Popüler Yayınlar

9 Eylül 2019 Pazartesi

ABD-ASEAN deniz tatbitakı ve bölgede güvenlik sorunu / The US and ASEAN drill and regional security


Mehmet Özay                                                                                                                         09.09.2019

foto:straitstimes.com
ABD ile Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği (ASEAN) arasında, 2-6 Eylül günlerinde Güney Çin Denizi’nde gerçekleştirilen deniz tatbikatı, bölgede güvenlik ve ittifak oluşumları konusunda yeni bir gelişme olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bölgenin yeni konsepti: deniz tatbikatları

Bu tatbikatı, yakın dönemde gerçekleştirilen iki tatbikatla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bunlardan ilki, geçen yıl 22-28 Ekim tarihlerinde Çin’in önderliğinde ASEAN ülkelerinin iştirakıyla yapılan deniz tatbikatının ardından, bu sefer ABD’nin aynı birliğe mensup üye ülkelerin tamamıyla benzer bir tatbikat gerçekleştirmiş olmasıdır.

İkincisi, geçen Mayıs ayı başlarında, yine ABD öncülüğünde Japonya, Filipinler ve Hindistan’ın katılımıyla uluslararası sularda seyir güvenliği konseptiyle Güney Çin Denizi’nde gerçekleştirilen tatbikattır.

Hindistan’ın söz konusu bu tatbikatta yer alırken, ABD yönetiminin uluslararası denizlerde seyir güvenliğini, sadece Doğu ve Güney Çin Denizi ile Malaka Boğazı ekseninde değil, Hint Okyanusu da içine alacak şekilde değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla bu gelişme, ABD’nin güvenlik çemberini Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e kaydırması ve/ya genişletmesi anlamına geliyor. Öyle ki, ABD yönetimi, geçen Haziran ayının hemen başında, yayınladığı Hint-Pasifik Strateji Raporu’nda bu stratejik gelişmeye dikkat çekerek, Hint-Pasifik bölgesinin ülkenin savunma öncelikli alanını oluşturduğu konusunu dünya kamuoyuyla paylaşmıştı.

ABD’nin Hint-Pasifik eksenli stratejisinin, Çin’in 2017 yılında Afrika’nın doğusunda Cibuti’de askeri üs varlığını hayata geçirerek, Hint Okyanusu’na doğu sahilleriyle bağlı olan Afrika’daki ticari varlığını askeri bir nitelikle desteklemesine karşılık geldiği görülüyor.

Bu bağlamda, ABD yönetimi, bir yandan Çin-Japonya ve Çin-Hindistan çekişmesinden kaynaklanan çatışması ortamı kendi jeo-stratejik ve hiç kuşku yok ki, ekonomik hedefleri için sürekli yapılandırıyor.

ABD-ASEAN askeri işbirliği

ABD’nin ASEAN ile -birliğe üye on ülkenin katılımıyla-, ilk defa gerçekleştirdiği geçen haftaki tatbikat, bölgede son iki yıldır süren ticaret savaşlarına ilâve olarak, bölgesel güvenlik konusunda da çatışmacı ortamın en azından potansiyel olarak sürdüğünü ortaya koyuyor.

ABD donanmasının ağırlıklı desteği ve katılımcı ülkelerin çeşitli düzeylerden bin iki yüz altmış kişilik askeri personelin varlığı, kimi çevrelerde bu tatbikatın sembolik olduğu izlenimi uyandırsa da, tatbikatın komutasını yürüten ABD’li komutan, ilgili ülkelerin ortak hareket kabiliyetini ve bilgi paylaşımına olanak tanıyan etkinliğin önemli olduğunu vurguluyor.

Katılım noktasında görülen bu sınırlılıkla ilgili olarak şu hususların belirleyici olduğu söylenebilir. Bunlar sırasıyla, ABD ile ASEAN arasında stratejik ortaklığın boyutları; ASEAN içerisinde siyasi liderliğin olmaması; Birlik içerisinde örneğin Kamboçya ve Laos gibi Çin’e yakın duran ülkelerin varlığı; bölgenin askeri bir yapılanmaya konu olmamasını düşünen Malezya gibi ülkelerin siyasi duruşları öne çıkan faktörlerdir.

Tüm bu sınırlılıklarına rağmen, ABD öncülüğünde gerçekleştirilen bu tatbikatın bölgenin güvenlik ve mevcut ve potansiyel ittifaklar çerçevesinde sürekli yenilenen ve yapılandırılmaya muhtaç bir dinamizmle bağlantılı olduğu da aşikâr.

ASEAN’da bölgesel güvenlik

ABD öncülüğünde ve Birlik’e mensup on ülkenin çeşitli düzeylerde verdiği askeri destekle, Tayland Körfezi ve Güney Vietnam’da Güney Çin Denizi’nin uluslararası sularında gerçekleştirilen tatbikatı birkaç açıdan ele almak mümkün.

ABD’nin Tayland ve Filipinler ile olan stratejik ortaklığının, bu iki ülke ile ortak askeri faaliyetlerini daha rahat gerçekleştirebilmesine olanak tanıyor. Öte yandan, birliğe üye diğer ülkeler içinse, bölgedeki teritoryal hakimiyet peşinde koştuğunu açık bir şekilde ortaya koyan Çin’in varlığı karşısında, dengeleyici bir unsur olarak ABD ile böylesine önemli bir tatbikatta biraraya gelebiliyorlar.

Çin’in, Güney Çin Denizi’nin yüzde doksanına tekabül eden bölümünde siyasi egemenlik hak iddiasının, aralarında ASEAN’a üye beş ülkenin yani Vietnam, Filipinler, Bruney, Malezya ve Endonezya’nın kıta sahanlıkları konusunda anlaşmazlığa yol açması nedeniyle, tatbikat birliğin doğal sınırlarının korunması konusunda bir kararlılık olarak anlaşılabilir.

Bu noktada, ASEAN’ın yeni bir döneme ve yapılanmaya evrilmekte olduğunu gizli/açık kendini ortaya koymaktadır. Kaldı ki, bunun ipuçlarını bir ekonomik işbirliği örgütü olarak görülen ASEAN’ın tüm üye ülkelerin katılımıyla son bir yıllık süre zarfında önce geçen yıl Ekim ayında Çin ile, ardından geçen hafta ABD ile gerçekleştirdiği ve her ikisi de ilk olma özelliği taşıyan deniz tatbikatlarında bulmak mümkündür.

Küresel kapitalizmde hegemonya

Bu tatbikatın da ortaya koyduğu üzere, ABD ve Çin arasında, örneğin tarihi, ekonomik ve günümüz küresel kapitalizm yapılaşmasında kimin hakim konumda olacağı ve gelişmeleri yönlendireceği olgusu can alıcı noktayı oluşturmaktadır.

Küresel ekonominin ilk iki sırasını paylaşan ABD ve Çin arasında Güney Çin Denizi ve bağlantılı suyolları üzerindeki egemenlik mücadelesi sürerken, ASEAN noktasından konuya bakıldığında ise, bazı farklılıklar göze çarpmaktadır.

Bu noktada, bölgenin coğrafi ve ulus-devlet yapılanması bağlamında asli unsuru teşkil eden Filipinler ve Endonezya’nın üzerinde yükseldiği Takımadalar ülkeleri ile, Myanmar-Vietnam-Tayland-Kamboçya ve Laos’un bulunduğu Hint-Çin’i bölgesi ve Malaya Yarımadası bağlamında Malezya ve Singapur’un -ve de Bruney- varlığı birbirinden bağımsız ele alınabilmesi kadar, iç içe geçen katmanlı bir siyasi ve ekonomik bağımlılığı da ortaya koymaktadır.

Bu temellendirmede, Myanmar, Kamboçya ve Laos’u parantez içine alarak değerlendirmek gerekir. Bunun nedeni, Kamboçya ve Laos’un ASEAN içerisinde Çin’le doğrudan ideolojik ve stratejik işbirlikleri ile ayrışması, hem de ekonomik modernleşmede diğer üye ülkelerin ulaştığı seviyeye henüz ulaşmamış olmalarıdır.

Myanmar’ı ise tamamen kendine özgü tarihsel şartların bir neticesi olarak gerek ASEAN gerekse -kimi bağlamlarda bir yakınlaşmasından söz edilebilse bile- Çin ile ilişkileri sürdürülebilir bir yapılaşmaya konu olmamasıyla dikkat çekmektedir. Siyasi reformlar ve Batılı liberal ekonomiye geçişte sorunlarla boğuşan Myanmar sıçrama yapabilmesi için daha süreye ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Sırasıyla Singapur, Malezya, Vietnam, Filipinler ile son beş yıldır yaşadığı siyasi bunalıma karşın Tayland’ın diğer üye ülkelere kıyasla ekonomik kalkınmada elde ettikleri süreklilik; birliğin ekonomik büyüklük olarak ilk sırasında bulunan Endonezya ise, 2015 yılı sonunda kabul edilen ASEAN ekonomik işbirliği çatısı ile ekonomik süreçleri yönetebilme arzusundadırlar.

Bu hususlar, birliğin genel itibarıyla ekonomik kalkınmaya odaklı eğilimlerine karşılık güvenlik ve istikrar noktasında dış aktör/ler/e ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır.

Çatışmasızlık halinin sürdürülebilirliği

ABD-ASEAN deniz tatbikatının, bölgedeki gelişmeler bağlamında neye tekabül ettiğine dair bazı hususları tek tek sıralamakta ve ardından biraz daha detaylı bir şekilde ele almakta fayda var.

İlki, Çin’in özellikle Şi Cinping’in devlet başkanlığına geldiği 2013 yılından itibaren ve giderek tedrici olarak tonu artan bir bağlamda Güney Çin Denizi’ni ulusal egemenlik sahası ilan etmesine karşı bir gelişme olarak görülmelidir. İkincisi, ASEAN ile ABD arasında askeri işbirliğinin geldiği noktayı göstermesi dikkat çekicidir.

Üçüncü husus, ABD devlet başkanı Donald Trump’ın bir önceki dönem yani, Barack Obama dönemi ile kıyaslanmayacak ölçüde Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesi’yle ekonomik yatırımlar ve askeri işbirlikler noktasında ortaya koyduğu geri çekilme politikalarına rağmen, ABD içerisinde bazı güç odaklarının bölgenin önemini başkan Trump’a kanıtlamakta olduklarıdır.

Her ne kadar, ASEAN içerisinde siyasi liderlik konusunda bir belirsizlikten söz edilse de, ABD yönetimi, birliğe mensup üye ülkelerden bazılarıyla sahip olduğu stratejik işbirliğini de kullanmak suretiyle, bölgede askeri varlığını ispatlamak ve bunu geliştirme konusunda kayda değer bir çaba sergiliyor.

Bu son tatbitakın da ortaya koyduğu üzere, ASEAN, ABD ve Çin gibi iki ekonomik gücün çatışma alanı olmaya devam etmektedir. Bu durum, ASEAN’da bölgede siyasi ve askeri istikrarsızlıklar bağlamında bazı endişelerin yaşanmasına yol açsa da, siyasi birlikten yoksunluğuna rağmen ASEAN bu çatışmacı ortamda denge arayışları çerçevesinde belirleyici olabilme imkânını elinde bulundurmaktadır.

ASEAN’da, özellikle 1980’lerden itibaren Asya-Pasifik bölgesinde Japonya modelini örnek alarak gelişme gösteren ekonomik modernleşme süreçlerinde elde ettiği kazanımı bertaraf edecek her türlü girişime karşı, bazı istisnalarla birlikte, ortak bir ses çıktığı söylenebilir.

Birlik, bölge ülkelerinin de katılımıyla Çin ve ABD ile yapılan, akamete uğrayan yakın gelecekte icraata geçirilecek olan ticari işbirliği anlaşmalarının da ortaya koyduğu üzere ekonomik kalkınmalarını sürdürülebilir kılacak tüm girişimlerde yer almaktadır.

İşin güvenlik boyutunda da, Birlik içerisinde ortak bir askeri yapılanma olmadığı ve yakın vadede de ortaya çıkacağına dair ipuçları bulunmadığına göre, ASEAN önümüzdeki dönemde de ABD ve Çin yönelimli askeri tatbikatlara konu olmaya devam edecektir.


7 Eylül 2019 Cumartesi

Turkey’s Renewed Interest in Asia: A Second Chance at Success?

Mehmet Özay                                               07.09.2019

At the end of the Cold War era in the 1990s, political scientists observing some emerging economies in the Asia Pacific predicted that Asia would lead the global economy in the near future. Now it can be safely asserted that this prediction reflects some considerable truth.

In particular, the consecutive economic growth of the People’s Republic of China (PRC) and the Association of Southeast Asian Nations (ASEAN) throughout the past few decades are enough to prove this prediction, although trade wars between the US and the PRC have led to heated global discussions recently.

What makes the current process more challenging for Western economic blocs is that there are some recent regional power houses which have been molded through the initiation of unpredictable alliances, such as Shanghai Cooperation Organization (SCO) or originally known as Shanghai Five, consisting of China, Russia, Kyrgyzstan, Tajikistan and Kazakhstan.

As well as the Trans-Pacific Partnership Agreement (TPP) with 12 member countries in the Asia-Pacific region, considered to be the biggest free trade organization with its total trade volume covering 40 per cent of global trade, before the U.S withdrew from the agreement under President Trump.
As a result, member countries of the Asia-Pacific region are attempting to find opportunities which exclude the US, such as in the Regional Comprehensive Economic Partnership (RCEP), a China-led multi-national trade body established in 2012.
Will history be repeated?
Within such a global economic and political context, Turkey, as seen in the recent statement of the Minister of Foreign Affairs, is trying to reposition its geo-economic strategy by building alliances with some countries in new regions.
To be able to understand current realities in a comparable sense, one should recall what happened some decades ago. When Turkic states in Central Asia gained their independence in in the 1990s, it was at this point that a great opportunity opened up in front of Turkey to reposition itself towards other Turkic nations.
However, though there were some attempts to gain momentum for a potential alliance among the Turkic nations, Turkey was unable to provide effective leadership and the initiatives were unsuccessful.

Political circles in Turkey are once again discussing reengaging with Turkic nations but from a different perspective. It might be described as an Asian policy of Turkey, which is undoubtedly strategically important and should not be wasted as had happened in the previous era.

To make sure that history will not be repeated, it is important for there to be well-informed individuals and institutions from both domestic and international circles who adopt careful analytical approaches to comprehend developments happening in Central, East and Southeast Asia.

Friends of Turkey

One should assert that Turkey’s Asia policy has a historical background which was shaped and even enforced, to some extent, by various eastern Muslim states in previous centuries. In this light, the emerging problem here is how the current attempt to reorient Turkey’s geo-economy should be rationally restructured.

Though there seems to be a strong intention to expand Turkey’s geo-economic boundaries to new horizons, it is also important to keep in mind how the member countries of the above-mentioned regional blocs such as, ASEAN and SCO perceive Turkey and in which areas they may collaborate with it.

In this regard, while the world has been evolving into multipolar power houses, the importance of ASEAN and SCO is being felt even more, and they will have a greater global influence in the rest of the 21st century. Looking at the member countries of these organizations and their primary aims there are some differences between these two associations.

SCO, which seems to give priority to regional security, is a relatively new organization established after the Cold War and the acceptance of China to the World Trade Organization in 2001. This organization can now be regarded as an alternative to other established regional organizations such as ASEAN and APEC which are led by the US and its allies.

Moreover, after the diminishing role of the Russian led communist bloc, economically liberalized China expanded its economic and investment environment into Central and Western Asia, which are considered to be a buffer zone with Russia. In addition, one can assert that China aims to come to a certain political and economic understanding with Russia, and does not want to have fierce rivalry with it in Central Asia.

On the other hand, ASEAN was a product of Cold War politics, which aimed to protect Southeast Asia from the direct influence of the Communist China.

Turkey’s renewed interest

Turkey has been restructuring its foreign policy from the initial years of this century based on its strong interest in becoming a global actor.

Its emerging position in the world is a result of various factors, such as its economic development, strong investment in higher education, expansion and diversification of Turkish representative agencies in relevant regions around the world, and so on.

Although Turkey’s soft power, emerging in forms such as humanitarian aid and scholarship programs for international students among other initiatives, have been particularly successful, Turkey’s real economic and political impacts are yet to be realized.

In this context, the duality of giving priority to soft power or hard power should be overcome and both need to be addressed in a balanced way to support each other in the implementation of programs in the region.

In particular, East and Southeast Asia have some other characteristics such as having a significant work force, a higher percentage of young people in the population, growing urbanization, and technologically innovative production systems, which are the triggers for economic modernization of the region.

Turkey’s engagement with regional blocs in the near future should take into consideration what places are advantageous and disadvantageous. Turkish authorities should evaluate both the benefits and disadvantages of both ASEAN and SCO.

The issues considered to be advantages of Turkey are its leadership capacity, historical-cultural ties, positive perception of Turkey by regional peoples, liberal values intermingled with deep historical and religious roots, experiences in liberal economic practices and so on. Turkey’s ideologically neutral stand as compared with China, Russia and the US will also increase its alignment with regional Asian countries.

On the other hand, being less informed about the historical background, colonial impact, diverse religio-cultural realities of the region, and the scale of competitiveness are the challenges which Turkey will need to overcome.

From smaller steps to greater associations

As it has been observed in the past decade and a half, even the bilateral relationships between Turkey and relevant countries in East and Southeast Asia are yet to give fruitful results or advance, at least in some sectors, towards higher levels.

To be able to have well-structured relationships with ASEAN and SCO, Turkey should represent itself in the region with a dedicated group of individuals in the field. Otherwise, establishing relationships with these Asian countries would be difficult.

Since all the major multinational companies are competing fiercely in the region, major Turkish companies should compete with their counterparts in selected regions whose populations have some closer connection Turkey.

Among the ASEAN member countries, Malaysia, Singapore and Indonesia are quite crucial for the easy engagement of Turkish companies. Since these countries are adjacent to the Malacca Straits bridging India and China, which are two huge consumer markets. Turkish companies can find time to adjust before considering expansion to the larger parts of the region.

For a successful engagement of Turkey and Turkish companies, a much broader mapping of investments in technologies, collaboration in larger regional and global markets and cultural investments are highly critical.

Regarding the latter, small and mid-sized enterprises (SMEs) should focus initiatives on strategic areas, since the nature of economic development in East and Southeast Asia has been based on the sustainable productivity of SMEs.

It is hoped that this strategic step will bear fruit not only for the gradual expansion of Turkish companies, but will help significantly in the economic and social welfare of local communities as well.

https://thenewturkey.org/turkeys-renewed-interest-in-asia-a-second-chance-at-success


31 Ağustos 2019 Cumartesi

Monşerlik algısı üzerine


Mehmet Özay                                                                                                                        31.08.2019

Bir süre önce Ankara’da gerçekleştirilen Büyükelçiler toplantısı her yıl düzenlenen kurum içi bir etkinlik olup pek yankı bulmasa da, bir iki çevrede ele alındığına tanık olundu. Bu noktada kaleme alınan bir yazı, kariyer diplomatlık kavramı üzerinden son dönemde kurum dışından yapılan atamalara dolaylı bir gönderme yapıyordu.

Söz konusu yazıda, kariyer diplomatlığın ne denli ‘meşakkatli’ bir iş olduğu üzerinde durularak, dışarıdan yapılan atamalarla göreve gelenlerin bu meşakkati çekmedikleri ve dolayısıyla üstlendikleri görevi yerine getiremeyecekleri üstü kapalı olarak dile getiriliyor, eleştiriliyor.

Tabii kariyer diplomatlık olgusu başka bağlamlarda da gündeme gelmişti ve gelmeye devam ediyor. Örneğin, bunlardan biri ‘monşerlik’…

Geçmişi 19. yüzyıl Osmanlı elçilerinde görülen bazı özelliklere atıflara kadar geri götürebilecek bu kavram, bir tür Batı özentisini içinde barındırırken, kuşkusuz günümüz için bunun ötesinde bir anlam ifade ediyor. Bundan mütevellittir ki, bu kavramın kendileri için kullanılmasından oldukça alınan elçiler olduğunu da ileri sürmek mümkündür.

Bu kavram üzerinden ortada kayda değer bir anlaşmazlıktan ve hatta bir tür çatışmanın varlığından söz etmek mümkün.

Herhalde bu noktada, ‘elçilik’ vazifesinin neye tekabül ettiğini, bir dönem bu görevde bulunmuş bir kişinin ifadelerini hatırlayarak ortaya koymak mümkün. ‘Kariyer diplomatlıktan’ gelmeyen ve henüz çiçeği burnunda elçinin, şık bir otel restoranında ağırladığı misafirler arasında bulunan bir dostun aktardığına göre, söz konusu elçi içinde bulunduğu makamı tanımlarken, “Aman efendim, bizler neyiz ki, adımız üzerinde elçiyiz. Görevimiz, Ankara’nın taleplerini buraya, buranınkileri Ankara’ya iletmekten ibaret.” der. İki taraf arasında ‘taşıyıcı’ konumunda olunmasını ifade eden ‘elçiye zeval olmaz’ lafı da, bununla alâkalı olsa gerek.

Göz yaşartacak denli bir alçakgönüllüğü içinde barındıran bu yaklaşımın geçici olduğuna, aynı ‘kariyer diplomatlıktan’ gelmeyen elçinin göreve başlamasından birkaç yıl sonraki tutum ve yaklaşımlarda ortaya çıktığına tanıklık ediliyor, aynı dostun aktardığına göre. Öyle ki, artık elçimiz aradan geçen süre zarfında olgunlaşmıştır, görev yaptığı ülkeyi baştan sona hıfz etmiş olmaklığıyla artık tabiri caizse bulutlar üzerindedir, ulaşılamaz bir noktadadır.

Bu tür bir davranış ve yaklaşım değişiminin tek bir bireyde kalıp kalmadığı ve/ya genelleştirilip genelleştirilmeyeceği ise tabii ki, bir bilimsel bir araştırmayı gerektirir. Ancak ‘pür gözlemler’ bilimsel araştırmaların başlangıç safhası olması, bazı hipotezlerin ortaya konması açısından kayda değer bir süreç olduğu hatırlandığında, biraz durup düşünmekte fayda var.

Yukarıda dikkat çekilen ‘monşerlik’ olgusunun ısrarla kullanılmasının nedeni, elçilik makamında bulunanlar ile bu makamdan beklentileri olan çevre ve/ya çevrelerin görüş ayrılıklarında aramak gerekir.

Anlaşmazlığın nerede odaklandığını ise, herhalde bunun ‘diplomatlık’ kavramı ile bağlantılı olup olmadığıyla birlikte düşünmekte fayda var. Diplomatik üslup/tavır/yaklaşım denilerek, iki ülke arasını bozmama konusu anlaşıldığı sürekli dile getirilir. Sanki elçilerin görevinin, yabancı muhatabına sürekli tebessüm etmekle, el sıkışmak arasında gidip gelen dar salınımlı bir etkileşimden ibaret olduğu izlenimi uyandırıyor ve oldukça steril bir ortama gönderme yapıyor. Hem de sadece alçakgönüllü ve monşer olarak adlandırıldığı gözlemlenen elçilerce değil, bunların altında yer alan memurin kadrosundakilerden de bunları işitmek mümkün. Sizce de can sıkıcı bir durum değil mi, Allah aşkınıza? Bu sterillik ile gerçeklik arasındaki ayrım, kimin, neye ve nasıl hizmet ettiği ve edebileceği sorularını da akla getiriyor ister istemez.

Burada belki de, değişen Türkiye’nin veya Türkiye’nin değişmek isteyen çevreleri ve kurumları ile değişmemekte ısrar edenleri ve/ya kurumları arasındaki bir çelişkiden de bahsetmek mümkün!

Ülkenin tarihsel derinliği yeniden ortaya çıkarma, farklı coğrafyalardaki milletlerin veya bu milletler içindeki bazı unsurların sizden beklediklerine makul bir şekilde karşılık vermenin gerekleri ile bu derinlikten bihaber olmakla, sizden beklenti içindeki kitleleri görmezden ve duymazdan gelmenin ayrışmasıdır aslında karşımıza duran.

Ancak iki ülke ilişkilerini bozmama bağlamının, ilgili ülkelerin ana yurda en iyi şekilde tanıtılması, ana yurdun da ilgili ülkede karşılığını en iyi şekilde sağlanmasına mani değil ve olmaması gerektiğini belirtmek gerekir.

Görev yapılan ülkenin insanlarını, kültürünü, adetlerini, dinini vb. toplumsal yapılarını anlamama çabası, hatta ve hatta tiksinti duyarcasına bir tür kaçışma haline sahip olunması sahip olunması beklenen derinlikten yoksunluğa götüren araçlar hükmünde olduğu gayet açık. Tam da burada, monşer ifadesinin kullanılmasına sebep olan vak’aların neler olduğu ve olabileceğine dair bir görüntü çıkıyor önümüze.

Geçenlerde, göz gerdirmekte olduğum bir tarih kitabında, 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı elçilerine dair pek de iç açıcı gelmeyen ifadeler vardı. Akla, acaba söz konusu bu kuruma karşı eleştirel tutumun geliştirilmesinde kurumun ağır tarihi hatalarla bezeli geçmişinin bir rolü yok mu sorusu geliyor ister istemez. Bunun ardından, “Ama bizi çalıştırtmıyorlar ki…” ifadeleri kulağıma gelir gibi oluyor nedense.

Ülkesini ve ülkesinin devlet başkanını, uluslararası arenada temsil etmekle yükümlü olan kişilerin, herhalde yurt dışında yanlarında bulacakları, desteklerini alıp desteklerini esirgemeyecekleri kişilerin başında, kendi vatandaşları ile ilgili ülkenin size yakın siyasi ve toplumsal çevrelerinin olmasından gayet daha doğal bir durum olamaz.

Tıpkı diğer kurumlar gibi bu kurum da değişim süreçlerine tabi ve aynı zamanda, değişimi yönetebilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Ancak bunun için güçlü bir irade ve iradelerini serbestçe ortaya koyma kabiliyetine sahip bireylerin olması gerekiyor.

29 Ağustos 2019 Perşembe

Hong Kong, gösteriler ve küresel tepki / Hong Kong, demonstrations and global reactions

Mehmet Özay                                                                                                                         29.08.2019

foto:channelnewsasia.com
Hong Kong’da geniş toplumsal kesimlerin siyasal talepleri doğrultusunda başgösteren gelişmeler Ada sınırlarını aşıp uluslararası mecrada bir konu olmaya devam ediyor.

G-7 zirvesinde Hong Kong

Bu çerçevede, G-7 Zirvesi dolayısıyla Fransa’da biraraya gelen endüstrileşmiş ülke liderleri toplantısında Hong Kong sorununa dikkat çekilmesi ve gösterilere karşı şiddet uygulamasından kaçınılması yolundaki çağrıları önemli bir gelişme.

Daha önce ABD ve İngiltere’den gelen bazı açıklamalar ve tepkiler karşısında sessiz kalmayan Pekin yönetimi G-7 zirvesine katılan liderleri hedef alarak yine sert bir karşılıkta bulundu.

Çin hükümeti, Ada’da Haziran ayından bu yana devam eden gösterilerde ortaya çıktığı üzere uzun erimli tepkilerin müsebbibi ve/veya destekçisi olarak bazı sembolik ifadeler ve gelişmeler çerçevesinde ABD ve Ada’nın eski sömürge yönetimi olan İngiltere’yi hedef almıştı.

Ardından, Hong Kong parlamento baskınında rol alanların siyasi sığınma talebiyle Tayvan’a geçişleri Çin yönetiminin bir başka hedefi olmuştu. Tüm bu gelişmeler, Hong Kong sorununun salt ada yönetiminin yeni yasal düzenlemelerle sınırlı olmayan değişimlerin bölgesel ve küresel boyuta taşındığını tasdik ediyor.

Çin hükümeti ile yukarıda zikredilen ülkeler arasında Hong Kong üzerinde gizli-açık uyarı/tehditvari diyaloglar yaşanırken, Çin Ada’daki gösterilerin boyutunu ve etkisini göz önüne alarak polis gücünün ötesinde Ana Kıta Çin’den gönderilecek ordu birlikleri ile çözüm arayışında olduğunu gizlemiyor.

Rutin ötesi birlik değişimi

Bir süre önce Hong Kong’a sınır Shenzen’de hazırlık yaptıkları ve sayısının sekiz ilâ on bin arasında olduğu ifade edilen askeri birliklerin Hong Kong’daki mevcut birliklerle değişiminin bugün gerçekleşmesi, sıradan bir görev değişimi olarak algılanmıyor.

Bunun temel nedeni, bu gelişmeyle ilgili Pekin yönetiminden yapılan açıklamalar ile ilgili birliklerin donanımları oluşturuyor. Ada’nın İngiltere’den Çin’e geçişinin gerçekleştiği 1997 yılından bu yana her yıl yapılan bir uygulama olmakla birlikte, birliğin bu yılki değişimi öncekilerden farklılık taşıyor.

Pekin yönetimi, Hong Kong’da toplumsal düzenin tesisi için göstericilere karşı güç kullanımından çekinmeyeceğini açıklamış olması, söz konusu askeri birliklerin değişiminin olası icraatı noktasında bir fikir veriyor.

Cumartesi hazırlığı

Ada’da yükseköğretimde ders yılı başlarken, öğrenciler iki hafta boyunca derslere girmeyi boykot ederek, gösterilerin devamı konusunda açıklamalarda bulunmuşlardı.

Çin yönetimi, 2014 yılında yapılan seçimler öncesinde, Ada halkına seçimlerinde oy kullanma hakkının verileceği yönündeki sözünü tutmamasının ardından yaşanan gelişmeler o günden bu yana, halkın demokratik yaşamdan beklentilerinin yerini tedrici olarak umutsuzluğa terk etmesi anlamı taşıyor.

Bu nedenle, Cumartesi günü Ada’da demokrasinin inşası ve sürdürülebilirliği noktasında yapılması beklenen gösteri, öğrenciler başta olmak üzere Ada’da gelişmelerden kaygı duyan çevrelerin hazırlıklarına konu oluyor. Polisten yapılan açıklamada gösteriye izin verilmezken,  göstericilerin nasıl bir yönelim sergileyeceklerini bekleyip görmek gerekiyor.

Bununla birlikte, yeni askeri birliklerin sevki ile birlikte düşünüldüğünde önümüzdeki günlerde Ada’da önemli gelişmeler olacağını tahmin etmek güç değil.

Pekin yönetimi ise, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 70. yıldönümü çerçevesinde 1 Ekim’de yapılacak kutlamaları öncesinde Hong Kong’de toplumsal düzeni tesis etme uğraşında. Her iki taraf için de önemli bir kırılma noktası olacağı tahmin edilen Ekim kutlamaları öncesindeki gelişmeler bu açıdan oldukça önemli.

Kısıtlamalar ile tam demokrasi talebi ikilemi

Gösterileri tetikleyen son gelişme olarak Ada’da suçluların Ana Kıta Çin’e sevk edilmeleri ve Çin Komünist Partisi yönetimindeki bu mahkemelerde yargılanmalarının önünü açan yasal düzenleme konusundaki çalışmalar dondurulmuş olsa da, gösterilerin amacı Hong Kong özerk yönetimine verilen demokratik hakların tamamının uygulamaya geçirilmesi talebi olmasıyla önem taşıyor.

Özerk yönetim bölgesi yönetimi başında bulunan Carrie Lam, yasa tasarısını geri çekse de, istifa taleplerine kulak tıkarken, gerekirse gösterilerin bastırılması için olağanüstü birlikleri göreve çağırabileceğini yani, bir başka deyişle Ada’da olağanüstü hal ilân edebileceğini söylemekten geri kalmıyor.

Hong Kong’da taraflar

Hong Kong’da ardı arkası kesilmeyen bu gelişmeler, temelde üç farklı kesimin konuya bakışı ile farklı bağlamlarda ele alınıyor. İlki, öğrencilerin başını çektiği demokrasi yanlısı kesimler; ikincisi, adanın uluslararası ticaret ve finans merkezi vasfının zedeleneceği endişesi taşıyan iş çevreleri; üçüncüsü ise Ana Kıta Çin’in Ada’daki destekçileri olarak adlandırılabilecek çevrelerin varlığı.

Birinci grubun hedefinin, artık gelinen bu noktada salt bazı sembolik demokratik haklar elde etmekle sınırlı olmadığı ‘tam demokratik haklar’ peşinde koşulduğu ve şu an sesleri cılız çıksa da, Ada’nın bağımsızlığı ve/ya İngiltere’ye iadesi gibi seçeneklerin var olduğu görülüyor.

Bu çerçevede, bu taleplerin herhangi birinin gerçekleşmesi Pekin yönetimi açısından istenir bir durum değil. Kaldı ki, böylesi bir gelişme halinde Ana Kıta’da da benzer toplumsal hareketlerin başlaması endişesi kendini belli ediyor.

Bu durum Çin yönetimi için önemli bir sınav niteliğinde. Hong Kong’un sahip olduğu özellik/ler, Çin yönetiminin ne Uygurlar ve Tibet ne de Tayvan ile ilgili politikalarına benziyor.

İş çevrelerini endişelendiren ise dur durak bitmeyen gösterilerin yol açtığı ekonomik zarar. Öyle ki, bu gösteriler nedeniyle Ada ekonomisinde son on yılın ilk durgunluğunun yaşandığı belirtiliyor.

Özellikle son yıllarda Ana Kıta’dan Ada’ya gelen göçmenler ve görece yaşlı kesimden oluşan Çin yanlılarının varlığı etkin bir şekilde ortaya çıkmasa da, geçen haftalarda görüldüğü üzere şu veya bu etkenle meydanlara çıktıklarına tanık olundu.

Hong Kong’daki gelişmeler bir yanda özerk yönetim ve ardındaki Pekin rejimi ile demokratik haklar ve bağımsızlık söylemi ile ortaya çıkan kitleler arasındaki mücadelede giderek küresel alanda yer ediyor.

Hong Kong’daki gelişmelerde hangi tarafın pes edeceği konusunda henüz bir tahminde bulunmak söz konusu değil. Öte yandan, eski bir İngiliz sömürgesi olan Ada’da toplumsal ve siyasal taleplerin uluslararası çevrelerden şu veya bu şekilde destek bulması da Pekin yönetimi için bir başka zorlu mücadele anlamı taşıyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/08/29/hong-kong-kuresel-gundemde-hong-kong-in-global-stage/

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Hong Kong’da siyasal egemenlik mücadelesi ve uluslararasılaşma / Political sovereignty and internationalization issue in Hong Kong

Mehmet Özay                                                                                                                        21.08.2019

foto:townhall.com
Hong Kong’da devam eden toplumsal ve siyasal huzursuzluk giderek daha da karmaşık bir hâl almaya doğru evriliyor. Ada’daki gelişmeler, bir yandan Çin ulus devletinin varlığına yönelik bağlamı, öte yandan uluslararası boyutuyla ele alınmayı hak ediyor.

Bu noktada, Çin Halk Cumhuriyeti yönetiminin, gösterilerle ilgili verdikleri destek gerekçesiyle ABD ve Tayvan’ı eleştirmesi Hong Kong sorusunun bölgeden başlayarak küresel boyutta önemini açıkça ortaya koyuyor.

Bu çerçevede en son yaşanan gelişme, Hong Kong’daki Birleşik Krallık konsolosluğunda çalışan Çin kökenli Hong Kong’lu bir memurun dün Çin sınırındaki Shenzen’de gözaltına alınması oldu. Bu durum, Pekin yönetimi ile Batılı ülke yönetimleri arasında ilişkinin ne boyutta seyretmekte olduğunu açık seçik ortaya koyuyor.

Çin Dışişleri bakanlığından konuyla ilgili yapılan açıklamada, Simon Cheng adlı konsolosluk çalışanının “kamu güvenliğini ihlâl ettiği” suçlamasıyla on beş gün boyunca göz altına alındığını yönündeki ifadelerin, aslında Haziran ayının başlarından bugüne kadar devam eden gösterilerin özünü oluşturan, “suçluların Pekin yönetimine iadesini öngören yasa teklifinin” daha kabul edilmeden fiili olarak uygulanışı anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Ada’nın özerk yapısına tehditler

2014 yılındaki seçim sürecinde Şemsiye Hareketi olarak başlayan ve ardından geçen Haziran ayından bu yana neredeyse günübirlik hale dönüşen eylemler, salt Hong Kong’un özerk siyasi yapısını korumaya yönelik kesimlerin talepleriyle sınırlı değil.

Bir süre önce, bu gösterilere ‘contra’ anlamında karşılık gelecek şekilde Pekin yönetimi yanlısı çevrelerin meydanlara inmesi Ada toplumunda derinleşme eğilimi gösteren ayrışmaya işaret ediyor. Bunun son örneği geçen Cumartesi günü yaşandı.

Contra gösterilerin, Pekin yönetiminin Ada’daki güçlerinin iteklemesiyle gerçekleştiği ortada. Aslında bu durum Çin açısından tam da bir ikilem.

Nihayetinde Çin Ana Kıta’sında toplumsal gösteriler, siyasi muhalif hareketler vb. yapılaşmaların olmaması ve bu yönde görüşlerin serbestçe ifade edilememesine  karşılık, Hong Kong özerk bölgesinde Pekin yönetimine destek verdiği düşünülüne kesimlerin meydanlara inerek dev bayraklarla gösteri düzenlemeleri olsa olsa Ada’daki yerleşik ‘demokratik’ değerlerle ifade edilebilir.

Öte taraftan, Ada halkının sadece heyecanlı genç kitlelerden ibaret olmayan, aksine sıradan vatandaşların kendilerinin ve çocuklarının geleceğini düşünerek meydanlarda boy göstermesi Pekin açısından sorunun ne denli yapıcı bir şekilde ele alınıp alınmadığının da sorgulanmasını gerektiriyor.

Özgürlük taleplerine ‘içerden’ tepkiler

Ada’da toplumsal huzursuzluk, sadece özgürlük yanlısı kesimlerin liderliğindeki grupların gösterileriyle sınırlı değil.

Aynı zamanda, Pekin yanlısı grupların daha sakin ve az sayıda da olsa meydanlarda gözükmesi, Hong Kong halkı arasında siyasi ayrım ve gerilimin giderek yükselme eğilimi taşıdığını ortaya koyuyor.

Bu sürecin işlemesinde, özellikle Ada’nın Çin’e devrinin gerçekleştiği 1997 yılından bu yana Ana Kıta’dan Ada’ya geçen ‘göçmenlerin’ rolünü küçümsememek gerekir.

Bu demografik yapılaşma, Pekin yönetiminin Ada’da hakim Kanton lehçeşine karşılık Mandarince’yi yerleştirmesiyle birarada değerlendirilerek Hong Kong toplumunda ne türden bir değişim çabası içerisinde olduğu anlaşılabilir.

Ada sorununun uluslararasılaşması

Ada’daki gelişmeler çeşitli boyutlarıyla uluslararası çevreler tarafından da yakından takip ediliyor. Bu bağlamda, özgürlükler noktasında bir anlamda tekelci yaklaşımla Batılı ülkelerin konuya yaklaşımı dikkat çekici.

Ada’nın 1997 yılında Birleşik Krallık’tan Çin Halk Cumhuriyeti’ne devriyle birlikte uygulanmakta olan ‘tek devlet-iki sistem’in bir gereği olan özerk yönetimin tedrici olarak kaldırılması anlamına gelecek yeni yasa teklifleri ve uygulamaları karşısında meydanları dolduran milyonlarca kişinin özgürlük talepleri, bir anlamda Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet ideolojisi ile çelişmesiyle hiç kuşku yok ki, Batılı ülkelerin de ilgisini çekiyor.

Eylemlerin süreklilik göstermesi ve gösterilerde Amerikan bayraklarının taşınması ve hatta Amerikan ulusal marşının tek tük te olsa bazı kişiler tarafından söyleniyor oluşu, Pekin yönetimi tarafından eleştiri konusu oluyor.

Bunun üzerine, ABD’ye gösterilerde parmağı olduğu suçlamasının yöneltilmesi, Ada’da siyasi gerginliğin açık seçik uluslararasılığa evrildiğine işaret ediyor.

ABD başkanı Donald Trump ve ardından Dışişleri bakanı Mike Pompei’nin birbiri ardına gelen açıklamalarında, Pekin yönetiminin Ada’daki yerleşik haklar meselesi ve demokratikleşme süreçlerinin ihlal edilmesine yönelik teşebbüslerini 1989 Tiannenman vakıasıyla ilişkilendirmeleri oldukça anlamlı.

Buna temel teşkil eden gelişme ise, geçen hafta Ana Kıta Çin’de sınır boyundaki Shenzhen’deki bazı birliklerin tatbikat çerçevesinde hareketlilikleri nedeniyle gündeme geldi. Bununla birlikte, Pekin yönetiminin Ada’da gerçekleştireceği bir ordu ordunun müdahalesinin hem Ada’da hem de Ana Kıta Çin’de hiç beklenmedik tepkileri doğurabileceğini de akılda tutmakta fayda var.

Bu konuda bir başka gelişme ise, bir süre önce Hong Kong parlamentosunu basan grubun Tayvan’ı sığınmış olması. Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan’ı kendi ulus-devletinin bir parçası kabul etse de, Tayvan siyasi yönetimi ve sisteminin en azından mevcut durumda meşruiyeti resmi olarak tanınmamış bir devlet statüsünde oluşu, göstericilerin sığındığı bir ülke konumunda olduğunu ortaya koyuyor.

Daha önce de dile getirdiğimiz üzere Hong Kong’daki gösterilerin ardındaki demokrasi yanlısı grupların ana hedeflerinden biri hiç kuşku yok ki, Ana Kıta Çin’de toplum kesimleri üzerinde kışkırtıcı bir etkiyle benzer bir toplumsal tepkinin ve gösterilerin ortaya konulmasıdır.

Bu bağlamda, Hong Kongluların yanlarında bulabileceği en yakın güç, hiç kuşku yok ki, Tayvan olacaktır. Ardından, Ana Kıta Çin’de zaten var olan ancak demokratikleşmeci kesimlerin kitleleri harekete geçirebilmelerinin imkânını bulmalarını sağlamak olacaktır.

Bu nedenle, Pekin yönetiminin Ada’daki gelişmeleri çeşitli iletişim araçları üzerinden geniş kitlelere ulaşmasını engellemesi, bu tehdidi açıkça gördüğünün bir kanıtı hükmünde.

Ada’da tüm bu olup bitenlere karşılık, Pekin yönetiminin bir başka düşüncesinin göstericilerin büyük hatalar yapmasını beklemek olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sonucunda Ada’daki özgürlükçü atmosferi ya kısa vadeli olarak kaba güçle veya uzun vadeli olarak uluslararası finans merkezi olma gibi özellikleri de dahil olmak üzere Ada’nın varlığını izole ederek ortaya koyacak şekilde gerçekleştirmesi mümkün gözüküyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/08/21/hong-kongda-siyasal-egemenlik-mucadelesi-ve-uluslararasilasma-political-sovereignty-and-internationalization-issue-in-hong-kong/

16 Ağustos 2019 Cuma

Dış politika yeni bir yönelim olarak Asya olgusu / Asia as a new orientation in foreign policy

Mehmet Özay                                                                                                                         16.08.2019


Türkiye’nin dış politikasında Asya yönelimi konusu birkaç açıdan ele alınmayı hak ediyor. İlgili siyasetçinin yaptığı açıklamadan sonra, bazı gazetecilerin hükümetin Asya politikasına yönelik eleştirileri ve getirdiği çözüm önerileri bu konunun hassas olduğu kadar, ilgili çevrelerde hak ettiği ölçüde tartışılmasının gerekliliğine işaret ediyor.

Öncelikle, yapılan açıklamada ‘Batılı dostlara’ mesaj niteliğinde olduğu bir tonlama dikkat çekiyor. Bunu ilgili siyasetçinin başında bulunduğu kurumun ‘kökleri’ kadar, Türkiye devletinin Batı ile ilişkilerini kopartamayacak denli bağdaşık olduğunun bir işareti olarak değerlendirilebilir.

Bununla birlikte, küresel dönemin sona ermesinin ardından bir süredir kendi içine kapanarak iç toplumsal ve de siyasal sorunları içinde çözüm arayışlarındaki Avrupa’nın Türkiye’nin nereye gittiği ve/ya gitmekte olduğuyla ne kadar ilgili olduğu üzerinde durulabilir. Ancak çıkmamış candan ümit kesilmeyeceği ilkesinden hareketle Avrupa’nın yaşadığı onca soruna karşılık, öncelikle ve temel manada güvenlik bağlamında ele alıp değerlendirdiği bir Türkiye’nin dış politika ve uluslararası politik yapılanmalarda nasıl hareket ettiğini tastamam göz ardı etmeyeceği de olarak ortada duruyor.

Türkiye’nin dış politikasında ölçütlerinin Batı ile mi Batı’dan bağımsız mı olacağı ihtimalleri üzerinde düşündürten bu açıklamanın ardından deneyimli bir gazetecinin eleştirel yaklaşımın ardında mevcut hükümete yönelik bir genel arka planın olduğu aşikâr.

Her ne kadar mevcut iktidarı iki ana dönem üzerinden değerlendirerek ilk ve de başarılı addettiği dönemle kıyaslamayla bugünkü mevcut duruma yüklenen bir tutum sergiliyor. İlk döneme dair verdiği örnekler ile Türkiye’nin dış politikasının çeşitliliği ve bir türden ‘Asyalılığı’na dikkat çekmeye çalışıyor.

Burada ciddi bir yarılmanın olduğuna işaret etmekte fayda var. O da şu... Bir ülkenin, hem de çok kısa süre/ler içerisinde dış politikasının öyle derin bir ayrıma konu olması söz konusu olamaz. Şayet mevcut hükümet/iktidarın ilk döneminde hakikat ciddi manada bir Asyalılık seziliyor ise, bunun nasıl olup da ikinci dönemde gerçekleşmemiş olduğuna veya yönelimlerin nasıl olup da ciddi kırılmalara yol açtığını izah etmek gerekir.

Ancak ilgili gazetecinin yazısında verdiği örneklere bakılacak olursa bazı kurumlara yapılan atamalar ile dış politikanın başarı kazandığına dair vurgusu da detaylara inildikçe palyatif tedbirler olduğunu ortaya koymaya yetecektir. Hele bu örnekler içerisinde bizzat yakından tecrübe ettiğimiz bazı uygulama/lar ve uzantıları var ki, masa başı politikacılığı ile sahada göz boyamacılık arasında gidip gelen süreçlerin birbirini desteklermiş gibi gözüken, ancak nihayetinde bu ülkeyi bir tür başarısızlıkla karşı karşıya getirmeye yettiğini bugün daha iyi anlamak mümkün.

Adının İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirildiği dünün İslam Konferansı Teşkilatı bağlamındaki örnek, belki o dönem ülke içinde hoş bir sedaya yol açmış olabilir. Ancak yine o dönemde, örneğin Güneydoğu Asya’daki bazı toplumlarda, bu kurumun baş harflerinin İngilizce telaffuzundan hareketle yani OIC “Ohhh. I seeeee.” ifadesiyle anılıyordu. Yani ‘anlamsızlığa’ tekabül eden boyutuyla... Sahada bu ifadenin neye karşılık geldiğini, başka analiz yazılarına bakarak ve/ya ileride yazılacak diğer bazı çalışmalara havale ederek iktifa edelim.  

…. İşlerin birden ters yüz olmaya başladığı bir dönemde ülkeye yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesine yakın dönemlerde Ankara’dan gelen bir konukla Cakarta sokaklarında gezerken, “Aman ha! Aday ismi olarak onu gündeme getirmeyeceksiniz değil mi?” ifademe “Yok. O kadar da değil!” cevabını almıştım.

Siyasetin sıcak kulvarlarında işim olmadığından dışardan bir gözlemci ve daha çok da sahada nelerin yapılıp yapılmadığıyla ilgilenen biri olarak bu cevabın beni teskin edip etmemesi önemli değil. Ancak önemli olan şuydu ki, söz konusu kurumun başındaki kişi eli çabuk bazı çevreler tarafından o dönem Cumhurbaşkanı olarak aday gösterilmiş idi. Burada bir ilim alanında kariyer sahibi olmak ile siyaset ve hele uluslararası bir kurumun başında küresel siyasete çerçeve çizmeye çalışmak, oradan ulusal siyasette sürpriz bir isim olarak yer almak arasındaki farkı unutmayalım!

Hasılı şuna dikkat çekmek gerekiyor… Türkiye’yi dış politikada öne çıkaran veya çıkarttığı var sayılan kurum ve kişilerin nasıl olup da birden o politikaların sahibi ve üreticisi hükümete -ve hatta devlete- karşı bir mahiyette ortaya çıkabildiği sorusunun önemli olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Bugünkü ortamda Türkiye şayet bu ve benzeri kurumlar üzerinden dış politikasında bazı kayıplar yaşadığı ileri sürülüyor ise kanımca hatalı bir değerlendirme yapılıyor demektir. Çünkü dış politika sabun köpüğü misali birden çıkıp kaybolan bir olgu değil, aksine ciddi birikimlere, tecrübelere ve bunların ilgili ulus ve uluslara ne türden pratik faydalar sağladığı ve ne tür sürdürülebilirliklere yol açtığıyla ele alınması gereken bir konu olduğu unutmamalıdır.

Meselenin ikinci veçhesi üzerinde duralım birazda… Yani Türkiye dış politikasında Asyalılık konusunun ne kadar reel olup olmadığı hususu. Yukarıda dikkat çekilen gazetecinin yaklaşımında görüldüğü üzere, Asyalılık bağlamını Rusya ve Çin ile sınırlandırmak öyle anlaşılıyor ki, bu iki ülkenin uluslararası siyasetteki belirleyicilikleriyle ilintilidir.

Bununla birlikte, bu belirleyicilikte sağlam ekonomik temellerin küresel siyasette söz sahipliğine götüren önemli bir özellik olduğu dikkate alındığında, Asya’nın doğusunda, güneyinde diğer bazı ülkeleri saymamak için bir neden bulunmuyor.

Hele hele çok kutupluluk söyleminin ciddi bir yer aldığı günümüz uluslararası siyaset arenasında kalkınmış ve kalkınmakta olan ülkeler skalasında söz konusu bölge ülkelerinin yeri ve önemi bunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin şayet, Asya’ya açılma niyeti var ise, bunu Rusya ve Çin ile değil daha geniş bir çerçevede değerlendirebileceği bir ortamın olduğunu hatırlatalım.

Her ne türden açılım olursa olsun, “ilgili konuda bilgi kaynakları ve süreçlerin devamlılığı konusunda ne türden bir donanıma sahibiz?” sorusunu burada gündeme getirmekte fayda var. Dış politika, siyaset kurumunun aktörlerinin kendi başlarına ve/ya bireysel kararlarla yönetebilecekleri bir saha değil. Gerek Batı’yla olsun gerekse Asya ile olsun dış politikanın yapıcı unsurları uzun erimli çabalar ve uğraşlar sonrasında ortaya konulabilir.

Bazı hususiyetleri ile dikkat çeken iki ülkeyi bakalım… Bugün adına Tayvan denilen, ancak Çin’le yakın tarihsel dönemde yaşanan ayrışmanın bir sonucu olarak hasıl olan güç dengeleri nedeniyle dünyanın pek çok ülkesince siyasi meşruiyeti kabul edilmeyen bir ‘devlet’ kendi ayakları üzerinde nasıl durabilmektedir? … Ya da yaklaşık yedi yüz kilometre karelik bir Ada ülkesi olan Singapur kendini geliştirmekle kalmayıp, Çin’in son birkaç on yılda kat ettiği süreçlere azımsanmayacak entelektüel, siyasi ve ekonomik katkısı olan Singapur bu gücü nereden devşirmektedir? Başka örnekleri de sıralamak mümkün…

Bu noktada, “Bugün, koca kıtanın yani Asya’nın kaç ülkesi ve bölgesi hakkında sözüne kulak kesileceğimiz işini bilen ehil insanımız vardır?” “Hangi kurumlarımız hangi süreçlerle bu koca kıtayı gündemlerine alabilmektedirler?” Herhalde işin en başında ‘Asya’ açılımı olgusunu gündeme getiren siyasetçinin başında bulunduğu kurumdan başlayarak, Asya’ya bakmak isteyenlerin üstesinden gelmesi gereken çok temel sorunları konuşmak ve bunların üstesinden gelmek gerekiyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/08/16/bir-dis-politika-yonelimi-olarak-asya-olgusu-asia-as-a-political-orientation-in-foreign-policy/