21 Ağustos 2013 Çarşamba

Endonezya’da Bağımsızlık ve Çelişkiler / Independence and Controversial Issues in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                                              19 Ağustos 2013


Indonesia has been celebrating the 68th year of independence. Though the founding fathers Sukarno and Muhammad Hatta determined the foundations of the country, it should be questiond how many people remember Muhammad Hatta and his philosophy of politics. Or is it just left the idea of of ‘Guided Democracy’ from this early decades? Then, the era of Smiling Genderal, Suharto emerged in the middle of the grand design of international politics. Almost fifthy years completed... Then reform era led some more ‘civil figures’ to play their ‘free’ role in the national politics commencing from the month of May, 1998. But the genetics of the civilians seem to have not fit to do ‘very established’ political conditions of the country. Later on, the saviour of the country, the ‘thinking Genderal’, SBY, appeared from again the ranks of the military. And now, aren’t the rights of variety of peoples as citizens of this huge country to highlight significant questions about how the political philosophy of the country has contributed to all people to some or larger extent?...

Endonezya Cumhuriyeti bağımsızlığının 68. yılını kutluyor. Şayet Cakarta eksenli bakacak olursa, bu geçen 68 yıl müthiş bir orator ve ‘Denetimli Demokrasi’ kavramının mucidi Sukarno’dan, Amerika destekli ‘Yeni Düzen’ adıyla bilinen alternatif merkez kalkınmacı politikaların uygulayıcısı ‘güler yüzlü General’ Suharto’ya, 1998 Mayıs ayından itibaren başlayan reform döneminin istikrarsız sivil başkanlar döneminin ardından ‘Düşünen General’ lâkaplı Susilo Bambang Yudhoyono’ya kadar geçen bir sürece tekabül ediyor...

Bununla birlikte, Endonezya’yı diğer ülkelerden ayıran temel hususların başında, birbiriyle çok farklı sosyo-kültürel ve dini eğilimleri barındıran etnik yapıları birarada barındırmasıdır. Bir diğer özelliği ise, zaman zaman dile getirdiğimiz üzere, ülkenin sahip olduğu nüfusun %80’ini Müslüman kitlelerin oluşturmasının yanı sıra, genel nüfus itibarıyla gene kağıt üzerinde dünya demokrasiyle yönetilen dördüncü büyük ülke sıfatını taşıyor. Bu istatistiki verilerin akla getirdiği ilk olgular ise ekonomik ve demokrasi oluyor. Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun bağımsızlık günü yaptığı konuşmada bu iki olgu önemli bir yer tutuyordu. Ancak bu iki kavramın hak ettiği şekilde toplum yaşamında ortaya çıkmasına mani en önemli engelin yolsuzluk olduğu hatırlandığında, Başkan’ın bu konu üzerinde pek fazla durmaması açıkçası kendi içinde bir tezattı. Aşağıda değineceğimiz üzere yeni ortaya çıkan bir yolsuzluk hadisesi bağımsızlık kutlamaları ile paralel şekilde medyada yoğun bir şekilde yer alıyordu. Belki de bu durumu anlayabilmek için geçmişe yani kuruluş yıllarına göz atmakta fayda var.

Bu toprakların özgürleşmesi, 17 Ağustos 1945 tarihinde Sukarno ve Muhammed Hatta ikilisinin okuduğu bağımsızlık bildirgesiyle geldi. Bu noktada birkaç hususa değinmek gerekiyor. İlki ülke bağımsızlığı veya ‘kurucu babalık’ olgusu söz konusu olduğunda akla Sukarno’nun gelişi, Hatta adının ise pek de hatırlanmamasıdır. Bir diğer husus, yukarıda zikredilen “bağımsızlık bildirgesinin okunması” söyleminin oldukça ‘kalıpçı’ bir ifade olduğunu itiraf etmeliyiz. Böylesi genel bir ifade yerine, belki şu soruları sıralamak yerinde olur: “Hollanda’nın Cava merkezli olmak üzere yüzyıllar boyunca sömürdüğü toprakları bir ‘bütün’ olarak yeni, ancak yerli bir güce devrinden söz edilemez mi?” Veya “Üç buçuk yıl Japon İşgali altında kalan bu topraklarda Japonların ‘Asya Asyalılarındır’ sloganına binaen yerli halkların her birine ‘bağımsızlık’ sözü vermesiyle yerli eliti -konumuz çerçevesinde örneğin Sukarno’yu- bu sürece hazırlamasının bir etkisi yok mudur?” Benzer başka sorular da ekleyebiliriz elbette...

Bu sorular bağlamında üzerinde durulması gereken bir diğer husus ülkenin adıyla ilgilidir. ‘Doğu Hint’ (East India) coğrafi tanımı bir ‘hazırcılığın’ ifadesidir. Yani, Avrupalı güçler Hindistan’ın doğusunda kalan adaların ‘ne’liği üzerinde  durmak yerine, bildikleri bir coğrafya olan Hindistan eksenli bir adlandırmayla Avrupa merkezci bakışın tipik bir örneğini vermişler ve bu Adalar bütününe ‘Doğu Hint’ adını yakıştırmışlardır. Oysa ki, bu adaların her biri üzerinde yeşerip gelişen farklı sosyo-kültürel ve dini ortamlar var(dı). Biz bu kadarla yetinelim ve detayları ilgili akademi çevrelerine havale edelim...

Kuruluş yıllarının akabinde, genelde Sukarno’nun ön plâna çıktığı, Hatta’nın ise gözlerden uzak tutulduğu bir sürece konu oldu. Şayet bu durum bir ‘çatışma’ olarak okunacak olursa, bu çatışmanın dinamiklerine ülkenin kurucu babalarının ortaya koydukları ideolojik perkspestiften bakmakta fayda var. Özellikle Cava ve doğu adalarında üçyüz elli yıla varan Hollanda sömürgeciliğinin sonunda yirminci yüzyılın ilk yarısında bu topraklarda ortaya çıkan gelişmeler birbirinden farklı ideolojik açılımları sömürgeci güç karşısında birleşmeye ittiği görülür. Bu güçler arasında en açık ifadesiyle Sukarno Cava merkezli, Hinduizmin başat olduğu bir kültür çevresinin temsilcisi sıfatıyla öne çıkıyordu. Bir diğer özelliği ise, sömürge okullarında öğrenim görmesi ile Batılı değerler ile şu veya bu şekilde etkileşime konu olmasıdır. Öte yandan, bir Sumatralı olarak Muhammed Hatta ise görece daha yerli bir duruşa sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Kimi araştırmacıların ifade ettiği üzere, Sukarno, Cava eksenli yönetim anlayışını hakim kılma mücadelesinin temsilcisiyken, Muhammed Hatta, Cava Adası dışındaki etnik topluluklara yönelmesiyle “dışa açık”, bir diğer ifadeyle “kapsayıcı” bir ideolojiyi gündeme getiren lider olarak -pratikte olmasa  da- ülke modern siyasi yaşamını konu alan eserlerde yer aldı. Hatta’nın bu farklılığı, kuruluş yıllarında gündeme getirdiği ülkenin ‘federatif’ bir temele oturtulması konusundaki yaklaşımında bulmak mümkün. Bu nedenledir ki, paragrafın girişinde Hatta’nın ‘uzak tutulması’nın nedeni bu federatif yönetim konusundaki ısrarı olduğuna şüphe yok. Hatta’nın böylesi bir siyasi sistemi önermesinde içinde doğup geliştiği geniş toplumun yani çok çeşitli etnik unsurların bıçak kesiği gibi ansızın bir merkez yönetimince birbiriyle kaynaşmaya zorlanmasının pratikte karşılığının olmayacağını öngörmesinde aranabilir. Öyle ki, Hatta gibi, federal sistem önerisiyle gündeme çıkacak liderler olduğunu resmi tarih yazmasa bile alternatif tarih bunu ortaya koyuyor. Hatta’nın önerdiği sistemin ülke siyasi tarihinde uygulamada yer bulmaması, belki de Sukarno’nun bugün tek kurucu aktör olarak hatırlanmasına neden oluyor. Peki Sukarno bu noktaya nasıl geldi? Hafızamızı tazeleyelim... Diğer faktörlerin yanı sıra, Sukarno’nun özellikle Beş İlke (Panca Sila) ideolojisini esinlendiği liderin Mustafa Kemal Atatürk olduğunu hatırlatalım. Kimi akademisyenlerce Türkiye’deki gelişmelerin Güneydoğu Asya Malay dünyasına tesirleri bağlamında değerlendirildiği bu konu birkaç doktora tezine konu olsa da üzerinde daha çok şey yazılmayı bekliyor.

Bu iki lider dışında ne gibi başka özelliklerin gündeme geldiğine bir bakalım... 68 yıllık tarihinde teoride parlamenter demokratik rejim uygulamalara konu olduğu ifade edilen ülke, II. Dünya Savaşı sonunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdekine benzer yönetim süreçlerine konu oldu. Örneğin bunlar arasında ülkeyi sömürgeci güçten kurtarıcı rolü oynadığı ileri sürülen ordunun bu rolünü tüm zamanların siyasal yaşamına aksettirmesi; gerektiğinde gücünü siviller üzerinde tereddüt etmeden kullanması; uluslararası sistemin önceliklerini halkın önceliklerine terk etmesi; politikacıların ve de uzantıları bürokratların halk adına karar verme imtiyazını başat bir güç olarak şahsi imkânlara devşirmesi vb... Bu sonuncusuna dair en yeni örnek, 68. yıl kutlamalarından sadece bir gün önce ‘ulusal petrol ve doğal gaz kurumu’ başkanının da karıştığı büyük yolsuzluk hadisesinin ulusal medyada dokuz sutüna manşet yer almasıydı.

Bu çerçevede, geniş bir coğrafyada ve irili ufaklı yüzlerce etnik yapıyı barındıran ülkede kurulduğu günden bu yana merkezi hükümet-yerel halk ve değerleri arasında çeşitli boyutlarda nükseden çatışma süreçlerine konu olması hiç kuşku yok ki es geçilecek gibi değil. Bu çatışmalar hiç kuşku yok ki, çeşitli faktörlerin bir sonucu olmakla birlikte, genel itibarıyla bakıldığında tarih boyunca şu veya bu şekilde birbiriyle etkileşim içinde olmuş ancak, aynı çatı altında buluşmamış etnik unsurları ulus-devletçi anlayışın zorunlu bir sonucu olarak kendisine güç atfedilen bir ‘merkez’ etrafında birliğe zorlanmasının ürünüdür.

Bir yanda milliyetçi hassasiyetlerin yükselmesine neden olan 68. yıl kutlamaları, aynı zamanda bağımsızlık sonrasının hele ülkenin farklı etnik yapılarına çok şey vaad eden merkez yönetiminin ülke halklarına ne getirdiği bugün giderek daha yüksek sesle sorgulanıyor. 68. yıl kutlamalarının gerçekleştirildiği bugün dahi, sadece ‘muhalif’ olarak değerlendirilebilecek akademi ve entellektüel çevrelerde değil, bizzat resmi devlet sistemi içerisinde yer alan politikacılar tarafından da dile getirildiğine tanık olunuyor. Bu noktada, “68 yıldır varız. Tamam da, geniş halk kitlelerine ne verebildik?” sorusu gündemde yer işgal ediyor. Verilen demeçler arasında herhalde en dikkat çekeni Devlet Başkan Yardımcılığı da yapmış olan ülkenin önemli siyasetçilerinden Yusuf Kalla’nın ki olsa gerek... Kalla, törenler vesilesiyle yaptığı açıklamada, “Bağımsızlığı kutladığımız her yıl, aynı zamanda yeni olumlu gelişmelere de kapı aralanmalı” dedikten sonra, “Şu anda siyasi otorite yoksulluğun bertaraf edilmesi, alt yapı çalışmalarının tamamlanması, yatırımların artırılması, uluslararası ilişkilerde atılım yapılması”nın önemine vurgu yapıyordu. Bir diğer önemli demeç ise son yolsuzluk hadisesine vurgu yapan Paramadina Üniversitesi Rektörü’nden geliyordu: “Sömürgecilikten çoktan kurtulduk... Bugün artık ‘adaleti’ hakim kılmalıyız. Kötü niyetli, yolsuzluklara bulaşmış kişiler her zaman için olmuştur. Ancak bugün artık bu şahısları yakalayabiliyoruz. Artık bu işi bitirmeliyiz.”

Ülke, dış güçlerin boyunduruğundan kurtulmasından bu yana 68 yıl geçse de bu süreç, çok farklı aidiyetleri içinde taşıyan topluluklara yönelik politikalarda içaçıcı manzaralar ortaya koyabildiğini söylemek mümkün değil. Bu gerçek, dün ‘diktatör’ Başkanlar döneminde açıkça tartışılamazken, kendini çeşitli boyutlarda çatışmalar şeklinde ortaya koyuyordu. Bugün, sadece muhalefet çevrelerinde değil, merkez güçler içinde de artık herkesin ‘ev sahibi’ kabul edildiği bir sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmişliğe kapı aralanması konusunda sesler yükseliyor.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=271352

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder