Mehmet Özay 01.10.2026
Japonya’da yaşanan başbakan değişimiyle birlikte, ülkenin
ilk kadın başbakanı olarak göreve başlayan Sanae Takaichi’nin, 7 Kasım’da ulusal
parlamentoda yaptığı konuşmada, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan’a yönelik olası
bir askeri harekatıyla bağlantılı olarak gündeme getirdiği ulusal güvenlik
söyleminin yankıları devam ediyor.
Başbakan Takaichi, böylesi bir askeri girişimi karşısında
sessiz kalmayacakları yönündeki ifadeleri, bugüne kadar, Japonya ulusal
güvenliğine dair ulusal kamuoyu önünde verilen en önemli demek olarak tarihe
geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Sürpriz değil
Takaichi’nin bu çıkışı, kimilerince süpriz olarak değerlendirilebilir...
Ancak, Takaichi’nin ulusal politikada şahin görüşleriyle
tanınan bir politikacı olması dikkate alındığında, o güne değin Japonya dış
siyasetinde bir konsensus olarak benimsenen “stratejik belirsizlik” (strategic
ambiguity) ilkesinden feragat eden bir yaklaşımla gündemi belirlemesi de
anlamlı kabul edilebilir.
Başbakan Takaichi’nin, ülkenin ulusal güvenliğe dair açık
ve net söylemine, neyin yol açtığı konusunu önceki yazılarda dile getirmeye
çalışmıştım.
Bir tekrar olmak üzere, bu nedenler arasında Japonya’nın,
Tayvan’a komşu oluşu; Tayvan ve Çin arasındaki deniz yolunun yani, Tayvan
Boğazı’nın Japonya’nın enerji koridorunu teşkil etmesi; Takaichi’nin, ABD
başkanı Trump ile bu süreç öncesinde görüşmüş olması gibi faktörleri bir
çırpıda dile getirmek mümkün.
Bunlara ilâve olarak, başbakan Takaichi’nin, Japonya
politikasında ‘şahinler’ olarak bilinen grubun baş aktörlerinden olmasını da
yadsımamak gerekiyor.
Zamanı ve yeri geldiğinde birbiriyle ilişkilendirilmesi
gayet muhtemel olan bu unsurların, öyle anlaşılıyor ki, Takaichi’nin Kasım ayı
başında parlamentoda yaptığı konuşma sürecinde etkileri olduğu gayet açık.
Gerilim sürüyor
Bu açıklamanın ardından, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında
yaşanan gerginliğin durulması veya sona ermeye doğru bir yönelim sergilemesi
bir yana, bugüne kadar devam etmesi, ve hatta, diğer bazı süreçler tetiklemesi,
sürecin nereye evrileceği konusunda, başta bölge ülkeleri olmak üzere küresel
güçler tarafından da yakından takip edilmesine neden oluyor.
Başbakan Takaichi’nin, Pekin’den gelen “geri adım at!”
çağrıların kulak asmamış olması, onun ‘şahin’ duruşunun yeni bir teyidi
anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Takaichi, Pekin yönetiminin taleplerine doğrudan cevap
vermemekle birlikte, 25 Aralık’ta yaptığı açıklamada, ‘Çin’le diyalog’
söylemini bir tür geri adım saymak için ortada herhangi bir neden bulunmuyor...
Bu noktada, söz konusu gelişmenin, yukarıda ‘nedenler’
arasında zikrettiğim, Takaichi-Trump görüşmesiyle bağlantılı olan yönüne dair
bir çıkarımda bulunmak mümkün gözüküyor.
Bu görüşme sürecini destekleyen gelişme ise, ABD
yönetiminin, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık silah satışına karar vermesiyle
ortaya çıktı.
Washington’un aldığı bu karar, Tayvan’la gizli/açık var
olan ittifakın, askeri anlamda yeniden temellendirilmesi anlamına gelirken, Çin
Halk Cumhuriyeti açısından ise kayda değer bir siyasal ve güvenlik krizi olarak
algılanıyor.
Çin Halk Cumhuriyeti makamlarının bu silah satışına yönelik
sert eleştirileri, ABD’nin siyasal söylemleriyle çeliştiği konusu üzerinden
gündeme getirilirken, ABD’nin Çin nezdinde güvenilirliğine de önemli ölçüde
gölge düşürmesi anlamına geliyor.
Her iki gelişmeyi yani, Japonya başbakanı Takaichi’nin
ulusal güvenliği ön plâna çıkartarak Tayvan’a yönelik olarak, Çin Halk
Cumhuriyeti’nin olası bir askeri girişimi karşısında sessiz kalmayacakları
ifadesi ile, bunun hemen akabinde, ABD’de Trump yönetiminin Tayvan’a yüksek
miktarda silah satışı kararı Pekin yönetimini iki cepheye birden karşılık
vermek durumunda bırakıyor.
Düzenin teminatı
Söz konusu gelişme, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan
arasında tarihsel olarak yaşanan gerçekliklerin haricinde bugün, Japonya ve ABD
için ulusal ve bölgesel egemenlik ve istikrarın teyidi ve devamlılığı anlamına
gelmesiyle önem taşıyor.
Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, Pasifik Savaşı
sonrasında, ABD öncülüğünde Asya-Pasifik bölgesinde kurulan, ‘düzen’in
bozulmasına yönelik Çin Halk Cumhuriyeti tarafından girişilecek herhangi bir
askeri eylemin karşılıksız bırakılmayacağı gayet net bir şekilde görülüyor.
Bazı gözlemci ve yorumcuların, örneğin Ukrayna gibi,
diğer bazı küresel gelişmeler atıfla ABD’nin, böylesi bir gelişmenin ortaya
çıkması halinde Tayvan’ı ‘yalnız başına bırakabileceği’ yönündeki görüşleri
yabana atmamak gerekiyor.
Ancak, bu görüşler gündeme gelirken neredeyse, buna
paralel olarak ABD’nin Tayvan’a askeri destek bağlamındaki söylem ve
icraatlarının ortaya konması, ABD açısından Asya-Pasifik’teki gelişmelerin,
yine örneğin, Avrupa’nın ortasında Ukrayna’da yaşananlardan farklılık
taşıdığını ortaya koyuyor.
ABD açısından, Tayvan’ın tek başına ele alınan bir konu
olmadığını söyleyebiliriz.
Ve bu durum, Pasifik Savaş’ı sonrasında Asya-Pasifik
bölgesinde yaşanan ittifak oluşumları gibi gelişmelerle bir şekilde kanıtlanıyor
olsa gerek.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Tayvan’a yönelik olası bir
askeri girişimi karşısında, bölgedeki bu ittifak oluşumlarının hareket
kabiliyetlerini ortaya koyacaklarını yadsımamak gerekiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder