Mehmet Özay 27.01.2026
Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ sloganı ile ilgili
ülkelerle ikili ilişkilerde ekonomi ilişkilerinde belirleyici olma iddiası
bugün, küresel kurumlarda var olduğu ileri sürülen meşruiyetin sorgulandığı bir
noktaya gelmiş durumda.
Batı’da görüş ayrılıkları
Bu durum, -kürenin diğer bölgeleri şimdilik bir yana-, Batı’da
Atlanliğin iki yakası arasında görüş ayrılıklarının ötesinde, önemli bir
kırılmanın yaşanmakta olduğunu ortaya koyuyor.
Atlantiğin iki yakası arasındaki ilişkileri öne
çıkartmamın nedeni ise gayet basit...
Bugüne kadar, özellikle de 2. Dünya Savaşı’nın ardından
oluşturulan küresel sistem ve bunun, Birleşmiş Milletler örneğinde olduğu gibi
temel belirleyici kurumlarının varlığı ve yönetilirliğinde başat aktörün ABD ve
AB oluşu, bugün yaşanmakta olan krizin -diğer ülkeler ve bölgeler bir yana-, bu
iki güç arasında çatışmacı bir evrene doğru giden ilişkilerde aramak gerekiyor.
Arayış çabaları
Bu gelişmelerin ortasında ABD, Trump’ın deli dolu
yaklaşımlarıyla, ABD-AB ilişkilerinde belirleyici olduğuna işaret ederken, AB
pes etmeye yanaşmaması yeni arayışları gündeme getiriyor.
Bu yöndeki gelişmelerin en son ifadesi Finlandiya
başbakanı’nın dün yani, Salı günü Pekin’e yaptığı ziyaret oluşturuyor.
Yukarıda dile getirdiğim yaklaşımdan hareketle,
Finlandiya başbakanının bu ziyaretinin tekil ve izolasyonist bir ikili
ilişkilere tekabül etmediğini ileri sürüyorum.
İngiltere başbakanının Çin başbakanının daveti üzerine Çin’e
bugün yani, Çarşamba günü yapacağı resmi ziyaret oluşturuyor.
Temelde, başkan Trump’ın ilk başkanlık sürecinden yani,
2015’den itibaren küresel gelişmeler ve küresel kurumlar üzerinde önce çekingen
ardından, ikinci başkanlık süreciyle birlikte, agresif olarak geliştirmeye
çalıştığı süreç, AB’yi kurumsal olarak olduğu gibi AB üyesi ülkeleri tek tek
Çin’e yakınlaştırdığına tanık oluyoruz.
Çin’le yakınlaşma
Bugün, -her ne kadar- İngiltere, AB üyesi bir ülke olmasa
da, Avrupa’daki gelişmelerin ve de ABD-AB ve bu bağlamda, ABD-NATO ilişkilerinin kaçınılmaz bir aktörü olarak
yer alıyor.
Batı’da ilgili ülkelerin Çin’e yakınlaşma çabalarının
sadece, Avrupa veya AB ile de sınırlı olmadığı geçenlerde Kanada başbakanı ve
Fransa devlet başkanının, Çin’e yaptığı ziyaretle ortaya çıkmıştı.
Tam da bu noktada, “Pekin’e yapılan ziyaretlerin ortak
noktası nedir?” sorusu gündeme getirilmeyi hak ediyor.
Küresel meşruiyet arayışı
AB ülkelerini ve de bugün, İngiltere’yi Çin’le
yakınlaşmaya iten temel neden, Batı’nın oluşturduğu temel küresel kurumların
işlerliğini ve meşruiyetini, Trump’ın politikaları ve tercihleriyle yitirmekte
olduğuyla açıklamak mümkün.
Batı’da kurumsal kırılmaların yaşanmasıyla birlikte
gözlerin Çin’e çevrilmesinin, temel bir dikotomi olduğunu da ileri sürmek
gerekiyor.
Nihayetinde Batı’yı, Batılı kurumları ve Batı ülkelerinin
öncülüğünde tesis ettirilen küresel kurumların meşruiyeti ve bu kurumların
iddialarının önemli bir bölümünün, Çin’de mevcut devlet ideoloji ve
pratiklerini yönelttiği eleştirileri unutmamak gerekiyor.
Örneğin, Çin’de yaşanan insan haklar ihlallerinden,
ekonomik ilişkilere değin gayet temel alanlarda, Batılı değerlerle çelişen tüm
politika ve uygulamalara rest çeken Avrupa’nın bugün, Çin’le yakınlaşma süreci
temel bir pragmatizme işaret ediyor.
Bu noktada, İngiltere başbakanı Keir Starmer’in Pazartesi
günü yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’nin en yakın ittifakı -yani, ABD’de
karşısında Çin’le daha sıkı ilişkiler geliştirme niyetinde olup olmadığı?”
yolundaki soruya, “iki ülke arasında tercih yapmak zorunda olmadığı” yönündeki
cevabı, gayet açık bir şekilde kaçamak bir karşılık aslında...
Starmer, demecinin devamında, “Çin gibi ikinci büyük
küresel gücün varlığı karşısında, kafamızı kuma gömmenin anlamı yok” şeklindeki
ifadesi ise gayet açık ve net bir mesaj niteliğinde.
Bu durumda, içinde Avrupa ülkeleri ve Kanada’yı
barındıran Batılı ülkelerin Çin’le ikili ilişkilere yönelmelerinde Trump
politikalarına bir rest olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Batılı ülkelerin, ABD başkanı Trump’ın önce çekingen ve
ardından agresif olarak küresel ilişkileri ve kurumları belirleme sürecinde
karşı karşıya kaldıkları açmazın, yeni bir jeo-politik yapılaşmanın ortaya
çıkmasına neden oluyor.
Kuzey Amerika’da Kanada, Avrupa kıtasında AB ve ilgili
ülkeler ile birliğin üyesi olmamakla birlikte, Batı’yı temsil anlamında gayet
önemli bir ülkesi olan İngiltere’nin, Çin’le yakınlaşma çabalarını doğru
değerlendirmek gerekiyor.





