30 Ocak 2024 Salı

Malezya’da bir döneminin sonu / The end of an era in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            30.01.2024

Malezya’da, federal sultanlık makamında bulunan Pahang Sultanı Abdullah’ın görev süresi bugün sona eriyor.

64 yaşındaki Sultan Abdullah, Şubat ayıyla birlikte, Malezya Federasyonu’nda Feredal Sultanlık görevini Johor sultanlık makamında bulunan 65 yaşındaki Sultan İbrahim’e devretmiş olacak.

Son beş yılda yani, 2019 yılında bu yana, Malezya Federasyonu’nda ‘federal sultan’ unvanıyla, ülkenin sembolik de olsa başında bulunan Sultan Abdullah’ın dönemi, ülke siyasal yaşamındaki değişimlerle birlikte anılmayı hak ediyor.

2020 ve 2022 yılları arasında, üç hükümetin kurulmasını ve bu anlamda, üç başbakan atayan Sultan Abdullah salt bu süreçle bile ulusal tarihte yerini aldığını söylemek gerekiyor...

Bugünkü iktidar ve tarihi görev

2022 seçimlerinin ardından, halkın, iktidarı bir tek siyasal gruba vermemeis, iktidarın oluşumunda siyasi karar süreçlerinin öne çıkmasını sağlarken, ülkede sembolik rol’üyle bilinen Federal Sultanlık kurumu süreci yönetmesiyle önemli bir girişimde bulundu.

Son birbuçuk yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten ‘Birlik Hükümeti’ni (Unity Government), Sultan Abdullah’ın siyasi yaklaşımının bir ürünü olarak görmek gerekiyor.

Sultan Abdullah, ülke modern tarihinde ‘olağandışı’ sayılabilecek bir ‘demokratik’ incelikle hükümetin kuruluşunun mimarı olarak ortaya çıktı.

Hükümetin kuruluşu kadar, hükümetin kimin kurduğu da en az birincisi kadar önemliydi...

Seçim sonuçlarına göre, iki ana koalisyon bloğunun çoğunluğu sağlayamamasına rağmen, Umut Koalisyonu’nun (Pakatan Harapan-PH), parlamentoda daha fazla milletvekili çıkarması ile başbakanlık görevi Enver İbrahim’e tevdi edildi.

Umut Koalisyon’un kurucu unsuru PKR olmasına rağmen, parlamentoda en çok milletvekili çıkaran koalisyon üyesinin Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) bazı çevrelerde ‘Çin’ nüfuzunun öne çıkması olarak değerlendirilmesini yine ülkenin kendine özgü toplumsal ve siyasal balğamında ele almak gerekiyor.

Bu ‘hassas’ duruma karşın, Sultan Abdullah’ın ‘Birlik Hükümeti’ kuruluş sürecinde Umut Koalisyonu üyesi DAP’ın varlığını bir ‘engel’ olarak görmemesi onun, demokratik eğilimlerinin ve yaklaşımının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Sultan’dan “istikrar” vurgusu

Sultan Abdullah, kısa bir süre önce kendisiyle yapılan mülakatta, “ülkede siyasal istikrar” vurgusu dikkat çekiyordu.

Federal Sultanlık görevi sona ermekte olan Sultan Abdullah’ın mülakatta öne çıkan bu söylemi aslında, Malezya siyasetinin son beş yılının ne denli önemli olduğuna vurgu kadar, bundan sonraki sürecin de ne denli kritik bir dönem olacağına işaret ediyor.

2018 yılı sonlarında yapılan 15. genel seçimleriyle birlikte, modern Malezya Federasyonu’nda siyasal yaşamda büyük değişikliklerin izleri görülmeye başlanmış ve ardından, ortaya çıkan siyasi hareketler, Federal Sultan Abdullah’ın da içinde yer aldığı yeni kararların alınmasını gerekli kılmıştı.

O dönem, kaleme aldığımız detaylı yazılarla süreci paylaşmıştık. Bunları bir kez daha burada tekrarlamaya gerek yok...

Sultan Abdullah’ın “siyasal iktidar” vurgusu, gizli-açık onun ülke siyasal yaşamını yeniden ve hiç de beklenmedik şekilde yapılandırdığını da ortaya koyuyor.

Sultan, mülâkatta da dikkat çektiği üzere, 2022 yılı sonunda yaşanan genel seçimlerin ardından ortaya çıkan hassas siyasal süreci yönetebilme becerisi göstermesiyle gayet önemli bir görev icra etti.

Ve bugün ülkeyi yöneten siyasi yapıyı, ‘istikrar’ ve ‘ahenk’ sıfatlarıyla zikretmesi Sultan’ın, bu süreçte aldığı kararların ne denli haklı olduğunu da ortaya koyuyor.

Bugünkü hükümetin mimarlarından olan Sultan Abdullah’ın, son dönemde basında çıkan ve mevcut hükümete yönelik yeni bir siyasi girişim olarak aktarılan ‘Dubai Hareketi’yle ilgili bilgisi olmadığını söylerken, böylesi girişimlere tevessül edenleri hedef alacak şekilde, “Bırakalım, mevcut hükümet ülkeyi yönetsin... Dar görüşlü olmayalım...” söylemi gayet önemliydi.

Bu söylem, demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin devamlılığının hem siyasal etik, hem de mevcut ulusal ve uluslararası gelişmeler karşısında gayet rasyonel olduğunu ortaya koyuyor.

2022 ve yeni dönem

2022 seçimlerinin ardından, iki ana koalisyon bloğunun çoğunluğu sağlayamamasına rağmen, Umut Koalisyonu’nun (Pakatan Harapan-PH), parlamentoda daha fazla milletvekili çıkarması ile başbakanlık görevi Enver İbrahim’e tevdi edilirken, iktidarın hangi siyasi koalisyonla oluşturulacağı konusunda gayet dikkatlice gerçekleştirilen toplantılar silsilesinin baş aktörü Sultan Abdullah’dı.

Bu görüşmelerin ardından, ülkenin son çeyrek yüzyılında iki ana akım siyasi hareket olarak ortaya çıkan ve birbirlerine muhaliflikleriyle bilinen Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR) merkezinde olduğu Umut Koalisyonu ile Ulusal Cephe koalisyonun atardamarı hükmündeki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) arasında varılan anlaşma ile adına ‘Birlik Hükümeti’ denilen siyasi yapı kuruldu.

Gerek iç, gerekse uluslararası çevrelerde büyük bir değişime işaret eden bu yeni koalisyon iktidarının varlığına yönelik alternatif arayışlarının, daha ilk günden itibaren ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, bu süreci bir süprriz değil, aksine Malezya siyasetinin dinamiklerinin bir sonucu olarak ele almak ve değerlendirmeleri bu bağlamda yapmakta yarar var.

Bugün adına, “Birlik Hükümeti” denilen yapının mimarı hiç kuşku yok ki, Sultan Abdullah. Sultan’ın özellikle, PKR ve Umut Koalisyonu bloğunun lideri konumundaki Enver İbrahim’e hükümeti kurma şansı vermesini demokratik teamül olarak değerlendirmek gerekiyor.

O dönem itibarıyla, farklı alternatif hükümet modellerinin olabileceği dillendirilse de, halkın çoğunluğunun oyunu alan Umut Koalisyonu’na öncelik tanımasıyla Sultan Abdullah, önemli bir tarihi karara imza atmış oldu.

Covid’li dönem ve siyasi arayışlar

Hatırlanacağı üzere, 2019 yılı, 2. Dünya Savaşı sonrasında küresel toplumu etkileyen Covid 19’un etkisini hissettirmeye başladığı yıl olarak biliniyor.

Her ne kadar, Covid 19, Çin’de neşet etse de, Güneydoğu Asya ülkelerinden önce Batı Asya ve ardından, Batı ve Güney Avrupa ile Kuzey Amerika’da etkisini göstermesiyle dikkat çekmişti.

Malezya, tıpkı diğer Güneydoğu Asya ülkeleri gibi pandemiyi görece geç dönemde ve daha az hasarla atlatan ülkeler arasında yer alıyordu.

Bununla birlikte, 2019 yılı, aynı zamanda Malezya için 2018 yılında yapılan 15. Genel seçimlerin ardından, o dönem itibarıyla Enver İbrahim’in merkezinde bulunduğu Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) iktidar oldu.

Bu seçim zaferi 1999’dan itibaren başlayan Reform Hareketi’nin (reformasi) verdiği siyasi mücadelenin bir anlamda nihayette iktidarı koalisyon gücüyle ele geçirmesi anlamı taşıyordu.

Bu iktidarın kazanılmasında, hiç kuşku yok ki, yine o dönem UMNO içinde yaşanan elitler mücadelesinde Dr. Mahathir Muhammed’in Muhyiddin Yasin ve diğer bazı isimlerle birlikte partiden ayrılmasının ve Umut Koalisyonu’yla iktidar için ittifak yapmasının da önemini dikkate almak gerekiyor.

2018 yılı sonunda yapılan seçimler, o dönem tarihiyle 61 yıl boyunca aralıksız yöneten Ulusal Cephe (Barisan Nasional-BN) ve bu koalisyon bloğunun en önemli kurucu unsuru olan UMNO’nun hakimiyetinin sona erdiği anlamına geliyordu.

Dr. Mahathir’in ikinci başbakanlık dönemiyle başlayan ve yerine, Enver İbrahim’in ne zaman geçeceği konusunda tartışmalar sürer ve bu sürecin ülkenin geleceğini nasıl belirleyeceği konusunda tartışmalar yapılırken, Sheraton Girişimi adıyla alınan siyasi hareket, yirmi iki ay sonra Umut Koalisyonu hükümetine son verip, yeni bir hükümetin Bersatu-UMNO-PAS ve diğer bazı küçük partilerin koalisyonun oluşumuna sağladı.

Federal Sultan Abdullah’ın ülke siyasal yaşamına etkisini tam da, bu noktada değerlendirmek gerekiyor.

Kanımca, Sultan Abdullah, meşru hükümeti hedef alan siyasi girişimler karşısında sürece doğrudan müdahale etmezken, bu sürecin demokratik olmadığının da farkındaydı. Ancak, ‘kendilerine destek veren milletvekilleri listeleriyle’ huzuruna gelen siyasetçiler karşısında, eğilimlere göre hareket etmeyi yeğledi.

Bu süreçle ilgili olarak halk katmanlarında ortaya çıkan huzursuzlukları hissetmemesi mümkün olmayan Sultan Abdullah, 2022 seçimlerinde tek başına hükümet kurma imkânı bulamasa da, muhalefet lideri Enver İbrahim’e yeni hükümeti kurma imkânı tanımasıyla demokratik teamülü güçlü bir şekilde gündeme taşımasını bildi.

Sultan Abdullah’ın bu beş yıllık federal sultanlık dönemi, modern Malezya siyasal tarihinde önemli bir dönem olarak hatırlanacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/malezyada-bir-doneminin-sonu-the-end-of-an-era-in-malaysia/

 

27 Ocak 2024 Cumartesi

Trump yeniden iktidara geleceğinden emin ... / Trump sure to regain power ...

Mehmet Özay                                                                                                                            27.01.2024

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD), Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimleri için Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasındaki rekabetin ikinci önemli randevusu New Hampshire’de yapıldı.

Aday adaylığı seçimlerinde kritik bir öneme sahip olarak değerlendirilen, 1.3 milyon nüfuslu News Hampshire’da geçtiğimiz Salı günü yapılan seçimi, sabık Başkan Donad Trump’ın, rakibi ve Güney Caroline eski valisi ve ABD’nin Birleşmiş Milletler eski elçisi Nikki Haley karşısında önemli bir avantaj sağladı.

Cumhuriyetçi Parti’ye kayıtlı seçmenler ile bağımsız seçmenin katılabildiği seçimlerde, sandığa gidenlerin 176.004’ünün (yüzde 54.3) oyunu alan Trump, 12 delege çıkartırken; 140.096 seçmenin (yüzde 43.2) oyunu alan Haley ise, 9 delege çıkartabildi.

Iowa ve New Hamshire seçimlerine toplam sonuçlarına bakıldığında Trump 32, Haley 17 ve yarıştan çekilen Ron DeSantis 9, Vivek Ramaswamy ise 3 delege elde ettiler.

Ortaya çıkan bu sonuç, Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasında, başkanlık seçimleri için 77 yaşındaki Trump’ın liderliğini pekiştirmesi yönünde önemli bir adım sayılıyor.

DeSantis faktörü

Bu durum, Iowa seçimleri sonrasında Ron DeSantis ve Ramaswamy’ın kötü performansları sonucu ve demokratik geleneğe uygun olarak yarıştan çekilmeleri ve Trump’ı desteklemeleriyle daha da önem kazanmış gözüküyor.

Cumhuriyetçiler içerisinde geçtiğimiz yıl adaylık belirlenmesi sürecinde gözde olarak değerlendirilen Florida eski valisi Ron DeSantis’in Iowa’daki hezimetinin ardından, siyasi desteğini Trump’a verdiği yönündeki desteği dikkatle izlemek gerekiyor.

Bu durum, New Hampshire seçimlerinde DeSantis destekçilerinin üçte ikisinin Trump’ı desteklemesi, parti içinde “ılımlı” addedilen Haley’ın şansının giderek azalmasındaki başat faktörlerden sayılıyor.

DeSantis’in New Hampshire seçimlerinden hemen önce Trump’ı desteklediğini açıklaması ve Trump’ın DeSantis’e yönelik övgü dola açıklaması, Trump başkan, DeSantis başkan yardımcısı formülüne hazırlık olduğu söylenebilir.

New Hampshire’ın önemi

New Hampshire seçimlerinin önemini artıran birkaç husus var. Bunlardan ilki, tıpkı IOWA seçimlerinde olduğu üzere, yüksek katılım oranıydı.

Uzmanların, “son yıllarda görülmemiş” şekilde değerlendirdikleri ve yüzde 70’i bulan katılım oranıyla ortaya çıkan seçmenlerin ilgisini iyi değerlendirmek gerekiyor.

Bu durum, yaklaşık bir yıl önce başlayan parti içi aday adaylığı sürecinde gözlemler, anketler gibi araçlarla elde edilen ‘tahminler’in yerinin, seçmenin bizatihi sandık başına giderek göstermesinin ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor. 

İkincisi ise, ABD’de demokrasi geleneğinin yerleşik olduğuna gönderme yapan bir husus.

O da, IOWA ve News Hampshire gibi aday adaylığı seçimlerinin yapıldığı birkaç eyalette alınan sonuçlara göre kaybedenlerin, gencilmence çekilmeleri yönündeki sosyal talep veya baskı.

Buna, demokratik baskı demek yerinde olur diye düşünüyorum. Bunun temel sebebi de, adayların kampanya süreçlerindeki harcamalarının bizzat seçmenden, -ya da seçmen grupları arasında yer alan sermayedarlardan- gelmesi.

Dolayısıyla, söz konusu birkaç seçim bölgesinde kaybeden aday, fon sağlayıcıları tarafından yarışa devam etmelerinin kritik eşiğin aşılması anlamına geliyor.

IOWA ve New Hampshire seçimlerine atfedilen bu önem, bu iki seçim bölgesini ülke genelinde örneklem haline getirmesi, uzun bir politik tarihi geçmiş ve tecrübenin ürünü olmasına dayanıyor.

Yani, oluşan bu karar mekanizmasında ABD’de, neredeyse her alanda karşımıza çıkan emprik verilerin güvenilirliği esas alınıyor.

Yeniden Trump (mı?)

Ülke genelindeki Cumhuriyetçi seçmeni temsil noktasında önemli veriler sağlayan Iowa ve New Hampshire seçimleri, Trump’ın gümbür gümbür başkanlığa doğru geldiğine işaret ediyor.

Bu durum, Demokrat Parti’de kampanya sürecini yürüten Julie Chavez Rodriguez’ın, Salı günü seçimler sonrasında yaptığı açıklamada da ortaya konuldu. Rodriguez verdiği demeçte: “Öyle anlaşılıyor ki, Kasım ayında Joe Biden’le yarışacak kişi, -ona karşı geçen seçimleri kaybeden- Donald Trump olacak!”

Öte yandan, Iowa ve New Hampshire seçimlerini kaybeden başkan aday adaylarından Nikki Haley’in yarıştan en azından şimdilik çekilme gibi bir niyetinin olmadığını da hesaba katmak gerekiyor.

Öyle ki, Salı günü seçimlerin ardından yaptığı konuşmada, kaybetmesine rağmen, ulusal seçmene seslenerek, “Trump’ın bir kez daha Beyaz Saray’da görev yapmasına engel olunması” çağrısında bulundu.

Halley’in, bu çağrısı ile Trump’lı yıllarda olan bitene ve özelikle de 2020 seçimlerinden hemen sonra seçim sonuçlarına itiraz iddiasıyla Beyaz Saray’da ve çevresinde yaşanan kaos ve anarşi ortamına gönderme yaptığını söylemek gerekir. 

Trump’ın, başkanlık koltuğunda bulunduğu 2016-2020 yılları arasındaki performansı hem iç politika, hem de küresel kamuoyu için çelişkilerle dolu yıllar olarak anılsa da, ABD’de yaşanan değişimler yerine belki de, kafa karışıklığının hükmettiğini söylemek mümkün.

Trump’ın bir yandan Amerikan milliyetçiliği olarak okunan söylemleri, bu anlamda özellikle, göçmen ve artırılan tariflerle içe dönük ekonomi politikaları karşısında Cumhuriyetçi Parti içerisindeki yerinde değişiklik olmadığı, son iki aday adaylık seçimlerinde ortaya çıkıyor. 

Batı siyasi ve entellektüel çevrelerinin küresel kamuoyuna liberal – demokratik değerleri öğreti şeklinde başlayan ve devam eden eleştirileri karşısında, Trump’ın bir yandan, -yukarıda dikkat çekildiği üzere- ABD milliyetçisi öte yandan, Fundamentalist Hıristiyanlık yani, Evanjelist öğretileriyle hareket etmesini iyi anlamak gerekiyor.

Bu siyasal veya dini-politik söylem ve eylemler dizisine sadece ABD’de değil, tarihsel ve toplumsal olarak bakıldığında, liberal-demokratik idealleri pekiştirdiği iddia edilen Batı Avrupa ülkelerinde de ‘aşırı/sağ partilerin’ iktidarları üzerinden de ele almak gerekiyor.

Bu durum, Batı’da monolitik bir demokratik – liberal idealin varlığından ziyade, farklı renk ve tonlarıyla dinamik bir siyasal yapının varlığına işaret ediyor.

Batı ülkelerini ‘demokratik’ yapan ve bu süreci de barışçıl bir şekilde sürdürübilmelerine olanak tanıyanın da aslında bu çok renklilik içerisinde rekabet edebilme becerisini gösterebilmeleri.

Yoksa, demokratik-liberal ideallerin yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir şekilde yapılandırıldığı tekil bir siyasal model olmamasıdır.

Bununla birlikte, kendine özgü politik söylemi ile dikkat çeken Trump’ın bu iki seçim sürecinde de kendi partisinden diğer adayı yani, Nikki Haley’e karşı kullandığı dilin ‘demokratik-liberal’ geleneklerle mi yoksa, ‘nefret diliyle mi’ anlaşılması konusunda bazı ipuçları sunuyor.

Örneğin, Salı günkü zaferinin ardından, kendisini destekleyen Güney Carolian’a senatörü Tim Scott’a seçim zaferi konuşmasında “Ondan (Halley) nefret etmelisin!” söylemi açık bir sözlü saldırı anlamına geliyor.

Aynı konuşmasında Trump, “Haley’e geceyi zehir ettik!” cümlesi de, onun ne tür bir haleti ruhiye içinde olduğunu ortaya koyuyor. Rakibi Halley’in kampanya ekibince de farkedilen bu durum karşısında, “Trump kendinden bu kadar eminse, niçin kızgın?” sorusunu yöneltmesine neden oluyor.

Trump’un seçimi gayet rahat kazanmasına karşın nefretinin neye dayandığı herhalde bir başka bilim alanının çalışma sahasına giriyor...

Şayet Donald Trump, bırakın Demokrat adaylara yönelik söylemi, kendi partisinden bir adaya yönelik böylesine ayrıştırıcı, aşağılayıcı bir dili kullanmasının onu ve de yarın, muhtemelen ülkesini yönetecek partisinin ulusal barışa ve aynı zamanda küresel barışa ne tür katkılar yapabileceğine dair ipuçları veriyor.

Bu konuda, hem Amerika basınında hem de küresel basında benzer kaygıların güncellenmeye başladığını söylemek gerekiyor.

Özellikle, Covid-19 sonrasında küresel finans ve ekonominin yeniden yapılandırılması; küresel iklim değişikliği gibi çabaların Doğu Avrupa’da çıkan savaş ortamı; Ortadoğu’da, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları ve bununla bağlantılı olarak, Arab Denizi ve Yemen’e sıçrayan şiddet; Güney Çin Denizi sorununun ciddiyetini koruması gibi uluslararası gündem maddelerinin, ABD’de Kasım ayındaki başkanlık seçimleri sonrasında nasıl bir yönelik kazanacağını şimdiden düşünmek gerekiyor.

Ya da, Trump’ın siyasal söylemini salt seçim sürecine has ‘olağan’ söylemler olarak değerlendirenler ve yukarıda dikkat çekilen ‘nefret dili’nin kötümser bir algının esirliğinden kaynaklandığını savunanlar da olabilir.

Halk desteğini aldığı görülen Trump’un benzer bir desteği partisinin siyasi eliti içerisinde yeterli ölçüde alamamış olduğunu söylemek pekâla mümkün.

https://guneydoguasyacalismalari.com/trump-gumbur-gumbur/

22 Ocak 2024 Pazartesi

Lenin’in ölüm yıldönümü ve Batı ideolojilerin anlaşılması / The 100th Anniversary of the demise of Lenin and the comprehension of Western ideologies

Mehmet Özay                                                                                                                           22.01.2024

Lenin veya tam adıyla ifade edecek olursak, Vladimir Ilyich Ulyanov’un 21 Ocak 1924’de vefatının ardından yüz yıl geçti...

Lenin’in vefatının, ömrünü adadığı Marxizm öğretisini pratiğe geçirmesinin ürünü olan ve dünyayı beklenmedik ölçüde sarsan 1917 devriminden yedi yıl sonra gerçeklemesi, akla devrimin yarıda kalıp kalmadığını akla getirse de, Batı kendi içinden çıkan ideolojiler çatışmasında yeni bir dönemin başladığına şüphe yok.

Söz konusu yüzüncü yıl, Batı düşünce sistemiyle bağlantılı tarihi bir milat olduğu gibi, bu gelişme, Batı medeniyeti içerisinde yaşanan tarihsel ideolojik hesaplaşmanın yeniden gözden geçirilmesi anlamı da taşıyor.

Öte yandan, bir yandan kapitalizm ve öte yandan komünizm birbirine rakip eko-politik sistemler olarak ortaya çıkarken, bu tarihi gelişmenin, Batı dünyası ile sınırlı olmayan yönlerinin de olduğunu dikkate almakta yarar var.

Toplumsal değişim ve ideolojikleşme

Batı Avrupa’nın özellikle, 14. yüzyıldan itibaren başlayan toplumsal değişimler ve bunların tetiklediği düşünce sistemleri, gizli açık bir çatışmanın ortaya çıkmatta olduğunu haber veriyordu.

Katolikliğin hakimiyetinin, yerini Protestanlıkla çatışmaya bıraktığı yıllar, hiç kuşku yok ki, aynı zamanda Batı Avrupa’da şehirler bağlamında, yeni toplumsal sınıfların da kendilerini ortaya koyduğu döneme tekabül eder.

Bu süreçte ortaya çıkan kavramlar yani, şehirleşme, yeni sınıflar, üretim araçlarının yenileşmesi, sermaye ve üretim süreçleri ile sermayenin -ki, bu ikisi birbirini tamamlayan ve besleyen unsurlardır- ve belirli ellerde toplanması, adına kapitalizm denilen ekomomik sistemi üretmiştir.

Bizatihi bu kavramlar, Batı toplumsal yapısını artık Hıristiyan dini terimleri, kavramları ve diskurlarıyla anlamak ve açıklamak yerine, seküler, maddeci, pozitivizme evrilen boyutlarıyla yeni bir toplumsal sürece işaret ediyor.

Öyle ki, bu değişimin atardamarı hükmünde olan yeni sınıf olgusu, kendini belirgin kılmaya başladı.

Bu noktada, tarımsal ekonominin güdümündeki ticaret kapitalizminde (mercantalist capitalism) pek hissedilmeyen ‘çalışanlar’ kesimi, şehirleşme ve endüstrileşme ile birlikte yeni sınıflar özellikle de, ‘çalışan sınıf’ / işçi sınıfı (labor class) ile toplumsal ve de siyasal görünürlük kazandı.

Öyle ki, kırsalda kendine yeter konumdaki bireyler atomize olurken, bir yandan da onları biraraya getirecek yeni mekanizmalar belirmeye başladı.

Sınıf düşüncesi, hiç kuşku yok ki, ezen ezilen dikotomisiyle anlamlandırılırken, bunun siyasal bir varlık olarak gündeme gelmesinde sadece Marx’ın rolü olduğunu söylemek mümkün değil.

Aksine, Adam Smith gibi liberal ideolojinin öncülerinin açıkyüreklilikle ortaya koydukları söz konusu bu dikotomi, Marx’ın düşünce sisteminde evrilerek yeni bir ideolojik zemin buldu.

Devrim, ama nerede?

1848 yılındaki Paris Komüni tecrübesinde yaşanan başarısızlığın ardından, devrimi -Marx ve Engels’in çalışmalarını ve beklentilerini yoğunlaştırmaları nedeniyle Almanya[1] ya da İngiltere’den umanları belki de şaşırtan gelişme Ekim 1917 devrimiyle Rusya’dan geldi.

‘Şaşırtan’ dememin sebebi, Rusya’nın, sermaye, kapitalist kurumlar ve sınıfları ile işçi sınıflarının varlığı bağlamında, endüstrileşmenin öncüsü olan Batı Avrupa ülkeleriyle ne denli benzeşip benzeşmediğiyle bağlantılıdır.

Bu noktada, Manifesto’da dile getirildiği üzere “Marxist ilkelerin pratiğe uygulanması tarihsel koşullara bağlı olacaktır”,[2] yaklaşımının temelde Marx ve Engels’in öngördüğü tarihsel koşullar ile Rusya’da 1917’deki tarihsel koşulların ne denli örtüşüp örtüşmediğini de tartışmak mümkün.

Bununla birlikte, nihayetinde farklı tarihsel süreçler ve tecrübelerle de olsa, devrim Rusya’dan çıktı...

Devrimi hazırlayan ‘beynin’ Lenin olması, girişte dikkat çektiğim üzere, ölümünün yüzüncü yılında, Batı ideolojik çatışmasının yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor. 

İdeolojiler ve Müslüman toplumlar

Lenin’in vefatının onun, dayanaklarını Karl Marx ve Friedrich Engels’de bulan komünist ideolojinin, Müslümanların ağırlıkta olduğu toplumsal yapılar için ne anlama geldiğinin de anlaşılmasında, bir araç niteliği taşıdığını söylemek gerekiyor.

Batı medeniyenin ürettiği ideolojiler, 18. yüzyılda, felsefe ve sosyal bilimsel çalışmalar bağlamında başlayarak, 20. yüzyılda zirvesine ulaştı.

Önce, sermaye oluşumu ve liberal söylemlerle genişleyen ve kendine alan açan kapitalizm ve onun zamanla ürettiği komünizm, Batı Avrupa ve Batı medeniyetine bağlantılı ilintili ülkelerde, siyasi ve ideolojik hesaplaşmalarla geçen uzun bir döneme işaret eder.

“Bu sürecin, Müslüman toplumlar için önemi nerededir?” sorusunu ciddiyetle sormak gerekiyor.

Kendini bir yandan, sömürgecilik ve öte yandan, Batılılaşma çemberinde bulan Müslüman toplumların, Batı düşünce sisteminde olan biteni anlama konusunda kasıtlı, ısrarlı, sürdürülebilir çaba sergilediğini söylemek mümkün gözükmüyor.

Sömürgecilik: kapitalizmin kaynağı

Batı medeniyeti, gerek kasıtlı ve bilinçli gerekse tarihsel şartların ve şansların eseri olarak önüne çıkan fırsatları değerlendirirken, hiç kuşku yok ki, sömürgecilik -ki, bununla halkının kahir çoğunluğunun Müslüman olduğu coğrafyalardaki gelişmeleri kastediyorum-, bu sürecin gayet önemli kilometre taşlarından birini oluşturuyordu.

Sömürgecilik, aynı zamanda sermayenin nasıl teşekkül ettirileceğine dair önemli ampirik süreçleri de ortaya koyarken, bu sürecin olgunlaştığı dönemler karşımıza, ticaret sömürgeciliğinden teritoryal sömürgeciliğe geçişi gösteriyor.

Anlama, keşfetme, araştırma olgularına yakınlığının yanı sıra, Batı Avrupa’nın insan yoğunluğu, coğrafi sınırlılık gibi faktörlerin de tetiklediği sömürgecilik süreçleri, sadece denizcileri, tüccarları ve zamanla askerleri sömürge topraklarına sevk etmekle kalmadı.

Bu süreç, aynı zamanda Batı Avrupa’da neşet eden ideolojilerin de, sömürge hükümetleri ve bunların siyasal sistemlerinin varlığıyla, ‘öteki’ toprakların halkları üzerinde birer yönetim aygıtına dönüştü.

Kapital yani, sermayenin oluşmasında sadece alış veriş değil, söz konusu bu alış verişi belirli kurallar dizgesine bağlayan, ilgili Müslüman toplumları -liderleri vasıtasıyla- belirli anlaşmalarla kendine entegre eden ve bu süreci kendi tekeline alan Batı Avrupa sömürgeci yapıları, sistemik bir yapıya ulaşmalarıyla egemenliğin sadece silahla ve toprak sahipliğiyle olmayacağını da kanıtladılar.

Bu süreçte, ticaretten elde edilen kârlar, Batı Avrupa ülkelerinde bilimsel çalışmaları destekledi ve artırdı...

Bunun yanı sıra, bu çalışmaların pratikte nasıl karşılık bulacağının adı olan ve teknolojik alet araç gereçler vasıtasıyla desteklenen kitle üretim süreçleri, üretim-tüketim ilişkisinde dinamik yapıyı doğurdu.

Batı’nın kendi çatışmasına müracaat

Batı kapitalizminin temelleri olan mal ve sermayenin taşındığı mekânların Müslüman toplumların yaşadığı topraklar olması gayet manidardır...

Batı Avrupa’da oluşan sermaye, sınıf yapısı, üretim araçları kontrolü ve ilintili bağlamlar ile bunların siyasal bir sisteme dönüşmesinin ardından ordaya çıkan komünizm, çokça Batılı bireyler, görece daha az olmak üzere yerli entellektüellerce sömürgeleştirilmiş topraklara taşındı.

Sürecin özellikle, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısında aldığı yönelim, bize sömürge topraklarında sömürgeci güçlere karşı mücadelede Müslüman unsurların bir bölümünün de içinde yer aldığı kitlelerin komünizme ve/ya bu ideolojinin düşünce araçlarına müracaatlarını gündeme getirdi.

Müslüman toprakların kapitalizmin alt yapısını teşkil ederken, aynı zamanda ilerleyen dönemde, oluşan kapitalist sistemi ve bunun görünür temsilcisi ve aracı sömürgeci yönetimlere karşılık vermede başvurulan mekanizmalardan birinin komünizm ve bu ideolojiye referanslarda karşımıza çıkan kavramlar ve kurumlar olmasına şaşırmamak gerekir.

Nihayetinde, ortada Batı düşüncesinin ürettiği iki temel ideolojinin varlığının mücadesine tanık olunuyor.  

Lenin’in yüzüncü ölüm yıldönümü, Batı eko-siyasal sisteminin ürettiği iki rakip ideolojinin karşılaşmasının yeniden ele alınması için bir vesile doğuruyor.

Her ne kadar, 1917’de devrime konu Rusya geçirdiği değişim rüzgârlar sonrasında bu hesaplaşmanın merkezi olmasa da, bir eko-politik sistem olarak kendini farklı coğrafyalarda hem hükümet ve/ya salt düşünce sistemi olarak var eden komünizmin tartışmalara konu olduğuna şüphe yok.

Bununla birlikte, halklarının önemli bir bölümünün Müslümanların oluşturduğu sömürgeleştirilmiş topraklar, bir yandan Batı kapitalizminin kökenlerinin oluşması ve/ya gelişmesindeki rolü ile ortaya çıkarken, aynı zamanda  kapitalizmin doğrudan uzantısı olan sömürge yönetimlerine karşı bağımsızlık mücadelelerinde Batı’nın ürettiği öteki ideolojiye yani komünizme şu veya bu şekilde başvurmasıyla da dikkat çekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/leninin-olum-yildonumu-ve-bati-ideolojilerin-anlasilmasi-the-100th-anniversary-of-the-demise-of-lenin-and-the-comprehension-of-western-ideologies/



[1] Karl Marx; Friedrick Engels. (2010). “Preface”, Collected Works, Vol. 5, Marx and Engels 1845-1847, Lawrence&Wishart, Electric Book, s. xiv. (xiii-xxvi).

[2] David Harvey. (2014). “Sunuş”, Komünist Manifesto, (Çev.: Nail Satlıgan-Tektaş Ağaoğlu), Karl Marx; Friedrich Engels, İkinci Basım, İstanbul: Yordam Kitap, s. 9.

19 Ocak 2024 Cuma

Endonezya’da başkanlık seçimleri ve demokrasi pratikleri / Presidential elections and democratic practices in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                                                            19.01.2024

Endonezya, 14 Şubat’ta yapılacak başkanlık ve parlamento seçimlerine hazırlanıyor...

Çeşitli partilerin oluşturduğu koalisyonların başkan adayları olarak Prabowo Subianto, Ganjar Pranowo ve Anis Baswedan başkanlık için yarışacak.

Söz konusu bu adaylar, ulusal siyasete ve seçmene yabancı isimler değil... Aksine, kamusal görünürlükleri gayet yüksek politikacılar...

Eski general ve son dönem kabinede savunma bakanı olan Prabowo, Orta Cava Eyaleti eski valisi Ganjar ve bir dönem kısa süreliğine de olsa Eğitim Bakanı olarak görev yapan ve ardından 2017-2022 yılları arasında Jakarta valisi olarak seçilen Anis, hem kendi seçim bölgeleri, hem de ulusal çapta seçmen kitlelerini etkileyebilecek özellikleriyle dikkat çekiyor.

Bu anlamda, asker-ekonomi-bürokrasi ilişkisi Prabowo’yu öne çıkartıyor... Dinamizm, temiz ve şeffaf yerel yönetim ve halka yakınlık gibi hususiyetler Ganjar’ı belki de, döneminin adamı olarak anılmasını sağlıyor.

Ve, bir dönem özel bir üniversite rektörlük yapan ve akademisyen kimliğiyle dikkat çeken Anis’in bir dönem kısa süreliğine de olsa, Eğitim Bakanı olarak atanmasında bu kimliği ile gerçekleştirdiği ve sivil bir hareket olarak ortaya koyduğu eğitim politikası onu genç kitlelere yaklaştıran özelliktir.

Kısaca ifade edecek olursak, Endonezya’da geniş ve farklı sosyal, ekonomik ve kültürel yapıya mensup seçmenler asker mi, yerel yönetimci mi yoksa entellektüel mi sorusuna kendi bulundukları vecheden cevap verecekler...

“Siz olsanız hangisine oy verirsiniz?” sorusu yönetildiğinde, seçmenlerin sadece asker kökenli; sadece yerel yönetimci ve sadece entellektüel olmalarıyla sınırlı olmayan bu üç adayı nasıl değerlendirecekleri gayet komplike bağlamlar içeriyor. Bunu bir başka yazının konusu yapabiliriz.

Başkan yardımcıları ve ‘Kadı kızı’ olgusu

Başkan yardımcılıklarına baktığımızda da, ilginç bir durum olduğunu söylemek mümkün.

 

Öyle ki, şu anki başkan Jokowi’nin oğlu Gibran Rakabuming Raka, Prabowo’nun yardımcısı olarak seçime giriyor. Ülkede bazı kesimler, bu gelişmeyi Jokowi’nin on yılı aşkın bir süredir ulusal siyasette oluşturduğu meşruiyetinin zedelenmesi olarak değerlendiriyor.

Bu süreci, Jokowi’nin mi yoksa ondan bağımsız bir şekilde başkalarının mı yürüttüğü konusu, bu noktada pek bir önem arz etmiyor...

Siyasette ‘hanedanlık teşkili’ kavramının Jokowi’ye sıçramasını iyimser bir bakışya değerlendirecek olursa, gayet önemli siyasetçi kimliği ve politikalarına karşın, Jokowi’nin -hem de siyasetle ve siyaset dili ve kavramıyla pek de uyuşmayan- bir aile ferdinin başka yardımcısı olarak seçimlere katılacak olması, “kadı kızında da olur” dedirtecek bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün.

“Kadı kızına” eklenecek bir diğer husus, Gibran’ın başkan yardımcılığı kararını onaylayanın, başkan Jokowi’nin Anayasa Başkanı olan kayınbiraderinin yapmış olması...

“Kadı kızı” hesabının dışında, kanımca daha önemlisi, 2016 yılı Ağustos ayından başlayarak ülkede, Jokowi ve yakın siyasi arkadaşı Jakarta valisini hedef alan ve başkenti ve ülkeyi neredeyse kaos ve anarşi ortamının sürüklenmesine neden olan gelişmenin aktörlerinin başında Prabowo’nun gelmesiydi.

Prabowo’nun önce Savunma Bakanı ve ardından, Jokowi’nin oğluyla başkanlık yarışına giren ikiliyi oluşturması ve bu anlamda Jokowi siyasi meşruiyetinin, gizli/açık devam ettiricisi konumunda olması Endonezya ve benzeri ülkelerde siyasetin aldığı hali göstermesi açısından gayet öğretici bir özellik taşıyor.

Ganjar ve Anies

Birkaç on yıldır, ulusal siyasette başat bir unsur olarak ortaya çıkan, ‘Endonezya Mücadeleci Milliyetçi Partisi’ (Partai Demokrasi Indopenia-Perjuangan-PDI-P), son iki dönemde Jokowi gibi bir başkan adayı çıkarma başarısını ve bu bağlamda siyasi gücünü bu seçimlerde de göstermek arzusunda.

Bu çerçevede, PDI-P bayrağı altında seçimlere başkan adayı Ganjar Pranomo girerken, yardımcısı olarak, anayasa mahkemesi eski başkanı ve Jokowi hükümetinde Siyasal, Yasal ve Güvenlik İşleri Koordinasyon Bakanı olan Mahfuz MD belirlendi.

Anies Baswedan’ın yardımcısı Ulusal Uyanış Partisi (Partai Kebangkitan Bangsa-PKB) başkanı Muhaimin Iskandar. Alimlerin Uyanışı (Nahdlatul Ulama-UN) yakınlığıyla bilinen PKB’nin seçilmesi, önemli bir seçmen potansiyeline sahip UN ile işbirliği düşüncesine dayanıyor.

Hatırlanacağı üzere, Jokowi de 2019 seçimlerine Mahmud MD ile girmeye hazırlanırken, olağanüstü gelişmeler sonrasında, başkan yardımcılığı için kararı NU’nun önemli isimlerinden Ma’ruf Amin’den yana kullanmak zorunda kalmıştı!

Öte yandan bu durum, hiç kuşku yok ki, NU’nun son dönemde ulusla siyasette gayet stratejik bir şekilde yer aldığını gösteriyor.

Anies Baswedan’ın ve onu başkan adayı olarak gösteren Ulusal Demokrat (Nasional-Demokrat/Nas-Dem) başkanı Açeli Surya Palo’nun da bu sivil-dini organizasyonunun sahip olduğu stratejik yapının gayet farkında bir isim olduğuna kuşku yok...

Koalisyon süreci

Endonezya siyasetinin çok renkli ve gayet dinamik atmosferi kendini geçtiğimiz yıldan itibaren göstermeye başladı.

Kamusal alanlarda adayların ve partilerin posterlerini, amblemlerini, bayraklarını görsel kirlilik olarak değerlendirmek mümkün. Bununla birlikte, giderek artan oranda sosyal medyanın merkezlerde güçlü bir şekilde kullanıldığını da söylemek gerekiyor.

Temelde benzerlikler sergilemelerine rağmen, çeşitli açılardan birbirinden farklılaşan siyasi partiler özellikle, başkan ve başkan yardımcısı aday gösterme süreci nedeniyle, gayet dinamik koalisyon görüşmelerine sahne oldu.

Bu sürecin ardından, oluşan koalisyon blokları üç başkan ve başkan yardımcısını belirlerken, beş yıl boyunca ülkeyi yönetecek başkan ve başkan adayları ülkenin farklı bölgelerinde seçim kampanyalarını sürdürüyorlar. Koalisyon bloklarına bir başka yazıda değineceğim...

Ve söz konusu dinamizmin etkisi, hem fiziki ve hem de sanal platformlarda seçim kampanyası boyunca 14 Şubat’a kadar da etkisi hızlandırarak devam ettireceğini söylemek yanlış olmaz.

Kim kazanır?

Başkanlık seçimlerinde başkan ve başkan adaylarının genel oyların en az yüzde 20’sini ve 38 Eyalet’in yarısından bir fazlasında oyların çoğunu almaları gerekiyor. Aksi halde, seçim ikinci tura kalırken,

Endonezya seçimlerinde bu sorunun cevabını bugünkü gelişmeler bakarak net bir şekilde söylemek yanlış. Kamuoyu yoklamaları Prabowo’yu önde gösterse de, görüner o ki, seçimler ikinci tura kalacak...

Dış faktörler

Endonezya’nın gelişmekte olan ülkeler arasında yer alması, bu ülkede yapılacak seçimleri sadece ulusal seçmenler ve konularla sınırlı olmayan  boyutları olduğuna işaret ediyor.

Bundan kastımız bölgesel ve küresel gelişmelerle Endonezya’nın bu süreçlerde aldığı, alabileceği rollerle bağlantılı.

Örneğin, neredeyse ilgili her yazımızda dikkat çektiğimiz üzere, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) merkezi’nin Cakarta’da olması ve birliğin nüfus ve ekonomik büyüklük gibi bağlamları kadar, görece olgun siyaseti ASEAN’ın gizli bir lideri olduğunnu söylememiz gayet yerinde olacaktır.

Geniş bir coğrafyaya yayılan Endonezya’nın, Pasifik ve Hint Okyanusu’nu bağlayan suyolları güzergâhında oluşu ve bu anlamda, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Avustrayla gibi bölgenin güçlü siyasal, ekonomik ve kültürel yapılarıyla çevrili oluşu hiç kuşku yok ki, Endonezya’yı bu bölgedeki her türlü gelişmeden etkilenmeye açık ve aynı zamanda bu gelişmeleri gizli/açık yönlendirebilme kabiliyitende olmasına neden oluyor.

Batı ülkelerinin tarihsel olarak gelişim ve değişimlerinde rol oynayan bu zikrettiğimiz suyollarının önemi bugün artarak devam etmesinin, Endonezya ile Batılı ülkeler özellikle de, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile doğrudan ilişkiler geliştirmesini mümkün ve de zorunlu kılıyor.

Bununla birlikte, farklı siyasi partilerin yeni başkan adaylarıyla ulusal siyasete yeni bir ses ve soluk getirme çabası da azımsanmayacak bir öneme sahip. 2014 ve 2019 seçimlerini kaybeden ve Jokowi’nin ikinci başkanlık döneminde kabinede Savunma Bakanı olarak yer alan eski general Prabowo Subianto ilerleyen yaşına rağmen üçüncü kez başkanlık yarışına giriyor.

Bu süreç, Prabowo için olduğu kadar, kendi kurduğu partisi Gerindra (Büyük Endonezya Partisi) için de bir anlamda devam mı tamam mı anlamı taşıyor.

Prabowo’nun partisinde yer alan ‘büyük Endonezya’ bağlamına rağmen, ne tür bir siyasi ve ekonomik modele sahip oluğu veya yeni bir siyasal ve ekonomik dil ve yönteme sahip olup olmadığı tartışmaya açık. Bununla birlikte, son dönemde savunma bakanlığı, onu -bir dönem rakibi olan Jokowi’ye yaklaştırmakla kalmamış gözüküyor. Öyle ki, başkan yardımcısı olarak Jokowi’nin oğlunun yanında bulunması ülke siyasi yaşamına yeni bir olgu olarak damgasını çoktan vurmuş durumda.

Jokowi dönemi biterken

2014 ve 2019 seçimlerini kazanan ve on yıldır ülkeyi yöneten Başkan Joko Widodo anayasadaki iki dönem şartına takılması, ülke siyaset gündeminde yer alan konular arasındaydı.

2012 yılında Jakarta Valilik koltuğuna oturan ve dönemi sona ermeden 2014 yılındaki başkanlık seçimlerini kazanan Jokowi’nin ulusal siyasete getirdiği renk, dinginlik, düzen ortamı hiç kuşku yok ki, üzerinde durulmaya değer bir husus.

Bu durumu, sadece bir siyasetçi olarak Jokowi’nin değil, Endonezya için de bir şans olarak değerlendirmek gerekir.

Bunun yanı sıra, niceliksel olarak bir yandan, dünyanın dördüncü büyük demokrasisi ve en çok sayıda Müslüman nüfusu bünyesinde barındıran bir ülke olması, Jokowi dönemini tanımlamak için kullandığımız niteliklerin neredeyse tüm Müslüman coğrafyası tarafından da anlaşılmaya, öğrenilmeye, karşılaştırılmaya değer yönleri bulunuyor

https://guneydoguasyacalismalari.com/endonezyada-baskanlik-secimleri-ve-demokrasi-pratikleri-presidential-elections-and-democratic-practices-in-indonesia/

18 Ocak 2024 Perşembe

IOWA seçimleri ve ABD’de başkanlık yarışı / IOWA elections and the presidential race in the U.S.A.

Mehmet Özay                                                                                                                            18.01.2024

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başkanlık ve senato seçimlerinin yapılacağı Kasım ayı öncesinde, Cumhuriyetçi Parti’de başkanlık aday adaylarının yarışı, sadece bu ülkede değil, küresel olarak dikkatle takip edilen bir siyasi olgudur.

Bu çerçevede geçtiğimiz Pazartesi günü Cumhuriyetçi Parti’den başkanlık aday adaylarını belirleyen seçimlerin ilk turu IOWA’da yapılırken, sabık başkan Donald Trump önemli bir oy farkıyla seçimi iki rakibinin önünde bitirdi.

Trump’un karşısında rakip olarak dikkat çeken ABD’nin Birleşmiş Milletler eski elçisi Nikki Haley ve Florida valisi Ron DeSantis’in IOWA’da arzu ettikleri başarıyı bulamadılar

Hiç kuşku yok ki, IOWA seçimleri, önümüzdeki aylarda diğer bölgelerde yapılacak benzeri seçimler ve akabinde Kasım ayındaki başkanlık ve senato seçimleri için bazı ana göstergeleri bünyesinde barındırmasıyla önem taşıyor.

IOWA örneği

IOWA seçimleri, Cumhuriyetçi Parti’nin oy deposu olan bir bölge...

Pazartesi günü yapılan seçim, geleneksel olarak Cumhuriyetçileri destekleyen bir seçim bölgesinde Cumhuriyetçi adaylar arasındaki yarışı kimin önde bitireceği sorusuna cevap arandı.

Cumhuriyetçi başkan adayları sabık başkan Donald Trump ile ona meydan okuyan Nikki Haley arasında geçeceği varsayılan yarışı Trump, önemli bir oy farkıyda önde bitirdi. Bu sonuç, önemli bir gösterge olsa da, Cumhuriyetçi adaylar arasındaki yarışın devam ettiği de bir gerçek.

Bu çerçevede, IOWA seçim bölgesindeki toplumsal gerçeklik, hem Cumhuriyetçilerin ve hem de güçlü başkan adayı olarak ortaya çıkan Trump’ı kimlerin ve neden desteklediğini de anlamamıza olanak tanıyor.

IOWA’nın nüfus yapısına bakıldığında ağırlıklı olarak tarımsal üretimle iştigal eden, yüksek öğretim mezunu olmayan, beyaz-dini bütün Hıristiyan kitlelere (evanjelik) tekabül ediyor.   IOWA’nın önemi tam da, burada ortaya çıkıyor.

IOWA eyalet seçiminde karşımıza çıkan durum, Donald Trump’ın toplumsal sınıflarla olan ilişkisini göstermesi bakımından gayet önemli.

Trump’ı kendine güvenini tazeleyen ve bu anlamda, belki de, erken bir zafer havasına sokan ve diğer çevrelerde, ‘yine mi Trump!’ cümlesinin sarf ederek, hayrette bırakan IOWA’nın sembolük gücünü bakmakta yarar var.

Kırsal kesim özelliklerini güçlü bir şekilde bünyesinde barındıran IOWA, Trump gibi popülist bir başkan adayını benimseme eğilimi gösteriyor.

Trump’ın Pazartesi günkü ‘zaferinin’ ardından yaptığı konuşmaya göz atıldığında, “Size, daha çok tarla daha büyük traktör vereceğim’ ifadesi, kendisine destek veren kitlelerin toplumsal gerçekliğini açıkça ortaya koyuyor.

ABD’de seçim yarışının ötesinde, bu cümle bize önemli bir olguyu hatırlatması gerekir. ABD gibi gelişmiş bir ülkede ABD başkan adaylarının siyasal gücünü ve siyasal söylemini belirleyen parametlerin başında hâlâ ‘tarım sektörü’nün ve kırsal seçmenin gelmesi gayet önemli.

Bunun yanı sıra, Trump’ın, “Milyonlarca insan ülkemize akın ediyor. Bunu istemiyoruz.” söylemini dile getirmesi kırsal kesim gerçekliğine, algısına, beklentisine karşılık gelen veya bunları yansıtan önemli bir vurguydu.

Trump’ın dile getirdiği bu iki temel duruşun, aynı zamanda Kasım ayındaki seçimlerde Demokratlar’la Cumhuriyetçiler’i ayrıştıracak olgular olacağına kuşku yok.

Trump’ın dönüşü (mü?)

Söz konusu adaylar arasındaki parti içi seçimlerin ilk turunu Trump’ın alması ise, süpriz karşılanmıyor. Öyle ki, Cumhuriyetçi seçmenler arasında yapılar anketler ülke genelinde Trump’un Cumhuriyetçi Parti adaylığını yüzde 70’e yaklaşan bir oyla kabul gördüğüne işaret ediyor.

Bu çerçevede, Trump’un, 2016 seçimlerini büyük ölçüde, aynı kırsal seçmenin oylarıyla kazandığı hatırlandığında, IOWA seçimlerine niçin böylesine büyük önem atfedildiği anlaşılabilir.  

Bir akademik makalede dikkat çekilen, “Trump’ın Amerikan kırsalındaki gücü önemlidir”[1] cümlesi tam da, IOWA toplumsal gerçekliğine işaret ediyor.

‘Kırsalın öfkesi’ diyebileceğimiz bu tepkisellik temelde dünyanın az gelişmiş, gelişmekte olan ülkelerinde rastlanan durumla paralellik arz ediyor. Yani, ekonomide, yaşam tarzında hızlı değişim.

Buna ilâve olarak, demokrafik ve kültürel değişim. Son iki husus, Amerika özelinde son dönemde gözlemlendiği üzere Latinlerin, Asyalıların göçü ile doğrudan bağlantılı.

Bölünmüş Amerika!

Yukarıda dikkat çekilen sorunlu alanların, Amerikan’ın “bir erime potası” (melting pot) olduğu yönündeki yerleşik anlayış üzerinde tartışmalar yol açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.

ABD’de özellikle kırsal kesimin ulusal ve uluslararası ilişkiler ve özellikle de ekonomi alanındaki gelişmelere verdiği tepki, 2016 ve 2020 seçimlerinde pek farklı değildi.

Diğer birkaç parametrenin sadece, belirli seçim bölgelerindeki varlığı, hangi parti başkan adayının seçimleri kazanacağını belirliyor.

Bu noktada, benzer bir durumun bu yılki seçimler için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Lider krizi

Trump, parti içi adaylık yarışının ilk etabında başarılı olması ve gelecekteki süreçlerdeki performansının olumlu olacağı yönündeki tahminlere rağmen, ortada ciddi bir liderlik krizinin olduğu da bir gerçek.

Bu noktada, örneğin, 2016-2020 yılları arasında ülkeyi yönetmiş olan Trump’la ilgili Cumhuriyetçi seçmen arasında, 2021 yılında yapılmış olan bir anket çalışmasında katılımcıların yüzde 22’si Trump’ın ulusal siyasette yer almasını benimsemekle birlikte, bir daha oy vermeyeceğini dolaylı olarak söylerken; yüzde 32’si Trump’ın ulusal siyasette yer almasını hiç istemedikleri görülüyor.[2]

Trump’ın başkanlık döneminde, Cumhuriyetçi Parti içerisindeki kopmalar ve bürokrasideki atamalar süreçlerinde yaşananlar hatırlamakta yarar var.

Öyle ki, kendilerine önemli bakanlıklar ve bürokraside önemli makamlar verdiği Cumhuriyetçi çevrelere mensup gayet önemli isimlerin teker teker nasıl yanından uzaklaştığı ve/ya Trump’un nasıl yanından uzaklaştırdığına baktığımızda, siyasi lider krizi özelliklerinin ortaya çıktığı görülür.

Oluşan bu durumu, ABD basını ‘kaos’ kavramını kullanarak izah etmeye çalışırken, Kasım ayındaki seçimlere güçlü bir şekilde hazırlanan başkan adayları arasında Trump’ı yeniden görmek, “Gayet önemli bir süreçle karşı karşıya olduğumuz anlamına mı geliyor? diye sormak gerekir.

Cumhuriyetçi parti içinde ve ABD kamuoyunda oluşan bu Trump sorgulamasını güçlendiren belki de, en önemli argüman küresel politikada öne çıkan ayrıştırıcı, vulgar, ötekileştirici söylem dilini gündemin ortasına oturtmasıydı.

Tüm bu unsurlar birbirine eklendiğinde, Cumhuriyetçi çevrelerde, “Biz böyle bir adayı nasıl çıkardık?” söyleminin seslendirilmiş olmasına şaşmamak gerekir. Bununla birlikte, ‘lider krizinin’ dünyanın gelişmekte olan ülkelerinde değil, ABD gibi gelişmiş ülkelerinde de olabileceğine dair örnekle karşı karşıyayız.

Bu nedenledir ki, 2020’deki seçimleri Demokratlar kazansa da, ‘yaşlı Biden’in ulusal ve uluslararası politikadaki ‘ağırlığı’nın hissedilememiş olması, ABD kamuoyunda çözümü yine Trump yönünde yapılmasına neden olmuş gözüküyor

Aynı lider krizinin, aradan geçen süre zarfında, Cumhuriyetçiler arasında bir kez daha Trump adının başkan adayı olarak çıkmasında tezatlık içermesi aslında, yaşadığımız dönemin ikilemlerinden biridir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/iowa-secimleri-ve-abdde-baskanlik-yarisi-iowa-elections-and-the-presidential-race-in-the-u-s-a/



[1] Don E. Albrecht. (2022). “Donald Trump and changing rural/urban voting patterns”, Journal of Rural Studies, Volume 91, (April), (148-156).

[2] Amina Dunn. (2021). “Two-thirds of Republicans want Trump to retain major political role; 44% want him to run again in 2024”, (21 October 2021). https://www.pewresearch.org/short-reads/2021/10/06/two-thirds-of-republicans-want-trump-to-retain-major-political-role-44-want-him-to-run-again-in-2024/