29 Aralık 2025 Pazartesi

Açe: Tsunami sonrasından sel sonrasına / Aceh: From ‘Post-tsunami’ to ‘Post-flood’

Mehmet Özay                                                                                                                             26.12.2025

Yıldönümleri bireylerin, toplumların, devletlerin yaşamında anılmaya, hatırlanmaya, üzerinde durulmaya, ders alınmaya, sevinmeye, üzülmeye vesile olan günlerdir.

Kimi yıldönümleri, onulmaz acılarla zihinlerde, gönüllerde yer eder.

21 yıl önce bugün, Hint Okyanusu’nu vuran deprem ve tsunami de, bu günlerden biri olarak karşımızda yine...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse bugün, Hint Okyanusu’nu vuran deprem ve tsunaminin 21. yıldönümü.

Kaçınılmaz anma

Bu süre zarfında, her yıl bu yıldönümüne dair, Açe özelinde bazı hususlara dikkat çeken yazılar kaleme aldım.

Her yıl, yeni bir tsunami yazısını kaleme alırken, “bazıları, herhalde abarttığımı düşünüyordur’ diye aklımdan geçmiyor değildi.

Bu noktada, sadece aradan geçen sürenin görece uzunluğuna değil, bu geçen süre zarfında Açe’de gerçekten de önemli değişiklikler olduğunu ileri sürerek artık, öncesi ve sonrasıyla tsunamiyi ele almaya gerek olmadığını düşünenler olabilirdi.

Ancak, tsunaminin etkilerinin ortadan kalkması ile bu ve benzeri ‘doğal afetler’le mücadele konusunda Açe’nin aradan geçen süre zarfında, ne denli önemli bir mesafe kat edip etmediği, içinde bulunduğumuz Aralık ayının başlarında ortaya çıkan sel felâketiyle bir kez daha gözler önüne serildi.

Bu durumda, “21 yıl önce meydana gelen ‘doğal afet’ ile, bugün yaşanmakta olan süreç arasında bir bağ kurmak mümkün mü?” sorusu akla geliyor.

Hiç kuşku yok ki, bu tür ‘doğal afetlerde’ farklı parametreler öne çıkıyor.

Örneğin, insan kayıpları, maddi kayıplar, yerel yönetimlerin sadece maddi imkânlarıyla değil, insan ve teknoloji kapasiteleri vb. gibi bağlamlarda bu tür süreçleri yönetip yönetemeyeceği, siyasal yönetim, toplumsal barış, çatışma ve savaş koşulları vb.

Ne olmuştu?

26 Aralık 2004 tarihinde Samudra Denizi’nde, Endonezya’nın Açe eyaleti’nin batı sahili açıklarında meydana gelen deprem ve onun tetiklediği tsunami başta, Açe olmak üzere, Malaka Boğazı’ndan Doğu Afrika’ya değin Hint Okyanusu’na komşu bölgelerdeki, yaklaşık 11 ülkesinde şu veya bu şekilde tesirli oldu.

Bu ‘doğal afet’in tesirinin hissedildiği ülkeler ve bölgeler kadar, o güne değin yaşanan en önemli doğal afetler arasında yerini alması ile küresel gelişmelere de damgasını vurdu.

Örneğin, Açe Eyaleti, sadece Endonezya’nın değil, küresel acil yardım tarihinin o döneme kadar ki en çok sayıda yardım kuruluşunun ulaştığı ve -yedi milyar dolar gibi- en yüksek meblağda yardımın yapıldığı bir bölge olarak tarihe geçti.

Açe’de ulusal hükümet, kendi çabalarıyla bu felâketin altından kalkamayacağı anlamasıyla, kapılarını, -neredeyse her türünden- uluslararası kuruluşlara açtı.

Bunun yanı sıra, o dönem Açe valilik ve ilgili beledilerin bu önemli yükün altından kalkamayacağının anlaşılmasıyla, Açe’de dört yıl süreyle (2005-2009) ‘bakanlık’ düzeyinde hizmet vermek amacıyla, Yeniden Yapılandırma ve İnşa (Badan Rehabilitasi dan Rekonstruksi-BRR) adıyla kapsamlı özel bir yönetim yapılanması hayata geçirildi.

Tsunamiden yaklaşık sekiz ay sonra yani, 2005 yılı 15 Ağustos’unda imzalanan barış anlaşmasıyla, Açe’de 1998’de yeniden yükselen savaş ortamı yerini barışa terk etti...

Ordu ve polis birliklerinin önemli bir bölümü Açe Eyaleti’nden çekilirken, ‘doğal afet’in değişik alanlardaki etkilerini anlamak, onarmak, gidermek, yeniden yapılandırmak için yerli ve yabancı profesyonel ekipler sahada çalışmalar gerçekleştirdiler.

Hatta bu alanların neredeyse, her biriyle ilgili kayda değer akademik çalışmalar yapıldı, raporlar yazıldı, tezler tamamlandı...

Bunlar içerisinde tarım arazileri, balık çiftlikleri, liman, köprü, kanal çalışmaları gibi bölgenin hem alt yapısı ile, eğitim, sağlık, psikolojik destek vb. gibi doğrudan bireyleri ilgilendiren çabalar, çalışmalar Açe’nin yeniden ayağa kalkmasında önemli rol oynadı.

Bugün ne oluyor?

Bugün yaşananların boyularına bakmak gerektiğinde, hiç kuşku yok ki, akla öncelikle, ne türden bir dersin alınıp alınmadığıyla ilgili bir yaklaşım akla geliyor ya da gelmesi gerekir...

Örneğin, bu noktada sıradan vatandaşların, belediyelerin, Açe valiliğinin, Endonezya merkezi hükümetinin ve bölgedeki bakanlık adına hizmet veren kurumların vb. olan bitenden ders alıp almadıkları sorgulanmayı hak ediyor.

Bölgesel yapıların örneğin, ASEAN ile küresel kurumların örneğin, Birleşmiş Milletler’e bağlı ilgili birimlerin, bu tür gelişmeler noktasında ne tür hareket kabiliyetine sahip olup olmadıkları da yakından incelenmeyi gerektiriyor.

Bir diğer husus, uluslararası faaliyet gösteren sivil toplum ve yardım kuruluşlarının, böylesine beklenir gelişmelere ne denli duyarlı ve hazırlıklı olup olmadıkları da gözden kaçırılmaması gereken bir konu.

Burada durup, son bir ayda Sumatra Adası’nda olan biteni, ‘doğal afet’ bağlamında ‘istisnai’ bir durum kabul ederek, hiçbir şey olmamış gibi davranmanın, tarihsel bir hataya eşdeğer olduğunu söylemek gerekiyor...

2004 yılındaki tsunamiden bu yana, Açe’de neler olup bittiğini dikkate aldığımızda, herhalde yazdıklarımın abartı olmadığını söyleyebilecek kaanate sahip olduğumu ileri sürebilirim.

Belki, şu maddi gerçeği hatırlamakta yarar var...

26 Aralık 2004’de yaşanan deprem ve tsunaminin yol açtığı maddi hasar ve yıkım, bu ay içerisinde Sumatra Adası’nın Kuzey Eyaleti ile Batı Eyaleti’ni de önemli ölçüde vuran yoğun yağış ve siklon etkileşimiyle ortaya çıkan sel baskınlarının Açe’de meydana getirdiği hasar arasında doğrudan bir benzerlik ve kıyaslama yapılmasına elverecek gelişmeler olduğu görülüyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ace-tsunami-sonrasindan-sel-sonrasina-aceh-from-post-tsunami-to-post-flood/

22 Aralık 2025 Pazartesi

Endonezya: devlet, doğal afet ve toplumsal hissediş / Indonesia: state, natural disaster and social sentiment

Mehmet Özay                                                                                                                             21.12.2025

Endonezya’nın Sumatra Adası’na bağlı, özellikle üç eyaletinin maruz kaldığı ‘doğal afet’ sonrası tartışmalar sürüyor.

Tartışmaların bir yanında, afet bölgelerine yardım ulaştırılıp ulaştırıl/a/maması kadar, devlet başkanı Prabowo Subianto’nun, yaşanan dev yıkımlar karşısında niçin ulusal felâket ilân etmediği ve niçin uluslararası yardımlara kapı aramaladığı konusu bulunuyor.

Özgüven

Başkan Prabowo’nun özgüvenine diyecek bir şey yok...

Ancak gönül isterdi ki, başkan Prabowo’nun “Biz kendi kendimize yeteriz!” bağlamına gelen söylemin siyasal, kurumsal, pratik ve somut yönleri de olsaydı.

Oysa yaşanan süreçte gerek bireysel gözlemler, ulusal politikada öne çıkan yorumlar ve gerekse de uluslararası çevreler nezdinde gündeme gelen yaklaşımlar, yaşanan ‘doğal felaket’ karşısında, merkezi hükümetin verdiği mesajların doğru olup olmadığının açıkça tartışılmasına neden oluyor.

Özellikle, Sumatra Adası’nın kuzeyindeki üç eyaleti, yani Batı Sumatra -Padang bölgesini-, Kuzey Sumatra -Medan ve çevresini- ve Açe Eyaleti -özellikle orta, doğu ve kuzey bölgeleri- vuran ‘doğal afet’ sonrasında bölge toplumlarının yaşamakta olduğu gerçeklik (pascabencana) merkezi hükümetin ve de başkan Prabowo’nun yaklaşımlarını doğrulamıyor.

“Uluslararası arası yardıma ihtiyacımız yok”

Prabowo’ya bu söylemi sarf ettiren, yaşanan ‘doğal afetin’ ardından, adını zikretmediği komşu ve dost ülkelerden gelen uluslararası ve anlamına gelen yardımda bulunma önerileriydi.

Prabowo’nun, gelen yardım tekliflerini nazikçe geri çevirmesine neden olan acaba, kendisine hemen bir gün içerisinde sunulan ‘felâket raporları’ ve ülkenin söz konusu ‘felâketin’ altından kalkabileceğine dair kurumsal donanıma sahip olduğu yönündeki bir diğer rapor mu olduğu akla geliyor.

Konuyla ilgili geçenlerde kaleme aldığım ilk yazıda dile getirdiğim üzere, yaşanan ‘doğal afetin’ 2004 yılındaki deprem ve tsunaminin yol açtığı maddi hasardan geri kalır yanı bulunmadığı yönündeydi.

Bunu bir öngörü veya bir önyargı ile ortaya koymamıştım...

Aksine, daha felâketin izleri kamuoyuna pek fazla yansımadığı ilk birkaç gün, bizzat yakınlarımızın da içinde bulunduğu bölgedeki insanların can hıraş içinde bulundukları duruma tanık olmamdı bunu bana söyleten.

Evlerinin çamurlu sular altında kalmasına ya da yakınlarındaki tepenin evleri üzerine çökmesine ramak kala kurtulanlar ile aynı bölgede ve aynı mekânda komşu evlerin sahiplerinin sular altında kalması, canlarını kurtarsalar bile, ev-barkın yanı sıra ve ekonomik kaynaklarının ortadan kalktığına şahit oluyorduk.

Günlerce ailelerinden haber alamayan yakın dostlar ile evi-barkı sular altında kalan ancak derdi,  “Toplumuma, acaba nasıl yardım ederim?” olan bazı dostların da motosikletlerine, arabalarına atlayıp ve gidilen bölgelerde yol-iz olmaması nedeniyle, çoğunlukla yürüyerek kırsaldaki köylere yaptıkları arama-tarama çalışmalarıyla karşılaştıklarını bizlerle paylaşmaları oluşturuyordu.

Benar Meriah, Muara Dua, Pidie Jaya, Langkahan, vb. yerlerden gelen bu paylaşımları bugünlerde hâlâ devam ederken, ilginçtir ne fotoğraf karelerinde ne video çekimlerinde yardım çalışmaları yapan resmi unsurlara rastlanmıyor!

Açe’den yükselen talep ve rasyonalite

Temelde, Açe yerel yönetiminin yani, Açe Valiliği’nin uluslararası yardım talebinin ardında, böylesi bir temel gerçeklik yer alıyor.

Merkezi hükümet veya eyalette bulunan çeşitli resmi kurumlar imkanlarını ‘seferber etmiş’ olduklar söylenmesine ve bu konuda şüphe olmamasına rağmen, bu imkânların ne denli sınırlı olduğu ortaya konulan görsel belgelerle kanıtlanıyor.

Felâket mağdurlarının kendi başına terk edilmişlikleri hissi, sadece yaşanan felâketi, ‘bir kader’ olarak değerlendirip geçiştirilebilecek bir olgu değil.

Bunu, en iyi bilen kişinin asker kökenli olan Prabowo’nun bizzat kendisinin bilmesi gerekiyordu...

Batı Sumatra ve Kuzey Sumatra eyaletlerinin aksine, 2004 yılı tsunami tecrübesine sahip olan Açe’de Valilik ve halkın uluslararası yardım taleplerini gündeme getirmelerini sebep aslında, tam da buydu.

Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, Açeliler hem siyasi kanallar hem de halk katmanlarında yaşanan felâketin büyüklüğünü değerlendirebilecekleri bir örnek bulunuyordu önlerinde.

Anis Baswedan tepkisi

Başkan Prabowo’nun tüm taleplere karşın uluslararası yardım kanallarını harekete geçirmemiş olması karşısında ulusal politika çevrelerinden de tepkiler gelmekte gecikmedi.

Özellikle, 2024 başkanlık yarışında büyük ümitler bağlanan ancak başkan seçilemeyen Anis Baswedan, başkan Prabowo’nun yukarıda dikkat çektiğim söylemi üzerine, alaycı veya polemik olmayan, aksine gayet rasyonel çıkarımlarla Başkan’ın argümanlarının yanlışlığını ortaya koyan açıklamalar yapıyordu.

Ulusal felâket ilân etmeme konusundaki ısrarına rağmen başban Prabowo’nun ulusal imkânları özellikle de ordu ve polis güçlerini harekete geçirmesi, aslında yaşananların ulusal boyutta bir felâket olduğunun filii olarak ispatı anlamına geliyordu.

Şayet yaşanan felâket, yerel ve bölgesel düzeyde olsaydı, söz konusu üç eyaletin resmi makamları, bu üç eyaletteki sivil kuruluşlar kendi imkanlarıyla yaşananların üstesinden gelirlerdi.

Ancak, yaşananlar, ulusal felâket boyutunda olması, aradan geçen birkaç haftaya rağmen, insanların çok temel ihtiyaçlarının giderilememiş olduğuna tanık olunuyor.

Acil yardım değil, kapsamlı program

Prabowo’nun açıkça cevap vermediği en önemli konu, hiç kuşku yok ki, alt yapı kaynakları ile toplumun önemli bir bölümünün geçim yollarının yeniden nasıl onarılacağı, yeniden yerine nasıl konulacağıdır.

Öyle ki, yıkılan köprüler, yataklarından taşan nehirlerin ortadan kaldırdığı ana yollar, suların alıp götürdüğü veya kullanılamaz hale getirdiği evler, resmi kurumlar, camiler vs., tarumar olan tarım alanları, küçük boy hayvan işletmeciliği yapanların kayıpları, köy ve kasabalardaki küçük esnaf vb. yönetimden cevap bekliyor...

Jasaba ve şehir merkezlerine değin hissedilen elektrik ve su yokluğu hiç kuşku yok ki, tıpkı benzeri süreçlerde olduğu gibi/ önemli bir kamu sağlığı tehdidini gündeme getiriyor.

Söz konusu tüm bu yıkımın nasıl onarılacağı, kime nasıl bir yardım plânı yapılacağı konuları muğlaklığını koruyor.

Evet, Prabowo hükümeti, mali bir paketi gündeme getirdi...

Ancak, her üç eyalet bu yardımları ne şekilde paylaşacağı kadar, gerçekte sahada olan bitenle karşısında yerel yönetimlerin bu işin üstesinden gelebilecek yeterlilik ve kapasitede olup olmadıkları soruları ciddi bir önem arz ediyor.  

Asker kökenli olması nedeniyle söylemlerinde sıklıkla orduya ve polise gönderme yapan Prabawo’nun acaba bir ulus-devletin işleyişine dair bürokratik mekanizma unsurlarından ne kadar haberdar olup olmadığı sorusu akla geliyor.

Felâket süreçlerinde çoklu eylem planı olmadıkça bu süreçleri yönetebilmek mümkün değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Batı Sumatra, Kuzey Sumatra ve Açe Eyaletleri’nde bir süredir tanık olunan da bu...

Uzmanların dediklerine kulak kabartacak olursak, yaşanan felâketin neden olduğu alt yapı sistemlerinin yeniden imarı meselesinin, yıllar alacak boyutta olduğu söylemi olan biteni asker ve polis kuvvetlerini harekete geçirerek çözülebilmekten uzak olduğunu bir başka açıdan ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-devlet-dogal-afet-ve-toplumsal-hissedis-indonesia-state-natural-disaster-and-social-sentiment/

20 Aralık 2025 Cumartesi

Tayvan: Asya-Pasifik’te güç politikalarında anahtar ülke / Taiwan: A key country in power politics in the Asia-Pacific region

Mehmet Özay                                                                                                                             20.12.2025

Tayvan, Asya-Pasifik bölgesinde yeniden gündemde...

Tayvan’da, iç siyaset başkan Lai-Ching-te’ye karşı görevden el çektirme süreci yaşanırken, aynı zamanda ABD’nin Tayvan’a yeni askeri desteği, Ada’nın Çin ve ABD arasında yeni bir kriz anlamı taşıyor.

Mecliste hareketlilik

Tayvan’da muhalefet partileri tarafından, Başkan Lai-Ching’e yönelik suçlama, mecliste kabul edilen bir yasayla ilgili karara dayanıyor.

İlgili yasal değişiklik, bölge otoritelerinin yerel yönetimlere kaynak aktarımını olanak tanıyor.

İç siyaset bu yeni yasal süreçle hareketlenirken, ABD yönetiminin, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık yeni silah satışına onay vermesini, bölgede yeni bir gerilim kaynağı olarak değerlendirmek gerekiyor.

Çin yönetiminin, büyük tepkisini çeken bu açıklama, Asya-Pasifik’de gündeme gelen Tayvan sorununun öneminde bir şey kaybetmediğini ortaya koyuyor.

ABD’den silah satışı

Söz konusu silah satışında belirtilen meblağın, ABD yönetimi tarafından, bugüne kadar Tayvan’a yapılan en büyük silah satışı olması, yukarıda dikkat çektiğim gerilimin önemini de ortaya koyuyor.

Öte yandan, senato’dan onayı beklenen ve içinde tank savar, roket sistemleri, anti-drone gibi unsurların yer aldığı bu silah satışı, Trump’ın iktidarında birinci yılı dolmadan Tayvan’a yapılan ikinci silah satışı anlamına geliyor. 

Bu gelişmenin, DPP iktidarındaki Tayvan’da geçtiğimiz ay, meclisin önemli tartışmaların yaşanmasının ardından, ulusal savunma bütçesini yaklaşık 39.7 milyar Dolar’a çıkarmasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

ABD savunma güvenlik işbirliği ajansı yetkililerinin söz konusu silah satışını, “ABD’nin ulusal, ekonomik ve güvenlik çıkarlarıyla” ilişkilendirmeleri oldukça dikkat çekici.

Polonya ile işbirliği

Bunun yanı sıra, bugünlerde, Tayvan’ın ulusal güvenlik sistemlerini geliştirme konusundaki politikaları sadece, ABD ile de sınırlı olmadığını kanıtlayan bir gelişme yaşandı.

Tayvan dışişleri bakanı Lin Chia-lung başkanlığındaki bir heyet geçtiğimiz hafta Polonya’da yapılan görüşmelerin ardından iki ülke arasında ortak drone geliştirme projesi başlatılacağı duyuruldu. Projenin geliştirilmesinde,“Çin ürünü olmayan tedarik zinciri”ne yapılan atıf dikkat çekiyor.

Çin’den tepki

ABD’nin silah satışı konusunda Çin’den beklenen tepki gecikmedi.

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin dün yani, Cuma günü yaptığı açıklamada, “ABD’nin sürekli verdiği sözlerden geri döndüğünü” söyleyerek gelişmeyi özetledi.

Söz konusu silah satışının ‘Tek-Çin’ ilkesiyle çeliştiğine vurgu yapan sözcü, ABD’nin bu politikasının Çin’in egemenlik ve güvenlik çıkarlarıyla uyuşmadığını söylerken, “bu ve benzeri gelişmelerin iki ülke araındaki stratejik güven olgusuna da ciddi anlamda zarar verdiğine” işaret etti.

Mecliste yer alan Muhalefet partileri yani Tayvan Halk Partisi (Taiwan People’s Party-TPP) ve Tayvan Milliyetçi Partisi (KMT) milletvekillerince, Anayasa’ya aykırı buldukları mali kaynakların kullanımına yönelik yeni düzenleme nedeniyle hem, meclis başkanı ve hem de, devlet başkanı hakkında yasal süreç başlatılacağı açıklaması yapıldı.

İlgili milletvekilleri, konuyla ilgili olarak mecliste yapacakları başvuru öncesinde, geçtiğimiz Perşembe günü açılan bir platformla, devlet başkanı Lai Ching-te’nin görevden alınması amacıyla imza kampanyası başlattılar.

Hedefin, 2024 yılında Lai Ching’in devlet başkanı seçilmesini sağlayan 5.586.019 sayısına ulaşmak olduğu belirtiliyor.

Bununla birlikte, bugün Tayvan konusu, ABD’nin önemli bir askeri silah anlaşmasının gündeme gelmesiyle yeniden gündemde yer ediyor.

Görevden el çektirme

Muhalefetteki Çin Milliyetçi Partisi (KMT) yönetimince ‘devlet başkanı’ ve Demokrati İlerlemeci Partisi (Democratic Progressive Party-DPP) başkanı Lai Ching-te’ye karşı yetkilerini ihlal ettiği iddiasıyla, görevden el çektirilmesi konusunda bir soruştuma gündeme getireceği açıklandı.

Tayvan’da, görünürde, bir iç siyaset gelişmesi olarak dikkat çeken gelişme, Ada’da siyasal istikrar açısından önem arz ediyor.

Bu durumun, Çin’le yaşanan ilişkilerden bağlantısız kabul etmek ise mümkün değil.

Bu gelişme Ada’da, Lai Ching-te’nin 2024 yılı Ocak ayında devlet başkanı seçilmesinden itibaren yaşanan gerilimin bir devamı olarak kabul ediliyor.

Başkan seçilmesinin ardından, DPP yanlısı sivil toplum kuruluşlarınca meclisteki 24 KMT milletvekilinin görevden uzaklaştırılması amacıyla bir yasal girişimde bulunulmuş, ancak parlamentoda yeter sayıdaki milletvekilinin desteğini alamamıştı.

Bu girişimin ardında, DPP başkanı ve devlet başkanı Lai Ching-te’nin olması, bugün yaşanan sürecin nedenini oluşturuyor.

Öyle ki, bugün muhalefet partilerince benzer bir sürecin meclis başkanı Cho-Jung-tai ile başkan Lai-Ching-te’ye karşı başlatılırken, bu gelişmede, iç siyaset dışı aktörlerin de rolü olduğunu söylemek mümkün.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan’da muhalefet partisi, Çin Milliyetçi Partisi (KMT) üzerinden Tayvan siyasetine müdahale etmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, KMT’de geçtiğimiz Ekim ayında yaşanan başkan değişimin ardından, KMT başkan yardımcı Jung-kung’un başkanlığında bir heyetin Kasım ayında Pekin’e yaptığı ziyareti doğru değerlendirmek gerekiyor.

Bu ziyaretin, sıradan bir nezaket ziyareti olmadığı aksine, Çin’in Tayvan politikasına yönelik bir girişimle ilintili bir yanı olduğu gözlerden kaçmıyor.

Asya-Pasifik boyutu

Geçtiğimiz bir ay boyunca Tayvan sorunu, Asya-Pasifik bölgesinde özellikle Japonya başbakanı Sanei Takaichi’nin açıklamalarıyla yaşanan gerilimlere konu olmuştu.

Bu gelişmenin bugün, özellikle ABD’nin silah satışı açıklamasıyla yeniden gündemde yer ettiğine kuşku yok.

Ada’nın, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından bir eyalet statüsünde kabul edilmesine rağmen, ABD ve Çin arasında -var olan anlaşmalara ve özellikle de, ‘Tek Çin’ ilkesine rağmen, politika farklılıklarına konu olmasıyla önem taşıyor.

Asya-Pasifik’de Tayvan sorunu, geçtiğimiz Kasım ayı başlarında, Japonya başbakanı Takaichi’nin yaptığı bir açıklama ile yeniden gündeme gelmişti.

Takaichi’nin, Japonya’nın ulusal güvenliğini öncelleyerek gündeme taşıdığı olgu, Tayvan’a Çin tarafından yapılacak olası bir askeri müdahaleye seyirci kalmayacakları yönündeydi.

Aradan geçen süre zarfında, taraflar arasında gerilimi dindirmeye yönelik adım, ABD başkanı Donald Trump’dan gelmişti.

Trump, Şi Chinping ve Sanei ile yaptığı telefon görüşmeleriyle bir anlamda Asya-Pasifik bölgesinde gerilimi dindirmeye yönelik bir girişimin mimarı olarak kendini ortaya koysa da, bugün ABD’nin Tayvan’a silah satışı ile doğrudan Çin’in hedefi konumunda olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu bu gelişmeler bölgede, ‘Tayvan Boğazı’ adıyla anılan potansiyel bir çatışma alanının öneminden birşey kaybetmediğini ortaya koyarken, bütün bir bölgenin yani, Asya-Pasifik’in de, bu gelişmelerden doğrudan etkilenebileceğine işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/tayvan-asya-pasifikte-guc-politikalarinda-anahtar-ulke-taiwan-a-key-country-in-power-politics-in-the-asia-pacific-region/

17 Aralık 2025 Çarşamba

Sumatra’da ‘doğal afet’, acil yardım ve sorumluluk / ‘Natural disaster,” emergency aid, and responsibility in Sumatra

Mehmet Özay                                                                                                                             16.12.2025

Kriz adı Müslüman toplumlar için pek de yabancı değil. Her daim, bir tür krizle karşı karşıya kalmak sürpriz olmuyor bu toplumlar için.

Ya bir ulus devlet içerisinde azınlık konumundaki Müslüman kitlenin maruz kaldığı zulüm ve işkence, aynı ulus-devlet sınırları içerisinde birbirleriyle savaşa kadar varan mücadelelere konu olan sekteryen yapılar veya komşu ülkelerin doğrudan teritoryal işgaline, ya da küresel güçlerin ekonomik işgaline maruz kalan Müslüman toplumlar.

Arakan’ı, Sudan’ı, Patani’si, Keşmir’i, Uygur’u, Mısır’ı, Filistin’i, Pakistan’ı, Hindistan’ı, Suriye’si, Irak’ı vs. bahsi geçen gruplar içerisinde zikretmek zor olmayacaktır.

Öte yandan, tarihi süreçlere bakıldığında, aslında olan bitenin sürpriz değilde, bir şekilde kanıksanmış, kökleşmiş, kemikleşmiş gerçeklikler olduğunu söylemek gerekiyor.

Burada Müslüman toplum-Müslüman olmayan toplum arasında, keskin, katı bir ayrım yapmak niyetimde değilim.

Kastım, adına Müslüman denilen toplumların kendi sorunlarına ne tür cevaplar üretemediklerine dikkat çekmek.

Bu toplumların karşılaştığı bir diğer kriz ise, adına ‘doğal afetler’ denilen süreçler.

Teknolojik gelişmelerin seviye kaydetmesi ve genişlemesiyle birlikte, bir yandan çeşitli alanlarda yararlılığına kuşku olmayan teknik işler, araç gereçler, yatırımlar vs. aynı zamanda Müslüman toplumların yaşam alanlarını tarümar etmede, bir vasıta kılınmasıyla krizin adı veya sorumlusu olarak karşımıza çıkıyor.

‘Doğal afet’

Son dönemde yaşanan ve adına, ‘doğal afetler’ denilen süreçlerde, Güneydoğu Asya’nın Malay dünyası bölümünde yaşananlar buna en son örnek mahiyetinde.

Konuyla ilgili geçenlerde kaleme aldığım yazıda dile getirmiştim...

Muson iklimi olarak bilinen ve bölgede yıl içerisinde iki dönem etkili olan hava koşullarının bugün gelip dayandığı nokta ve etki gücü, ‘doğal afet’ sınıflandırmasının dışında etkileriyle gündeme geliyor.

Aslında, bu durumun uzun süredir var olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Bugün, özellikle bölge ve küresel medyada dikkat çektiği üzere ortaya çıkan durum, Sumatra Adası’nın Hint Okyanusu’na yakın bölgelerinde yani Kuzey Sumatra, Batı Sumatra ve Açe Eyaletleri’nde yaşanan gelişmelerdir.

İlginçtir, bu üç bölgeyi birbirine bağlayan gayet önemli tarihi ve toplumsal süreçlerin olması, burada yaşayan toplumların, bir kez daha aynı kader birlikteliğinde yer aldıklarına tanık olunuyor...

Dün ne olmuştu?

‘Doğal afet’ ya da ‘doğal felâket’ denildiğinde, o dönem tanımlamalarıyla ‘yüzyılın felâketi’ olarak da anılmış olan 2004 yılındaki tsunamiydi.

Sumatra’da, bugün yaşanan gelişmeler ise, tusaniminin hemen ardından, sahil bölgesinde bıraktığı izlerin hemen hemen aynısı denilebilecek şekilde, bu sefer iç bölgelerde, dağlık alanlar dahil, nehir yataklarına yakın bölgelerde ortaya çıkmasıyla dikkat çekiyor.

2004’de afetin merkezi Singkel, Meulaboh, Chalang, Lhong, Lhogkna, Banda Açe, Krureng Raya, Sigli vs. iken ve bugün Tamiang, Aceh Timur, Aceh Utara, Bireun, Takengon, Beutong...

Şöyle kabaca baktığımızda tsunamiden bu yana 20 yıl geçtiğine göre son yirmi yılda, doğusundan batısına neredeyse, Açe’nin tüm bölgelerinin, ‘doğal afetler’den payını aldığını söylemek mümkün.

Diğer bölgelerde, bu gelişmelerin benzerlerinin olmadığı söylenemez...

Örneğin, bunlardan birine... 2009’da Batı Sumatra’da yaşanan deprem ve bölgedeki yağışların da etkisiyle birkaç köyün nasıl bir tepenin altında kaldığına tanık olmuştum...

Her yağmur mevsiminde köyleri, kasabaları hatta şehir merkezlerini basan sel sularının ve bu süreçlerin ne anlama geldiğini sorgulamak için illâ ki, uluslararası medyada haber olmasını beklemek gerekmiyor...

Küresel hareket/siz/lik

2004 yılındaki gelişme Açe Eyaleti’nde önemli yıkımlara konu olurken, dönemi itibarıyla ulusal ve küresel bir hareketliliği de beraberinde getirmişti.

Adına, insani yardım denilen olgu zirve yapmış ve o güne değin görülmemiş bir nitelik ve nicelik düzeyine ulaşmıştı.

Endonezya merkezi hükümeti yine o dönem, savaş nedeniyle dünyaya kapalı olan Açe’ye uluslararası yardımların ulaştırılması için önemli bir baskıya maruz kalmıştı.

Yaraların dindirilmesinde, yaşanan bu sürecin önemli bir payı olduğu bugün yazılı, sözlü kaynaklarda yer almaktadır.

Bugün, aynı bölgede, Kuzey ve Batı Sumatra Eyaletleri’ni de alacak şekilde ortaya çıkan ‘doğal afet’in, 2004’den belirgin farkının belki, bugün insan kayıplarının düşüklüğü olduğunu söylemek mümkün.

Bugün, Endonezya merkezi hükümeti yaşanan ‘doğal afet’ sonrasında uluslararası yardım çağrısı yapmadı.

“Hayır!”

Hatta, yaşanan ‘doğal afetin’ büyüklüğüne rağmen, ‘acil durum ilân etmedi’... Yardım yapmak isteyen ülkelere de, başkan Prabowo’nun ağzından, ‘Hayır’ cevabını verdi.

Ancak, afetin hemen ardından, verilere göre ikinci günü, Malezya’dan Açe’ye yapılan yardım tam da olması gerekene işaret ediyordu.

Merkezi hükümet bölgede ne olabileceğini fark etmiş olmalı ki, akabinde kapılarını uluslararası yardıma açmayacağını duyurdu.

Devlet başkanı Prabowo Subianto, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, ‘afet bölgesi’ne yapılan merkezi yardımlara dikkat çekerek “dış yardıma muhtaç olmayan bir ülkeyiz” mesajını veriyordu...

Bununla birlikte, bugün örneğin, aradan geçen iki haftaa rağmen, Açe bölgesi hala yardım için talepkar durumda...

Malezya’da yaşayan Açe toplumu üyelerinin topladıkları 500 ton yardım, Açe’ye ulaştırılamıyor...

Açe Eyalet Yönetimi, merkezi yönetime, acil yardım sürecinin yürütülebilmesi için 11 Aralık’a talepte bulunduğu 92 milyar Rupiah maddi destek için cevap almayı bekliyor..

Yaşanan ‘doğal afet’in havadan çekilmiş, yerden çekilmiş görüntülerine bakıldığında, olan bitenin ‘sıradan bir sel felâketi’ olmadığını anlamak zor değil...

Ortada doğal bir etkinin olmasına rağmen, bu etkinin hissedilirliğinin bu boyuta çıkmasında insan faktörünün, yerel yönetimlerin, ulusal kurumların, özel sektörün bölgede neler yaptığına ya da yapmadığına da yakından bakmak gerekiyor...

Gözler şimdi kesilen ormanlar, açılan tarım arazileri, şirketlere sunulan maden alanları vs. üzerinde.

Açe’nin, Kuzey Sumatra’nın, Batı Sumatra’nın afetlerle tecrübesinin burada biteceğini sanmak ise şu halde oldukça muhal...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sumatrada-dogal-afet-acil-yardim-ve-sorumluluk-natural-disaster-emergency-aid-and-responsibility-in-sumatra/

14 Aralık 2025 Pazar

Sahtekâr diyor ki...

Mehmet Özay                                                                                                                             13.12.2025

Bir adam’ın sahtekâr olduğunu anlamak için, bir süre onunla beraber olmak, vakit geçirmek, sohbet etmek, birlikte çalışmak vs. gerekir.

Kimi zaman yani, sezgilerimizin güçlü olduğu dönemlerde, daha ilk bakışta bir adamın sahtekâr olduğunu anlamamız da şaşırtıcı değildir.  

Buna rağmen, yine zaman zaman yaşanan iç çatışmalar nedeniyle, böylesi bu sezgiye maruz kalmamıza rağmen, ‘acaba?’ sorusunu da beraberinde getirerek, bize nail olan sezgiyi paranteze almaya çalışırız.

Bu durum, belki de, insanın kaçınamadığı çelişkili düşünce, ruh, hissiyat boyutlarının biraradalığını resmetmesiyle ilgili olabilir.

Yazıya, bu hoş düşünce bağlamında devam etmek isterdim...

Ancak, niyetim o değil, tabii ki.

Anlatacağım hususa bir girizgâh olması babında, böyle bir kaç cümlenin uygun olacağını düşündüm.

 

Şimdi, sahtekâr diyor ki: “Mehmet, sadece Açe’den anlar!”.

Bu kısa cümlecikten, ‘sadece’ kelimesini çıkartarak yeniden ifade edecek olursak, “Mehmet, Açe’den anlar” cümlesi, büyük bir ihtimalle, olumlu bir içeriğe sahip gibi gözükecektir.

Kanımca, bu cümle, daha çok tarafsız ve nötr bir duruma işaret edecektir.

Ancak, ‘sahtekâr’ın söylemek istediği husus, elbette bu değil.

Sahtekâr diyor ki, “Mehmet denilen kişinin”, herhalde bu kişi yani, Mehmet akademisyen sıfatıyla anılıyordur burada, “başka alana dair bilgisi yoktur. Onun anladığı sadece, Açe’dir.”

Burada, yazıyı yazan kişinin ‘ben’ yani, ‘Mehmet Özay’ olması, yukarıda sahtekâr’ın atıfta bulunduğu kişiyle, aynı kişi olabileceğini akla getirebilir.

Bunun böyle olabileceğini kabul etsek bilse, yazıya tarafsız olma adına, bunun böyle olmadığını varsayarak ve de bu hususu, paranteze alarak yazıya devam etmekte yarar var.

 

Sahtekâr’ın derdinin, yukarıda dikkat çekilen cümlesinde yer alan ‘anlamak’ fiili ve de buna doğal olarak eklemlenebilecek ‘bilmek, tasvir etmek, yorumlamak vb.’ gibi taksonomik süreçlerle,  bilim alanlarından bazılarını içerecek şekilde, bir çıkış olduğunu düşünmemiz herhalde doğru olacaktır.

Bunları gündemine alabilecek sahtekâr’ın, bir bilim alanının mensubu olduğunu gayet açık seçik ifade edebiliriz.

Bu anlamda, sahtekârın, ithama gayret ettiği kişinin yani, Mehmet’in akademisyen sıfatına sahip olduğu düşünüldüğünde, Mehmet’in bilim alanında söz söyleyebilecek bir yeterlilikte olduğu doğal olarak ortaya çıkıyor.

Ve buna ilâve olarak, sahtekâr’ın bilim alanında söz sahibi olduğunu hatırladığımızda, temelde, ‘Açe’ olgusu üzerinde bir bilgi sahibi olduğu da bir ihtimal olarak gündeme geliyor.

Ancak, hayır...

Bu sahtekâr, bizatihi, “Mehmet, sadece Açe’den anlar!” demek suretiyle, hedefe aldığı kişiyi karalamayı, küçümsemeyi, rencide etmeyi hedeflemiş olsa bile, temelde, Açe konusunda kendi cahilliğini ortaya koyma gibi istemediği bir sonucun başına sarpa sarmasına yol açıyor.

Bu hususun, farkında olmaması bile, bu sahtekâr’ın sahip olduğunu varsaydığımız bilimle alâkalılığı hususunda zaafiyetinin, bilim alanlarının sınırları ötesine taşmasına neden oluyor.

 

Elbette, herkesin Açe’den anlamasını beklememiz mümkün değil... Böyle bir iddiamız olamaz... Ve Açe dünyanın merkezi de değil...

Ancak, her millet, her toplum gibi Açeliler de kendilerini, en az ‘ötekiler’ gibi, varoluşsal çerçevede, yaşamın merkezinde görmelerinde şaşırılacak bir durum yok.

Bunu söylerken, ortaya bir abartılı bir ifadede koyuyor değilim. Olan biteni, olduğu gibi ifadeye çalışıyorum o kadar.

 

Özet bir ifadeyle, şunda hem fikiriz ki, sahtekâr, bilim alanlarından herhangi birine mensup. Yani, bir bilim adamı sıfatını üzerinde taşıyor.

Ancak, sahtekârın mensubu olduğu bilim alanının -her neyse o- namusunu da rencide edecek şekilde, bir akademisyen üzerinden Açe’yi ağzına alıp, gizli/açık yerden yere vurma kastını ortaya koyduğunun farkında değil. Bu bir...

İkincisi, Açe’nin, bir coğrafya, bir siyasal yapı, bir ekonomik sistem, bir toplum, bir tarih, bir kültür, bir edebiyat, bir gelenek, bir söylem, -hadi, bir medeniyet de diyelim- vb. neye tekabül ettiği hususunda, sahtekâr’ın bilimsel yaklaşımı olmadığı gibi, genel olarak toplumlarla ve bu toplumların taşıdıkları tüm dinamiklerle ilgili anlayış ve ferasetten de yoksun olduğuna işaret ediyor.

Açe’ye dair sarf ettiğim ve kendinde değerler olarak ortaya çıkan yukarıda zikrettiğim hususların yanı sıra, Açe’nin bir coğrafya, bir siyasal sistem, bir ekonomik yapı gibi bağlamlarıyla tarih boyunca, kendi bölgesinde sürekli bir çekim merkezi olduğunun farkında ve bilgisinde olmayan bir sahtekâr bulunuyor karşımızda.

Bu sahtekâr, Açe ile ilgili bu hususları bilmemekle, Açe toprakları üzerinde yaşam süren toplumların tarih boyunca hem, geniş Malay dünyası ve hem de, bunun ötesinde, Hint ve Çin toplumlarıyla ve ardından Arap, Avrupa ve Osmanlı ile ilişkililiğinden de haberdar olmadığını ya da bunlara dair birşeyler duymuş ise de, bu ilişkililiğin ne anlama geldiğinin farkında olmadığını, bu ilişkililik üzerinden, ne türden gelişmelerin olduğunu anlamadığını vs. ortaya koyuyor.

Bu sahtekârın şunu bilmesi gerekir ki, “Mehmet’in Açe’den anladığı” ile ortaya koyduğu hususlar, sadece ‘Açe’yle ilgili değildir. Aksine, Açe’den başlayan anlama süreci, yukarıda dikkat çekilen alanlara doğru kasıtlı ve zorunlu olarak yönelen tedrici ve sürekli bir genişlemeye tekabül eder. 

Şimdi yapılması gereken şey, bu sahtekârı, başını iki elinin arasına alıp, içinde yer aldığı bilim alanında ne haltlar ettiğinin hesabını vermesiyle başbaşa bırakmaktır.

Tabii, bunu yapabilecek bilimsel ahlâka sahip ise...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sahtekar-diyor-ki/