21 Mart 2013 Perşembe

Çin’de Yeni Dönem ve Beklentiler


Mehmet Özay                                                                                                                    17 Mart 2013

Xi Jinping, yaklaşık dört ay önce Komünist Parti Başkanlığı'na atandı. 14 Mart'ta da Ulusal Halk Kongresi üyelerinin katılımıyla Çin Parlamentosu'nda yapılan seçimin ardından resmen devlet başkanlığı görevine başladı. Geçen yıl, özellikle ABD'ye yaptığı geziyle dünyaya 'güler yüzlü başkan' modeli çizen Jinping değişim/dönüşüm (reform) mesajları vermesiyle dikkat çekiyor. Dört ay önceki atamalarda sadece Jinping değil, politbüro'nun üst düzey kadroları da yenilenmiş ve adları 'reformcu' sıfatıyla anılan isimlere dikkat çekilmişti. Neredeyse her ülkede hiç de eksik olmayan bir popülerliği olan 'reform' sözcüğünün Çin için ve bünyesinde barındırdığı çoğunluk ve azınlık halklar için değil, küresel bağlamda kaçınılmaz bir önem ifade ediyor. Aşağıda söz konusu bu reform sürecinin biri Çin diğeri ABD olmak üzere iki kanadı olduğunu ileri sürerek, reformu kim, ne için istiyor bağlamına kısaca değineceğim.

Jinping, Komünist Parti Başkanlığı'na atanmasından bu yana geçen dört aylık süre zarfında henüz 'elini taşın altına' koymasa da, Devlet Başkanı sıfatıyla yeni dönemde nasıl bir performans sergileyeceği merak konusu. Çin'de parti liderliği ülkede neredeyse her şey demek. Devlet Başkanlığı pozisyonu ise iç politikadan ziyade uluslararası arenada Çin'i temsil makamında kabul edilen bir kurum. Jinping'in gücünün sınırlarına baktığımızda karşımıza ordudan birinci dereceden sorumlu olması kadar -ki bu daha önceki başkanların da görev ve yetkileri içerisindeydi-, selefi Hu Jintao'nun sorumluluk alanından radikal bir değişim olarak Merkezi Askeri Komisyon'un başkanlığını da bir üst düzey askerden devralması, onu önümüzdeki süreçte daha güçlü bir lider kılacak faktörler arasında sayılabilir. Çünkü bu ikinci sorumluluk alanının, Jinping'i siyasi ve askeri karar mekanizmasının odağına yerleştirdiğini unutmamak gerekir. Böylesi bir farklılık, bir anlamda onu ülkede yegâne söz sahibi yapmaya aday nitelikler olarak dikkat çekiyor.

Jinping'in 'kimdir' bir bakalım...  Babası devrim liderlerinden biri olması onun, diğer özelliklerinin yanı sıra dikkat çekilen bir yönü. Haddi zatında, bu özellik devrimci bir babayla, reform sürecinin başlatıcısı bir oğul arasındaki ilginçliği ortaya koymasıyla da önemli. Çin'de değişim/dönüşüm (reform) derken tabii olarak akıllara 1989 Tiannenmen Meydanı gösterileri ve sonuçları geliyor ilk olarak. Bununla birlikte, dünyanın bu dev ülkesinde geniş halk kesimleri kadar uluslararası kesimlerin de önümüzdeki süreçten beklentileri büyük.

Jinping'den devrim ilkelerine -her neyse onlar- muhalif bir yönelim beklenmiyor elbette. Ancak özelde ülkede ve bölgede genelde ise küresel anlamda değişen şartlar, yeni talepler ve zorlamalar ekonomi alanındaki 'sağlıksız' genişlemeden başlayarak bir dizi önemli 'kontrol' mekanizmalarını hayata geçirmeyi; toplumsal mobilitenin artmasıyla kitlesel göç/şehirleşme dolayısıyla orta sınıflaşmanın ve bunun doğurduğu -özellikle üç dört büyük şehirde-  sivilleşme yönündeki 'talepleri' göz önünde bulundurmayı da gerektiriyor. İç çelişkiler bağlamında genel itibarıyla Batı standartlarında 'insan hak ve özgürlükleri' gelirken, bunun hem geniş anlamıyla Çin vatandaşlarını hem de Tibet ve Uygur gibi etnik azınlıkların taleplerini hatırlamak gerekir. Bu çerçevede Uygur Türkleri, Budist Tibet içerde reformun sonuçlarını bir an önce gerçekleşmesini arzulayan kesimler olarak dikkat çekiyor.

Sorunlar bununla bitmiyor tabii ki. Tıpkı Batı'nın tipik örneğini 19. yüzyıl ikinci yarısından itibaren tecrübe ettiği sorunlar, Çin'in sanayileşme ve kalkınma hamlelerine paralel olarak özellikle ilerlemecilik yarışında liderliğe oynayan şehir ve bölgelerinde nükseden ve son dönemde artış gösteren sorunlar silsilesi çözüm bekliyor. Neler yok ki... Hava kirliliği, yoğun trafik, doğa katliamı, yaşlı nüfusun artışı, istihdam vb. Konu 'milyarlık' bir ülke olunca, kapitalist sistemin ürettiği yukarıda zikredilen sorunlar da o ölçüde 'devasa' oluyor. Dikkatlerden kaçmasın, Çin'in henüz hakkıyla yüzleşmediği bu sorunlar 'can yakacak' cinsten... Tabii, tam da bu noktada, kapitalist üretim araçlarını manipüle etmekle birlikte, nihayetinde 'maddeyi' kullanma bağlamında 'Batılı' yöntemlerden pek de bir fark olmadığına göre ortada ciddi bir ideolojik sarsıntı ihtimaline dair söylemler geliştirmeye müsait bir alan doğuyor. Bu çerçevede,  'komünizmin' bu alanda ne söylediğine dair ortada elle tutulur bir yol haritası olmadığına göre, çözümün gene 'Batı tandanslı' geçici modellemelere endeksleneceği öngörülebilir.

Gelecek on yıla damgasını vuracak lider gözüyle bakılan Jinping bu süreçte yukarıda zikredilen sorunlarla baş etmede oynayacağı rolde yalnız değil elbette. Parti kadrolarından süzülerek gelen ve Başbakan seçilen, Li Keqiang başta olmak üzere 25 kişilik üst düzey yönetimin atılacak her adımda yakın dirsek teması gözlemleneceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Peki, Batı'nın Çin'e bakışı bağlamında ne söylenebilir? Genel itibarıyla bakıldığında, Çin'in 'gelişmesinden' değil, 'kontrolsüz' gelişmesinden rahatsız olan Batı için sorun yok. Sorun, 'kontrolü' sağlayacak mekanizmanın 'Çin'de devreye sokulması. İşte Amerika'nın özellikle Jinping'den tüm beklentisi bu... Çin siyasal yapısında ve bürokrasisinde bir 'niyetin' hasıl olması safhasını, ülke içinde bir mekanizmanın ve bu mekanizmayı destekleyecek ithal Batılı kurumların varlığı izleyecek. Böylesi bir tedbir, Amerika için bir zorunluluk. Ocak ayında Ankara'da yapılan 'Büyükelçiler' toplantısına davetli olarak katılan Singapur Dışişleri Bakanı K. Shanmugam'ın konuşmasında Çin-ABD bağlamında dile getirdiği hususiyetler bunu kaba hatlarıyla ortaya koyuyor. Ekonominin merkezinin coğrafi sınırını değiştirmesi ABD'yi pek etkilemez, öyle değil mi? Küresel ilişkiler ağında, tüm mali işlemlerin sanal alemde yürütülmesi kadar, ulus-devletlerin değil, ulusaşırı dev şirketlerin başat varlığı dikkate alındığında merkez'in New York olmasıyla Beijing olması arasında pek de bir fark olduğu söylenemez. Sistemin varlığına hayat kaynağı olacak veya güç katacak ne türden 'mali ilişki' varsa -ki buna 'İslam Bankacılığını da eklemekte bir sakınca yok-, mevcut sistemin değil, genişletmesi anlamına gelir. Bu hususu, bir vesileyle Singapur Maliye Bakanı'ndan kayda değer bir alıntıyla gündeme getirmiştik. Tekrara gerek yok...

Ekonomisindeki gelişmişlik nedeniyle çoğunlukla dikkat çekmese de, Çin'in en önemli toplumsal sorunu olarak dikkat çeken, parti yönemitinin elinin uzandığı hemen her alandaki yolsuzluklar bu dönemde üzerine gidilecek ve yeni bir 'Çin etiği' oluşturulmasına zemin hazırlayacak politikalara gebe. Çünkü bu yolsuzluklar zinciri, önceki Başkan Hu Jintao'nun samimiyetle dillendirdiği üzere "partinin ve de dolayısıyla devletin çöküşü anlamına gelebilir". Artık bu bağlamda ülkede 'inşa edilecek' bir 'etik' sistem, Budizmden mi, Konfüçyüscülükten mi, ya da Batı'dan ithal 'Protestan Ahlakı'ndan mı beslenir veya 'üçüncü yol' olarak Lee Kuan Yew ve Dr.Mahathir Muhammed'in 'Asyalılık Değerleri' kavramından mı birşeyler üretir bunu zamanla göreceğiz. Öyle ya, bu arada kimseden 'dini özgürlükler' sayfasını açtığı henüz duyulmuş değil.

Tüm bu iç ve dış taleplerin oluşturduğu perspektifin ötesinde, acaba Çin 'devlet aklı' dönüşümü kendisi için istiyor olamaz mı? Öyle bir akıl kı, Mao Zedong'un 'Kültür Devrimi'nden sonra ideolojik olarak Batı sistemine kafa tuttu, Sovyet Bloku'nun dağılması ve Soğuk Savaş sona ermesiyle küresel sistem içerisinde varlığını sürdürmenin 'pragmatik' yolunu 'ekonomide liberalleşerek' buldu. Şimdi Çin Devlet Aklı, aradan geçen çeyrek yüzyıl sonrasında 'Asya Çağı' sinyallerinin kuvvetle gündemde tutulduğu günümüzde yeni bir çıkışla, devlet ideolojisinde bulacağı uygun kanallarla 'liberal' açılımlarını zamana yayarak ortaya koymaya çalışacaktır. Bu noktada başka bir şansı var mı diye sorulabilir?

Çin'de başlayan yeni dönemin Doğu ve Güneydoğu Asya ilişkilerinde rolü ne olur kısaca bakalım. Bu süreçte hemen yanı başındaki tarihi rakibi Japonya ve güneye doğru genişleyen coğrafyadaki komşu ve bölge ülkeleri de farklı bir heyecana büründükleri söylenebilir. Çin milliyetçilerinin sığınağı olan, ancak her daim Çin'in soluğunu ensesinde hisseden Tayvan ile, ASEAN bağlamında Çin'le başı dertte olan ülkeler sıralamasında başı çeken Vietnam'la yaşananlar Soğuk Savaş döneminin eseri. Jinping'li dönem, aslında Çin'in bizatihi kendi halkıyla ve bölge ülkeleriyle olan 'Soğuk Savaşı'nın bitip bitmeyeceği anlamına geliyor. Peki Japonya'yla sorun nedir dendiğinde sadece birkaç küçük adadan ibaret sürtüşmeyle sınırlandırmak hata olur. Adalar krizi, iki ulus arasında var olan husumeti görünür kılan araçlar konumunda büyük ölçüde. Bu süreç özellikle Çin'de önemli yatırımları olan Japon firmalarını etkileyeceği dikkate alındığında, -aşağıda değinileceği üzere- Çin'den beklenen reform çabalarının liberal sisteme endekslemeye matuf olduğu görülecektir. Milliyetçi damarı ağır basan Çin'in, başta Japonya olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkisinde 'törpülenmesi' gereken bir tür 'ur' mesabesinde.

Bu, elbette ki Pasifik'in öte yakasındaki ülke, yani ABD'nin beklentilerinin ne kadar karşılanıp karşılanmayacağının da sınanacağı bir süreç olacağına kuşku yok. Bu 'beklentilerin' önemli bir bölümünü sadece kapitalizmin değerleriyle değil, 'Batı'nın ürettiği siyasi ve sosyal değerleri de içine alacak bir kapsam genişliği sunduğu gözlerden kaçmıyor. Başta ABD olmak üzere genelde Batı'nın Çin'e yönelik 'konsep dayatması'nın odağında "küresel sisteme" tümüyle entegrasyonu geliyor. Bu entegrasyonun sağlanamaması, kolay olmasa da, Çin'le şu veya bu şekilde 'yüzleşmeyi' gerektiriyor.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=251928

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder