4 Ocak 2026 Pazar

ABD’nin Venezüella girişimi: İmparator Trump / US intervention in Venezuela: Emperor Trump

Mehmet Özay                                                                                                                             04.01.2026

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Venezüella’da sergilediği askeri girişimi sürpriz kabul edenler ile gelişmeyi öngörenler açısından, gayet ‘olağan’ bir süreç olarak değerlendirme gibi iki uç yaklaşım gündemde yer alıyor.

Latin Amerika ülkelerinden Venezüella’ya karşı ABD ordusunun gerçekleştirdiği askeri girişimin, ‘yağdan kıl çekercesine’ tabirini hak ettiğine kuşku yok.

Başkan Trump ve yakın çalışma arkadaşlarının, Venezüella’ya saldırı kararının sadece, bu ülke başkanı Nicolas Maduro’yu hedef almadığı gayet açık.

Çeşitli basın organlarında dikkat çekildiği üzere, 3 Ocak sabahı askeri operasyonunun, Venezüella devlet başkanı Maduro’nın, ülkesini ziyaret eden bir Çin heyetini kabulüyle, iki ülke “stratejik ilişkilerinin” teyitleşilmesini içeren girişimden saatler sonra gerçekleşmesini göz ardı etmemek gerekiyor.

Benzer şekilde, geçtiğimiz Aralık ayında Çin’den yapılan bir resmi açıklamada, Latin Amerika’nın ABD’ye has bir bölge olmadığını içermesini hatırlamak gerekiyor.

ABD yönetimi, Venezüella’ya düzenlediği askeri girişimle bölgenin kime ait olduğu kadar, ABD’nin bir imparatorluk ve başkan Trump’ın da bir imparator olduğunu dünyaya ilân ediyordu.

Dün’ün tekrarı...

Ortalıkta ‘emperyalist’ sıfatını öne çıkaran söylemlere tanık olunsa da, bu gelişme tarihsel olarak, pek de uzak olmayan dönemlerinde, Avrupalı sömürgeci güçlerle gerçekleştirilen süreçlerin bir tür güncellenmiş halinden başka bir şeye tekabül etmiyor.

Başkan Donald Trump’ın, askeri girişim sonrası yaptığı açıklamada petrol kaynaklarına atıf yaparak, “... ülkeye yani, ABD’ye para getirmeye başlayacakları” ifadesi, sömürge süreçlerinin genel ve egemen eğilimleriyle birebir örtüşüyor...

Başkan Trump, 2024 seçimleri kampanya döneminden başlayarak, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” sloganını boşuna söylemediğini, küresel gelişmeleri etkilemeye matuf her girişimiyle kanıtlamaya çalışıyor.

Avrupalı sömürgeci güçlerin kürenin Doğusu’nda ve/ya Güneyinde dönemin jeo-politik ve jeo-ekonomik gelişmeleri ve hedefleri bağlamında engel teşkil eden herhangi bir bağımsız devlet, sultanlık, krallık vb. yapılarına yönelik yıldırmaya yönelik politikalardan, söz konusu mevcut yapıları kökten yıkıcı politikalara değin uzanan bir dizi eylemin aynısı ve tıpkısıyla karşı karşıyayız bugün...

ABD’nin bu girişimi, başkanlık koltuğuna oturmasından itibaren, küresel imparatorluk söylemini gizli açık ortaya koyan Başkan Donald Trump’ın icraatlarından birisidir, o kadar.

Ve Trump da, ‘dediğim dedik” bir ABD’nin imparatorudur...

Ana politikalarına tek tek bakıldığında, ABD demokrasisinin temel dinamiklerinden biri olan ‘Senato’yu nasıl ortadan kaldırdığına tanık olunması Trump’ın bir imparator gibi davrandığının ifadesi kabul edilebilir.

Dün de aynısı oldu ve başkan yardımcısı Marco Rubio’nın ağzından, “Venezüella girişimi için Senato’dan onaya gerek olmadığı” açıklaması yapıldı...

Bu noktada, şunu söylemekte yarar var ki, ABD ordusunun çeşitli birimlerinin ortaklığında gerçekleştirildiği belirtilen bu askeri girişimin, son bir yıldır ABD’de başkanlığı yürüten Trump’ın ilk icraatı olmadığı ve öyle anlaşılıyor ki, sonuncusu da olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Hatırlayalım...

2024 başkanlık seçimleri öncesinde, çeşitli vaatlerle gündeme gelen aday Donald Trump’ın temel hedeflerinin başında Çin geliyordu.

Ancak, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025’ten itibaren uygulamaya koyduğu politikalar, Çin’i arka plâna ittiği imajını vermekte gecikmedi.

Bunu söylerken, Trump’ın gümrük tarifeleri üzerinden Çin’e açtığı ticaret savaşını ve Çin’in tepkilerini göz ardı ediyor değilim.

Ancak, Trump, birincil hedef olarak belirlediği ve bu anlamda, Batı ve Doğu arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmanın izlerini ortaya koyması beklenen sıcak gelişmelerle Çin’i hedefe almak yerine, ikincil denilebilecek gelişmelerle önce ‘çevreyi’ hâl yoluna koymayı gündemine getirdi.

Bu politikanın, Çin’e yönelik hedeflerden bağımsız olduğu söylemek ise büyük bir hata olur.

Yeni düzen

Neydi bu hedefler?

Hedeflerin başında, Ortadoğu’da adına İslam dünyasının beşiği denilen Ortadoğu’da ve yine halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletler arasında ayrışmayı var eden veya daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, zaten var olan ayrışmayı körükleyen ve tahmin edilebilir bir gelecekte, büyük ölçüde bir daha biraraya gelmesi de mümkün olmayacak bir bölünmeyi gerçekleştirdi.

Bunun adı, İsrail ile organizeli bir şekilde gerçekleştirilen operasyonlar zinciriydi...

Hedef Filistin gibi gözükse de, Suriye, Lübnan, İran, Yemen’i doğrudan veya dolaylı olarak gündeme alan yeni bir Ortadoğu politikasının askeri varlık ve araçlarla ortaya konulmasıydı.

Suriye’de rejim değişirken, Filistin, Lübnan ve İran’da nokta atışlarıyla yönetilen gayet yenilikçi bir askeri metodoloji ile ‘muhalif’ unsurların önde gelen aktörleri veya mekânları tek tek ortadan kaldırılıyordu.

Çin’in sessizliği (mi?)

Uluslararası gelişmeleri izleyenleriçin vazgeçilmez sorulardan biri Rusya nerede sorusu iken, ikincisi Çin nerede sorusuydu.

Ancak, her gelişmenin ardından, Çin’den ABD’ye meydan okuyacak kayda değer bir söylem veya eyleme tanık olmadık...

Geçen yıl yaşanan ilgili süreçlerin, en azından bazılarına yönelik yazılarımda ABD’nin hedefinin, Çin’den sapmamakta olduğuna dair doğrudan veya dolaylı ifadeleri gündeme getirmiştim.

Hedef İran, Suriye, Lübnan, Filistin olabilirdi...

Bununla birlikte, küresel güçler mücadelesinde bu alanların ABD’nin dışında, bir ölçüde Rusya ve de önemli ölçüde Çin’den bağımsız hareket edildiğini düşünmek yanılsatıcıdır.

Trump’ın bir yıllık başkanlığı sürecinde ortaya koyduğu söylem ve eylemler yan yana, üst üste konulduğunda inşa etmekte olduğu yeni bir Amerika olmadığı aksine, her şeye rağmen, yeni bir dünya inşasında emin adımlarla ilerlemekte olduğu görülüyor.

Başkan Trump’ın başkan seçilmesinin ardından, 10.11.2024 tarihinde kaleme aldığım, “Dünya liderleri için zor karar: Trumpla mı Trumpsız mı?” başlığını taşıyan yazıda Trump’la işbirliği yapmayan liderlerin sonunun pek de hayırlı olmayacağına dikkat çekmiştim...

Aradan geçen süre zarfında Trump ve yönetimi bunu kanıtlayacak azımsanmayacak işler yaptılar. Bundan sonra neler yapacaklarını bekleyip birlikte görelim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdnin-venezuella-girisim-imparator-trump-us-intervention-in-venezuela-emperor-trump/

Myanmar, seçimler ve varoluşsal politika / Myanmar, elections and existantial politics

Mehmet Özay                                                                                                                             02.01.2025

Belirsizliklerle tanımlanan yaşadığımız dönemde, ulus-devletlerin varlığının sorgulanması, bu sürecin içeriklerinden ve özelliklerinden birini oluşturuyor.

Ulus devletlerin, kendi halklarına yönelik ilgileri ya da ilgisizlikleri sadece, siyasal anlamıyla öne çıkmıyor. Myanmar örneğinde olduğu üzere, varoluşsal bir boyuta değin uzanan süreçleri içeriyor...

Birlik yoksunluğu

Myanmar’da, son 25 yılın gelişme süreçlerinden en sonuncusu olarak ele almak gerektiğinde, 2021 yılı 1 Şubat’ında yaşanan askeri darbeden bu yana, ülkenin askeri diktatöryal rejimle yönetiliyor olması, neredeyse kanıksanmış bir durumu teşkil ediyor.

Aradan geçen dört yıllık süre, 2011 yılında başlayan, ‘yeniden demokratikleşme’ sürecinin akamete uğratılmasıyla sınırlı olmayan, aksine belki de, ülkenin geleceği için var olan tüm umutlarında sona ermesi anlamına gelmesiyle dikkat çekiyor.

Tıpkı, diğer Güneydoğu Asya ülkeleri gibi çok etnikli, çok dilli bir ülke olma özelliğine sahip olan Myanmar’da, toplumsal birliği tesis edecek ortak alanların oluşturulamamış olması, egemen bir etnik yapı olan Bamar’ların sürekli ve devamlı olarak güç tesisinde bulunmalarına neden oluyor.

Burada bir düzeltme yapmak gerekirse, aradan geçen süre zarfında Bamar’lar adına hareket eden ordunun ve destekçilerinin demek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 2011-2021 yılları arasında, Bamar-odaklı yapılanmaya başlanan demokratikleşmeye doğru eğilimin yeniden ve ciddi bir şekilde akamete uğramasında, Bamarların rolünü göz ardı etmemek gerekiyor...

Demokrasi dendiğinde...

Batı Avrupa siyasal geleneğinin oluşturduğu bağlamlar dikkate alındığında, 2011-2021 yılları arasında yaşananlar, Myanmar’daki tecrübenin bu gelenekle ne denli bağlantılı olup olmadığı sorgulanabilir.

Bu sorgulamaya rağmen, hem içerden ve hem dışardan gözlemciler, katılımcılar, araştırmacılar tarafından ‘olgunlaşması’ beklenen demokratik yapılanmanın, 2021 yılı 1 Şubat’ında maruz kaldığı darbe 1980’li, 1990’lı yıllar tecrübesinin bir kez daha tekrarlanmakta olduğunu ortaya koyuyordu.

Silahlarını kendi halkına çeviren Tatmadaw’ın, yani Myanmar ordusunun hakimiyetinin sıradan bir güç değişimi olmadığı, Myanmar örneğinde, çok daha net bir şekilde ortaya konduğunu söylemek mümkün.

Öyle ki, 2021 darbesinden bu yana ülkenin sivil savaşı yaşıyor olması bugün yapılmakta olan ve adına ‘demokratik’ denilen seçimin cunta rejiminin kurmacası olmaktan öte bir anlam taşımadığının ifadesidir.

Bu kurmacanın bir diğer yanında ise, sayısı 40’ı bulan siyasi partinin yasaklanması, Halk Partisi (People’s Party) gibi birkaç siyasal yapı göz ardı edildiğinde, cunta rejiminin desteklediği Birlik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (Union Solidarity and Development Party-USDP) tekelinde yürütülen bir sürecin varlığını ortaya koyuyor.

Yeniden ‘kırılgan’ demokrasi

25 Ocak’ta tamamlanması beklenen ve ilk etapı 28 Aralık Pazar günü başlayan genel seçimler vesilesiyle, bu gelişmenin Myanmar’a ne getirip getirmeyeceği konusu bugünlerde yine tartışma konusu olarak gündemde.

Bir öncesi seçimle kıyaslandığında, sandık başına gidenlerin oranının yüzde 52 civarında olması adına demokrasi denilen siyasal olgunun Myanmar halkı nezdinde neye tekabül ettiğinin sorgulandığının bir ifadesi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Seçime katılım oranının düşüklüğü, 2021 darbesi sonrasında ülke dışına çıkan ve bugün muhalefeti oluşturan bazı siyasilerin kurduğu Ulusal Birlik Hükümeti (National Unity Government-NUG) yetkililerinin halkın seçimleri boykot etmesi yönündeki çağrısının, bir şekilde karşılık bulduğunu da gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ülkenin merkezi şehirlerinde halkın, ‘korku’yla sandık başına gitmek zorunda kaldıklarını da göz ardı etmemek gerekiyor...

Bamarların yaşadığı bölgelerin dışındaki etkin yapıların çoğunlukta olduğu bölgelerde cunta rejiminin herhangi bir varlığının olmaması dolayısıyla, ‘demokrasi oyunun’da söz konusu bu bölgelerde, olası olumlu bir gelişmeyi beklemek mümkün gözükmüyor.

Bu durumda, seçimlerin sadece ülkenin özellikle, orta bölgelerindeki şehir ve kasabalarla sınırlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1 Şubat 2021 darbesiyle, o dönem yeni bir hükümet kurmaya hazırlanan, bir dönem kendisini Demokrasi Kraliçesi olarak adlandırdığım -yaşı 80’a dayanmış olan- Ang San Suu Kyi’nin ömür boyu hapis cezası devam ederken, adına muhalefet denilebilecek yapının hangi lider tarafından yapılaştırılacağı veya kurumsallaştırılacağı da bir başka sorunu teşkil ediyor.

Bu durum, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, ülke demokrasisinin umudu olarak ortaya çıkan veya çıkartılan Suu Kyi’nin, siyaset meydanındaki varlığına güç kullanılarak son verilmesi, bugün yaşanmakta olan yeniden demokrasi tecrübesinin kırılganlığının baş ucunda yer alıyor.

2021 darbesinin ardından, küresel gelişmeler ekseninde bakıldığında, dönemin karşı çıkışçı popülerliğinin de etkisiyle, ülkenin dört bir yanını çevreleyen etnik yapılarla silahlı mücadeleye merkezde muhalif konuma itilen sivil unsurların da iştirak etmelerine tanık olundu.

Ve bu unsurların başında Suu Kyi’nin lideri olduğu Ulusal Demokrasi Birliği (National League Democracy-NLD) mensupları da bulunuyordu.

O dönem, sürgün hükümeti kurmalarının ardından, silahlı mücadeleye de tedrici olarak katılmaları bugün ulusal siyaseti yeniden ‘demokratikleştirmeye’ yönelik çabada kimin, hangi sosyal grupların, hangi demokratik haklarla mücadele edip, ne tür siyasal taleplerle ortaya çıkacağı ve demokrasi mücadelesine katılacağına dair gayet ciddi soruların gündeme getirilmesine neden oluyor.

Mevcut rakamlara bakılacak olursa darbeden bu yana, ülkenin para brimi Kyat’ın yüzde 80 değer kaybetmiş olması, Güneydoğu Asya’nın gayet önemli doğal kaynaklara sahip ülkesinde halkın ne tür bir sınavla karşı karşıya olduklarının bir diğer göstergesidir.

Myanmar’da beş yıl sonra önlerine yeniden ‘sandık’ konulan Myanmarlıların ne tür bir demokratik seçim yapacaklarını sorgulamanın ne türden bir anlam içerip içermediği sorgulanmayı hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/myanmar-secimler-ve-varolussal-politika-myanmar-elections-and-existantial-politics/

2 Ocak 2026 Cuma

Asya-Pasifik’te Tayvan gerilimi / Taiwan tension in the Asia-Pacific region

Mehmet Özay                                                                                                                             01.10.2026

Asya-Pasifik’te, Tayvan odaklı başlayan gerilimin sona ermesi bir yana, giderek artmakta oluşu kaygıyla izleniyor...

Japonya’da yaşanan başbakan değişimiyle birlikte, ülkenin ilk kadın başbakanı olarak göreve başlayan Sanae Takaichi’nin, 7 Kasım’da ulusal parlamentoda yaptığı konuşmada, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan’a yönelik olası bir askeri harekatıyla bağlantılı olarak gündeme getirdiği ulusal güvenlik söyleminin yankıları devam ediyor.

Başbakan Takaichi, böylesi bir askeri girişimi karşısında sessiz kalmayacakları yönündeki ifadeleri, bugüne kadar, Japonya ulusal güvenliğine dair ulusal kamuoyu önünde verilen en önemli demek olarak tarihe geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Sürpriz değil

Takaichi’nin bu çıkışı, kimilerince süpriz  olarak değerlendirilebilir...

Ancak, Takaichi’nin ulusal politikada şahin görüşleriyle tanınan bir politikacı olması dikkate alındığında, o güne değin Japonya dış siyasetinde bir konsensus olarak benimsenen “stratejik belirsizlik” (strategic ambiguity) ilkesinden feragat eden bir yaklaşımla gündemi belirlemesi de anlamlı kabul edilebilir.

Başbakan Takaichi’nin, ülkenin ulusal güvenliğe dair açık ve net söylemine, neyin yol açtığı konusunu önceki yazılarda dile getirmeye çalışmıştım.

Bir tekrar olmak üzere, bu nedenler arasında Japonya’nın, Tayvan’a komşu oluşu; Tayvan ve Çin arasındaki deniz yolunun yani, Tayvan Boğazı’nın Japonya’nın enerji koridorunu teşkil etmesi; Takaichi’nin, ABD başkanı Trump ile bu süreç öncesinde görüşmüş olması gibi faktörleri bir çırpıda dile getirmek mümkün.

Bunlara ilâve olarak, başbakan Takaichi’nin, Japonya politikasında ‘şahinler’ olarak bilinen grubun baş aktörlerinden olmasını da yadsımamak gerekiyor.

Zamanı ve yeri geldiğinde birbiriyle ilişkilendirilmesi gayet muhtemel olan bu unsurların, öyle anlaşılıyor ki, Takaichi’nin Kasım ayı başında parlamentoda yaptığı konuşma sürecinde etkileri olduğu gayet açık.

Gerilim sürüyor

Bu açıklamanın ardından, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanan gerginliğin durulması veya sona ermeye doğru bir yönelim sergilemesi bir yana, bugüne kadar devam etmesi, ve hatta, diğer bazı süreçler tetiklemesi, sürecin nereye evrileceği konusunda, başta bölge ülkeleri olmak üzere küresel güçler tarafından da yakından takip edilmesine neden oluyor.

Başbakan Takaichi’nin, Pekin’den gelen “geri adım at!” çağrıların kulak asmamış olması, onun ‘şahin’ duruşunun yeni bir teyidi anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Takaichi, Pekin yönetiminin taleplerine doğrudan cevap vermemekle birlikte, 25 Aralık’ta yaptığı açıklamada, ‘Çin’le diyalog’ söylemini bir tür geri adım saymak için ortada herhangi bir neden bulunmuyor...

Bu noktada, söz konusu gelişmenin, yukarıda ‘nedenler’ arasında zikrettiğim, Takaichi-Trump görüşmesiyle bağlantılı olan yönüne dair bir çıkarımda bulunmak mümkün gözüküyor.

Bu görüşme sürecini destekleyen gelişme ise, ABD yönetiminin, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık silah satışına karar vermesiyle ortaya çıktı.

Washington’un aldığı bu karar, Tayvan’la gizli/açık var olan ittifakın, askeri anlamda yeniden temellendirilmesi anlamına gelirken, Çin Halk Cumhuriyeti açısından ise kayda değer bir siyasal ve güvenlik krizi olarak algılanıyor.

Çin Halk Cumhuriyeti makamlarının bu silah satışına yönelik sert eleştirileri, ABD’nin siyasal söylemleriyle çeliştiği konusu üzerinden gündeme getirilirken, ABD’nin Çin nezdinde güvenilirliğine de önemli ölçüde gölge düşürmesi anlamına geliyor.

Her iki gelişmeyi yani, Japonya başbakanı Takaichi’nin ulusal güvenliği ön plâna çıkartarak Tayvan’a yönelik olarak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin olası bir askeri girişimi karşısında sessiz kalmayacakları ifadesi ile, bunun hemen akabinde, ABD’de Trump yönetiminin Tayvan’a yüksek miktarda silah satışı kararı Pekin yönetimini iki cepheye birden karşılık vermek durumunda bırakıyor.

Düzenin teminatı

Söz konusu gelişme, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan arasında tarihsel olarak yaşanan gerçekliklerin haricinde bugün, Japonya ve ABD için ulusal ve bölgesel egemenlik ve istikrarın teyidi ve devamlılığı anlamına gelmesiyle önem taşıyor.

Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, Pasifik Savaşı sonrasında, ABD öncülüğünde Asya-Pasifik bölgesinde kurulan, ‘düzen’in bozulmasına yönelik Çin Halk Cumhuriyeti tarafından girişilecek herhangi bir askeri eylemin karşılıksız bırakılmayacağı gayet net bir şekilde görülüyor.

Bazı gözlemci ve yorumcuların, örneğin Ukrayna gibi, diğer bazı küresel gelişmeler atıfla ABD’nin, böylesi bir gelişmenin ortaya çıkması halinde Tayvan’ı ‘yalnız başına bırakabileceği’ yönündeki görüşleri yabana atmamak gerekiyor.

Ancak, bu görüşler gündeme gelirken neredeyse, buna paralel olarak ABD’nin Tayvan’a askeri destek bağlamındaki söylem ve icraatlarının ortaya konması, ABD açısından Asya-Pasifik’teki gelişmelerin, yine örneğin, Avrupa’nın ortasında Ukrayna’da yaşananlardan farklılık taşıdığını ortaya koyuyor.

ABD açısından, Tayvan’ın tek başına ele alınan bir konu olmadığını söyleyebiliriz.

Ve bu durum, Pasifik Savaş’ı sonrasında Asya-Pasifik bölgesinde yaşanan ittifak oluşumları gibi gelişmelerle bir şekilde kanıtlanıyor olsa gerek.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Tayvan’a yönelik olası bir askeri girişimi karşısında, bölgedeki bu ittifak oluşumlarının hareket kabiliyetlerini ortaya koyacaklarını yadsımamak gerekiyor.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/asya-pasifikte-tayvan-gerilimi-taiwan-tension-in-the-asia-pacific-region/