelliği taşıyor. Bu noktada, her ne kadar gelişmiş dense de ve temelde vurgu küresel ekonomi olsa da, örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin bu birlik içerisinde yer almıyor.

Söz konusu bu durum, özellikle Şi Cinping’in 2012 yılında Çin Komünist Partisi başkanlığı ve devlet başkanlığı statüsünü almasından itibaren başlayan süreçle yakından ilgisi olduğuna işaret edilmelidir. Öyle ki, Şi Cinping, Çin devletine yeni bir vizyon biçme görevini 2013 yılından itibaren Tek Yol Tek Kuşak, Deniz ve Kara İpek Yolları gibi birbiri ardına gündeme getirdiği projelerle ortaya koyuyor.

Bu gelişme karşısında özellikle, ABD’nin 2010-2015 yılları arasında dönemin başkanı Barack Obama döneminde belki de, Çin karşısında elde edilebilecek en önemli ekonomi bloğunun inşasında büyük çaba sarfederken, halefi Donald Trump’ın içe kapanmacı politikaları hiç kuşku yok ki, Çin’le yaşanan çatışmanın bir ürünü olduğu gibi, Çin’i kuşatmak bir yana özellikle, Asya-Pasifik ülkelerinin Çin’le belki de giderek daha çok yakınlaşması anlamı taşıyordu.

Yine Trump döneminde, ABD-Çin arasında yaşanan ‘ticaret savaşlarının’, ABD açısından en azından bugüne kadarki gelişmelere bakıldığında, bir çözüm değil, çözümsüzlük üretmesi de bunun bir göstergesi.

Kovid-19’la geç kalınan küresel mücadele

Geçtiğimiz üç gün boyunca devam eden G-7 zirvesinin öne çıkan konularından biri kovid-19 ile mücadele oldu. Adına gelişmiş denilmese de, İngiltere başbakanı Boris Johnson’un itirafıyla geç kalınan mücadelenin gelecek yıllarda benzeri bir sağlık sorunu karşısında aynı hataları tekrar etmeme yönündeki düşüncesi dikkat çekiciydi.

Bir başka husus ise, Batı ülkelerinde gerileme eğilimi sergilese de, Hindistan ve Japonya başta olmak üzere dünyanın öte yarısında etkisini sürdüren salgının özellikle Afrika kıtasında nelere yol açabileceği henüz bilinmiyor.

Belki de bundan olsa gerek, zirvede kovid-19 aşılarının küresel topluma adaletli bir şekilde ulaştırılması konusundaki feragatkârane tutum dikkat çekiciydi. Ancak bunun ne kadar inandırıcı olduğu ve pratikle ne denli etkin bir şekilde ortaya konacağı konusunda şüpheler de yok değil.

Öyle ki, daha kovid-19 aşılarının birbiri ardına gündeme geldiği yakın geçmişte, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin hakkaniyet bir yana, tam da içinde bulundukları kapitalist dünyanın değerlerine uygun bir şekilde, nüfuslarına oranla ne denli müsrifane bir şekilde, aşıdan pay kapma yarışı sergilediklerine tanık olduk.

Kovid-19’la mücadelede başından bu yana, Batılı ülkelerin ve halklarının “bize birşey olmaz” tutumlarıyla sergiledikleri kaygısızlık ve “hayır bize yalan söyleniyor, virüs yok, bireysel özgürlüğümüzü çalıyorlar” söylemiyle bir o kadar kibirli tutumları, bizatihi kendi toplumlarındaki yüzbinlerin hayatını kaybetmesine neden olurken, şimdi de güya kendi topraklarında sona erdiğini zannettikleri bir süreçte, başta Afrika olmak üzere diğer bölgelere aşı yardımına hazırlanıyorlar. 

İklim değişikliği kovid-19’a örnek olabilir mi?

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, İngiltere başbakanı Boris Johnson’un gelecekte olası kovid-19 benzeri küresel pandemilerle mücadelede ortak hareket edilmesi konusundaki yaklaşımı alkışlanmaya değer bir tutuma işaret etmiyor.

Aslında söz konusu bu “sağlık” sorunu karşısında, aradan geçen bir buçuk yıllık süre zarfında Batılı ülke yönetimlerinin ne kadar ciddi ve yapıcı oldukları gayet tartışmalıdır. Ve Boris Johnson’un gelecekte olası benzeri durum karşısında şimdiden hazırlık yapma konusundaki söyleminde rasyonalite ve samimiyet aramak mümkün değil.

Aynı G-7 toplantılarının diğer dikkat çeken bir konusu olan iklim değişikliğinde de, aynı Batılı gelişmiş ülkelerin on yılları bulan görüşmelere rağmen, yerküre atmosferinde karbon gazının ulaştığı en yüksek dönemin yaşanıyor olması, geçmişte yapılan toplantılarda alınan kararların bugüne kadar etkin bir şekilde uygulanamadığına işaret ediyor.

Batı, bilim ve insanlık

Batı biliminin çözüm değil çözümsüzlük üzere kurulu yapısı bugün çok daha açık şekil bir şekilde ortadadır.

Öyle ki, temelde bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı ve yeryüzündeki her bir bireyin günbegün tecrübe ettiği kovid-19 salgınının açtığı maddi, psikolojik vb. sorunlara rağmen, iklim değişikliğinin görünen ancak görünmüyormuş gibi algılanan tüm etkileri bugüne kadar göz ardı edildi. Konunun uzmanlarının ifadesiyle, bugünden itibaren iklim değişikliği konusunda gerekli adımlar atılmazsa, kovid-19’un açtığı sorunların çok daha ötesinde sorunlarla karşı karşıya kalınabilir

Batı bilimin bir yandan bozan bir yandan onaran işlevi gören yaklaşımı yerine, aslında dünya toplumlarının farklı bir temellendirme ile bilimi ve yaşamı ele almaları konusu üzerinde durulmayı hak ediyor.

Düne kadar kovid-19 aşısı kapma yarışındaki Batılı gelişmiş ülkeler, şu an için kendilerinden uzaklaşmış gözükmesiyle birlikte artık Afrika’yı da düşünebiliriz görüşünü gündeme taşıyarak aşı kampanyasına başvuruyorlar.

Ancak yaşanan tarihsel tecrübelere bakıldığında, iklim değişikliğiyle gelecek küresel zararlarda, Batılı uluslar “herkes kendi başının çaresine baksın” söylemini kolaylıkla benimseyeceklerine ve ortaya koyacaklarına kuşku bulunduğu söylenemez.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/13/g-7-zirvesinden-kuresel-adalet-cikar-mi-is-there-a-global-justice-possibility-at-g-7-summit/

12 Haziran 2021 Cumartesi

Müslüman kadın, feminizm ve anlam kayması / Muslim women, feminizm and the shift of meaning

Mehmet Özay                                                                                                                            12.06.2021

‘Müslüman kadın’ın toplumsal görünürlüğü, mevcut modern yaşam içerisinde yer alması ve bunu talep etmesiyle bağlantılı bir olgudur.

Bununla birlikte, Müslüman kadın, örneğin tıpkı diğerleri gibi bir başka ifadeyle, Batı Avrupa’nın ürettiği adına feminizm denilen, diğerleri bir yana bireyselcilik, fetişizm, tüketimcilik, gösterişçilik gibi olguları da içinde barındıran, bireysel bir edimin dışında grup sosyolojisi içerisinde ele alınabilecek şekilde toplumsallaşan bir çıkışla, kamusal alanda var olma talebinde bulunmadığı, en azından yaşanan erken dönem tecrübelerinden anlaşılmaktadır.

Bu sürecin bir bölümüne tanık olan biri olarak, Müslüman kadın’ın kamusal alanın önemli ve de öncelikli bir bölümünü oluşturan okullaşma ve bunun doğal bir uzantısı kabul edilen yüksek öğretim süreçlerinde yer alma talebi, pür bir bireyselcilik ya da içine doğduğu toplumun diğerlerinin adlandırmasıyla “muhafazakâr” topluma “reddiye” anlamı taşıyacak bir yapısallık taşımadığı da ortadadır.

Söz konusu o görece erken dönemlerde hadi diyelim ki, erkek egemen ulus-devlet siyasal yapılaşmasının giderek erozyona uğraması ya da Müslüman kadına kendi imkânlarıyla edindiği ve içinde yer aldığı toplumsal kesimin kayda değer desteğiyle açılan bir kamusal alan söz konusuydu.

Anlam kayması, varoluşsal kayma

Bununla birlikte, genelde geç gelen Batılılaşma süreci ki, bunun önemli bir aktarma organı olarak, özelde Batılı eğitim sayesinde kendini içinde giderek aktif bir şekilde bulmaya başladığı ulus-devletin yeni formu/formları içinde kamusal alanda tanıma, tanımlama, temsil etme hakkını bulduğu ya da bu hakkın kendilerine bahşedildiği Müslüman kadında, zamanla bu toplumsallaşmalarının ardında gizli/açık bir aygıt olarak feminizm eğilimleri ortaya çıkmaya başladı.

Kanımca önce farkında olmayarak, feminizmi bir ideolojik araçsallaştırma olarak benimsedikleri anlaşılmaktadır. Peki bu süreç nasıl işletildi? Burada dikkat çeken husus talepler neydi, neler alındı sorularıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Bu noktada, önce lise ve yüksek öğretim süreçleri, bu sürecin bir devamı olarak ve kaçınılmaz olarak buna eklemlenen Batı kampüslerinde öğrenim görme şansının etkileriyle ve de aynı süreçte diyelim ki, Türkan Saylan türü kişilerin ve temsilcisi oldukları kurumların oluşturdukları toplumsal baskılar karşısında Müslüman kadın, geri durucu/savunmacı bağlamları ile kendini geçen yüzyılın sonlarında feminist konumunda bulması, feminist olmak istemesi ile ortaya koymaya başlamıştır.

Genellemelerin doğuracağı sakıncaları akılda tutmak kaydıyla vurgulamak gerekir ki, Müslüman kadın tipinin oluşturduğu ve kendine edindiği ve halen edinmek istediği yer, bugünkü gelişmeler ışığında bakıldığında, yazının ilk bölümünde dikkat çekilen yaklaşımdan gayet uzaklaşılmış bir duruma işaret etmektedir.

Aradan geçen yarım yüzyıllık süreçte, Müslüman kadının bizatihi içine doğduğu kültür-medeniyet-din gibi yapılara mensubiyeti kadar, bu yapıların içkin olduğu sabiteleri nasıl algıladığı ve pratiğe geçirdiği, kendini bunların neresinde konumlandırdığı ve bugün kendi varlığı ile bu kültür-medeniyet-din evrenine ne gibi katkılar sunduğu ve vaad ettiği tartışmalı bir konu haline gelmiştir.

Her ne kadar, Müslüman kadının, gerek içinde mensubu bulunduğu toplumsal yapıdan, gerekse geniş toplum yapısından ayırt edilemeyecek süreçlere konu olduğunu unutmadan, aradan geçen süre zarfında Müslüman kadının eylemlilik niteliği taşıyan çıkış noktası ile bugün geldiği nokta ve gitmek istediği hedef ve eylemler arasında ne tür bir bağ ve bağlantı vardır sorusunu yüksek sesle dile getirmek gerekmektedir.

Hiç kuşku yok ki, bugünkü durum bize, bazı çevrelerde “artık başlarını da örtmek istemiyorlar” söyleminin ötesinde, çok daha varoluşsal ve epistemolojik bir sorunla karşı karşıya olduğumuza işaret etmektedir. Sorunun aslında başörtüsüyle ilgili olmadığı bugün gelinen noktada açık seçik ortaya çıkmıştır.

Yaşanan onca teorik ve pratik arbedede bile başörtüsüne sahip çıkamamış bir kitlenin, bu giysi nesnenin anlam evrenini, kapitalizmin gündelik görünümleriyle gösterişçilik, teşhircilik vb. süreçlere indirgemeciliği ile bizatihi kendi sorgulamasını yapması gerekmektedir.

Bireysel özgürlükten çatışmacı yaklaşıma

Günümüzde, başını örtmek veya örtmemek meselesinin, bizatihi kendi başına “bireysel özgürlük” nosyonu ile açıklanması, “öteki mahallenin baskılarından” kurtulmanın bir pragmatik reçetesi olarak sunulmuş gözükse de, en azından sürecin başlarında bu söyleme akredite olunarak bir yol bulma çabası sergilenmiş olsa da, bugün görünen ve tanık olunan o ki, başörtüsü konusu bir varoluşsal ve epistemolojik bir olgu olmanın dışında, bizatihi Batı Avrupa feminizminin ürettiği tekil, benci, tüketimci, çatışmacı, parçalayıcı kadın figürü olup olmamaya gelip dayanmıştır.

Yukarıdaki cümlede sarf edilen ve pek de olumlu gözükmeyen sıfatları bünyesinde barındırdığı ileri sürülen feminizm ile bu tür bir felsefi/sosyolojik bir bakışı kendine kimlik edinmiş ve bu kimlik edinme uğraşıyla meşgul çevrelerin, bu söylemi bir tür saldırı olarak algılamayacakları ortadadır.

Bunun temel sebebi, başında başörtüsü olduğu halde, kendi ait olduğu kültür-medeniyet-din bağlamlarının dışında ve ötesinde gizli/açık bir alternatif düşünce biçimi olarak sarılınan feminizmi kendine şiar edinmenin, temelde Batı Avrupa sosyal düşüncesinin belirleyiciliği ve ürünü olan bizatihi çatışmanın kendisiyle hemhâl olmak anlamına geldiğini hatırlatmakta yarar var.

Ya da, ortaya çıkıp, “sen bizi yargılayamazsın” türü gayet ego-sentrik bir noktadan, içinde yer alınan kültür-medeniyet-din evreninin parçalayıcı değil, bütünleştirici bakış açısına gönderme yapılmasına karşı çıkılmamalıdır. Bununla birlikte, böyle bir durumla karşılaşılma hali bile, kendiyle ne denli çelişildiğinin gayet aşikâr bir ifadesi olacaktır.

Kalibre meselesi

Bugün gelinen noktada, yine genellemelerin tehlikesini göz ardı etmemek şartıyla, Müslüman kadının toplumsal kalibre sahibi olup olmamasının, feminizm olgusuyla yakından bağlı olup olmadığı sorusunu gündeme getirmek gerekiyor.

Bu söylem, bizatihi kendi içinde bir karalama olgusunu barındırdığı ifade edilebilse de ya da kendini feminist olarak adlandıranların insiyaki bir şekilde, benimsedikleri sub-alternlik durumu ve/ya alışkın oldukları aşağılık kompleksiyle (inferiority complex) hareket etmelerinden mütevellit, bu söylemde böyle bir niyet taşındığını varsayma eğilimi gösterseler de, bunun böyle olmadığını söylemek gerekiyor.

Müslüman kadının, bizatihi bir Müslüman toplumda ve bu toplumun değerleri üzerinden bir toplumsallaşmanın bir başka konu olduğunu hemen ifade edelim.

Burada, Müslüman kadının toplumsallaşma süreci ile kastedilen içinde yaşanılan dönem, bir başka deyişle mensubu olunan/tanık olunan toplumsal yapıdır. Bu dönem ve toplumsal yapı, çoğu kişinin varsaydığı şekilde modern dönem değildir. Aksine adına post-modern dönem denilen bir nevzuhur yapılaşmadır ve bu yapı içinde söz konusu Müslüman kadın gibi bir toplumsal grubun, elde edebildiği anlaşılan toplumsallaşma sürecindeki yeridir.

Bu ifadenin gündeme getirilmesinden kasıt, toplumsal aktörlük sıfatını yüklenmek isteyen, yüklendiği varsayılan, kendine böyle bir misyon almış gözüken ve de Müslüman sıfatının başına feminist kavramını getiren şahısların/grupların, ne tür bir toplumsal bilince sahip oldukları ve bu bilinci ne amaçla işlevselleştirebildikleriyle alâkalıdır.

Her türlü Batı ideolojik yapılaşmasına ve bunu bilinçli ve kasıtlı olarak kullanmalarına rağmen, Müslüman kavramını gündemde tutmaya devam etmek, hiç kuşku yok ki Müslüman kadınların, en azından hiç de beklemedikleri ve de istemedikleri “geleneksel”likle bağlarının devamlılığını ortaya koymaktadır.

Bu kişiler/gruplar, her ne kadar kendileri istemeseler bile geleneksel olma durumu, ‘dışardan’ kendilerine yapıştırılan bir etiket olarak üzerinde durmaktadır. Ancak burada sırıtan, bizatihi bu etiket değil, aksine yukarıda dikkat çekilen ontolojik ve epistemolojik kaymalarla izah edilebilecek durumdur.

Ve söz konusu bu kaymalara, bilerek isteyerek/bilmeyerek istemeyerek maruz kalan Müslüman kadın, kendini içinde bulduğu bu ikilemi aşmanın yolu olarak, içine doğulunan kültür-medeniyet-din bağlamından neşet eden değerleri ve bunları günümüzde kaynak niteliği olacak şekilde güncellememektedir.

Aksine, bu ikilemi aşmak için, ‘öteki’nin sahip olduklarına sahip olma iştiyakıyla yanıp tutuşmaktadır. Böylece gayet kolaycı, daha pragmatik, daha gösterişçi bir şekilde Batı feminizminin ürettiği alanlarda var olma mücadelesini kendince ortaya koyabilmektedir. Ancak, gelinen bu nokta, ortaya gayet varoluşsal nitelik taşıyan bir ikilemi gündeme getirmektedir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/12/musluman-kadin-feminizm-ve-anlam-kaymasi/

11 Haziran 2021 Cuma

Malezya’da ‘Ulusal Operasyon Konseyi’ mi? / National Operations Council in Malaysia?

Mehmet Özay                                                                                                                            10.06.2021

Malezya Federasyonu’nda kovid-19’la mücadelede mevcut hükümetin başarısızlığı, Federal Sultan’ı hareket geçirdi.

Sultan Abdullah Ahmed, başbakan ve önde gelen siyasi parti liderleriyle dün başlayan birebir toplantıları, onun nezdinde yeni bir eylem plânının hazırlığı olarak yorumlanıyor.

Bu süreçte en önemli tepkiler muhalefet liderleri 95 yaşındaki Dr. Mahathir Muhammed ve Enver İbrahim’den geldi.

Malezya’da geçen Ocak ayında ilân edilen ve Ağustos ayı başına kadar sürmesi plânlanan olağanüstü hale ve bu sürenin bitmesine rağmen, kovid-19’la mücadelede başarılı olunamadı.

Bunun üzerine iktidardaki Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümetinin aldığı son eylem kararı, 1 Haziran’da başlatmak üzere iki hafta boyunca ülke genelindeki kapanma oldu.

Aradan geçen on günlük süreye rağmen, salgının kontrol altına alınması bir yana, vaka sayılarındaki artış kadar ölümcül vakalarda da bugüne kadarki en yüksek düzeylere ulaşılması ulusal güvenlik açısından da kaygı verici bur durum olarak yorumlanıyor.

Öte yandan, federal sağlık bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu iki haftalık kapanmanın uzatılabileceği yaklaşımı ise hiç kuşku yok ki toplumda tepkilerin daha da artması anlamı taşıyacaktır.

Federal Sultan: olağanüstü hâl yaradan çok zarar getirdi

Bu noktada, siyasilerle görüşmesine temel teşkil edecek şekilde Federal Sultan’ın yaptığı açıklama tam da bu gelişmeyle ilgili.

Federal Sultan hükümetin Ocak ayında aldığı ve kendisinin onayladığı olağanüstü hâlin yarardan çok zarar getirdiğini söylemesi bir öz eleştiri olmak kadar, icracı konumundaki hükümeti de hedef alan bir açıklama olarak değerlendirilebilir.

Bu süreçte aşılama faaliyetlerine hız verilmekle birlikte, bu sürecin geç başladığı konusunda da görüşler dikkat çekiyor.

Hastahanelerde ise mevcut yatak sayılarının üstünde hastaya ulaşılması  federal sultan nezdinde acil toplantı kararı alınmasının temel sebebini oluşturuyor. 32 milyonu aşkın nüfusa sahip Malezya’da şu ana kadarki vaka sayısı 634.000’a ulaştı.

Siyasiler tepkili

Federal Sultan Abdullah Ahmed, dünden itibaren başbakan Muhyiddin Yasin’in yanı sıra, önde gelen siyasi  parti liderlerini sırayla kabul etmeye devam ediyor.

Dün yani, 9 Haziran’da başlayan ve bugün devam eden görüşmelerde dikkat çeken konuyu, Yerli Birlik Partisi (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu) başkanı Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu, geniş tabanlı koalisyon hükümetinin kovid-19’la mücadelede başarısız olmasının geniş toplum kesimlerinde doğurduğu huzursuzluk ve bunun ekonomiye yansımaları oluşturuyor.

Federal Sultan, bugün muhalefet liderleri Dr. Mahathir Muhammed ve Enver İbrahim’le görüştü.

Geçen yıl yaşanan sivil darbenin ardından başbakanlık koltuğundan olan Dr. Mahathir Muhammed o dönem başında bulunduğu Bersatu’yu da Muhyiddin Yasin’e kaptırmıştı.

Ardından Vatan Mücadelesi Partisi (Parti Pejuang Tanah Air-Pejuang) adıyla yeni bir siyasi parti kuran ve halen içişleri bakanlığınca onaylanması beklenen partini başında bulunan Dr. Mahathir, federal sultanla görüşmesi sonrası yaptığı açıklamada sultana “Ulusal Operasyon Konseyi” (Mageran) yönetimine geçilmesini önerdiğini söyledi.

Dr. Mahathir 13 Mayıs 1969 tarihinde başlayan anarşi olayları sonrasında yaklaşık yaklaşık iki yıl boyunca ülkeyi yönetem operasyon konseyine gündeme getirmesi hiç kuşku yok ki, ülkede kovid-19 nedeniyle oluşan istikrarsızlığın ekonomi yönetimi kadar toplum psikolojisi ve yönetimiyle de yakından ilişkisi bulunuyor.

Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR) genel başkanı Enver İbrahim, toplum kesimlerinin özellikle de, alt ve alt orta takabaların yaşanan ekonomik durgunluktan olumsuz yönde etkilenmesini gündeme taşıdı.

Enver İbrahim, bu çerçevede, federal sultan’dan mevcut kapanmanın daha fazla uzatılmamasını talep etmesi, ülke genelinde vatandaşların farklı sağlık tedbirleri alınarak ekonomik faaliyetlerinin önünü açmaya matuf bir talep olarak değerlendiriliyor.

Enver İbrahim’in her fırsatta dile getirdiği ve son yirmi yıllık siyasal yaşamının temelini oluşturan “adalet” (justice) kavramının kovid-19 ile mücadelede de gündeme getirmesi şaşırtıcı değil. 

Malezya siyasal yaşamında etnik merkezli siyasal partilerin aksine, Enver İbrahim lideri olduğu PKR ile etnik yapıların birarada hareket edebileceği bir siyasi yapıyı gündeme taşımasıyla dikkat çekiyor.

Bu çerçevede, Enver İbrahim özellikle, geçen bir yıllık süre zarfında, kovid-19’un ülke ekonomisinde genel olarak neden olduğu durgunluk kadar, bu süreçte etnik fark gözetmeksizin en çok dar gelirli vatandaşların etkilenmesini yüksek sesle dile getiren siyasetçi olarak öne çıkıyor.

Her ne kadar, hükümet aradan geçen süre zarfında çeşitli ekonomi paketlerini açıklamış olsa da, bunun hak ettiği şekilde ilgili halk kesimlerine ulaştığı konusunda ciddi kaygılar var. Bugün gelinen noktada da, zaten bu tür kaygıların artık kaçınılmaz bir hâl alması üzerine federal sultanın harekete geçmesine neden olmuş gözüküyor.

Amanah lideri Muhammed Sabu, federal sultanla görüşmesinde geçen Ocak ayından bu yana yürürlükte olan olağanüstü hâl nedeniyle federal parlamento işlevini yerine getirememesine değinerek parlamentonun açılması talebinde bulundu.

Sivil darbenin gölgesinde kovid-19

24 Şubat 2020 tarihinde odağında UMNO’nun bulunduğu siyasi partiler ile bazı siyasilerin sivil darbe olarak adlandırdığımız girişimi sonrasında, başbakanlık koltuğuna oturan Muhyiddin Yasin’in kurduğu hükümetin, bugüne kadar federal parlamentoda güvenoyu almamış olması hiç kuşku yok ki, ülke siyasal ve toplumsal yaşamında bugüne kadar yaşanan sorunların ve sıkıntıların temelini oluşturuyor.

Malezya’da sivil darbe girişiminin başlatıldığı dönemde, kovid-19 sorunun sadece Çin Halk Cumhuriyeti’nin gündeminde olduğu ve Malezya’nın da içinde yer aldığı Güneydoğu Asya sınırlarında etkisini yeni yeni göstermeye başladığı dönemde, yaşanan iktidar değişikliği sadece siyasi krize neden olmakla kalmadı.

Bunun ötesinde, geniş toplum kesimlerinde moral erozyonuna da yol açması, kurulan hükümetin süreç içerisinde kovid-19’a karşı ortaya koymaya çalıştığı politikaların ne destek bulmasına, ne de başarıyla yürütülmesine neden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Gayri meşru hükümetin başındaki Muhyiddi Yasin, geçtiğimiz Ocak ayında Federal Sultan’la yaptığı görüşmede kovid-19’la mücadelede Ocak ayından Ağustos ayı başına kadar yürürlükte olacak şekilde olağanüstü hâl ilân edilmesini önermiş ve ardından Sultan bu ilânı yapmıştı. olağanüstü hâl ile birlikte federal ve eyalet meclisleri çalışmalarına ara vermişti.

O dönem, muhalefet çevreleri Muhyiddin Yasin’in bu girişimini, başında bulunduğu hükümeti konsolide etmeye yönelik bir çaba olarak değerlendirmişti. Bugün gelinen noktada, mevcut hükümet kovid-19’la mücadelede başarısız olduğu gibi, ülke siyasal sisteminin işlerliğini inkitaya uğramasıyla da tepki çekti.

Federal sultan, şu ana kadar Dr. Mahathir Muhammed, PKR lideri Enver İbrahim, Amanah lideri Muhammed Sabu, DAP lideri Lim Guan Eng, Sabah eyaletinde faaliyet gösteren Warisan lideri Şafii Abdullah, PAS başkan yardımcısı Tuan İbrahim Tuam Mat ile görüştü.

Yarın devam edecek görüşmelerde ise hiç kuşku yok ki en önemli isim Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) genel başkanı Ahmed Zahid Hamidi olacak. Bu önem, UMNO’nun mevcut geniş tabanlı Ulusal İttifak’ın (Perikatan Nasional-PN) en büyük ortağı olmasından kaynaklanıyor.

Federal sultan nezdinde yapılacak herhangi bir hükümet değişikliği veya Dr. Mahathir’in önerdiği şekilde bir Ulusal Operasyon Konseyi’nin oluşturulmasında hiç kuşku yok ki UMNO’ya önemli bir görev düşecek. 1969-1971 yılları arasında görev yapan konseyde dönemin önde gelen siyasileri, üst düzey bürokratlar ile ordu komutanı ve emniyet genel müdürü gibi güvenlik çevreleri yer almıştı.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/06/10/malezyada-ulusal-operasyon-konseyi-mi-national-operations-council-in-malaysia/