29 Ağustos 2020 Cumartesi

‘Feminist Müslümanlar’ Olgusu ve Toplumsal Gerçeklik (1) The phenomenon of 'Feminist Muslims' and Social Reality (1)

 Mehmet Özay                                                                                                                          30.08.2020

Feminizm olgusunu gizli/açık hayatlarında kullanan ve kendilerini ‘feminist Müslüman’ olarak adlandıran veya çeşitli çekincelerle ya da zorunlu olarak bu adlandırmada bulunmamakla birlikte, düşünce yapıları, söylemleri ve gündelik pratikleriyle bu yönelimin içinde olan kitlenin bu konuda neyi niçin yaptıkları hususunun tarihsel ve sosyolojik olarak ele alınması gerekiyor.

Feminizm gibi Batı Avrupa teorilerinin ve ideolojilerinin ürünü bir kavramı, Müslüman toplumların sosyolojik yapısı içinde rahatça kullanabilme ve buna tutarlı bir itiraz yöneltmemek, aslında başlı başına bir soruna tekabül etmektedir.

Bununla, söz konusu bu olguya yönelik, örneğin teoloji çevrelerinden eleştirel yaklaşımların olmadığını söylemek yerine, işin söz konusu teolojik boyutu kadar, bizatihi bu alanın kendinde söz söyleme hakkını bulduğu ve düşüncesini devşirdiği sosyolojik ve tarihsel bağlamdan hareketle bir takım görüşler ortaya konulmalıdır. Bu durum, teolojik yapıdan tezahür eden eleştiriler ile birleştirilmek suretiyle çok daha anlamlı bir hale geleceği düşünülebilir.

Sosyal ilerlemecilik mi İnançla çatışma mı?

Feminizm kavramı özelinde, ilgili toplumlarda görülen sözde ‘feminist Müslüman’ olgusunun popülist, medyatik, gösterişçi ve göstermecilik yanı kadar, ardında inanç temellerini sorgulatıcı ideolojik ve teorik bir bağlamı olduğunu görmek gerekiyor.

Sözde ‘feminist Müslüman’ çerçevenin ortaya koymaya çalıştığı düşünce alanıyla ilgili birkaç soru gündeme getirilebilir.

Bu noktada bu yapının örneğin, 1970’ler 1980’lerde sol partilerin ve grupların içerisindeki kadın söyleminin erkek egemen yapıda özgürleşmeci boyutuyla bir ilişkisi/etkileşimi var mıdır? Ya da ortaya çıkan feminist Müslüman çerçevenin 1920’ler, 30’lar ve 40’lardaki laik, tek parti yapılanmasındaki çağdaşlaştırma/modernleştirme adına toplumu yukardan aşağıya dönüştürme politikalarını kadın üzerinden gerçekleştirmeyle gizli/açık bir bağlantısı bulunmakta mıdır?

Yoksa, bugün elde edildiği varsayılan siyasal iktidar ve bunun gizli/açık yeşertiği güç yapılaşması içerisinde, bir anlamda zorunluluk addederek, modern dünya içinde var olmanın aracı ve amacı olarak, kendine pragmatik anlamda bir kulvar açan çeşitli yapılar gibi, sözde feminist Müslümanlar çevreler de sadece, kendilerine modern toplumsal yapı içerisinde alan açan popülist, geçici, pragmatik bir yapıya mı tekabül etmektedir?

İşin tuhafı, Müslüman ve feminist kavramlarını yan yana getirme cüretini gösterebilecek bir entellektüel birikimin bu kitle içerisinde ne denli var olduğu sorgulanmadan, bu yapıya mensup bireyler kendilerinde var olan bir had ve imkân olarak İslamın ve Müslümanlığın temelleri olan Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifleri “erkek merkezli” kutsal unsurlar olarak değerlendirebilme yaklaşımı sergileyebilmeleri gayet cüretkârane bir duruma işaret etmektedir.

Değişimin hızı ve kadın üzerinden değişim

Dikkat çekilmesi gereken bir başka husus, 1990’lara kadar, düşünce yapıları, ilmi düzeyleri ile toplumda kayda değer bir yer işgal eden ilim adamları ve entellektüellerin, İslam toplumlarını negatif anlamda dönüştürme (de-construction) / deforme etme (de-formation) mahfilleri ve süreçleri olarak sözlerinin ve açıklamalarının hedefinde Batı ve Batılı kurumlar varken, bugün bu yapının pek de ortada yer almıyor oluşudur.

Adına sözde feminist Müslüman denilen bireylerin ve grupların, daha 1970’ler 1980’lerde, henüz ya şehre yeni gelmiş ya da taşrada yaşam süren ailelerin mensubu olarak içinde yer aldıkları toplumu ne denli anlama ve anlamlandırma çabası içinde oldukları tartışmalıdır. Öyle ki, bu noktada görece statik bir toplumun kendinde değerleri içinde ve yine görece sağlıklı yapılanmanın zorlamayacağı düşünülerek bir düşünce süreci henüz başlamamış kabul edilebilir.

Bununla birlikte, şehirlere göç ve yüksek öğretim kurumları kampüslerinde yer edinme ile teşekkül eden ve gayet hızlı gerçekleşen sosyal dönüşümlerini tecrübe etmeye başlayan sözde feminist Müslüman çevrenin erken evrelerinde yer alan bireyler, ‘değişimle birlikte inancın varlığı sorgulaması’ ya da ‘inancın yapılaştıracağı bir toplumsal ortamı oluşturma’ çerçevesinde bir ikilemle karşı karşıya kaldıkları ortadadır.

Ancak burada kritik husus, dönüşümün örneğin giyim-kuşamdan başlayarak yaşam tarzını (life style) belirleyici fiziki ve maddi yanı kadar, buna eşlik eden fikri yapının ortaya çıkmasındaki bir tür ‘doğallığa’ rağmen, zaten var olan modern ortamı şekillendiren modernite düşüncesi karşısında bir duruş sergileme becerisi yerine, bizatihi bu modernitenin teorilerinden başlayarak gündelik pratiklerine kadar içselleştirilen bir kendinde/öz-Batılılaştırmacı sürecin varlığıdır karşımızda olan.

İdeolojik yansıtma

İslam ve feminism konusundaki görüşler aslında, 1970’ler ve 80’lerdeki Komünizm ve İslam, Sosyalizm ve İslam başlıklı çalışmalar ve tartışmaları akla getiriyor. Döneminin ürünü olan bu kavramların dayandığı sosyolojik arka plân, Batı Avrupa toplumsal ve siyasal dönüşümlerinin ürünü olurken, bunları da içine alarak şekilde gerçekleşen bütüncül değişim süreçlerini tanımlamada kullanılan modernleşme çerçevesinde yer almaktadırlar.

1970’ler ve devamında dönemin Soğuk Savaş yılları olması, klasik solun Batı karşıtlığını simgeleyen kavramlardan biri olan emperyalizme (imperialism) karşı sosyalizm ve komünizm öne çıkartılırken, bağımsızlaşma süreçlerindeki veya bağımsızlığını bir şekilde elde edip Batı’nın emperyalizminden kurtulamamış toplumlarda özgürleşmenin bir aracı olarak İslam’ın yanına sosyalizm ve komünizm ideolojilerinin belli argümanlarını koyarak tartışmak mümkün gözüküyordu.

Ancak, buradaki yanılgı tarihsel olarak Müslüman toplumların sömürgeciliğin her biçimine karşı verdikleri mücadelede dayandıkları temel, İslami bir bağlama otururken kendinde önem arz eden kavramlarıyla birlikte bunu gerçekleştirmiş olmalarıydı. Bu ikinci argümanı gündeme getirip ve bununla gündemi belirlemek yerine, dönemin sol entellektüalizmini kopyalama çabasının daha pragmatik bir yöne tekabül ettiği anlaşılıyor.

Bununla birlikte, bir anlamda pragmatist ve aynı zamanda modernleşmenin getirdiği bir tür kolaylık veya zorunluluk üzerine, 20. yüzyıl ortalarında Müslümanlar, sosyalizmin bazı değerlerinden hareketle Batı emperyalizmine karşı kullanışlı bir alan açma çabası sergilemiş olabilirler. Emperyalizmin, Batı Avrupa’nın bizatihi modernleşme süreçlerinin doğrudan ve dolaylı sonuçlarından biri olduğu ortadadır. Ancak, burada hatırlanılması gereken husus, aynı Batı Avrupa’nın kendi ürettiği emperyalizm koşullarını tanımlamada ve bu koşulları bir başka alana evirmek amacıyla başvurduğu kavramlardan bir diğeri de komünizm’dir.

Marksizmin kadın üzerinden yükselişi

19. yüzyıl ikinci yarısının Batı Avrupa’daki toplumsal gerçekliği bir yana, özellikle 20. yüzyıl ortalarında feminizmin öncelikle gündeme geldiği coğrafyanın sadece, Batı’da belirli ülkeler çerçevesinde olduğu düşünüldüğünde, içinde yaşadığımız ülke gibi farklı coğrafyalarda henüz modernleşmenin “bu ilgili aşamasına” adım atılmadığı şeklinde bir açıklama gerçekli olabilir.

Bunu söylerken, daha feminizmin pek de esamesinin okunmadığı dönemlerde yani, 1920’lerden itibaren laik yönetim/ler/in Müslüman toplumlarda uyguladığı yukardan aşağı/hiyerarşik ve baskıcı/dayatmacı dönümüşüm mekanizmalarının kadını araçsallaştırmak suretiyle ilgili modernleştirme paradigması içinde uygun bir yer bularak bireysel ve kamusal alanda dönüşümleri ortaya koyduğuna işaret etmek gerekir.

Aksine, bir sosyolojik kavram olarak feminizmin ortaya çıkışını sadece, söz konusu bu “pür modernleştirmeci” sürecin bir bağlamı olmadığını ileri sürüyoruz. Aksine, komünizmin pür materyalist felsefe teorisi olarak değil, sosyal gerçeklik boyutuna taşıyacak bir ideoloji olarak kabul eden Marksizmin, 20. yüzyıl şartlarında Batı Avrupa ve Anglo-Sakson dünyasının toplumsal tecrübesinde gerilemesi karşısında, feminizmin yeni bir umut olabileceğinin işareti olarak gündeme getirilmiş bir kavramdır.

Temel teorik çerçevesini Marksizmin sınıf çatışmacı ya da genel itibarıyla söylemek gerekirse ‘çatışma’ olgusundan alan feminizm, içinde aile ve din de olmak üzere toplumsal kurumların ve ilişkilerin her aşamasında kadını öteki cins karşısında ezilen konumunda görmek suretiyle bir yandan, toplumsal dönüşüme yön vermek öte yandan, gizli/açık Marksizmin varlığını sadece teorik olarak değil, toplumsal pratikler nezdinde de sürdürdüğünü kanıtlamak arzusundadır.

21 Ağustos 2020 Cuma

Endonezya Bağımsızlığı’nın 75. yılı ya da sömürge sonrası aldatmacası / The 75th Anniversary of Indonesian independence or post-colonial trick

Mehmet Özay                                                                                                                           21.08.2020

Endonezya Cumhuriyeti bağımsızlığının 75. yıldönümünü kutluyor. Asya-Pasifik bölgesinin bu önemli Takımadalar ülkesinde adına bağımsızlık denilen sürecin başlaması, tıpkı diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi Pasifik Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte gerçekleşmiştir.

Avrupa’da ve Avrupa ile ilintili dünyada 2. Dünya Savaşı olarak bilinen bu tarihi hadise başlangıç itibarıyla Avrupa milliyetçiliğinin Almanya ve İtalya merkezli olarak ön almasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsa da, ardında kapitalist dünya egemenliğinin paylaşımının bir başka deyişle, 1. Dünya Savaşı’nın bir devamı olmasıyla dikkat çekmektedir.

Pasifik Savaşı’nı, temelde Avrupa milletleri arasındaki sermaye kapışmasının Asya-Pasifik bölgesine uzantılarını çerçevesinde anlamaya çalışmak ise, savaş ve bağımsızlıklar dönemine kadar olan ve son dört/beş yüzyıllık süreçte neler olup bittiğini anlamamakla eşdeğerdir. Bu yazıda, söz konusu bu uzun döneme ve ilgili gelişmelere değinmek mümkün değildir.

Ancak bununla, gündeme getirilmesi istenen husus, Endonezya bağımsızlığının neye tekabül ettiğini ve savaşın hakikaten bir Japon istilacılığının önünü almak mı olduğu, savaş sonrasında Hollanda sömürgeciliğinin devamını sağlama adına onun yanında ve ardında yer alan İngiliz ve Amerikan güçlerinin bölgede yeni bir güç paylaşımı mı yaptıkları, yoksa bu Batılı güçlerin Takımadalar toplumlarına bağımsızlıklarını mı bahşettikleri vb. soruları dolaylı olarak gönderme getirmektir.

Bağımsızlık öncesi toplumsal yapı

1.Dünya Savaşı’na katılmayan bölge halklarının bu savaşın izlerini o dönem kendilerini yöneten sömürge güçlerinin ekonomilerinin giderek kötüleşmesi veya zaten savaş öncesinden başlayan bazı gerilemelerin savaş nedeniyle daha da ağırlaşmasıyla bölge toplumları üzerinde ekonomik baskının artması anlamına geliyordu.

Üretim araçlarını ve neredeyse tüm süreçleri yöneten sömürge güçlerinin aslında sanıldığının aksine tüm varlıklarını askeri güçleriyle tesis ettiklerini söylemek mümkün değil. Devasa bir coğrafyada ve yoğun insan popülasyonunun olduğu bölgeyi yönetebilmenin adını “yerli işbirlikçilerinin” varlığına dayandırmak gerekiyor.

Söz konusu yerli işbirlikçiliğinin öyle günübirlik bir oluşum olmadığı aksine, bölgenin uzun sömürgecilik tarihinin erken dönemlerinden başlayan ve tedrici olarak gelişme gösteren yapılaşmayla yakın ilişkisine dikkat çekmekte fayda var.

1.Dünya Savaşı’nın doğurduğu siyasi ve ekonomik krizlerin Takımadalar coğrafyasına yansıması, adına milliyetçilik denilen ve kısmen sosyalizmin de içinde yer aldığı Batı Avrupa ürünü modern ve seküler ideolojilerin bölge toplumlarında siyasal bilinçlenmeye neden olduğu yolundaki görüşleri de dikkatle ve eleştirel bir yaklaşıma tabi tutmak gerekir.

Aslında bu iki temel ideolojinin yanına adı pek de konulmamış olmakla birlikte uygulamada karşılaşılan ve bir anlamda liberal-muhafazakar denilen ve sömürge yönetimlerinin siyasi ve ideolojik bağlamlarıyla örtüşen ideolojidir.

Kahir ekseriyetini, sömürge yönetiminin eğitim süreçlerinden geçmiş ve bir kısmı sömürge merkezinin Avrupa’daki anavatanında eğitim yaşamını sürdürmüş kişilerin 20. yüzyıl başlarından itibaren içinde yer aldıkları toplumlara önderliklerine karşılık, adı konulmamış liberal-muhafazakar çevrelerin bu topraklarda sömürge yönetimiyle iş tutan yerli-geleneksel elitler olduğu görülmektedir.

Japonlar işgalci mi?

Girişte dikkat çekildiği üzere Avrupalı milletlerin kapitalizm paylaşım serüvenine tekabül eden 1. ve 2. Dünya Savaşları’na karşılık, Asya-Pasifik bölgesinde Japonların varlığını farklı bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir.

Temel itibarıyla Japonlar’ın, “Asya Asyalılarındır” sloganı, kendini bölge toplumları arasında sadece bir slogan olarak dahi kabul ettirmiş olması aslında oldukça önemli bir gelişmedir. Bu daha Avrupa seküler milliyetçiliğinin hakkıyla yer etmediği söz konusu topraklarda, çok daha geniş bir bölgeselciliğin izlerini taşıması anlamında gayet önemli bir siyasi yaklaşıma tekabül etmektedir. 

Asya’yı bu çerçevede Asya-Pasifik bölgesini kendine has değerleri olan, birbirini anlama ve dinleme noktasında ortak paydaları bulunan ve birlikte yaşama ilkesini hayata geçirmiş ve geçirebilecek siyasi, kültürel yapılaşmalar olduğu intibaı vermektedir. Asya-Asyalılarındar yaklaşımının literatürde bu şekilde gündeme getirilmemiş olması açıkçası oldukça ilginçtir.

Daha 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarından itibaren Japonların bölge topraklarında gerek ticaret gerek siyasi ilişkiler çerçevesinde var olduğu hatırlanacak olursa, Japonların bir dış güç olarak değil, aslında bölgenin asli bir unsuru olduğu olgusu ile karşılaşılır.

Bu siyasi ve kültürel içeriği oldukça geniş bu kavrama benzer bir kullanımı yakın geçmişte ve hatta bugün de kullanılan “Asyalılık değerleri” kavramı ile birlikte düşünmek ve tarihsel devamlılığa vurgu yapmak önemlidir.

Japonların işgalci olmadıkları, aksine bölge toplumlarının Batı Avrupalı sömürgecilerden kurtulmak amacıyla, bölge toplumlarının aktif ve pasif konum almalarıyla, bir anlamda davet edildikleri ortadadır.

Takımadalar’ın batısındaki Açe’de o dönem siyasi elitin önde gelenlerinin Japonların Malaka Boğazı’nın hemen öte yakasına gelmiş olan ve henüz Sumatra Adası’na geçmemiş olan Japon kuvvetlerini Sumatra’ya geçişlerini kolaylaştıracak zemini hazırlamaları bunun göstergelerinden biridir. 

Post-kolonyal aldatmaca ya da hangi bağımsızlık?

Endonezya’nın bağımsızlığının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından Japonların teslim bayrağını çekmelerinden sadece birkaç gün sonra yani, 15 Ağustos 1945 tarihinde dönemin önde gelen siyasal hareketlerin liderlerinden sadece ikisi olan Sukarno ve Muhammed Hatta tarafından okunan bağımsızlık bildirgesiyle olduğu ortadadır.

Ancak genel itibarıyla literatürün göz ardı ettiği, sadece dönemin raporlarında ve bazı derinlikli çalışmalarda karşılaşılabilecek olan gerçek ise bambaşkadır.

Konuyla ilgili Batılı literatürün ve buna eklemlenen 3. Dünya ülkelerinde ya da yeni adıyla gelişmekte olan ülkelerdeki öz-Batılılaşmış okur-yazar çevrelerinin gündeme getirdiği üzere 2. Dünya Savaşı’nın ya da Asya-Pasifik gerçekliğindeki karşılığı olan Pasifik Savaşı’nın sona ermesi sömürgecilik sonrası (post-colonial) denilen dönemi başlatmamıştır.

Bunun en iyi örneği, Japonların işgalinin ardından büyük ölçüde Avustralya’ya sığınmış olan Hollanda eski sömürge yönetim birimlerinin yanlarına İngilizler ve savaşın asıl galibi hükmündeki Amerikalıları alarak Cava Adası başta olmak üzere Takımadaların belirli liman şehirlerine çıkarma yapmalarıdır.

Hollanda’nın o dönem itibarıyla siyasi ve askeri gücünün tek başına Takımadalar’da yeniden sömürge yapısı oluşturmaya el vermemesi nedeniyle ve de Asya-Pasifik bölgesini o dönemki haliyle Takımadalar toplumlarına bırakılamayacağı görüşündeki İngiliz ve Amerikalılar, Sukarno-Hatta ikilisinin ardında bağımsız bir millet oluşturma kararı almış siyasi yapıyı tanımayarak savaş ortamını yeniden Takımadalar topraklarına taşımışlardır.

Bu süreç aslında, siyasi ve askeri anlamda çoklu ilişkilere konu olmuştur. Öyle ki, savaşın galibi olmalarına rağmen, en azından bölgedeki askeri varlıkları Takımadalar’da kontrolü sağlamaya yetmeyen İttifak Güçleri’nin, teslim olmuş ancak halen bölgeden çekilmemiş olan Japon birliklerinin sadece maddi imkânlarını değil, askeri varlıklarını fiziki olarak kullanarak bağımsızlık ilân etmiş Takımadalar toplumlarına karşı savaş vermişlerdir.

Özellikle Cava Adası başta olmak üzere Sulawesi, Kalimantan ve Sumatra Adaları’nın sanayi ve ticaret şehirleri ve bölgelerinde gerçekleşen ve yeniden Hollanda sömürgeci yapısını hayata geçirmeye yönelik askeri saldırılar süreçte birbirinden farklı gelişen küresel gelişmeler doğrultusunda yaklaşık dört yıl sonra yani 1949 yılı sonlarında başta ABD olmak üzere dönemin Birleşmiş Milletleri Hollanda Krallığı’nı da ikna ederek Endonezya’nın bağımsızlığını tanımıştır. Bugün bağımsızlığının 75. yılını kutlayan Endonezya’nın uluslararası arenada bağımsızlığı ise 71. yıla tekabül etmektedir.

Hangi Takımadalar?

Endonezya Cumhuriyeti’nin 1945 veya Batılı unsurların dikkate aldıkları 1949 bağımsızlıklarının oluşturduğu ulus-devletin üzerinde yükseldiği siyasi ve teritoryal bütünün, önceki dönemin yani, sömürgecilik döneminin Hollanda siyasi varlığının mirasına tekabül etmektedir. 

Yeni ulus-devletin siyasi sınırlarının tesisi, aslında Batılıların gündeme getirmiş oldukları sömürge-sonrası yapılaşmanın bir başka yanlışına tekabül etmektedir.

Yukarıda dikkat çekilen Batılı anlamda milliyetçilik ve sosyalizmin bölge toplumlarının bağımsızlıklarına zemin hazırlayan görüşler olarak sunulmasındaki anlam kaybı aynı zamanda Pasifik Savaşı öncesinde Takımadalar bölgesinde Hollanda sömürge yapısına karşı verilen sıkı mücadelelerin göz ardı edilmelerine neden olmaktadır.

Batılı unsurlar gerek sömürge döneminde gerekse sömürge sonrası (post-colonial) dönemi anlamlandırma uğraşlarında bölge halklarının siyasi, kültürel, geleneksel varlıklarını dikkate almayan, aksine onların seküler-modernleşmeci bir sisteme entegre olduklarını gizli/açık ortaya koyacak şekilde yine Batı Avrupa’nın ürettiği siyasi ideolojiler çerçevesinde bağımsızlıkları “bahşetmektedirler”.

Oysa Takımadalar’da mücadelenin temelleri ne Batılı anlamda seküler milliyetçi ve sosyalist geleneğe oturmakta ne de salt bununla sınırlı bir yapılaşma sergilemektedir. Bugün Endonezya bağımsızlığının 75. yılını kutlarken, aslında sömürge yapılaşmasının gizli/açık devamı olarak uzak-yakın tarihsel geçmişi yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. Sukarno ve Hatta’nın hangi toplumsal ve siyasal yapının ürünü olduğu kadar, bunlar ve benzeri siyasi liderler öncesi bölgede hakim olan yapıları ve liderleri dikkatle incelemek gerekmektedir.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/08/21/endonezya-bagimsizligi-75-yili-ya-da-somurge-sonrasi-aldatmacasi-the-75th-anniversary-of-indonesian-independence-or-post-colonial-trick/

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Açe’de Helsinki Barış Anlaşması’nın 15. Yıldönümü ve Barış Kodları / The 15th Anniversary of the MoU Helsinki and Peace Codes in Aceh

 Mehmet Özay                                                                                                                         17.08.2020

Açe’de savaş ortamını sona erdiren Helsinki Barış Anlaşması’nın (Memorandum of Understanding-MoU Helsinki) 15. yılı kutlandı.

Açe’de ve Endonezya’da önemli değişikleri gündeme getiren söz konusu barış anlaşması, 15 Ağustos 2005 tarihinde Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de, Finlandiya eski devlet başkanı Martti Arthisaari’nin öncülüğündeki barış komisyonunun öncülüğünde Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) ve Endonezya merkezi hükümeti arasında yapılan görüşmelerin ardından imzalanmıştı.

Söz konusu barış anlaşması, otuz yıla varan savaş döneminin sona ermesi anlamına gelirken ve Açe’ye özerk yönetimi getirirken, Endonezya’da Susilo Bambang Yudhoyono başkanlığı döneminin demokratikleşme süreçlerinde önemli bir yeri taşıyordu.

Özerkliğin akla getirdiği temel yapısal unsurlardan birkaçı arasında Açe’de yerel siyasi partilerin varlığı, Açe halkının kendi valilerini seçebilmeleri, Açe eyalet parlamentosunun yasama organı olarak işlev görmesi gibi önemli siyasal haklar kadar, bayrak ve milli marş gibi siyasi özerkliğin sembolik ifadelerine imkân tanıyor(du).

Açe’de barış süreci, bir yandan ülkenin otuz üç eyaletinden biri olan ancak tarihi, coğrafi ve dini-kültürel boyutlarıyla farklılık arz eden Açe’de değil, aynı zamanda ülkenin merkez siyasetine ve diğer bölge toplumlarına doğrudan ve dolaylı etkisiyle ele alınan hususiyetler taşımaktadır.

Bu çerçevede Açe barışının ulus devlet yapılanmasına yapıcı bir etkisi olduğu gibi, barış anlaşmasıyla Açe’ye kağıt üzerinde verilen hakların pratiğe geçirilmemesi yönünde adım atmaya devam eden çevrelerin varlığına da dikkat çekmekte fayda var.

Barış’ın uluslararası boyutu

Hiç kuşku yok ki, Helsinki Barış Anlaşması, uluslararası tanınırlığı ile dikkat çekerken, bir anlamda barış sürecinin güvenilirliği ve sürdürülebilirliği noktasında önem arz ediyor.

Bu yöndeki en önemli girişim, barış anlaşmasının imzalanmasından sonra ortaya konulan uluslararası nitelikteki, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın bir ürünü olan Barış İzleme Komitesi’nin (Aceh Monitoring Mission-AAM) 15 ay süren görev süresi oldu.

Anlaşmanın imzalandığı 15 Ağustos 2005’ten kısa bir süre sonra, yani 15 Eylül 2005’te göreve başlayan izleme komitesi, 15 Aralık 2016 tarihinde görevini sona erdirdi. AB tarafından fonlanan bu yapı, aynı zamanda AB’nin Asya’daki ilk operasyonu olmasıyla da önem taşıyordu.

Bu süreçte, Avrupa Birliği, Dünya Bankası gibi küresel yapıların açtıkları ofislerle bir yandan barışın sürdürülebilirliğine öte yandan tsunami felâketi sonrasındaki yeniden yapılandırma sürecinde yer almalarıyla dikkat çekiyordu.

Barışın güneydoğu Asya toprakları başta olmak üzere, benzer coğrafyalardaki çatışma bölgelerindeki barış umutları için bir ilham kaynadığı olduğunu söylemek gerekiyor. Öyle ki, 2014 yılında Mindanao Barış Süreci kadar, her ne kadar bugüne kadar olumlu bir sonuca ulaşamamış olsa da Patani barış görüşmelerine katkısı yadsınamaz.  

Anlaşma’da teorik pratik ayrımı

Yukarıda değinilen özelliklerine rağmen, söz konusu barış anlaşmasının Açe topraklarında hakkıyla uygulandığını söylemek ise zor.

Açe geleneksel yönetim yapısı içerisinde kayda değer bir yeri olan Wali Nanggroe kurumunun başındaki isim Malik Mahmud al-Khaytar, on beş yıl önce varılan barış anlaşmasının Açe topraklarında tam anlamıyla yerine getirilmediği görüşünde.

Bunun temel nedeni ise başta eyalet ekonomisinin, barış ortamının getirdiği pek çok avantaja rağmen ulusal düzeyde en gerilerde yer almaya devam etmesi geliyor.

Bu noktada ulusal yatırım çalışmaları kadar, belki de bundan daha da önemlisi, Açe’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeo-stratejik öneminden ve zengin yer altı ve yer üstü kaynakları dolayısıyla uluslararası yatırımlara verdiği önem ortadadır.

Açe ekonomide uluslararasılaşabilir mi?

Bununla birlikte, merkezi yani, Jakarta yönetimin ve bu yönetimin Açe’deki uzantılarının Açe’nin uluslararasılaşmasına yönelik gizli/açık engellemeleri, bugüne kadar Açe’de arzu edilir yatırım olanaklarının hayata geçirilmesine mani olmuştur.

Oysa bu husus, ilgili anlaşma metninde belirtildiği üzere dış ilişkiler, savunma ve ulusal güvenlik, para politikaları gibi sınırlı bir kaç alanın dışında Açe’nin özellikle uluslararası ticaret ve yatırımlara açık olduğunu ortaya koymaktadır. Bu noktada, ilgili barış anlaşmasının 1.3. başlığında yer alan maddeler gayet önemle ele alınmayı hak etmektedir.

Açe’nin uluslararasılaşması noktada, tarihsel veriler gayet açık kaynak hükmünde olduğuna kuşku yok. Açe’de barışa taraf olan siyasi kanadın anlaşma maddesinde bu hususa önem vermelerinin temel sebebinin de bu olması gayet rasyonel bir duruma işaret ediyor.

Bu noktada, Wali Nanggroe Malik Mahmud’un yıldönümü dolayısıyla yapılan törende yaptığı konuşmada, “adalet ve samimiyet” kavramlarına atıf yapması üzerinde önemle durulması gereken bir husus.

Anlaşma maddelerinde eyaletin ekonomik yapılanmasına dair referansların dikkate alınmaması, Açe’yi günümüz modern Endonezya devleti teritoryal sınırları içerisinde ülkenin Batı ucunda ‘çeperde’ bir eyalet sınırlarına çekme girişimi ve bu bölgeyi merkeze bağlılıkla sınırlandırma çabaları, hiç kuşku yok ki, ulus devletin gerek uluslararası bağlamda gerekse ekonomik kalkınması önünde de bir engel teşkil etmektedir.

Çeşitli bakanlıklara bağlı ve Eyalet’te müdürlükler bürokrasileri bağlamında temsil edilen resmi yapıların, ilgili politikaların oluşturulmasında karar merciinde yer alan valilik ve parlamento ile ilişkilerinin sorunlu olduğu barış sürecinin daha başlarından itibaren gündemden düşmeyen bir konudur.

Genel itibarıyla sosyal/kültürel ve ekonomik kalkınmanın aracı olan bu yapıların birbirleriyle sağlıklı olmaktan uzak ilişkileri, merkezden aktarılan çeşitli kaynakların “içerde” eritilmesine ve yolsuzluk ekonomisinin oluşmasına yol açarken, geniş toplum kesimlerine ya çok az ya da neredeyse hiç mesabesinde ulaşmasına neden olmaktadır.

Öte yandan, Helsinki Barış Anlaşması’nca eski savaşçılara vaad edilen çeşitli haklar, insan hakları ihlâllerine yönelik dava süreçlerinin başlatılması gibi süreçlerin de akamete uğraması, genel memnuniyetsizliğin bu kesimlerde sürdüğüne işaret etmektedir. Savaşla geçen yıllarda eğitim ve üretim süreçlerinden yoksun olan bu çevrelerin, yukarıda dikkat çekilen ve gizli-açık oligarşik bir yapı arz eden düzene entegre edilmesine şaşmamak gerekiyor.

Yasama sürecinde disiplinsizlik

Söz konusu Helsinki Anlaşması’nın ekonomik, dini-kültürel-eğitim, insan hakları vb. konulardaki maddelerinin yürürlüğe girmesi için Açe Eyalet Parlamentosu’nda yapılacak yasal süreçlerle irtibatlı olması gerekiyor.

Tüm bu ve benzeri hususlar, anlaşma metninin daha giriş cümlelerinde yer alan, “kapsamlı ve sürdürülebilir çözüm” olgusunun aradan geçen süre zarfında ne denli karşılık bulduğu ise sorgulanmayı hak ediyor.

Açe topraklarında geniş toplum kesimlerinin arzu edilen sosyo-kültürel ve ekonomik kalkınmadan pay alamamaları yine anlaşma metninde zikredilen “karşılıklı güven” olgusunun ancak yıpranmasına yol açacağını vurgulamak gerekiyor.

Tüm bu olumsuzlukların aksine, anlaşma maddelerinin hayata geçirilmesinin ve özellikle ekonomi alanındaki girişimlere imkân tanınarak pratikte rasyonel ve yolsuzluktan arındırılmış bir yapılanma olarak karşılık bulmasının neden olacağı olumlu gelişmelerden, Açe’nin yanı sıra ulus devlet Endonezya’nın da kazanım edeceğine kuşku bulunmamaktadır.

Öyle ki, Wali Nanggroe Malik Mahmud, yıldönüme vesilesiyle yaptığı konuşmada, bir süredir yaşanan kriz ortamına da dikkat çekerek, Açe’de başlatılacak ekonomik kalkınma hamlesinin tıpkı geçmişte olduğu gibi Açe’nin ulus-devlet Endonezya için de olumlu bir hamle anlamına geleceğine vurgusunu dikkate almak gerekiyor. 

Bu noktada, Açe topraklarının Malaka Boğazı’nın girişinde ve Hint Okyanusu’na açılan bir noktada bulunduğunu hatırlatmakta fayda var. Endonezya’nın, Hindistan’la ve Ortadoğu ile deniz ticaret ilişkilerinde stratejik bir nitelik arz etmesi giderek dünya gündeminde yer alan bölgede Endonezya’nın da etkinliğinin artırılması anlamı taşıyacaktır.

Açe Barışı’nın 15. yılında Açelilerin, uzak ve yakın tarihi dönemde bölge ticaret ve ekonomisinde oynadıkları rolü bugünde oynayabileceklerini ve bunun alt yapısının Helsinki Anlaşması’nda yer aldığını bir kez daha dikkatlere sunmak gerekmektedir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/08/17/acede-helsinki-baris-anlasmasinin-15-yildonumu-ve-baris-kodlari-the-15th-anniversary-of-the-mou-helsinki-and-peace-codes-in-aceh/

16 Ağustos 2020 Pazar

Filistin sorunu ve küresel İslam Toplumları / The Issue of Palestine and the global Islamic Societies

 Mehmet Özay                                                                                                                          16.08.2020

Filistin konusunda önce Mısır ve ardından Ürdün’ün İsrail’le ilişkileri ikili ilişkiler düzeyinde olumlamaya ve Filistin aleyhine olacak şekilde yeniden yapılandırmalarının ardından, bugün Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile anlaşması Filistin sorununun çok yönlülüğü bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Bu gelişme, İslam dünyasının sadece Ortadoğu eksenli, Arap-İran ve Türkiye bağlamında değerlendirilmekle sınırlandırılamayacak öneme sahiptir.

Arap dünyasında Suudi Arabistan ve Mısır’ın güdümündeki yapılanmanın kısır ve Batı eksenli politikaları, bugün sadece Filistin konusunda değil, modern dünyada Müslüman toplumların karşı karşıya kaldıkları sorunlarla mücadelede de palyatif yaklaşımlarıyla açıkçası, Müslüman toplumlarının önünü almaya matuf girişimler olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.

Bu nedenle, İsrail-BAE arasındaki bu anlaşma Ortadoğu sınırlarına hapsedilmeksizin, geniş Müslüman toplumların görüşlerinin ve taleplerinin gündeme taşınmasıyla tartışılmalıdır. Bu noktada, sadece Ortadoğu’nun parçalanmış toplumlarının değil, belki daha da çok Hint Alt Kıtası ve geniş Malay dünyasının söylemlerine ve pratik yaklaşımlarına ihtiyaç vardır.

Trump rejiminin Ortadoğu barış plânının bir parçası olduğu anlaşılan söz konusu bu son anlaşma, Malezya’nın deneyimli siyasetçi Dr. Mahathir Muhammed ve sadece Endonezya’nın değil, İslam dünyasının da en önemli dini-sivil yapılanması olan Alimlerin Uyanışı hareketi (Nahdat’ul Ulama) Trump rejiminin Ortadoğu barış plânının bir parçası olduğu anlaşılan söz konusu bu son anlaşmayı ciddi şekilde eleştirdi.  

Filistin konusunun çok yönlülüğü

Yaşanan son gelişme bir kez daha Filistin konusunun çok yönlülüğünü ortaya çıkarmıştır. Burada bu hususa kısaca değinmekte fayda var. Bunlardan ilki, Filistin sorusunun Ortadoğu sınırları ötesinde örneğin, ABD iç siyasetini etkileyebilecek bir nitelik taşımasıdır.

Bir diğer husus, bugün Arap ülkeleri arasında uluslararası arenada ismi giderek daha çok öne çıkan BAE’nin İsrail’le anlaşan Arap ülkeler listesine eklenmiş olması ve bu çerçevede bu şehir devletini uluslararası arenada yeni bir konumlandırmaya getirmiş olmasıdır.

ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika başarısı olarak gösterilmeye çalışılan bu gelişmede, açıkçası, Arap cephesinde aktörün BAE’nden ziyade Suudi Arabistan olması ABD açısından çok daha yapıcı olurdu. Ancak seçilen aktörün Suudi Arabistan’la kıyaslandığında siyasi önemi görece daha az dikkat çekmektedir. Söz konusu anlaşmanın ardından Suudi Arabistan’dan şu ana kadar karşı bir açıklama gelmiş değil. Kaldı ki, böyle bir açıklama beklemek anlamsızdır.

BAE-İsrail arasında ABD merkezi yapılan anlaşmanın Filistin toplumu içindeki dağınıklığın ortadan kalkmasının önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Bu gelişmenin, Filistin halkının talepleriyle ve beklentileriyle uyuşmadığı seküler bir siyasi merkez olan FLO tarafından da ve Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas’dan gelen eleştirel açıklamalar da ortaya konmuştur. Ancak, sadece Filistin topraklarında yaşam sürenlerin değil, çok farklı ülkelerdeki Filistinlilerin de ortak bir siyasal duruş içerisinde yer almaları gerekmektedir. 

Malay Dünyası ve Hint Alt Kıtası

Bu anlaşmanın bir diğer veçhesi ise, İslam-Arap dünyasının ötesinde Hint Alt Kıtası ve geniş Malay Dünyası tarafından nasıl algılandığı meselesidir.

Tarihsel ve geleneksel olarak İslamı kendi coğrafi, kültürel ve bilimsel nitelikleriyle yaşamakta olan bu topraklardaki halkların Suudi Arabistan merkezli Wahhabi ekolüne ve bölgelerinde yayılımına sıcak bakmadıkları tarihsel olarak ortadadır.

Suudi Arabistan’a olan ilginin iki temel nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Kutsal Topraklar’ın yani, Mekke ve Medine’nin bu ulus devletin sınırları içinde yer almasıdır. İkincisi ise, bu ulus devletin petrol üretiminin neden olduğu ekonomik kaynaklarından mütevellit kayda değer bir sermayeye sahip olmasıdır.

Özellikle Malay dünyasının iki önemli temsilcisi konusundaki Malezya ve Endonezya toplumlarının İslamiyeti gündelik yaşamlarına yansıtma ve bu dinin temel şartlarından olan Hac ibadetini ve tavsiye edilen umre ziyaretlerine verdikleri öneme tanık olunmaktadır.

Din işleri bakanlıkları kadar diğer çeşitli İslami kurumsallaşmaların ülke yönetim yapısı içerisinde yer aldığı görülen bu iki ülkenin gerek halkın taleplerine gerekse ve de kaçınılmaz olarak bir tür iç politikada karşılığı düşünülerek hac organizasyonlarının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve hac kotalarının talepleri karşılamaya yönelik olarak sürekli güncellenmesi nedeniyle, Suudi Arabistan devletiyle ilişkileri gayet iyi tutmaya özen göstermektedirler.

Ayrıca, özellikle 2017 yılında Salman bin Abdülaziz’in bölgeye yaptığı ziyaretlerde Malezya ve Endonezya’ya özellikle petrol rafineleri inşaatları alanlarında azımsanmayacak yatırım sözü vermiş olması, bu iki ülkenin doğrudan dış ticaret taleplerini karşılamada ekonomik bir karşılığı bulunmaktadır.

Suud rejimi ve dini temsil sorunu

Yukarıda dikkat çekilen Kutsal Topraklar’ın varlığı konusunda bölge toplumlarının Suud yönetimine dini bir bağlılıklarından bahsetmek güç. Hiç kuşku yok ki, burada özellikle halifelik kurumunun söz konusu olmaması önemli bir etkendir.

Bu noktada, şu hususu hatırlatmakta fayda var. 1924’e kadar hilafet kurumunun varlığı ve Osmanlı Devleti’nin siyasi varlığının 1923’de sona ermesine kadarki dönem Mekke-Medine bağlamını halife ve Osmanlı üzerinden değerlendiren Hint Alt Kıtası ve geniş Malay Dünyası toplumlarının Osmanlı’ya bağlılıklarının temel sebeplerinin dini çerçevede gelişmiş olması da bir rastlantı değildir.

Geniş Malay dünyasının Kutsal Topraklar’a ve Suudi Arabistan’la ilişkilerine dair özet olarak tarihsel ve günümüz yapılaşmasına değininin ardından, Malezya ve Endonezya ulus-devletleri bugüne kadar İsrail’i siyasi olarak tanımadıkları gibi siyaset dışı alanlarda da işbirliklerine olanak tanımayan bir duruş sergilemektedirler.

Malay dünyasında Filistin hassasiyeti

Endonezya iç siyasetinde seküler nitelikleriyle öne çıkartılan devlet başkanı Joko Widodo’nun 2016 yılında Filistin Özel Konferansı’nı Cakarta’da toplamasını burada hatırlatmakta fayda var. Açıkçası bu gelişme, Filistin sorununun gerek İslam toplumunun yumuşak baskısı gerekse uluslararası arenada genel kabul gördüğü şekliyle İsrail işgaline konu olan topraklardaki halkın yani, Filistinlilerin yanında olma gibi siyasi bir duruşun ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Malezya ise, geçen süre zarfında Filistin konusunda yapıcı görüş ve katkılarıyla dikkat çekmektedir. Bu noktada, 1960’lı yılların ikinci yarısında Filistin’de yaşanan sorunların çözümü için bir İslam birliği oluşum konusunda girişimi başlatan aktörlerden biri olarak ülkenin kurucu başbakanı Tunku Abdul Rahman’ı hatırlamak gerekmektedir.

Tunku Abdul Rahman, aynı zamanda 1971’den itibaren söz konusu oluşumun, yani kurulduğu yıllardaki adıyla İslam Konferansı Teşkilatı’nın ilk genel sekreterliğini yapmasıyla sadece Malezya’nın değil, geniş Malay dünyasının temsilcisi sıfatını taşımıştır.

Ülkenin üçüncü başbakanı Dr. Mahathir Muhammed ise uluslararası arenada ve Batı ile ilişkilerde sözünü sakınmayan lider olarak bilinmektedir.

Bu çerçevede, Filistin sorununa sadece söylemle değil, fiiliyatla da karşılık veren bir lider olduğu gibi, Filistin’in başkent Kuala Lumpur’da elçilik açmasını sağlayan güçlü siyasi kararın ardındaki isim olarak kabul edilmelidir.

İsrail-BAE arasındaki anlaşmaya da sert tepki gösteren Dr. Mahathir, bu gelişmenin temelde İslam toplumları arasındaki ayrışmayı körükleyeceğine değinerek kazananın Müslüman toplumlar ya da Filisyin yerine aslında İsrail ve Batı olduğunu dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Dr. Mahathir’in bu söyleminin ardında gizli/açık Suudi Arabistan eleştirisi olduğunu da söylemek mümkün. Öyle ki, 18-21 Aralık 2019 tarihlerinde, Malezya’da Umut Koalisyonu başbakanı olduğu dönemde ev sahipliğini yaptığı Kuala Lumpur Zirvesi’ne yönelik Suud yönetiminin OIC içerisinde ayrışma ve bölünme söylemini Suud yönetimine ve yandaşı BAE’ne iade etmişmiştir.

Arap Birliği ve OIC çözüm olabilir mi?

Bununla birlikte, Arap dünyasının kahir ekseriyetinden ses çıkmadığı görülmektedir. Ancak burada vurgu Arap dünyasına değil, temel kuruluş gayesi Filistin toprakları ve bağımsızlığı olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne tür bir tepki verdiği ve yapılaşma gösterdiği üzerinde olmalıdır.

Arap Birliği çatısı altında biraraya gelen Arap ulus-devletlerinin özellikle, Mısır ve Suudi Arabistan eksenli bir yapılaşma gösterdiği ortadadır.

Bir yanda seküler siyaset çevrelerinin egemenliğindeki Mısır’a, öte yanda meşruiyetini Wahhabi imamlarından aldığı söylenen ancak, bölgesel ve uluslararası siyasette ABD güdümünden çık/a/mayan  Suudi Arabistan’a karşı çıkabilecek alternatif bir Arap siyasal görüşünden ne kadar bahsedilebileceği tartışma konusudur.

Bu ülkeleri Arap Birliği’nde dizginleri ellerinde tuttukları gibi, benzer bir yapıyı İslam İşbirliği Teşkilatı’nda da sergileme arzusu içerisinde oldukları gizli saklı bir durum değildir.

Güçlü alternatif yapılara ihtiyaç var

Bugün gelinen noktada, İslam toplumları tek tek ulus-devlet çatıları altında karşı karşıya bulundukları pek çok sorun kadar, özellikle İslam’ın kutsal topraklarının egemenliği konusunda da işbirliklerinin yollarını aramak zorundadırlar.

Bu konuda, Ortadoğu eksenli arayışlar yerine, yukarıda dikkat çekildiği üzere farklı coğrafyalardaki İslam toplumlarının gerek sivil toplum gerek resmi siyaset yapıcılarının yaklaşımlarına ihtiyaç dünden çok daha fazladır. Böylesi bir ortamın zemininin hazırlanmasında her kesime sorumluluk düştüğüne kuşku bulunmamaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/08/16/filistin-sorunu-ve-kuresel-islam-toplumlari-the-issue-of-palestine-and-the-global-islamic-societies/

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Pasifik Savaşı’nın 75. Yıl Dönümü: Batı ve diğerleri / the 75th Commemoration of the Pacific War: The West and the Rest

 Mehmet Özay                                                                                                                           12.08.2020

Ağustos ayı Asya-Pasifik bölgesinde önemli siyasal ve toplumsal değişimlerin gerçekleştiği bir dönem olarak bilinir.

Bu dönemi küresel olarak öne çıkaran gelişmelerden biri Pasifik Savaşı’nın atom bombalarıyla sona erdirilmiş olmasıdır. Bu yıl yine, 6-9 Ağustos tarihleri özellikle Japonya’da 1945 yılındaki bu hadisenin 75. yılı olarak çeşitli törenlerle anıldı.

Uluslararası ana akım medyaya ve bunların ulusal düzeydeki copy-paste usulüyle yayınlanan benzerlerine bakıldığında söz konusu bu gelişmeye dair, birkaç anıt mezar ile tapınaktaki görüntülerle buna eklemlenen humanist birkaç demecin dışında pek bir şey verdiğine tanık olunmaz. 

Oysa bu gelişme, atom bombasının insanoğlunun biyolojik ölümü ve doğurduğu maddi zarar gibi yol açtığı yıkıcı etkisinin ötesinde, bizatihi bunu üreten Batı düşüncesinin eleştirilmesine imkân tanımasıyla ele elınmayı hak ediyor.

Bu çerçevede, aslında benzerleri gibi bu tarihi dönüm noktası da, Asya-Pasifik bölgesinde Batı Avrupa merkezli uzun sömürgecilik tarihinin nedenini ve niçinini ortaya koymayı gerektiriyor.

Yazılıp çizilenlere göz gezdirildiğinde, ortada Batılı adamın sömürgecilik faaliyetine dair bir yaklaşım belirmezken, neredeyse Japonlar özelinde Asyalıların Batı’ya karşı mahcubiyet hissi duymalarına ve bir tür apologetism‘e neden olan bir tür beden dili ve söylemi hakim olur.

2. Dünya Savaşı mı Pasifik Savaşı mı?

Avrupa başta olmak üzere, yönelimini Avrupa merkezli yapmış olan Ortadoğu ve kahir ekseriyetiyle Afrika ve Kuzey Amerika’da 2. Dünya Savaşı olarak bilinen, ve katastrofik etkileri bugüne kadar süren siyasal ve toplumsal travmaların oluşumuna sebep gelişme, Asya-Pasifik bölgesinde Pasifik Savaşı olarak bilinmektedir.

Bu temel bilgi bile, aslında adına Asya-Pasifik denilen coğrafyadaki halkların, 20. yüzyılın başlarındaki yıkıcı savaşların ilkine yani 1. Dünya Savaşı’na doğrudan katılmadıklarını ve taraf olmadıklarını ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, sömürgecilik tarihinin erken dönemlerinden itibaren Batı Avrupalı denizci ulusların önce ticaret, ardından siyasal ve ekonomik bağlamlarda ve nihayetinde teritoryal hegemonyaları bölge halklarının bağımsızlıklarını yitirmesine yol açmıştır.

Bu gelişme, söz konusu Asya-Pasifik halklarının sahip oldukları özellikle maddi değerlerin, ileri sömürgecilik evrelerinde, Batı Avrupalı ulusların askeri ve ekonomik yapılanmalarını güçlenmesine yol açmıştır.

Yıkan modernleşme

Batı Avrupa pozitivist düşüncesinin ürünü olan modernleşme, aslında bazı çevrelerce eleştirilmeye daha erken dönemlerde başlanmış olsa da, bu toplumları 1. Dünya Savaşı’na sürüklemekten alıkoyamamıştır.

Oysa beklenti, Avrupa’da 16. yüzyıl boyunca ve de 17. yüzyılın ilk yarısında adına ‘din savaşları’ denilen süreçlerin bir daha yaşanmaması için, değişen toplumsal ve siyasal şartlar ve elbette bunları besleyen modernleşmenin bir dünya cennetine yol açacağı inancıydı.

Bu sürecin doğurduğu gelişmelerden biri olarak ulus-devletlerin, aynı kültürel ve medeniyet köklerinden çıkmakla birlikte, sınırların belirlediği egemenlik iddiası ile Asya-Pasifik’te sömürgeleştirilmiş topraklar üzerinde ekonomik hak iddiasının iştah kabartan ortamında çözümü yine savaşmakta bulmaları, yukarıda dikkat çekilen ‘din savaşları’ döneminin adeta ir başka safhada yenilenmesinden başka bir şey değildir.

İki katmanlı çözülme

Bu ise, ortaya iki katmanlı bir yıkımı getirmiştir. İlki, bizatihi Avrupa’nın ya da Batı’nın kendisine; ikincisi ise, sömürgeleştirilmiş Asya-Pasifik bölgesindeki çeşitli din-dil ve kültür zenginliğine sahip Müslüman, Budist ve Hindu gibi belli başlı toplumlarına.

Batı’nın kendi içerisinde gelişen çatışmacı egemenlik anlayışı, metaforik olarak dile getirilecek olursa, aynı bedenin ürettiği ikiz yapıların birbirleriyle cedelleşmesinden başka bir şey değildir.

Öyle ki, bu unsurlar kendi egemen ulus-devlet topraklarında fiziki ve biyolojik yıkımlara yol açması kadar, neredeyse tüm insanlığa çözüm olarak sundukları ve bunu bizatihi sömürgecilik vasıtasıyla gerçekleştirdikleri, kendi zihinsel üretimlerinin sonucu olan modernleşmenin de sonunu getirmesiyle dikkat çekicidir.

Küreselleşen savaş

Ancak bu süreçte 1. Dünya Savaşı’nın doğurduğu zihinsel ve fiziki sonuçları geçmeden ortaya çıkan cedelleşmenin ikinci dalgası daha küresel boyuta taşınarak, bir yandan Kuzey Amerika, öte yandan Asya-Pasifik’te Japonya’yı, Hint-Çin’ini ve tüm Takımadaları da içine alacak bir boyuta ulaşmıştır.

1. Dünya Savaşının ardından devreye girmesi beklenen rasyonel akıl, ters teperek kendini ekonomik ve siyasal şehvete boğulan Batılı ulusların, kendi aralarında pozitivist düşünce ve bunun ürettiği materyal/ist araçlarının tüm imkânlarıyla sömürge topraklarını da içine alacak bir boyuta ulaşmıştır.

Japon milliyetçiliği mi öncellenen Asyalılık mı?

İşte bu süreçte, Batı Avrupa modernleşmesini kendi öz iradesi ile benimsediği belirtilen Japonya’nın özümseyerek geliştirdiği rasyonelleşme bizatihi mevcut geleneksel iktidar yapısı olan imparatora yansıtılan ‘uluhiyet’ yaklaşımıyla birleşerek, o döneme kadar rastlanmayan bir şekilde Japon yayılmacılığını ortaya koymuştur.

Batı Avrupa’nın adına liberal-demokratik denilen ilkeleri ile, bu düşünce dünyasının karşısına çıkan ve bunun bir ürünü olmak kadar, kendi idealist felsefe geleneğinin de kazandırdığı ivme ile ulus-merkezli yapılanma, sadece kültür merkezli bir ilerlemeciliği esas almamıştır.

Almanya ve kısmen İtalya örneğinde Avrupa sınırlarında dikkat çeken bu gelişme, aynı zamanda tüm maddi gelişmişliği ile yıkıcılığı aracı kılarak, dönemin bir tür küresel boyutlu egemenlik tasavvurunu ortaya koymuştur.

Özellikle, Almanya’nın yayılmacılığı ile temsil edilen Avrupa merkezli 2. Dünya Savaşı’nın Asya-Pasifik bölgesine sıçraması ise, benzer bir ideolojik temel üzerinde yükselen Japon milliyetçiliği olduğu öngörülmekle beraber, aslında bu gelişmeyi farklı değerlendirmeye imkân tanıyacak farklı araçların ortada olduğu da bir gerçektir.

Japon modernleşmesi adıyla meşhur olan gelişme 19. yüzyıl ikinci yarısının hemen başlarında gönüllü Batılılaşma ile Japon adalarında zuhur ederken, aslında o dönem için Batı Avrupalı uluslar için pek de sakıncası olmayan, aksine çok daha ekonomik bir süreç içerisinde Japonya’nın dönemin küresel kapitalizmine eklemlenmesi ile alkışlanası bir gelişmeye konu olmuştur.

Japonya ve niyetlenilmemiş sonuç

19. yüzyıl ikinci yarısında Japonya’da zuhur eden yönelim, Weberyen bir ifade ile söylemek gerekirse, niyetlenilmemiş bir sonucun ortaya çıkmasına yol açmıştır.

O dönem itibarıyla, neredeyse Çin’in verimli ve oldukça küreselleşmiş doğu sahilindeki ticaret liman şehirlerinden başlayarak, Hint-Çini ve bugün adına Filipinler ve Endonezya denilen tüm Takımdalar coğrafyasını içine alan sömürgecilik süreci kendini iyice yapılandırmıştır.

Buna, çeşitli insan topluluklarına ev sahipliği yapan, günümüzdeki Tayvan (Taipei Adası) ile bizatihi Avrupa’dan göçmen kitlelerinin yerleşmesiyle nüfusu artırılan, kıta büyüklüğündeki Avustralya ve Yeni Zelanda da eklendiğini unutmayalım.

Japon İmparatorluğu’nun güçlü bir milliyetçiliğe eklemlenerek ortaya koyduğu ekonomik modernleşme ve kalkınmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan niyetlenilmemiş sonuç, tüm bölge ülkelerini ‘Batılı beyaz adamın sultasından kurtarmaktı’.

Güç yapılanması sorunu

Burada, Japonların, Batı Avrupalı denizci ulusların sömürgecilik dönemlerinde bölge halkları üzerinde sergiledikleri baskı ve zulüm ile ekonomik sömürünün benzerini yapıp yapmadığı tartışmasına girmek yersiz.

Aksine, sorulması gereken soru, bugün Japon ulusunu atılan atom bombalarını hak ettiklerine inandırarak mahkum etmekle, acaba Batı Avrupalı Asya-Pasifik bölgesinde 1511’den beri var olan sömürgecilik süreçlerini temize çıkarmayı hedefleyip hedeflemedikleridir.

Japonların Asya-Pasifik bölgesinde, ‘Asya Asyalılarındır’ sloganıyla başlattığı ve uygulamaya geçirdiği teritoryal egemenlik sürecinden önce var olan Batı Avrupalı ulusların ve de ABD’nin sömürgecilik süreçlerinin niçin tartışma konusu yapılmadığı üzerinde durup düşünülmeyi hak etmektedir.

Bu noktada, Japon işgal yıllarına konu olan gelişmelerin temellerine bakıldığında, Japonların hangi siyasi ve psikolojik yapılanmayla kendilerini ortaya koydukları ve sürecin nasıl işlediği arasındaki farkları tespit etmek önem taşımaktadır.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarına haklılık kazandırdığı belirtilen gerekçeler yerli halkların talepleri ile mi ortaya konulmuştur, yoksa Batı’nın özellikle de 1. Dünya Savaşı’nın yıkıcı ortamı ile küresel gücünü yitiren İngiltere Krallığı’nın yerini alan ABD’nin, dönemin kapitalizminin geleceğini sağlama almaya yönelik olarak, bir üst aklın karar vericiliği midir diye sormak gerekiyor.

Bu noktada, tam da söylenmesi gereken şey, Japonya’nın -tıpkı daha önceki yıllardaki anma etkinliklerinde olduğu gibi- bugün 75 yılına ulaşan Pasifik Savaşı nedeniyle gerçekleştirilen anma toplantılarında da, Batı karşısında gizli/açık psikolojik bir mahkumiyete çarptırılmak istendiğine tanık olunmaktadır.

Hiç kuşku yok ki, sorgulanması gereken Batı Avrupa’nın ürettiği ve sadece kendisini değil, dünyayı bunalıma sürükleyen gizli/açık pozitivist eğilimleriyle modernleşmeci yapılanmasıdır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/08/12/pasifik-savasinin-75-yil-donumu-bati-ve-digerleri-the-75th-commemoration-of-the-pacific-war-the-west-and-the-rest/

10 Ağustos 2020 Pazartesi

ABD-Tayvan yakınlaşması ve Çin’in tepkisi / Closing relations between the US and Taiwan and the reactons of China

 Mehmet Özay                                                                                                                           10.08.2020

ABD sağlık bakanı Alex Azar’ın hafta sonu başlayan ve üç gün sürecek Tayvan ziyareti, ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir aşama anlamı taşıyor.

Kovid-19 sürecinde gerçekleşen söz konusu resmi ziyaret, ABD-Tayvan ilişkilerinde yeni bir aşama olarak değerlendirilirken, Pekin yönetimi ise gelişmeden memnun olmadığını açıklıyor. Bu gelişme, açıkçası Çin’in benimsediği ‘tek devlet’ politikasına da aykırı bir durum teşkil ediyor.

ABD sağlık bakanı Alex Azar’ın Tayvan devlet başkanı Tsai Ing-wen’le bugün yani 10 Ağustos, Pazartesi günü görüşmesi hiç kuşku yok ki, Pekin tarafında yakından takip edilirken, ilk açıklamalar tahmin edilebileceği üzere kınama üzerine dayanıyor.

Azar’ın, Tayvan devlet başkanı Tsai Ing-wen ile görüşmesinde arka plânda Tayvan bayrağının bulunması ve başkan Donald Trump’ın ‘güçlü destek ve dostluk’ mesajını iletmesi, ABD’nin Çin’i hedef alan yeni bir siyasi hamlesinin sembolik unsurları olarak değerlendirilmeye matuf bir durum.

Azar’ın bu ziyareti, 1979’dan bu yana ABD tarafından gerçekleştirilen en üst düzey ziyaret olarak dikkat çekerken, zamanlaması konusunda da bir tesadüf değil, aksine son derece yapılandırılmış olduğu anlaşılıyor.

Demokratik Tayvan’a karşı Tek-Çin argümanı

Azar, Tsai ile yaptığı görüşmesinde, Tayvan’ın kovid-19’a karşı verdiği mücadelede elde ettiği başarıya dikkat çekerken, bu gelişmenin, “Tayvan toplumundaki şeffaflık ve demokratik temellere” dayandığı vurgusunun da, kuşkusuz ki siyasi bir karşılığı bulunuyor.

ABD yönetimi, 1949’dan 1987 yılı ortalarına kadar Tayvan’da devam eden sıkıyönetim uygulamasının kaldırılması ve böylece demokratikleşme yönündeki adımları ve akabinde 1996 yılında yapılan ilk doğrudan başkanlık seçimlerinden bu yana, Ada siyasetinin demokratikleşmede sergilediği başarıları öne çıkartıyor.

ABD’nin bu siyasi yaklaşımı, gizli/açık Tayvan’ı egemen bir ulus devlet statüsününde gördüğü şeklinde yorumlanmaya açık bir durum içeriyor.

Çin Halk Cumhuriyeti ise kendine ait bir eyalet olarak tanıdığı Tayvan’a ABD tarafından yapılan bu üst düzey ziyareti bölge barış ve istikrarına yönelik bir girişim olarak değerlendirerek kınıyor.

Pekin yönetiminin siyasi aklı Taipei Adası’nı tüm ayrışmalara rağmen, kendine bağlı bir bölge olarak kabul ederken, teritoryal birliğin sağlanması konusunda, aralarında zor kullanmak dahil her seçeneğin kullanılacağını da açıkça ifade etmekten geri kalmıyor.

ABD ve Tayvan tarafından özgürlükler ve demokrasi, Çin tarafında ise 1949 yılındaki ayrışmadan bu yana akamete uğramış ulusal birliğin birgün yeniden kurulacağına yapılan vurgu ilişkilere damgasını vuruuyor.

Ticaret savaşlarından kovid-ittifakına

ABD-Çin arasında yaşayan ticaret savaşlarının özellikle 2019 yılında küresel etkileriyle de öne çıkan ekonomik durgunluğun ardından, bu iki süper gücün kovid-19 sürecinde insanlık için ortak çalışmalarla gündemi belirleyebilecekleri ve aralarında dengeleri yeniden kurabilecekleri yönündeki düşünce aradan geçen yedi aylık süre zarfında yerini umutsuzluğa bırakmış durumda.

ABD-Çin’e yönelik yaptırımlarını kovid-19 sürecinde Anglo-Sakson dünyasını ve AB ülkelerini de yanına alarak oluşturduğu kovid-19 ittifakı ile, bu sefer söz konusu salgına yol açan ve yanlış bilgi ile gelişmeleri küresel kamuoyunda gizlediği iddia edilen Çin’e karşı siyasi hamlelerde bulunmaktan kaçınmıyor.

İşte böylesi bir ortamda ABD’den gelen resmi ziyaret, bu yöndeki son gelişme olarak dikkat çekiyor.

Sağlık bakanı Azar başkanlığındaki heyetin ziyareti, uzun bir aradan sonra, yani 1979’dan bu yana, ABD’den Tayvan’a üst düzey ziyaret anlamı taşıyor.

Pekin tepkili

Pekin yönetiminin tepkisinin iki nedeni bulunuyor. Bunlardan ilki, yukarıda dikkat çekildiği üzere Tayvan’ı kendine bağlı bir eyalet olarak tanıması ve bir gün mutlaka Ana Kıta Çin’le birliğin sağlanacağı yönündeki siyasi kararlılığı.

İkincisi ise, ABD’nin Güney Çin Denizi ve Kore Yarımadası örneklerinde görüldüğü üzere Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in ulusal egemenliğini ve dolayısıyla bölge barışını ve istikrarını tehdit ettiği yönündeki siyasi tutumu.

Ana kıtada egemen olan Çin Halk Cumhuriyeti ile resmi adı Çin Cumhuriyeti (Republic of China-RoC) olan Tayvan arasında, 2016 yılında bağımsızlık yanlısı görüşleriyle dikkat çeken Demokratik Gelişimci Parti’nin (Democratic Progressive Party-DPP) iktidara gelmesiyle Pekin-Taipei ilişkilerindeki gerginlikten geri adım atılması bir yana, gizli/açık bölge ülkelerini de tedirgin edecek bir yapıya bürünüyor.

ABD ziyareti niçin bugün?

ABD’nin niçin şimdi Tayvan’a üst düzey bir temsilci gönderdiği konusu önemli. Somut gerekçe kovid-19’la mücadele olurken, Tayvan’da özellikle KMT’nin tek parti yönetiminin sona erdiği 1990’lardan itibaren sürdürülebilir demokratikleşme öne çıkartılıyor.

Tayvan’ın bu özelliği, bir yandan post-endüstriyel toplum olması, eğitimde ve teknolojide üst düzey gelişmeler kaydetmesi, liberal değerleri benimsemesi, güçlü bir sivil topluma sahip olması gibi nitelikleri vurgulanıyor.

Tam da tüm bu özellikler, özelde ABD’din genelde Batı’nın Çin’den beklediği ancak, bugüne kadar ekonomik modernleşme dışındaki alanlarda toplumun önünü açacak yapısal değişikliklere niyetlenmediği toplumsal ve siyasal görünürlükler olarak dikkat çekiyor.

Hong Kong-Tayvan benzerliği

Sağlık bakanı Azar’ın ziyareti ile Tayvan üzerinden Pekin yönetimine ve özellikle de, son dönemde Hong Kong’da uygulamaya geçirdiği ulusal güvenlik yasası ve benzeri uygulamalara tepkisini ortaya koyuyor.

Hong Kong’da Demosisto Partisi ve diğer bazı demokratikleşme yönünde taleplerle ortaya çıkan sivil toplum oluşumlarının, 2014 yılından itibaren başlattıkları gösterilerin Pekin yönetimince bastırılması yönünde son girişim olarak değerlendirilen ulusal güvenlik yasasının uygulamaya başlanması ABD yönetiminin Hong Kong’la imtiyazlı ticaret anlaşmasını rafa kaldırmasına neden oldu.

Bu konudaki son gelişme ise, Ada yönetiminin başındaki Pekin yanlısı politikalarıyla dikkat çeken Carrie Lam’ın ABD’ye giriş yasağı verilmesi oldu.

Söz konusu bu gelişmeler, sadece Hong Kong’da finans sektöründe daralmalara yol açması yönündeki beklentiler kadar, sivil toplumun imkânlarını kısıtlayıcı sonuçları nedeniyle özellikle gençler arasında başta Tayvan olmak üzere bölge ülkelerine göçü gündeme getiriyor.

Çok etkenli ziyaret

Bugünlerdeki ziyaretin ABD Sağlık Bakanı Azar gibi üst düzey bir makam tarafından gerçekleştirilmesi sembolik önemin ötesinde bir anlam taşıyor.

Bu ziyaret 1979’da, yani dönemin ABD yönetiminin küresel platformda Çin varlığını temsil makamında kimin partner olacağı konusundaki kararını Tayvan’dan, Çin’e çevirmesinden sonraki en önemli gelişme olarak dikkat çekiyor.

1979’daki bu siyasi karar, Taipei Adası yönetimini yedeğe alırken, küresel kapitalizme yeni bir aktör olarak Çin’in entegre etme anlamı taşıyordu. Bugün gelinen noktada, Çin küresel ekenominin ikinci sırasında yer alması buna dayandığını hatırlatmakta fayda var.

ABD başkanı Trump’ın Kasım seçimlerine birkaç ay kala, Doğu Asya’da demokratikleşme ve özgürlükler noktasında sergilediği politikanın ABD seçmeninde bir karşılığı olacağı düşünülebilir.

Ancak Trump’un bu yakın hedefin ötesinde bir süredir doğrudan karşısına aldığı Çin’e yönelik yeni hamlelerinin neler olabileceğine dair bir tür egzersiz yaptığını da söylemek mümkün.

Otuz yılı aşkın süre sonrasında Tayvan’ı yeniden öne çıkarmaya matuf bu ziyaret, kovid-19’la mücadelede Dünya Sağlık Teşkilatı’nın (World Health Organization-WHO) Çin’in güdümünde hareket ettiği yönündeki söyleme karşın, Tayvan’ın sergilediği başarılı mücadele ile teşkilata üyeliğinin gündeme getirilmesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Tayvan’da bugüne kadar 500 kovid-19 vakası görülürken vefat sayısının yedi olması, WHO nezdinde ABD’nin desteğinin somut bir gerçeğe dayandığını ortaya koyuyor. Tayvan tıp alt yapısı ve teknolojik donanımı ve sınırlarında aldığı önlemlerle kovid-19’la başarıyla mücadele veren ülkeler listesinin başlarında yer alıyor.

Bu noktada, ziyaretin somut gelişmelerinden birinin bir yanda kovid-19’la son derece başarılı politikalar uygulamış Tayvan ile, bu mücadelede kayıplar noktasında küresel olarak ilk sırada yer alan ABD arasında yakın işbirliği olacaktır.

İnsanlık toplumunu bütünüyle etkileyen kovid-19 sürecine karşın, Çin’in vetosuyla Tayvan’ın teşkilata alınmaması taraflar arasında siyasileştirilmeyecek bir konunun olmadığını da açık seçik ortaya koyuyor.  

ABD tarafından gerçekleşen bu üst düzey ziyaretle örneğin, Tayvan’ın bağımsızlığı söyleminin güçlü bir şekilde gündeme getirilmesini beklemek belki mümkün değil. Temelde Pekin yönetimi başta olmak üzere, bölge ülkelerine ABD’nin liberal-demokratik değerlere sahip toplumları destekleyeceği yönünde güçlü bir mesaj olurken, Çin içinde az sayıda da olsa özgürlükçü çevrelerin umut taşımalarına neden olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/08/10/abd-tayvan-yakinlasmasi-ve-cinin-tepkisi/