29 Ocak 2026 Perşembe

ABD ve Avrupa: Batı bölünmeye doğru (mu?) / The U.S. and Europe: The West is heading towards division

Mehmet Özay                                                                                                                             18.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, Grönland’da teritoryal egemenliği ele geçirme noktasında sarf etmekte olduğu ısrar, son dönemde, Batı dünyası içinde yaşanan en önemli siyasal ve askeri olgu olarak dikkat çekiyor.

Trump yönetiminin, tıpkı diğer uluslararası politikalarında olduğu üzere, ‘ulusal güvenlikle’ ilişkilendirmek suretiyle, Grönland üzerinde siyasal yönetimi ve de hakimiyeti üstlenme yaklaşımının, düne kadar pek çok kişi tarafından konumu dahi bilinmeyen Ada’nın küresel gündeme oturmasına neden oluyor.

Trump’ın, ‘ulusal güvenliği’ merkeze almak suretiyle meşruiyet sağlamaya çalıştığı siyasal hakimiyetin aynı bölgenin yani, Grönland’ın, Danimarka ulus-devlet sınırları içerisinde kabul edildiği olgusunu yani, meşruiyetini yok saydığı ortada.

ABD ve Avrupa ilişkilerinde bir süredir var olan gerginliğin, yaşanan bu gelişme ile yeni bir boyuta evrileceğine kuşku yok.

Bununla birlikte, Başkan Trump’ın, hafta ortasında yaptığı açıklamalar dikkate alınacak olursa, Grönland üzerindeki teritoryal emelinin ardında, Rusya ve Çin faktörünün olduğu görülüyor.

1990’dan bu yana

Trump’ın hem, ilk ve hem de, halen devam etmekte olan ikinci başkanlık sürecinde uluslararası politika temellerini Çin’le mücadeleye ayırmış olmasında şaşılacak bir husus bulunmuyor.

Nihayetinde, -Rusya bir yana, Çin’in son kırk yılda kat ettiği gelişme ivmesi 1990’lardan itibaren bizatihi, ABD akademi ve düşünce kuruluşları raporlarıyla ortaya konmuştu.

Bu raporların ortak noktasını, küresel ekonominin sadece, Asya’ya özelde Doğu Asya’ya kaymakta olduğu ile sınırlı bir jeo-ekonomik açıklama oluşturmuyordu.

Aksine, söz konusu bu raporlar, 20. yüzyıl ikinci yarısında başta ABD olmak üzere ve ardından, Avrupa Birliği ile şekillenmiş olan küresel güç oluşumu ve yayılımının, büyük ölçüde zemin kaybına uğradığını da ortaya koyuyordu.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, adına akademik denilen bu çalışmaların, ABD gibi küresel bir gücün yeni yüzyılda nasıl küresel bir rekabetçi güçle karşı karşıya kalacağı ve yaşanacak gelişmelere, ne tür tepkiler vereceğini de, gizli açık tartışmaya açıyordu.

NATO güvensizliği

Aslında, bugün ABD’nin ya da Trump yönetiminin önce Panama Kanalı ve ardından, Grönland üzerinde geliştirmekte olduğu stratejik açılımların jeo-politik, jeo-ekonomik ve de jeo-güvenlik boyutları iç içe geçmiş durumda.

ABD’nin, -Latin Amerika boyutu bir yana, Atlantik bağlamında Avrupa güvenlik konsepti ile paylaştığı Grönland üzerinde, tekelci bir güvenlik olgusu yaratmak arzusunun ardında, Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization-NATO) bağlamında yaşanan tartışmaların önemli bir yer tuttuğunu ileri sürebiliriz.

Trump’ın, 2016 yılından başlayarak ekonomik nedenler ileri sürerek NATO’ya ilişkileri sınırlandırma çabası bugün, ABD yönetimi ile NATO gibi bölgesel ve hatta küresel askeri ve güvenlik işbirliğine evrilmiş olan yapı arasında bir kopuşa doğru gidildiğini ortaya koyuyor.

Şayet, Trump yönetimi, içinde yaşadığımız dönemde yeni bir küresel düzen kurma çabasında ise, -ki, buna kuşku bulunmuyor, hedefe sadece Çin ve Rusya gibi rakip yapıları değil, düne kadar yan yana bulunduğu, örneğin NATO gibi, Batı ittifak gücünü oluşturan yapıları da aldığını söylemek mümkün.

Gelinen noktada, Çin’i -ve bu güce eklemlenen Rusya’yı- eksene alan güvenlik politikalarıyla ABD’nin, Avrupa’yla giderek daha da yakınlaşmak yerine, tam aksine, ayrışan ve hatta zıtlaşan bir politikaya evrilmekte olduğunu söyleyebiliriz.   

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD, özellikle de, Trump’ın ilk ve ikinci başkanlık süreçlerinde Avrupa ile ilişkilerin güvenlik boyutu giderek öne çıkarken, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında kayda değer bir güven bunalımının oluşmasına neden olduğuna kuşku yok.

Bu noktada, Trump’ın özellikle, 20 Ocak 2025 tarihinden bu yana geliştirmekte olduğu ve neredeyse, tüm uluslararası kurumlar ve bu uluslararası kurumların oluşturduğu -ne kadar adaletli olup olmadıkları bir yana- kriterleri öncelleyen ulus-devlet yönetimlerinin de eleştirilerine konu olan uluslararası ilişkileri, normları, kuralları, vb. yeniden şekillendirme çabası ile karşı karşıyayız.

Suyolları egemenliği mücadelesi

Sadece Trump yönetiminin değil, Joe Biden, Barack Obama gibi önceki yönetimler döneminde de, ABD’nin dünya suyolları bağlantılı olarak geliştirmekte olduğu küresel politikalarına tanık oluyorduk.

Bu noktada, örneğin, Güney Çin Denizi, Tayvan Boğazı, açıkça ifade edilmese de, Güney Çin Denizi ve Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan Malaka Boğazı öne çıkıyordu.

Trump’ın ikinci başkanlığı ile birlikte, ABD’nin küresel sisteme yönelik yeniden yapılandırma niyetini agresif olarak ortaya koyması sadece, bilinen suyollar ile sınırlı olmayan, aksine, bunları aşan boyutlarıyla gündeme gelmesi, küresel kamuoyunun ilgisinin ya da şaşkınlığının artmasına neden oluyor.

Bununla birlikte, genel itibarıyla değerlendirildiğinde, Batı’nın suyolları üzerinde küresel hakimiyet projeleri noktasında, bugün Trump yönetiminin sergilemekte olduğu ‘yenilikçi’ yaklaşımda pek de, şaşılacak bir yön bulunmuyor.

Trump, önce Panama Kanalı üzerinde siyasi ve askeri hedefini ortaya koyarken, temelde hedefinde Çin’in olduğu aşikârdı.

NATO ve ayrışma

Bugün, benzer bir tehdidin gayet açık bir şekilde, Grönland üzerinde geliştirmekte oluşu, Batı dünyasının iki önemli bloğu yani, ABD ve Avrupa Birliğini karşı karşıya getirmiş durumda.

Bu durum, -biraz da abartarak söylemek gerekirse-, Amerikan bağımsızlığından bu yana, iki blok arasında yaşanan en önemli çatışmacı sürece gönderme yapıyor.

Trump’ın, Grönland’da hakimiyeti ele geçirme sürecini Venezüella örneği ile açıklamasının, yukarıdaki yaklaşımı destekleyen bir yönü olduğunu söylemeliyim.

Batı açısından değerlendirildiğinde, Venezüella ile Grönland’ın aynı kefeye konulması, Batı’nın geliştirdiği uluslararası normlar ve ilkeler noktasında da önemli bir fire olarak ortaya çıkıyor. 

Batı’nın bu iki bloğu arasındaki ayrışmanın ulaştığı noktanın ne denli kayda değer olduğunun bir diğer göstergesi ise geçtiğimiz Çarşamba günü Washington’da yapılan görüşmelerin ardından, Danimarka dışişleri bakanı Lars Løkke Rasmussen’in, “Trump’la aramızda köklü bir anlaşmazlık” var ifadesidir.

Danimarka’nın Grönland’dan vazgeçmeme yönündeki tutumundaki ciddiyet, AB ülkelerince desteklenmekle kalmıyor özellikle, en azından şu aşamada, kuzey Avrupa ülkelerinin Danimarka’ya destek anlamında Grönland’da askeri yığınak yapma kararlarında kendini ortaya koyuyor.

Buna ilave olarak, Danimarka başbakanı Mette Frederiksen’nin açıklamasında dikkat çeken bir yön var ki, o da “Grönland savunması tüm NATO ülkeleri için ortak bir sorun teşkil ediyor” cümlesiydi...

Başbakan’ın sarfettiği NATO ülkeleri ifadesi elbette, ABD’yi içermiyor...

Yazının girişinden itibaren vurgulamaya çalıştığım üzere aslında, var olan anlaşmazlık, iki ulus devlet arasında değil, ABD ile Avrupa Birliği arasındadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-ve-avrupa-bati-bolunmeye-dogru-mu-the-u-s-and-europe-the-west-is-heading-towards-division/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder