25 Ocak 2026 Pazar

Trump ve uluslararası sistemde normsuzluk / Trump and normlessness in the international system

Mehmet Özay                                                                                                                             25.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana geçen ilk yılda, küresel anlamda önemli gelişmeler gündeme geldi. Ve de gelmeye devam ediyor...

2024 başkanlık yarışına, ‘Önce Amerika’ ve ‘Yeniden Büyük Amerika’ sloganlarıyla giren Donald Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025 tarihinden bu yana, icraatlarıyla Amerika Bileşik Devletleri’ni yeniden inşa ve ihya etme konusunda ne denli azimli ve kararlı olduğunu ortaya koymuş durumda.

Bu noktada, başkan Trump’ın ABD’nin, yanı başındaki komşu ülkeler ve NAFTA çatısı altında ticaret ortağı olduğu Kanada ve Meksika’dan başlayarak, kürenin öte yakasına değin uzanan çeşitli siyasal, ekonomik ve askeri gelişmeleri ortaya çıkaran, tetikleyen, belirleyen ve de yönlendiren isim olduğu konusunda herhangi bir kuşku bulunmuyor.

Normsuzluk

Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ idealini hangi temeller üzerine inşa edeceği konusunda temelde büyük bir sürpriz bulunmamakla beraber, son bir yıl içinde yaşananlara bakıldığında Trump’ın bu kadarını da yapabileceğini düşünenlerin sayısı herhalde pek az olsa gerek.

Trump’ın 2016-2020’daki ilk başkanlık sürecini yakından izleyenler, Trump’ın o dönem açtığı ve “uluslararası normsuzluk politikası” olarak adlandırdığım yaklaşımı, 2025 yılı başında, ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasıyla ortaya koyduğu politikalarla, daha da geliştireceği ve ilerleteceği ve dünyayı belirsizliğe mahkum edeceği konusunda artık şüphe kalmamış durumda.

Aradan geçen bir yıl, Trump’ın söz konusu ‘uluslararası normsuzluk politikası’, düne kadar -tüm eksikliklerine ve eleştirilere rağmen- küresel sistem ve işleyişte var olan ‘norm temelli’ yaklaşımları ve politikaları ne denli altüst edebileceğini kanıtlamış durumda.

Bir başka açıdan bakıldığında, örneğin iklim değişikliği gibi, kürenin her köşesini ve her ulusunu doğrudan ilgilendiren bir konuda norm temelli yaklaşımlar bünyesinde var olan eksikliklere rağmen, bu eksikliklerin düzenlenmesi konusundaki kararlıktan bile geriye pek bir eser kalmaması, gelinen durumun acıklı yönünü ortaya koyuyor.

Ya da, Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) gibi küresel sağlık organizasyonunda başat kurum olarak ortaya çıkan kurumla ABD arasında yaşanan iletişimsizliğin nihayetinde -geçen gün verilen kararla- artık ABD’nin destek vermeyecek olması normsuzluğun kurumsal alanlara ne denli nüfuz edebileceğini kanıtlamış durumda.

Amerika ve Ötekiler

Yukarıda dikkat çektiğim ve dünyada yaşayan ve her bir bireyi doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle, diğer ekonomi, siyasal ve askeri sorunlarla karşılaştırıldığında gayet ‘insani’, gayet ‘naif’ bağlamları bulunan alanlardaki çatışmalar, gerilimler ve kopmalar, ‘Önce Amerika’ söyleminin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Ekonomik, siyasal ve askeri ilişkilere gelindiğinde, ‘Önce Amerika’ sloganını sarf eden Trump, bu politakının neleri içereği konusunda ortaya koyduğu yaklaşımından hareketle, kaleme aldığım bir yazıda, Trump’la işbirliği yapmayanların sadece, muhalefet sıralarında kalmayacağı, bunun ötesinde doğrudan veya dolaylı olarak, Trump’ın hedef tahtalarından biri olacağına vurgu yapmıştım.

Bir yıllık süre zarfında olan biten gelişmeler, bu yaklaşımın doğrulandığını göstermeye yetecek verileri bize yeterince sunuyor...

Geçen bir yıla baktığımızda hangi ülkelerin ve hangi bölgelerin, Trump’ın derin normsuzluk yaklaşımının mağduru, kurbanı olduğu veya bu mağduriyete ve kurbanlığa gayet yakın aday olduklarına şüphe bulunmuyor.

AB’de kaygı büyük

Bu hedeflerden biri haline gelen Avrupa Birliği içerisinden yükselen sesler, Trump’ın normsuzluk politikasını, pek de uzak olmayan bir tarihi süreçte sonlandırılan, ‘sömürgecilik’ süreçlerine atıfla zihinleri yeniden tarihe yönlendiriyor.

Avrupa Birliği sabık Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker geçenlerde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta, şu an komisyon başkanı olsaydı, ABD başkanı Trump’a doğrudan, “AB’nin, herhangi bir yeni-sömürgecilik yaklaşımına maruz bırakılamayacağını” söyleyeceğini dile getirdi.

Buna ilâveten, Juncker açıklamasının devamında, “AB’nin Amerika’nın kölesi olmadığı” yönündeki ifadesi ise yabana atılır gibi değil...

Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron ise, benzer bir sömürgecilik referansı ile ABD başkanı Donald Trump’ın, -özellikle Grönland- bağlamında sergilediği siyasal yaklaşıma karşı çıktığını gösterdi.

Trump’ın daha ilk günden hedefe koyduğu ülkelerden Kanada başkabanı Mark Carney, Davos toplantıları sırasında yaptığı açıklamada, ABD başkanı Trump’ın söylem ve icraatlarının neye tekabül ettiğini yukardaki iki liderin görüşlerini aynı tonda ancak, farklı bir açıdan yorumu şeklindeydi.

Başbakan Carney, olan biteni, “küresel gücü elinde tutanların, ekonomik entegrasyonu zorlayıcı bir unsur olarak olarak uyguladıkları büyük güç rekabetçiliğinin yoğunlaşması” olarak tanımladı. 

Bu olan biten karşısında, herhangi bir çözümün olup olmadığını da sormak gerekiyor...

“Trumpla mı Trumpsız mı” başlığını taşıyan, 10.11.2024 tarihli kaleme aldığım yazıda, devletlerin hangi eğilimi sergilemeleri halinde ayakta kalabilecekleri ya da Trump’ın hışmından, -en azından geçici bir süre- korunabileceklerine kısaca değinmiştim.

Trump’ın başkanlık sürecinin ilk yılında Trump’ın hışmından pay alanlar ve almayanlara baktığımızda bu kıstasın yerinde bir yaklaşım olduğunu görmüş oluyoruz.

Ancak, bu durumun, küresel sisteme veya uluslararası ilişkiler yapılaşmasına herhangi bir katkı yapıp yapmadığı konusunda ise gayet ciddi kaygılar bulunuyor.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder