Popüler Yayınlar

13 Aralık 2018 Perşembe

Yeni Malezya’da değişim sancısı / The pain of change in ‘New Malaysia’

Mehmet Özay                                                                                                               12.12.2018

Malezya’da geçen hafta sonu gerçekleştirilen gösteri, 9 Mayıs’taki genel seçimlerden bu yana pek fazla zaman geçmemesi nedeniyle acaba ülkede ne oluyor sorusunu gündeme getiriyor.
Gösterinin amacı, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 4 Ocak 1969 yılında yürürlüğe giren ırk ayrımcılığının ortadan kaldırılması sözleşmesinin (Elimination of All forms of Racial Discrimination) hükümet tarafından onaylanmaması talebiydi.
Yeni hükümet ve değişim politikaları
61 yıllık Ulusal Cephe iktidarını sona erdiren Umut Koalisyonu’nun siyasi başarısı sıradan bir hükümet değişikliği olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Öyle ki, yeni hükümetin siyasi vizyonu, ülkenin ‘Yeni Malezya’ kavramı ile tanışmasına neden oldu. Bu kavramın neye tekabül ettiği, hangi değişimler ile anılacağı veya hangi siyasi ve toplumsal zemin üzerinde geliştirileceği konusunda görüş ve düşünceler paylaşılmaya devam ediyor.
Bu bağlamda, geniş toplum kesimleri arasında birliği sağlama çabası, uzun süredir gündemde olan 1 Malezya Kalkınma Fonu (1MDB) ve diğer yolsuzlukların üzerine gidilmesi, aralarında üst düzey siyasilerin de bulunduğu şahıslar hakkında davaların açılması, şeffaf devlet yapılaşmasına kapı aralayacak uygulamalara adım atılması, adına dev projeler denilen ancak ülkeyi bazı dış güçlerin kontrolüne devretme şeklinde zuhur eden yatırımlara kısıtlama getirilmesi gibi politikalar olumlu karşılık bulurken, tam da bu noktada gündeme gelen gösterinin nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.

BM sözleşmesi ve toplumsal barış
Başbakan Dr. Mahathir Muhammed’in Eylül ayında BM genel kurul açılışında yaptığı konuşmada, söz konusu sözleşmenin imzalanacağına duyurmuştu. Ancak Başbakan’ın ülkeye dönmesinin ardından, Malezya kamuoyunda çeşitli çevrelerin gösterdiği tepki ve hassasiyet nedeniyle bu sözleşmenin imzalanmasından vazgeçildiği açıklandı.
Hükümetin bu geri adımına rağmen, 61 yıl boyunca iktidar bulunmuş olan ve bugünse muhalefet konumunda bulunan koalisyon bloğunun en büyük ortağı ve bu anlamda omurgasını teşkil eden Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) partisi ile Malezya İslam Partisi’nin (PAS) öncülüğünde gerçekleştirilen gösteri, hükümete bir gözdağı verme amacı taşıyordu.
Temelleri anayasanın 153. Maddesi’nde karşılık bulan ‘Malay’ haklarının kaybedilmesi endişesinin neden olduğu bir tepki söz konusudur. ‘Yeni Malezya’ oluşturma iddiasındaki hükümetin BM’nin ilgili sözleşmesini imzalaması, Malay etnik yapısının garanti altına alınan haklarının kaybedileceği endişesine neden oluyor.
Ancak bu noktada, Malayların tamamının Müslüman olduğu düşüncesi ve kabulü belirleyici bir konuma taşınıyor. Öyle ki, haklar konusu Malay etnik yapısının, pozitif ayrımcılıktan neşet eden verili ekonomik çıkarlarını kaybetmesinin ötesinde, aynı zamanda mensubu oldukları İslam’a yönelik bir tehlike olarak da yorumlanıyor.   

Sömürge dönemi yasaları ve toplumsal ayrıştırma
BM’nin bu ilgili sözleşmesi, 2. Dünya Savaşı’nın ardından, bağımsızlıklarını yeni kazanan ülkelerde sömürge döneminden kalan uygulamaları sona erdirmeyi amaçlayan ve etnik farklılaşmaların neden olabileceği çatışma ortamlarıyla mücadele için gündeme getirilmişti.
Malezya’nın, geçmişte İngiliz sömürge yönetimi marifetiyle çok etnikli bir toplumsal yapıya dönüştürülmesinin izlerini kaldırmaya yönelik bazı talepler olduğu biliniyor. Özellikle, Çin ve Hint kökenli Malezyalılar ve kısmen de olsa Müslüman-Malay toplum tarafından gündeme getirilen konu, 9 Mayıs seçimleri öncesinde de Umut Koalisyonu’nun seçim kampanyasında yer alıyordu.
1981-2003 yılları arasındaki ilk başbakanlığı döneminde Dr. Mahathir bu yöndeki talepleri göz ardı etmesine rağmen, 9 Mayıs seçimlerinin ardından başbakanlık koltuğuna oturmasıyla, verilen seçim vaadinin de yerine getirilmesi bekleniyordu. Zaten Başbakan’ın BM’deki konuşmasında da bu yöndeki görüşünü ortaya koyması bu niyetin bir ifadesiydi.
Ancak ortada kayda değer bir çelişkinin olduğunu söylemek gerekiyor. Malezya’nın üç ana etnik yapısı olan, yani Müslüman-Malay, Çinli ve Hintli toplumun liderlerinin 1957 yılında gelen bağımsızlık öncesinde İngiliz sömürge yönetiminin nezaretinde yapılan görüşmelerde siyasi yönetim, ekonomi gibi alanların etnik temelli ayrışmasının kapısı aralandı.

Sosyo-ekonomik geri kalmışlık ve ‘pozitif ayrımcılık’
Müslüman-Malay toplumuna ülke yönetiminde tek söz sahibi olma rolü biçilmesine rağmen, aradan geçen zaman zarfında sosyo-ekonomik kalkınmadan arzu edilen şekilde yararlanamamaları, 1969 yılındaki seçimlerin hemen akabinde patlak veren anarşi sürecinin yaşanmasına sebebiyet verdi.
Ülke, yaklaşık birbuçuk yıl süreyle Ulusal güvenlik komisyonu tarafından yönetilirken, bir daha böylesi anarşi ortamına meydan verilmemesi adına Müslüman-Malaylara ‘pozitif ayrımcılık’ olarak da değerlendirilen Ulusal Ekonomi Programı (National Economic Program) olarak adlandırılabilecek ekonomi politikası 1971 yılında kabul edildi.
Müslüman-Malaylara devlet sektörlerindeki istihdamda, eğitimde, yatırımda vb. alanlarda öncelik ve ayrıcalık tanıyan uygulamanın toplumsal bütünlüğü sağlamaya yönelik bir girişim olduğu iddiası kadar, bugüne kadar sürdürülmesi nedeniyle, diğer toplum kesimlerine yönelik negatif ayrımcılık olarak da gündeme taşınıyor.
İşte hafta sonunda yapılan gösteri de, Malay milliyetçiliği ile ‘İslam’ın birarada sergilenmesine neden olan husus, bugüne kadar bu etnik ve de dini yapıya yönelik pozitif ayrımcılığın kaldırılacağı endişesinden kaynaklanıyordu.
Müslüman-Malay toplumun ekonomik kalkınmışlığının belirli bir sürede tamamlanıp ilgili pozitif ayrımcılık yasasının ortadan kaldırılması yönündeki düşünce, kimi gözlemcilerin dikkat çektiği üzere, yerini Malay üstünlüğünün ulusal bir ideoloji olarak kalıcı hale gelmesi düşüncesine bırakıyor.
1971’de alınan kararlar salt ekonomi içerikle sınırlı olmayıp, aksine toplumsal ve siyasal bir süreci yönetmeye matuf bir politika haline dönüşmesi, ülkede etnik yapılar arasında ayrışmayı sona erdirmeyen aksine bu ayrışmayı sürekli kılan bir hale dönüştü.
Öyle ki, bu durum, bir ulus-devlet olma iddiasındaki Malezya’nın, bu konuda ne denli başarılı olup olmadığı sorularını da beraberinde getiriyor. Ülkenin bağımsızlık sürecine bakıldığında ekonomik kaynaklar ve bu kaynakların toplumsal kesimler arasında dağılımı esasına dayalı toplumsal birliğin, ulus-devlet koşullarının sağlanmasına yeter olup olmadığı konusu ise her daim gündemde oldu.

Malay birliği iddiası
Söz konusu gösterideki katılımcı profiline ve söylemlere bakıldığında Malay-Müslüman toplumun birlik içerisinde olduğu düşüncesi akla gelebilir. Ancak, özellikle 1990’ların sonlarından itibaren çok etnikli siyasi partilerin kurulması ve ortaya çıkan koalisyon blokları temelde Malay-Müslümanlar arasında birlikten söz etmeyi mümkün kılmıyor.
Bunun belki de en iyi örneği, UMNO ile PAS’ın hiçbir zaman biraraya gelmemiş, hatta birbirlerine karşı kıyasıya eleştirel tavır almış olmalarıdır. Hafta sonundaki birlik gösterisine rağmen, 1990’dan bu yana PAS’ın yönetimindeki Kelantan eyaleti müftüsü gösterinin ulusal barış için sakıncasına dikkat çekerek iptali yönünde karar belirtmesi de konunun siyasi veçhesinin farklılaşmalarla birlikte devam ettiğini gösteriyor.
Umut Koalisyonunun, siyasi ve toplumsal yapıda yapmayı vaat ettiği reformlarla Yeni Malezya oluşturma düşüncesi, belki de ilk ciddi zaafiyetini bu son gelişme ile göstermiş oluyor. Her ülkenin kendine özgü toplumsal ve siyasal doğasına uygun yasaların varlığı olabileceği düşüncesine haklılık vermekle birlikte, mevcut durum Malezya’yı Güney Sudan, Kuzey Kore ve Myanmar gibi  ülkelerle aynı kategoride yer almasına neden oluyor.

https://www.dunyabulteni.net/analiz/yeni-malezyada-degisim-sancisi-mehmet-ozay-h434562.html

8 Aralık 2018 Cumartesi

G-20’de ABD-Çin ticaret ateşkesi / Trade truce between the U.S. and China at G-20


Mehmet Özay                                                                                                                        08.12.2018

foto: theconversation.com
Arjantin’de gerçekleştirilen G-20 zirvesi, adına yaraşır bir sürece konu olmaktan ziyade, iki önemli gelişmeye konu olmasıyla dikkat çekiyordu.

Bunlardan ilki, ABD-Çin ticaret savaşını engellemeye matuf olmak üzere, Trump-Şinping önderliğinde iki ülke üst düzey temsilcileri arasında gerçekleşen toplantıydı. İkincisi ise, yine bu ticaret savaşının bir uzantısı olarak, Çin’in Latin Amerika’da yeni işbirliklerinin kapısını aralama çabasıdır.

Neredeyse bütün bir yıl boyunca küresel gündemi belirleyen ABD – Çin ticaret savaşının sadece bu iki ülke ile sınırlı olmayan etkileri, zaten istikrarsızlık sürecine konu olan küresel ekonominin daha da belirsizliklerle karşı karşıya kalmasına yol açmıştı.

Bu sürecin dolaylı ve dolaysız etkilediği birlikler ve tekil ülkeler tepkilerini çeşitli şekillerde ortaya koyarken, belki de en önemli tepki Asya-Pasifik ülkelerinden geliyordu.

Geçen ay yapılan, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC)2 zirveleri bunun en önemli göstergeleri olarak ortaya çıkıyor.

‘Önce Amerika’ projesi hala geçerliliğini koruyor
Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana dile getirmekte olduğu ABD-Çin ticari ilişkilerinde ABD aleyhine olan durumu değiştirme söylemi, hiç kuşku yok ki ‘Önce Amerika’ projesinin doğal bir uzantısı olarak dikkat çekiyor.

Trump’ın istikrarsızlıklarla yüklü politikalarına tanıklıkla geçen iki yılı aşkın sürede, Çin’i hedef alan ticaret savaşında temelde hedef bu ülke olsa da, küresel ekonominin bu gelişmeden etkilenmekte olduğu da aşikâr.

Geçen hafta Cumartesi günü ABD başkanı Donalp Trump ile Çin devlet başkanı Şi Cinping arasında gerçekleşen zirvede, mevcut ticaret savaşını dondurmaya yönelik karar sürpriz olarak değerlendirilebilir.

Toplantı sonrasında, Trump’ın kendinden emin ve zafer dolu bir edayla, “ABD ve Çin için sınırsız imkânlar sunan şaşırtıcı ve verimli bir toplantı oldu” yollu söyleminin ötesinde, toplantının detaylarına bakıldığında, iki tarafın ortak bir anlaşmasından ziyade, ABD’nin istediği yönde bir karar alındığı görülüyor.

Ticaret savaşına 90 günlük ara
İki ülkenin karşılıklı olarak belirli mallara yönelik olarak gümrük tarifelerini artırmaları ve halen uygulanmakta olan bu durumun bir sonraki aşamaya taşınmaması, aksine şimdilik kaydıyla dondurulması, küresel ekonomi için belki de yılın en önemli kararı olarak değerlendirilebilir.

Bu süreçte ABD, çeşitli Çin mallarına yönelik olarak yüzde 10 ilâ 25 oranında artış uyguladığı gümrük tarifesine karşılık, Çin yine çeşitli ABD mallarına yönelik yüzde 10’luk gümrük vergisi uygulaması devam ediyor.

ABD yönetimi Çin’den gelen 50 milyar Dolar karşılığındaki ürünlere yüzde 25, 200 milyar Dolar karşılığındaki ürünlere ise yüzde 10’luk gümrük vergisi uygulamasına karşılık Çin de 110 milyar Dolara tekabül eden Amerikan ürününe yüzde 10 düzeyinde gümrük tarifesi uyguluyor.

Görüşmeler sonrasında 1 Ocak 2019 tarihinden başlamak üzere, toplam değeri 267 milyar Doları bulan diğer başka ürünlere uygulanan yüzde 10’luk gümrük tarifesinin yüzde 25’e çıkartılması kararı dondurulmuş bulunuyor.

ABD’nin Çin’den beklentilerinin yinelendiği ve Çin’in bu beklentileri yerine getirmek için 90 günlük bir süre verildiği görülüyor. Yani, ABD’nin talep ettiğini elde etme konusunda yeni bir sürecin başladığını söyleyebiliriz.  

Küresel ekonomi yeni yıla umutla giriliyor!
İki lider arasında geçen söz konusu görüşme, yıl ortasında ABD’nin başlattığı Çin’in karşılık vermesiyle devam eden çeşitli mallara yönelik gümrük vergilerinin dışında yeni gümrük vergisi yaptırımlarına şimdilik kapının kapatılması anlamı taşıyor.

Görüşmede alınan karar, büyük bir gerginlik içinde geçen yılı taraflar arasında yeni bir güven ortamının oluşturulması ve 2019’a en azından umutlu bir başlangıç yapılması imkânı olarak değerlendirilebilir.

Halen uygulamada olan gümrük vergilerinin her iki ülkede çeşitli sektörleri vurduğunu da unutmamak gerekir. Öte yandan, tam da bu durumla çelişkili olacak şekilde çeşitli ülkeler bu gelişmeden kendilerine yeni bir ekonomik imkân olarak değerlendirme yoluna gittikleri de görülüyor.

Ticaret savaşında alternatif arayanlar
Çin’in ABD’den ithal ettiği soya ürünü yetiştiricilerini yıl içerisinde fiyatların düşmesiyle zor durumda bırakırken, Arjantin gibi dünyanın en önemli soya işleticisi ve üreticisi ülkeyi hem ABD hem Çin ile ilişkileri geliştirmesine olanak tanıyor.

ABD soya ürünlerinin uygulanan yüksek tarife nedeniyle Çin pazarına giremeyişi, ürün fiyatının yüzde 15 civarında düşmesi daha fazla kayıpları önleme adına Arjantin pazarının alternatif olarak ortaya çıkmasını sağlaması, bir anda Arjantin’in ABD’den soya ithalatı yapan ülkeler sıralamasında ilk sıraya taşıdı.

Bu yolla ABD’den doğrudan Çin’e ulaşamayan soya ürünleri Arjantin üzerinden Çin’in yolunu tutuyor. Bu süreçte, Çin-Arjantin arasında yeni ticaret anlaşmaları ile soyanın farklı ürün türleri halinde Çin’e girişine olanak tanıması bekleniyor.

Bir yıllık süre zarfında yaşanan ticaret dönüşümünün büyüklüğünü anlamak için diğer başka rakamlara bakmakta fayda var. Örneğin geçen yıl ABD’den Çin’e toplam 282 kargo gemisiyle soya ürünleri taşınırken, Arjantin’e tek bir gemi yükü dahi ulaşmıyordu.

ABD-Çin arasındaki ticaret savaşı bir yandan küresel ekonomiyi olumsuz olarak etkilerken, Arjantin örneğinde görüldüğü üzere bazı ülkeler bu gelişmeyi kendi lehlerine çevirmesiyle bazı alternatifleri de içinde barındırmasıyla dikkat çekiyor.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, küresel aktörlerin eylemlerinin istenmedik sonuçları olarak çeşitli ülkeler arasında ikili ilişkilerin ve küresel bağamı yeniden yapılandırması anlamı taşıyor.


5 Aralık 2018 Çarşamba

Trump’s U-Turn on Relations with ASEAN


Mehmet Özay                                                                                                                        04.12.2018

Dr. Mahathir Mohamad, the prime minister of Malaysia, stated that “there is a need for the U.S. President Donald Trump to be consistent, including over policy matters on Asia.”

The relationship between the U.S. and Southeast Asian Association of Nations (ASEAN) is crucially interconnected within mutual interests. However, the Trump administration has failed to meet the expected sustainable and consultable ASEAN policies.

The U.S. government’s majorly contributive move towards supporting ASEAN perspectives is based on two distinct policies, which involve security and economic policies as observed in territorial disputes in the South China Sea and the formation of the Trans Pacific Partnership Agreement (TPPA) during the Obama era. Hence, the Trump administration has contradicted the U.S.’s existing role for being inconsistent by encouraging irrelevant narratives due to certain fundamental principles.

On the other hand, how ASEAN member states perceive the above-mentioned approach gives some insights about the current relationship. For instance, known as a robust character and strong statesman, Dr. Mahathir Mohamad, the prime minister of Malaysia, stated that “there is a need for the U.S. President Donald Trump to be consistent, including over policy matters on Asia.”

Among the member states, countries such as Singapore, the Philippines, Malaysia, and Indonesia have comparatively felt disaffected more than other by countries by the changing characteristics and uncertainties of U.S. policy. This is quite understandable when considering the divisions between member states and their relationships with the U.S. and China.

During the Obama era, the U.S. was leading its relationship with ASEAN in a determined policy known as a ‘pivot to Asia.’ This policy aimed at re-structuring security and economic policies by supporting each other, while preferring mainly the advancement of economic relationships. Obama himself engaged significantly with member states with his official state visits, and he also attended ASEAN summits as well.

In contrast to Obama, Trump’s ASEAN policy is surrounded on narratives of his ‘America first’ agenda and protectionism as a mainstream policy. In fact, no surprise should come out of this contradiction considering his administration had delivered initial signals on how he would construct, in essential, trade-based relations with ASEAN before his presidential victory in 2016.

There is no doubt that, at least in certain terms, Trump’s policy of U.S.-economy victimization is labeled as a deconstruction process flapped out of a well-established relationship during the Obama era. Indeed, Trump called for punishment to be applied to certain countries including some member states of ASEAN, which are responsible for contributing to the trade deficit that put the U.S. at a disadvantage.

In this regard, Trump’s absence on the 33rd ASEAN Summit held in Singapore on 11-15 November meant an isolation from exchanging ASEAN interest where leaders of major regional and global powers such as Japan, South Korea, Russia, Australia, New Zealand, India, and China took part.

Although U.S. Vice-President Mike Pence represented the U.S. government, his discourse and statements during the meetings with various leaders were far from rebuilding a constructive relationship with ASEAN.

Pence re-iterated the importance of U.S. security policy of the Asia-Pacific region, while stressing that “empire and aggression have no place in the Indo-Pacific.” With this obviously Pence was referring to China and North Korea and security issues related to the South China Sea and North Korea nuclear issue, which are still considered as potential threats to the interest of the U.S. and its allies in the Asia-Pacific region.

As is known, the U.S. has a special approbation to the free access of the sea ways, which connects regional allies bound to energy sources in the Middle East and global commercial activities connecting the Indian Ocean and the Pacific region.

As seen in the above-mentioned statement of Pence, the U.S. has deprived from a multiple approach in its engagement with ASEAN. And no doubt that Pence clearly did not cater the expectations of ASEAN in the context of improvement of the economic relationship, which in fact was considered extremely essential during the current global economic recession.

Due to these uncertainties, ASEAN leaders do not have any predictable hope of boosting the relationship with the U.S., in particular, pertaining to engagement and improvement in trade and investment opportunities the region offers.

Though the U.S. administration merely focuses on security issues, it is too difficult to gain the upper hand in competition with China without cementing economic relationships and gaining engagement with and popular support of ASEAN people.

ASEAN has already acquired the position of being a strong global economic power house in terms of sustainable economic development, direct foreign investment, and increasing trade by applying liberal economic policies.

In addition, ASEAN has been re-structuring economic connectivity among the member states and strategic partners on the basis of bilateral treaties for further advancement since the establishment of ASEAN Economic Community (AEC) commencing from the end of 2015.

It is quite clear that the U.S. under Trump’s presidency does not have any significant tendency for a combination of multiple policies with ASEAN, even after the mid-term elections, which resulted in the Democratic upper-hand in Congress. The upcoming few years of Trump’s administration will be tested as to whether it will re-evaluate its relationship with ASEAN or not.


4 Aralık 2018 Salı

Açe’de bir siyasi hareket ve tarihsel gerçeklik / A political movement in Aceh and historical reality

Mehmet Özay                                                                                                                        04.12.2018

Geniş bir coğrafyaya ve çok farklı etnik yapılara ev sahipliği yapan Endonezya’nın modern tarihinde önemli dönüm noktaları vardır.  

Bunlar arasında Açe’de ortaya çıkan gelişmeler ülkede toplumsal ve siyasal değişimlerin tetikleyicisi olmakla dikkat çeker. Bunlardan biri de, Hasan di Tiro’nun 4 Aralık 1976 tarihinde dünyaya ilân ettiği Açe-Sumatra bağımsızlık bildirgesidir.

Açe’nin Endonezya’ya öncü oluşu
Tiro, dönemin şartları içerisinde bağımsızlık ruhunu içinde barındıran bildirgesini ortaya koyarken, ne Açe topraklarına ne de geniş Endonezya siyasal varlığına yabancı bir isimdir. Aksine, bağımsızlık öncesi ilk gençlik ve öğrenim yılları onu bir yandan Hollanda sömürgeciliği öte yandan Takımadalar’ın bağımsız bir ulus-devlete evrilmesiyle Endonezya gibi bir siyasi yapının varlığına yakından tanık olmasını sağlamıştır.

Bu tanıklık, onu üniversite yılları ve sonrasında gelen Birleşmiş Milletler temsilciliği süreçlerinde bizatihi siyasal hayatın odağına hem de küresel boyutta oturtmuştur.

1976 yılına gelinen süreçte, Tiro’nun düşünce yapısında yaşanan değişimleri iyi okumak gerekmektedir. Uzun bir yazının konusu olduğuna kuşku olmayan bu bağlamı Tiro’nun sömürgecilik karşısındaki duruşu olarak kısaca değerlendirmek mümkün.

2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ulus-devletin farklı etnik yapıları biraraya getirme, bir siyasi birlik ve kültürel oydaşma sağlama çabasındaki performansının farklı nedenlerle gerçekleşememesi önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

Ancak geçmişi, diğer etnik yapılarla karşılaştırılmayacak bir zenginliğe sahip Açe’nin, o dönem yetiştirdiği önemli toplumsal liderlerden biri olan Tiro’nun bu gelişme karşısında sesini yükseltme çabası beklenir ve öngörülebilir bir şey olmasıyla dikkat çekmektedir. Tıpkı kendisinden önce, bir anlamda mentorü diyebileceğimiz Davud Beureuh’in 1950’li yıllarda ortaya koyduğu siyasi liderlik gibi…

Tiro’yu 1976’da küresel çapta ses getirecek bir çıkışa sevk eden bir diğer amil ise, entellüktealizminin ötesinde bizatihi mensubu olduğu ailenin 19. yüzyıl ikinci yarısında ve yirminci yüzyılın başlarında oynamış olduğu roldür. Bu rolün anlam ve önemini, Tiro’nun yukarıda dikkat çektiğimiz bildirgesinin doğasında aramak gerekir.

Etnik milliyetçilik olgusunda doğruluk payı aramak
Bu hareket, modern siyaset bilimciler tarafından etnik milliyetçilik kavramıyla açıklansa da, bu yaklaşıma kuşkuyla yaklaşmakta fayda var. Bu gelişmeyi, sömürge sonrası dönemde ortaya çıkan siyasi-toplumsal hareketler bağlamında değerlendirme eğilimi açıkçası Açe’nin varlığını sınırlamayı içinde barındırmaktadır.

Etnik milliyetçilik kavramı ile bir ulus-devlet niteliği taşıması arzu edilen, -ki belli noktalarda bunda herhangi bir sakınca olduğu da söylenmeyebilir- Endonezya bağlamı içerisinde Açe’nin bir sınırlılık içine hapsedilmesi içten içe vurgulanmaktadır.

Bir başka deyişle, Açe’de ortaya konulan siyasi hareketi etnik kavramı ile tanımlama çabası, bir anlamda ikincil, ardıl bağlamı ile ortaya konulmaktadır. Oysa Açe, bağımsız site devletlerinden denizci bir millet olmaya kadar uzanan kadim tarihi ve siyasi varlığı, 20. yüzyıl şartlarında bir etnik yapıya indirgenebilecek boyutta sergilenmektedir.

Bu anlamda Açe-Sumatra davasını, modern batı sosyal bilimleri penceresinden bakılarak değerlendirilmek yerine, konuya daha geniş perspektiften bakılması gerekmektedir. 

Bu bakış açısının yanıltıcı perspektifi, kendini modern süreçleri anlamlandırma çabasının başarısızlıkla sonuçlanması nedeniyle geçersiz kılmaktadır. Batı sosyal bilimlerinin, özelde siyaset bilimi ve sosyolojisinin Batı toplumlarını anlama çabasından hareketle tüm dünyayı anlama çabasının ardında, Batı dışı toplumlara yön verme amacı taşımaktadır.

Sömürgeci yönelimler ve karşıtlık
Öyle ki, bugün adına Endonezya denilen ülkenin üzerinde yükseldiği ve hatta antropolojik bağlamı ile değerlendirildiğinde, adına ‘Malay’ dünyası denilen toplulukları içinde barındıran Yarımada ve Takımadalar kıyısına 16. yüzyıl başlarında ulaşan sömürgecilik süreçlerine dikkat çekilmelidir.

Bu süreç, sadece sınırlı bir mekân ve kısa bir zaman dilimi içinde değil, aksine giderek tedrici yayılma süreçleriyle, tüm Takımadaların belli başlı alanlarını içine alarak genişleme gösteren sömürgecilik dönemlerinde, Açe topraklarında var olan siyasi-sosyal yapının duruşu öncellenerek anlaşılabilir.

2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ulus-devletler dünyanın farklı bölgelerinde olduğu gibi, Güneydoğu Asya’da da çeşitli handikaplarıyla ortaya çıkmış ve bu handikaplar var olmaya devam etmiştir. Bu noktada, mevcut ulus-devlet yapılanmalarının doğası kadar, bu sürece dışarıdan bir aktör olarak işlev gören sömürgeci yapılaşmaların neden olduğunu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Tam da bu noktada, Tiro’nun yine içinde bulunduğu dönemin siyasi koşullarında mevcut yapıyı sömürgeci dönemin uzantısı telakki eden söylemine dikkat çekmek gerekir. Açe’nin, daha 19. yüzyıl son çeyreğinden itibaren sömürgeci Hollanda’ya karşı aktif olarak verdiği uzun erimli mücadelenin, tüm Takımadalar’da bağımsızlık ruhunu ve mücadelesine yön verdiği unutulmamalı.

Hollanda sömürgeciliğine karşı Açe’de ortaya konulan mücadele vatan ve adalet kavramları etrafında şekillenirken, bu yönelimin 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ulus-devlet yapılaşmasında da olmasını yani vatan birliği içerisinde adalet sisteminin yerleştirilmesini istemesindeki istikrarlı duruş göz ardı edilmemelidir.

Bu anlamda, Tiro’nun hareketinin siyasi ve felsefi arka plânını iyi değerlendirmek ve tarihi süreci bu bağlamda ortaya koymak gerekmektedir.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/12/04/acede-bir-siyasi-hareket-ve-tarihsel-gerceklik-a-political-movement-in-aceh-and-historical-reality/

3 Aralık 2018 Pazartesi

Endonezya’da yeni gösterilerin anlamı / The meaning of new demonstrations in Indonesia


Mehmet Özay                                                                                                                       03.12.2018

foto:borneobulletin
Endonezya’nın başkenti Cakarta hafta sonunda yeni bir gösteriye tanıklık etti. Yeni diyoruz, çünkü gösteriyi organize edenler, 2 Aralık 2016 tarihinde yapılan ‘dev’ gösterilinin yıldönümü dolayısıyla böyle bir gösteri düzenlediklerini açıklıyorlar.

2016 ve Ahok
Kısaca hatırlamak gerekirse, 2016 yılındaki gösterilerin nedeni, o dönem Cakarta valisi olan Basuki Cahaja Purnama’nın (Ahok) İslam’a hakaret ettiği ileri sürülerek gerçekleştirilmiş ve valilin görevden alınarak yargılanması talep edilmişti.

Vali Ahok, sözlerinin yanlış anlaşıldığını dile getirmiş ve ardından özür dilemiş olsa da hakkında açılan davanın görüşülmesi sonucu suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu bağlamda, akıllara, ‘eski’ vali Ahok yargılanarak hapsedildiğine ve ortada anormal bir durum olmadığına göre, Pazar günkü gösteriye niye gerek olduğu sorulabilir.  

Bu sorunun cevabını, 2016 yılındaki gelişmelerin arka plânında olan biteni anlayarak verebiliriz. 2016’daki gösterilerin ardından, Çin kökenli ve Hıristiyan olan Ahok’un yüretmekte olduğu Cakarta valiliği için 2017 yılı Nisan ayında yapılacak seçimlere yeniden katılacağını açıklaması bulunuyordu.

Ahok, o süreçte seçim propagandası vesilesiyle kamuya açık bir alanda kendisini eleştiren çevrelere Kur’an’dan bir ayet göstererek karşılık vermiş ve karşı eleştiride bulunmuştu. Yaptığının yanlış olduğunu nihayetinde kabul etmesi ve Endonezya mahkemesinin hapis cezası vermesi de bunun kanıtı olarak kabul edilebilir.

Cakarta’da valilik hesapları
2017 Nisan’ında yapılan seçimleri, Prabowo Subianto’nun başında bulunduğu Büyük Endonezya Partisi (Gerindra) başta olmak üzere bazı diğer partilerin desteğiyle, bir ara milli eğitim bakanlığı da yapan Anes Baswedan valilik seçimlerini kazanarak başkenti yönetmeye başlamıştı.

Dolayısıyla Pazar günkü gösterinin arka plânında ‘Ahok olayı’ olsa da, bu ‘toplumsal girişim’ farklı bir yönelimle ortaya konduğu aşikâr. O da, 2019 yılı Nisan ayında yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde yeni bir siyasal dalga oluşturmayla alâkalı.
İslami hassasiyet söylemi
Tabii olan biteni doğru teşhis edebilmek ve anlayabilmek için iki taraftaki aktörlerin ne yapmak istediklerini iyice gözden geçirmek gerekiyor. Örneğin kabalalıklara, taşıdıkları pankartlara ve sloganlara bakarak ortada İslami bir talep olduğu yönünde bir algı oluştuğu söylenebilir. Bunda belki haklılık payı da bulunabileceği düşünülebilir.

Ancak aktörler, sadece kendini İslami hassasiyetleriyle ortaya koyan sıradan halk ve bu halkın ülke siyasetinde rol oynadığını ileri süren ve bir ölçüde İslamcı kabul edilebilecek siyasi partiler ve liderleri ile sınırlı değil.

Tıpkı 2016 sürecinde olduğu gibi kendilerini aşırı milliyetçi çevrede tanımlayabilecek veya siyaset bilimcilerce geçmişleri, söylemleri ve ülkeye vaad ettiklerine bakıldığında, yine bu minvalde değerlendirilebilecek siyasi parti ve liderlerinin de işin içinde yer almış olmasıdır.

Bu kişilerin, 2016’dakinin aksine sahne arkasında değil, bugün sahnenin önünde durduklarına tanık oluyoruz.

Prabowo ve 2014 rövanşı
2016’daki gösterilerde ön saflarda Rizik Hoca’yı görmüştük… Bugün ortada yok. Çünkü hakkında açılan bir dava nedeniyle bir yılı aşkın bir süredir Suudi Arabistan’da. Ancak dünkü gösteriye telefonla katılarak katkısını esirgemedi…

Bu sefer basın Rizik Hoca yerine, Prabowo’yu ön plâna çıkardı. Bu çerçevede, Gerindra lideri Prabowo Subianto’nun 2019 Nisan’ında yapılacak başkanlık seçimlerine katılacak olması, bu aktörlüğün neye tekabül ettiğine de işaret ediyor. Bu bağlamda, dünkü gösteri Eylül ayında başlayan başlangıç kampanyası çerçevesinde değerlendirilerek meşrulaştırılabilir.

Ancak işin tuhaf yanı 2016 referansı, Ahok olayı ve 2019 başkanlık seçimlerinin birbiriyle ilintilendirilmiş olmasıdır. Çünkü ortada Ahok diye bir aktör bulunmuyor. Başkanlık seçimine katılacak olan isim Joko Widodo (Jokowi) yani şu anki devlet başkanı.

Akıllara elbetteki 2012 yılında yapılan Cakarta valilik seçimlerine o dönem Jokowi’nin yardımcısı olarak Ahok’u belirlemesi ve seçimi kazanması geliyor.

Jokowi, daha valilik süreci sona ermeden, gösterdiği yerel yöneticilik ‘başarıları’ nedeniyle bazı partiler tarafından 2014 yılında yapılan başkanlık seçimlerine aday gösterilip kazanmasıyla Cakarta valilik koltuğuna doğal bir süreç olarak yardımcısı Ahok oturmuştu. Yine hatırlatalım, bugün ortada Ahok diye bir aktör olmaması, dünkü gösterinin hedefine şu veya bu şekilde başkan Jokowi’nin konulduğunu gösteriyor.

Birlik evet, ama nasıl?
Göstericilerin dile getirdiği açıklamalardan biri, bu gösterici girişiminin ülke Müslümanlarının birliğinin sağlanması gibi yüce bir amaca matuf olduğu yönündeydi. Gerindra’nın bir siyasi parti olarak ve özellikle de liderinin siyasal duruşunun burada ciddi bir problem olarak tezahür ettiğine kuşku yok. Şayet yanlış anlamıyorsak…

Aksi halde, zaten ülkenin siyasal yaşamında mevcut siyasi partiler ve temsilcilerinin -en azından kahir ekseriyetinin- Müslüman olup olmamakla ilgili bir sorunları bulunmuyor.

Yok, talep edilen kendilerini İslamcı parti olarak tanımlayan ve/veya seçmen kitlelerini böylesi taleplerde bulunan toplumsal grupların oluşturduğu partiler kastediliyor ise o zaman Kalkınma ve Adalet Partisi’nin (PKS) Gerindra ile siyasi ittifak oluşturmasını nasıl açıklayacaksınız?

Ma’ruf Hoca nerede?
Buradan bir başka tezada geçebiliriz… 2016 yılında yapılan ‘dev’ gösteriye destek çıkanlardan biri olan o dönemki Endonezya Ulema Konseyi başkanı Ma’ruf Amin Hoca’ydı.

Ancak Ma’ruf Hoca dünkü gösteriye destek vermedi. Nedeni herhalde kendisinin 2019 yılında yapılacak başkanlık seçimlerine şu anki devlet başkanı Jokowi’nin yardımcısı olarak girecek olması denilebilir. Yoksa Ma’ruf Hoca, gösteriyi düzenleyenlerin veya katılımcıların naifçe ortaya koydukları ‘Müslümanların birliğine’ destek vermemekle mi itham edeceğiz?

Toplumun öncüleri kabul edilen siyasiler ve kimi cemaat liderlerinin bu gösteriyi teşvik ve destekleyen tutumlarının anlaşılabilir nedenleri olmadığı söylenemez. Aksine, Endonezya gibi toplumsal, siyasal ilişkilerin sivil kanadı kadar görünmeyen yüzünde devam eden asker kökenli ve seküler politikalar yanlısı liderlerin varlığının oldukça karmaşık ilişkiler ağını ortaya koyması tabii ki bu tür toplumsal hareketlerin birer amaç uğruna ortaya konduğunu akla getiriyor.

Bu noktada birkaç görüşü dile getirmekte fayda var. İlki, Endonezya siyasal yaşamında kayda değer bir kargaşanın hüküm sürdüğüdür. Kitlelerin, siyasi parti liderleri ve bazı cemaat liderlerinin hareketiyle meydanları doldurmasının toplumsal bir dinamizm kazandırdığına kuşku yok. Ancak bu dinamizmin neye hizmet ettiği ve bugüne kadar ne elde edildiği sorusunu ciddi bir şekilde sormak gerekiyor.

Dün Ma’ruf Hoca, gösterilere destek veren kişi iken bugün böyle önemli bir toplumsal ve dini şahsı başkanlık seçimlerinde aktör olarak görebiliyoruz. Ya da Prabowo Subianto gibi, asker kökenli ve Suharto rejiminin devamcısı -kaldı ki aynı zamanda üvey oğlu kadar yakın ilişkisi vardı- olarak tasvir edilen bir asker-siyasetçi tipinin son dönemde alimler çevresine yakınlaşması size tuhaf gelmiyor mu?