Mehmet Özay 18.01.2026
Trump yönetiminin, tıpkı diğer uluslararası
politikalarında olduğu üzere, ‘ulusal güvenlikle’ ilişkilendirmek suretiyle,
Grönland üzerinde siyasal yönetimi ve de hakimiyeti üstlenme yaklaşımının, düne
kadar pek çok kişi tarafından konumu dahi bilinmeyen Ada’nın küresel gündeme
oturmasına neden oluyor.
Trump’ın, ‘ulusal güvenliği’ merkeze almak suretiyle
meşruiyet sağlamaya çalıştığı siyasal hakimiyetin aynı bölgenin yani,
Grönland’ın, Danimarka ulus-devlet sınırları içerisinde kabul edildiği olgusunu
yani, meşruiyetini yok saydığı ortada.
ABD ve Avrupa ilişkilerinde bir süredir var olan
gerginliğin, yaşanan bu gelişme ile yeni bir boyuta evrileceğine kuşku yok.
Bununla birlikte, Başkan Trump’ın, hafta ortasında
yaptığı açıklamalar dikkate alınacak olursa, Grönland üzerindeki teritoryal
emelinin ardında, Rusya ve Çin faktörünün olduğu görülüyor.
1990’dan bu yana
Trump’ın hem, ilk ve hem de, halen devam etmekte olan
ikinci başkanlık sürecinde uluslararası politika temellerini Çin’le mücadeleye
ayırmış olmasında şaşılacak bir husus bulunmuyor.
Nihayetinde, -Rusya bir yana, Çin’in son kırk yılda kat
ettiği gelişme ivmesi 1990’lardan itibaren bizatihi, ABD akademi ve düşünce
kuruluşları raporlarıyla ortaya konmuştu.
Bu raporların ortak noktasını, küresel ekonominin sadece,
Asya’ya özelde Doğu Asya’ya kaymakta olduğu ile sınırlı bir jeo-ekonomik
açıklama oluşturmuyordu.
Aksine, söz konusu bu raporlar, 20. yüzyıl ikinci
yarısında başta ABD olmak üzere ve ardından, Avrupa Birliği ile şekillenmiş
olan küresel güç oluşumu ve yayılımının, büyük ölçüde zemin kaybına uğradığını
da ortaya koyuyordu.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, adına akademik
denilen bu çalışmaların, ABD gibi küresel bir gücün yeni yüzyılda nasıl küresel
bir rekabetçi güçle karşı karşıya kalacağı ve yaşanacak gelişmelere, ne tür
tepkiler vereceğini de, gizli açık tartışmaya açıyordu.
NATO güvensizliği
Aslında, bugün ABD’nin ya da Trump yönetiminin önce
Panama Kanalı ve ardından, Grönland üzerinde geliştirmekte olduğu stratejik
açılımların jeo-politik, jeo-ekonomik ve de jeo-güvenlik boyutları iç içe
geçmiş durumda.
ABD’nin, -Latin Amerika boyutu bir yana, Atlantik
bağlamında Avrupa güvenlik konsepti ile paylaştığı Grönland üzerinde, tekelci
bir güvenlik olgusu yaratmak arzusunun ardında, Kuzey Atlantik Paktı (North
Atlantic Treaty Organization-NATO) bağlamında yaşanan tartışmaların önemli
bir yer tuttuğunu ileri sürebiliriz.
Trump’ın, 2016 yılından başlayarak ekonomik nedenler
ileri sürerek NATO’ya ilişkileri sınırlandırma çabası bugün, ABD yönetimi ile
NATO gibi bölgesel ve hatta küresel askeri ve güvenlik işbirliğine evrilmiş
olan yapı arasında bir kopuşa doğru gidildiğini ortaya koyuyor.
Şayet, Trump yönetimi, içinde yaşadığımız dönemde yeni
bir küresel düzen kurma çabasında ise, -ki, buna kuşku bulunmuyor, hedefe
sadece Çin ve Rusya gibi rakip yapıları değil, düne kadar yan yana bulunduğu,
örneğin NATO gibi, Batı ittifak gücünü oluşturan yapıları da aldığını söylemek
mümkün.
Gelinen noktada, Çin’i -ve bu güce eklemlenen Rusya’yı-
eksene alan güvenlik politikalarıyla ABD’nin, Avrupa’yla giderek daha da
yakınlaşmak yerine, tam aksine, ayrışan ve hatta zıtlaşan bir politikaya
evrilmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD, özellikle de,
Trump’ın ilk ve ikinci başkanlık süreçlerinde Avrupa ile ilişkilerin güvenlik
boyutu giderek öne çıkarken, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında kayda
değer bir güven bunalımının oluşmasına neden olduğuna kuşku yok.
Bu noktada, Trump’ın özellikle, 20 Ocak 2025 tarihinden
bu yana geliştirmekte olduğu ve neredeyse, tüm uluslararası kurumlar ve bu
uluslararası kurumların oluşturduğu -ne kadar adaletli olup olmadıkları bir
yana- kriterleri öncelleyen ulus-devlet yönetimlerinin de eleştirilerine konu
olan uluslararası ilişkileri, normları, kuralları, vb. yeniden şekillendirme
çabası ile karşı karşıyayız.
Suyolları egemenliği mücadelesi
Sadece Trump yönetiminin değil, Joe Biden, Barack Obama
gibi önceki yönetimler döneminde de, ABD’nin dünya suyolları bağlantılı olarak
geliştirmekte olduğu küresel politikalarına tanık oluyorduk.
Bu noktada, örneğin, Güney Çin Denizi, Tayvan Boğazı,
açıkça ifade edilmese de, Güney Çin Denizi ve Hint Okyanusu’nu birbirine
bağlayan Malaka Boğazı öne çıkıyordu.
Trump’ın ikinci başkanlığı ile birlikte, ABD’nin küresel
sisteme yönelik yeniden yapılandırma niyetini agresif olarak ortaya koyması
sadece, bilinen suyollar ile sınırlı olmayan, aksine, bunları aşan boyutlarıyla
gündeme gelmesi, küresel kamuoyunun ilgisinin ya da şaşkınlığının artmasına
neden oluyor.
Bununla birlikte, genel itibarıyla değerlendirildiğinde,
Batı’nın suyolları üzerinde küresel hakimiyet projeleri noktasında, bugün Trump
yönetiminin sergilemekte olduğu ‘yenilikçi’ yaklaşımda pek de, şaşılacak bir yön
bulunmuyor.
Trump, önce Panama Kanalı üzerinde siyasi ve askeri
hedefini ortaya koyarken, temelde hedefinde Çin’in olduğu aşikârdı.
NATO ve ayrışma
Bugün, benzer bir tehdidin gayet açık bir şekilde,
Grönland üzerinde geliştirmekte oluşu, Batı dünyasının iki önemli bloğu yani,
ABD ve Avrupa Birliğini karşı karşıya getirmiş durumda.
Bu durum, -biraz da abartarak söylemek gerekirse-,
Amerikan bağımsızlığından bu yana, iki blok arasında yaşanan en önemli
çatışmacı sürece gönderme yapıyor.
Trump’ın, Grönland’da hakimiyeti ele geçirme sürecini
Venezüella örneği ile açıklamasının, yukarıdaki yaklaşımı destekleyen bir yönü
olduğunu söylemeliyim.
Batı açısından değerlendirildiğinde, Venezüella ile
Grönland’ın aynı kefeye konulması, Batı’nın geliştirdiği uluslararası normlar
ve ilkeler noktasında da önemli bir fire olarak ortaya çıkıyor.
Batı’nın bu iki bloğu arasındaki ayrışmanın ulaştığı
noktanın ne denli kayda değer olduğunun bir diğer göstergesi ise geçtiğimiz
Çarşamba günü Washington’da yapılan görüşmelerin ardından, Danimarka dışişleri bakanı
Lars Løkke Rasmussen’in, “Trump’la aramızda köklü bir anlaşmazlık”
var ifadesidir.
Danimarka’nın Grönland’dan vazgeçmeme yönündeki
tutumundaki ciddiyet, AB ülkelerince desteklenmekle kalmıyor özellikle, en
azından şu aşamada, kuzey Avrupa ülkelerinin Danimarka’ya destek anlamında
Grönland’da askeri yığınak yapma kararlarında kendini ortaya koyuyor.
Buna ilave olarak, Danimarka başbakanı Mette
Frederiksen’nin açıklamasında dikkat çeken bir yön var ki, o da “Grönland
savunması tüm NATO ülkeleri için ortak bir sorun teşkil ediyor” cümlesiydi...
Başbakan’ın sarfettiği NATO ülkeleri ifadesi elbette,
ABD’yi içermiyor...
Yazının girişinden itibaren vurgulamaya çalıştığım üzere
aslında, var olan anlaşmazlık, iki ulus devlet arasında değil, ABD ile Avrupa
Birliği arasındadır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder