16 Mayıs 2013 Perşembe

Genç Malayların Türkiye Algısı / How the Young Malays Perceive Turks?


Mehmet Özay                                                                                                                13 Mayıs 2013


It is interesting to observe how the young Malays perceive Turkey nowadays. The young Malays from variety regions of Malay world express something related to the Ottomans, when asked about Turks. Though this is not much satisfactory, it may be regarded as a sing of awareness of Turk aligned with Islamic history. At the same time it is fact that they do not have a comprehensive understanding of Turks. Of course, it is not their mistake, instead it proves the weakness of interactions of Turks with the Malay world in contemporary era.

Son zamanlarda Malezya, Endonezya, Singapur, Tayland vb. ülkelerin siyasi ve toplumsal değişimleri üzerine yazarken, bu coğrafyanın genç, entellektüel kesiminde nasıl bir Türkiye algısı olduğu üzerinde durmanın da ilginç veriler sağlayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda, Türk olgusunun günümüz Malay dünyasında nasıl algılandığı ve bu algının doğruluk payı, eksiklikleri ve geleceğe matuf yapılanması üzerinde duracağım. Bu ilişkininin bugünkü yönelimini anlamlandırabilmek hiç kuşku yok ki, yakın ve uzak geçmişte neler olduğunu hatırlamak ve hatırlatmakla mümkün. Bu çerçevede son on yıldır Türkiye’de yaşanan iç siyasi ve toplumsal değişimlerin bölgede nasıl yankı bulduğu ve bu yankının ne şekilde yönlendirilebileceği ve sağlam temeller üzerine oturtulabileceği üzerinde kafa yorabilir ve bazı önerileri sunabiliriz.

Türkiye’nin Malay dünyasıyla etkileşiminin yüzyıllar öncesine dayandığı bilinir. Bu ilişkinin gerçeklik payı konusunda kuşkumuz olmamakla birlikte, gündeme getirilen hususların daha çok mitolojik bir yönelim sergilediğini zaman zaman dile getirmeye çalışıyoruz. Bunun temel nedeni, bölgeye dair kapsamlı akamedik ve entellektüel çalışmaların yok denecek kadar azlığından kaynaklanıyor. Kaldı ki, Türkiye’nin bu coğrafyayla etkileşimi tarihin uzak bir köşesinde de kalmış değil. Örneğin, sömürgecilik evresinin son yüzyılında ortaya konulmaya çalışılan diriliş hareketlerini yönlendirme konusunda Osmanlı Devleti’nin bir misyon izlediği malum. Bunun tek taraflı bir ilişki olmadığı, yani Osmanlı’nın/Türk’ün Güneydoğu Asya Müslümanları üzerinde, bir anlamda dışardan zorlayıcı bir ilişkiyi gütmediği görülür. Belki de bu ilişkinin önemli bir bölümünü bölge elitlerinin, din alimlerinin Avrupa ve Arabistan’da öğrenimleri vesilesiyle Türk/Osmanlı unsurlarıyla girdikleri veya içinde bulundukları yabancı topraklarda Türklere dair anlatılar, çalışmalar bağlamında Türkleri anlama konusunda bir takım önemli girişimleri olduğu da unutulmamalı.

Bu sürecin bir ayağında 2. Abdülhamit’in pan-islamizm politikası dikkat çekerken, bir sonraki dönemin en önemli aktörü Genç Türkler, 1. Dünya Savaşı, akabinde Kurtuluş Savaşı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu figürü Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu reform uygulamalarının bu coğrafyada bir karşılığı olmuştur. Örneğin, 2. Abdülhamit bölgedeki çeşitli Müslüman unsurların yardım taleplerine bir yandan Singapur ve Batavya’ya konsolos atayarak, öğrenim amacıyla sayısı az da olsa İstanbul’a öğrenci getirilmesinde inisiyatifiyle göstermiştir. Bölge Müslümanlarının siyasal bilinçlenmelerine parallel olarak, 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz mandasi altındaki Malay Yarımadası’nda Osmanlı’nın içinde bulunduğu savaş ortamında Müslüman Malayların hangi blokta yer alacağına dair tartışmalar yapılmıştır. O dönemde henüz adı konmamış neredeyse bir kıta büyüklüğündeki Endonezya Takımadaları’nda 1908’de Budi Utomo ile başlayan milliyetçilik hareketleri Sukarno’nun 1928’de kurduğu Endonezya Milliyetçi Partisi ile modern siyasi hareketlerin önemli kurucu ögesi olarak ortaya çıkmıştı. Sukarno’nun karizmatik kişiliği, eğitimi, içinde doğduğu toprakların özellikleri ile Hollanda Sömürgesi karşısında başlattığı özgürlük hareketinde ilhamının yeni Türkiye Cumhuriyeti olduğu görülür. 

Bu görece erken dönem Endonezya milliyetçiliğinde Türk bağlantısı sadece Kemal Atatürk’le sınırlı kalmamış, örneğin Ziya Gökalp’in ve Halide Edip’in söylemleri buralara kadar nüfuz etmiştir. Bunun nihai göstergesi, sıra modern Endonezya Cumhuriyeti’nin esaslarının belirlenmesine geldiğinde Mustafa Kemal’in Altı-Ok’una tekabül eden Beş-Kural (Pancasila)’dır. Tabii siyasal modernleşme sürecinde bahsi geçen bu ‘pozitif’ etkinin öte yanında halifelik kurumunun kaldırılmasından ötürü özellikle bölgedeki İslamcı oluşumlar içerisinde Türkiye’deki o dönem siyasi elite ve yönelimlere dair algıda ‘negatif’ kuvvenin varlığı göz ardı edilmemelidir. Gene bu dönemde, örneğin, Malaya Yarımadası’nda bugün ‘geri kalmış’ bir bölge olarak lanse edilen Kelantan Eyaleti’nde Türk Medeniyeti (Turki dan Tamaddunnya), Mustafa Kemal özelinde Türk modernleşmesi (Tarikh Perjalanan Mustafa Kemal Ataturk), ‘Pahlawan Perkasehan dan Peperangan Turki dan Mustapha Kemal Ataturk’ vb. çalışmalar yayınlanmıştır.

1930’lu yıllardan itibaren köklü siyasi, sosyo-ekonomik değişimler Malay toplumları üzerinde yıptarıcı etkileri kadar ümitvar gelişmelere de kapı aralayacak boyutlardadır. Süreç Malay topraklarına bağımsızlığı getirse de sömürgecilik/ emperyalizm ikilisinin devamı olarak neşet eden ve bölge ülkelerinin yukarıdan aşağıya tasarımı anlamına gelen modernleşme süreçlerinde bir kez daha Batılı unsurların yönlendiriciliği ile karşı karşıya kalmışlardır. Çok enteresandır ki, Türkiye’nin 1955 Bandung Konferansı’na katılımı kimi çevrelerce yeni bir girişim olarak değerlendirilirken, aslında sonun başlangıcı diyebileceğimiz bir süreç olarak tarihe geçmiştir. Öyle ki, bu toplantıda Türkiye, ABD’nin uydu vazifesi gören ve ABD politikalarını bölgede güncelleyen bir unsur olarak telâkki edilmiş ve zaten bu toplantıdan arzu edilen sonuç da hasıl olmamıştır. Arada bazı girişimler olsa da Türk algısının Malay dünyasındaki yani modern Malezya ve Endonezya’daki varlığı giderek unutulmaya yüz tutmuştur. Bu süreçte Türkiye kendi iç sorunlarına kilitlenirken, Malay toplumuna ev sahipliği yapan bu iki ülke de agresif bir yönelim sergileyen ekonomik ve siyasal modernleşme süreçlerinde Batı eksenli açılımlara kapı aralayan ve bu anlamda sömürgecilik döneminin bir uzantısı kabul edilebilecek etkileşimlere konu olmuşlardır.

Bu durum, neredeyse güncellenmeyen ve yok olmaya yüz tutmuş veya düşük yoğunluklu seyreden etkileşimin bir göstergesi bölge Müslümanlarında arasında Türklerin Araplarla aynı ırk ve kökenden geldiği, aynı dili ve kültürü paylaştığı yönündeki algıda yattığına tanık olunur. Elbette ki, Türk unsuruna yönelik bu algının temellerinde Türklerin İslamla olan bağı, yüzyıllar boyunca Arap topraklarında sergilediği hamilik rolünün etkisi tartışılamaz. Bununla birlikte, Türklerin bizatihi dili, kültürü, sosyal yapısı vb. ile kendi başına has bir millet olduğunun izahının bu topraklarda gündeme getirilememiş olması gibi bir eksikliği de içinde barındırmıyor değil. Bu noktada, Malay halkların zihninde yer etmiş Türk-Arap ilişkisinde bir eksiklik arayacak değiliz. Ancak dikkat çekilmesi gereken husus, Türk unsurunun Malay topraklarındaki kayda değer bir teveccühe karşılık gelecek sistematik bir etkileşimi bir türlü gündeme getirememiş olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bugün bile Banda Açe’den Bogor’a, Patani’den Kalimantan Adası’nın kuzeyindeki Pontianak’a, Kuala Lumpur’dan Bengkulu’ya, Surabaya’dan Makassar’a kadar geniş coğrafyadan görüşme fırsatı bulduğum öğrencilerin Türk/Türkiye denilince birkaç olağanüstü icraat nedeniyle Osmanlı’ya atıf, öte yandan modern döneme  ve özellikle de son döneme dair Türkiye algısında ise birkaç siyasi figürün anılışından başka bir açılım ve donanıma sahip olmadıklarına şahit oldum. 

Bunun Malay dünyasındaki eğitim vb. sorunlarının ötesinde dikkatle üzerinde durulması gereken, Türkiye’nin bölge ile entellektüel düzeyde bir ilişki kurmadaki kısırlığıdır. Türkiye’ye dair bu sığ yaklaşımı değiştirecek girişimlerin özellikle üniversite ve araştırma merkezlerinin bölgedeki benzer kurum ve kuruluşlarla girecekleri etkileşimlere ihtiyaç var. Bu çerçevede, her ne kadar ülkelere arasındaki ikili anlaşmalara binaen veya çeşitli kurumların yerli benzer organizasyonlarla işbirliğinden neşet eden bir yapılanma var ise de, devlet organı olarak birkaç yıldır faaliyet gösteren Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’na havale edilen yükseköğretimle ilgili çalışmaların hassaten Türkiye ve Malay dünyası ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında önemli bir potansiyel değere haiz olduğunu vurgu yapmak istiyorum. Başkanlığın girişimlerinin orta ve uzun vadede karşılık bulması için alt yapı hizmetleri kadar, Türkiye’de öğrenim görme imkânı bulan Malay gençlerin ilgili üniversitelerde sahalarında uzman öğretim görevlilerinin yakın ilgi ve alâkasına mazhar olmaları sürecin elbetteki en önemli aşamasını oluşturuyor. Türkiye’deki yüksek öğretim kurumlarında öğrenim görecek Malay gençlerin Türkiye’nin son on yılındaki açılımlarından pay kapmaları kadar, Türk akademi ve entellektüel dünyasının da Malay dünyasına dair bilgi ve tecrübelerini bu ‘ara kadro’ ile gidermesi oldukça pragmatik faydalar sağlayacaktır. Bir yandan Başkanlığın özveriyle çalışan kadroları, öte yandan öğretim hakkı kazanan Malay gençlerin varlığının en kısa sürede yukarıda zikderilen ve donmuş bir nitelik arz eden tarihi ilişkilerin yeniden aktive hale getirilmesine önemli katkısı olacağını ümit ediyorum.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=259565

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder