27 Şubat 2020 Perşembe

Malezya’da geçici hükümet mi erken seçim mi? / Possibility of an interim government or snap elections in Malaysia?


Mehmet Özay                                                                                                              27.02.2020

foto: malaysiakini.com
Malezya’da geçen hafta sonundan bu yana yaşanan gelişmelerde, neredeyse tüm siyasi partilerin destek verdiği lider Dr. Mahathir Muhammed olduğu yapılan açıklamalarla netleşmiş durumda.

Dr. Mahathir hafta başında bizzat kendisi, parti ayrımı gözetmeksizin birlik çağrısında bulunurken, “parlamentodaki siyasi partilerin kendisine verdikleri” yönündeki açıklamasıyla tek lider konumunda olduğunu gizli/açık ortaya koymuştu.

Bu durum, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durum dikkate alındığında haklılık payı taşıdığına kuşku yok. Ancak bu görüşü ve yaklaşımı bir başlangıç kabul etmek yanlış bir görüşe varmak anlamı taşıyacaktır. Neredeyse son bir haftadır yaşananların odağında iktidardaki Umut Koalisyonu’nu sona erdirme gayreti olduğu ortada.

Federal sultan dün yani 24 Şubat’ta geçici hükümet kurma görevini yeniden Dr. Mahathir Muhammed’e verirken, Pazar ve Pazartesi günkü siyasi gelişmelerin niçin olduğunun sorgulanması gerekiyor.  

Hatırlanacağı üzere Dr. Mahathir, geçen Pazartesi günü hem başbakanlıktan hem de parti başkanlığını yürüttüğü Yerli Birlik Partisi’nden (Parti Pribumi Bersatu) istifa etmişti.

Bu gelişme, Dr. Mahathir’e destek vereceği düşünülen alternatif bir koalisyonun ortaya çıkmakta olduğu şeklinde yorumlanıyordu. Ancak tam tersi bir gelişme olduğu bugün daha iyi anlaşılıyor.

İlk olarak Demokratik Eylem Partisi (DAP) genel başkanı ve Umut Koalisyonu hükümetinde maliye bakanı Lim Guang Eng tarafından gündeme getirilen, Dr. Mahathir’in UMNO’nun içinde olduğu bir koalisyonda yer almak istemediği yönündeki yaklaşım, Dr. Mahathir’in dün (26 Şubat) yaptığı bir açıklama ile teyit edilmiş oldu.

Yeni bir koalisyon bloğu oluşması halinde UMNO’nun çoğunluğu oluşturacak olması nedeniyle Dr. Mahathir  bu partinin milletvekillerinin ya kendi partisine veya başka partiye katılmaları yönünde bir öneriyi gündeme getirdi.

Bu gelişme, Dr. Mahathir’in Pazar ve Pazartesi günü yaşanan gelişmeleri doğru okuyamadığı şeklinde yorumlanabilir. Yapılan yolsuzlukları gündeme getirerek 2016 yılında ayrıldığı, 2018 seçimlerinde iktidardan etmek için Enver İbrahim’le ittifak kuran Dr. Mahathir’in bugün kalkıp aynı UMNO ile ittifak kurmak suretiyle başbakanlık yapması siyasi bir intihar olurdu.  

Azmin Ali ve ihanet suçlaması

Birinci seçeneğin gerçekleşmediği ortada. Burada sorgulanması gereken ve tüm bu gelişmelerin odağında olduğu görülen Halkın Adaleti Partisi’nden (Partai Keadilen Rakyat- PKR) ihraç edilen ve başında federal hükümette ekonomi eski bakanı ve partinin başkan yardımcılarından Azmin Ali ve onunla birlikte hareket eden diğer on milletvekilinin girişimlerinin ne kadar sağlıklı bir gelişmeye yol açıp açmadığıyla alâkalı.

Azmin Ali, hafta sonundan bu yana, artık sona ermiş olan Umut Koalisyonu iktidarının ortakları PKR, DAP ve Amanah tarafından istisnasız hedefinde olan kişi konumunda.

Azmin Ali’nin Dr. Mahathir Muhammed ve UMNO içinde bazı önemli politikacılarla olan bağı sorunun Umut Koalisyonu hükümetini düşürmek olduğuna işaret ediyor.

Hükümetin çalışmalarının devam ettiği bir dönemde, Dr. Mahathir ülke ekonomisini bahane göstererek başbakanlığı Enver İbrahim’e devretmeyi sürekli ertelemesi, daha uzun süre başbakanlıktan kalma arzusunda ısrar etmesi dikkate alındığında bugün ortaya çıkan siyasi manzara başbakanlıkta doğal hakkı olan Enver İbrahim’e karşı bir sürecin işletilmekte olduğunu kanıtlıyor.

Bu nedenle, Umut Koalisyonu iktidarını sona erdiren ve dolaylı olarak Enver İbrahim’e yönelik kabul edilebilecek bu girişim bir sivil darbe olarak adlandırılmayı hak ediyor.

Pazar günü gerçekleşen çoklu toplantılar sırasında, Azmin Ali ve grubunun geçen yıl bir anlaşma ile ‘Malay birliği’ bloğu oluşturan UMNO ve Malezya İslam Partisi’yle (PAS) görüşmesi, Pazartesi günü Dr. Mahathir’in başbakanlıktan istifasının ardından yeni koalisyonun harekete geçerek yeni hükümeti kurabileceğini akla getiriyordu.

Ancak, böylesi bir gelişme olmadı. Burada çarpıcı husus UMNO-PAS Malay çoğunluğu girişiminin akamete uğradığıdır. Bunun sebebine aşağıda değineceğim.

Ancak bütün bu olup bitenler temelde Enver İbrahim karşıtlığı ile ortaya çıkan UMNO ve PAS destekli hareketin başarısızlığı olduğu ortadadır.

Bu çerçevede, Azmin Ali vak’ası hiç kuşku yok ki, Malezya siyasi tarihine geçecek bir mahiyet taşıyor. Doğal olarak kendisine yönelik suçlamaları reddeden Azmin Ali’nin yakın gelecekte hangi partiye katılacağı veya siyasete hangi yönde devam edeceği de PKR’a ihanetinin çıkış noktasına gönderme yapacak bir gelişme olarak kabul edilecektir.

Sabah-Sarawak faktörü

Azmin Ali’nin merkeze alındığı, ancak arkasında UMNO ve bir ölçüde PAS’ın olduğu anlaşılan son gelişmede Dr. Mahathir’li veya onsuz, UMNO, PAS ve Azmin Ali grubunun Sabah ve Sarawak partilerini yanlarına almadan iktidar olmaları mümkün değil.

Bunun temel nedeni ise Sabah ve Sarawak Eyaletleri’nde bu siyasi bloğun toplumsal ve siyasal karşılığının olmaması oluşturuyor.

Aslında bu gelişme son günlerde yaşanan siyasi güç temerküzü çabalarının ötesinde, bir ulus-devlet yapısı olarak  Malezya’nın derin bir yarasının yeniden nüksetmesi anlamı taşıyor.

Malay çoğunluğu söylemi ve ittifakının Borneo Adası’nda Doğu Malezya olarak da adlandırılan Sabah ve Sarawak Eyaletleri gerçekliği göz önüne alınmadan bir işlerlik taşımadığı bir kez daha kanıtlanmış gözüküyor.

Bu iki eyaletin, özellikle PAS’a yönelik zaten var olan siyasi tepki nedeniyle bugünkü şartlarda gelişmelerin merkezinde yer alan PAS’la aynı masaya oturma ve bir koalisyon içinde yer alması mümkün gözükmüyor.

UMNO’nın başını çektiği Ulusal Cephe iktidarları döneminde de, UMNO Sabah ve Sarawak’ı temsil eden eyalet bazında faaliyet gösteren siyasi partilere muhtaçtı.

Bugün de bu durumda bir değişiklik olmadığı gibi, siyasi ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak bu iki eyaletteki halkın farklı taleplerle öne çıkmakta olduğunu veya en azından böyle bir potansiyelin güçlü bir şekilde ortada olduğunu dikkate almak gerekir.

Siyasi ahlâk krizi: UMNO – Pas İttifakı  

9 Mayıs 2018 seçimlerinden bir hafta sonra kaleme aldığım yazıda ülke siyasetteki yozlaşmanın sona erip ermeyeceği konusuna değinmiştir.

Son bir haftadır yaşanan gelişmeler, reform hedefiyle iktidara gelen yapı içerisindeki bazı unsurların ve bunları tetikleyen dışarıdaki siyasal unsurların girişimiyle böylesi bir değişimin oluşma izlerinin en azından şimdilik ortadan kalktığını ortaya koyuyor.

Mevcut iktidar yapısı içerisinde yaşanan çekişmeleri göz ardı etmemekle birlikte, Dr. Mahathir’in istifasına ve partisinin Umut Koalisyonu bloğundan ayrılmasına neden olan gelişmeler siyasi ahlakın dışına çıkıldığına işaret etmektedir.

Bu noktada, dikkat çekilmesi gereken sadece altmış yıl ülkeyi yönetmiş olan UMNO’nun ülkenin farklı kurumları içindeki güç yapısı ile açıklanabilir.

Federal parlamentoda sadece 42 milletvekiliyle üçüncü parti konumdaki UMNO’nun, üstüne üstlük eski parti başkanı ve başbakanının yüzyılın yolsuzlukları çerçevesinde yargılanmasının sürdüğü bir dönemde bir tür siyasi güç gösterisi ile öne çıkmasını iyi değerlendirmek gerekiyor.

UMNO’nun 2019 yılı Eylül ayında ‘Müslüman cephesi’ adı altında PAS ile kurduğu ittifak ise, ahlaki krizin hangi boyutta seyrettiğine ortaya koymaktadır.

1990-2013 yılları arasında PAS’ın başkanlığını yürütmüş olan Nik Aziz’in 2015 yılı Şubat ayında vefatının ardındna parti yönetiminin UMNO ile giderek yakınlaşma politikalarının meyvesini bugün alınmakta olduğu görülüyor.

UMNO’nun genel başkanı ve ülkenin 6. Başbakanının 2009-2018 yılları arasındaki görev süresinde, özellikle 1 Malezya Kalkınma Fonu (1MDB) yolsuzlukları nedeniyle son iki yılını mahkemelerde geçirmesi karşısında PAS yönetiminin söylem ve pratik ile bu süreçlere eleştirel yaklaşmaması dikkate alınması gereken bir özelliktir.

Nik Aziz’in vefatından önce yani 2008 ve 2013 genel seçimlerinde o dönem Enver İbrahim’in başında bulunduğu reformist muhalefet bloğunun oluşturduğu koalisyon içinde yer alan PAS, 2013 seçimlerinin ardından ve özellikle de Nik Aziz’in vefatının ardında tedrici olarak koalisyondan uzaklaşırken, kendini bu süreçte UMNO’nun yanında bulması oldukça manidardır. 

Bu gelişmede, hiç kuşku yok ki, PAS üst düzey yönetiminin UMNO çevreleri ile girdiği ilişkilerin kayda değer bir rolü olmalı.

Geçici Hükümet mi büyüyen kaos mu?

Dr. Mahathir, geçici hükümeti kurmakla görevlendirilmiş durumda. Ancak siyasal yapıdaki parçalanma, tarafların birbirine olan güveninin son derece aşınmış olması, hangi partinin veya partilerin Dr. Mahathir’e destek vereceğini veya hangi partidin diğerleri ile ortak bir zeminde buluşup buluşmayacağı konuları geçici de olsa bir hükümetin oluşturulup oluşturulmayacağını tehlikeli hale getirmiş durumda.

Dr. Mahathir, federal sultanın kendisine başbakanlık görevi vermesinin ardından herhangi bir siyasi hareket/ittifak değil, “birleşik hükümet” kurma konusunda görüş beyan etmesi, hiç kuşku yok ki, onun yukarıda dile getirilen çelişkileri ve çıkış yolunun pek de mümkün olmadığını görmüş olduğunu ortaya koyuyor.

Artık ortada adından başka bir şey kalmamış olan eski Umut Koalisyonu’nu oluşturan PKR, DAP ve Amanah bu şartlarda Dr. Mahathir’e destek vermesi mümkün gözükmezken, Dr. Mahathir’in de açıkçası bu gruba “beni destekleyin” demesi olası değil.

Öte yandan, yine yukarıda dile getirilen sebeplerden ötürü, UMNO-PAS ikilisinin oluşturduğu “Malay bloğu”’nun Sabah ve Sarawak Eyaletleri siyasetinden destek alamaması nedeniyle, tek başlarına Dr. Mahathir’in başbakanlığını destekleyebilecek milletvekili sayılarının olmamasıyla mümkün değil.

Bu süreçte, Azmin Ali ve beraberindeki milletvekillerinin önce partileri PKR ardından Umut Koalisyonu hükümetini düşürme konusundaki girişimlerinin ülkeyi getirdiği siyasi kargaşanın ancak yeni bir seçimle giderilebileceğini ortaya koyuyor.

Bu tür bir gelişme için pek fazla zaman geçmeyeceği kanaatindeyiz. Büyük bir süprriz olmadıkça, muhtemelen önümüzdeki hafta ülke siyasetinde yeni bir evrenin başlayacağını söyleyebiliriz.


24 Şubat 2020 Pazartesi

Malezya’da Başbakan Dr. Mahathir istifa etti / Dr. Mahathir resigned in Malaysia


Mehmet Özay                                                                                                                         24.02.2020

Malezya’da siyaset kazanı kaynıyor... Başbakan Dr. Mahathir Muhammed istifa dilekçesini Federal sultan’a sundu.

Hafta sonu, ‘Malay birliği kurma’ söylemiyle yola çıkanların başarısızlığının ardından gelen bu istifa siyasette yeni gelişmelerin olacağının habercisi.

Enver İbrahim’in başında bulunduğu Halkın Adaleti Partisi’nden (Partai Keadilen Rakyat- PKR) 11 milletvekili istifa etti. Bu gelişme, parti içinde Enver İbrahim karşıtı söylemi ile dikkat çeken ve hafta sonu başta Dr. Mahathir’in kurucusu olduğu Yerli Birlik Partisi (Parti Pribumi Bersatu) olmak üzere muhalefetteki UMNO ile görüşmelerde yer alan Azmin Ali ve Zuraida Kamaruddin’in parti üst düzey kurulu tarafından hainlikle suçlanarak ihraç edilmeleri ardından geldi.

Hükümette ekonomi bakanı olan Azmin Ali ile Emlak ve Yerel Yönetim Bakanı olan Zuraida Kamaruddin’in bir süredir parti içinde Enver karşıtlıkları muhalefet tarafından da destek görüyordu.

PKR’da gerçekleşen bu istifa hükümetin parlamentoda çoğunluğu kaybettiği ve hükümetin de facto düşmesi anlamına geliyor.

Hedef Enver İbrahim

Hiç kuşku yok ki, hafta sonu, iktidardaki Umut Koalisyonu içinden ve muhalefet partileri arasında yaşanan siyaset trafiği Enver İbrahim’in başbakanlığını önlemeye yönelik bir girişimdi ve şimdilik başarısız olmuş gözüküyor. 20 yılı aşkın süredir hak ettiği başbakanlığın yeniden ve bir başka biçimde engellenmeye çalışılmasıyla bu girişimi Enver İbrahim’e yönelik bir sivil darbe adlandırmak mümkün.

Bazı çevreler tarafından ‘Malay birliği kuruluyor’ söylemiyle dillendirilen gelişme halkın seçtiği parlamentoya rağmen, parlamento dışı aktörlerin ve taleplerin açıkça ve fiili olarak dillendirilmesinin bir sonucu olduğu görülüyor.

Demokrasi karşıtı girişim

Parlamento dışı girişimlerin ülke demokrasisine zarar vereceği yönündeki sağduyulu açıklamanın başbakan Dr. Mahathir Muhammed’in kurucusu olduğu ve hükümette gençlik ve spor bakanı olarak görev yapan genç siyasetçi Syed Saddiq’dan gelmesi ise oldukça anlamlıydı.

Saddiq’ın dün yani, Pazar günü yeni bir iktidar kurma girişimi sürecinde Dr. Mahathir’e söylediği iddia edilen bu siyasi görüşün, bugünkü gelişmelere doğrudan bir etkisi olduğu ileri sürülebilir.

Sivil darbenin görünür hedefinde Umut Koalisyonu bulunurken, ana hedefin Enver İbrahim olduğu ortaya çıkmış durumda.

Bu gelişmeye aşağıda değineceğim...

Dr. Mahathir’den yeni bir hamle beklentisi

Bugünkü en önemli gelişme, hiç kuşku yok ki, Başbakan Dr. Mahathir Muhammed’in başbakanlıktan istifasıdır. Ancak Dr. Mahathir’in istifasının yerine Enver İbrahim’i geçirme  amaçlı olmadığı aksine yeni bir siyasi hamlenin bir başka safhası olduğu iddialarının doğru olup olmadığını anlamak için biraz daha beklemek gerekiyor.

Bununla birlikte, hafta sonu yaşanan ve yeni bir iktidar kurma arayışında başarısız olunmasının ardından gelen bu istifa açıkçası, Dr. Mahathir’in siyasi kariyerinde önemli bir yer bırakacaktır.

Dünkü gelişmeler yakından incelendiğinde açıkçası bu istifanın gelişi belliydi...

Dün akşam saatlerinde Federal sultanla yapılan görüşmeler sonuç vermemesinin bu istifanın temel nedenini oluşturuyor.

Ardından, bu sabah Yerli Birlik Partisi (Parti Pribumi Bersatu) genel başkan yardımcısı ve hükümette içişleri bakanı Muhyiddin Yasin partinin Umut Koalisyonu’ndan çekildiğini açıkladı.

Hiç kuşku yok ki, dünkü girişim Dr. Mahathir için önemli bir kayıp anlamı taşıyordu.
Bu nedenle, yeni iktidar arayışlarının odağındaki Dr. Mahathir ve kurucusu olduğu Bersatu’nun ayrılması yeni bir hükümet kurulmasını zorunlu kılarken, PKR genel başkan yardımcısı ve hükümette başbakan yardımcısı olan Dr. Wan Azizah Wan İsmail’in Federal Sultan’la yapılacak görüşmenin ardından yeni hükümeti kurması bekleniyor.

Azmin Ali’nin çıkışı

Pazar günkü siyaset trafiğinin önemli isimlerinden biri hiç kuşku yok ki, PKR genel başkan yardımcılarından ve federal hükümette ekonomi bakanı olan Azmin Ali bulunuyor.

1990’lı ve 2000’li yılların başında Enver İbrahim’in en yakınında bulunmuş isimlerden olan Azmin Ali, parti içerisinde bir hizbin başını çektiği gibi, başbakan Dr. Mahathir’in yeni gözdelerinden biri olarak dikkat çekiyordu.

Malezya’da genel anlamda reform hedefiyle iktidara gelen Umut Koalisyonu’nda çözülmede, hiç kuşku yok ki, PKR içindeki hizbin rolü önemli. Bu durum, zaten belirli siyasi çevrelerde yıllardır var olan Enver karşıtlığı üzerine kurulan yapılaşma için oldukça elverişli bir imkan sunuyordu.

Malezya’da hükümet değişimine gidilen bu süreç bir sürpriz olmasa da, pek çok kişiyi şaşırttığına kuşku yok.

2018 Mayıs seçimlerinden önce Dr. Mahathir’in o dönem hapisteki Enver İbrahim’le siyasi ittifak girişiminin bir sonucu olarak kurulan hükümette bir süredir yaşanan çoklu sorunlar bugün oluşan ittifak bloğunun kopuşuna tanık olunmasına neden oldu.

Bu sorunlardan biri, Dr. Mahathir’in ittifak ortaklarına verdiği söylenen iki yıllık başbakanlık sonrasında görevini Enver İbrahim’e devredeceği yolundaki sözüydü.

Daha önceki yazılarımızda da dikkat çektiğimiz üzere, aradan geçen sürede Dr. Mahathir, ülke ekonomisinin rayına oturtulmasını gerekçe göstererek söz verilen süre zarfında başbakanlıktan ayrılmayacağını defaatle söylemesi, Enver İbrahim’le ve iktidar ittifakını oluşturan partiler arasında gerginlikler yaşanmasına neden olmuştu.

En son, Umut Koalisyonu ittifakı liderleri arasında Cuma günü yapılan toplantıda başbakanlıktan çekilme kararının Dr. Mahathir’e bırakıldığı açıklanmıştı. Toplantıda özellikle Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) ve Emanet Partisi (Amanah) liderleri tarafından Dr. Mahathir’in başbakanlığı bırakması konusundaki baskının gerginliğe neden olduğuna vurgu yapılıyor.

Federal meclisteki dört partinin ittifakıyla oluşan hükümette belirleyici husus, Dr. Mahathir’in geçici başbakanlığı ve ondan sonra Enver İbrahim’in yirmi yıldır beklediği başbakanlık koltuğuna oturmasıydı.

Dr. Mahathir, daha seçimler öncesi yapılan görüşmelerde, iktidara gelinmesi halinde, başbakanlığı iki yıl sürdüreceği yolunda anlaşılan konu üzerinde zamanla yapılan polemikler bugün ayrışmanın belkemiğini oluşturduğu düşünülebilir.

Ancak bu süreçte, Dr. Mahathir’in elini giderek daha da güçlendirmesi, özellikle de Enver İbrahim’in başında bulunduğu PKR içinde ekonomi bakanlığı konumuna getirilen Azmin Ali’nin yürüttüğü muhalif kanadın güç bulmasının rolü yadsınamaz.

Dr. Mahathir’siz yeni bir ittifak

Bugün yaşanan ayrışmayı daha 2018 seçimleri öncesinde “Dr. Mahathir’le bir kez daha mı, Hayır” diyerek reddeden kesimler vardı. Veya bu ittifaka Dr. Mahathir dönemi politikaları ve siyaset ahlakı tartışmalarına taraf olan veya bunları yakından duyanlar bu ittifaka hayır diyorlardı.

Bugün bu çevreler kendilerini “evet haklı çıktık” diyebilirler. Ancak ne 2018 seçimleri öncesinde ittifakın oluşmasında ne de bugün ittifak yapısının çökerek iktidarın kaybedilmesinde Enver İbrahim’in doğrudan, kasıtlı bir eyleminden bahsetmek mümkün gözükmüyor.

Dr. Mahathir’in daha o dönem hapisteki Enver İbrahim’i ziyaret ederek ittifak görüşmeleri için aldığı inisiyatifin ve seçim zaferinin ardından, iki yıl gibi bir süre geçmişken iktidarı ve özellikle de Enver İbrahim merkezli ittifak bloğunu dışarda bırakmak suretiyle yeni bir ittifak arayışına girmesinin çıkar ilişkileri ile açıklanabilecek nedenleri olduğuna kuşku yok.

Ancak konunun salt bu bağlama sıkıştırılması, aynı zamanda Dr. Mahathir’in siyasi kalibresine yönelik bir ithamlar zincirinin oluşması anlamı da taşıyacaktır.

Dr. Mahathir’in zehir gibi bir politikacı olduğuna kuşku yok. Ancak her politikacı gibi yakın/uzak çevresinin ulus-devlet denilen ülkenin kendini bağlı hissettiği köklerden neşet eden yapısal unsurlarının etkisi altında kalmadığı söylenemez.

Malezya’da kaynayan siyaset kazanında önümüzdeki günlerin de hareketli geçeceğine kuşku yok. Yeni bir iktidar koalisyonu kaçınılmaz görünüyor. Halkta Enver İbrahim’e yönelik destek halen varlığını sürdürürken, siyasetin karanlık koridorlarından ne tür hamleler çıkacağı izlemeye değer.


22 Şubat 2020 Cumartesi

Hindistan’da başkent Yeni Delhi seçimleri: Kejriwal’in zaferi ve BJP’nin ayrıştırıcı politikalar / Elections in New Delhi: Victory of Kejriwal and divisive policies of BJP


Mehmet Özay                                                                                                                         22.02.2020

foto: ndtv.com
Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi yönetimini belirleyen ve 11 Şubat’ta yapılan seçim, yine Arvind Kejriwal’in zaferiyle sonuçlandı.

2015 yılından bu yana başkenti yöneten Kejriwal’in ve başında bulunduğu Aam Adami Partisi için bu seçim siyasi zafer anlamı taşırken, federal hükümeti elinde bulunduran BJP içinse bir hezimet anlamı taşıyor.

BJP’nin başkent seçimlerini kaybetmesi, 2018’den itibaren yapılan eyalet seçimlerinde beş eyalet yönetimi kaybetmesinin ardından oldukça önemli bir sürece işaret ediyor.

Ülkenin köklü siyasi hareketi Kongre Partisi’nin ise başkent seçimlerinde bir tek vekil dahi çıkaramamış olması, bu partinin ulusal siyasette henüz kendine yeniden yer açabilecek bir düzeye ulaşmadığının göstergesi kabul edilebilir.

Özellikle, 1998-2013 yılları arasında üç dönem başkenti yöneten Kongre Partisi’nin bugün başkent meclisinde vekilinin olmaması, son derece çarpıcı bir siyasi gerçekliğe işaret ediyor.

Aam Adami Partisi başkent meclisinde 70 vekilin 62’isini alırken, BJP sadece 8 vekillik kazanabildi. Ancak bu seçim, iki parti arasındaki siyasi rekabetin ötesinde anlam taşımasıyla da önem arz ediyor.

Aşırı-Hindu milliyetçiliğine cevap

Başkent yönetimi elinde bulunduran ve Aam Adami Partisi başkanlığını yürüttüğü gibi bu parti ile özdeşleyen Kejriwal’in zaferi, BJP’nin son dönemde aşırı-sağcı Hindu milliyetçiliği söylemleri ile çelişen bir siyasi bağlamın ortaya çıktığına işaret ediyor.

Öyle ki, Aralık ayında ulusal hükümet başbakanı Narendna Modi tarafından vatandaşlık yasası’nın onaylanmasının ardından, ülkenin dört bir yanında başgösteren gösteriler ve tartışmaların sürdüğü bir dönemde başkent Yeni Delhi yönetimini belirlemek amacıyla yapılan seçim, uluslararası boyuta taşınan tartışmayı bir anda farklı bir yöne kaydırdı.

Başkent yönetimini belirleyen yerel seçim, yönetim zaten elinde bulunduran ve Türkçe’ye “Sıradan Vatandaş Partisi” olarak çevrilebilecek olan Aam Adami’nin (AAM) zaferi ile sonuçlanması hiç kuşku yok ki, federal hükümetin yanı sıra, ülkede yirmiye yakın eyalette yönetimi elinde bulunduran BJP’nin ve bu partinin toplumsal kökenlerini oluşturan Ulusal Gönüllü Organizasyonu’nun (Rashtriya Swayamsevak Sangh-RSS) yürüttüğü aşırı-sağcı Hindu  politikalarıyla tezat teşkil ediyor.

BJP, kampanya sürecinde aşırı-sağcı Hindu milliyetçiliği söylemlerini yenilemesine ve Kejriwal’e karşı nefret ve hatta şiddet söylemi içeren ifadelerle saldırmasına rağmen, 2015’deki seçimde kazandığı üç vekilin sayısını sekize çıkarmasıyla, başkentte az bir temsille de olsa varlığını hissettirdiğini ortaya koyuyor.

Öte yandan, Kejriwal’in zaferini, başkentin demografik ve kültürel yapısının farklılığı ile açıklamak ve/ya bir başka ifadeyle kozmopolit kimliğiyle öne çıkan ve aralarında Müslüman kitlelerinde bulunduğu başkent seçmeninin aşırı-Hindu milliyetçi söylem ve pratiklerine verdikleri bir cevap olarak da okumak mümkün.  

BJP, ulusal çapta Hindu yanlılığı ile geniş Hindu kitlelerinin desteğini almasına rağmen, başkentte umduğu başarıyı bulamadı. Seçim sürecinde tipik ayrıştırıcı, dışlayıcı ve nefret temelli söylemleriyle öne çıktı.

BJP yönetiminin, vatandaşlık yasasıyla Müslüman kitlelerin din temelli olarak geniş Hindistan toplumundan ayrıştırılmasına tepki gösteren siyasi rakibi Kejriwal’i, “Müslüman teröristleri desteklemekle” suçlamaktan geri durmaması ve başkentte Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları ‘Şahin Bey’ (Shaheen Bagh) bölgesindeki gösterilerde öne çıkan kadınları “terörist” ve bölgeyi de “canlı bomba merkezi” olarak tanımlamaları, ayrıştırıcı ve dışlayıcı politikalarında ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli.

Dürüstlük ve sosyal politikalar

Bir anarşist olarak tanımlanan Kejriwal’in kozmopolit özelliği ile dikkat çeken yirmi milyonluk başkentteki yönetimi aslında anarşizm ile pek de ilgili olmayan, aksine tastamam modern kalkınmacı politikaların hakim olduğu bir yönetime konu oluyor.

Bu noktada, illâ ki Kejriwal’in ‘anarşistliğinden’ bahsedilmesi gerekiyorsa bunun da, yerleşik siyasal elitlerden ve politikalarından ayrışması ile olduğunu söylemek mümkün.

Başkent halkına daha iyi yaşam koşulları ki, bunun içinde yolsuzlukla mücadele olmak üzere ve bunun doğrudan uzantısı olan eğitim, sağlık ve ulaşım gibi genel geçer kabule dayanan alt yapı bağlamlarından ibaret.

Dini aidiyet bağlamında ‘Hindu’ olan Kejriwal, takip ettiği siyasal politikalar noktasında, örneğin 2014 yılından bu yana ulusal çapta belirleyiciliğine tanık olunan BJP’li politikacılardan ve icraatlarından ayrışıyor.

Kejriwal, bu ayrışmasıyla, ülkenin temellerini oluşturan ‘seküler’ yasalar ve bunun toplumsal ifadesi ve dayanağı olan çok-dinlilik çok-kültürlülük unsuruna bağlılığı ile belirleyicilik sergiliyor.

Hindistan siyasetine yeni soluk

Hindistan’da ulusal siyasette, çatışma eksenli bir yapının giderek egemen oluşu dikkat çekiyor.

İktidardaki BJP hükümetinin toplumsal temellerini oluşturan Hinduizm veya daha doğru deyişle çok-dinli ve birbiri ile çeşitli bağlamlarda örtüşen dini yapılara mensup kitlelerin, Hinduizm şemsiyesi altında birleşmeleri ve ülkeyi bu dini yapının ana gövdesi olmak bir yana, hakimi konumunda görmesinden kaynaklanan aşırı-sağcı/dini yapılanma hüküm sürüyor.

Federal hükümette BJP egemenliği, bazı eyaletlerde BJP ve yerel partiler ittifakı ile oluşan koalisyon yapıları, Keşmir’in özel statüsünün geri alınması ve nihayetinde Assam eyaletindeki vatandaşların nüfus kayıtlarının yenilenmesi sürecinde, geçen on yıllar boyunca bölgeye sığınmış olan ve bir kısmı zaten daha önce vatandaşlık aldığı anlaşılan kitlelerin karşı karşıya kaldığı vatandaşsızlık süreci öne çıkan konular.

Başkent seçimlerinde, federal hükümet başbakanı Narendra Modi ve hükümeti oluşturan RSS kökenli BJP partisinin ileri gelenlerinin açık bir hezimet ile karşı karşıya kalmaları, şu an için vatandaşlık yasasının geleceğini ve ne tür uygulamalara konu olacağını belirsizleştirmiş durumda.

BJP’ye alternatif olacağı düşünülen Kongre Partisi’nin köklü siyasi geçmişi bir avantaj olarak görülebilirken, bu durum partinin uzun dönemli yönetimlerinde geniş kitleleri uğrattığı hayal kırıklığı nedeniyle bir dezavantaj olarak da dikkat çekiyor.

Ulusal politikanın, etnik ve dini yapılaşmaların doğasından kaynaklanan nedenlerle eyaletler bazında faaliyet gösteren siyasi hareketlerin ötesinde ulusal düzeyde toparlayıcı bir siyasal harekete duyulan ihtiyaç bugün kendini açıkça hissettirmektedir.

Yeni Delhi seçimlerinde, BJP’nin veya rakibi Kongre Partisi’nin kazanamayacağı konusunda neredeyse herkes hem fikirdi.

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde, başkent Yeni Delhi yönetiminde bir kez daha söz sahibi olan AAP partisinin niçin ulusal bir siyasal güç haline gelemediği sorgulanmaya değer bir duruma işaret ediyor. Bu noktada, AAP’ın şu an için oluşmuş olan siyasi talep ve ihtiyaçlar bağlamında, hayata geçirebilecek bir siyasi vizyonu, siyasi kadroları ve ulusal politikaları bulunuyor mu sorusu önem taşıyor.

Kejriwal, -en azından şimdilik- ulusal çapta böylesi bir siyasi hareketin başını çekmese de, başkent yönetimi ve seçimlerindeki başarısı ile ulusal siyasete yeni bir norm getirme çabası içerisinde olduğunu söylemek mümkün.


20 Şubat 2020 Perşembe

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler II / Some Issues about research phenomenon and research university II


Mehmet Özay                                                                                                                        20.02.2020

Araştırma üniversitesi dinamizmini, temelde araştırmacı kimliğini kazanmış akademisyenlerden almaktadır. Söz konusu bu akademisyen grubu, bireysel çaba ile kazanılmış ve kurumsal destek ile ortaya konulmuş süreçleri birleştirmek suretiyle bir yandan kendi bireyselliklerine, öte yandan mensubu bulundukları araştırma kurumuna kimlik kazandırmakta ve/ya bu kimliğin sürdürülebilirliğini sağlamaktadırlar.

Bu akademisyen grubunun bir anlamda inşacısı olduğu veya olması beklenen araştırma üniversitesinde yer alan öğrencilerin, söz konusu bu sürece ne denli adapte olup olmadıkları meselesi, aynı zamanda sürdürülebilirlik konusuna dikkatlerin çekilmesine neden olmaktadır.

Tekil araştırmacılar kendi faaliyetleri üzerinden bir devamlılık sergiler, ilgili alana dair tedrici bir katkı yapar veya böyle bir katkı yapma beklentisi ile çalışmalarını yürütürken, öğrenme sürecindeki kitlenin yani öğrencilerin araştırma faaliyetine dair ne gibi bir yapılanma içinde olduğu sorusu öne çıkmaktadır.

Aslında yüksek öğretim düzeyinde ve bağlamındaki araştırma kurumları, bizatihi konvansiyonel eğitim-öğretim faaliyetlerinin dışında, ortaya koymakta oldukları araştırma faaliyetleri ile eğitimi/öğretim etkinliklerini birleştirme yetisinde ve maharetinde olabileceklerini dikkate almak gerekir.

Nihayetinde, yukarıda zikredilen araştırma eksenli üniversiteler, -tıpkı düşünce kuruluşları ve sivil toplum oluşumları gibi kurumların varlığında olduğu üzere-, belli sorunlar üzerinde gerekli yöntem ve araçlarla araştırma faaliyetleri sergilemek ve ortaya anlamlı, ilgili alana katkıda bulunan ürünler koymak amacındadırlar veya böyle olmaları beklenmektedir.

Araştırmanın eğitim/öğretim faaliyeti ile karşılaştırılamayacak denli dinamik, kendinde ve üretken yapısı dikkate alındığında, araştırmanın öncellenmiş olmasının eğitim/öğretim faaliyetlerinin arkada bırakılmasını değil, aksine eğitim olgusunu araştırmanın doğası içinde meczederek gerçekleştirmenin olasılıkları üzerinde düşünmek gerekmektedir. 

Hiç kuşku yok ki, burada araştırma etkinliğinin doğasına uygun olarak iki noktaya dikkat çekmekte fayda var. İlki araştırmacıların düşünce olanaklarını ve imkanlarını mümkün olduğunca araştırmanın doğasına kanalize etmektir. İkincisi ise, bir tür usta-çırak ilişkisi ile bu süreçte yer alacak öğrencinin öğrenim edimini gerçekleştirebilecek bir donanıma en azından öz itibarıyla sahip olmasıdır.

Araştırmacı ile bu süreçte asistan sıfatıyla yer alan öğrencinin usta-çırak ilişkisi öğretim sürecinin konvansiyonel öğretim sürecinden çok daha etkin ve yoğun bir şekilde ortaya çıkmasına olanak tanırken, aynı zamanda pratik bir karşılık olarak araştırma ediminin tedrici olarak ilerlemesinde de rol ve işlevi olacaktır.

Araştırma sürecinin birbirine eklemlenmiş, sürdürülebilir yapısı, bir zaman yönetimi kadar düşünce ve pratik yönetimini de beraberinde getirmektedir. Bu süreçte yaşanacak kısa ve uzun dilimlere yayılan kopuşların, araştırmanın etkinlik çerçevesi, sürdürülebilirlik, otantiklik ve verimlilik gibi bağlamlarını engelleyiciliği akıldan çıkartılmamalıdır.

Unutulmaması gereken husus, araştırmanın, -bir önceki yazıda dile getirilen- gündelik rutin eylemler içerisinde kişinin yaptığı pragmatik yönelimli araştırmadan oldukça farklı olduğudur. Araştırmada izlenmesi gereken basamakların en önemli aşamasının, düşünce üretimine sağlayacak eleştirel yaklaşım olduğu hatırlandığında, bizatihi düşünme ediminin nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığının iyi hesap edilmesini gerektirmektedir.

Temelde araştırma ile düşünce eylemi arasında birbirini besleyen kopmaz bir ilişki olduğu ortadadır. Araştırma sonunda ortaya konulacak ürünün sağlık dereceği, bu iki sürecin birbirini olabildiğinde yaratıcı bir şekilde desteklemesiyle bağlantılıdır.


13 Şubat 2020 Perşembe

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler / Some Issues about research phenomenon and research university


Mehmet Özay                                                                                                                         14.02.2020

Araştırma olgusu, insanoğlunun geçmişten günümüze değin gerek dış zorlamalar gerekse kendi istenciyle sürekli gündeminde olan kavrama işaret etmektedir. Bu kavramı bireysel, pratik-kurumsal ve akademik etkinlik alanı olarak üç farklı alanda değerlendirmek mümkün.

Bireyler ile herhangi bir kurumsal bağlamı olmayan, kendinde ve gündelik yaşamın sürdürülebilirliğinde rol alanlar kastedilmektedir. Pratik-kurumsal ile, çeşitli uzmanlık alanlarına göre oluşmuş irili ufaklı şirketler ifade edilmektedir. Akademik alanın ise bizatihi kendisi araştırmanın doğası, yinelenmesi ve gelişimi ile doğrudan irtibatlı olması ile önem arz etmektedir.

Bu çerçevede, araştırma kavramı gündelik yaşamın rutin akışı içerisinde bireyler, pratik-kurumsal yapılar gibi farklı çevreler tarafından kullanılmakla birlikte, bu alanlardaki kullanımın yüksek öğretim kurumlarındaki araştırma bağlamından önemli ölçüde ayrışmalar sergilediği söylenebilir.

Yapılar arasında araştırma farklılaşması

Bireysel ve pratik-kurumsalın birarada değerlendirilebileceği ilk koşulda, gündelik yaşamda tek tek bireylerin ve pratik-kurumsalların karşı karşıya kaldıkları çeşitli zorlukları aşmak amacıyla izlenen yol ve yöntemler karşımıza çıkmaktadır.

Daha çok pragmatik bağlama oturtulabilecek olan ve özellikle bireylerin karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmeleri ile bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde içselleştirilirken, bir daha ki sefere karşılaşılabilecek bir zorlukta aynı ve benzer bir çözüm arayışı ile karşılık verilebilmektedir. 

Gündelik yaşam içerisinde ele alınabilecek araştırma olgusu bağlamında bir diğer hususu, toplumsal sorunlar karşısında karar alma merciinde olan ve pratik-kurumsal yapı ve çözümleriyle ortaya çıkan çeşitli devlet veya özel kurumlarının çabalarında görmek mümkün.

Bu kurumların çözüm olarak ortaya koydukları çaba bir araştırma sürecini gerektirirken, bunu ya kendi bünyelerinde ilgili sorunu sistematik bir şekilde ele almak suretiyle inceleyebilen ve soruna çare olabilecek formülasyonlar geliştirebilen çalışanlar veya yine sorunla bağlantılı olarak ilgili yüksek öğretim kurumlarındaki araştırmacı kimliğini taşıyan kişi ve gruplarla gerçekleştirmektedirler.

Akademik araştırmanın farklılaşması

Akademik araştırma alanı ise, kasıtlı ve bilinçli olarak seçilen bir konunun, sorunun, alanın sistematik ve görece uzun bir sürece yayılan bir etkinliğini gerektirmektedir.

Adına araştırmacı ve/ya araştırmacı-akademisyen denilen tekil veya grup olarak faaliyet gösteren unsurların bizatihi iş tanımlarının araştırma olgusunun tüm safhalarını kapsayacak şekilde belirlenmesi ile farklı bir nitelik taşımaktadır.

Araştırmacı-akademisyenlerin içinde bulundukları kurumların ki, bu konvansiyonel anlamda bir yüksek öğretim kurumu olabileceği gibi, görece en azından içinde bulunduğumuz toplum için yeni sayılan araştırma üniversitesi adı verilen kurumlardaki rol ve işlevleri ile, yeni araştırmacıların yetişmesinde kayda değer rol oynayabileceklerini de dikkate almakta gerekir.

Bu noktada, araştırma üniversitesi adı verilen yapının işlevinin, yukarıda dikkat çekilen iki farklı alandaki araştırma olgusundan ne denli ayrıştığı görülmektedir.

Araştırma üniversitesi kavramı ve bünyesi altında gerçekleştirilen araştırma eylemine konu olan faaliyetlerin gelişigüzel seçilmeyeceği aksine, araştırma eylemlerinin hususen belirlenen konular çerçevesinde tüm kapsamı ile ele alınmasıyla bütünsel bir nitelik sergilemesi gerektiğine vurgu yapılmalıdır.

Bu durumda, kasıtlı ve bir hedefe matuf olarak yapılan seçimlerle belirlenen ve sürdürülen araştırmaların, nihayetinde insan toplumlarının gelişimine, maddi çevrenin yapılaşmasına olumlu ve anlamlı katkılar yapması beklenmektedir. 

Bu anlamda, araştırmanın doğasını, toplumsal ve doğal çevrenin yeniden yapılaştırılması oluşturmaktadır dersek yanlış söylemiş olmayız. Yukarıda görüldüğü üzere, bireysel veya kurumsal işleyişte ortaya çıkan somut bir soruna karşılık gelecek şekilde, belli bir yol ve yöntem izlenmesiyle ortaya konulacak süreç, şu veya bu şekilde, bir araştırma olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Ancak yüksek öğretim kurumlarında ve hassaten araştırma sıfatını taşıyan üniversitelerde araştırma süreçlerinin kendinde bir değer olarak ortaya konduğu ve öncekilerden ayrıştığı ifade edilmelidir.

Araştırma üniversitesi yapılaşması

Türkiye’de araştırma üniversiteleri olgusu ile ilgili yaşanan sorunlara rağmen, araştırma olgusunun örneğin tekil öğretim üyesi, belli bir öğretim üyesi grubu, belli bir bölüm bağlamında var olduğu zaten ortadadır. Ancak kendine özgü bir yapılanma ve özelleşme olarak araştırma üniversitesi kavramının, yine kendine özgü değerliliği, öncelikleri ve zorunlulukları bulunmaktadır. 

Yüksek öğretim kurumları içerisindeki bu ayırt edici özelliği ile dikkat çeken araştırma üniversitelerindeki araştırma faaliyetinin sistematik ve sürdürülebilir bir nitelik arz etmesi hiç kuşku yok ki, varoluşsal bir öneme haizdir.

Söz konusu bu tür faaliyetlerin sürdürülebilirliğinin şartları arasında, sadece araştırmacı sıfatını taşıyan akademik kadronun değil, öğrencilerin ve hatta akademik olmayan kadroların da birbirine eklemlenmiş görev ve sorumluluklarıyla bağdaşık bir yönü bulunmaktadır.

Fon’un vazgeçilemezliği

Böylesi bir insan kaynağı alt yapısının olup olmaması ve/ya mevcut unsurların sağlıklı bir yapıya oturup oturmaması meselesi hayati bir öneme sahiptir. Ancak bu yapının oluşturulmuş olması sonucundadır ki, araştırma faaliyetlerinin maddi alanında öne çıkan fon ve fon sağlayıcı unsurların rol ve işlevine sıra gelebilsin.

Bu noktada, fon olgusu üzerinde konuşmaya sıra geldiğinde araştırma kurumlarının doğası ve işleyişi ile fon sağlayıcı kurumların talep ettikleri şartlar arasında uyum olup olmamasına bakılır.

Fon sağlayıcı kuruluşların somut ve uygulanabilir araştırma sonuçlarını hedeflemeleri ile, özellikle sosyal bilim alanında faaliyet gösteren araştırma kurumlarının hedef ve araştırma doğaları arasındaki uyuşmazlık, ortaya sürdürülebilirliği oldukça sorunlu bir durumu çıkarmaktadır.

Sosyal bilimlere açılımda kısıtlılıklar

Tam da burada, Türkiye’de araştırma üniversitelerinin ve özellikle de, sosyal bilimlere odaklanan araştırma üniversitelerinin varlığının nasıl bir konuma evrilmekte olduğu konusu önümüze çıkmaktadır.  

Bu konuyla ilgili olarak burada dikkat çekilmesi gereken husus, sosyal bilimlerin doğasına uygun bir yapılaşmanın anlaşılıp anlaşılmadığı meselesidir.

Sosyal bilimlerin görece uzun süreye yayılan araştırmalarının ve bunların sonuçlarının toplumsal yapıda uygulanabilirliğinin mümkün olup olmaması, söz konusu ilgili araştırma kurumlarının fon bağımsızlığının önemini ortaya koymaktadır. Örneğin bir Felsefe, Tarih vb. alanlarda yapılacak çalışmaların somut bir uygulama ve pratik olarak karşımıza çıkıp çıkmayacağı hususu, fon sağlayıcı kuruluşların karakteristikleri ile çelişebilmektedir.

Bu noktada, iki tür değişimden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sosyal bilimler olgusunun neye tekabül ettiği ve bu kurumların nasıl bir yapılaşma sergiledikleri konusunda bilincin yaygınlaştırılması. Bunu, hem devlet kurumları hem de özel kurumlarda yeni bir anlayışın geliştirilmesinin gerekliliği şeklinde algılamakta yarar var.

İkincisi ise, Türkiye’de fon sağlayıcı kuruluşların sosyal bilimler alanlarındaki araştırmacılar ile sosyal bilimler araştırma üniversiteleri ile ilgili politikalarında paradigmatik denilebilecek boyutta kayda değer bir değişime gitmeleri ihtiyacı söz konusudur.

Gündelik yaşamda tek tek bireyler olarak karşılaşılan sorunlara verilen cevapların tatminkar çözüm sunması, pratik-kurumsal yapıların kendi iş ve etkinliklerinin doğasına uygun çalışmalarda karşılaştıkları problemlere pragmatik çözüm arayışları süreçler noktasında araştırma olgusunun doğasına dair bazı fikirler vermektedir.

Araştırma olgusunun hakiki karşılığını bulduğu alanın, yüksek öğretim kurumları içerisinde kendini bu alana hasretmiş kişi ve grupların araştırma faaliyetleri olduğu söylenebilir. Bundan daha da öte, adına araştırma üniversitesi denilen kurumların varlığının tam da araştırma olgusunun neye tekabül ettiğinin cevabının alındığı yapılar olduğunu görmek ve buna göre yapılaşmalar sergilemek gerekmektedir.