4 Ocak 2026 Pazar

ABD’nin Venezüella girişimi: İmparator Trump / US intervention in Venezuela: Emperor Trump

Mehmet Özay                                                                                                                             04.01.2026

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Venezüella’da sergilediği askeri girişimi sürpriz kabul edenler ile gelişmeyi öngörenler açısından, gayet ‘olağan’ bir süreç olarak değerlendirme gibi iki uç yaklaşım gündemde yer alıyor.

Latin Amerika ülkelerinden Venezüella’ya karşı ABD ordusunun gerçekleştirdiği askeri girişimin, ‘yağdan kıl çekercesine’ tabirini hak ettiğine kuşku yok.

Başkan Trump ve yakın çalışma arkadaşlarının, Venezüella’ya saldırı kararının sadece, bu ülke başkanı Nicolas Maduro’yu hedef almadığı gayet açık.

Çeşitli basın organlarında dikkat çekildiği üzere, 3 Ocak sabahı askeri operasyonunun, Venezüella devlet başkanı Maduro’nın, ülkesini ziyaret eden bir Çin heyetini kabulüyle, iki ülke “stratejik ilişkilerinin” teyitleşilmesini içeren girişimden saatler sonra gerçekleşmesini göz ardı etmemek gerekiyor.

Benzer şekilde, geçtiğimiz Aralık ayında Çin’den yapılan bir resmi açıklamada, Latin Amerika’nın ABD’ye has bir bölge olmadığını içermesini hatırlamak gerekiyor.

ABD yönetimi, Venezüella’ya düzenlediği askeri girişimle bölgenin kime ait olduğu kadar, ABD’nin bir imparatorluk ve başkan Trump’ın da bir imparator olduğunu dünyaya ilân ediyordu.

Dün’ün tekrarı...

Ortalıkta ‘emperyalist’ sıfatını öne çıkaran söylemlere tanık olunsa da, bu gelişme tarihsel olarak, pek de uzak olmayan dönemlerinde, Avrupalı sömürgeci güçlerle gerçekleştirilen süreçlerin bir tür güncellenmiş halinden başka bir şeye tekabül etmiyor.

Başkan Donald Trump’ın, askeri girişim sonrası yaptığı açıklamada petrol kaynaklarına atıf yaparak, “... ülkeye yani, ABD’ye para getirmeye başlayacakları” ifadesi, sömürge süreçlerinin genel ve egemen eğilimleriyle birebir örtüşüyor...

Başkan Trump, 2024 seçimleri kampanya döneminden başlayarak, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” sloganını boşuna söylemediğini, küresel gelişmeleri etkilemeye matuf her girişimiyle kanıtlamaya çalışıyor.

Avrupalı sömürgeci güçlerin kürenin Doğusu’nda ve/ya Güneyinde dönemin jeo-politik ve jeo-ekonomik gelişmeleri ve hedefleri bağlamında engel teşkil eden herhangi bir bağımsız devlet, sultanlık, krallık vb. yapılarına yönelik yıldırmaya yönelik politikalardan, söz konusu mevcut yapıları kökten yıkıcı politikalara değin uzanan bir dizi eylemin aynısı ve tıpkısıyla karşı karşıyayız bugün...

ABD’nin bu girişimi, başkanlık koltuğuna oturmasından itibaren, küresel imparatorluk söylemini gizli açık ortaya koyan Başkan Donald Trump’ın icraatlarından birisidir, o kadar.

Ve Trump da, ‘dediğim dedik” bir ABD’nin imparatorudur...

Ana politikalarına tek tek bakıldığında, ABD demokrasisinin temel dinamiklerinden biri olan ‘Senato’yu nasıl ortadan kaldırdığına tanık olunması Trump’ın bir imparator gibi davrandığının ifadesi kabul edilebilir.

Dün de aynısı oldu ve başkan yardımcısı Marco Rubio’nın ağzından, “Venezüella girişimi için Senato’dan onaya gerek olmadığı” açıklaması yapıldı...

Bu noktada, şunu söylemekte yarar var ki, ABD ordusunun çeşitli birimlerinin ortaklığında gerçekleştirildiği belirtilen bu askeri girişimin, son bir yıldır ABD’de başkanlığı yürüten Trump’ın ilk icraatı olmadığı ve öyle anlaşılıyor ki, sonuncusu da olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Hatırlayalım...

2024 başkanlık seçimleri öncesinde, çeşitli vaatlerle gündeme gelen aday Donald Trump’ın temel hedeflerinin başında Çin geliyordu.

Ancak, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025’ten itibaren uygulamaya koyduğu politikalar, Çin’i arka plâna ittiği imajını vermekte gecikmedi.

Bunu söylerken, Trump’ın gümrük tarifeleri üzerinden Çin’e açtığı ticaret savaşını ve Çin’in tepkilerini göz ardı ediyor değilim.

Ancak, Trump, birincil hedef olarak belirlediği ve bu anlamda, Batı ve Doğu arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmanın izlerini ortaya koyması beklenen sıcak gelişmelerle Çin’i hedefe almak yerine, ikincil denilebilecek gelişmelerle önce ‘çevreyi’ hâl yoluna koymayı gündemine getirdi.

Bu politikanın, Çin’e yönelik hedeflerden bağımsız olduğu söylemek ise büyük bir hata olur.

Yeni düzen

Neydi bu hedefler?

Hedeflerin başında, Ortadoğu’da adına İslam dünyasının beşiği denilen Ortadoğu’da ve yine halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletler arasında ayrışmayı var eden veya daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, zaten var olan ayrışmayı körükleyen ve tahmin edilebilir bir gelecekte, büyük ölçüde bir daha biraraya gelmesi de mümkün olmayacak bir bölünmeyi gerçekleştirdi.

Bunun adı, İsrail ile organizeli bir şekilde gerçekleştirilen operasyonlar zinciriydi...

Hedef Filistin gibi gözükse de, Suriye, Lübnan, İran, Yemen’i doğrudan veya dolaylı olarak gündeme alan yeni bir Ortadoğu politikasının askeri varlık ve araçlarla ortaya konulmasıydı.

Suriye’de rejim değişirken, Filistin, Lübnan ve İran’da nokta atışlarıyla yönetilen gayet yenilikçi bir askeri metodoloji ile ‘muhalif’ unsurların önde gelen aktörleri veya mekânları tek tek ortadan kaldırılıyordu.

Çin’in sessizliği (mi?)

Uluslararası gelişmeleri izleyenleriçin vazgeçilmez sorulardan biri Rusya nerede sorusu iken, ikincisi Çin nerede sorusuydu.

Ancak, her gelişmenin ardından, Çin’den ABD’ye meydan okuyacak kayda değer bir söylem veya eyleme tanık olmadık...

Geçen yıl yaşanan ilgili süreçlerin, en azından bazılarına yönelik yazılarımda ABD’nin hedefinin, Çin’den sapmamakta olduğuna dair doğrudan veya dolaylı ifadeleri gündeme getirmiştim.

Hedef İran, Suriye, Lübnan, Filistin olabilirdi...

Bununla birlikte, küresel güçler mücadelesinde bu alanların ABD’nin dışında, bir ölçüde Rusya ve de önemli ölçüde Çin’den bağımsız hareket edildiğini düşünmek yanılsatıcıdır.

Trump’ın bir yıllık başkanlığı sürecinde ortaya koyduğu söylem ve eylemler yan yana, üst üste konulduğunda inşa etmekte olduğu yeni bir Amerika olmadığı aksine, her şeye rağmen, yeni bir dünya inşasında emin adımlarla ilerlemekte olduğu görülüyor.

Başkan Trump’ın başkan seçilmesinin ardından, 10.11.2024 tarihinde kaleme aldığım, “Dünya liderleri için zor karar: Trumpla mı Trumpsız mı?” başlığını taşıyan yazıda Trump’la işbirliği yapmayan liderlerin sonunun pek de hayırlı olmayacağına dikkat çekmiştim...

Aradan geçen süre zarfında Trump ve yönetimi bunu kanıtlayacak azımsanmayacak işler yaptılar. Bundan sonra neler yapacaklarını bekleyip birlikte görelim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdnin-venezuella-girisim-imparator-trump-us-intervention-in-venezuela-emperor-trump/

Myanmar, seçimler ve varoluşsal politika / Myanmar, elections and existantial politics

Mehmet Özay                                                                                                                             02.01.2025

Belirsizliklerle tanımlanan yaşadığımız dönemde, ulus-devletlerin varlığının sorgulanması, bu sürecin içeriklerinden ve özelliklerinden birini oluşturuyor.

Ulus devletlerin, kendi halklarına yönelik ilgileri ya da ilgisizlikleri sadece, siyasal anlamıyla öne çıkmıyor. Myanmar örneğinde olduğu üzere, varoluşsal bir boyuta değin uzanan süreçleri içeriyor...

Birlik yoksunluğu

Myanmar’da, son 25 yılın gelişme süreçlerinden en sonuncusu olarak ele almak gerektiğinde, 2021 yılı 1 Şubat’ında yaşanan askeri darbeden bu yana, ülkenin askeri diktatöryal rejimle yönetiliyor olması, neredeyse kanıksanmış bir durumu teşkil ediyor.

Aradan geçen dört yıllık süre, 2011 yılında başlayan, ‘yeniden demokratikleşme’ sürecinin akamete uğratılmasıyla sınırlı olmayan, aksine belki de, ülkenin geleceği için var olan tüm umutlarında sona ermesi anlamına gelmesiyle dikkat çekiyor.

Tıpkı, diğer Güneydoğu Asya ülkeleri gibi çok etnikli, çok dilli bir ülke olma özelliğine sahip olan Myanmar’da, toplumsal birliği tesis edecek ortak alanların oluşturulamamış olması, egemen bir etnik yapı olan Bamar’ların sürekli ve devamlı olarak güç tesisinde bulunmalarına neden oluyor.

Burada bir düzeltme yapmak gerekirse, aradan geçen süre zarfında Bamar’lar adına hareket eden ordunun ve destekçilerinin demek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 2011-2021 yılları arasında, Bamar-odaklı yapılanmaya başlanan demokratikleşmeye doğru eğilimin yeniden ve ciddi bir şekilde akamete uğramasında, Bamarların rolünü göz ardı etmemek gerekiyor...

Demokrasi dendiğinde...

Batı Avrupa siyasal geleneğinin oluşturduğu bağlamlar dikkate alındığında, 2011-2021 yılları arasında yaşananlar, Myanmar’daki tecrübenin bu gelenekle ne denli bağlantılı olup olmadığı sorgulanabilir.

Bu sorgulamaya rağmen, hem içerden ve hem dışardan gözlemciler, katılımcılar, araştırmacılar tarafından ‘olgunlaşması’ beklenen demokratik yapılanmanın, 2021 yılı 1 Şubat’ında maruz kaldığı darbe 1980’li, 1990’lı yıllar tecrübesinin bir kez daha tekrarlanmakta olduğunu ortaya koyuyordu.

Silahlarını kendi halkına çeviren Tatmadaw’ın, yani Myanmar ordusunun hakimiyetinin sıradan bir güç değişimi olmadığı, Myanmar örneğinde, çok daha net bir şekilde ortaya konduğunu söylemek mümkün.

Öyle ki, 2021 darbesinden bu yana ülkenin sivil savaşı yaşıyor olması bugün yapılmakta olan ve adına ‘demokratik’ denilen seçimin cunta rejiminin kurmacası olmaktan öte bir anlam taşımadığının ifadesidir.

Bu kurmacanın bir diğer yanında ise, sayısı 40’ı bulan siyasi partinin yasaklanması, Halk Partisi (People’s Party) gibi birkaç siyasal yapı göz ardı edildiğinde, cunta rejiminin desteklediği Birlik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (Union Solidarity and Development Party-USDP) tekelinde yürütülen bir sürecin varlığını ortaya koyuyor.

Yeniden ‘kırılgan’ demokrasi

25 Ocak’ta tamamlanması beklenen ve ilk etapı 28 Aralık Pazar günü başlayan genel seçimler vesilesiyle, bu gelişmenin Myanmar’a ne getirip getirmeyeceği konusu bugünlerde yine tartışma konusu olarak gündemde.

Bir öncesi seçimle kıyaslandığında, sandık başına gidenlerin oranının yüzde 52 civarında olması adına demokrasi denilen siyasal olgunun Myanmar halkı nezdinde neye tekabül ettiğinin sorgulandığının bir ifadesi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Seçime katılım oranının düşüklüğü, 2021 darbesi sonrasında ülke dışına çıkan ve bugün muhalefeti oluşturan bazı siyasilerin kurduğu Ulusal Birlik Hükümeti (National Unity Government-NUG) yetkililerinin halkın seçimleri boykot etmesi yönündeki çağrısının, bir şekilde karşılık bulduğunu da gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ülkenin merkezi şehirlerinde halkın, ‘korku’yla sandık başına gitmek zorunda kaldıklarını da göz ardı etmemek gerekiyor...

Bamarların yaşadığı bölgelerin dışındaki etkin yapıların çoğunlukta olduğu bölgelerde cunta rejiminin herhangi bir varlığının olmaması dolayısıyla, ‘demokrasi oyunun’da söz konusu bu bölgelerde, olası olumlu bir gelişmeyi beklemek mümkün gözükmüyor.

Bu durumda, seçimlerin sadece ülkenin özellikle, orta bölgelerindeki şehir ve kasabalarla sınırlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1 Şubat 2021 darbesiyle, o dönem yeni bir hükümet kurmaya hazırlanan, bir dönem kendisini Demokrasi Kraliçesi olarak adlandırdığım -yaşı 80’a dayanmış olan- Ang San Suu Kyi’nin ömür boyu hapis cezası devam ederken, adına muhalefet denilebilecek yapının hangi lider tarafından yapılaştırılacağı veya kurumsallaştırılacağı da bir başka sorunu teşkil ediyor.

Bu durum, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, ülke demokrasisinin umudu olarak ortaya çıkan veya çıkartılan Suu Kyi’nin, siyaset meydanındaki varlığına güç kullanılarak son verilmesi, bugün yaşanmakta olan yeniden demokrasi tecrübesinin kırılganlığının baş ucunda yer alıyor.

2021 darbesinin ardından, küresel gelişmeler ekseninde bakıldığında, dönemin karşı çıkışçı popülerliğinin de etkisiyle, ülkenin dört bir yanını çevreleyen etnik yapılarla silahlı mücadeleye merkezde muhalif konuma itilen sivil unsurların da iştirak etmelerine tanık olundu.

Ve bu unsurların başında Suu Kyi’nin lideri olduğu Ulusal Demokrasi Birliği (National League Democracy-NLD) mensupları da bulunuyordu.

O dönem, sürgün hükümeti kurmalarının ardından, silahlı mücadeleye de tedrici olarak katılmaları bugün ulusal siyaseti yeniden ‘demokratikleştirmeye’ yönelik çabada kimin, hangi sosyal grupların, hangi demokratik haklarla mücadele edip, ne tür siyasal taleplerle ortaya çıkacağı ve demokrasi mücadelesine katılacağına dair gayet ciddi soruların gündeme getirilmesine neden oluyor.

Mevcut rakamlara bakılacak olursa darbeden bu yana, ülkenin para brimi Kyat’ın yüzde 80 değer kaybetmiş olması, Güneydoğu Asya’nın gayet önemli doğal kaynaklara sahip ülkesinde halkın ne tür bir sınavla karşı karşıya olduklarının bir diğer göstergesidir.

Myanmar’da beş yıl sonra önlerine yeniden ‘sandık’ konulan Myanmarlıların ne tür bir demokratik seçim yapacaklarını sorgulamanın ne türden bir anlam içerip içermediği sorgulanmayı hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/myanmar-secimler-ve-varolussal-politika-myanmar-elections-and-existantial-politics/

2 Ocak 2026 Cuma

Asya-Pasifik’te Tayvan gerilimi / Taiwan tension in the Asia-Pacific region

Mehmet Özay                                                                                                                             01.10.2026

Asya-Pasifik’te, Tayvan odaklı başlayan gerilimin sona ermesi bir yana, giderek artmakta oluşu kaygıyla izleniyor...

Japonya’da yaşanan başbakan değişimiyle birlikte, ülkenin ilk kadın başbakanı olarak göreve başlayan Sanae Takaichi’nin, 7 Kasım’da ulusal parlamentoda yaptığı konuşmada, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan’a yönelik olası bir askeri harekatıyla bağlantılı olarak gündeme getirdiği ulusal güvenlik söyleminin yankıları devam ediyor.

Başbakan Takaichi, böylesi bir askeri girişimi karşısında sessiz kalmayacakları yönündeki ifadeleri, bugüne kadar, Japonya ulusal güvenliğine dair ulusal kamuoyu önünde verilen en önemli demek olarak tarihe geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Sürpriz değil

Takaichi’nin bu çıkışı, kimilerince süpriz  olarak değerlendirilebilir...

Ancak, Takaichi’nin ulusal politikada şahin görüşleriyle tanınan bir politikacı olması dikkate alındığında, o güne değin Japonya dış siyasetinde bir konsensus olarak benimsenen “stratejik belirsizlik” (strategic ambiguity) ilkesinden feragat eden bir yaklaşımla gündemi belirlemesi de anlamlı kabul edilebilir.

Başbakan Takaichi’nin, ülkenin ulusal güvenliğe dair açık ve net söylemine, neyin yol açtığı konusunu önceki yazılarda dile getirmeye çalışmıştım.

Bir tekrar olmak üzere, bu nedenler arasında Japonya’nın, Tayvan’a komşu oluşu; Tayvan ve Çin arasındaki deniz yolunun yani, Tayvan Boğazı’nın Japonya’nın enerji koridorunu teşkil etmesi; Takaichi’nin, ABD başkanı Trump ile bu süreç öncesinde görüşmüş olması gibi faktörleri bir çırpıda dile getirmek mümkün.

Bunlara ilâve olarak, başbakan Takaichi’nin, Japonya politikasında ‘şahinler’ olarak bilinen grubun baş aktörlerinden olmasını da yadsımamak gerekiyor.

Zamanı ve yeri geldiğinde birbiriyle ilişkilendirilmesi gayet muhtemel olan bu unsurların, öyle anlaşılıyor ki, Takaichi’nin Kasım ayı başında parlamentoda yaptığı konuşma sürecinde etkileri olduğu gayet açık.

Gerilim sürüyor

Bu açıklamanın ardından, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanan gerginliğin durulması veya sona ermeye doğru bir yönelim sergilemesi bir yana, bugüne kadar devam etmesi, ve hatta, diğer bazı süreçler tetiklemesi, sürecin nereye evrileceği konusunda, başta bölge ülkeleri olmak üzere küresel güçler tarafından da yakından takip edilmesine neden oluyor.

Başbakan Takaichi’nin, Pekin’den gelen “geri adım at!” çağrıların kulak asmamış olması, onun ‘şahin’ duruşunun yeni bir teyidi anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Takaichi, Pekin yönetiminin taleplerine doğrudan cevap vermemekle birlikte, 25 Aralık’ta yaptığı açıklamada, ‘Çin’le diyalog’ söylemini bir tür geri adım saymak için ortada herhangi bir neden bulunmuyor...

Bu noktada, söz konusu gelişmenin, yukarıda ‘nedenler’ arasında zikrettiğim, Takaichi-Trump görüşmesiyle bağlantılı olan yönüne dair bir çıkarımda bulunmak mümkün gözüküyor.

Bu görüşme sürecini destekleyen gelişme ise, ABD yönetiminin, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık silah satışına karar vermesiyle ortaya çıktı.

Washington’un aldığı bu karar, Tayvan’la gizli/açık var olan ittifakın, askeri anlamda yeniden temellendirilmesi anlamına gelirken, Çin Halk Cumhuriyeti açısından ise kayda değer bir siyasal ve güvenlik krizi olarak algılanıyor.

Çin Halk Cumhuriyeti makamlarının bu silah satışına yönelik sert eleştirileri, ABD’nin siyasal söylemleriyle çeliştiği konusu üzerinden gündeme getirilirken, ABD’nin Çin nezdinde güvenilirliğine de önemli ölçüde gölge düşürmesi anlamına geliyor.

Her iki gelişmeyi yani, Japonya başbakanı Takaichi’nin ulusal güvenliği ön plâna çıkartarak Tayvan’a yönelik olarak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin olası bir askeri girişimi karşısında sessiz kalmayacakları ifadesi ile, bunun hemen akabinde, ABD’de Trump yönetiminin Tayvan’a yüksek miktarda silah satışı kararı Pekin yönetimini iki cepheye birden karşılık vermek durumunda bırakıyor.

Düzenin teminatı

Söz konusu gelişme, Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan arasında tarihsel olarak yaşanan gerçekliklerin haricinde bugün, Japonya ve ABD için ulusal ve bölgesel egemenlik ve istikrarın teyidi ve devamlılığı anlamına gelmesiyle önem taşıyor.

Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, Pasifik Savaşı sonrasında, ABD öncülüğünde Asya-Pasifik bölgesinde kurulan, ‘düzen’in bozulmasına yönelik Çin Halk Cumhuriyeti tarafından girişilecek herhangi bir askeri eylemin karşılıksız bırakılmayacağı gayet net bir şekilde görülüyor.

Bazı gözlemci ve yorumcuların, örneğin Ukrayna gibi, diğer bazı küresel gelişmeler atıfla ABD’nin, böylesi bir gelişmenin ortaya çıkması halinde Tayvan’ı ‘yalnız başına bırakabileceği’ yönündeki görüşleri yabana atmamak gerekiyor.

Ancak, bu görüşler gündeme gelirken neredeyse, buna paralel olarak ABD’nin Tayvan’a askeri destek bağlamındaki söylem ve icraatlarının ortaya konması, ABD açısından Asya-Pasifik’teki gelişmelerin, yine örneğin, Avrupa’nın ortasında Ukrayna’da yaşananlardan farklılık taşıdığını ortaya koyuyor.

ABD açısından, Tayvan’ın tek başına ele alınan bir konu olmadığını söyleyebiliriz.

Ve bu durum, Pasifik Savaş’ı sonrasında Asya-Pasifik bölgesinde yaşanan ittifak oluşumları gibi gelişmelerle bir şekilde kanıtlanıyor olsa gerek.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Tayvan’a yönelik olası bir askeri girişimi karşısında, bölgedeki bu ittifak oluşumlarının hareket kabiliyetlerini ortaya koyacaklarını yadsımamak gerekiyor.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/asya-pasifikte-tayvan-gerilimi-taiwan-tension-in-the-asia-pacific-region/

29 Aralık 2025 Pazartesi

Açe: Tsunami sonrasından sel sonrasına / Aceh: From ‘Post-tsunami’ to ‘Post-flood’

Mehmet Özay                                                                                                                             26.12.2025

Yıldönümleri bireylerin, toplumların, devletlerin yaşamında anılmaya, hatırlanmaya, üzerinde durulmaya, ders alınmaya, sevinmeye, üzülmeye vesile olan günlerdir.

Kimi yıldönümleri, onulmaz acılarla zihinlerde, gönüllerde yer eder.

21 yıl önce bugün, Hint Okyanusu’nu vuran deprem ve tsunami de, bu günlerden biri olarak karşımızda yine...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse bugün, Hint Okyanusu’nu vuran deprem ve tsunaminin 21. yıldönümü.

Kaçınılmaz anma

Bu süre zarfında, her yıl bu yıldönümüne dair, Açe özelinde bazı hususlara dikkat çeken yazılar kaleme aldım.

Her yıl, yeni bir tsunami yazısını kaleme alırken, “bazıları, herhalde abarttığımı düşünüyordur’ diye aklımdan geçmiyor değildi.

Bu noktada, sadece aradan geçen sürenin görece uzunluğuna değil, bu geçen süre zarfında Açe’de gerçekten de önemli değişiklikler olduğunu ileri sürerek artık, öncesi ve sonrasıyla tsunamiyi ele almaya gerek olmadığını düşünenler olabilirdi.

Ancak, tsunaminin etkilerinin ortadan kalkması ile bu ve benzeri ‘doğal afetler’le mücadele konusunda Açe’nin aradan geçen süre zarfında, ne denli önemli bir mesafe kat edip etmediği, içinde bulunduğumuz Aralık ayının başlarında ortaya çıkan sel felâketiyle bir kez daha gözler önüne serildi.

Bu durumda, “21 yıl önce meydana gelen ‘doğal afet’ ile, bugün yaşanmakta olan süreç arasında bir bağ kurmak mümkün mü?” sorusu akla geliyor.

Hiç kuşku yok ki, bu tür ‘doğal afetlerde’ farklı parametreler öne çıkıyor.

Örneğin, insan kayıpları, maddi kayıplar, yerel yönetimlerin sadece maddi imkânlarıyla değil, insan ve teknoloji kapasiteleri vb. gibi bağlamlarda bu tür süreçleri yönetip yönetemeyeceği, siyasal yönetim, toplumsal barış, çatışma ve savaş koşulları vb.

Ne olmuştu?

26 Aralık 2004 tarihinde Samudra Denizi’nde, Endonezya’nın Açe eyaleti’nin batı sahili açıklarında meydana gelen deprem ve onun tetiklediği tsunami başta, Açe olmak üzere, Malaka Boğazı’ndan Doğu Afrika’ya değin Hint Okyanusu’na komşu bölgelerdeki, yaklaşık 11 ülkesinde şu veya bu şekilde tesirli oldu.

Bu ‘doğal afet’in tesirinin hissedildiği ülkeler ve bölgeler kadar, o güne değin yaşanan en önemli doğal afetler arasında yerini alması ile küresel gelişmelere de damgasını vurdu.

Örneğin, Açe Eyaleti, sadece Endonezya’nın değil, küresel acil yardım tarihinin o döneme kadar ki en çok sayıda yardım kuruluşunun ulaştığı ve -yedi milyar dolar gibi- en yüksek meblağda yardımın yapıldığı bir bölge olarak tarihe geçti.

Açe’de ulusal hükümet, kendi çabalarıyla bu felâketin altından kalkamayacağı anlamasıyla, kapılarını, -neredeyse her türünden- uluslararası kuruluşlara açtı.

Bunun yanı sıra, o dönem Açe valilik ve ilgili beledilerin bu önemli yükün altından kalkamayacağının anlaşılmasıyla, Açe’de dört yıl süreyle (2005-2009) ‘bakanlık’ düzeyinde hizmet vermek amacıyla, Yeniden Yapılandırma ve İnşa (Badan Rehabilitasi dan Rekonstruksi-BRR) adıyla kapsamlı özel bir yönetim yapılanması hayata geçirildi.

Tsunamiden yaklaşık sekiz ay sonra yani, 2005 yılı 15 Ağustos’unda imzalanan barış anlaşmasıyla, Açe’de 1998’de yeniden yükselen savaş ortamı yerini barışa terk etti...

Ordu ve polis birliklerinin önemli bir bölümü Açe Eyaleti’nden çekilirken, ‘doğal afet’in değişik alanlardaki etkilerini anlamak, onarmak, gidermek, yeniden yapılandırmak için yerli ve yabancı profesyonel ekipler sahada çalışmalar gerçekleştirdiler.

Hatta bu alanların neredeyse, her biriyle ilgili kayda değer akademik çalışmalar yapıldı, raporlar yazıldı, tezler tamamlandı...

Bunlar içerisinde tarım arazileri, balık çiftlikleri, liman, köprü, kanal çalışmaları gibi bölgenin hem alt yapısı ile, eğitim, sağlık, psikolojik destek vb. gibi doğrudan bireyleri ilgilendiren çabalar, çalışmalar Açe’nin yeniden ayağa kalkmasında önemli rol oynadı.

Bugün ne oluyor?

Bugün yaşananların boyularına bakmak gerektiğinde, hiç kuşku yok ki, akla öncelikle, ne türden bir dersin alınıp alınmadığıyla ilgili bir yaklaşım akla geliyor ya da gelmesi gerekir...

Örneğin, bu noktada sıradan vatandaşların, belediyelerin, Açe valiliğinin, Endonezya merkezi hükümetinin ve bölgedeki bakanlık adına hizmet veren kurumların vb. olan bitenden ders alıp almadıkları sorgulanmayı hak ediyor.

Bölgesel yapıların örneğin, ASEAN ile küresel kurumların örneğin, Birleşmiş Milletler’e bağlı ilgili birimlerin, bu tür gelişmeler noktasında ne tür hareket kabiliyetine sahip olup olmadıkları da yakından incelenmeyi gerektiriyor.

Bir diğer husus, uluslararası faaliyet gösteren sivil toplum ve yardım kuruluşlarının, böylesine beklenir gelişmelere ne denli duyarlı ve hazırlıklı olup olmadıkları da gözden kaçırılmaması gereken bir konu.

Burada durup, son bir ayda Sumatra Adası’nda olan biteni, ‘doğal afet’ bağlamında ‘istisnai’ bir durum kabul ederek, hiçbir şey olmamış gibi davranmanın, tarihsel bir hataya eşdeğer olduğunu söylemek gerekiyor...

2004 yılındaki tsunamiden bu yana, Açe’de neler olup bittiğini dikkate aldığımızda, herhalde yazdıklarımın abartı olmadığını söyleyebilecek kaanate sahip olduğumu ileri sürebilirim.

Belki, şu maddi gerçeği hatırlamakta yarar var...

26 Aralık 2004’de yaşanan deprem ve tsunaminin yol açtığı maddi hasar ve yıkım, bu ay içerisinde Sumatra Adası’nın Kuzey Eyaleti ile Batı Eyaleti’ni de önemli ölçüde vuran yoğun yağış ve siklon etkileşimiyle ortaya çıkan sel baskınlarının Açe’de meydana getirdiği hasar arasında doğrudan bir benzerlik ve kıyaslama yapılmasına elverecek gelişmeler olduğu görülüyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ace-tsunami-sonrasindan-sel-sonrasina-aceh-from-post-tsunami-to-post-flood/

22 Aralık 2025 Pazartesi

Endonezya: devlet, doğal afet ve toplumsal hissediş / Indonesia: state, natural disaster and social sentiment

Mehmet Özay                                                                                                                             21.12.2025

Endonezya’nın Sumatra Adası’na bağlı, özellikle üç eyaletinin maruz kaldığı ‘doğal afet’ sonrası tartışmalar sürüyor.

Tartışmaların bir yanında, afet bölgelerine yardım ulaştırılıp ulaştırıl/a/maması kadar, devlet başkanı Prabowo Subianto’nun, yaşanan dev yıkımlar karşısında niçin ulusal felâket ilân etmediği ve niçin uluslararası yardımlara kapı aramaladığı konusu bulunuyor.

Özgüven

Başkan Prabowo’nun özgüvenine diyecek bir şey yok...

Ancak gönül isterdi ki, başkan Prabowo’nun “Biz kendi kendimize yeteriz!” bağlamına gelen söylemin siyasal, kurumsal, pratik ve somut yönleri de olsaydı.

Oysa yaşanan süreçte gerek bireysel gözlemler, ulusal politikada öne çıkan yorumlar ve gerekse de uluslararası çevreler nezdinde gündeme gelen yaklaşımlar, yaşanan ‘doğal felaket’ karşısında, merkezi hükümetin verdiği mesajların doğru olup olmadığının açıkça tartışılmasına neden oluyor.

Özellikle, Sumatra Adası’nın kuzeyindeki üç eyaleti, yani Batı Sumatra -Padang bölgesini-, Kuzey Sumatra -Medan ve çevresini- ve Açe Eyaleti -özellikle orta, doğu ve kuzey bölgeleri- vuran ‘doğal afet’ sonrasında bölge toplumlarının yaşamakta olduğu gerçeklik (pascabencana) merkezi hükümetin ve de başkan Prabowo’nun yaklaşımlarını doğrulamıyor.

“Uluslararası arası yardıma ihtiyacımız yok”

Prabowo’ya bu söylemi sarf ettiren, yaşanan ‘doğal afetin’ ardından, adını zikretmediği komşu ve dost ülkelerden gelen uluslararası ve anlamına gelen yardımda bulunma önerileriydi.

Prabowo’nun, gelen yardım tekliflerini nazikçe geri çevirmesine neden olan acaba, kendisine hemen bir gün içerisinde sunulan ‘felâket raporları’ ve ülkenin söz konusu ‘felâketin’ altından kalkabileceğine dair kurumsal donanıma sahip olduğu yönündeki bir diğer rapor mu olduğu akla geliyor.

Konuyla ilgili geçenlerde kaleme aldığım ilk yazıda dile getirdiğim üzere, yaşanan ‘doğal afetin’ 2004 yılındaki deprem ve tsunaminin yol açtığı maddi hasardan geri kalır yanı bulunmadığı yönündeydi.

Bunu bir öngörü veya bir önyargı ile ortaya koymamıştım...

Aksine, daha felâketin izleri kamuoyuna pek fazla yansımadığı ilk birkaç gün, bizzat yakınlarımızın da içinde bulunduğu bölgedeki insanların can hıraş içinde bulundukları duruma tanık olmamdı bunu bana söyleten.

Evlerinin çamurlu sular altında kalmasına ya da yakınlarındaki tepenin evleri üzerine çökmesine ramak kala kurtulanlar ile aynı bölgede ve aynı mekânda komşu evlerin sahiplerinin sular altında kalması, canlarını kurtarsalar bile, ev-barkın yanı sıra ve ekonomik kaynaklarının ortadan kalktığına şahit oluyorduk.

Günlerce ailelerinden haber alamayan yakın dostlar ile evi-barkı sular altında kalan ancak derdi,  “Toplumuma, acaba nasıl yardım ederim?” olan bazı dostların da motosikletlerine, arabalarına atlayıp ve gidilen bölgelerde yol-iz olmaması nedeniyle, çoğunlukla yürüyerek kırsaldaki köylere yaptıkları arama-tarama çalışmalarıyla karşılaştıklarını bizlerle paylaşmaları oluşturuyordu.

Benar Meriah, Muara Dua, Pidie Jaya, Langkahan, vb. yerlerden gelen bu paylaşımları bugünlerde hâlâ devam ederken, ilginçtir ne fotoğraf karelerinde ne video çekimlerinde yardım çalışmaları yapan resmi unsurlara rastlanmıyor!

Açe’den yükselen talep ve rasyonalite

Temelde, Açe yerel yönetiminin yani, Açe Valiliği’nin uluslararası yardım talebinin ardında, böylesi bir temel gerçeklik yer alıyor.

Merkezi hükümet veya eyalette bulunan çeşitli resmi kurumlar imkanlarını ‘seferber etmiş’ olduklar söylenmesine ve bu konuda şüphe olmamasına rağmen, bu imkânların ne denli sınırlı olduğu ortaya konulan görsel belgelerle kanıtlanıyor.

Felâket mağdurlarının kendi başına terk edilmişlikleri hissi, sadece yaşanan felâketi, ‘bir kader’ olarak değerlendirip geçiştirilebilecek bir olgu değil.

Bunu, en iyi bilen kişinin asker kökenli olan Prabowo’nun bizzat kendisinin bilmesi gerekiyordu...

Batı Sumatra ve Kuzey Sumatra eyaletlerinin aksine, 2004 yılı tsunami tecrübesine sahip olan Açe’de Valilik ve halkın uluslararası yardım taleplerini gündeme getirmelerini sebep aslında, tam da buydu.

Bir başka ifadeyle söylenecek olursa, Açeliler hem siyasi kanallar hem de halk katmanlarında yaşanan felâketin büyüklüğünü değerlendirebilecekleri bir örnek bulunuyordu önlerinde.

Anis Baswedan tepkisi

Başkan Prabowo’nun tüm taleplere karşın uluslararası yardım kanallarını harekete geçirmemiş olması karşısında ulusal politika çevrelerinden de tepkiler gelmekte gecikmedi.

Özellikle, 2024 başkanlık yarışında büyük ümitler bağlanan ancak başkan seçilemeyen Anis Baswedan, başkan Prabowo’nun yukarıda dikkat çektiğim söylemi üzerine, alaycı veya polemik olmayan, aksine gayet rasyonel çıkarımlarla Başkan’ın argümanlarının yanlışlığını ortaya koyan açıklamalar yapıyordu.

Ulusal felâket ilân etmeme konusundaki ısrarına rağmen başban Prabowo’nun ulusal imkânları özellikle de ordu ve polis güçlerini harekete geçirmesi, aslında yaşananların ulusal boyutta bir felâket olduğunun filii olarak ispatı anlamına geliyordu.

Şayet yaşanan felâket, yerel ve bölgesel düzeyde olsaydı, söz konusu üç eyaletin resmi makamları, bu üç eyaletteki sivil kuruluşlar kendi imkanlarıyla yaşananların üstesinden gelirlerdi.

Ancak, yaşananlar, ulusal felâket boyutunda olması, aradan geçen birkaç haftaya rağmen, insanların çok temel ihtiyaçlarının giderilememiş olduğuna tanık olunuyor.

Acil yardım değil, kapsamlı program

Prabowo’nun açıkça cevap vermediği en önemli konu, hiç kuşku yok ki, alt yapı kaynakları ile toplumun önemli bir bölümünün geçim yollarının yeniden nasıl onarılacağı, yeniden yerine nasıl konulacağıdır.

Öyle ki, yıkılan köprüler, yataklarından taşan nehirlerin ortadan kaldırdığı ana yollar, suların alıp götürdüğü veya kullanılamaz hale getirdiği evler, resmi kurumlar, camiler vs., tarumar olan tarım alanları, küçük boy hayvan işletmeciliği yapanların kayıpları, köy ve kasabalardaki küçük esnaf vb. yönetimden cevap bekliyor...

Jasaba ve şehir merkezlerine değin hissedilen elektrik ve su yokluğu hiç kuşku yok ki, tıpkı benzeri süreçlerde olduğu gibi/ önemli bir kamu sağlığı tehdidini gündeme getiriyor.

Söz konusu tüm bu yıkımın nasıl onarılacağı, kime nasıl bir yardım plânı yapılacağı konuları muğlaklığını koruyor.

Evet, Prabowo hükümeti, mali bir paketi gündeme getirdi...

Ancak, her üç eyalet bu yardımları ne şekilde paylaşacağı kadar, gerçekte sahada olan bitenle karşısında yerel yönetimlerin bu işin üstesinden gelebilecek yeterlilik ve kapasitede olup olmadıkları soruları ciddi bir önem arz ediyor.  

Asker kökenli olması nedeniyle söylemlerinde sıklıkla orduya ve polise gönderme yapan Prabawo’nun acaba bir ulus-devletin işleyişine dair bürokratik mekanizma unsurlarından ne kadar haberdar olup olmadığı sorusu akla geliyor.

Felâket süreçlerinde çoklu eylem planı olmadıkça bu süreçleri yönetebilmek mümkün değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Batı Sumatra, Kuzey Sumatra ve Açe Eyaletleri’nde bir süredir tanık olunan da bu...

Uzmanların dediklerine kulak kabartacak olursak, yaşanan felâketin neden olduğu alt yapı sistemlerinin yeniden imarı meselesinin, yıllar alacak boyutta olduğu söylemi olan biteni asker ve polis kuvvetlerini harekete geçirerek çözülebilmekten uzak olduğunu bir başka açıdan ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-devlet-dogal-afet-ve-toplumsal-hissedis-indonesia-state-natural-disaster-and-social-sentiment/

20 Aralık 2025 Cumartesi

Tayvan: Asya-Pasifik’te güç politikalarında anahtar ülke / Taiwan: A key country in power politics in the Asia-Pacific region

Mehmet Özay                                                                                                                             20.12.2025

Tayvan, Asya-Pasifik bölgesinde yeniden gündemde...

Tayvan’da, iç siyaset başkan Lai-Ching-te’ye karşı görevden el çektirme süreci yaşanırken, aynı zamanda ABD’nin Tayvan’a yeni askeri desteği, Ada’nın Çin ve ABD arasında yeni bir kriz anlamı taşıyor.

Mecliste hareketlilik

Tayvan’da muhalefet partileri tarafından, Başkan Lai-Ching’e yönelik suçlama, mecliste kabul edilen bir yasayla ilgili karara dayanıyor.

İlgili yasal değişiklik, bölge otoritelerinin yerel yönetimlere kaynak aktarımını olanak tanıyor.

İç siyaset bu yeni yasal süreçle hareketlenirken, ABD yönetiminin, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık yeni silah satışına onay vermesini, bölgede yeni bir gerilim kaynağı olarak değerlendirmek gerekiyor.

Çin yönetiminin, büyük tepkisini çeken bu açıklama, Asya-Pasifik’de gündeme gelen Tayvan sorununun öneminde bir şey kaybetmediğini ortaya koyuyor.

ABD’den silah satışı

Söz konusu silah satışında belirtilen meblağın, ABD yönetimi tarafından, bugüne kadar Tayvan’a yapılan en büyük silah satışı olması, yukarıda dikkat çektiğim gerilimin önemini de ortaya koyuyor.

Öte yandan, senato’dan onayı beklenen ve içinde tank savar, roket sistemleri, anti-drone gibi unsurların yer aldığı bu silah satışı, Trump’ın iktidarında birinci yılı dolmadan Tayvan’a yapılan ikinci silah satışı anlamına geliyor. 

Bu gelişmenin, DPP iktidarındaki Tayvan’da geçtiğimiz ay, meclisin önemli tartışmaların yaşanmasının ardından, ulusal savunma bütçesini yaklaşık 39.7 milyar Dolar’a çıkarmasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

ABD savunma güvenlik işbirliği ajansı yetkililerinin söz konusu silah satışını, “ABD’nin ulusal, ekonomik ve güvenlik çıkarlarıyla” ilişkilendirmeleri oldukça dikkat çekici.

Polonya ile işbirliği

Bunun yanı sıra, bugünlerde, Tayvan’ın ulusal güvenlik sistemlerini geliştirme konusundaki politikaları sadece, ABD ile de sınırlı olmadığını kanıtlayan bir gelişme yaşandı.

Tayvan dışişleri bakanı Lin Chia-lung başkanlığındaki bir heyet geçtiğimiz hafta Polonya’da yapılan görüşmelerin ardından iki ülke arasında ortak drone geliştirme projesi başlatılacağı duyuruldu. Projenin geliştirilmesinde,“Çin ürünü olmayan tedarik zinciri”ne yapılan atıf dikkat çekiyor.

Çin’den tepki

ABD’nin silah satışı konusunda Çin’den beklenen tepki gecikmedi.

Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Jiang Bin dün yani, Cuma günü yaptığı açıklamada, “ABD’nin sürekli verdiği sözlerden geri döndüğünü” söyleyerek gelişmeyi özetledi.

Söz konusu silah satışının ‘Tek-Çin’ ilkesiyle çeliştiğine vurgu yapan sözcü, ABD’nin bu politikasının Çin’in egemenlik ve güvenlik çıkarlarıyla uyuşmadığını söylerken, “bu ve benzeri gelişmelerin iki ülke araındaki stratejik güven olgusuna da ciddi anlamda zarar verdiğine” işaret etti.

Mecliste yer alan Muhalefet partileri yani Tayvan Halk Partisi (Taiwan People’s Party-TPP) ve Tayvan Milliyetçi Partisi (KMT) milletvekillerince, Anayasa’ya aykırı buldukları mali kaynakların kullanımına yönelik yeni düzenleme nedeniyle hem, meclis başkanı ve hem de, devlet başkanı hakkında yasal süreç başlatılacağı açıklaması yapıldı.

İlgili milletvekilleri, konuyla ilgili olarak mecliste yapacakları başvuru öncesinde, geçtiğimiz Perşembe günü açılan bir platformla, devlet başkanı Lai Ching-te’nin görevden alınması amacıyla imza kampanyası başlattılar.

Hedefin, 2024 yılında Lai Ching’in devlet başkanı seçilmesini sağlayan 5.586.019 sayısına ulaşmak olduğu belirtiliyor.

Bununla birlikte, bugün Tayvan konusu, ABD’nin önemli bir askeri silah anlaşmasının gündeme gelmesiyle yeniden gündemde yer ediyor.

Görevden el çektirme

Muhalefetteki Çin Milliyetçi Partisi (KMT) yönetimince ‘devlet başkanı’ ve Demokrati İlerlemeci Partisi (Democratic Progressive Party-DPP) başkanı Lai Ching-te’ye karşı yetkilerini ihlal ettiği iddiasıyla, görevden el çektirilmesi konusunda bir soruştuma gündeme getireceği açıklandı.

Tayvan’da, görünürde, bir iç siyaset gelişmesi olarak dikkat çeken gelişme, Ada’da siyasal istikrar açısından önem arz ediyor.

Bu durumun, Çin’le yaşanan ilişkilerden bağlantısız kabul etmek ise mümkün değil.

Bu gelişme Ada’da, Lai Ching-te’nin 2024 yılı Ocak ayında devlet başkanı seçilmesinden itibaren yaşanan gerilimin bir devamı olarak kabul ediliyor.

Başkan seçilmesinin ardından, DPP yanlısı sivil toplum kuruluşlarınca meclisteki 24 KMT milletvekilinin görevden uzaklaştırılması amacıyla bir yasal girişimde bulunulmuş, ancak parlamentoda yeter sayıdaki milletvekilinin desteğini alamamıştı.

Bu girişimin ardında, DPP başkanı ve devlet başkanı Lai Ching-te’nin olması, bugün yaşanan sürecin nedenini oluşturuyor.

Öyle ki, bugün muhalefet partilerince benzer bir sürecin meclis başkanı Cho-Jung-tai ile başkan Lai-Ching-te’ye karşı başlatılırken, bu gelişmede, iç siyaset dışı aktörlerin de rolü olduğunu söylemek mümkün.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan’da muhalefet partisi, Çin Milliyetçi Partisi (KMT) üzerinden Tayvan siyasetine müdahale etmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, KMT’de geçtiğimiz Ekim ayında yaşanan başkan değişimin ardından, KMT başkan yardımcı Jung-kung’un başkanlığında bir heyetin Kasım ayında Pekin’e yaptığı ziyareti doğru değerlendirmek gerekiyor.

Bu ziyaretin, sıradan bir nezaket ziyareti olmadığı aksine, Çin’in Tayvan politikasına yönelik bir girişimle ilintili bir yanı olduğu gözlerden kaçmıyor.

Asya-Pasifik boyutu

Geçtiğimiz bir ay boyunca Tayvan sorunu, Asya-Pasifik bölgesinde özellikle Japonya başbakanı Sanei Takaichi’nin açıklamalarıyla yaşanan gerilimlere konu olmuştu.

Bu gelişmenin bugün, özellikle ABD’nin silah satışı açıklamasıyla yeniden gündemde yer ettiğine kuşku yok.

Ada’nın, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından bir eyalet statüsünde kabul edilmesine rağmen, ABD ve Çin arasında -var olan anlaşmalara ve özellikle de, ‘Tek Çin’ ilkesine rağmen, politika farklılıklarına konu olmasıyla önem taşıyor.

Asya-Pasifik’de Tayvan sorunu, geçtiğimiz Kasım ayı başlarında, Japonya başbakanı Takaichi’nin yaptığı bir açıklama ile yeniden gündeme gelmişti.

Takaichi’nin, Japonya’nın ulusal güvenliğini öncelleyerek gündeme taşıdığı olgu, Tayvan’a Çin tarafından yapılacak olası bir askeri müdahaleye seyirci kalmayacakları yönündeydi.

Aradan geçen süre zarfında, taraflar arasında gerilimi dindirmeye yönelik adım, ABD başkanı Donald Trump’dan gelmişti.

Trump, Şi Chinping ve Sanei ile yaptığı telefon görüşmeleriyle bir anlamda Asya-Pasifik bölgesinde gerilimi dindirmeye yönelik bir girişimin mimarı olarak kendini ortaya koysa da, bugün ABD’nin Tayvan’a silah satışı ile doğrudan Çin’in hedefi konumunda olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu bu gelişmeler bölgede, ‘Tayvan Boğazı’ adıyla anılan potansiyel bir çatışma alanının öneminden birşey kaybetmediğini ortaya koyarken, bütün bir bölgenin yani, Asya-Pasifik’in de, bu gelişmelerden doğrudan etkilenebileceğine işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/tayvan-asya-pasifikte-guc-politikalarinda-anahtar-ulke-taiwan-a-key-country-in-power-politics-in-the-asia-pacific-region/