15 Ağustos 2017 Salı

70 yılında Hindistan’ın Bağımsızlığı / India in the 70th Anniversary of Independence

Mehmet Özay                                                                                                                       15.08.2017

Bağımsızlığının 70. yılını kutlayan Hindistan, sömürgecilik dönemi kadar belki de daha çok bağımsızlığa giden süreçte yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelerle yüzleşmeyi bekliyor. Bu sürecin bugüne yansıyan en görünür yanını ise Keşmir sorunu teşkil ediyor.

Hint Alt kıtası olarak da anılan ülkenin bağımsızlığı tek başına gelmedi. Aksine, aynı dönemde acı bir sürece tekabül edecek şekilde Pakistan’ın da bağımsızlığını getirdi. 2. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde birkaç yıllık zaman diliminde yaşananlar bugün her iki ülke toplumlarında da canlılığını koruyor. Sürecin 1947’de bitmediği, 1971 yılında o dönem Doğu Pakistan olarak anılan Bangladeş topraklarında yeni bir bağımsızlık olgusunun ortaya çıkmasında görüldü. Bugün üç farklı devlet çatışı altında biraraya gelen bölge halkları farklı din ve etnik yapılara mensup olmakla birlikte, genel itibarıyla aynı kadim geçmişi paylaşıyor.

Bağlantısızlıktan liberalleşmeye
Hindistan’ın kurucu siyasi iradesi Kongre Hareketi’nin bağlantısızlık ilkesi, aradan geçen süreçte küresel siyaset üzerinde arzu edilen katkıyı yapamadı. Öyle ki, Soğuk Savaş yıllarında öne çıkan ve daha sonra güney hareketi olarak güncellenen bağlantısızlar hareketi küresel güçler karşısında etkin bir varlık gösteremediği gibi bu hareketin öncüsü konumundaki Hindistan, giderek Batıya yaklaşan bir siyasi çizgi sergiledi.

İç siyasette aynı ailenin mensupları tarafından uzun dönem iktidarı elinde tutan Kongre Hareketi, sekülerlik gibi temel ve kurucu ilkeye bağlılık gösterse de, ekonomi politikalarında ufuk açıcı bir süreç ortaya koyamaması, geniş kitlelerde karşılığını bulamaması ve yaygın yolsuzluk iddiaları sonucu Hindu milliyetçiliğinin yeşermesi için uygun bir toplumsal zeminin oluşmasına yol açtı.

Ancak Soğuk Savaş bitiminde, yani başbakan Narasimha Rao döneminde (1991-1996) liberal ekonomiye kapılarını açan Hindistan, bugün benzer bir ekonomik açılım sürecini tecrübe ediyor. Daha önce ülkenin önde gelen ticaret merkezlerinden Gücerat eyaleti başbakanlığı yapan Narendra Modi’nin 2014 yılında başbakan olmasıyla, ekonomiyi düzlüğe çıkartacak politikalar gündeme getirilmeye başlandı. Aradan geçen üç yılda Modi yönetimi, günün getirdiği küresel ekonomi politik açılımlarına eklemlenecek şekilde adımlar atarak, uluslararası ticaret ve yatırımlar konusunda çeşitli ülkelerle önemli anlaşmalar imzaladı.

Hindu milliyetçili tehdidi
Başbakan Modi’nin handikaplarından biri, mensubu olduğu Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP), Hindu milliyetçiliği iddialarını çok dinli ve kültürlü Hint toplumunda uygulamak istemesinde yatıyor. Partinin ve siyasi lider olarak Modi’nin iktidara gelmesinde Hindu milliyetçi kitlelerinin desteğini almasıyla siyasi bir angajman olarak kabul edilebilirse de, Uttar Pradeş eyaletinde gözlemlendiği gibi ultra milliyetçi çıkışların çok dinli ve kültürlü Hint toplumunda ulusal barışı tehdit etmekle kalmayacak küresel anlamda da tepkilere yol açacaktır.

Bu noktada, önemli bir ekonomi zekâsına sahip Modi’nin sosyal zekâsını da rasyonel bir şekilde kullanması gerekiyor. Ancak bu şekilde Hindistan toplumunun önünü açacak imkânlar ve olasılıklar gündeme getirilebilir. Bu anlamda, bölgesel ve küresel bir güç olma iddiasını gündeme getirmeye başlayan Hindistan yönetiminin Hindu romantizisminden pek fazla yarar sağlayamayacağı gibi, içinde şiddet eğilimleri barındıran bu eğilimin ülkenin potansiyel ekonomik gelişimine ve uluslararası ilişkilerine de darbe vuracaktır.

Bu sürecin başlatılması ve toplumda karşılık bulması için siyasetçiler, entellektüeller ve akademisyenlerin yoğun bir çaba harcaması gerekiyor. Hindistan’ın bir ‘Hindu yurdu’ olarak kabul eden ve bunun psiko-tarihi yönünü ise, uzun yüzyıllar boyunca Müslüman devletler egemenliğinde yaşamaya bağlayan yaklaşımın yeni bir tarih ve siyaset anlayışı geliştirmeli. Bunu da genel anlamda toplumsal barışı bir ön kabul olarak değerlendirerek yapabilir.

Müslümanların ülke barışına katkısı
Ülke nüfusun yüzde on beşine yaklaşan Müslüman kitlenin ise, kendi aralarında farklılıkları bir kenara bırakmak ve Hindistan toplumu içerisinde barışa ve kalkınmaya katkı yapacak bir yönelim sergilemeleri gerekiyor. Aradan geçen yetmiş yıla rağmen, ayrışma döneminin sancılarının bir türlü ortadan kaldırılamaması bu sürecin en zorlu aşamasını teşkil ediyor.

Öte yandan, Müslüman kitlelerin tarihsel ve sosyolojik olarak etkileşim halinde oldukları Güney Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya Müslüman toplumlarıyla ilişkileri ve yönetime bu alanlarda rehberlik yapabilecek kapasiteleri olduğunu dikkate almakta fayda var. Bu bağlamda, Hindistan müslümalarının eğitim, ticaret ve sivil toplum alanlarında ilgili bölge ve ülkelerle mevcut ilişkileri bir üst safhaya taşımaları sadece Hindistan barışına değil, bölgesel ve küresel barışa da katkı anlamına gelecektir.

Çin’e rakip bir güç
Hindistan bugün bir dönüşümün arefesinde... Bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında siyasi varlığını devam ettirme ve yeni oluşumlar içerisinde yer alma sürecinde bulunuyor. Ekonomik kalkınmayı öncellediği izlenimi veren Hindistan, bir yandan da çeşitli ülkelerle askeri işbirlikleri ve harcamalarıyla dikkat çekiyor. Bunda hiç kuşku yok ki, Çin’in kara ve deniz ipek yolları projeleri gibi agresif jeo-politik ve ekonomik nüfuz politikalarının rolü var.

Bununla birlikte, bazı dış aktörlerin de Hindistan ve Çin’i bir kamplaşma içine çektiğini söylemek mümkün. Bu durumda, Hindistan yönetiminin aktif bir dış politika izlemesi kadar, Çin  karşısında bölgede yeni stratejik denge arayışındaki, örneğin ABD ve ASEAN gibi yapılar tarafından bu tür politikalara yönlendiriliyor. Bu bağlamda, Çin’in 1980’lerde başlayan ve 2010 yılında dünya ticaret örgütüne kabul edilmesiyle önemli bir aşamaya ulaşan ekonomik gelişiminin siyasi ve askeri açılımlara yol açması karşısında Hindistan’ın bir denge unsuru olabileceği güçlü bir şekilde gündeme getiriliyor. Ve bu yeni bir sürece tekabül etmiyor.

Öyle ki, 1960’lı yıllarda dönemin başbakanı Nehru, Güneydoğu Asya ülkelerini ‘Coca cola ülkeleri’ olarak adlandırırken, 1980’lerin başında ASEAN’ın Hindistan’ı diyalog ortaklığına davet etmişti. 1990’larda ise, bu sefer ekonomik ve siyasi yapılaşmasında mesafe kat eden Çin’e karşı bir güç dengesi arayışındaki ASEAN, yine Hindistan’ın kapısını çalıyordu.

Bugün ise Hindistan, Çin’e karşı ABD ile bölgedeki müttfekileri Japonya ve Avustralya ile siyasi ve askeri birliktelikler içerisinde yer alıyor. Uzun bir dönem sömürgecilik altında bulunmuş Hindistan’dan, örneğin Çin’in yaptığı gibi agresif bir dış politika beklemek de mümkün değil. Bu noktada, Hindistan’ın dış politikasına yön veren unsurun iç güçlerce ulusal hedefler bağlamında oluşturulmasından daha çok, dış aktörlerin kayda değer bir itici gücü olduğundan bahsetmek mümkün.

Kapsamlı reformlara ihtiyaç var
Bölgesel işbirliklerinde dış aktörlerin tetikleyici etkisi bir yana, Hindistan yönetiminin üstesinden gelmesi gereken iç siyasi ve toplumsal sorunları bulunuyor. Çin’in aksine merkezi ve hiyerarşik bir siyasi yönetime sahip değil. Eyaletlerde farklı etnik ve dini yapıların bağlı olduğu siyasi gücü elinde tutan yerel partiler öne çıkıyor. BJB ve Kongre Partisi gibi ulusal partilerin ülke genelinde başarı için bu yerel siyasi partilerle çeşitli çıkar ilişkileri bir siyasi yozlaşma kaynağı da olabiliyor. Bu süreç eyaletlere görece bir ‘özerklik’ getirdiği söylense de, hem siyasi hem ekonomi bağlamında makro düzeyde siyasi istikrarsızlığı neden oluyor.

Bugün Hindistan’ın nükleer güce sahip bir ülke olması veya ülkenin enformasyon teknolojilerinde kayda değer bir genç nüfusa sahip oluşu, siyasi ve toplumsal sorunları görmezden gelinmesine yol açmıyor. Hindistan’ın, nükleer gücünü yanı başındaki aynı ırka mensup halkların oluşturduğu Pakistan’a karşı geliştirmesi de bir tezat. Bu durum, hiç kuşku yok ki, kayda değer müslümün azınlık nüfusu da dikkate alındığında, hem ulusal hem de bölgesel bir soruna kaynaklık ediyor. Bu noktada, iki ülke ilişkilerinde belirleyici olan Keşmir sorununun çözümü için Hindistan yönetiminin adım atması gerekiyor.

Bugün Hindistan’ın yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunların büyükçe bir bölümünü sömürge dönemi güçlerine yıkmak mümkün. Ancak bugün aradan geçen uzun bir dönem sonrasında dini ve etnik temelleri toplumsal birliğin önünde bir engel teşkil etmeyecek bir ‘sosyal düzen’ anlayışı ve ekonomide geniş toplum kesimlerini kendi ayakları üzerinde durabileceği bir ekonomik yapıya ihtiyaç var. Hindistan yönetimi her kesime mensup aydınları, din adamları ve orta sınıfı milyarı aşkın insanın barış ve refah içerisinde yaşayacağı bir ortamı oluşturma yükümlülüğünü taşıyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder