Popüler Yayınlar

25 Ocak 2026 Pazar

Trump ve uluslararası sistemde normsuzluk / Trump and normlessness in the international system

Mehmet Özay                                                                                                                             25.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın, başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana geçen ilk yılda, küresel anlamda önemli gelişmeler gündeme geldi. Ve de gelmeye devam ediyor...

2024 başkanlık yarışına, ‘Önce Amerika’ ve ‘Yeniden Büyük Amerika’ sloganlarıyla giren Donald Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025 tarihinden bu yana, icraatlarıyla Amerika Bileşik Devletleri’ni yeniden inşa ve ihya etme konusunda ne denli azimli ve kararlı olduğunu ortaya koymuş durumda.

Bu noktada, başkan Trump’ın ABD’nin, yanı başındaki komşu ülkeler ve NAFTA çatısı altında ticaret ortağı olduğu Kanada ve Meksika’dan başlayarak, kürenin öte yakasına değin uzanan çeşitli siyasal, ekonomik ve askeri gelişmeleri ortaya çıkaran, tetikleyen, belirleyen ve de yönlendiren isim olduğu konusunda herhangi bir kuşku bulunmuyor.

Normsuzluk

Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ idealini hangi temeller üzerine inşa edeceği konusunda temelde büyük bir sürpriz bulunmamakla beraber, son bir yıl içinde yaşananlara bakıldığında Trump’ın bu kadarını da yapabileceğini düşünenlerin sayısı herhalde pek az olsa gerek.

Trump’ın 2016-2020’daki ilk başkanlık sürecini yakından izleyenler, Trump’ın o dönem açtığı ve “uluslararası normsuzluk politikası” olarak adlandırdığım yaklaşımı, 2025 yılı başında, ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasıyla ortaya koyduğu politikalarla, daha da geliştireceği ve ilerleteceği ve dünyayı belirsizliğe mahkum edeceği konusunda artık şüphe kalmamış durumda.

Aradan geçen bir yıl, Trump’ın söz konusu ‘uluslararası normsuzluk politikası’, düne kadar -tüm eksikliklerine ve eleştirilere rağmen- küresel sistem ve işleyişte var olan ‘norm temelli’ yaklaşımları ve politikaları ne denli altüst edebileceğini kanıtlamış durumda.

Bir başka açıdan bakıldığında, örneğin iklim değişikliği gibi, kürenin her köşesini ve her ulusunu doğrudan ilgilendiren bir konuda norm temelli yaklaşımlar bünyesinde var olan eksikliklere rağmen, bu eksikliklerin düzenlenmesi konusundaki kararlıktan bile geriye pek bir eser kalmaması, gelinen durumun acıklı yönünü ortaya koyuyor.

Ya da, Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) gibi küresel sağlık organizasyonunda başat kurum olarak ortaya çıkan kurumla ABD arasında yaşanan iletişimsizliğin nihayetinde -geçen gün verilen kararla- artık ABD’nin destek vermeyecek olması normsuzluğun kurumsal alanlara ne denli nüfuz edebileceğini kanıtlamış durumda.

Amerika ve Ötekiler

Yukarıda dikkat çektiğim ve dünyada yaşayan ve her bir bireyi doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle, diğer ekonomi, siyasal ve askeri sorunlarla karşılaştırıldığında gayet ‘insani’, gayet ‘naif’ bağlamları bulunan alanlardaki çatışmalar, gerilimler ve kopmalar, ‘Önce Amerika’ söyleminin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Ekonomik, siyasal ve askeri ilişkilere gelindiğinde, ‘Önce Amerika’ sloganını sarf eden Trump, bu politakının neleri içereği konusunda ortaya koyduğu yaklaşımından hareketle, kaleme aldığım bir yazıda, Trump’la işbirliği yapmayanların sadece, muhalefet sıralarında kalmayacağı, bunun ötesinde doğrudan veya dolaylı olarak, Trump’ın hedef tahtalarından biri olacağına vurgu yapmıştım.

Bir yıllık süre zarfında olan biten gelişmeler, bu yaklaşımın doğrulandığını göstermeye yetecek verileri bize yeterince sunuyor...

Geçen bir yıla baktığımızda hangi ülkelerin ve hangi bölgelerin, Trump’ın derin normsuzluk yaklaşımının mağduru, kurbanı olduğu veya bu mağduriyete ve kurbanlığa gayet yakın aday olduklarına şüphe bulunmuyor.

AB’de kaygı büyük

Bu hedeflerden biri haline gelen Avrupa Birliği içerisinden yükselen sesler, Trump’ın normsuzluk politikasını, pek de uzak olmayan bir tarihi süreçte sonlandırılan, ‘sömürgecilik’ süreçlerine atıfla zihinleri yeniden tarihe yönlendiriyor.

Avrupa Birliği sabık Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker geçenlerde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta, şu an komisyon başkanı olsaydı, ABD başkanı Trump’a doğrudan, “AB’nin, herhangi bir yeni-sömürgecilik yaklaşımına maruz bırakılamayacağını” söyleyeceğini dile getirdi.

Buna ilâveten, Juncker açıklamasının devamında, “AB’nin Amerika’nın kölesi olmadığı” yönündeki ifadesi ise yabana atılır gibi değil...

Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron ise, benzer bir sömürgecilik referansı ile ABD başkanı Donald Trump’ın, -özellikle Grönland- bağlamında sergilediği siyasal yaklaşıma karşı çıktığını gösterdi.

Trump’ın daha ilk günden hedefe koyduğu ülkelerden Kanada başkabanı Mark Carney, Davos toplantıları sırasında yaptığı açıklamada, ABD başkanı Trump’ın söylem ve icraatlarının neye tekabül ettiğini yukardaki iki liderin görüşlerini aynı tonda ancak, farklı bir açıdan yorumu şeklindeydi.

Başbakan Carney, olan biteni, “küresel gücü elinde tutanların, ekonomik entegrasyonu zorlayıcı bir unsur olarak olarak uyguladıkları büyük güç rekabetçiliğinin yoğunlaşması” olarak tanımladı. 

Bu olan biten karşısında, herhangi bir çözümün olup olmadığını da sormak gerekiyor...

“Trumpla mı Trumpsız mı” başlığını taşıyan, 10.11.2024 tarihli kaleme aldığım yazıda, devletlerin hangi eğilimi sergilemeleri halinde ayakta kalabilecekleri ya da Trump’ın hışmından, -en azından geçici bir süre- korunabileceklerine kısaca değinmiştim.

Trump’ın başkanlık sürecinin ilk yılında Trump’ın hışmından pay alanlar ve almayanlara baktığımızda bu kıstasın yerinde bir yaklaşım olduğunu görmüş oluyoruz.

Ancak, bu durumun, küresel sisteme veya uluslararası ilişkiler yapılaşmasına herhangi bir katkı yapıp yapmadığı konusunda ise gayet ciddi kaygılar bulunuyor.

 

11 Ocak 2026 Pazar

Waspada’nın 79 yıldönümü-Çok yaşa Waspada! – The 79th Anniversary of Waspada-Long Live Waspada!

Mehmet Özay                                                                                                                             01.11.2026

Bir gazete düşünün ki, Endonezya devletinin bağımsızlığıyla birlikte yayına başlamış ve bugüne kadar, yani geçen 79 yıl boyunca yayın faaliyetine ara vermeksizin sürdürmüş.

Bu ifadeyle, Kuzey Sumatra’da 11 Ocak 1947 tarihinde yayına başlayan Harian Waspada gazetesini kastediyorum.

‘Günlük’ anlamına gelen ‘Harian’ adı Endonezya basın dünyasında sıklıkla kullanılan bir sıfat. Bazı gazeteler tıpkı Waspada gibi çoğunlukla ‘Waspada’ adıyla biliniyor.

Muhammad Said-Ani Idrus

Merhum Muhammed Said (1917-1995) ve eşi Ani Idrus’un (1918-1999) birlikte çıkarmaya başladıkları gazete, Endonezya basın tarihi açısından gayet önemli bir yer işgal ediyor.

Burada şunu söylemek gerekir ki, Waspada bu entellektüel çiftin ilk gazetesi ve ilk gazetecilik faaliyetleri değildi...

1920’lerin sonlarından itibaren çiftin Kuzey Sumatra’daki gazete yayıncılığında çeşitli düzeylerde yer aldıklarını biliyoruz.

Bunun yanı sıra, gazetenin yayın dilinin Malayca olması dikkate alındığında söz konusu gazetenin, tüm Malay dünyası için ve bu sosyolojik ve siyasal gerçeklik içerisinde gazetecilik ve bağımsızlık olguları ile başlatılan ve ardından ulus-devlet oluşumunun temellerinin tesisindeki rolüyle öne çıkması nedeniyle de, dikkat çekici bir yer edindiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Üç nesil ‘Waspada’

‘Harian Waspada’ bugün üçüncü nesli tarafından yayın hayatına devam ediyor.

Dün, gazetenin 79 yıl dönümü vesilesiyle, sanal ortamda bir panel gerçekleştirildi.

Panel’in temel konusunu “Üç Nesil Entellektüel Düşünce Ekiyor” (Tiga Generasi Menyemai Gagasan Intelektual) olarak ifade edebileceğimiz başlık oluşturuyordu.

Birinci nesil, Muhammed Said ve eşi Ani Idrus, ikinci nesil çiftin ilk çocukları Tribuana Said ve üçüncü nesil bağlamında, torunlar arasında öne çıkan bir isim olan akademisyen Dr. Erucakra Mahumeru oluşturuyor.

Said ve Idrus çiftinin ardından editoryal sorumluluk Tribuana Said ve ardından, kardeşi Jasa Said’e geçmişti. Jasa Said’in 2025 yılı sonlarına doğru vefatının ardından, 2025 yılı Kasım ayında yerini, oğlu Dr. Erucakra Mahumeru aldı.

Kızkardeş, Rayati Syafrin ise uzunca bir süre gazetedeki yönetici konumunu devam ettiriyor.

Bu yıldönümü vesilesiyle, dün gerçekleştirilen forum gazetenin dünü, bugünü ve kısmen yarınını ele almak ve kısaca tartışmak adına önemliydi.

Bu noktada, söz konusu bu forumun detaylarını burada paylaşmayacağım..

Ancak, dün gerçekleştirilen bu forumun, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere sadece, bir aile gazetesi olarak adlandırılamayacağı, aksine -ilgili konuşmacılar tarafından ortaya konulduğu üzere, Endonezya ve bir ölçüde, genel anlamda modern Malay Dünyası’ndaki özellikle siyasal, sosyal, edebiyat vb. gibi alanlardaki gelişmeler bağlamında, bize gayet önemli fikirler veren bir kaynak olması nedeniyle gayet büyük bir önem arz ediyor.

Bu yaklaşım, sadece bana ait değil...

Elbette Waspada’yı ve bu bağlamda gazetenin kurucularından Muhammad Said’i çalışan ilk akademisyen de ben değilim...

Konu ve zaman sınırlılığı gibi nedenlerle, merhum Ani Idrus’la ilgili -en azından bugüne kadar-çalışma yapamamış olsam da, yine bir kadın gazeteci olarak onunla ilgili bölgede yapılmış akademik çalışmalar olduğunu hatırlatmak isterim.

Said ve Reid

2023 yılında yine sanal olarak düzenlenen ve o zaman, Muhammed Said’i merkeze alan foruma, Güneydoğu Asya tarihçisi, toprağı bol olsun Anthony Reid de (1939-2025) katılmıştı.

Cambridge Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını ve ardından doktora sonrası çalışmalarını Kuzey Sumatra bağlamında Endonezya tarihi, sosyal ve siyasal haraketleri üzerine yapan Reid, Waspada’nın kurucusu Muhammed Said hakkında gayet olumlu görüşlere sahipti.

Bunu ilgili forumda paylaştığı gibi, kendisiyle Kuzey Sumatra özelinde yaptığım yazışmalarda sorduğum birkaç soruya verdiği cevaplar çerçevesinde hem, Muhammed Said ve hem de, Tengku Luckman Sinar isimlerini özellikle öne çıkarıyordu.

İlerlemiş yaşına rağmen, vefatına değin akademik çalışmalarına devam eden Reid’in bu çalışmaları arasında en azından birinin ‘anı’ kitabı olduğunu ve yukarıda zikredilen iki isme bu çalışmada yer verdiğini bilimiyorum. Umarım Reid’in bu çalışması, ona yakın akademisyenler veya ailesi tarafından yayınlanır.

Muhammad Said-Açe-“Waspada”

Waspada’nın kurucusu Muhammed Said adı ile tanışmam, 2005 yılı Eylül ayından itibaren, Açe kütüphanelerindeki çalışmalarım sırasında, Aceh Sepanjang Abad adlı eserle oldu.

Açeli entellektüellerin ve siyasilerin de hem fikir olduğu üzere, Açe tarihi hakkında derli toplu, kapsamlı bir eser olmasıyla dikkat çeken çalışma iki ciltten oluşuyor.

Örneğin, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması’nın ardından Açe’de valilik seçimlerini kazanan Irwandi Yusuf, kısa bir süre sonra Medan’da Waspada ofisini ziyaret ederek, gazete yöneticilerinden, Muhammed Said’in oğlu ve kızından eserin yeniden basılmasını talep ettiklerini biliyoruz...

İlk cildi, genel Açe tarihini ikinci cildi ise, 1873-1904 yılları arasında Açe topraklarında gerçekleşen ‘Hollanda Savaşı’nı ele alıyor.

Buna ilâve olarak, Açe’de bazı kahvehanelerde ve de zaman zaman ziyaret etme fırsatı bulduğum devlet ofislerinin (Dinas) neredeyse tamamında, Banda Açe’de yayımlanan ‘Serambi’ adlı gazetenin yanı sıra, Waspada’ya da rastlıyordum.

Akademik çalışma

Fiili anlamda Waspada ailesiyle tanışmam ise, 2023 senesinde başladığım akademik çalışma vesilesiyle oldu.

Açe’de yaşadığım 2005-2010 yılları arasında zihnimde yer eden , Aceh Sepanjang Abad aslı eserin yazarı Muhammed Said’in kurduğu gazeteyi bilimsel olarak çalışma fikrini böylece, bir ölçüde hayata geçirme imkânı buldum.

İlk günden itibaren ailenin ilgili ferktleriyle özellikle, kıymetli Tribuana Said Bey ile yazışmalarım, kendisini Cakarta’da bizzat ziyaretim ve mülâkatlarım süreçte gazetenin, tabiri caizse ‘ruhunu’ anlamamda gayet önemliydi.

Bunun yanı sıra, gazetenin Medan’daki ana ofisi arşivinde, Cakarta’daki Endonezya Ulusal Kütüphanesi gazeteler bölümü arşivinde, Malezya’da Penang Adası’nda Malezya Bilim Üniversitesi Hamzah (University Sains Malaysia-USM) gazete arşivi bölümündeki çalışmalarım, gazetenin, 1947’de yayınlanan ilk nüshalarından itibaren, bugüne kadar devam eden sayıların ulaşmama olanak tanıdı.

Tahmin edileceği üzere, 79 yıllık bir gazetenin bir araştırmacı tarafından bütünüyle bilimsel olarak araştırılması ve her vechesiyle ortaya konması mümkün değil.

Ben de, doğal olarak bilimsel araştırma kriterlerinin başında gelen ‘araştırma alanını sınırlandırma’ ilkesinden hareketle gazetenin ilk dört yılına odaklanarak çalışmalarımı yürüttüm.

Bu süreçte, Muhammed Said ve Waspada ile ilgili sezgilerimde yanılmadığımı görüyorum.

Bu gazeteyi çalışmak suretiyle sadece bir gazeteyi değil, abartılı olmayacak şekilde söylemek gerekirse, Hollanda sömürgeciliğinin son beş yılını, Endonezya milliyetçilik hareketini, bağımsızlık sürecini vb. gelişmeleri doğal sürecinde anlamama elverecek bir zenginlikle karşılaştım.

Muhammed Said ve Waspada ile ilgili çalışmalarıma -düşük yoğunluklu da olsa- devam etmem bu zenginliğin bir işareti olarak değerlendiriyorum.

Bu vesileyle 79. yayın yılına giren ‘Waspada’yı ve ‘Waspada’ ailesini kutlar ve uzun yıllar yayın faaletlerine devam etmesini temenni ederim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/waspadanin-79-yildonumu-cok-yasa-waspada-the-79th-anniversary-of-waspada-long-live-waspada/

10 Ocak 2026 Cumartesi

‘Çok’ sıfatıyla anılan kültür ve ayrışma

Mehmet Özay                                                                                                                             10.01.2026

Çok kültürlülüğü, çok dinliliği, çok dilliliği ile bilinen Güneydoğu Asya ülkelerinden Malezya’da, bu olguyu teneffüs edebileceğiniz pek çok alan, mekân, olgu bulunuyor.

Bir tatil günü trene, otobüse binip ya da motosikletinize atlayıp, herhangi bir kırsal bölgeye doğru yapacağınız yolculuk, söz konusu bu çok kültürlülük olgusunun kendinde, otantik, tarihsel ve geleneksel yapıların korunaklığıyla size kapılarını açar.

Birkaç cümle ile ifade etmeye çalıştığım bu olguda, romantisizm olarak adlandırılabilecek bir yaklaşım, güçlü bir şekilde kendini ortaya koyduğuna kuşku yok.

Adına çok kültürlü, çok dinli, çok dilli sıfatlarıyla anılan bu toplumda, söz konusu bu unsurların, oluşmasına katkıda bulunan farklı toplum kesimlerinin gerçekte, adına zenginlik denilebilecek bu unsurları, bu şekilde algılayıp algılamadığı veya farklı toplum kesimlerinin bu farklılıklar çerçevesinde kendilerini, büyük toplumun parçası hissedip hissetmedikleri elbette araştırılmaya, anlaşılmaya değerdir.

Böylesi bir araştırmanın ilk aşaması olarak, dışardan-içerden gözlemin, farklı bir algıyı oluşturma ihtimali bulunuyor.

Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, söz konusu topluma dışardan bakan veya dışarlıklı kimliği ile bu topluma yaklaşan ile bizatihi, toplumun kendinde bir ögesi olan kişi ve toplumsal gruplarca aynı topluma bakış ve algılayışta derin bir ayrışmanın olduğunu söylemek mümkün.

Bir toplumsal zenginlik ifadesi olarak gündeme getirilen olgular toplamının, dışarlıklı bir kişi için ya da, bu olgular toplamına dışaran bakabilen bir kişi için, açıkçası -yukarıda dile getirdiğim şekilde- romantisizme kaçan bir yönün doğal bir şekilde gündeme geldiği iddia edilebilir.

Bununla birlikte, ilgili toplumun derinliklerine yani, toplumsal gerçekliğinin oluşum süreçlerine, yapılaşmasına, kurumsallaşmasına nüfuz edilmeye başlandığında, söz konusu bu zenginlik ile anılan büyük topluma, gerçekte gizli/açık egemen olan unsurlar ve kurumlar ile bu egemen unsurlar ve kurumlar karşısında, kendini dışarda bulan ya da hisseden toplumsal unsurlarla karşılaşılmaması mümkün değildir.

Ve buna paralel olarak, bu nüfuz sürecinin öznesi olan kişi veya kişilerin zamanla, ilgili toplumsal gerçeklikte kendini, kasıtlı veya kasıtsız dışta bırakılmış ya da, böylesi bir algıyı gizli/açık hisseden toplumsal yapılarla da karşılaşması olasılıklar içerisindedir.  

İlgili toplumsal gerçekliğe nüfuz ile birlikte, yukarıda dikkat çekilen ve birbirine paralel ilerlediğini ileri sürdüğüm iki temel olgusallık ile girişte dile getirdiğim ve başına, ‘çok’ niceliksel ifadesi getirilerek ortaya konulan toplumsal olguların bir gerçeklik boyutu kadar, aynı zamanda var olan gerçekliği manipüle etmeye yönelik bir bağlamı da olduğu yadsınamaz.

 

Geçenlerde, Tanjung Malim’e yaptığım bir gezi, böyle bir düşüncenin gündemime gelmesine neden oldu.

Noel tatilini hafta sonuyla birleştirip şehirden çoktan kaçanlara sonradan eklenerek, yolumu Perak Eyaleti’nin (Negeri Perak) Tanjung Malim kasabasına düşürdüm.

Tanjung Malime’e yıllar önce de gitmiş ve keyifli bir gün geçirmiştim...

Bu sefer, çoluk çoluk çıktığımız yolculuk sakin atmosferi, hafta sonu, şehirlerarası yolun tatil sürecinde eklemlenen yeni müdavimleriyle artan ivmesine rağmen, kuzey-güney istikametinde uzanan ve bizi kuzeye doğru götüren ‘highway’de sakin sakin alınan ve bir buçuk saat süren yolculuğun ardından, yolun Tanjung Malim’e kıvrılışıyla birlikte kırın, kırsalın yanı sıra, girişte bahsettiğim çok kültürlülük, çok dillilik, çok etniklilik olguları da yavaş yavaş belirlemeye başladı.

Bu olguları yapısal olarak ortaya koyan unsurların başında, hiç kuşku yok ki, insan profili, fiziki çevre, tavır-davranış vb. unsurlar oluşturuyor.

Bu durum, öncelikle ana caddeler ile kasabanın ana arterleri dışındaki sokaklarında beliren irili ufaklı tapınaklar, ibadethaneler yapısal, mimari, estetik, rengârenk, dingin sıfatlarıyla anılmayı hak eden unsurlarla var olan, maddi ve bu maddi kültürel unsurların inşacısı olan ilgili toplum kesimlerinin, birbirine eklemlenerek oluşturduğu bir zenginliğin dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor.

Bunlardan bazılarına kısaca baktığımızda, şöyle bir manzara karşımıza çıkıyor...

Farklı etnik veya ırksal yapının, ten rengi ile kendini belirgin kılışına tanık olunuyor...

Tapınaklar ve konut mimarisinde, inanç farklılaşması ile belirli bir inanç ekseninde, farklı mezhebi yaklaşımlar ortaya çıkıyor.

Başta restoran, kafe gibi modern ile her türünden ‘mamak’ gibi geleneksel yeme-içme mekânları olmak üzere envai türden ve irili ufaklı mesleklerin icra edildiği, bir başka şekilde söylemek gerekirse küçük esnafların dükkânlarının isimlerinde, sahiplerinde, müşterilerinde, ürünlerinde türlerinde netleşen bir ayrışma gündeme geliyor.

Yanına yaklaştığınızda duruş, ifade, söylem, dil ile tüm tavır ve davranış bütünlüklerini sizinle ister istemez paylaşanlar, size farklılığı pür insani biçimiyle hissettiriyor.

Evet... Tanjung Malim’de, gün boyu devam eden gezimizde bu farklılıkları, mümkün olduğunca kasıtlı ve canlı bir şekilde yaşamaya çalıştık.

Tanjung Malim’e kıvrımıyla birlikte kasaba merkezine giden yol boyunca ağaçlar arasında kırmızı meyveleriyle hemen dikkat çeken salkım salkım rambutanların cazibesi karşısında tezgâhına yaklaşarak rambutan aldığımız orta yaşlı Çin’li bey...

Krem rengine boyanmış ve irili ufaklı dini motifleri, heykelleri ile bütünüyle bir farklılığı ortaya koyan anıtsal olduğu hissi uyandıran bir Hint tapınağına göz atış...

Uzaktan sarı kubbesiyle dikkat çeken ve böylece, dini kimliğini ortaya koyan Cami’yi ziyaret...

Ana cadde üzerinde kiremit rengiyle ve de ana bina göevdesi üzerine işlenmiş dev ‘haç’ ile bir Protestan (Methodist) kilisesi...

Son dönem sömürge yönetimince Malay öğretmen yetiştirilmesi amacıyla kurulan, öğretim üyeleri ve öğrencileriyle ağırlıklı olarak Malaylara hizmet etmeye devam eden ve mimari olarak Malay ve İngiliz (Avrupa) tarzı binalarıyla dikkat çeken Sultan İdris Eğitim Koleji (Sultan Idris Training College-SITC)...

Eşi ve çocuğuyla tezgâhında ‘düryan’ aldığımız ve sohbetimizin karşılığı olarak bize ‘kampung durian’ hediye eden Tamil kökenli genç adam...

‘Mamak’ında öğle yemeği yediğimiz, ‘pür’ Malay olmadığı izlenimi veren bir teyze...

Geleneksel kahvehanesinde leziz kahvesini içtiğimiz Çin’li amca...

İlgili toplum kesimlerine mensup bireylerle, gündelik yaşamın olağan akışı içinde gerçekleşen iletişimin, bir dışarlıklı olarak bana verdiği duygu, anlayış, farkındalık belki bir anlamda bilgi ile, bu bireylerin içinde yer aldıkları geniş toplumda kendilerini ait hissedişleri, anlayışları arasında önemli bir fark olduğunu söyletebilecek olgular bulunuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cok-sifatiyla-anilan-kultur-ve-ayrisma/

9 Ocak 2026 Cuma

Trump’dan küresel topluma mesaj: İmparator Benim! / Trump's message to the global community: I am the Emperor!

Mehmet Özay                                                                                                                  08.01.2026

ABD’de Trump yönetiminin gelişigüzel’ olarak adlandırılabilecek Venezüella çıkartmasının yankıları sürüyor.

Bu yankılar hem, ABD içerisinden ve hem de, küresel toplum ve ulus-devlet yönetimlerinden geliyor...

Küresel toplumu temsil olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler’in, Pazartesi günü New York’taki toplantısı ve ortaya konulan görüşler, bu tepkilerin en açık göstergesi hükmünde.

Çoklu neden

ABD’nin, bu Latin Ameria ülkesi yönetimine karşı gerçekleştirdiği askeri harekatın yankıları, farklı nedenlere bağlı olarak devam ediyor.

Önce, Venezüelle’da ne olup bittiğine baktığımızda, karşımıza, 2024 yılı seçimlerini kazandığı iddia edilen ancak, sabık devlet başkanı Nicolás Madura yönetiminin iktidarını elde bırakmama adına ‘yönetimi ‘gasp ettiği’ iddiaları yer alıyor.

Trump yönetiminin, Venezüella’ya yönelik askeri girişiminin dayanaklarından birini, bu söylem oluşturuyor.

Bununla birlikte, ABD yönetimi Venezüella’ya yeni başkan atarken, kaygısının veya hedefinin sadece Venezüella’da demokrasiyi yeşertmek olmadığı da bir o kadar aşikâr.

Öyle ki, dün ABD’den gelen haberlerde, bizzat Trump’ın ‘demokrasi mi?’ yoksa, ‘petrol mü?’ seçeneklerinden ikincisine yeğlediği yönündeki yaklaşım gündeme getiriliyordu.

ABD askeri çıkartmasının bir diğer nedeni Venezüella’nın, ABD sınırlarına uyuşturucu trafiğinde oynadığı rol olduğu anlaşılıyor.

Bu çerçevede, Trump’ın bir süredir Venezüella’ya yönelik uyarısı ve kısa bir süre önce, uyuşturucu taşıdığı belirtilen sürat teknesine yönelik saldırı da açıkçası olası bir askeri girişimin sinyalleri hükmündeydi.

Bu durum, ABD’ye uyuşturucu trafiğindeki rolü nedeniyle başkan Maduro’yu cezalandırma düşüncesi fiilayata geçirilmiş oldu.

Bir diğer neden ise Venezüella’nın zengin petrol kaynakları ile ilgili...

Venezüella’nın petrol kaynaklarını ABD yerine Çin’e satışının yeni bir olgu olmadığı ve bu noktada, ABD-Venezüella anlaşmazlığının bugün ortaya çıkmış bir gelişme olmadığı biliniyor.

İşin içinde Çin’in olması, bir önceki yazıda dile getirdiğim üzere, görünür hedefte Venezüella olmakla birlikte, Trump’ın temel amacının en büyük rakibi Çin’e yönelik bir başka caydırıcı girişimde bulunmuş olmasıdır.

Trump kendinden emin!

Bununla birlikte, sayılan bu nedenlerin, ahlâki, demokratik, çıkar temelle olup olmaması Birleşmiş Milletler ve bazı ülke yönetimlerince dikkate alınabilecek nedenler olarak gözükmüyor.

Singapur’dan başlayarak ulus-devlet başbakanları ve başkanları açıklamalarıyla, Birleşmiş Milletler kararlarını ihlâl eden bir askeri çıkartmanın adaletsizliği üzerinde duruluyor.

Trump’ın ikinci başkanlık sürecine başladığı 20 Ocak 2025’den kısa bir süre başlattığı gümrük tarifeleri uygulaması ile neredeyse, tüm küresel toplumu karşısına almasının ardından, Venezüella saldırısı benzeri bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor.

Aradan, pek fazla süre geçmemesine rağmen ne, ABD yönetiminden ve ne de, bizzat Trump’dan küresel toplumun kaygılarını izaleye yönelik bir girişim ya da  açıklama sadır olmadığına göre, Trump yine ‘doğru yaptığı konusunda kendinden gayet emin’.

Çin ne yapıyor?

ABD Venezüella’ya saldırısı ve Maduro yönetimine son vermesinin ana hedefinin Çin olması, gözlerin haklı olarak, Çin’e çevrilmesine neden oluyor.

ABD’nin saldırısının Çin’e yönelik kışkırtıcılığının sembolik göstergelerinden biri, saldırıdan bir gün önce Çin makamları ile Maduro yönetiminin başkent Caracas’da bir araya gelerek, işbirliği anlaşmalarını yenilemiş olmalarıdır.

Venezüella saldırısının Çin’i hedef aldığının bir diğer göstergesi, Çin makamlarının yaptıkları açıklamalarda kendini ortaya koyuyor.

Bazı gözlemcilerin, özellikle de, Güneydoğu Asya’daki siyasiler ve gazetecilerin, Çin’in, gümrük tarifeleri ile gündeme gelen çatışmacı ortamı yönetebildiği ve Trump yönetiminin gizli/açık  çatışmacı politiklarının önüne aldığı yönündeki yaklaşımlara hak verilebilir.

Trump iktidarının birinci yılına girilirken, Çin’in, bugün ABD karşısında ikinci en büyük sınavla karşı karşıya olduğuna kuşku yok.

Çin yönetimi “kabul edilemezlik” söylemiyle ABD’nin Venezüella saldırısına yönelik tutumunu sözlü eleştirel bağlamda ortaya koyması, öyle anlaşılıyor ki, ABD’nin girişiminin vermek isteği mesajın hedefe ulaştığını ortaya koyuyor.

Trump’ın hedefinde, Çin’in olduğunu unutmayalım!

Trump bir başkan olarak, kararları kendi veriyor gözükebilir.

Ancak, Trump’ın önce gümrük tarifeleri ve ardından, Venezüella çıkartmasında görüşlerini tabi olduğu kesimlerin varlığını unutmamak gerekiyor.

Bunlara ister, küresel dev şirketler diyelim ya da isterse, Batı kapitalist sistemi diyelim sonuçta, Batı’da var olan ve küresel sistemi elinde tutan yaklaşımların bu süreçten vazgeçmeye niyetleri olmadığı gibi, bu süreci inkitaya uğratacak ve içinde Çin gibi bir devin de olduğu hiçbir yapıya hareket imkanı ve olanağı tanımayacaklarını hatırlatmakta yarar var.

Küresel toplumu temsil makamındaki Birleşmiş Milletler’in küresel sistemi düzenlediği ifade edilen uluslararası yasalar, kararlar, konsensuslar konusundaki hatırlatmalarının Batı egemen sistemi karşısında pek bir geçerliliği bulunmuyor...

Karamsarlık!

Çeşitli ülkelerden yapılan açıklamalar bakıldığında ortada gayet karamsar bir tablonun bulunduğunu söylemek mümkün.

Bu karamsarlığın nedeni sadece, tüm haksızlığına karşın Venezüella başkanına ve de Venezüella toplumunun maruz kaldığı onur kırıcı saldırı değil.

Bu karamsarlığın nedeni, Trump’ın küresel eylem ve girişimlerinde burada kalmayacağı ve önümüzdeki süreçte benzeri eylemlerle küresel gündemi ve kürenin geleceğini belirleyecek olmasıdır.

Bugün karşı karşıya kaldığımız durum, Trump’ın, salt Venezüella’yı yeniden dizayn etme çabasında bulunmadığıdır. Aksine, bunun dışında ve ötesinde, Trump yeni bir küresel sistemin inşası olarak imprator rolü oynamakta ısrarlıdır.

Trump’n kaybedecek hiçbir şeyi yok...

Biyolojik olarak yaşının 80’e dayanmış olması, ABD vatandaşı iş adamı olarak edindiği servet ve ardından, çeşitli kulüplerin adayı olarak başkanlık koltuğuna iki kez oturmuş olması Trump’ın imparatorca öz güvenini pekiştirmeye kafi unsurlardır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/trumpdan-kuresel-topluma-mesaj-imparator-benim-trumps-message-to-the-global-community-i-am-the-emperor/

4 Ocak 2026 Pazar

ABD’nin Venezüella girişimi: İmparator Trump / US intervention in Venezuela: Emperor Trump

Mehmet Özay                                                                                                                             04.01.2026

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Venezüella’da sergilediği askeri girişimi sürpriz kabul edenler ile gelişmeyi öngörenler açısından, gayet ‘olağan’ bir süreç olarak değerlendirme gibi iki uç yaklaşım gündemde yer alıyor.

Latin Amerika ülkelerinden Venezüella’ya karşı ABD ordusunun gerçekleştirdiği askeri girişimin, ‘yağdan kıl çekercesine’ tabirini hak ettiğine kuşku yok.

Başkan Trump ve yakın çalışma arkadaşlarının, Venezüella’ya saldırı kararının sadece, bu ülke başkanı Nicolas Maduro’yu hedef almadığı gayet açık.

Çeşitli basın organlarında dikkat çekildiği üzere, 3 Ocak sabahı askeri operasyonunun, Venezüella devlet başkanı Maduro’nın, ülkesini ziyaret eden bir Çin heyetini kabulüyle, iki ülke “stratejik ilişkilerinin” teyitleşilmesini içeren girişimden saatler sonra gerçekleşmesini göz ardı etmemek gerekiyor.

Benzer şekilde, geçtiğimiz Aralık ayında Çin’den yapılan bir resmi açıklamada, Latin Amerika’nın ABD’ye has bir bölge olmadığını içermesini hatırlamak gerekiyor.

ABD yönetimi, Venezüella’ya düzenlediği askeri girişimle bölgenin kime ait olduğu kadar, ABD’nin bir imparatorluk ve başkan Trump’ın da bir imparator olduğunu dünyaya ilân ediyordu.

Dün’ün tekrarı...

Ortalıkta ‘emperyalist’ sıfatını öne çıkaran söylemlere tanık olunsa da, bu gelişme tarihsel olarak, pek de uzak olmayan dönemlerinde, Avrupalı sömürgeci güçlerle gerçekleştirilen süreçlerin bir tür güncellenmiş halinden başka bir şeye tekabül etmiyor.

Başkan Donald Trump’ın, askeri girişim sonrası yaptığı açıklamada petrol kaynaklarına atıf yaparak, “... ülkeye yani, ABD’ye para getirmeye başlayacakları” ifadesi, sömürge süreçlerinin genel ve egemen eğilimleriyle birebir örtüşüyor...

Başkan Trump, 2024 seçimleri kampanya döneminden başlayarak, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” sloganını boşuna söylemediğini, küresel gelişmeleri etkilemeye matuf her girişimiyle kanıtlamaya çalışıyor.

Avrupalı sömürgeci güçlerin kürenin Doğusu’nda ve/ya Güneyinde dönemin jeo-politik ve jeo-ekonomik gelişmeleri ve hedefleri bağlamında engel teşkil eden herhangi bir bağımsız devlet, sultanlık, krallık vb. yapılarına yönelik yıldırmaya yönelik politikalardan, söz konusu mevcut yapıları kökten yıkıcı politikalara değin uzanan bir dizi eylemin aynısı ve tıpkısıyla karşı karşıyayız bugün...

ABD’nin bu girişimi, başkanlık koltuğuna oturmasından itibaren, küresel imparatorluk söylemini gizli açık ortaya koyan Başkan Donald Trump’ın icraatlarından birisidir, o kadar.

Ve Trump da, ‘dediğim dedik” bir ABD’nin imparatorudur...

Ana politikalarına tek tek bakıldığında, ABD demokrasisinin temel dinamiklerinden biri olan ‘Senato’yu nasıl ortadan kaldırdığına tanık olunması Trump’ın bir imparator gibi davrandığının ifadesi kabul edilebilir.

Dün de aynısı oldu ve başkan yardımcısı Marco Rubio’nın ağzından, “Venezüella girişimi için Senato’dan onaya gerek olmadığı” açıklaması yapıldı...

Bu noktada, şunu söylemekte yarar var ki, ABD ordusunun çeşitli birimlerinin ortaklığında gerçekleştirildiği belirtilen bu askeri girişimin, son bir yıldır ABD’de başkanlığı yürüten Trump’ın ilk icraatı olmadığı ve öyle anlaşılıyor ki, sonuncusu da olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Hatırlayalım...

2024 başkanlık seçimleri öncesinde, çeşitli vaatlerle gündeme gelen aday Donald Trump’ın temel hedeflerinin başında Çin geliyordu.

Ancak, başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2025’ten itibaren uygulamaya koyduğu politikalar, Çin’i arka plâna ittiği imajını vermekte gecikmedi.

Bunu söylerken, Trump’ın gümrük tarifeleri üzerinden Çin’e açtığı ticaret savaşını ve Çin’in tepkilerini göz ardı ediyor değilim.

Ancak, Trump, birincil hedef olarak belirlediği ve bu anlamda, Batı ve Doğu arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmanın izlerini ortaya koyması beklenen sıcak gelişmelerle Çin’i hedefe almak yerine, ikincil denilebilecek gelişmelerle önce ‘çevreyi’ hâl yoluna koymayı gündemine getirdi.

Bu politikanın, Çin’e yönelik hedeflerden bağımsız olduğu söylemek ise büyük bir hata olur.

Yeni düzen

Neydi bu hedefler?

Hedeflerin başında, Ortadoğu’da adına İslam dünyasının beşiği denilen Ortadoğu’da ve yine halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletler arasında ayrışmayı var eden veya daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, zaten var olan ayrışmayı körükleyen ve tahmin edilebilir bir gelecekte, büyük ölçüde bir daha biraraya gelmesi de mümkün olmayacak bir bölünmeyi gerçekleştirdi.

Bunun adı, İsrail ile organizeli bir şekilde gerçekleştirilen operasyonlar zinciriydi...

Hedef Filistin gibi gözükse de, Suriye, Lübnan, İran, Yemen’i doğrudan veya dolaylı olarak gündeme alan yeni bir Ortadoğu politikasının askeri varlık ve araçlarla ortaya konulmasıydı.

Suriye’de rejim değişirken, Filistin, Lübnan ve İran’da nokta atışlarıyla yönetilen gayet yenilikçi bir askeri metodoloji ile ‘muhalif’ unsurların önde gelen aktörleri veya mekânları tek tek ortadan kaldırılıyordu.

Çin’in sessizliği (mi?)

Uluslararası gelişmeleri izleyenleriçin vazgeçilmez sorulardan biri Rusya nerede sorusu iken, ikincisi Çin nerede sorusuydu.

Ancak, her gelişmenin ardından, Çin’den ABD’ye meydan okuyacak kayda değer bir söylem veya eyleme tanık olmadık...

Geçen yıl yaşanan ilgili süreçlerin, en azından bazılarına yönelik yazılarımda ABD’nin hedefinin, Çin’den sapmamakta olduğuna dair doğrudan veya dolaylı ifadeleri gündeme getirmiştim.

Hedef İran, Suriye, Lübnan, Filistin olabilirdi...

Bununla birlikte, küresel güçler mücadelesinde bu alanların ABD’nin dışında, bir ölçüde Rusya ve de önemli ölçüde Çin’den bağımsız hareket edildiğini düşünmek yanılsatıcıdır.

Trump’ın bir yıllık başkanlığı sürecinde ortaya koyduğu söylem ve eylemler yan yana, üst üste konulduğunda inşa etmekte olduğu yeni bir Amerika olmadığı aksine, her şeye rağmen, yeni bir dünya inşasında emin adımlarla ilerlemekte olduğu görülüyor.

Başkan Trump’ın başkan seçilmesinin ardından, 10.11.2024 tarihinde kaleme aldığım, “Dünya liderleri için zor karar: Trumpla mı Trumpsız mı?” başlığını taşıyan yazıda Trump’la işbirliği yapmayan liderlerin sonunun pek de hayırlı olmayacağına dikkat çekmiştim...

Aradan geçen süre zarfında Trump ve yönetimi bunu kanıtlayacak azımsanmayacak işler yaptılar. Bundan sonra neler yapacaklarını bekleyip birlikte görelim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdnin-venezuella-girisim-imparator-trump-us-intervention-in-venezuela-emperor-trump/

Myanmar, seçimler ve varoluşsal politika / Myanmar, elections and existantial politics

Mehmet Özay                                                                                                                             02.01.2025

Belirsizliklerle tanımlanan yaşadığımız dönemde, ulus-devletlerin varlığının sorgulanması, bu sürecin içeriklerinden ve özelliklerinden birini oluşturuyor.

Ulus devletlerin, kendi halklarına yönelik ilgileri ya da ilgisizlikleri sadece, siyasal anlamıyla öne çıkmıyor. Myanmar örneğinde olduğu üzere, varoluşsal bir boyuta değin uzanan süreçleri içeriyor...

Birlik yoksunluğu

Myanmar’da, son 25 yılın gelişme süreçlerinden en sonuncusu olarak ele almak gerektiğinde, 2021 yılı 1 Şubat’ında yaşanan askeri darbeden bu yana, ülkenin askeri diktatöryal rejimle yönetiliyor olması, neredeyse kanıksanmış bir durumu teşkil ediyor.

Aradan geçen dört yıllık süre, 2011 yılında başlayan, ‘yeniden demokratikleşme’ sürecinin akamete uğratılmasıyla sınırlı olmayan, aksine belki de, ülkenin geleceği için var olan tüm umutlarında sona ermesi anlamına gelmesiyle dikkat çekiyor.

Tıpkı, diğer Güneydoğu Asya ülkeleri gibi çok etnikli, çok dilli bir ülke olma özelliğine sahip olan Myanmar’da, toplumsal birliği tesis edecek ortak alanların oluşturulamamış olması, egemen bir etnik yapı olan Bamar’ların sürekli ve devamlı olarak güç tesisinde bulunmalarına neden oluyor.

Burada bir düzeltme yapmak gerekirse, aradan geçen süre zarfında Bamar’lar adına hareket eden ordunun ve destekçilerinin demek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 2011-2021 yılları arasında, Bamar-odaklı yapılanmaya başlanan demokratikleşmeye doğru eğilimin yeniden ve ciddi bir şekilde akamete uğramasında, Bamarların rolünü göz ardı etmemek gerekiyor...

Demokrasi dendiğinde...

Batı Avrupa siyasal geleneğinin oluşturduğu bağlamlar dikkate alındığında, 2011-2021 yılları arasında yaşananlar, Myanmar’daki tecrübenin bu gelenekle ne denli bağlantılı olup olmadığı sorgulanabilir.

Bu sorgulamaya rağmen, hem içerden ve hem dışardan gözlemciler, katılımcılar, araştırmacılar tarafından ‘olgunlaşması’ beklenen demokratik yapılanmanın, 2021 yılı 1 Şubat’ında maruz kaldığı darbe 1980’li, 1990’lı yıllar tecrübesinin bir kez daha tekrarlanmakta olduğunu ortaya koyuyordu.

Silahlarını kendi halkına çeviren Tatmadaw’ın, yani Myanmar ordusunun hakimiyetinin sıradan bir güç değişimi olmadığı, Myanmar örneğinde, çok daha net bir şekilde ortaya konduğunu söylemek mümkün.

Öyle ki, 2021 darbesinden bu yana ülkenin sivil savaşı yaşıyor olması bugün yapılmakta olan ve adına ‘demokratik’ denilen seçimin cunta rejiminin kurmacası olmaktan öte bir anlam taşımadığının ifadesidir.

Bu kurmacanın bir diğer yanında ise, sayısı 40’ı bulan siyasi partinin yasaklanması, Halk Partisi (People’s Party) gibi birkaç siyasal yapı göz ardı edildiğinde, cunta rejiminin desteklediği Birlik Dayanışma ve Kalkınma Partisi (Union Solidarity and Development Party-USDP) tekelinde yürütülen bir sürecin varlığını ortaya koyuyor.

Yeniden ‘kırılgan’ demokrasi

25 Ocak’ta tamamlanması beklenen ve ilk etapı 28 Aralık Pazar günü başlayan genel seçimler vesilesiyle, bu gelişmenin Myanmar’a ne getirip getirmeyeceği konusu bugünlerde yine tartışma konusu olarak gündemde.

Bir öncesi seçimle kıyaslandığında, sandık başına gidenlerin oranının yüzde 52 civarında olması adına demokrasi denilen siyasal olgunun Myanmar halkı nezdinde neye tekabül ettiğinin sorgulandığının bir ifadesi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Seçime katılım oranının düşüklüğü, 2021 darbesi sonrasında ülke dışına çıkan ve bugün muhalefeti oluşturan bazı siyasilerin kurduğu Ulusal Birlik Hükümeti (National Unity Government-NUG) yetkililerinin halkın seçimleri boykot etmesi yönündeki çağrısının, bir şekilde karşılık bulduğunu da gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ülkenin merkezi şehirlerinde halkın, ‘korku’yla sandık başına gitmek zorunda kaldıklarını da göz ardı etmemek gerekiyor...

Bamarların yaşadığı bölgelerin dışındaki etkin yapıların çoğunlukta olduğu bölgelerde cunta rejiminin herhangi bir varlığının olmaması dolayısıyla, ‘demokrasi oyunun’da söz konusu bu bölgelerde, olası olumlu bir gelişmeyi beklemek mümkün gözükmüyor.

Bu durumda, seçimlerin sadece ülkenin özellikle, orta bölgelerindeki şehir ve kasabalarla sınırlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1 Şubat 2021 darbesiyle, o dönem yeni bir hükümet kurmaya hazırlanan, bir dönem kendisini Demokrasi Kraliçesi olarak adlandırdığım -yaşı 80’a dayanmış olan- Ang San Suu Kyi’nin ömür boyu hapis cezası devam ederken, adına muhalefet denilebilecek yapının hangi lider tarafından yapılaştırılacağı veya kurumsallaştırılacağı da bir başka sorunu teşkil ediyor.

Bu durum, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, ülke demokrasisinin umudu olarak ortaya çıkan veya çıkartılan Suu Kyi’nin, siyaset meydanındaki varlığına güç kullanılarak son verilmesi, bugün yaşanmakta olan yeniden demokrasi tecrübesinin kırılganlığının baş ucunda yer alıyor.

2021 darbesinin ardından, küresel gelişmeler ekseninde bakıldığında, dönemin karşı çıkışçı popülerliğinin de etkisiyle, ülkenin dört bir yanını çevreleyen etnik yapılarla silahlı mücadeleye merkezde muhalif konuma itilen sivil unsurların da iştirak etmelerine tanık olundu.

Ve bu unsurların başında Suu Kyi’nin lideri olduğu Ulusal Demokrasi Birliği (National League Democracy-NLD) mensupları da bulunuyordu.

O dönem, sürgün hükümeti kurmalarının ardından, silahlı mücadeleye de tedrici olarak katılmaları bugün ulusal siyaseti yeniden ‘demokratikleştirmeye’ yönelik çabada kimin, hangi sosyal grupların, hangi demokratik haklarla mücadele edip, ne tür siyasal taleplerle ortaya çıkacağı ve demokrasi mücadelesine katılacağına dair gayet ciddi soruların gündeme getirilmesine neden oluyor.

Mevcut rakamlara bakılacak olursa darbeden bu yana, ülkenin para brimi Kyat’ın yüzde 80 değer kaybetmiş olması, Güneydoğu Asya’nın gayet önemli doğal kaynaklara sahip ülkesinde halkın ne tür bir sınavla karşı karşıya olduklarının bir diğer göstergesidir.

Myanmar’da beş yıl sonra önlerine yeniden ‘sandık’ konulan Myanmarlıların ne tür bir demokratik seçim yapacaklarını sorgulamanın ne türden bir anlam içerip içermediği sorgulanmayı hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/myanmar-secimler-ve-varolussal-politika-myanmar-elections-and-existantial-politics/