29 Ocak 2026 Perşembe

Belirsizlikler çağı ve Batı’nın Çin’le yakınlaşması / The Age of Uncertainty and the West's Rapprochement with China

Mehmet Özay                                                                                                                             27.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın küresel düzen olgusu üzerinde eksperimental olarak geliştirmekte olduğu yaklaşımın düzensizlikle birlikte anmak gerekiyor.

Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ sloganı ile ilgili ülkelerle ikili ilişkilerde ekonomi ilişkilerinde belirleyici olma iddiası bugün, küresel kurumlarda var olduğu ileri sürülen meşruiyetin sorgulandığı bir noktaya gelmiş durumda.

Batı’da görüş ayrılıkları

Bu durum, -kürenin diğer bölgeleri şimdilik bir yana-, Batı’da Atlanliğin iki yakası arasında görüş ayrılıklarının ötesinde, önemli bir kırılmanın yaşanmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Atlantiğin iki yakası arasındaki ilişkileri öne çıkartmamın nedeni ise gayet basit...

Bugüne kadar, özellikle de 2. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan küresel sistem ve bunun, Birleşmiş Milletler örneğinde olduğu gibi temel belirleyici kurumlarının varlığı ve yönetilirliğinde başat aktörün ABD ve AB oluşu, bugün yaşanmakta olan krizin -diğer ülkeler ve bölgeler bir yana-, bu iki güç arasında çatışmacı bir evrene doğru giden ilişkilerde aramak gerekiyor.

Arayış çabaları

Bu gelişmelerin ortasında ABD, Trump’ın deli dolu yaklaşımlarıyla, ABD-AB ilişkilerinde belirleyici olduğuna işaret ederken, AB pes etmeye yanaşmaması yeni arayışları gündeme getiriyor.

Bu yöndeki gelişmelerin en son ifadesi Finlandiya başbakanı’nın dün yani, Salı günü Pekin’e yaptığı ziyaret oluşturuyor.

Yukarıda dile getirdiğim yaklaşımdan hareketle, Finlandiya başbakanının bu ziyaretinin tekil ve izolasyonist bir ikili ilişkilere tekabül etmediğini ileri sürüyorum.

İngiltere başbakanının Çin başbakanının daveti üzerine Çin’e bugün yani, Çarşamba günü yapacağı resmi ziyaret oluşturuyor.

Temelde, başkan Trump’ın ilk başkanlık sürecinden yani, 2015’den itibaren küresel gelişmeler ve küresel kurumlar üzerinde önce çekingen ardından, ikinci başkanlık süreciyle birlikte, agresif olarak geliştirmeye çalıştığı süreç, AB’yi kurumsal olarak olduğu gibi AB üyesi ülkeleri tek tek Çin’e yakınlaştırdığına tanık oluyoruz.

Çin’le yakınlaşma

Bugün, -her ne kadar- İngiltere, AB üyesi bir ülke olmasa da, Avrupa’daki gelişmelerin ve de ABD-AB ve bu bağlamda, ABD-NATO  ilişkilerinin kaçınılmaz bir aktörü olarak yer alıyor.

Batı’da ilgili ülkelerin Çin’e yakınlaşma çabalarının sadece, Avrupa veya AB ile de sınırlı olmadığı geçenlerde Kanada başbakanı ve Fransa devlet başkanının, Çin’e yaptığı ziyaretle ortaya çıkmıştı.

Tam da bu noktada, “Pekin’e yapılan ziyaretlerin ortak noktası nedir?” sorusu gündeme getirilmeyi hak ediyor.

Küresel meşruiyet arayışı

AB ülkelerini ve de bugün, İngiltere’yi Çin’le yakınlaşmaya iten temel neden, Batı’nın oluşturduğu temel küresel kurumların işlerliğini ve meşruiyetini, Trump’ın politikaları ve tercihleriyle yitirmekte olduğuyla açıklamak mümkün.

Batı’da kurumsal kırılmaların yaşanmasıyla birlikte gözlerin Çin’e çevrilmesinin, temel bir dikotomi olduğunu da ileri sürmek gerekiyor.

Nihayetinde Batı’yı, Batılı kurumları ve Batı ülkelerinin öncülüğünde tesis ettirilen küresel kurumların meşruiyeti ve bu kurumların iddialarının önemli bir bölümünün, Çin’de mevcut devlet ideoloji ve pratiklerini yönelttiği eleştirileri unutmamak gerekiyor.

Örneğin, Çin’de yaşanan insan haklar ihlallerinden, ekonomik ilişkilere değin gayet temel alanlarda, Batılı değerlerle çelişen tüm politika ve uygulamalara rest çeken Avrupa’nın bugün, Çin’le yakınlaşma süreci temel bir pragmatizme işaret ediyor.

Bu noktada, İngiltere başbakanı Keir Starmer’in Pazartesi günü yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’nin en yakın ittifakı -yani, ABD’de karşısında Çin’le daha sıkı ilişkiler geliştirme niyetinde olup olmadığı?” yolundaki soruya, “iki ülke arasında tercih yapmak zorunda olmadığı” yönündeki cevabı, gayet açık bir şekilde kaçamak bir karşılık aslında...

Starmer, demecinin devamında, “Çin gibi ikinci büyük küresel gücün varlığı karşısında, kafamızı kuma gömmenin anlamı yok” şeklindeki ifadesi ise gayet açık ve net bir mesaj niteliğinde.

Bu durumda, içinde Avrupa ülkeleri ve Kanada’yı barındıran Batılı ülkelerin Çin’le ikili ilişkilere yönelmelerinde Trump politikalarına bir rest olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Batılı ülkelerin, ABD başkanı Trump’ın önce çekingen ve ardından agresif olarak küresel ilişkileri ve kurumları belirleme sürecinde karşı karşıya kaldıkları açmazın, yeni bir jeo-politik yapılaşmanın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Kuzey Amerika’da Kanada, Avrupa kıtasında AB ve ilgili ülkeler ile birliğin üyesi olmamakla birlikte, Batı’yı temsil anlamında gayet önemli bir ülkesi olan İngiltere’nin, Çin’le yakınlaşma çabalarını doğru değerlendirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/belirsizlikler-cagi-ve-batinin-cinle-yakinlasmasi-the-age-of-uncertainty-and-the-wests-rapprochement-with-china/

NATO NATO’ya karşı / NATO against NATO

Mehmet Özay                                                                                                                             23.01.2026

Dünya Ekonomi Forumu 2026 Davos toplantılarında, yaklaşık son bir aydır Avrupa gündemini belirleyen konuların öne çıktığı anlaşılıyor.

Bu noktada, liderlerin yaptıkları açıklamaların detaylarına baktığımızda, Batı dünyasında bir krizin yaşanmakta olduğuna kuşku yok.

Her ne kadar, kimi liderler, gelişmeleri ABD ve AB ilişkileri ile salt NATO bağlamında olmak üzere ikiye ayırma gayreti sergileseler de, bunun dayanak noktasının zayıf olduğunu ileri sürebiliriz.

ABD ve AB bloğu arasındaki kırılma sadece, askeri ve teritoryal güvenlik meselesi ile sınırlı değildir.

AB ve öngörülemezlikler

Bunun ötesinde, mevcut küresel kurumlar üzerinden yürütülmeye çalışılan sistemin işleyişine dair keskin görüş ayrılıklarının varlığıdır.

AB dış ilişkilerinden sorumlu Kaja Kalla yaptığı, “AB, pek çok öngörülemezliklerle karşı karşıya...” ifadesi üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor.

Kalla’nın verdiği demekte yer alan bu ifadesini, ABD ve AB ilişkilerinde salt bir alana hasretmek yerine, çok daha temel yapısal bir sorun veya sorunlar yumağı olduğu anlaşılıyor.

Ve Batı adına daha da kötüsü, bu sorunlar yumağının mimarı ve sürdürücüsünün yine, Batı siyasal bütünlüğü içerisinde yer alan ABD’den geliyor oluşudur...

Yukarıda kısaca ortaya konulan görüşü, Davos’ta gündeme gelen bir konuşma bağlamında detaylandırabiliriz.

Zelenksy ne diyor?

Yaklaşık son bir aydır Grönland bağlamında yaşanmakta olan bu gelişmeleri, Atlantiğin iki yakasını, askeri ve teritoryal güvenlik ekseni çerçevesinde biraraya getiren, NATO bağlamında bir ayrışma olarak değerlendirmek mümkün.

Öyle ki, bu yaklaşımı haklı kılmaya yetecek nedenler elde yeterince bulunuyor.

Toplantılara iştirak eden liderler, Avrupa’daki gelişmeler ele alınırken, hiç kuşku yok ki, Batı Yarımküresi’nde siyasal anlamda yaşanan kırılmalar merkezi bir önem taşımaya devam ediyor.

Bu noktada, ülkesi işgal altındaki Ukrayna devlet başkanı Volodymyr Zelensky, yaptığı konuşmada, bu hususu gayet açık bir şekilde ortaya koyarken, Avrupa’nın bugünü ve de -en azından- yakın geleceği için olumlu olduğu söylenemeyecek gözlemlerini paylaştı.

Zelensky, ABD başkanı Trump’ın, Grönland’a hakim olma tehditi üzerinden yaşanmakta olan siyasal açıklamaların ardından gelinen noktayı, Avrupa güvenliğinin zaafiyetinin açık bir göstergesi olarak değerlendiriyor.

Bununla birlikte, Zelensky, bu güvenlik zaafiyetinin bugün ortaya çıkmadığını aksine, kendi ülkesinin içinde bulunduğu durumdan hareketle, geçen yıl aynı Davos toplantılarında yaptığı konuşmaya atıfla aradan geçen süre zarfında hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürüyor.

İki farklı bağlam

Zelenksy’nin yaklaşımını, iki farklı şekilde değerlendirmek mümkün.

İlki, 2023’den bu yana, Rusya’nın işgali dolayısıyla ve bu süre boyunca, Avrupa Birliği’ne dahil olmaktan NATO’nun askeri varlığıyla ülkesini işgalden kurtarmaya değin farklı politika senaryoları ‘ittifakı’ olduğu söylenen Avrupa ülkelerine ve de, ABD’ye kabul ettirememiş bir lider olmasından kaynaklanan büyük hayal kırıklığıyla söylemini geliştirdiğidir.

Yani, Avrupa’nın, en azından bu yüzyılın başından itibaren giderek artan şekilde Kıta güvenliği noktasında gerilemesinin bugün geldiği noktanın şaşırtıcı olmadığını söylemeye çalışıyor.

Bu noktada durup, Avrupa Kıtası’nın siyasal, askeri ve teritoryal güvenliğinin barometresi olarak Ukrayna’da olan bitenleri mi almak gerekiyor?

Şayet böyle ise, ki Zelensky, doğal olarak konuşmasında içerik ve hissiyat olarak kendi ülkesinde olan bitenden hareketle siyasal söylemini geliştiriyor.

Kimilerince, ‘sübjektif’ olarak değerlendirilebilecek Zelensky’nin dünkü konuşmasının, oldukça karamsar bir boyutla öne çıkmasının nedeni bu.

İkincisi ise, Zelensky’nin söyleminin NATO gerçekliğini, objektif bir şekilde tasvir ettiği görüşüdür...

Yani, gerçekte Avrupa teritoryal ve de siyasal güvenliği için kurumsallaştırılan güvenlik çerçevesinin yani, NATO’nun işlerliğinin kayda değer ölçüde sorgulanmaya değer bir düzeyde bulunmasıdır.

Bunu söylerken, Trump’ın Davos’ta dün yaptığı toplantıda Grönland konusunda bir şekilde geri adım atmasını yadsıyor değilim.

Kaldı ki, Trump’ın Grönland çıkışı ilk de değil...

Gelişmelerin detaylarına bakıldığında Trump’ın 2019 yılında Grönland’a hakim olma düşüncesini ortaya attığını hatırlatmak gerekiyor.

Bunun ardından, ABD’de 2024 seçimleri öncesi ve ardından, başkanlık koltuğuna oturmasıyla Trump’ın aynı söylemi tekrarladığı ortada.

Grönland ötesi

NATO içerisinde yaşanan kırılmanın Grönland ile başlamadığı ve onunla bitmeyeceği dikkate alınacak olursa ortada, daha temel ve yapısal bir kırılmanın olduğunu görmek gerekiyor.

Avrupa Birliği’ne mensup 27 ülke temsilcisinin dün akşam yaptıkları toplantıda, ABD başkanı Trump’ın AB’yi veya AB üyesi ülkeleri hedef alan politiklarını, ‘iki taraf yapısal ilişkilerinde yeni normal’ olarak tanımladı.

Bugün, ABD ve AB arasında yaşanmakta olan kırılmanın, NATO’ya uzanan boyutunun gayet önemli olduğuna kuşku yok.

Atlantiğin iki yakasını birbirine daha güçlü bağlarla birleştiren gelişme, 2. Dünya Savaşı sonrası güvenlik süreçlerinde ortaya çıkan NATO’dur.

Hatırlayalım...

Amerikan toplumunda 2. Dünya Savaşı’nın, “bu bizim savaşımız değil, ne işimiz var?” söylemiyle karşı çıkanların o dönem ortaya koyduğu söylemin bugün bir şekilde, Trump yönetimince gündeme alındığını göz ardı etmemek gerekir.

ABD ve AB sadece teritoryal ve askeri güvenlikle sınırlı olmayan içinde küresel ekonomik yapılanmaların da olduğu gelişmeler dikkate alındığında ortada, kayda değer bir görüş ayrılığının olduğuna kuşku yok.

Ayrışmanın merkezinde ise 20. yüzyıl ikinci yarısında kurumsallaşan ve ABD ve AB’nin öncülüğünde ortaya konulan yapıların bugün aynı siyasal kulüp içerisinde yer alan iki blok arasında gayet önemli bir ayrışmaya konu olmasıdır.

Bu durum, küresel yeni düzen argümanı ile ortaya çıkan ABD’nin, küresel düzenin tesisinin ilkeler üzerinden inşa edilmesini savunan AB arasında yaşanan farklılaşmalardır.

Bugün bu gelişme, Batı’nın güvenlik stratejisinin temelini oluşturan NATO bünyesinde yaşandığına tanık oluyoruz.

Batı’nın kendi içinde tecrübe etmekte olduğu ayrışmanın iki bloğu nereye götüreceğini önümüzdeki dönemde özellikle başkan Trump liderliğindeki ABD yönetiminin alacağı kararlarla belirleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/nato-natoya-karsi-nato-against-nato/

Avrupa’nın Trump’la açmazı / Impasse between Europe with Trump

Mehmet Özay                                                                                                                             21.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, Danimarka’ya bağlı otonom bölge Grönland’da, teritoryal hakimiyet söylemiyle başlayan şaşkınlık ve gerilimin düzeyi giderek yükseliyor.

Trump’ın, aleni işgal anlamına gelecek Grönland siyasal söylemi, Kuzey Avrupa’nın -en azından dışardan bakıldığında- kendi halinde ülkelerinden, Danimarka’nın adını ve Danimarkalı siyasetçileri küresel çatışma arenasına çekmeyi başarmış gözüküyor.

Düne kadar, pek de kimsenin aklına gelmeyen Danimarka ve de uzmanı dışında kimsenin bilgi sahibi olmadığı Danimarka, artık küresel medyada yerini almış durumda.

Bu duruma yol açan gelişme bize, başkan Trump’ın, küresel düzen tasarımında neler yapmak istediğinin ve de yapabileceğinin en açık göstergelerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Hedef

Trump’ın, Grönland’da ne yapmak istediği sorgulaması, hedef şaşırtmamalı.

Temelde, Ada’nın zengin nadir kaynaklarına konuşlandığı anlaşılan Trump’ın, bundan öte hedefleri bulunuyor...

Söz konusu hedeflere dair önceki yazılarda atıflarda bulunmuştum.

Bu hedeflere ulaşma noktasındaki karar ve icraat bağlamında, sadece bunların sıralaması, zamanlaması ve stratejik olarak uygulamaya geçirilmesi arasında fark bulunuyor. O kadar...

Nihayetinde, ‘ulusal güvenlik’ anahtar kavramıyla uluslararası ilişkileri değerlendiren Trump’ın, her an herhangi bir konuyu, herhangi bir coğrafyayı vs. ABD’nin ulusal güvenliği ile ilişkilendirmek suretiyle siyasal, ekonomik ve askeri adımlar atabileceğini bugüne kadar gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyduğuna şüphe yok.

‘Ulusal güvenlik’ söylemini nötr ya da standart bir yaklaşım olarak değerlendirdiğimizde, Trump’ın, ABD’nin ulusal güvenliği söyleminde temelde haksız bir yan bulunmuyor.

Suyolları

Bu çerçevede, Ada’nın küresel suyollarının çeperinde kalmış gözüken karakteristiğinin bir dönem sonra merkezi bir önem alabileceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Trump, her daim önemini koruyan suyolları üzerinden küresel egemenlik sürecine yeni boyutlar katmakta, o kadar.

Burada zikredilen yeni boyut, adları ve coğrafyaları zihinlerde yer etmiş suyollarının dışında, Grönland gibi gündemde olmayan bir coğrafyanın bir anda ve de şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıkmasıdır.

Bir anda, çünkü gözlerin Ortadoğu’nun çoklu çatışmaları, Avrupa’da merkezi bir öneme sahip Ukrayna’da süren savaşın varlığı, Güney Çin Denizi’nde yaşanan süreçler arasına Grönland’ın girmekte olduğuna tanık oluyoruz.

Ne kadar taviz?

Trump’ın sadece, Grönland ve de doğrudan, bu Ada’nın siyasal ve teritoryal hakimiyetini sahip Danimarka’ya yönelik bir tehdidi bulunmuyor.

Trump, tehdidin boyutunu, Grönland’ı elde etmesine engel olacak her ülkeye yeniden gündeme taşıdığı gümrük tarifeleri yaptırımı ile karşılık veriyor.

Buna karşılık, hegemonik söylem ve eylemleri karşısında Avrupa’dan yükselen seslere bakıldığında, ikircikli bir durumla karşı karşıya kalındığı görülüyor.

Egemenlik

Bu noktada, örneğin Danimarka başbakanı Mette Frederiksen’in söylemi, gayet ilginç bir tartışmayı gündeme getiriyor.

Başbakan Frederiksen, Trump’dan merhamet dilenircesine, “temelde taviz vermeyiz, ama görüşebiliriz” yaklaşımı sergiliyor.

Frederiksen’in, taviz vermeyiz dediği alanlar ‘egemenlik, temel değerler, ülke ve coğrafi kimlik ile demokrasi’.

Bunların dışında kalan alanlar, Ada’nın ekonomik ve güvenlik boyutu olduğu anlaşılıyor.

Kafalar karışık

Danimarka başbakanının yaptığı açıklamada gizli/açık, ‘egemenlik’ ve ‘egemenlik dışı’ alanlar olarak dikkat çeken bu sınıflama kafaları karıştırmaya yetiyor.

Ekonominin ve askeri güvenliğin bir bölgenin veya ulus devletin egemenlik konseptinden, ne denli ayrıştırılabileceği üzerinde düşünülmeye değer bir durum.

Frederiksen’in söylemi bize, gizli/açık demokratik olabiliriz ancak, ekonomimizi ve askeri güvenliğimizi başka güçlere verebiliriz anlamını ortaya koyuyor.

Frederiksen’in, bu egemenlik alanları sınıflaması kafaları karıştırıyor.

Hiç kuşku yok ki, bu durum, Batı’nın iki temel yapıcı unsuru ABD ile Kıta Avrupası ya da bugünkü bağlamda Avrupa Birliği arasında, ciddi bir kopuşun da kendini açıkça ortaya koyduğuna tanık oluyoruz.

Siyasal ve teritoryal egemenlik bağlamında Danimarka’ya bağlı olan Grönland’ın, ABD tarafından küresel egemenlik çerçevesinde, doğrudan ABD’nin ulusal güvenliğiyle ilişkilendirilmesi, belki sadece, Trump gibi bir siyasetçiyle eşleştirilebilecek bir ‘siyasal yanılgı’ olarak değerlendirilebilir.

Ancak, küresel güç iddiasında bulunan her ülkenin ya da her liderin benzer bir çıkışta bulunduğuna yaşadığımız bu dönümde tanık oluyoruz.

Olan biten sadece hangi liderin, hangi ülkenin kendini ‘süper’ kabul ettiği ve ‘süperliği’ni teyit anlamında ne tür illegal siyasal, ekonomik ve askeri çıkışlara başvurduğuyla ilintilidir.

Batı’nın kendi içinde gerilimli bir dönemin yaşandığına kuşku yok.

Bu anlamda, ABD başkanı Trump, önce 2016 ardından, 2025 süreciyle birlikte elinden gelen tüm çabayı sarf etmekten geri durmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/avrupanin-trumpla-acmazi-impasse-between-europe-with-trump/

ABD ve Avrupa: Batı bölünmeye doğru (mu?) / The U.S. and Europe: The West is heading towards division

Mehmet Özay                                                                                                                             18.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, Grönland’da teritoryal egemenliği ele geçirme noktasında sarf etmekte olduğu ısrar, son dönemde, Batı dünyası içinde yaşanan en önemli siyasal ve askeri olgu olarak dikkat çekiyor.

Trump yönetiminin, tıpkı diğer uluslararası politikalarında olduğu üzere, ‘ulusal güvenlikle’ ilişkilendirmek suretiyle, Grönland üzerinde siyasal yönetimi ve de hakimiyeti üstlenme yaklaşımının, düne kadar pek çok kişi tarafından konumu dahi bilinmeyen Ada’nın küresel gündeme oturmasına neden oluyor.

Trump’ın, ‘ulusal güvenliği’ merkeze almak suretiyle meşruiyet sağlamaya çalıştığı siyasal hakimiyetin aynı bölgenin yani, Grönland’ın, Danimarka ulus-devlet sınırları içerisinde kabul edildiği olgusunu yani, meşruiyetini yok saydığı ortada.

ABD ve Avrupa ilişkilerinde bir süredir var olan gerginliğin, yaşanan bu gelişme ile yeni bir boyuta evrileceğine kuşku yok.

Bununla birlikte, Başkan Trump’ın, hafta ortasında yaptığı açıklamalar dikkate alınacak olursa, Grönland üzerindeki teritoryal emelinin ardında, Rusya ve Çin faktörünün olduğu görülüyor.

1990’dan bu yana

Trump’ın hem, ilk ve hem de, halen devam etmekte olan ikinci başkanlık sürecinde uluslararası politika temellerini Çin’le mücadeleye ayırmış olmasında şaşılacak bir husus bulunmuyor.

Nihayetinde, -Rusya bir yana, Çin’in son kırk yılda kat ettiği gelişme ivmesi 1990’lardan itibaren bizatihi, ABD akademi ve düşünce kuruluşları raporlarıyla ortaya konmuştu.

Bu raporların ortak noktasını, küresel ekonominin sadece, Asya’ya özelde Doğu Asya’ya kaymakta olduğu ile sınırlı bir jeo-ekonomik açıklama oluşturmuyordu.

Aksine, söz konusu bu raporlar, 20. yüzyıl ikinci yarısında başta ABD olmak üzere ve ardından, Avrupa Birliği ile şekillenmiş olan küresel güç oluşumu ve yayılımının, büyük ölçüde zemin kaybına uğradığını da ortaya koyuyordu.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, adına akademik denilen bu çalışmaların, ABD gibi küresel bir gücün yeni yüzyılda nasıl küresel bir rekabetçi güçle karşı karşıya kalacağı ve yaşanacak gelişmelere, ne tür tepkiler vereceğini de, gizli açık tartışmaya açıyordu.

NATO güvensizliği

Aslında, bugün ABD’nin ya da Trump yönetiminin önce Panama Kanalı ve ardından, Grönland üzerinde geliştirmekte olduğu stratejik açılımların jeo-politik, jeo-ekonomik ve de jeo-güvenlik boyutları iç içe geçmiş durumda.

ABD’nin, -Latin Amerika boyutu bir yana, Atlantik bağlamında Avrupa güvenlik konsepti ile paylaştığı Grönland üzerinde, tekelci bir güvenlik olgusu yaratmak arzusunun ardında, Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization-NATO) bağlamında yaşanan tartışmaların önemli bir yer tuttuğunu ileri sürebiliriz.

Trump’ın, 2016 yılından başlayarak ekonomik nedenler ileri sürerek NATO’ya ilişkileri sınırlandırma çabası bugün, ABD yönetimi ile NATO gibi bölgesel ve hatta küresel askeri ve güvenlik işbirliğine evrilmiş olan yapı arasında bir kopuşa doğru gidildiğini ortaya koyuyor.

Şayet, Trump yönetimi, içinde yaşadığımız dönemde yeni bir küresel düzen kurma çabasında ise, -ki, buna kuşku bulunmuyor, hedefe sadece Çin ve Rusya gibi rakip yapıları değil, düne kadar yan yana bulunduğu, örneğin NATO gibi, Batı ittifak gücünü oluşturan yapıları da aldığını söylemek mümkün.

Gelinen noktada, Çin’i -ve bu güce eklemlenen Rusya’yı- eksene alan güvenlik politikalarıyla ABD’nin, Avrupa’yla giderek daha da yakınlaşmak yerine, tam aksine, ayrışan ve hatta zıtlaşan bir politikaya evrilmekte olduğunu söyleyebiliriz.   

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD, özellikle de, Trump’ın ilk ve ikinci başkanlık süreçlerinde Avrupa ile ilişkilerin güvenlik boyutu giderek öne çıkarken, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında kayda değer bir güven bunalımının oluşmasına neden olduğuna kuşku yok.

Bu noktada, Trump’ın özellikle, 20 Ocak 2025 tarihinden bu yana geliştirmekte olduğu ve neredeyse, tüm uluslararası kurumlar ve bu uluslararası kurumların oluşturduğu -ne kadar adaletli olup olmadıkları bir yana- kriterleri öncelleyen ulus-devlet yönetimlerinin de eleştirilerine konu olan uluslararası ilişkileri, normları, kuralları, vb. yeniden şekillendirme çabası ile karşı karşıyayız.

Suyolları egemenliği mücadelesi

Sadece Trump yönetiminin değil, Joe Biden, Barack Obama gibi önceki yönetimler döneminde de, ABD’nin dünya suyolları bağlantılı olarak geliştirmekte olduğu küresel politikalarına tanık oluyorduk.

Bu noktada, örneğin, Güney Çin Denizi, Tayvan Boğazı, açıkça ifade edilmese de, Güney Çin Denizi ve Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan Malaka Boğazı öne çıkıyordu.

Trump’ın ikinci başkanlığı ile birlikte, ABD’nin küresel sisteme yönelik yeniden yapılandırma niyetini agresif olarak ortaya koyması sadece, bilinen suyollar ile sınırlı olmayan, aksine, bunları aşan boyutlarıyla gündeme gelmesi, küresel kamuoyunun ilgisinin ya da şaşkınlığının artmasına neden oluyor.

Bununla birlikte, genel itibarıyla değerlendirildiğinde, Batı’nın suyolları üzerinde küresel hakimiyet projeleri noktasında, bugün Trump yönetiminin sergilemekte olduğu ‘yenilikçi’ yaklaşımda pek de, şaşılacak bir yön bulunmuyor.

Trump, önce Panama Kanalı üzerinde siyasi ve askeri hedefini ortaya koyarken, temelde hedefinde Çin’in olduğu aşikârdı.

NATO ve ayrışma

Bugün, benzer bir tehdidin gayet açık bir şekilde, Grönland üzerinde geliştirmekte oluşu, Batı dünyasının iki önemli bloğu yani, ABD ve Avrupa Birliğini karşı karşıya getirmiş durumda.

Bu durum, -biraz da abartarak söylemek gerekirse-, Amerikan bağımsızlığından bu yana, iki blok arasında yaşanan en önemli çatışmacı sürece gönderme yapıyor.

Trump’ın, Grönland’da hakimiyeti ele geçirme sürecini Venezüella örneği ile açıklamasının, yukarıdaki yaklaşımı destekleyen bir yönü olduğunu söylemeliyim.

Batı açısından değerlendirildiğinde, Venezüella ile Grönland’ın aynı kefeye konulması, Batı’nın geliştirdiği uluslararası normlar ve ilkeler noktasında da önemli bir fire olarak ortaya çıkıyor. 

Batı’nın bu iki bloğu arasındaki ayrışmanın ulaştığı noktanın ne denli kayda değer olduğunun bir diğer göstergesi ise geçtiğimiz Çarşamba günü Washington’da yapılan görüşmelerin ardından, Danimarka dışişleri bakanı Lars Løkke Rasmussen’in, “Trump’la aramızda köklü bir anlaşmazlık” var ifadesidir.

Danimarka’nın Grönland’dan vazgeçmeme yönündeki tutumundaki ciddiyet, AB ülkelerince desteklenmekle kalmıyor özellikle, en azından şu aşamada, kuzey Avrupa ülkelerinin Danimarka’ya destek anlamında Grönland’da askeri yığınak yapma kararlarında kendini ortaya koyuyor.

Buna ilave olarak, Danimarka başbakanı Mette Frederiksen’nin açıklamasında dikkat çeken bir yön var ki, o da “Grönland savunması tüm NATO ülkeleri için ortak bir sorun teşkil ediyor” cümlesiydi...

Başbakan’ın sarfettiği NATO ülkeleri ifadesi elbette, ABD’yi içermiyor...

Yazının girişinden itibaren vurgulamaya çalıştığım üzere aslında, var olan anlaşmazlık, iki ulus devlet arasında değil, ABD ile Avrupa Birliği arasındadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-ve-avrupa-bati-bolunmeye-dogru-mu-the-u-s-and-europe-the-west-is-heading-towards-division/

Japonya’da Takaichi iktidarı ve erken seçim / Takaichi’s government and snap elections in Japan

Mehmet Özay                                                                                                                             15.01.2026

Japonya’da, yeni bir erken seçim kapıda...

Başbakan Takaichi 19 Ocak’da Temsilciler Meclisi (Diet) fesh edeceği açıklanırken, seçimin 8 Şubat’ta yapılması bekleniyor.

Japonya’da, son beş yıldır iktidara gelen hükümetlerde yaşanan siyasal istikrarsızlığı sona erdirmenin adı olarak öne çıkan başbakan Sanae Takaici, yeni yılla birlikte, tıpkı seleflerinin olduğu gibi erken seçim kararı alması şaşırtıcı değil.

Ancak bu sefer, seçimin nedenleri ve hedefleri öncekilerden kayda değer ölçüde farklılık taşıyor. 

Normal şartlarda, Temsilciler Meclisi için 2028 Sonbahar’ında yapılması beklenen genel seçimlerin, erkene alınması konusunda başbakan’ın önemli bir karar gücü bulunuyor.

Bu noktada, Takaichi’nin, tıpkı sabık başbakan Ishiba Shigeru’nun izinden gitmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Farklılıklar

Bununla birlikte, 4 Ekim 2025’de önce Liberal Demokrat Parti’de (Liberal Democrat Party-LPD), başkanlığına ve ardından, başbakanlık koltuğuna oturan Sanae Takaichi’yi bu karara sevk eden bazı önemli gelişmeler bulunuyor.

Bu süreçte, Takaichi’yi diğerlerinden ayıran bazı önemli gelişmeleri yabana atmamak gerekiyor.

Bunların başında önceki başbakanlardan ayıran temel, güçlü siyasal karakteri ile sahip olduğu kamuoyu desteğidir.

Bu özellikleriyle, başbakan Takaichi ve LPD yönetiminin bir yandan mevcut koalisyon yapısının muğlaklığını aşmak öte yandan, partinin kaybettiği oyları geri alarak eski siyasal gücüne yeniden kavuşma gibi temel hedefleri bulunuyor.

Güçlü karakter

Parti içi yarışta ve ardından, mecliste Japonya Yenilikçi Partisi (Nippon Ishin) ile yeni ittifak oluşurulması sürecinde Takaichi’nin dikkat çeken özelliği, güçlü bir siyasal karakter sergilemesidir.

Bunu, kısa sürede Çin’le ilişkilerde o döneme kadar, ‘örtük ulusal güvenlik politikası’ olarak bilinen “stratejik belirsizlik” (strategic ambiguity) olgusunu bir parlamento konuşmasında ifşa etmesini, güçlü siyasal karakterinin bir ifadesi olarak değerlendirmek mümkün.

Öyle ki, bu söyleminin ardından, Çin’den ve Japon ulusal siyaset çevrelerinden gelen taleplere rağmen, Takaichi’nin bu açıklamasından geri adım atmaması bu anlamda, bir diğer önemli göstergedir.

Hedef tek başına iktidar (mı?)

Bununla birlikte, yukarıda kısaca dikkat çekildiği üzere, Takaichi’nin güçlü siyasal karaktere sahip olduğu hatırlandığında, erken seçim alma kararının, mecliste LDP’nin tek başına iktidarını sağlayama yönelik bir çıkış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Şu an itibarıyla, hükümet koalisyonu 465 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde, 233 milletvekiline sahip.

Takaichi’nin başbakanlığı ile birlikte, LPD ile 26 yıldır iktidar ortağı olarak yer alan merkezdeki Komeito’nun bu birlikteliğe son vermesi önemli bir gelişmeydi.

Takaichi, hükümeti kurma konusunda çözümü, Japon Yenilikçi Partisi’yle sürpriz denilebilecek bir koalisyonla kurmakta buldu.

Bununla birlikte, Yenilikçi Parti lideri ve Osaka valisi Yoshimura Hirofumi’nin kabinede yer almama kararı, siyasal gözlemciler tarafından ‘gevşek koalisyon’ olarak adlandırmalarına neden oluyor.

Bu gelişmeler dikkate alındığında, Takaichi’nin, partisi LPD’nin tek başına hükümet olmak amacıyla 233 milletvekili çıkarma arzusunda olduğunu söylemek doğrudur.

Buna ilâve olarak böylesi bir adım, yukarıda dikkat çekilen Takaichi’nin güçlü siyasal karakteriyle örtüşen bir özelliktir.

LPD’nin, 2024 seçimlerinde 199 milletvekili çıkarmış olması ve bugün, gizli/açık ortaya konulan 233 hedefi arasında gayet ciddi bir açık olduğunu gösteriyor.

Ancak, girişte dikkat çekildiği üzere, Takaichi’nin bir anlamda yenilikçi siyasal tutumu ve genç seçmenin bu tutuma verdiği olumlu tepki, LPD yönetim çevrelerince önemseniyor olmalıdır.

Bunun ilk adımı olarak, daha önce Japonya Yenilikçi Partisi’nden ayrılan ve bağımsız vekil olarak mecliste yer alan üç milletvekilini LPD’ye kazandırmasını göz ardı etmemek gerekir.

Mecliste, LPD’nin sayısal üstünlüğünü sağlamaya yönelik bu girişim, uygulanış biçimi açısından Yenilikçi Parti’yi memnun etmese de, Takaichi’nin kendinden emin siyasal kişiliğinin bir başka ifadesi olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bu adımın hükümet ortağı Yenilikçi Parti’de, Takaichi’ye karşı uyandırdığı ‘siyasal şüphe’nin yanı sıra, reformcu yaklaşımlarıyla bilinen bu parti ile muhafazakâr yönelimli LPD arasında siyasal gen uyuzmazlığını da yabana atmamak gerekiyor.

Karar genç seçmende

Takaichi’nin başbakanlıkta henüz iki ay yeni dolarken, bazı kamuoyu araştırmalarına göre, halk desteğinin yüzde 60 ilâ yüzde 70 arasında olması, Japonya’da siyasal gözlemciler tarafından ‘olağanüstü’ bir gelişme olarak yorumlanıyor.

Ve söz konusu bu desteğin genç seçmenden gelmesi -benzeri ülkelerdeki yönetimlerin aksine, Japonya’da başbakan Takaichi’nin siyaset dünyası ve seçmen arasında önemli bir sinerji yakaladığı anlamına geliyor.

Söz konusu bu seçmen grubunun önceki birkaç seçimde, merkez-sağ ‘Halk için Demokrasi Partisi’ (Democratic Party for the People-DPFP) ve milliyetçi popülist eğilimleriyle bilinen Sanseito’ya oy vermiş olduğu dikkate alındığında, yaşanan bu dönüşümde Takaichi faktörünün belirleyiciliğine şüphe yok.

Genç seçmenin bu siyasal eğiliminin, LPD açısından önceki başkanlar döneminde kaybedilen desteğin geri gelişi anlamına geliyor.

Takaichi’nin erken seçim kararının ardında, bu faktörün dikkat çekici bir yeri olduğunu yadsımamak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/japonyada-takaichi-iktidari-ve-erken-secim-takaichis-government-and-snap-elections-in-japan/

25 Ocak 2026 Pazar

Trump ve uluslararası sistemde normsuzluk / Trump and normlessness in the international system

Mehmet Özay                                                                                                                             25.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana geçen ilk yılda, küresel anlamda önemli gelişmeler gündeme geldi. Ve de gelmeye devam ediyor...

2024 başkanlık yarışına, ‘Önce Amerika’ ve ‘Yeniden Büyük Amerika’ sloganlarıyla giren Donald Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025 tarihinden bu yana, icraatlarıyla Amerika Bileşik Devletleri’ni yeniden inşa ve ihya etme konusunda ne denli azimli ve kararlı olduğunu ortaya koymuş durumda.

Bu noktada, başkan Trump’ın ABD’nin, yanı başındaki komşu ülkeler ve NAFTA çatısı altında ticaret ortağı olduğu Kanada ve Meksika’dan başlayarak, kürenin öte yakasına değin uzanan çeşitli siyasal, ekonomik ve askeri gelişmeleri ortaya çıkaran, tetikleyen, belirleyen ve de yönlendiren isim olduğu konusunda herhangi bir kuşku bulunmuyor.

Normsuzluk

Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ idealini hangi temeller üzerine inşa edeceği konusunda temelde büyük bir sürpriz bulunmamakla beraber, son bir yıl içinde yaşananlara bakıldığında Trump’ın bu kadarını da yapabileceğini düşünenlerin sayısı herhalde pek az olsa gerek.

Trump’ın 2016-2020’daki ilk başkanlık sürecini yakından izleyenler, Trump’ın o dönem açtığı ve “uluslararası normsuzluk politikası” olarak adlandırdığım yaklaşımı, 2025 yılı başında, ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasıyla ortaya koyduğu politikalarla, daha da geliştireceği ve ilerleteceği ve dünyayı belirsizliğe mahkum edeceği konusunda artık şüphe kalmamış durumda.

Aradan geçen bir yıl, Trump’ın söz konusu ‘uluslararası normsuzluk politikası’, düne kadar -tüm eksikliklerine ve eleştirilere rağmen- küresel sistem ve işleyişte var olan ‘norm temelli’ yaklaşımları ve politikaları ne denli altüst edebileceğini kanıtlamış durumda.

Bir başka açıdan bakıldığında, örneğin iklim değişikliği gibi, kürenin her köşesini ve her ulusunu doğrudan ilgilendiren bir konuda norm temelli yaklaşımlar bünyesinde var olan eksikliklere rağmen, bu eksikliklerin düzenlenmesi konusundaki kararlıktan bile geriye pek bir eser kalmaması, gelinen durumun acıklı yönünü ortaya koyuyor.

Ya da, Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) gibi küresel sağlık organizasyonunda başat kurum olarak ortaya çıkan kurumla ABD arasında yaşanan iletişimsizliğin nihayetinde -geçen gün verilen kararla- artık ABD’nin destek vermeyecek olması normsuzluğun kurumsal alanlara ne denli nüfuz edebileceğini kanıtlamış durumda.

Amerika ve Ötekiler

Yukarıda dikkat çektiğim ve dünyada yaşayan ve her bir bireyi doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle, diğer ekonomi, siyasal ve askeri sorunlarla karşılaştırıldığında gayet ‘insani’, gayet ‘naif’ bağlamları bulunan alanlardaki çatışmalar, gerilimler ve kopmalar, ‘Önce Amerika’ söyleminin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Ekonomik, siyasal ve askeri ilişkilere gelindiğinde, ‘Önce Amerika’ sloganını sarf eden Trump, bu politakının neleri içereği konusunda ortaya koyduğu yaklaşımından hareketle, kaleme aldığım bir yazıda, Trump’la işbirliği yapmayanların sadece, muhalefet sıralarında kalmayacağı, bunun ötesinde doğrudan veya dolaylı olarak, Trump’ın hedef tahtalarından biri olacağına vurgu yapmıştım.

Bir yıllık süre zarfında olan biten gelişmeler, bu yaklaşımın doğrulandığını göstermeye yetecek verileri bize yeterince sunuyor...

Geçen bir yıla baktığımızda hangi ülkelerin ve hangi bölgelerin, Trump’ın derin normsuzluk yaklaşımının mağduru, kurbanı olduğu veya bu mağduriyete ve kurbanlığa gayet yakın aday olduklarına şüphe bulunmuyor.

AB’de kaygı büyük

Bu hedeflerden biri haline gelen Avrupa Birliği içerisinden yükselen sesler, Trump’ın normsuzluk politikasını, pek de uzak olmayan bir tarihi süreçte sonlandırılan, ‘sömürgecilik’ süreçlerine atıfla zihinleri yeniden tarihe yönlendiriyor.

Avrupa Birliği sabık Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker geçenlerde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta, şu an komisyon başkanı olsaydı, ABD başkanı Trump’a doğrudan, “AB’nin, herhangi bir yeni-sömürgecilik yaklaşımına maruz bırakılamayacağını” söyleyeceğini dile getirdi.

Buna ilâveten, Juncker açıklamasının devamında, “AB’nin Amerika’nın kölesi olmadığı” yönündeki ifadesi ise yabana atılır gibi değil...

Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron ise, benzer bir sömürgecilik referansı ile ABD başkanı Donald Trump’ın, -özellikle Grönland- bağlamında sergilediği siyasal yaklaşıma karşı çıktığını gösterdi.

Trump’ın daha ilk günden hedefe koyduğu ülkelerden Kanada başkabanı Mark Carney, Davos toplantıları sırasında yaptığı açıklamada, ABD başkanı Trump’ın söylem ve icraatlarının neye tekabül ettiğini yukardaki iki liderin görüşlerini aynı tonda ancak, farklı bir açıdan yorumu şeklindeydi.

Başbakan Carney, olan biteni, “küresel gücü elinde tutanların, ekonomik entegrasyonu zorlayıcı bir unsur olarak olarak uyguladıkları büyük güç rekabetçiliğinin yoğunlaşması” olarak tanımladı. 

Bu olan biten karşısında, herhangi bir çözümün olup olmadığını da sormak gerekiyor...

“Trumpla mı Trumpsız mı” başlığını taşıyan, 10.11.2024 tarihli kaleme aldığım yazıda, devletlerin hangi eğilimi sergilemeleri halinde ayakta kalabilecekleri ya da Trump’ın hışmından, -en azından geçici bir süre- korunabileceklerine kısaca değinmiştim.

Trump’ın başkanlık sürecinin ilk yılında Trump’ın hışmından pay alanlar ve almayanlara baktığımızda bu kıstasın yerinde bir yaklaşım olduğunu görmüş oluyoruz.

Ancak, bu durumun, küresel sisteme veya uluslararası ilişkiler yapılaşmasına herhangi bir katkı yapıp yapmadığı konusunda ise gayet ciddi kaygılar bulunuyor.