Popüler Yayınlar

21 Nisan 2020 Salı

Asya-Pasifik’te azınlık-çatışma bölgelerinde ve kamplarda Covid-19 manzarası / Covid-19 in the minority-conflict zones and camps in Asia-Pacific region


Mehmet Özay                                                                                                                         21.04.2020

foto: gmanet.com
Covid-19 ile mücadelede ulus-devletlerin rolüne daha önceki bazı yazılarımızda değinmiştik. Hatta bu süreci oldukça iyi yönettiği gözlemlemen Asya-Pasifik bölgesindeki bazı ülkelerin covid-19 sonrası süreçte ulus-devlet algının değişmesi bir yana, daha da güçlenerek çıkacağını ileri sürmüştük.

Bununla birlikte, Asya-Pasifik bölgesinde Covid-19 sürecinin nasıl bir yönelim takip ettiğine dair dikkatle izlenmesi gereken başka bölgeleri de bulunuyor.

Covid-19 sürecinde başarılı uygulama örnekleriyle öne çıkan Asya-Pasifik bölgesinde, azınlık ve çatışma bölgelerinde sürecinde yaşayanların ise bir başka gerçekliğe tekabül ediyor.
Bu çerçevede, bu coğrafyadaki çatışma bölgeleri ve özerk yönetim adı altında bulunan bölgelerde neler yaşandığı da önem arz etmektedir.

Ayrıca, çeşitli ülkelerdeki mülteci kamplarını da unutmadan.Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nce 9 Nisan’da yapılan açıklamada, Asya-Pasifik bölgesinde çeşitli ülkelerde kamplarda tutulan büyük bölümünü kadınların ve çocukların oluşturduğu mültecilerin sağlıklı ortamlara kavuşturulması yönündeki çağrısı dikkat çekiciydi.

Azınlık/çatışma ve özerk bölgeler

Azınlıklar ve çatışma bölgelerindeki toplumların Covid-19 ile mücadelesi tek başına ele alınamayacak, aksine bölgesel ve küresel yapıların önemli desteğiyle sürdürülebilir bir duruma işaret etmektedir.

Arakan, Patani, Mindanao, Bangladeş gibi düşük veya orta düzeyde çatışmalara konu olan ve/ya barış süreci yaşamakla birlikte, toplumsal ve siyasal yapılanmasının sağlıklı bir zemine oturtul/a/madığı toplumsal yapılarda Covid-19, bir tıbbi tehdit unsuru olmanın yanı sıra, ayrıştırmanın ve çatışmanın aracı haline getirilebilecek bir boyuta sahiptir.

Arakan

Myanmar’ın batısındaki Arakan Eyaleti’nde yaşanan göç hadiseleri sonrasında artık sayılarının sadece birkaç yüz bin ile sınırlı olan Müslümanların -ki bunların 120.000 eyalette oluşturulan 20 kampta yaşam sürmektedir- nasıl bir sağlık sistemi içinde korundukları; söz konusu göçlerin ana destinasyonu olan Bangladeş’in güneydoğusundaki Cox’s Bazar bölgesindeki kamplarda hayat mücadelesi süren bir milyonu aşkın Arakanlı Müslümanın nasıl bir sağlık ortamı ile yüzleştikleri;

Arakan ve kamp

Malezya’da, Şubat 2020 verilerine göre, toplam 14 kampta yaşam süren 178.900 mültecinin yüz binden fazlasını oluşturduğu belirtilen Arakanlı Müslümanların oluşturduğu mültecilerin ülke genelinde uygulanan  tedbirlerden nasıl pay aldıkları;

Patani

Tayland’ın güneyinde düşük yoğunluklu çatışmanın sürdüğü Patani bölgesinde merkezi Tay hükümetinin ve/ya bölgede sivil-askeri yönetimi oluşturan Güney Sınır Eyaletleri Yönetim Merkezi’nin nasıl bir sağlık politikası sergilediği;

Mindanao-Sulu

Filipinler’de başkent Manila’nın da bulunduğu Luzon Adası covid-19 salgınıyla mücadelede zorlu günlere konu olduğu bir dönemde ülkenin güneyinde Mindanao ve Sulu Adaları, barış anlaşması sonrasında geçen yıl yapılan referandumla özerk yönetime kavuşmasına rağmen, bölgenin sosyo-ekonomik yapısı ve neredeyse tüm alt yapı hizmetlerinin halen büyük ölçüde çatışma döneminin izlerini taşırken, covid-19’un toplumsal yaşamı nasıl etkilediği üzerinde durulması gereken konuların başında gelmektedir.

Merkez-çevre ayrışmasında çözüm arayışı

Bu bölgelere bazı ülkelerde özellikle alt yapı anlamında geri kalmış/bırakılmış bölgeleri de eklemek gerekiyor. Bu anlamda, Endonezya gibi bir ucundan diğerine 5000 kilometreyi aşan bulan bir ulus-devlette yerleşik merkez-çevre ayrışmasının covid-19 mücadelesinde yeni bir boyut kazandığı gözlemlenmektedir.

Öyle ki, bu süreç, daha çevreye gitmeden, merkezin kendi içinde yani, başkent Cakarta’da hükümet ile başkent valiliği yönetim çevresinin covid-19 ile mücadelede farklı politikalar gündeme getirmeleri, tam da ortak hareket edilecek bir zeminde ayrışmanın yeni bir formu olarak ortaya çıktığı gözlemlenmektedir.

Endonezya’da hükümetin uzun bir süre covid-19 vakasının görülmediğini açıklaması ardından, yabancılarla temastan kaynaklanan vakaların teker teker ortaya çıkması kadar, genel test imkânında yaşanan yoksunluklar, çeşitli bölgelerde hayatını kaybeden kişilerin ölüm nedeni olarak covid-19’a çok yakın olarak değerlendirilen akut solunum rahatsızlığı vb. nedenlerin ifşası, merkezi hükümet ile başta Cakarta valiliği olmak üzere bazı eyalet yönetimleri arasında alınacak tedbirler konusunda yaşanan çelişkili süreçler ülkede birşeylerin olumlu gitmediğinin habercisiydi ve bu süreç devam ediyor.

Cakarta valisi Anies Baswedan Geçen Cumartesi günü itibarıyla sadece başkent Cakarta’da, topla 1114 kişinin cenaze işlemlerinin covid-19 protokollerine göre yapılması, hastane raporları ile bazı çelişkilerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Vefat edenlerin bazılarının yakınları halen hastahnalerden ölüm raporunu beklemeleri ise sürecin nasıl işlediğinin bir başka göstergesi.

Aralarında Açe’nin de bulunduğu bazı eyaletlerde hastalardan alınan örneklerin testler için uygun sağlık ekipmanlarının bulunmaması nedeniyle başkent Cakarta’daki Sağlık Bakanlığı Araştırma ve Geliştirme birimine (Balitbangkes) gönderilmesi, aradan geçen süre zarfında olumlu veya/olumsuz cevap alınmamasına rağmen, hastaların hayatlarını yitirmesi alt yapı eksikliğinin yanı sıra, bürokratik engellemelerin ne denli etkin olduğunu akla getiriyor.

Kaldı ki, ülkenin en batı ucunda bulunan Açe Eyaleti’nden uçakla iki buçuk saatlik mesafedeki başkente gönderilen ve geri gelmesi beklenen örneklerin birbirine karışıp karışmaması, yolda veya bekleme sürecinde herhangi bir müdahaleye konu olup olmaması gibi bir dizi soruyu da akla getiriyor.

Burada savunmacı bir yaklaşımla, zaten başkent Cakarta’da durumun pek de iç acıcı olmaması nedeniyle, Açe’deki ve/ya başka bölgelerdeki sağlık alt yapısının dikkate alınamayacak olmasını normal bulabilir. Ancak Açe’nin tecrübe ettiği ve o dönem yüzyılın felâketi olarak adlandırılan tsunami sonrasında bölge için kullanılması öngörülen yedi milyar Dolarlık uluslararası desteğin nasıl bir sağlık alt yapısının geliştirilip geliştirilmediğinin sorgulanacağı dönemler aslında covid-19 gibi dönemlerdir.

Bugün Açe’de herhangi bir hastahanade covid-19 testinin yapıl/a/maması bir yana, sağlık görevlilerinin en temel ihtiyaçlardan yoksun olması tsunami sonrası yeniden yapılanma ve ardından “özerk” bir siyasi yönetime sahip Açe’nin nasıl bir kalkınma sürecine konu olduğunun test edilmesine neden oluyor.

Özerk yönetim şartları çerçevesinde uluslararası partnerlerle ortak projeler/destekler gündeme gelebileceği gerçeğine karşın, bugün Açe covid-19 çerçevesinde merkeze bağımlı bir yapı sergilemektedir. Ulusal basında Açe’de güya covid-19 önlemleri çerçevesinde askerlerin alelade maskeleri Açeli yaşlıların yüzlerine takarken çekilen ve neredeyse özellikle çekilmiş imajı uyandıran fotoğraflar ise, sanki bölgede son on beş yıl hiç yaşanmamış, aksine çatışma döneminin sorunlu yapısını ortaya koyan bir görüntüye gönderme yapıyor.

Tsunami sonrasında Türk Kızılay’ının eyalet başkenti Banda Açe’de inşasına katkıda bulunduğu “Toplum Merkezi”nde kendisine ayrılan bir bölümün yıllardır atıl bir vaziyette durması ise sadece bugünler için değil, Açe’de genel kamu sağlığının desteklenmesi geliştirilmesi için olası bir imkânın nasıl heba edilebileceğinin de örneği olarak ortada durmaktadır.

Kızılay 2009 yılından sonra bölgeden çekilirken, bir süre Banda Açe’deki Endonezya Kızılhaç’ına (Paleng Merah Indonesia-PMI) gönderildiği ifade edilen azımsanmayacak miktarda desteğin ise ne şekilde harcandığı herhalde PMI kayıtlarından araştırmam mümkün olabilir. Sorunun temelinde şu veya bu kurum ve yardım değil, sürdürülebilirlik esasına dayalı bir yapılaşmanın olup olmadığıdır söz konusu olan.

Yoksa, Açe’nin kendine yeter kaynaklarının bugüne kadar Açeliler için kullanılmamış olması, özerk yönetim adı ile var olan siyasi sistemin tüm detayları ile uygulanmaya geçirilmemiş olması, sadece covid-19 gibi küresel bir süreçte kamu sağlığı alanında acınası durumların ortaya çıkmasına yol açmakla kalmıyor. Aksine, bölgenin kendi bağlamında, diyelim ki Endonezya’nın diğer eyaletleri için de örnek teşkil edecek bir yapılanmanın hayata geçirilememesine neden oluyor.

Asya-Pasifik bölgesinin Güney Kore örneğinde olduğu gibi kalkınmış ülkelerinin Covid-19’la mücadelede sergilediği görece başarının yanı sıra, yaşanan küresel kaos nedeniyle -en azından şimdilik- gözlerden uzak kalan azınlık-çatışma ve özerk bölgelerinde yaşayan toplumların nasıl bir sağlık ortamı ile yüz yüze kaldıkları dikkatle ele alınmayı bekliyor.

Bu çerçevede, bölgedeki ilgili ulus-devletlerin yanı sıra, bir birlik olarak ASEAN ile Tayvan, Güney Kore, Singapur gibi kalkınmış ülkeler kadar, çatışma bölgeleri toplumlarının bazı özellikleri dolayısıyla halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin de işbirliğine imkan tanıyan bir yapılaşmanın hiç kuşku yok ki, bugünlerde çokça gündeme getirilen “paradigma değişikliğini” ilk adımı olacağına kuşku bulunmamaktadır.


18 Nisan 2020 Cumartesi

Asya-Pasifik’te Covid-19 mücadelede ve paradigma değişimi / Tackling the Covid-19 in Asia-Pacific and paradigm change


Mehmet Özay                                                                                                                        19.04.2020

Covid-19’la etkisini henüz kesmese de, dünyanın önde gelen devletlerinin bir güç yarışı tesisiyle covid-19 sonrası döneme hazırlanma eğilimleri sergilediklerini ileri sürebiliriz.

Bazı ülkelerin esnek rol oynamasına karşılık bazılarının adına devlet gücü denilen bir anlamda otorite olarak tanımlanan yöntemle toplumlarını kontrole tabi tutmaları görülmektedir.

Temelde birbirinden farklılık arz eden yaklaşımların herbirinin, kendinde haklılık payı olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, disipline alışmış bir toplumsal yapıda devletin olağanüstü şartlar olarak değerlendirilen salgın hastalık dönemini ‘sıkı’ tedbirlerle çerçeveleme çabası yadsınır bir durum değildir.

Burada farklılıklarla söz konusu covid-19 felâketinden kurtulma konusunda gösterilen çabaların değil, aksine kararsızlıklarıyla öne çıkan toplumların ve devletlerin büyük kayıplar yaşamalarıdır dikkat çekilmesi gereken.

Paradigma değişiminin aktörleri

Yakın tarihi geçmişte, doğal afetler ve/ya insan ürünü felâketler sürecinde benzer güçlerin nasıl hareket ettikleri hatırlandığında, bugün küresel ekonomi başta olmak üzere üretim-tüketim süreçlerinin durma noktasına gelmesi, bu sürecin yeniden başlamasıyla ne türden siyasal ve ekonomik açılımlar olacağı, belirli sektörlerin elde edeceği düşünülen kazanımlar veya kayıplar çerçevesinde yeniden şekillendirilecek bir eko-politik yapı hazırlığı ile bağlantılıdır.

Bu hazırlığın bir paradigma değişimi getireceği yönündeki güçlü kanı hiç kuşku yok ki, yine önceki tecrübelere dayanıyor. Yani toplumsal yapının işlerliğini engelleyen her ne ise, bunun ortadan kalkındırılması ile yeni bir sistemik anlayışın yeniden rasyonel bir tasarıma kavuşturulması çabasıdır.
Bu süreç, aynı zamanda riskin yükseldiği bir toplumda yeniden güvenin tesis edilmesi çabasıdır. Bunun yanı sıra, covid-19’un oluşturduğu şok dalgaya teslim olunmasının nedenlerinin de, bu süreçte dikkatle ele alınacağına kuşku yok.

Bu noktada, söz konusu şok dalgayla nasıl mücadele edildiği hususu ısrarla üzerinde durulmayı hak etmektedir. Çünkü buradan alınacak dersler, yukarıda dikkat çekilen paradigma değişiminin neye tekabül etmesi gerektiği kadar, hakikaten bir paradigma değişikliği olacaksa bunun aktörleri ve parametrelerinin neler olacağı konusunda da bir fikir verecektir.

Kafası karışık Batı

Avrupa ülkeleri nezdinde Birlik içerisinde yaklaşık son dört yıla damgasını vuran Birleşik Krallığın, Birlikten ayrılması ve bunun siyasi ve ekonomik kazanımlarının ve kayıplarının daha sonuçlanmadığını dikkate almak gerekiyor. Bu kopuşun, birlik olmanın manevi varlığına yönelik bir tehdit olarak tespiti ise hiç kuşku yok ki, ekonomi olgusundan öte bir anlam taşımaktadır.

Bu nedenle, önümüzde/geleceği varsayılan post-covid-19 sürecine, hazırlık aşamasının bugünden değil, bir anlamda dünden başladığını söylemek gerekiyor.

Bu çerçevede, Avrupa Birliği’nin kendi iç sorunlarına, yani sağlık sektöründen birlik içi dayanışmaya kadar mevcut sorunları nasıl biçimlendireceğinden, küresel ekonominin geldiği noktada nasıl bir hamle ile süreçte önemli bir aktör olup olamayacağı tartışılabilir.

Bununla kastettiğimiz husus, Avrupa Birliği ve aynı zamanda ABD’nin covid-19 öncesi durumda mevcut siyasal dağınıklıklarının, kararsızlıklarının, tüm gelişmişliklerine karşın Covid-19 sürecindeki politikalarına ve eğilimlerine yansıdığı ortaya çıktı.

Burada sadece ilgili Batı ülkelerin hükümetleri değil, toplumlarının da böylesi bir felâket karşısında nasıl bir tavır takınılacağı karşısında sergiledikleri biçimsizlik, Batı ülkelerinin  kafa karışıklığının, tutarsızlıklarının ve de kibirlerinin bir sonucu olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Doğu’nun disiplini

Covid-19’un yaygınlaşma sürecinde erken dönemde karşılık bulduğu Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri hükümetlerinin aldığı tedbirler ve kamuoylarının desteği ve işbirliği gibi faktörlerle bir toplumsal sağlık yönetimi örneği olarak değerlendirilmelidir.

Daha önce de dile getirdiğimiz üzere, teritoryal olarak görece küçük ülkeler olmalarına rağmen, salgının baş gösterdiği ilk günlerden itibaren Singapur, Tayvan, Güney Kore ve Çin’e bağlı Hong Kong özerk yönetim bölgesi aldıkları tedbirlerle kamu sağlığını korumanın yanı sıra, kamusal yaşamın devamlılığı konusunda da istikrarlı bir yaklaşım sergiliyorlar.

Şubat ayı sonu itibarıyla, Çin’den sonra ikinci büyük vaka sayısının ortaya çıktığı Güney Kore, doğal panik ortamını yaşasa da, bu şartlarda bile ekonomisini durduracak sınırlılıklara pek başvurmadı.

Aldığı tedbirlerin başında test sayısının artırılması, vakalara müdahale hızı ve bölgesel kontrollerle süreci yönetirken, Kore halkının verdiği desteğin de sürece doğrudan katkısı olduğu ortada.

Güney Kore’de covid-19’lu seçim

Güney Kore’yle aynı dönemde covid-19’a yakalanan ABD’de durumun vahameti, 2016’dan bu yana ülke yönetiminde yaşanan karmaşanın bir gösterge olduğuna kuşku yok.

Moral destek yapısını zaten yitirmiş, gelecek Kasım ayında yapılacak seçimde, “Yine Trump’la mı Trumpsız mı?” tartışmalarının başladığı bir ortamda ABD yönetiminin önce Çin’i, ardından Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef alan saldırgan tutumu süreci yönetememek kadar, kamusal moral kaybına yeni bir boyut eklenmesi anlamı taşıyor.

Covid-19’un ağır tesirini atlatmak üzere olan Güney Kore’nin üstüne üstlük bu süreçte bir de ulusal seçimleri gerçekleştirmesi olağanüstü bir duruma işaret ediyor. Bu çerçevede, bir kurum olarak devletin ve halkın güven nosyonu ile ilişkilerini açıkça ortaya koymaktadır.

Bir başka yazıda kaleme almayı düşündüğümüz seçimleri ise, devlet başkanı Moon Jae-in’in başkanı olduğu iktidardaki Demokratik Parti’nin seçimleri büyük ara farkla kazanması, halkın süreci hükümetin süreci yönetebildiğinin ve pek çok ülkede sarsıntılara yol açan ekonomik kırılmaların şaşılacak ölçüde Güney Kore’de hissedilmediğini veya halkın yaşanan sıkıntıları paylaşmak noktasında bir anlamda vatandaşlık görevini yaptığını ortaya koyuyor.

Burada bireyci tutumun değil, toplumsal iyiyi ortaya koymaya yönelik bir intizamın olduğunu akla getiriyor. Tam da bu ortamda, covid-19 tedbirlerine yani maskeli ve eldiven takma zorunluluğuna riayet ederek sandık başına giden Güney Koreliler iktidardaki hükümete de en büyük desteği verdiklerini oylarıyla ortaya koydular.

Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin covid-19 mücadelesinin geçmiş tecrübeler kadar disiplinli toplum unsuruna bağlılığına vurgu yapılmalıdır.

Yine tekrar olmak üzere, bu ülkelerin ortaya koydukları çabaların aksayan yönleri olmadığı söylenemez. Ancak Avrupa ve ABD kıyaslamasında devlet ve hükümet ciddiyeti, kamouyonun birbirine bağdaşık tutumu en azından bugün covid-19 karşısında sergilenen kontrolün temelini oluşturuyor.


15 Nisan 2020 Çarşamba

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler IV / Some issues about research phenomenon and research university IV


Mehmet Özay                                                                                                                         15.04.2020

Araştırma üniversitesinin belki de dikkat çekilmesi gereken birincil görevi, modernitenin kurduğu ve geliştirdiği binary -ikili-  yapıları kökten sökmektir.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modernitenin sorunlu yapısının fark edilmesinin neden olduğu gelişme, adına post-modern denilen yapılaşma ile ortadan kalkmadığı gibi, aksine modernitenin kökleri ile bağlantısı nedeniyle bir tür devamlılık olarak zuhur etmekte ve etkinliğini bir anlamda güçlenerek devam ettirmektedir.

Oysa, modernitenin kökeninde yer alan binary kodlarını sömürgecilik dönemi başlangıcı ile ele almak gerekmektedir.

Yoksa, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir başka post olgusu yani, post-kolonyalizmin açtığı varsayılan ‘gedik’in bir gedik olmadığı, aksine tıpkı modern/post-modern ilişkisinde olduğu gibi, yeni bir tür sömürgeleştirmenin kapısını aralama uğraşı olduğu ortaya konulmalıdır.

Binary kodların küresel olarak yaygınlaşması anlamına gelen sömürgecilik döneminde ne olup bittiğini anlamak, moderniteyi ve sonrasında yani, bugüne kadar gelen dönemi hakkıyla değerlendirmekle eşdeğerdir.

Genelde sosyal bilimler, özelde sosyolojinin içine düştüğü tuzağı, belki bu şekilde aşmak ve yeni bir sosyal bilim alanı oluşturmak mümkün olabilir. Bununla kast edilen, sömürgecilikle oluşan modernitenin içinde geliştirdiği binary yapılar ki bununla öncelikle ben (batı), (beyaz) (merkezde erkek) ile öteki (tüm diğerleri) ilişkisinin oluşturduğu bir meşruiyet ortamı söz konusudur.

Temelde sömürge öncesi döneme, yani Skolastik Hıristiyanlığa gidildiğinde Avrupa’da beyaz/erkek olgusu ile beyaz/kadın olgusunun yan yanalığından ziyade, bir gizli ‘öteki’ olarak beyaz kadının varlığından söz edilebilir.

Batı/beyaz/erkek ve kadın ile birlikte, aynı toplumsal evrenin içinde yer aldığı iddia edilen diğerleri arasındaki gizli ayrım, sömürgecilikle birlikte kendini açık seçik ortaya koyma fırsatı ve imkânı bulmuştur. Öteki coğrafya, öteki varlık Batı/beyaz/erkekle kesin bir ayrışma oluştururken, Batı/beyaz/erkek için yeni bir etik durumun oluşmasına yol açmıştır.

Sömürgeciliğin bu ilk evresindeki farklılaşma yani, Batı/beyaz/erkek ile ötekinin tüm formları arasındaki gerilim, ilişki süreçlerinin derinleşmesiyle yani sömürgeciliğin yaygınlaşması, sömürgeleştirilen topraklarda üretim araçlarının ve süreçlerinin yerli yerine konulması ile toplumsal alanda derinleşen ve çoğalan farklılaşmalar birbiri ardına türemiştir.

Modern dönemde yaşanan ve karşılaşılan ve bir anlamda binary modüller olarak meşrulaştırılan cinsiyetçi, ırkçı, sınıfsal, siyasal vb. ayrışmaların kökeninde böylesi bir uzun erimli bir yapılaşmanın olması, bir anlamda bu oluşumların kökeninin anlaşılması ve kabullenilmesinin önündeki zorluğu teşkil etmektedir.

Karl Marx’ın 19. yüzyıl ilk yarısında keşfedeceği toplumsal/sınıfsal farklılaşmanın kökeninin bu erken sömürgecilik döneminde atılmış olmasına şaşmamak gerekir. Ancak Marx’ı sınırlandıran, onun batı Avrupa sınıflı toplumunu tanımlaması çabasına karşılık, bunu evresellik iddiasıyla genişletme çabasını sergilemek suretiyle kendi içinde çelişkilere düşmesidir.

Bunun en temel nedeni, içinden çıktığı Avrupa toplumunun modernleştirici değerlerini benimsemiş ve evrensele bu sorunlu değerler bağlamında erişmek istemesinden kaynaklanmaktadır.

Nihayetinde, Marxism’in 20. yüzyıl başlarından itibaren gelip dayandığı sınırlar, onu yeniden yorum çabaları ki içinde eleştirel düşünce, feminizm, çevrecilik vb. gibi post-modern döneme damgasını vuran tüm -izm/-cilikler ile bir başka bağlamda yeşertme uğraşlarından başka bir şey değildir.

Bu sürecin içerisinde sözde, öteki olarak kendini tanımlama istiadındaki çevrelerin adına İslami modernizm, İslami çevrecilik, İslami feminizm vb. sözde kavramsallaştırmalarıyla ortaya koydukları unsurların bir yukarıda zikredilen/öncekinin kopyası, sahtesi olmak kadar, onun devamlılığına ve gelişimine yol veren bir bağlamı olduğuna dikkat çekilmelidir.

Batı modernleşmesi karşısında kendi modernleşmesini koydukları iddiasında olanların, Batı modernleşmesine muhalefet ettikleri iddiası, en hafif bağlamıyla bir yanılgının ifadesidir.

Bu kişilerin kendilerini, Batı modernleşmesi içinde olduklarını düşünmemeleri gayet doğal. Bunun asli nedeni, bu modernleşmeci olguya bizatihi kendinde Batılılaşma sürecine ayak uydurarak, Batı’daki ya da Batı’nının ürünü kurumlarda diyelim ki, üniversitelerde yetiş/tiril/erek kazandıkları düşünce ve tutumlardır.

Araştırma üniversitesinin bu çok temel varoluşsal durumu fark edip etmediği konusu hiç kuşku yok ki can alıcı bir meseledir.


12 Nisan 2020 Pazar

ASEAN’da Covid-19 sürecinde ekonomik mücadele / Reconstruction of economy during the Covid-19 in ASEAN


Mehmet Özay                                                                                                                         12.04.2020


foto: asean.org
Küresel ekonominin önde gelen sürdürücüleri konumundaki birkaç bölgeden biri olan ASEAN’da dönem toplantıları gündemin tek konusu olan covid-19’a odaklanmış gözüküyor.

Bu yıl ASEAN dönem başkanlığını yürüten Vietnam’ın öncülüğünde üye on ülkenin dışişleri bakanlığı yetkililerinin katılımıyla yapılan video toplantıda covid-19’la mücadele ele alındı.

Covid-19 mücadelesi

Bölge ülkelerine tekil olarak bakıldığında görece bir sürdürülebilir mücadeleden söz edildiği söylenebilir.

Bununla birlikte, tek tek ülkelerin sahip oldukları sağlık alt yapı farklılaşmaları ve yönetim becerilerinin varlığı ve sürdürülebilirliği değil, aynı zamanda covid-19’un neredeyse kısa aralıklarla bilinmeyen yeni bir boyutunun daha ortaya çıkmaya devam etmesi karşısında, tekil mücadeleden öte, çoklu ve geniş bir coğrafyada ortak mücadele yöntemini zorunlu kılıyor.

ASEAN özelinde bugün ortaya konmakta olan bu çabanın çok daha öncesinde alınması yerinde olurdu. Ancak yukarıda dikkat çekilen faktörlerin de yol açtığı bir tür rahatlık ve/ya engelleme ile sorunun kapsamlı bir şekilde ele alınmadığı söylenebilir.

Bölgesel ekonominin reorganizasyonu

Bununla birlikte, dünyanın gelişmiş ülkelerinde yaşananlara bakıldığında, ASEAN ve Çin, Japonya ve Güney Kore gibi Doğu Asya ülkelerinin gerek sağlık konusunda gerekse ekonomik durgunluk konusunda işbirliğine açık bir yönelim sergilemeleri küresel yapılanma adına oldukça önemli bir gelişme.

Geçen hafta başlayan ve devam edileceği anlaşılan görüşmelerde, bazı üye ülkeler tarafından alınmış ve/ya alınması beklenen tedbirleri yaygınlaştırma konusunda bilgi akışının yanı sıra, bölge toplumlarının ekonomik yapılaşmalarını destekleyecek çözümler oluşturuyor.

Öte yandan, ASEAN dışişleri bakanlarıyla birlikte, salgına konu olan birincil ülke olan Çin ile Doğu Asya’nın diğer iki önemli ülkesi Japonya ve Güney Kore dışişleri bakanlarının da katılımıyla önümüzdeki hafta içinde bakanlar düzeyinde yeni bir video toplantı yapılması bekleniyor.

Söz konusu bu iki bölgenin yani, Doğu ve Güneydoğu Asya’nın birarada ele alındığında bir yandan küresel ekonomiyi domine eden, öte yandan giderek orta sınıflaşma eğilimleri ve tüketimci özellikleriyle öne çıktığı unutulmamalıdır.

Bunun yanı sıra, dinamik ve genç nüfusuyla önemli bir pazar oluşturduğu ve orta sınıflaşma yönündeki bu eğilimin tedrici olarak arttığı da ortadadır.

Ulaşım ve turizmden bütüncül yapıya

Bölgede önemli bir mobilizasyon süreci anlamına gelen Ocak ayı başlarındaki Çin yeni yılı, virüs salgını nedeniyle alınan tedbirler nedeniyle ulaşım ve turizm sektöründe gerçekleşen iptaller, başta bu alanlarda ekonomik durgunluk şeklinde karşılık bulmuştu.

Çin’den gelen tur iptalleri sonrasında, söz konusu bu turizm dolaşımında önemli paya sahip Singapur, Malezya ve Endonezya farklı sektörlerdeki açılımlarla yaşanan açığı kapatma eğilimi sergilerken, bugün gelinen noktada artık düşünülen alternatiflerin de işe yaramayacağı ortaya çıkmış gözüküyor.

Bu nedenle, hafta içinde başlayan görüşmeler ve önümüzdeki dönemde de devam edeceği anlaşılan görüşmelerin bölge ekonomisine yeni bir yön verme açısından kayda değer gelişmelere konu olacaktır.

Virüsle mücadele tecrübesi

2003-2004 yılındaki SARS ve H1N1 gibi bölgesel düzeyde etkin olan salgınlar nedeniyle, gerek devlet kurumları gerekse halk katmanlarının tecrübe sahibi olmasının da verdiği etkiyle salgının ilk safhasında alınan tedbirlere uyumun olumlu sonuç verdiğine tanık olunmuştu.

Ancak ikinci safha olarak değerlendirilen, özellikle yurt dışında ülkelerine dönen vatandaşların neden olduğu yeni bir salgın dalgasına konu olan bölge sağlık tedbirlerini daha da yaygınlaştırırken, bir yandan da açıklanan ekonomi paketleriyle toplumun yakın ve orta vade geleceğine dair oluşan kaygıları izole etmeye çalışıyor. 

Kompleks üretim süreçleri nedeniyle birbirine giderek daha çok bağımlılaşmış ve bir o kadar da rekabet halindeki Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin yetkilileri, rutin ASEAN toplantıları çerçevesinde bir araya gelerek ortak kararlar alma aşamasındalar.

Bununla neyi kastettiğimiz biraz daha anlamlı kılma adına şu örneği vermekte fayda var. ASEAN, küresel çapta Çin’in ikinci büyük ihracat partneri olma özelliğine sahip.

Çin’in Asya’daki en büyük ihraçat yaptığı iki ülke Japonya ve Güney Kore’dir. Öte yöndan, Asya bağlamında Çin’e ihracatta ilk iki sırada yer alan ülke yine Güney Kore ve Japonya’dır.

Bu oldukça komplike durum, ülkeleri birbirine bağımlı kılması yaşanmakta olan kriz döneminde alınacak tedbirlerin de birlikte kararlaştırılması ve uygulanmasını zorunlu kılıyor.

Burada öne çıkan husus, bir ülkede üretim süreçlerinde yaşanan aksamanın, diğer ülkelere etkisi ve yaygınlaşma seyridir. Yaşanan riski daha da artıran husus hiç kuşku yok ki, sorunun ne zaman çözüme kavuşturulacağının bilinememesidir.

Üretim, finans, lojistik gibi ekonomi süreçlerinin rasyonel temellere dayandığı yapı, bu belirsizlik karşısında daha da eli kolu bağlı bir duruma itiliyor.

Bu nedenle, örneğin Singapur üretim süreçlerinin devamı noktasında bugüne kadar sürdürülebilirlik noktasında kararlı bir politika sergilerken, aynı zamanda Avustralya ile bu alanda bir anlaşma yapmak suretiyle bu karar sürecini nispeten bölgesel boyuta taşıdı.

Bugün ASEAN ile Doğu Asya ülkeleri arasında benzer bir sürecin başlatılabileceğini düşünmek için gayet makul nedenler bulunuyor.


10 Nisan 2020 Cuma

Eğitim hedeflerinde teori ve pratik çelişkisi / Contradiction between the theoretical and practical goals of education

Mehmet Özay                                                                                                                        09.04.2020

Temel ve yaygın eğitim kurumlarında ortaya konulan eğitim süreçlerinin teorik çerçevesinin küresel yapılanmanın etkisi kadar, ilgili toplumun maddi varlıkları ve manevi değerlerine de dayanmaktadır. Hatta eğitimi erken dönemlerinde ikinci durumun birincisi karşısında öncellenmesi gibi bir durumdan da söz etmek mümkündür.

Bununla birlikte, günün getirdiği modernleşmeci eğilimlerin ve bunu hızlandıran küreselleşme bağlamının bu temel gerçeği ortadan kaldıracağı yönünde bir argümanı da gündeme getirecek kesimler olabilir.

Ancak, en azından böylesi bir temel yaklaşımın halen geçerlilik taşıdığına vurgu yapmak suretiyle, modernleşmeci ilüzyonlar karşısında gündelik gerçekliğe belirleyen şartların yerelden başladığına dikkat çekmekte fayda var.

Bu çerçevede, eğitim süreçlerinin tekil bireyin gelişimine ve onu kendine yeter bir sürdürülebilirliğe eriştirmesi beklentisi, günümüz eğitim düşüncesinin ana konularından birini oluşturmaktadır. Bu noktada, eğitimin salt soyut kurallar bütünü olarak algılanmaması gerektiği ortaya konulmalıdır.

Tam da bu noktada, adına demokratik, katılımcı gibi isimlerle anılabilecek bir eğitim yönteminin ve politikasının bu amaca matuf bir teorik kaynak oluşturmaktadır.

Ancak, günümüz toplumlarında bu teorik yaklaşımın uygulanırlığına kayda değer bir şekilde işaret edilmekle birlikte, gerçek yaşam şartlarında bunun nasıl gerçekleştiği ise incelenmeye değer bir konudur.

Bu noktada, eğitim süreçlerinin bireysel ve toplumsal yaşamın gündelik rutinini ne denli anlamlı kılıp kılmadığı, bu yönde ne gibi teşvikler ortaya koyup koymadığı, bunu nasıl kontrol edip etmediği ya da temelde böyle bir kontrol olgusunu gündemine alıp almadığı da tartışmaya açık bir konudur.

Bu konuda kayda değer bir kaygının hasıl olması, sanki eğitim süreçlerine taraf olan neredeyse tüm kesimlerin ortaklaşa kabullendikleri veya kendilerini kabullenmek zorunda hissettikleri bir şartın varlığıdır. O da, eğitim kurumlarındaki kurallar bütününün, öğrenci kitlesinin önüne serilen sınav süreçlerine bağlantılandırılmış olmasıdır.

Yukarıda dikkat çekilen demokratik eğitim olgusu konusunda -en azından ilke olarak- pek çok çevrenin neredeyse hemfikir olması, bireylerin gündelik yaşamlarında genel toplumsal iyi ve faydaya matuf bir gelişmeye yol açması konusundaki kanaatten kaynaklanmaktadır.

Bu noktada, hiç kuşku yok ki, beklenti gündelik yaşamın bireysel ve toplumsal vechesini nitelikli ve anlamlı kılmaya matuf yönlerinin öne çıkarılması beklentisi söz konusudur. Bununla birlikte, eğitim süreçlerinin bu yönde ne denli anlamlı ve sürdürülebilir bir yöntem takip ettikleri konusu şüphelidir.

Bireylerin edinecekleri varsayılan ‘kendine saygı’ olgusu, aslında eğitim süreçlerinde gizli/açık verilmeye çalışılmasına rağmen, bunun temelde bilgi edinimi ile geleceği, ortaya çıkacağı varsayılmaktadır.

Bilginin kişiyi dönüştürücü etkisinin doğruluğuna kuşku olmayabilir. Bununla birlikte, aksi iddiaların da olduğu dikkate alındığında, bilginin ne türden dönüştürmelere yol açtığı konusunda daha fazla söz sarf edilebilir.

Ancak mevcut temel eğitim ve hatta yüksek eğitim kurumlarının pragmatik bir amaca yönelik yapılaşması hiç kuşku yok ki, bilgi ediniminin tekil bireylerin yaşamlarında ve geniş toplumsal alanlarda ne türden iyileştirmeciliği sağladığı hususu sorgulatır düzeydedir.

Bu kısa tartışmayı daha anlaşılır kılma adına gündelik yaşamdan bazı örnekler vermekte yarar var.

Bu noktada, eşimiz dostumuzun dışında tanımadığımız pek çok insanla karşı karşıya geldiğimiz ve bu insanlarla örneğin kütüphaneler, otobüs ve minibüs durakları, tren ve metro istasyonları, vapur ve motor limanları gibi sayılabilecek daha pek çok mekan gibi ortak alanları belirli zaman dilimlerinde paylaşmak zorundayız.

Bu zaman ve mekân bağlamı, bireyin tutum ve davranışlarının kendini ötekinden ayırıcı, yok sayıcı; öte yandan kendini öne çıkartıcı bağlamları mimik ve jestler, bedensel hareketler ve sözlü söylemler gibi kişiyi toplumsal arenada var ve görünür kılan unsurların yapılaşmasının anlamlı, düzenli, her daim gözden geçirilmeye matuf yönler olduğuna dikkat çekilmelidir.

Bilgi ve davranış ilişkilerinin, bilginin yapılaştırıcı kuvvesinden hareketle belki de takip edilebilecek sınanabilecek mekânlardan bazıları bizatihi bilginin aktarım merkezleri olan okullar ve kampüsler içerisindeki kütüphaneler, yemek salonları, kantinler gibi bu mekânların kullanıcılarına ait yerlerdeki tutum ve davranışlar ne türden bir teorik bilginin tekil bireylerin davranışlarına yansıdığını veya yansımasının ne denli problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Kütüphanelere girdiğinizde karşınıza çıkan pek çok uyarı noktası, tıpkı metro istasyonunda metro trenine nasıl gireceğini, nasıl duracağınızı, nasıl hareket edeceğinizi vb. yönergelerle sınırlı olmayacak şekilde üstüne üstlük bitmeyen anonslarla yapılandırma çabasına benzer şekilde her türünden yeme içmenin olmamasına dair, ne tür ayakkabılarla ve ne tür yürüme şekilleriyle hareket edilebileceğini, tekil (telefonla) ve grup olarak konuşmamanın ne için gerekli olduğu gibi pek çok yönlendirici unsurlarla karşılaşılır.

Aynı masayı veya birbirine eklemlenmiş blok masaları kullanan bireylerin jestler, mimikler ile yüzün ve bedenin ilgili yer ve organlarıyla temas, el kol ve bacak hareketleri, oturulan sandalye ve masaya yaklaşma, dayanma, abanma türleri, esneme-gerinme, geğirme, aksırma/öksürme ile -her ne kadar izin verilmiş olsa da- su içme ediminin kayıtsızca gerçekleştirilmesiyle bir tür gizil gösterişe dönüşen bedensel hareketlerle ve bunu göstermeci boyutta sesle destekleyen gurultulu/gürültülü yudumlayışlar bilginin gündelik yaşamda, minor eylemler çatısı altında neye tekabül edip etmediğini sorgulamaya yöneltmektedir.

Bedenin ve beden hareketlerinin her birinin bireyin kendinde ve özel alanı olmaktan çıkıp kamusal alanda var olmasının bir aracı konumuna dönüştürülmesi, bir tür egemenlik şeklinde tezahür ettiği varsayılabilir.

Adına post-modern denilen ve hiçlik olgusunu güçlü bir şekilde içinde sabitlemiş olan dönemin, düşüncenin sözde bireye açtığı varsayılan alanın gündelik pratikler silsilesi içerisinde yanı başındaki diğer bireyleri, uzak-yakın çevresini ve de geniş toplumu yadsıma temelinden hareket etmesi açıkçası eğitimin ortaya koymak istediği hedeflerle tastamam çelişkisinin ifadesidir.

Bu durum, tekil bireylerin olsa olsa, kültürel, dini, medeni vb. formlarla düşünce boyutundan pratiğe geçirilmesi beklenen unsurlarını yadsıdığının da bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Kayıtsızca gerçekleştirilen söz konusu eylemlerin ve duruşların bir kültür olduğu söylemini dillendirmenin ise tavize maruz bir yan bırakılmadan, aynı şekilde kayıtsızlığın kültürel forma abanması şeklinde değerlendirmek gerekmektedir.

Kültürün, dinin, medeniyetin hiçbir formunun dışlamakta zorluk çekmeyeceği yukarıda dikkat çekilen ve gelişigüzellikle bağdaşık eylemler bütünü, olsa olsa günümüz toplumlarında yaygınlaşma eğilimi gösteren bencillik, bireycilik, yadsıma, kaygısızlık gibi maalesef olumsuz olarak sınıflandırılabilecek düşünce ve eylem türleri ile birlikte anılmayı hak etmektedir.

Bireyin gündelik yaşamda diğer insanlarla paylaştığı çok farklı mekânlarda bedeni ve mekânı ilgilendiren diğer unsurlarla ilişkisi bir itekleme, dürtükleme, dokunma, vb. bağlamlarda gerçekleşir.

Bu tür unsurların kişinin akli melekeleri çerçevesinde gerçekleştirilen eylemler olarak kabul edildiği ve bu eylemlerin her birinin bir anlam ve içeriğe sahip olduğu kabul edilir. Söz konusu bu eylemleri anlamlı ve meşru kılan ise, sadece gerçekleştirilmelerine konu olan bir işlev bağlamı değildir.

Bunun ötesinde kendileriyle, eşyayla ve diğer insanlarla ilişkilerinin ne tür bağlamlara tekabül ettiğiyle de ilintilidir. İnsan-madde ilişkisine değer veren kültürlerde nesnelerin cansızlığı, hiçliği, anlamsızlığı değil, aksine birer canlı unsur, hatta bir ruh taşıması dolayısıyla son derece anlamlı yapılara tekabül ederler.

Bu noktada, minor olarak adlandırılabilecek, belki de çoğunluk için anlam noktasında esamesi okunmayacak eylemler, duruşlar, düşünüşler hayatın bireysel ve toplumsal bağlamlarını zenginleştiren ve anlamlaştıran hususlardır.

Bireyin kendinden başlayarak yakın ve uzak çevresine doğru genişleyen evrenini anlamlandırması, bu geniş kitle ile ilişkilerinde ve paylaştığı zaman ve mekanda tutum ve davranışlarıyla bağlantılı bir yapı arz etmektedir.

Bu nedenle, yukarıda dikkat çekilen hususlar, eğitimin ve eğitim kurumlarının teorik yapılaşması ile gerçekleştirmeyi hedefledikleri unsurlar arasında ne türden ayrışmalar olduğunun sürekli irdelenmesini zorunlu kılmaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/04/09/egitim-hedeflerinde-teorik-ve-pratik-celiskisi-contradiction-between-the-theoretical-and-practical-goals-of-education/

5 Nisan 2020 Pazar

Covid-19’da anlam kaybı ya da büyük resmi unutmak / Loss of meaning at Covid-19 or omitting the greater objective


Mehmet Özay                                                                                                                         05.04.2020

foto: weforum.org
Covid-19, sadece bir salgın hastalık olarak küresel toplumda etkili olmuyor.

Her ne kadar öncelikler konusu, bu salgından nasıl kurtulunacağı üzerinde tıbbi yöntemlerle ilgili olsa da, bunun ötesinde yaşanan devasa bir değişimin etkisini görmemek mümkün değil.

Tek tek bireylerin yaşamından, devlet kurumlarına ve küresel işbirliklerine kadar, neredeyse hiçbir bireysel ve toplumsal alanın istisna olmadığı bir değişim yaşanıyor. Peki, söz konusu bu değişimin nasıl başladığı ile ilgili kritiği nasıl yapmalı?

Gecikme sadece Çin’de olmadı
Yaklaşık üç ay önce ana-kıta Çin’de ve Asya-Pasifik’teki tüm Çin azınlık toplumları yeni yıla hazırlanırken Wuhan şehrinde ortaya çıkan virüsün, Wuhan’da ya da en azından Çin’in belli bölgelerindeki toplumları etkileyeceği algısı hakimdi.

Önce Wuhan şehrine getirilen karantina, ardından bu şehrin içinde yer aldığı Hubei eyaletinin diğer şehirleriyle etkileşimi kesildi. Bunu, şehrin uluslararası hava ulaşım ağının kesilmesi izledi.

O dönem, yeni yıl tatili hazırlığındaki Çin toplumunun ülke içi ve Doğu ve Güneydoğu Asya’da kayda değer mobilizasyonu gündeme getirmesi ile dikkat çekerken, henüz küresel olarak sadece medya sitelerinin başlıklarında haber olarak yer almaya başladı.

Çin’de virüsle ilgili ilk karşılaşmalarda bazı yetkililerin uyarılarına rağmen, otorite makamındaki kişilerin gelişmeyi göz ardı etmesi, belki de küçümsemesi karşısında bugün yaşananları tetikleyici bir mahiyet taşıdığını söylemek mümkün.

Çeşitli düzeylerdeki idarecilerin, sürece en başında tanık olan ve gözlemleyen çalışanların uyarılarını dikkate almaması Çin’e maliyeti bugün çok net ortada.

Toplum/un psikolojisi

Çin’de Wuhan şehir yönetimi ve/ya Çin merkezi yönetimi, gelişme karşısında sessiz kalmayı, ört bas etmeyi belki de, bölgenin ve ülkenin ekonomik faaliyetlerinin engellenmemesi ve toplumsal tepkilerin önünün alınması gerekçesiyle sergilemiş olamaz mı?

Bunda, Aralık ayı son haftasından itibaren tatil nedeniyle yaşanacak “büyük göç” sürecinin, psikolojik ve sosyolojik baskısını göz ardı etmemek gerekiyor.

Bununla neyi kastettiğimiz kısaca açıklayalım…

Çin toplumu için çok önemli bir dini/toplumsal faaliyet olan yeni yıl tatilinin, atalar dini, Budizm ve Konfüçyanizm ile yerli dini anlayışların karışımı bir başka deyişle senkretizminin oluşturduğu bir yapı ile karşı karşıya olduğumuza dikkat çekmek gerekir.

Görünürde ‘tatil’ bağlamı olarak değerlendirilen yeni yıl süreç, aslında tastamam bu dini-kültürel evrene ait bireyler için tarihin ve geleneğin yenilenmesi, tekrarlanması ve bugünkü modern/kapitalist toplumda bir anlam dünyası oluşturmasına tekabül ediyor.

Bunun gerçekleşmesinin önüne geçmek, bir siyasi yapı için risk olduğu gibi, çeşitli nedenlerle böylesi bir “tatil sürecinin” gerçekleştirilmesinin, ilgili siyasi yapı için oluşturduğu pozitif gelişmeleri göz ardı etmek de mümkün değil.

İkinci safha

Bununla birlikte, Çin için henüz virüs etkisinin geçtiğini söylemek de mümkün gözükmüyor.

Hubei eyaletindeki salgın kontrol altına alınır ve yerel salgın görülmezken, bu sefer Avrupa ve ABD başta olmak üzere diğer ülkelerden memleketlerine dönen Çinliler üzerinden bir süre önce salgın ikinci safhasını ortaya koymaya başladı.

Bu nedenle Çin yönetimi tetikte bekliyor. Karantinalar kaldırılır, çeşitli iş sektörlerinde üretim süreçleri başlarken, bir yandan da tekil olarak ortaya çıkan salgının kitlesel boyuta ulaşmaması için tedbirler alınıyor.

Suçlu aramak

Görülen yeni vakalara karşın Çin, bu noktada kayda değer bir tecrübe sürecini tamamladığını söylemek mümkün. Ve bunu hayatını kaybeden binlerce kişi, işlerini kaybeden milyonlarca kişi ile ve de Çin ekonomisi üzerindeki olumsuzlukları ile ödemiş gözüküyor.

Çin yönetimi bu gelişmeden ötürü kendini dünya kamuoyuna karşı suçlu hissediyor mu?

Bunu, bugünün liderleri konumundaki kişilerin birkaç on yıl sonra yazılacak anılarında/notlarında, devlet raporlarında görmek mümkün olabilir belki.

Ancak bugün, virüsün varlığı ve yayılma durumu, sadece Çin ile sınırlan/dırıl/mış değil.

Neredeyse tüm ülkelere ve toplumlara ulaşan bir virüsle başa çıkma konusunda, Çin’de daha ilk günlerde sergilenen tutarsızlıklardan ders alınamadığı ve gelişmelerin doğru okunamadığı son derece aşikâr.

Bu anlamda suçlu aramak değil, gelişmeleri rasyonel bir şekilde ele almak gerekiyor.

Burada dikkat çeken bir diğer husus, Çin’de yaşanan bu tecrübe karşısında, yanı başındaki Singapur, Tayvan, Japonya, Güney Kore gibi komşu ülkeler ile Çin merkezi hükümetine bağlı otonom bölge Hong Kong’da öngörülü davranışlar ve politikalar sergilenmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasıdır.

Bununla, söz konusu bu ülke ve toplumlarda virus etkisin ortaya koymadığını söylemek istemiyoruz. Aksine, burada bir tutum geliştirmenin ve bu tutum sayesinde mevcut durumla mücadele kabiliyetinin ortaya konmasından bahsediyoruz.

Yayılma küresel

Asya-Pasifik’te başgösteren virüs salgını, hiç kuşku yok ki, dünya toplumlarını küreselleşmenin yeni bir boyutuyla tanıştırdı.

Ancak çelişki de biraz burada değil mi?

Kalkınmışlıklarıyla öne çıkan Batılı devletlerin/toplumların bu gelişmeler karşısında, sadece gazete başlıklarından ibaret sanal gerçeklikle karşı karşıyaymışlarcasına hareket etmeleri, bugün yaşananların hiç kuşku yok ki temellerini oluşturuyor.

Daha virüs, etkisini Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da göstermeye başlamadan İran’da patlak veren gelişme karşısında, İran’ın sağlık sistemini ileri geri gündeme getirerek mücadele edemeyeceğini dile getirenler, bugün kalkınmış ülkelerdeki sağlık sistemlerini birbirleriyle kıyaslayarak sorunu anlayabildiklerini ve anlatabildiklerini zannediyorlar(dı).

Gündelik yaşam içerisinde bireysel, aile, grup ve toplumsal sınırlılıklar konusunda sergilenen ve en hafif ifadesiyle aymazlık olarak nitelendirilebilecek olan durum, Avrupa Kıtası’nı ve Kuzey Amerika’yı en çok etkilemesiyle dikkat çekiyor.

Sadece sokaktaki bireylerin değil, bu ülkelerde yönetimlerin dünyayı ve küresel ilişkileri anlayamama konusundaki öngörüsüzlüklerinin veya anlamama konusundaki ısrarlarının en açık ifadesiyle karşı karşıyayız bugün.

Bu noktada, yukarıda dikkat çekildiği üzere virüsün yayılması karşısında Çin yönetimi çeşitli düzeylerde tedbir almakta gecikirken, acaba kalkınmış ülkelerin mazereti ne olabilir? Teknoloji eksikliği, ekonomide yaşanan gerileme, sağlık sistemindeki aksaklıklar, disiplinsizlik, kayıtsızlık…

Tıpkı Çin’li yetkililerden yakın gelecekte sadır olacak verilerin Çin’deki durumu izah edeceği gibi, Batılı ülkelerde yaşanan toplumsal kaosla ilgili yakın gelecekte yapılacak çalışmalarla da olan bitenin etraflıca ortaya konulacağına kuşkumuz yok.

Karar aşaması (mı?)

Malum virüsün ortaya çıkmadan önceki günleri, haftaları hatırlayalım. Dünyanın gündeminde ne vardı acaba? Ortadoğu vs.’deki savaş, Hindistan’daki İslamifobik politikalar, ABD-Çin arasındaki gerileme yüz tuttuğu sanılan ticaret savaşları vs’yi kastetmiyorum.

Bu ve benzeri savaşların, toplumsal kaosların kökeninde dünyanın belli bölgelerinde üretilen düşünce yapılarının ve bunların sonucu olarak ortaya konulan bölgesel ve küresel politikaların kendini güncelleyerek ilgili toplumları şiddet sarmalına sürüklemesi yeniden keşfedilecek bir husus değil.

Bunların ötesinde, dünyanın o ilgili bölgelerindeki düşünce yapılarının, ideolojik tutumların ve uygulanan politikaların sadece tüm insan toplumlarını değil, doğayı da baştan aşağıya etkilemesinden bahsediyorum. Evet, çok fazla zaman geçmemişti… Liderler G-20 zirvesi ve benzeri küresel ve bölgesel toplantılarda iklim değişikliği konusunu ele alıyorlardı.

Çoktan etkisini göstermekte olan iklim değişikliğinin kağıt-plastik kullanımına indirgenip kitlelerin gözünü boyamaktan öte, derin politikaların ürünü olduğunu görmek için herhalde insanoğlunun daha fazla tecrübe sahibi olmasını beklemek gerekecek.

Covid-19, bu safhanın neredesinde acaba?