28 Kasım 2020 Cumartesi

Malezya’da bütçe görüşmelerinde gölge karar / Budget negotiations and shadow decision in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            28.11.2020

Malezya’da 9 Kasım’da başlayan ve kovid-19 bütçesi olarak da adlandırılan, 78 milyar Dolarlık 2021 bütçe görüşmeleri 26 Kasım günü sona erdi.

Başbakan Muhyiddin Yasin’e ve hükümete güven oylaması şeklinde geçmesi beklenen görüşmeler sonrasında bütçe kabul edildi. Bu gelişme, başbakanın ve iktidardaki Ulusal İttifak’ın yerini koruması anlamına geliyor.

Söz konusu bütçenin yüzde 5.3’lük bölümü kovid-19’la fonuna aktarılması karşısında muhalefet görüşmelerin başladığı günden bu yana itirazlarını sürdürmesine rağmen, milletvekillerinin çoğunluğu bütçeye destek verdi.

Bunda hiç kuşku yok ki, federal sultanın “bütçe geçsin” kararının başat bir etken olduğu düşünülüyor.

Başbakan ve hükümete yönelik güven oylaması beklentisi gerçekleşmese de, bütçe vesilesiyle yaşananlar Malezya ulusal siyasetinde etik değerlerin nasıl ve ne şekilde yıpratılabileceğinin yeni örnekleri olarak ele alınmayı hak ediyor.

Sivil darbe sürece ve bütçe

Ülke siyasetinde son dönemde yaşanan siyasi çalkantının son aşaması bu bütçe görüşmeleri sürecinde yaşandı.

24 Şubat sivil darbesinin görünür kazananı Muhyiddin Yasin’in başbakanlığındaki  Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümetinin federal parlamentoya sunduğu 2021 bütçesi kabul edildi.

Bütçe görüşmeleri öncesinde, 28 Ekim günü federal Sultan Abdullah’ın, “bu bütçe geçsin” yönündeki açıklaması, siyasi partilerin kararları üzerine bir gölge düşüreceği yönündeki görüşler epeyce yer buldu. 

Bütçe görüşmeleri arefesinde sarf edilen bu cümleyi birkaç açıdan ele almakta fayda var. İlki, mevcut Ulusal İttifak’ın federal mecliste sayısal anlamda, sadece birkaç milletvekili çoğunluğuna sahip olmasıdır.

Bu sayısal çoğunluğa rağmen, başbakan Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu Yerli Birlik Partisi’nin (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu), hükümetin omurgasını oluşturan UMNO’nun baskısı altında bulunmasıdır.

Geçtiğimiz aylarda tanık olunduğu üzere, UMNO hükümette daha güçlü bir şekilde temsil edilme talebiyle başbakan Muhyiddin Yasin’i köşeye sıkıştırma çabası sergilerken, bütçe görüşmeleri bu sürecin son aşaması olarak görülüyordu.

Bu durum, bundan tam bir ay önce kaleme aldığımız yazıda dile getirdiğimiz üzere federal sultanın ne denli siyasallaştığının gayet açık bir ifadesidir.

İki haftayı aşkın süren bütçe tartışmalarının ardından gelen oylamanın sesli katılımla yapılması, bir anlamda federal sultanın kararına hangi partilerin ve milletvekillerinin uymadığını ortaya çıkarması yönünde bir teknik yaklaşım kabul edilebilir.

UMNO’dan firesiz destek 

Muhalefetin yaklaşımına geçmeden önce, Ulusal İttifak’ın en büyük ortağı konumundaki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (United Malay National Organization-UMNO) fire vermeden bütçeye verdiği desteğe değinmek gerekir.

24 Şubat sivil darbesinin önemli mimarlarından olan UMNO siyasi elitinin, federal sultanın görüşüne binaen karşılıksız itaatinin anlaşılabilir bir boyutu olduğuna kuşku yok.

Bu anlamda, sultanın bütçesi olarak da adlandırılan 2021 bütçesine UMNO’nun itiraz etmesine ihtimal vermek mümkün değildi. Öyle de oldu...

Ülkenin bağımsızlığı öncesi sürece dayanan Malay siyasi eliti ve monarşi kurumu arasındaki bağ, UMNO ve monarşi yani mevcut federal sultanlık arasında böylesi bir ilişki türünün rasyonel ve gayet meşru bir açılımına tekabül etmektedir.

Bununla birlikte, siyasi etik konusunda epeyce zaafiyet göstermiş olan UMNO’nun, bundan sadece birkaç ay önce muhalefet lideri Enver İbrahim’in, federal mecliste çoğunluğa sahip olduğu yönündeki açıklamasına verdiği destek vermesi, mevcut Ulusal İttifak koalisyonunun sonunu getirmeye bir başka deyişle başbakan Muhyiddin Yasin’i yerinden etmeye yönelik bir girişimdi.

UMNO lideri Ahmed Zahid Hamidi’nin, 23 Eylül’de Enver İbrahim’in “mecliste çoğunluğa sahibim” iddiasına konu olan basın açıklamasından kısa bir süre sonra UMNO’dan gelen kısmi desteğin ortadan kalkması, sadece parti başkanı olarak Ahmed Zahid Hamidi’nin verebileceği bir karar değildi.

UMNO’nun ülkenin perde arkasında yönetimi elinde tutan güçlerle işbirliğinin ya da bir başka şekilde söylemek gerekirse, bu güçlerin baskısına boyun eğdiği bugün bütçe görüşmelerine verilen destekle kanıtlanmış durumdadır.

Enver İbrahim’den bütçe eleştirisi

Bütçe görüşmeleri öncesinde, muhalefet bloğu ve Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR) lideri Enver İbrahim, bütçenin oluşturulmasında tüm partilerle istişareye dikkat çekmesi, gizli/açık federal sultanın çıkışına “demokratik” bir yaklaşımın ifadesi olarak gündeme geldi.

Mevcut hükümet tarafından hazırlanan bütçenin detayları ortaya çıkmasıyla birlikte, Enver İbrahim bütçenin özellikle, kovid-19 sürecinde mağdur kesimlere yeterince hak edilen payın verilmemesi söylemiyle eleştirisini ortaya koydu.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere bütçenin yüzde 5.3’lük bölümü yani 19 milyar Dolarlık kısmının yetersizliğine dikkat çeken Enver İbrahim, bunun 36 milyar Dolar’a çıkartılmasını önermişti.

Bütçe görüşmelerinin başladığı 9 Kasım günü Enver İbrahim yaptığı açıklamada, “Bize kovid-19 bütçesinin halka destek anlamı olduğu söylenerek kabul etmemiz isteniyor. Ancak, biz bu bütçenin gerçekten halk yanlısı olması halinde destek vereceğiz” demiş ve Maliye Bakanı’nı bütçenin yeniden gözden geçirilmesine davet etmişti.

Enver İbrahim, ulusal siyasette başı çeker konuma gelen federal sultan dolaylı olarak hedef alan bu söylemlerine, “Mevcut bütçe halk yerine kronileri destekliyor. Sultan, meclise bütçeyi destekleyin diyor, ancak tartışmayın demiyor” anlamına gelen açıklamasıyla, gayet nazik ancak oldukça ağır denilebilecek ithamlarla karşılık verdi.

Dr. Mahathir’den meşru seçilmişlerin sorumluluğu vurgusu

Bütçenin karar aşamasına gelmesinden sadece bir gün önce Vatan Mücadelesi Partisi (Parti Pejuang Tanah Air) başkanı, Dr. Mahathir Muhammed bütçeye destek vermeyeceğini açıkladı.

Dr. Mahathir gerekçe olarak ise bütçenin sağlıklı temeller üzerine inşa edilmediği vurgusu kadar, özellikle bütçe tartışmaları için gerekli sürenin tanınmamasını gerekçe gösterdi.

Dr. Mahathir, “Ben ve arkadaşlarım 2021 bütçesini reddediyoruz” derken açıklamasındaki, “halkın temsilcileri oldukları”na vurgusu gayet önemliydi.

Partisinde sadece kendisi dahil dört milletvekilinin olmasına rağmen, Dr. Mahathir’in bu açıklaması federal mecliste ‘halkın sesinin’ güncellenmesi adına gayet dikkat çekicidir.

Dr. Mahathir ayrıca, bütçenin geçmemesi halinde kamuda maaşların ödenmeyeceği söylentilerinin ise yanlış yönlendirme olduğunu gizli/açık dile getirmesi, yukarıda dikkat çekilen “yukardan baskıların” bir başka formda ortaya çıkması şeklinde yorumlamak mümkün.

Dr. Mahathir’in, bütçeyi reddetme konusunda, yukarıda dikkat çekilen açıklamasını iki açıdan değerlendirmek mümkün.

İlki, 24 Şubat sivil darbesinde sadece o dönem iktidarda olan Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) başbakanı olarak, bizatihi o dönem başkanı bulunduğu Yerli Birlik Partisi’nden (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu), yardımcısı Muhyiddin Yasin’den öncülüğüyle aldığı darbeye karşılık olarak görmek mümkün.

İkinci neden ise, 24 Şubat sürecinde gizli/açık ancak ondan sonraki süreçte gayet sarih bir şekilde siyasal bir aktör pozisyonunda yer alan federal sultan’ın siyasallaşmasına bir tepki olarak kabul edilebilir.

Kovid-19 ile ulusal siyaset çalkantısının iç içe geçtiği bütçe süreci, federal sultanın siyasal belirleyiciliği ile sona erdi.

Anayasada sembolik bir değer karşılık gelen federal sultanlık makanı, 24 Şubat sivil darbesinin ardından 1 Mart’ta yeni bir başbakan ataması ve bu başbakanın, yani Muhyiddin Yasin’in bugüne kadar federal meclisten güvenoyu almasına elverecek ortamı oluştur/ul/maması ile meşruiyeti sorgulanır bir hale geldiği görüşü gayet yaygınlık kazandığı anlaşılıyor.

Federal sultan, bütçe görüşmeleri öncesinde kovid-19’la mücadelede önemine dikkat çekilerek “bütçe desteklensin” görüşünü dile getirmesine rağmen, muhalefetin açıkça ortaya koyduğu delillere göre, kovid-19 yerine, bütçenin farklı kanallara aktarılacağı görüşü ağırlık kazanıyor.

Malezya siyasetinin iç çekişmelerinin siyasi etik sınırlarını aşmasının sonucu olan bu gelişmeler karşısında federal sultanın inisiyatifi ele alması kimileri tarafından makul ve rasyonel görülebilir. Ancak ülke anayasası ve siyaset dünyasının bu gelişmeler karşısında çok daha büyük sorumluluk taşıdığına kuşku bulunmuyor.

Federal sultanın 1 Mart’tan bu yana süren müdahaleleriyle şekillenen siyasal yaşam, yıl sonuna 2021 bütçesinin kabulüyle giriyor.

Ülkede giderek artış gösteren kovid-19’la mücadelede, özellikle de dar gelirlilere destek anlamında tanıtılan bütçenin bu kesimlere ekonomik dar boğazı aşmalarına ne şekilde yardımcı olacağı ve genel itibarıyla, kovid-19’la mücadelede ne gibi aşamalar kaydedeceğini ise zaman gösterecek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/28/malezyada-butce-gorusmelerinde-golge-karar-budget-negotiations-and-shadow-decision-in-malaysia/

26 Kasım 2020 Perşembe

Joe Biden ve yeni dönemde ABD dış ilişkilerinde inandırıcılık / Joe Biden and plausibility of foreign affairs of the US in new period

Mehmet Özay                                                                                                                           26.11.2020

ABD’de başkan ve hükmet değişikliğine hazırlanırken, yeni başkan Joe Biden’in önünde halledilmesi gereken epeyce sorun bulunuyor. Bu yoğunluk içerisinde yeni yönetimin balayı dönemini bile geçirmeye vakti olmayacağını söylemek mümkün.

Bir yandan, sadece Afrika kökenli Amerikalılarla sınırlı olmayan ırk ve dini bağlama taşan tartışmaların oluşturduğu bölünmüş ABD toplumunda, sosyal yaraları sarma gibi iç meseleler kayda değer bir yer tutuyor.

Öte yandan, Donald Trump yönetiminin Avrupa’dan Doğu Asya’ya kadar son dört yılda ABD’nin ikili ve bölgesel ilişkilerinde kırılmalara ve gerilemeler konu olan uluslararası politikaları bulunuyor.

ABD’de yaşanan tüm sarsıntılara ve son dönemde ABD yönetiminin neden olduğu tüm sarsıntılara rağmen, küresel olarak gözlerin bu ülke yönetiminde olduğuna kuşku yok.

Ekonomik gücü bir yana, küresel politikalarda sahip olduğu belirleyicilik, ikili ilişkiler ve bölgesel birlikler üzerinde ABD’yi güçlü bir aktör kılıyor.

Trump’ın güçlü bir Amerika oluşturma hedefiyle, ‘önce Amerika’ söylemi bir yandan içe kapanmacılığı öngörürken, aynı zamanda küresel arenada çatışmacı bir yönelimi de gizli/açık içinde barındırıyordu.

Bugün yeni başkan Joe Biden’in, “Amerika geri dönüyor” şeklindeki açıklamasını, uluslararası politikada ABD’nin yeniden güçlü ve aktif bir aktör olarak belireceği anlamı taşıyor.

ABD yönetiminde paradigma değişikliği anlamı taşıyan bu söylemin, iç politikada ne gibi değişiklikler olacağı konusunda ilk işaretleri  şimdiden verdiğini söylemek mümkün.

Özellikle, Biden’in hükümette yer vereceği isimlerin etnik kökenleri ki bunlar arasında tarihsel bir yanılsamanın sonucu olarak yanlış bir şekilde Red Indians olarak adlandırılan, Yerli Amerikalılar, Latin Amerika kökenli bakanların ya da üst düzey yöneticilerin olması, ABD toplumuna verilen kayda değer mesajlar niteliğinde.

Bu söylem ve şimdilik öne sürülen hükümet üyelerinin isimlerine bakıldığında, ABD’nin geri dönüşünün sembolik bağlamıyla toplumsal birlik ve konsensüsün oluşturulmasına yönelik adımlar olduğunu söylemek mümkün.

Trump dönemi yıkıcılığı

Trump yönetiminin içe kapanmacı yönelim sergilemesine rağmen, bunun dış politikada var olmasına tam anlamıyla mani olmamakla beraber, yapıcılık yerine, daha çok çatışmacı bir yaklaşımı benimsemesi şeklinde tezahür etmiştir.

Bu noktada, o döneme kadar birincil sorun olarak ortaya çıkmayan alanlarda yeni gerginliklere sebebiyet verirken, var olan gerginlik alanlarının daha da artmasına neden olmuştu.

Bu yönde Asya-Pasifik bölgesinde Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’nda (Trans Pacific Partnership Agreement-TPPA) çekilmesinin tüm bölgede oluşturduğu güven boşluk kadar, Çin’le yaşanan Güney Çin Denizi sorununun ticaret savaşlarıyla giderek genişlediğine tanık olunmuştur.  

Öte yandan, Kuzey Kore devlet başkanı Kim Yong-un ile yapılan görüşmelerde hedef, daha önceki yönetimlerce çözülememiş Kore Yarımadası sorunu çözümüne olumlu bir başlangıç yapmasına rağmen, sonunun getirilememiş olması, açıkçası Trump yönetiminin bölge ülkeleriyle ilişkilerindeki gerginliğin ve dışlamacı politikalarının bir sonucuydu.

Bunun bir sonucu olarak, Singapur görüşmelerinin ardından ikinci görüşmenin gelmemesi, ABD’nin Doğu Asya’da beklediği statüko değişimini getirmedi.

Bu durum, Trump yönetiminin Kore Yarımadası’nı iyi çalışmadığının göstergesi olarak yorumlanmaya açık.

Kaldı ki, Trump bu görüşmeyle, Kore Yarımadası  sorunu bağlamında doğrudan etkisi altında olan ve bu nedenle belirleyicilik özelliği taşıyan bölge ülkelerini dışlamasının, bu sürecin başarısızlığında kayda değer bir rolü bulunuyordu.

Dış politika’da yeniden yapılanma beklentisi

Joe Biden’in, son dört yılın politikalarını aşmak için gayret sarf edeceği anlaşılıyor. Bununla birlikte, genel itibarıyla küresel ilişkilerde ABD’nin yeniden masa başında liderliğe başlayacağı yönündeki açıklamalarını temkinli karşılamak lazım.

Bir önceki dönemde içe kapanan bununla birlikte, diğer bölgesel ve küresel aktörleri dışlayan politikadan pek de farkı olmayacak şekilde bir küresel liderlik vurgusu, ABD’ye arzu ettiği yenilenmeyi getirmeyeceği gibi, diğer ülke ve bölgesel birliklerden kabul görmesini de zorlaştıracaktır.  

ABD yönetiminin yaşanan yeni dönemin özelliklerini göz ardı etmek yerine, Doğu ve Güneydoğu Asya’da oluşan ekonomi odaklı güç merkezleriyle yeniden yakınlaşması gerekiyor.

Bu çerçevede, Çin’in ekonomik gelişmişliğine rağmen, siyasal ve toplumsal olarak Batı liberal sistemine adaptasyonunun gerçekleşmemesi karşısında, ABD askeri çözüm yerine yenilikçi politikalar gündeme getirmelidir.  

Bu noktada, Biden yönetimi bölge ülkelerinin kahir ekseriyetince Asya-Pasifik coğrafyasının bir çatışma evrenine dönüştürülmemesi konusundaki çıkışlarını dikkate almalıdır.

Bu yönde önemli adımlar atılmasını sağlayacak en önemli argüman ise, ‘demokratikleşme’nin uluslararası ilişkilerde yeni bir paradigma olarak gündeme getirilmesi olacaktır.

Japonya gibi gerek ekonomik kalkınmışlık gerekse küresel ticarette kayda değer yer alan ve/ya almaya başlayan tekil ülkeler ile ASEAN gibi bölgesel birlikler, ABD’nin ‘öncülük’ rolü yerine ortak alınacak kararlarla ve hedefler noktasında sağlanacak konsensüslerle sürecin yönetilmesi beklentisi içindedirler.

Biden yönetiminin ilk etapta işini kolaylaştıracak husus, Barack Obama döneminin yarım kalmış bazı açılımları üzerinden bölge ülkeleriyle yeniden aynı kulvarda yer almak olacaktır.  

Böylesi bir yaklaşım, bölge ülkeleri nezdinde ABD’ye, son dönemde kaybedilen uluslararası inandırıcılık ve güvenilirliği yeniden kazanmasına yol açacaktır.

Önümüzdeki dönemde, genel itibarıyla küresel kamuoyu özelde ise Asya-Pasifik bölgesi yönetimleri ve kamuoyu, yeni bir ABD liderlik vurgusu yerine, ilkeler çerçevesinde örülmüş yeni bir uluslararası ilişkiler görmek istiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/26/joe-biden-ve-yeni-donemde-abd-dis-iliskilerinde-inandiricilik-joe-biden-and-plausibility-of-foreign-affairs-of-the-us-in-new-period/

24 Kasım 2020 Salı

Japon iş ahlâkı ve kapitalizm / Japan work ethics and capitalism

Mehmet Özay                                                                                                                            24.11.2020

Doğu Asya’nın önemli ülkelerinden Japonya, günümüzde küresel ekonomide üçüncü sırada yer almasıyla dikkat çekiyor.

Bununla birlikte, Japonya’yı genelde Batı’da, özelde ise Asya-Pasifik bölgesinde öne çıkaran husus, bu ulusun sahip olduğu çalışma etiği, bir başka deyişle iş ahlâkıdır. Bu noktada, Japon iş ahlâkının gayet olumlu bir bağlam ve hisse neden olduğu dile getirilebilir.

Japon toplumunda gözlemlenen bu gerçeklik, bir yanda ‘ekonomik modernleşme’ öte yandan, ‘etik’ olgusunun ilişkisini güçlü bir şekilde ortaya konulmasını gerektirmektedir.

Bu çerçevede, genel itibarıyla ‘iş ahlâkı’ olgusu, Japonya’nın ekonomik modernleşmesinin ve buna zemin teşkil eden endüstriyel ve teknolojik gelişiminin ardında yatan yegâne unsur olarak anılır.

Bu noktada, bu etiğin kaynağının ne olduğu sorusunun ve buna cevap arama çabalarının, sınırlı sayıda kişi ve/ya gruplar tarafından dikkate alındığını söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

Hemen burada, iş ahlâkı ya da çalışma etiği zikredildiğinde akla, Max Weber’in ‘Protestan ahlâkı’ kavramını getirdiğine kuşku bulunmamaktadır.

Temelde hukuk ve iktisat eğitimi almış, Din’le pek de doğrudan ‘alışverişi olmayan’ Weber’in, Protestan ahlâkı kavramını gündeme getirmesi, bir ekonomi sistemi olarak kapitalizme yol açan süreci belirleme konusundaki temel sorunsalına cevap arama isteği yatıyordu.

Weber’in bu yaklaşımının çıkış kaynağı, 19. yüzyıl sonunda içinde yer aldığı Alman toplumu başta olmak üzere, Avrupa toplumunda ticari ve ekonomik ilişkilerindeki farklılaşmaların dikkatini çekmesi oluşturur.

Bu noktada, o dönem var olan kapitalist ekonomik ilişkileri anlamlandırma sorunu, Weber’i tarihsel ve karşılaştırmalı araştırmaya sevk etmiştir.

Kabaca söylemek gerekirse, diğer bazı açıklamaların aksine, kapitalizmin kaynağı olarak, Protestan dini inancının bazı temel ilkelerinin, ticari ve ekonomik ilişkilerde zamanla oluşturduğu rasyonel yapılaşmalar gösterilmektedir.

Tabii burada tekil ve linear bir ilişki türüne vurgudan ziyade, Weber, Protestan ahlâkının, kapitalizmin sistemik bir yapı olarak ortaya çıkmasına neden olan unsurlardan sadece biri olduğu sonuca varmıştır.

Bu tarihsel ve toplumsal değişimin ardından, Batılı kapitalist toplumlarda Protestan ahlâkının varlığından ziyade, bu dini yaklaşımın ürünü olan etik davranışın yapısallaştırdığı ve tamamıyla dünyevi-materyalistleşmiş bir nitelik arz eden bir ekonomik sistem yani kapitalizm, kendi rasyonel kurgusu içerisinde varlığını sürdürmektedir.

Peki, Hıristiyanlıkla ve Avrupa tarihi birikimi ve toplumsal değişimiyle bir bağı olmayan Japonya’da, Protestan ahlâkı olgusu işlevselleştirilemeyeceği görüşü kendiliğinden ortaya çıkarken, bir başka soru gündeme gelmektedir.

O da, Japonya’da ekonomik modernleşmeyi ve buna neden olan ahlâki yaklaşımın ne olduğu sorusudur. Bu soru, bizi tıpkı Weber’in takip ettiği yöntem gibi Japon tarihi geçmişine göz atmaya sevk etmektedir. Bu noktada, hiç kuşku yok ki, Japon tarihinin, geleneklerinin ve dini/msi yapılarının ele alınmasının neye tekabül ettiği sorusu önem taşımaktadır.

Japonya, içinde yer aldığı ekonomik sistem olarak kapitalist bir ülke olmasına rağmen, ortaya konulan ekonomik modernleşmenin, Batı Avrupa’da Protestanlığın neden olduğu “kapitalizm ruhu” ile açıklanmaması da gayet önemli bir duruma işaret etmektedir.

Dikkat çeken bir başka husus, Weber’in, Batı Avrupa dini-toplumsal yapısında Protestanlığın, bir ekonomik yapılaşmanın ortaya çıkmasına neden olan faktörlerden biri olduğu yolundaki inandırıcı teorisine rağmen, bu inanç örgüsünün zamanla varlığını yitirmesine karşılık, Japon iş ahlâkı bugün dahi kendini tarihsel varlığı ile bir devamlılık olarak ortaya koymaktadır.

Söz konusu bu ahlâk, maddi olmayan temeller üzerine inşa edilirken, bunun doğrudan bir sonucu olarak Japon ekonomik modernleşmesinin de kaynağını teşkil ediyor. Aslında tam da burada, Batı ülkeleri ve Japon kapitalizmi arasında gizli/açık bir çelişkili durumdan söz edildiğini vurgulamak gerekiyor.

Küresel yapılaşmasıyla kapitalizm, kendi oluşturduğu rasyonalitesiyle bir materyalist ekonomi sistemi olarak varlığını sürdürürken, Batı’da bir dini değer ya da değerler silsilesiyle açıklanmazken, Japonya’da adı öne çıkarılmamakla birlikte, bir sistemik yapı olarak kapitalizmin varlığı ve işleyişi Japon iş ahlâkına dayanmaktadır.

Japonların kendi gündelik edimlerinde, iş üretim ve yönetim aşamalarında teori ve pratik olarak ortaya koydukları iş ahlâkı normları, kapitalizmin yeniden üretimi noktasında araçsallaştırılmakta mıdır? Yoksa kendinde bir toplum olarak bu normlara bağlılık sergilemekle iş dünyasında -tıpkı dışında olduğu gibi- varoluşsal bir değer mi kazanılmaktadır? sorusunu da gündeme getirmekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/24/3594japon-is-ahlaki-ve-kapitalizm-japan-work-ethics-and-capitalism/

22 Kasım 2020 Pazar

Malezya’da Enver İbrahim niçin başbakan olamaz? / Why Anwar Ibrahim would not be PM in Malaysia?


Mehmet Özay                                                                                                                          22.11.2020

Dr. Mahathir Muhammed, Enver İbrahim’le ilgili açıklamalarında gizli/açık bilinen bir gerçeği ortaya koyarak, “Enver İbrahim başbakan olamaz” dedi.

Enver İbrahim’in, Eylül ayının sonlarında başbakanlık için federal mecliste çoğunluğu sağladığı yolundaki açıklamanın ardından, bugüne kadar herhangi olumlu bir adımın atılmasının engellenmesinde en büyük payın Dr. Mahathir’de olduğu yolundaki söylemler dikkat çekiyordu.

Bu nedenle Dr. Mahathir, dün yaptığı yazılı açıklamada Enver İbrahim’in başbakan olamayacağı gerekçesini ortaya koyuyor.

Siyasal inat mı, derin devlet mi?

Bu soru, sadece bugün değil, bundan yirmi yıl önce de gündeme gelen bir soru. Bununla birlikte, Enver İbrahim’in gerek 1998, gerekse 2018 yılında başbakanlık koltuğuna en yakın olduğu dönemlerde yanında bulunan kişi Dr. Mahathir Muhammed oldu.

Enver İbrahim’in siyasal yaşamında yapısal bir unsuru temsil ettiğini söyleyebileceğimiz Dr. Mahathir, bir yandan 1981 yılında bu umut vaad eden genç entellektüeli kendi safına çekerken, ne kadar doğru bir karar verdiyse, 2018’de de doğru bir karar vermişti.

Bununla birlikte, Malezya siyasal yaşamının belirleyicilerinden olan Dr. Mahathir, Enver İbrahim’in sahip olduğu siyasi kalibre ve toplumsal desteğine ve hatta uluslararası tanınırlığına rağmen, onun niçin başbakan olmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyor.

Dr. Mahathir dün yaptığı bir açıklamada, Enver İbrahim’in niçin başbakan olamayacağına değinen bir açıklama yaptı. “Benle veya bensiz başbakan olamaz...” dediği kişi, muhalefet lideri Enver İbrahim.

Sadece bununla da sınırlı değil Enver İbrahim’in konumu...

2018 yılında yapılan 14. genel seçimler öncesinde Enver İbrahim’in kapısını çalıp ittifak kurmak isteyen Dr. Mahathir’di. Böylece, 2016 yılında yolsuzluklar içine batmış ve Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (United Malay National Organization-UMNO) oluşturduğu 61 yıllık Ulusal Cephe iktidarını yerinden etmenin yegâne yolu buydu. Ve öyle de oldu...

Bugün Dr. Mahathir’in, “Enver, Başbakan olamaz” demesinin ardında başka nedenler yatıyor.

Aslında bu açıklama, Malezya siyasetinde son iki yılı aşkın bir süredir gizli/açık ortaya konulan yaklaşımların son derece samimi bir şekilde gündeme getirilmesinden başka bir anlam ifade etmiyor.

Bir başka deyişle, bu açıklama ile Dr. Mahathir, bilinen bir gerçeği, gayet medeni bir ‘siyasi’ cesaretle ortaya koymaktan geri kalmadığını da göstermiş oldu. Ancak bunu ekonomi yönetimiyle ilişkilendirerek sınırlı bir şekilde yapıyor!

Bu ay ortalarında Dr. Mahathir yaptığı bir başka açıklamada, Enver İbrahim’in başbakanlığına destek vermeme nedenini, 1997 yılındaki Güneydoğu Asya krizinde maliye bakanı olarak verdiği kararlara atfen açıklıyor.

Dr. Mahathir, 20 yıl öncesinde kalmış bir hesaplaşmadan hareketle, 2018 seçim sürecini ve 22 aylık Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) hükümeti başarısını göz ardı ediyor.  

24 Şubat sivil darbesi

Dr. Mahathir’in dünkü açıklamasını yapmasına sebep, 24 Şubat sivil darbesine açıklık getirmekti.

Daha o günden başlayarak, Malezya’da olan biteni “sivil darbe” olarak tanımlamakla, Malezya’yı anlamaya çalışan ancak, bunda gayet naif davranan çevrelerin, Dr. Mahathir’in bu açıklamasıyla herhalde neyle karşı karşıya olunduğuna kanaat getirmiş olacaklardır.

Dr. Mahathir, 23 Şubat günü kurucusu ve başkanı olduğu partisi Yerli Birlik Partisi’nde (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu), başkan yardımcısı statüsünü taşıyan Muhyiddin Yasin’in, o dönem iktidarda olan Umut Koalisyonu hükümetinden desteğin çekilmesi gerektiği yönündeki baskısı karşısında yapacak bir şeyi olmadığı ve istifa ettiğini söylüyor.

Dr. Mahathir gibi kurt bir politikacının hem de kurucusu olduğu bir partide olan biteni sezememesini, son ana kadar bundan bi-haber kalmasını ve üstüne üstlük partide ipleri Muhyiddin Yasin’e bıraktığı intibaı verdiğini düşünmek gayet safça bir yaklaşım olur.

Malezya’da 24 Şubat darbesinin ardından defaatle dile getirdiğimiz üzere, ortada olan bitenin tastamam bir sivil darbe olduğu gerçeğini Dr. Mahathir kendi ‘kalemiyle’ doğruluyor ve diyor ki: “23 Şubat akşamı, parti kurulunu ikna edememem üzerine, Muhyiddin Yasin UMNO ve Malezya İslam Partisi (PAS) liderleriyle buluşarak yeni hükümeti kurma plânı yaptılar.”

Oysa 2018 seçimleri öncesinde Umut Koalisyonu’nun başbakan adayı şartlı olarak Dr. Mahathir’e verilirken, belirli bir süre sonra başbakanlığa Enver İbrahim’in getirileceği ortada bir gerçekti.

2018 sonrasında yaklaşık 22 ay boyunca başbakanlık koltuğunda oturan Dr. Mahathir, söz konusu değişim konusunda sürekli yeni gerekçelerle Enver İbrahim’in önünü açmayacağını ortaya koyması, hükümet içinde sorunlara yol açarken, muhalefete düşen Ulusal Cephe ve özellikle de,  UMNO çevrelerinde beklenmedik bir hesaplaşma için gayet verimli bir ortam hazırlıyordu.

Bu ortam, tam da Dr. Mahathir’in 23 Şubat gecesi Muhyiddin Yasin’in UMNO ve PAS yetkilileriyle görüşerek yeni hükümet kurulması için düğmeye basmalarında ortaya çıkmıştır.

Dr. Mahathir, 24 Şubat’ta başbakanlıktan istifa ederken bile, yeniden başbakan olarak atanabileceğinin hesabını yapıyordu ki, bunda yanıldı... Bu yanılgısını bir süre sonra “Muhyiddin beni aldattı” diyerek ortaya koyuyor.

Ancak, olası bir başbakanlık sürecinde mutlaka desteğini almak zorunda olduğu UMNO’dan hiç kimseyi kabineye almayacağı açıklaması, Dr. Mahathir’in bir başka politik zaafıydı.

Malezya, Enver İbrahim’i başbakan yapmamak için yirmi yılını harcadı.

Bu yirmi yılda, ne 2003’de istifasını verirken Dr. Mahathir Malay çoğunluğu hedeflediği noktaya çıkarmayı başardı, ne de kendisinden sonra başbakanlık koltuğuna oturttuğu Abdullah Badawi ve Necib Rezzak ile başarılı süreçlere imza attı.

Ve ülke 1 Mart’tan bu yana sadece kovid-19’la savaşmıyor. Aksine, siyasal kaos ortamında ekonomisi, toplumsal barışı ve en önemlisi moral değerlerini yitiriyor.

Dr. Mahathir haklı... Yirmi yıldır her konuşmasında üzerine basa basa ‘adalet’ kavramını gündeme getiren Enver İbrahim yaşanan tüm bu ortamlarda başbakan olamaz!

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/22/malezyada-enver-ibrahim-nicin-basbakan-olamaz-why-anwar-ibrahim-would-not-be-pm-in-malaysia/

20 Kasım 2020 Cuma

Asya-Pasifik’te Ekonomik İşbirliği gündemi / Economic Cooperation Agenda in Asia-Pacific

Mehmet Özay                                                                                                                            20.11.2020

Küresel çapta kovid 19 giderek bir kez daha ağırlığını hissettirirken, Asya-Pasifik bölgesinde ekonomi merkezli olarak üst üste yapılan toplantılar dikkatle izlenmeyi gerektiriyor.

Geçen hafta sonu Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) anlaşmasının ardından bölgede, dün ve bugün 21 üye ülkeli Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (Asia-Pacific Economic Cooperation-APEC) toplantısına tanık olundu.

ABD’de seçimin yankılarının sürdüğü bir ortamda, merkezinde Çin’in bulunduğu söylenebilecek 15 üyeli, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) anlaşması, geçen hafta 15 Kasım Pazar günü atılan imzalarla hayata geçirilmesi için önemli önemli bir adım atılmıştı.

Dün ve bugün ise, Malezya’nın dönem başkanlığını yaptığı APEC yıllık olağan toplantısı, 19-20 Kasım’da gerçekleştirildi. Kovid-19 nedeniyle sanal olarak gerçekleştirilen toplantıların ana konusu hiç kuşku yok ki, bölgesel ekonomik yapılanma olurken, önemli mesajlar Çin devlet başkanı Şi Cinping’den geldi.

Şeffaflık ve adalet vurgusu

Toplantılar boyunca liderlerin ortak görüşü, Asya-Pasifik bölgesi üye ülkelerin ticaret ilişkilerinde ayrımcılığın olmadığı, şeffaflık, adalet ve öngörülebilirliğe duyulan ihtiyaç olduğu gündeme taşındı.

Bununla birlikte, küresel ölçekte zengin fakir ayrışmasının giderek artış gösterdiği bir ortamda, bu söylemin kapitalist dünyada bir gerçeklik arayışına işaret ettiğini söylemek belki naif bir tutum kabul edilebilir.

Ancak, 18. yüzyılda liberal ekonominin sözcüsü kabul edilen isimlerden olan Adam Smith’in kapitalist sistemin zaafları karşısında ortaya koyduğu bazı çözüm önerileri hatırlandığında, o günden bu yana kapitalizmin bir ekonomi sistemi olarak var olmak bir yana, küreselleşmiş olması -diğer faktörler bir yana, yeni gelişmelere adaptasyon kabiliyetiyle açıklanabilir.

Bugün de, çeşitli nedenlerde tıkandığı ileri sürülen küresel kapitalizmin kendi içinde çıkış yolları araması kendi içinde bir rasyonaliteye tekabül ediyor.

Bu süreçte, adaletsizlikler gibi benzeri olumsuzlukların kaldırılıp kaldırılmayacağı ise bir başka konu.

Bununla birlikte, yukarıda dikkat çekilen söz konusu şeffaflık ve adalet vurgusunun bir diğer önemi, 1994 yılında Endonezya’nın Bogor şehrinde yapılan zirvede alınan 2020 serbest ticaret ve yatırım ortamı hedeflerinin ardından, gelecek dönemi belirlemeye matuf yeni bir yapılanmaya duyulan ihtiyaçtır.

Bu çerçevede, gelecek yirmi yılın temel hedeflerini ticaret ve yatırım, yenilikçilik ve dijitalleşme ile güçlü ve güvenli büyüme oluşturuyor.

Dünya Ticaret Örgütü referans kurum

Bu çerçevede, APEC toplantılarında yeni dönem yapılanmasında, merkezi belirleyici kurum olarak Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) yapılan atıf önemliydi.

Aşağıda değinileceği üzere, ABD-Çin arasında 2016’dan itibaren baş gösteren giderek küresel etkisi ile dikkat çeken ticaret savaşlarında temel argüman, tarafların kurallar bütünü üzerinde hareket etmemesiydi.

ABD vechesinden bakıldığında, Çin’in 2001 yılında üye kabul edildiği DTÖ kurallarını ihlâl ettiği iddiasıydı.

Bugün APEC Zirvesi çerçevesinde DTÖ’ye yapılan atfın doğrudan Çin’i hedef aldığı söylenemese de ondan bağımsız olduğunu söylemek te güç.

Öyle ki, Çin devlet başkanı Şi Cinping, “tek kazanan arzusuna yönelik siyasi bir hesabımız yok, aksine APEC, ortak bir şekilde geliştirebileceğimiz ve herkesin yararına olan bir kalkınma platformu sağlıyor” demeci gayet dikkat çekiciydi.

Küresel ekonominin iki numaralı ismi olan Çin’in liderinden gelen bu mesajın yürekleri ferahlattığını söyleyebiliriz.

APEC önemli bir platform

APEC bir bölgesel oluşum olarak yaptırımları olmamakla birlikte, üye ülkeler arasında ticaret, ve yatırım konularında görüş alış verişinde bulunulması ve bir konsensus oluşması ile ikili ve bölgesel ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde önemli bir platform sağladığına kuşku bulunmuyor.

Ev sahibi ülke Malezya başbakanı Muhyiddin Yasin’in açılış konuşmasındaki, “önceliğin kurallar üzerine inşa edilen, çok uluslu ticaret sistemi” olduğu vurgusu dikkat çekiciydi.

Muhyiddin Yasin’in bu ifadesinde iki noktaya dikkat çekmekte yarar var. İlki, düne kadar küresel gündemin en önemli maddesi olan, ABD-Çin arasındaki ticaret savaşlarına gizli/açık atıfta bulunmasıdır.

Hatırlanacağı üzere, kovid-19 öncesinde özellikle bölge ülkeleri ekonomileri üzerinde belirsizlikleriyle etkisi görülen ticaret savaşlarında temel husus, ABD-Çin arasında ticari kriterler konusundaki anlaşmazlıktı.

İkincisi ise, ticaretin artık egemen ve tek taraflı güçlerce yönetilmesinden ziyade, çok aktörlü/çok katmanlı bağlamının ortaya çıkmasıdır.

Bu vurgu, aynı zamanda bölgenin ekonomik olarak kendine yeter ancak, küresel güçler karşısında ittifak yapılaşmalarına ya da ortak konsensuslara ihtiyaç duyan ülkeleri için bir gereklilik olduğuna kuşku bulunmuyor.

Dolayısıyla Muhyiddin Yasin, “üretim süreçlerine ve piyasa istikrarına vurgusu” yukarıda dile getirilen çok katmanlı ilişkiler boyutuyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Bu çerçevede dün ve bugün yapılan toplantılardaki görüşmeler, bölgenin hem kovid-19 sürecinde gerileyen ülke ve bölge ekonomilerini canlandırmayı, hem de kovid-19 sonrasında güçlü bir ekonomik etkileşime zemin hazırlamayı hedeflediğini söylemek gerekiyor.

ABD’nin yokluğunda Çin’den güven mesajı

Bu noktada, bölge ekonomisinin ihtiyaç duyduğu en önemli olgu, serbest ticaret kurallarının yeniden oluşturulması ile mal ve hizmet akışının hızlandırılması oluşturuyor.

ABD’de başkanlık seçimi sonrasındaki sorunlar kısmen devam ederken, böylesi bir ortamda APEC zirvesine damgasını vuran ülkenin Çin olduğunu söylemek mümkün.

Ya da bir başka deyişle, APEC üyesi ülkelerin küresel ekonominin ikinci önemli ismi olan Çin’den başkan Şi Cinping’in APEC kurumsal yapılaşmasını, hem bölgesel hem küresel olark rahatlatacak açıklamaları beklentisine dönüştüğü söylenebilir.

Özellikle, kovid-19’un etkisini bölgede göstermeye başladığı geçen Şubat ayından bu yana ticaret ve yatırım alanlarındaki gerilemeler, ekonomileri imâlat sanayi ve dış ticarete bağımlı bölge ülkelerin çatışmacı söylemi duymak istemedikleri bir ortamın oluşmasına neden oldu.

Bir yandan yıllık büyüme rakamları gerilerken, bazı ülkelerde ortaya çıkan toplumsal huzursuzluklar ile olası toplumsal tepkileri göğüslemeye çalışan ülke yönetimlerini açıkçası birbirine yakınlaştırmış gözüküyor.

Çin devlet başkanı Şi Cinping bu ortamda serbest piyasa kurallarının olabildiğince genişletilmesini hedefleyen örneğin Singapur, Japonya gibi ülkeler başta olmak üzere ticari işbirliğinden yarar görebilecek ülkeleri rahatlatacak şekilde, “akıntıya kürek çekmeyeceklerini” söyledi.

Şi Cinping’in bu ifadeleri, 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye kabul edilen Çin’in özellikle ABD ile yaşanan ticaret savaşlarındaki tutumunun bölge ülkelerinde yol açtığı ekonomik sarsıntının ardından liberal ekonominin kurallarına dönüşü en azından mevcut ortamda söylem bazında yer aldığını gösteriyor.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/20/asya-pasifikte-ekonomik-isbirligi-gundemi-economic-cooperation-agenda-in-asia-pacific/

15 Kasım 2020 Pazar

Küresel ekonomiye Asya-Pasifik’ten yeni soluk: RCEP imzalandı / RCEP agreed on: A new breath to global economy from Asia-Pacific

Mehmet Özay                                                                                                                            15.11.2020

Asya-Pasifik’te, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) adıyla yeni bir ticari işbirliği inisiyatifine yeşil ışık yakıldı.

Adı ‘bölgesel’ olsa da,  küresel ekonomi için yeni bir imkân olduğuna kuşku olmayan RCEP, bugün üye on beş ülkenin onayını aldı.

ASEAN üyesi on ülke ile Çin, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore’nin üye olduğu RCEP, hiç kuşku yok ki, üzerinde uzun uzun durulmayı hak eden dikkat çekici özelliklere sahip.

Dünyanın en büyük ticaret anlaşması kabul edilen RCEP’in, üye ülkelere arasında pratiğe konulması için, ASEAN’a üye altı ülke ile diğer 3 ülke parlamentolarından onay alınması beklenecek.

ASEAN’dan RCEP’e

RCEP anlaşması, Vietnam’ın bu yıl liderliği yürüttüğü Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) 37. Zirvesi çerçevesinde yapılan toplantılarda imzalandı.

Söz konusu anlaşmanın, ASEAN’ın her yıl yapılan iki etaplı zirvelerinden birinde gündeme gelmesi, hiç kuşku yok ki, ASEAN’ın giderek kazandığı merkezi niteliğini ortaya koyan bir başka gelişme olarak dikkat çekiyor.

Ekonomi alanında ASEAN’ın sesi olan Singapur başbakan Lee Hsien Loong’un bu gelişme üzerine yaptığı açıklama gayet önem arz ediyor.

Özellikle, ABD yönetiminin 2016’dan bu yana sergilediği içe kapanmacı, serbest ticareti zedeyelici ve ortak kalkınma ile gelişme hedeflerinden sapmaya yol açan politikaları karşısında RCEP’in yeni bir soluk olmaya aday olduğu anlamı taşıyan söylemi önemliydi.  

Küresel ticarette kritik dönemeç

2012 yılında başlayan görüşmelerin ardından bugün imzalanan RCEP, sadece bölgenin değil, küresel ekonominin yeni bir evreye girmesi anlamı taşıyor.

Birbiriyle siyasi ve ekonomik anlamda rekabet içerisindeki ülkelerin böylesi bir ticaret bloğu içerisinde yer alması, özellikle son dönemde bölgesel ve küresel bağlamda ekonomi alanında çokça ihtiyaç duyulan güven ve istikrar ortamının yeniden ortaya konulmasına hizmet edecektir.

RECP ile üye ülkeler arasında mal ve hizmet akışının hızlanması, her bir ülke bazında ve bölgesel olarak ekonominin yeniden yapılandırılması anlamı taşıyor.

Bu gelişme, bazı istatistiki özellikleri kadar, belki de bundan da öte küresel bağlamı ile dikkat çekiyor.

Bunlar arasında, üye ülkelerin küresel ekonominin  yüzde 30’unu kapsayan toplam büyüklüğü ile birliğin toplam nüfusunun küresel nüfusun üçte birine tekabül etmesi önde geliyor.

Bu kurumsal yapısallaşmanın bizatihi kendisi kadar, yan etkilerinin de en az bu yapı kadar önemli olduğuna dikkat çekmekte fayda var.

Öyle ki, son bir yıla yakın süredir her alanda gündemi belirleyen kovid-19’un özellikle, küresel ekonomide oluşturduğu gerileme ve bunun ötesinde, moral kaybının önüne geçecek bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.

Küresel ekonomiye moral

Serbest ticaret olgusunun gelişme ve yaygınlaşma göstermesi anlamına gelen RCEP, aynı zamanda ülkelerin birbirleriyle rekabetçi ortamın artacağına da işaret ediyor.

Bu ticari birlik, hiç kuşku yok ki, her bir üye ülke için farklı anlamlar taşımaktadır. Ülkelerin kendi iç politikaları, kalkınma eğilimleri ve hedefleri bu birliğin ne şekilde gelişeceğine dair farklılıklar taşıyabilir.

Bu noktada örneğin, Singapur, Japonya ile Laos, Myanmar ve Kamboçya aynı kefeye koymak mümkün değil.

Bununla birlikte, oluşacak rekabetçi ortamda her ülke bir yandan geride kalmamak için ortak kriterler çerçevesinde, kendi ekonomik yapılanmasını güncelleme ve sürdürülebilir bir düzeye taşıma konusunda çaba sarf edecektir.

Bu çerçevede, eğitimden AR-GE’ye, küçük ve orta ölçekli işletmelerden e-ekonomiye değin pek çok alanda hareketlilik yaşanacaktır.

Singapur, Japonya, Güney Kore gibi bu süreçlere alışkın ülkeler kadar, bu ülkeler nezdinde var olan yapılaşmanın diğer ülkeleri de peşlerinden sürükleyeceğine kuşku bulunmamaktadır.  

Çin tekeli mi?

Çin’in, RCEP anlaşmasının öncüsü olarak gösterilmesi ya da algılanmasına rağmen, bu ülkenin RCEP’i ekonomik anlamda tek başına bölgesel bir hakimiyet için yönetebileceğini söylemek şu an için mümkün değil.

En azından şu an itibarıyla, böylesi bir durumdan bahsetmek için oldukça erken ve bu nedenle söz konusu birlik içerisinde ne yönde bir eğilim olacağını bekleyip görmek gerekiyor.

Anlaşmanın, ticaretin liberalleşmesi anlamı taşıması, üye ülkeler arasında en azından Çin’le kıyaslandığında bu sisteme daha yatkın ve siyasal sistemlerinin de destek veren yapıların varlığı Çin’in bir tekel olarak ortaya çıkmasına değil, aksine eşgüdümlü bir işbirliğine olnaak tanıyacaktır.

Bu noktada RCEP’in, teritoryal yayılmacılık noktasında bölge ülkeleri üzerinde bir baskı oluşturan Çin’in, bundan böyle aynı ekonomi bloğu içinde yer aldığı ülkelerle ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine neden olacağını düşünmek mümkün.

1970’lerin sonlarında ekonomi ve ticaret kapılarını dünyaya açan Çin’in böylece, Sovyetler Birliği’nin akibetinden nasıl kurtulabildiği hatırlayalım...

Bugün, gerek iç gerekse bazı dış faktörler nedeniyle çatışmacı bir evrene sürüklendiği gözlemlenen Çin’in, RCEP vasıtasıyla mevcut politakalarını gözden geçirmesine neden olacak etkileşimlere tanık olunabilir.

Yine 1980’lerden başlayarak Çin’in ekonomik kalkınmasında kayda değer rol oynayan ülkelerin Japonya, Singapur, Tayvan olduğu hatırlandığında, bugün Çin’in Asya-Pasifik’te diğer ülkelerle birlikte ekonomik kalkınmayı her ülke için sürdürülebilir kılacak politikaları benimsemesi gayet rasyonel bir siyasi tavır olacaktır.

Bu yöndeki gelişme, Çin’de Güney Çin Denizi başta olmak üzere bazı bölgesel gelişmelere yönelik siyasi yaklaşımlar üzerinde, RCEP’in niyetlenilmemiş bir sonucu olarak olumlu değişikliklere yol açabilir.

Böylece, özellikle ABD ve Batı Avrupa’da Çin’in yaygınlaşma eğilimlerine karşı oluşan atmosferin izalesi ile küresel ilişkilerde yeni bir işbirliği boyutunun ortaya çıkması söz konusu olabilir.

ABD’siz yeni Asya-Pasifik

ABD’nin üyeliği söz konusu olmasa da, bu ticari birlik Asya çağı söyleminin, günümüz gelişmeleri çerçevesinde somutlaşmaya yönelik önemli bir adımı olarak adlandırılabilir.

Bu gelişmenin, ABD’de yakından takip edildiğine kuşku yok.

Başkanlık koltuğuna oturmaya hazırlanan Joe Biden’in ekonomi ekibinin, Asya-Pasifik bölgesini yeniden aktif olarak ABD’nin gündeme getirme konusunda niyetli olduklarını söylemek mümkün.

Bu noktada, Çin öncülüğünde varılan anlaşmaya karşı, Donald Trump tarafından reddedilen Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’nın (Trans Pacific Partnership Agreement-TPPA) gelişen yeni şartlar çerçevesinde yeniden gündeme getirilmesi söz konusu olabilir.

Ya da pek çok kimse için büyük bir sürpriz olacak şekilde, ABD’yi RCEP içinde görebiliriz...

RCEP’in gündeme gelmesinde, Barack Obama’nın ikinci dönem başkanlığında başlatılan TPPA görüşmelerine bir olarak düşünmek mümkün.

O dönem 12 üyeli bölgesel ancak etkileri bakımından küresel olacağı tahmin edilen TPPA beş yıllık yoğun çalışmaların ardından ulusal parlamentolarda imza aşamasına kadar başarıyla getirilmişti.

Ancak ABD’de başkan değişimi ve Donald Trump’ın korumacı politikalarının engeline takılmıştı. Trump başkanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerde TPPA’yı rafa kaldırdığını ilân etmesiyle RCEP görüşmelerine hız kazandırılmıştı.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/15/kuresel-ekonomiye-asya-pasifikten-yeni-soluk-rcep-imzalandi-rcep-agreed-on-a-new-breath-to-global-economy-from-asia-pacific/

13 Kasım 2020 Cuma

ASEAN Zirvesi ve küresel ekonominin gelişmesi umudu / The ASEAN Summit and the hope for the recovery of global economy

Mehmet Özay                                                                                                                            14.11.2020

Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nde (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) yılın ikinci zirvesi dönem başkanı Vietnam’ın liderliğinde geçtiğimiz Perşembe günü başladı.

Çeşitli boyutlardaki toplantılarla hafta sonuna kadar sürecek zirve geçen bir kaç yılda Güney Çin Denizi sorununun aksine, 2020 yılına damgasını vuran kovid-19 gündemiye  önem taşıyor.

Zirve, kovid-19’un etkisinin sürmesi nedeniyle, bölge ülkelerinin ekonomik işbirliğine vurguların öne çıkmasına neden oluyor.

Bu çerçevede, ASEAN dönem başkanı Vietnam tarafından gündeme getirilen Kapsamlı Yeniden Düzenleme ve Uygulama Plânı kabul edildi.

Ekonomi bakanları arasında yapılan görüşmelerin ardından ise, üye ülkeler arasında temel ürünlerin akışının sürdürülebilir bir şekilde sağlanmasında anlaşma imzalandı.

Hanoi Eylam Plânı çerçevesinde varılan anlaşma, üye ülkeler arasında güvenin yenilenmesi ve kovid-19’la ortak mücadele adına olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kovid-19’la mücadelede

İçinden geçilmekte olan süreçte, kovid-19 aşısı konusundaki çalışmalarda Çin’in attığı adımların olası bir başarıya dönüşmesi halinde, bölge ülkeleri aşıyı edinme konusunda çekimser davranmayacaktır.

Özellikle, Endonezya gibi nüfusu 250 milyona yaklaşan bir ülkenin bu anlamda önemli bir sağlık piyasası oluşturduğuna kuşku yok.

Bunun ardından vaka artışlarının görüldüğü Filipinler ve Malezya’nın da bu konuda destek arayışlarında olacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Başkanlar zirvesinde de konunun ele alınması ve Çin tarafının bölge ülkelerine bir anlamda taahhüdü, olası bir aşı başarısı Çin’in yumuşak gücü olarak hizmet edecektir.

Doğu Asya ile işbirliği

Zirve vesilesiyle, ASEAN’a üye on ülke arasındaki ilişkiler kadar, belki de daha çok Doğu Asya’daki Japonya, Çin ve Güney Kore ile yapılan görüşmeler büyük önem taşıyor.  

Bu çerçevede, Çin başbakanı Li Keqiang, Japon başbakanı Yoshihide Suga ve Güney Kore başkasın Moon Jae-in ile yapılan görüşmeler, önceliğini ekonomik işbirliği olarak belirlemiş olan ASEAN’ın ilgili ülkeler arasında siyasi diyaloğa zemin hazırlamasıyla da dikkat çekiyor.

Bu çerçevede en önemli hedef, Doğu Asya ülkeleri ile ASEAN arasında ulaşımı yeniden başlatmak ve ticari ilişkilerde akışı sağlamaya yönelik yeni mekanizmaları hayata geçirmek amaçlanıyor.

Çin’in  ASEAN kamu sağlığı programı için 5 milyon Dolar bağışı, bir sosyal jest olarak kabul edilebilir.

Ayrıca, Singapur’un Hong Kong ve Japonya ile özel ulaşım hattı konusundaki anlaşmasını ekonomiye ivme kazandırmak olarak değerlendiriliyor.

Ekonomileri olumsuz etkilenen ASEAN’ın, komşu ülkelerden yardım alması, bu süreçte bölgesel işbirliğinin bir başka açılımı olarak gündeme geliyor.

Öte yandan, zirvenin bölgesel öneminin ötesinde küresel etkisi ise Vietnam başbakanı Nguyen Xuan Phuc’un, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği’nde (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) hafta sonu imzalanacağı müjdesi oldu.

Kovid-19 ekonomisi

Kovid-19 nedeniyle geçen Haziran’daki zirve gibi sanal ortamda gerçekleştirilen zirvede ana konu yine salgının neden olduğu ekonomik sarsıntının üstesinden gelinmesi konusu öncelikli alanı oluşturuyor.

Kovid-19’un Avrupa ve Kuzey Amerika’daki düzeyde olmasa da bölgede hâlâ etkisini sürdürmesi, ekonominin canlandırılması konusunda işbirliklerini adeta zorunlu kılıyor.

Geçtiğimiz Aralık ayında kovid-19 salgını üzerine, Çin yeni yılı nedeniyle milyonlarca kişinin Güneydoğu Asya’ya seyahatinin gerçekleşmemesi ulaşım ve turizm sektörüne önemli bir darbe olarak yansımıştı.

Aradan geçen süre zarfında kovid-19 vak’a sayısı ve ölümle sonuçlanan vakalara bakıldığında, bölge ülkelerinin kovid-19’la mücadelede görece başarılı olduğu söylenebilirse de, her bir ülkeyi kendi toplumsal, ekonomik ve siyasi gerçekliği ile değerlendirmek gerekir.

Bu bağlamda, Avrupa ve Kuzey Amerika’da ortaya çıktığı ölçüde ciddi bir kriz durumundan bahsedilmese de, bölge ülkelerinde kovid-19’un süreciyle karşı karşıya kaldıkları bir gerçek.

Bu durum, başta imalât sanayiine ve lojistiğe bağlı ülkelerde üretim süreçlerinin inkitaya uğraması ilgili sektörlerin hükümetler tarafından desteklenmesini gündeme getirdi.

Küresel ekonominin atardamarı olarak adlandırılabilecek olan bölge özellikle, Çin’le yakın ilişkileriyle dikkat çekiyor.

Bu noktada, ABD başkanı Donald Trump’ın döneminde ABD’nin ASEAN’la gerileyen ilişkileri karşısında bölge ülkelerinin Çin’e yaklaşmasının bir anlamda kaçınılmaz olduğu ortada.

Ancak bu durum, ASEAN’ın Çin’e tam bağımlılık anlamı taşımak yerine, kontrollü bir ilişkiden yana olduğuna söylemek mümkün.

RCEP umudu

Liderler zirvesindeki görüşmelerde bir aksilik olmazsa en önemli gelişme RCEP’in imzalanması olacak.

Pazar günü imzalanması beklenen 15 üye ülkeli RCEP dünyanın en büyük ticaret birliği olacak.

İşbirliğinde en büyük ortağın Çin olması, bu sürecin Çin güdümünde gerçekleştirildiği intibaı uyandırsa da, başta Japonya olmak üzere ASEAN içerisinde Singapur’in önemli katkıda bulunduğunu söylemek gerekiyor.  

Bu gelişme, hiç kuşku yok ki, ABD’de Trump yönetiminin bölgeyle ilişkileri geriletmesi anlamı taşıdığı gibi, yaşanan gerginliklere rağmen, Çin’in bölge ülkeleriyle işbirliğinin geldiği aşamayı göstermesi bakımından da önem taşıyor.

Bir yandan kovid-19’la mücadele ve olası aşı geliştirilmesi sürecinde Çin’in rolü öte yandan Hindistan’ın çekilmesiyle birlikte yeni bir Asya-Pasifik inisiyatifi olarak adlandırılabilecek olan RCEP’in imzalanması bölgenin yeniden ve farklı bir şekilde küresel ekonomideki yerini pekiştiricek bir öneme sahiptir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/11/13/asean-zirvesi-ve-kuresel-ekonominin-gelismesi-umudu-the-asean-summit-and-the-hope-for-the-recovery-of-global-economy/