17 Mart 2013 Pazar

Güneydoğu Asya: Algı Odağı ve Sınırları


Mehmet Özay                                                                                                                    10 Mart 2013

Uluslararası bir kuruluşun Açe’de uygulamaya koyduğu ‘ciddi’ bir projenin yarı ömrüne gelindiği şu günler eleştirel bir yaklaşım sergilemeyi gerektirecek boyutta. Söz konusu eleştirellik, arzu edildiği taktirde iyiliği emir kötülükten sakındırma ilkesi bağlamında da anlaşılabilir. Projenin çeşitli boyutları olduğuna kuşku yok. Kanımızca bu boyutun en önemli ayağını, pek de uzak da kalmış bir coğrafya olarak Güneydoğu Asya Müslümanlarına yönelik bir çalışma olması kadar, bu çalışmadan hasıl olacak tecrübe, bilgi vb. birikimlerle benzer sorunların depreştiği coğrafyalara ‘modellik’ konusunu içinde taşımasıyla da önem taşımaktadır. Benzer sorunların depreştiği coğrafya derken, aslında pek de uzağa gitmeye gerek yok. Açe’nin yanı başında halen savaş halinin sürgit devam ettiği bir Patani, Barış’a dair ilk adımın atıldığı ve atılması gereken daha pek çok adımın olduğu bir Bangsamoro, öte yandan neredeyse son bir yıldır gündemde yoğun bir yer işgal eden Myanmar’daki (Burma) Arakanlı Müslümanlar sırada bekliyor. Bununla birlikte, henüz gündeme girmemiş Kamboçya’da, Vietnam’da, Irian Jaya’da (Papua) azınlık konumundaki Müslüman kitlelerin varlığı Açe’de mevcut ‘model’ projenin ne denli ehemmiyet arz ettiğini ortaya koymaktadır. Ufkumuzu sadece sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel mağduriyete maruz bırakılmış, ezilmiş, yetimleriyle ortada bırakılmış çeşitli İslam toplulukları ile sınırlamamak; aksine bunun ötesine geçerek, Güneydoğu Asya’nın animist, Budist ve Hindu toplumlarını önce anlama, ardından ‘hakiki’ İslamı irşad bağlamında yapılacak pek çok iş olduğunu da aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var.

Bu girişin ardından konunun özüne değinmeden önce Güneydoğu Asya’nın neye tekabül ettiğine kısaca değinmekte fayda var. Çünkü bugüne kadarki tecrübelerimiz, Güneydoğu Asya’yı, Güney Asya ile Doğu Asya ile örtüştürme gibi bir zaafiyete dûçar olunduğunu ortaya koyuyor. Kimi bağlamlarda coğrafi sınırların önemli olmadığı ifade edilebilir. Ancak tarihi, sosyal ve kültürel ilişkiler mesabesinde konuya baktığımızda bunun pek de öyle olmadığını görüyoruz. Bir yanıyla Bengaldeş-Hindistan, öte yanıyla Çin’e komşu olan Myanmar’dan başlayan ve Mekong Vadisi boyunca güneye doğru ilerleyen coğrafyadaki modern zamanların ulus devletlerinin varlığı söz konusu Bu devletlerin sınırları, doğuda Güney Çin Denizi’ne, batıda ise Andaman Denizi’ne açılır. Kara parçası bağlantısı, Tayland dolayımında Malay dünyasına eklemlenmekte farklı bir sosyo-kültürel iklime geçiş yapar. Malaka-Sunda-Sulu Boğazları kuzey-güney istikametinde Filipinler’den Endonezya ve Doğu Timor’a uzanan bir yelpaze sergiler.

Güneydoğu Asya toprakları, Ortadoğu merkezli İslam varlığı dışında ve bu varlıkla ilintili olarak yüzyıllar boyunca hüküm sürmüş devletlerle dikkat çeker. Bu süreçte bölgeki site devleti yapılanmasından, bölgesel güç unsuruna kadar irili ufaklı Müslüman devletler varlıklarını şu veya bu şekilde yerli animist, Budist, Hindu toplumlara karşı sürdürmekle kalmamış, bunun ötesinde 16. yüzyıl gibi erken bir dönemden başlayarak Avrupalı sömürgeci güçlere karşı da hiç de azımsanmayacak bir mücadelenin ortaya konmasına neden olmuştur. Tüm bu coğrafi ve siyasi bağlantılardır ki, önümüze sadece İslam toplumlarını değil, farklı dini-kültür çevrelerine mensup ve sayıları belki binleri bulan irili ufaklı etnik çeşitlilikle alabildiğine zenginlik taşıyan topluluklar zincirini koyar.

Bu noktada “Türkiyeli Müslümanlar olarak bu coğrafyaya bakışımız nasıldır?” sorusu gündeme gelmeli elbette. 20. yüzyılda, Türkiye’nin içinde bulunduğu özel durumlar, tıpkı diğer bölgeler gibi Güneydoğu Asya’nın da ‘uzakta bir diyậr’ olarak algılanmasına ve en azından kimi çevrelerce arzu edilse bile istenen iletişimin, ilişkinin büyük ölçüde kurulamamasına yol açmıştı. Aynı yüzyılın ikinci yarısı boyunca Güneydoğu Asya topraklarında başgösteren özgürlükçü hareketlerin bölgeyle tanışmamız noktasında kaçınılmaz bir önceliği söz konusu olduğuna kuşku yok. Öyle değil mi? O zaman, “Niçin Açe’ye gitmeye niyetlendik?”, “Niçin Açe’de ‘pilot’ mahiyetinde yetim projesi”? gibi soruların cevabını aramak gerekir. Bu sorular önemli, çünkü adına İslam coğrafyası denilen bütün içerisinde öyle yerler var ki, kimi ölçülerde tsunaminin yol açtıklarını aratmayacak düzeyde kabul edilebilir.
Bu noktada Açe’nin neye tekabül ettiğini, yakın döneme Türk basınında çıkmış ve artık ‘arşiv’ niteliği kazanmış belgelerle ortaya koymak mümkün. Çünkü bu belgeler, sadece içeriğiyle değil, yazarıyla da ‘onaylanabilecek’ bir güvenilirlik taşıdığından kıymet-i harbiyesine kimsenin şüphe duymayacağı muhakkak. Tsunamiden hemen birkaç gün sonra kaleme aldığı bir yazıyla, başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere Türk kamuoyuna Açe’yi hatırlatmayı bir sorumluluk kabul etmişti bu yazar. O günkü referansları da 1984’de yayımlanan röportajlarına gönderme yapıyordu. Bu çerçevede kaleme alınan yazı da, Açelilerle Türkler (Osmanlı) arasındaki bağdan hareketle geçmişte yaşananlara tekabül etmese de, geçmişin anısına ‘harekete geçilebileceğine’ vurgu yapıyordu. Öyle ki, bu vurguda “…Bugün bile, cihad bayrakları günümüzdeki Türk bayrağının tıpkısı” ve “Açe Sumatralıların İslam'a bağlılıkları bugün bile aynı şiddetiyle sürmekte” diyerek sembolik etkileşimi güçlü ‘İslamcı’ bir detaya da özellikle yer verildiği dikkat çekiyordu. Gerçi Açe ile Sumatra arasında kopuş gerçekleşeli neredeyse birkaç asır olmuşsa da önemli değildi. Hasan di Tiro’nun ‘Açe-Sumatra’ çıkışından ilhamla İstanbul’da bir gazetecinin de benzer bir söylemi dile getirmesinde mazhur olamazdı. Üstüne üstlük yazıya güvenilirlik katması açısından dünyanın basın ve ekonomi merkezi Londra’da yayımlanan ‘Economist’ Dergisi’nin 7 Kasım 1982 tarihli nüshasından bir alıntı yapılarak “Açe, dünya üzerinde her bakımdan İslam toplumu denilebilecek hemen tek yerdir” ifadesine yer veriliyordu aynı gazeteci tarafından. Tam da yeri gelmişken, kimi çevrelerin “Açe mücadelesi İslami mücadele değil, milliyetçilik esaslı bir hareket” söylemini seslendirenlere hayretle tanık olduğumu söylemeliyim. Bu hususun, ileride önemli bir çalışmanın konusu olacağını şimdiden haber vereyim.

Tabii burada Açe’de ‘proje gerçekleştiren’ tüm kuruluşların yukarıda zikredilen yazı(lar)dan -en azından birincil derecede- ne kadar ilham aldıkları da tartışılabilir. Ancak Açe toplumsal gerçekliğinde karşılaştığımız tüm hususlar, yukarıda sunulan tarihsel bağa vurgunun Açe ‘faaliyetlerinde’ öne çıkarıldığını ve aradan geçen yıllar boyunca sürekli gündemde olduğunu kanıtlamaya yetiyor. Bu noktada, ‘pilot proje’nin neye tekabül ettiği üzerinde durmakta fayda var. Bu proje, Genel Sekreter Yardımcısı ve Büyükelçi makamını işgal eden kişinin 12 Mart 2007 tarihinde ilgili metni imzalamasıyla yürürlüğe girdiği anlaşılıyor. Bu gelişmenin, mutlaka tarihe not düşülecek bir yanı olduğunu da belirtelim. Bu tarih, ilgili uluslararası kuruluş tarafından tsunami sonrasında Açe’de başlatılan ve aralarında Türkiye’nin bulunduğu bazı ülkelerin destek verdiği ve tüm dünyaya “pilot proje“ olarak duyurulduğu önemli bir icraatının resmen başlamasına tekabül eder.

2008 yılı sonlarına doğru söz konusu bu pilot projenin vaad ettiklerine dair kaleme aldığım metin o dönem bir başka haber sitesinde gündeme gelmişti. Çoğunlukla yapıldığının aksine, niyetim kimi kurumlar arasındaki bir ‘yarıştan’ bahsetmek değildi o yazıda. Aksine, projenin geniş kapsamlı olmasından hareketle bu gelişmenin neye tekabül edebileceğine dair birşeyler söylemekti. Üstüne üstlük, kimilerinin düşündüğü gibi yukarıda zikrettiğim makale ‘ısmarlama’ bir yazı da değildi. Tıpkı, bu yazının da gündeme gelmesinin birilerini onere etme veya yerme anlamı taşımadığı gibi. Birileri kalkıp niçin böyle bir metni kaleme alındığını sorabilir. Aslında cevabı giriş paragrafında bulmak mümkün. Gene de konuyu biraz daha anlaşılır kılmaya çalışacağım. Ancak öncelikle 2008’deki yazının nasıl gündeme geldiğini unutanlara aktarayım. O dönem, ofiste danışman olarak çalışmam talep edildiğinde bazı tereddütlerle birlikte kabul etmiştim. Akabinde, bazı Açeli arkadaşlarla birlikte projenin selamati için sağlam adımlarla önemli girişimlere başlamak üzereydik. Bu gelişmenin sunduğu imkậnla projeye dikkat çekmek istemiştim. Ancak daha sonraki aylarda karşılaştığım güçlükler karşısında başlangıçta taşıdığımız iyi niyet, maalesef yerini olumsuzluğa terk etti. Bunun nedenleri üzerinde durmak bir kitap boyutunda olacağından burada bahsetmeyeceğim.

Ancak bu proje neydi, nasıl bir içeriğe ve kapsama sahipti üzerinde durulması gerekiyor. Bunu, giriş paragrafında açıklanan nedenlerle doğrudan ilintisi olduğundan bugüne, geleceğe dair bir yeniden yapılanma için önem arz ettiğini de vurgulamakta yarar var. İlgili kurumun yetkililerince değişik tarihlerde yapılan ve Açe yerel medyası ve Endonezya ulusal medyasında çıkan basın açıklamaları pilot projenin mahiyeti bağlamında yeter miktarda bilgi sunuyor. Bu anlamda ortaya konulacak hususların objektif kriterler olduğuna kimsenin şüphesi olmayacaktır. Projenin pilotluğu sadece ilgili kurumun, ilk defa hayata geçirilen yetim projesi olmasından ibaret değil di elbette. Aynı zamanda, kapsayacağı ileri sürülen yetim sayısı ve proje süresiyle de ilintili(ydi). Yani, proje 25.000 yetimin 15 yıl süreyle desteklenmesini içermesi dolayısıyla dikkat çekiyor(du). Öyle ki, proje sadece söz konusu kurumun yazışmalarında, resmi toplantılarda değil, kamuoyuna yapılan açıklamalarda da sürekli gündeme geliyordu. Açıklamalara dikkat kesilindiğinde özellikle yerel ve ulusal medyada çıkan haberlerin öncelik taşıdığı görülüyor. 

Bu bağlamda, Açe Eyaleti’nde yayımlanan önemli bir gazete olan “Serambi”nin 5 Aralık 2006, gene aynı gazetenin 9 Temmuz 2008 nüshası; diğer yerel gazetelerden “Harian Analisa”nın 6 Aralık 2006; “Harian Aceh”nin 31 Ocak 2008 ve Rakyat Aceh’nin 31 Ocak 2008 tarihli nüshalarının yanı sıra, Endonezya’da ulusal yayın yapan en önemli gazetelerden “KOMPAS”ın 7 Aralık 2006 ve 15 Şubat 2007; “Republika Online” ve “Tempo Interaktif”de 14 Şubat 2007 tarihli haberler; Endonezya ulusal haber ajansı “Antaranews”de 14 Şubat 2007 ve Açe Eyaleti’nde faaliyet gösteren “Endonezya Cumhuriyeti Devlet Kalkınma Ofisi (Bappenas) Açe şubesi sitesinde  15 Şubat 2007 tarihli haber yayınları dikkat çekicidir. Aradan geçen sekiz yıla rağmen, bu ‘pilot proje’nin ahvaline dair bir bilgi mevcut mu? Bu geçen sekiz yılda kimler elinde projenin yürütüldüğü, Açe Eyaleti genelindeki yaklaşık 120.000 yetime; Eyalet’teki ilgili kurumların kafi miktarda yetim dosyasını ‘hazırladıkları’ ve ilgili uluslararası kuruma ‘sundukları’ yönündeki verilere ve projenin ilk birkaç yılında 25.000 yetimi kapsayacağı ilânına rağmen, bugüne kadar nasıl bir gayret ve çabanın ortaya konduğu üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Bu önemli gelişmeyi gören dönemin Açe Valisi İrvandi Yusuf’un kurumun elçisiyle yaptığı görüşmede Açe Özgürlük Hareketi (GAM) mensuplarının ekonomik bağımsızlıklarını kazandırmaya yönelik çalışma konusunda talebi 11 Temmuz 2008 tarihli gazetelerde haber olarak çıkmıştı. Yusuf’un bu talebi sıradan bir talep olarak algılanamaz. Çünkü Açe Barışı’nın en önemli, belki de ilk aşaması, söz konusu eski savaşçıların topluma kazandırılması konusunda ulusal ve uluslararası kuruluşların üstlerine düşen görevlerdi. Bu noktada, yetim projesi ile Açe’ye girmiş olan kurumun, sosyal, ekonomik kalkınma bağlamında elinin yeter güce sahip olmasına rağmen Vali’nin bu talebine aradan geçen sürede olumlu cevap alınamaması da ilgiyle izlenen bir gelişmeydi. Aslında bu konuda söz konusu savaşçıları biraraya getiren “Açe Rehabilitasyon Kurumu” (Badan Rehabilitasi Aceh-BRA) ile yakın işbirliği sayesinde önemli sayıda kişinin ekonomik ve sosyal haklarının kazanımında ciddi bir rol oynamak söz konusu olabilirdi.

Bu yaşanan tecrübe, Güneydoğu Asya’daki diğer ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıklar sorununa, savaş halinin devam ettiği veya barışın yürürlüğe girmekte olduğu coğrafyalardaki yetimler kadar, dulların, eski savaşçıların sosyal ve ekonomik kalkınmalarına yönelik projelere nasıl bakılması gerektiğine dair ciddi bir duruşun sergilenmesini gerektiriyor. Bu hususu, bir ‘meslek’ olarak icra etme durumuna indirgemiş olanlara terk edilemeyecek kadar önem arz ettiği ortada. Sorumluluğun ya da ‘audit’ işinin konuyla ilgilenen her bir fert tarafından yerine getirilmesi, gelecekte yapılacak çalışmaların sağlıklı yürütülmesinde başat rol oynayacağına kuşku yok.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=250992

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder