Popüler Yayınlar

6 Kasım 2018 Salı

Malaylar değişimi kabul etmeli ama nasıl? / The Malays should accept the change, but how?


Mehmet Özay                                                           -                                                            06.11.2018

foto: todayonline.com
Malezya artık Yeni Malezya adıyla anılırken, bunu salt muhalefetin 9 Mayıs seçimlerinde elde ettiği seçim zaferine bağlamak yanlış olur. Yeni Malezya elbette, muhalefetin 62 yıl sonra gelen siyasi zaferi ile geniş toplumsal kesimlerin taleplerine yönelik değişim ve dönüşüm sürecine bir başlangıç anlamı taşıyor. Bununla birlikte, bu yöndeki gelişmelerin kısa bir süre zarfında ortaya konmasını beklemek hayalcilik olacaktır.

Bu noktada, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’ne mensup bazı ülkelerde yakın geçmişte yaşanan siyasal değişim süreçlerinin arzu edilir düzeyde gerçekleşmemesi ve hatta hayal kırıklıklarına neden olan gelişmeler konu olduğunu hatırlatmak gerekir.

Değişim nasıl gerçekleşecek?
Malezya’da beklenen değişimlerin, öyle tek bir alanda sınırlı olmadığı, yerel yönetimlerden ekonomik kalkınmanın paylaşımına, eğitimden üretim sektörüne kadar toplumsal yapının değişik alanlarında bir değişime ihtiyaç olduğuna kuşku yok.

Böylesi devasa ve köklü değişim için neler yapılması gerektiği ve ne kadar süre beklenileceği elbette ki, Malezya hükümetinin ve kamuoyunun en önemli gündem maddesini oluşturuyor. Tüm bu alanları kapsayan köklü değişiklerin temeli ise, ırk temelli politikalarda değişikliğin nasıl ve ne şekilde ortaya konacağıyla ilgilidir.

Yaklaşık yirmi yıllık reform çağrısının ve muhalefet liderliğinin ardından 9 Mayıs seçimlerinin kazanılmasında önemli bir siyasal aktör olan ve başbakanlık koltuğuna oturmak için bir süre daha beklemek durumunda olan Enver İbrahim, bugün Singapur’da gerçekleştirilen bir ekonomi forumu çerçevesinde yaptığı açıklamada bu konuya değinerek, söz konusu kapsamlı değişimin öncüsü niteliğindeki ırklar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin zaman alacağını söyledi. Bu durum, açıkçası Malezya’da işlerin sanıldığı kadar kolay olmayacağına işaret ediyor.

Demografi ve güç bağlamı
Malezya, kimilerin zannettiğinin aksine, halkının kahir ekseriyeti Müslüman ahaliden oluşan bir ülke değil. Yani bir örnek vermek gerekirse, ülke nüfusunun diyelim ki, yüzde 80’lik bir kesimi Malay-Müslümanlardan oluşmuyor. Aksine, ülkenin demografik dağılımında Malay-Müslümanlar, çeşitli etnik azınlıkların da dahil edilmesiyle ancak yüzde altmışa varan bir kitleyi oluşturuyor. Geri kalan yüzde kırklık kesim ise, Müslüman olmayan ve aynı zamanda farklı etnik ve dini topluluklardan müteşekkil.

Geçen altmış iki yıl boyunca ülkeyi yöneten siyasal yapının da, yine öyle sanıldığı gibi Malay etnik partisi olarak da bilinen Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) partisinin tek başına iktidarına konu olmadı. Aksine, UMNO içinde Çin, Hint azınlıklarının yanı sıra, Borneo Adası’ndaki Sabah ve Saravak Eyaletleri’ndeki Iban, Dayak, Biyaduh, Kadazan gibi çeşitli küçük azınlık grupları temsil eden eyalet temelli siyasi partilerin ortaklığıyla iktidarı elinde tuttu.

Irk temelli politikalar sorunu

Adına ‘Ulusal İttifak’ hükümetleri denilen ve ülkenin 62 yıllık modern tarihine damgasını vuran siyasi yapılaşma, öyle kendiliğinden ortaya çıkmış bir gelişme değildi. Siyasal rejim ve yönetim ile toplumsal kesimler arasındaki keskin ayrım tastamam ırk politikalarına dayalı olarak ortaya çıkmıştı.

Bu politikaların ülkenin kurucu unsurlarının doğrudan kararı olmadığı da biliniyor. Sömürge dönemindeki adıyla Malaya topraklarında İngiliz sömürge yönetimin uyguladığı ırk temelli toplumsal yapılaşma bağımsızlık sürecinde de kendini masa başında dayatmıştı.

Pozitif ayrımcılık sonlanmalı

İşte, 9 Mayıs seçimlerinin ardından ortaya çıkan Yeni Malezya’nın bu geçmişle hesaplaşması gerekiyor. Enver İbrahim’in kolay olmayacağını söylediği şey de tastamam bu gerçeklik.

Irk temelli politikalar denildiğinde akla, hiç kuşku yok ki, bu toprakların ana sahipleri kabul edilen (bumiputra) Malay-Müslümanlara yönelik ‘pozitif ayrımcılık’ bağlamında ortaya konulan ve toplumsal alanların neredeyse tamamını içine alan yapılaşma kastediliyor.

Enver İbrahim, Malay Müslümanların bugüne kadar kendilerine yönelik ırk temelli-pozitif ayrımcılık olgusu yerine, birey ve toplumsal kesimlerin ihtiyaçları temeline dayalı yeni bir yapılaşmanın önünü açacak kitle olduğuna işaret ediyor.

NEP ve ahlâki yapılaşma

Ancak bu kitlenin bugüne kadar ‘anayasal haklar’ bağlamının yanı sıra, her daim iktidarda olması nedeniyle özellikle, UMNO üzerinden devşirdikleri çıkarlar ve kazanımlardan ne şekilde ferâgat edip etmeyecekleri bir siyasal yaklaşım kadar ahlâki bir sorun olarak da ortada duruyor.

Bu durumun ortaya çıkmasında önceki süreçler bir yana, özellikle 1969 yılı Mayıs ayındaki anarşi ortamına da neden olan Malay-Müslüman kitlenin ekonomik geri kalmışlığına çözüm bulma adına uygulamaya konulan Yeni Ekonomi Politikası’dır (NEP).

1990 yılında sona erdirilmesi öngörülen bu politikanın bugüne kadar devam etmiş olması bile, Malay-Müslüman kitle üzerinde nasıl bir psikolojik ve ahlaki yapılaşma oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu ekonomi politikasının uygulanması kadar, diğer toplumsal alanlardaki örnekleriyle de aslında, Malay-Müslüman kitlenin kendi ayakları üzerinde durabilen bir toplumsal kesim olup olamadığının da sorgulanmasını gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Sorunun hiyerarşik dağılımı

Sorunun ahlâki yönüne dikkat çekme nedenim ise, sıradan Malay-Müslüman bireyin sorumluluğunun ötesinde ve dışında olmak üzere, 1969’daki gelişme baz alındığında son elli yıldır iktidar nimetini Malay-Müslüman kitle adına paylaştırma hakkını elinde tutan UMNO’nun, parti içinden başlayarak devlet ve kamu kuruluşlarına kadar uzanan derin yapılaşması rolü göz ardı edilmemeli.

Nihayetinde Malay-Müslüman bireyi pozitif ayrımcılık uygulamalarına adapte eden ve bu uzun süreçte bu uygulamalara bağımlılığa yol açan ve nihayetinde bunlara mecbur bırakan UMNO karar mekanizmaları ve bunların ürettiği politikalardır.

Buna ilâve olarak, demokrasi pratiğinin seçim ve oy ilişkisi çerçevesinde Malay-Müslüman kitlenin UMNO’yu tek başına iktidar yapacak bir siyasi güce karşılık gel/e/memiştir. Bu nedenle, UMNO’nun iktidar olabilme adına sürekli olarak diğer etnik temelli örneğin, Malay Çin Birliği (MCA) partisi ve Malay Hint Kongresi (MIC) gibi partilerle kurduğu ittifak süreçlerinin, bu siyasi hareketler ve toplumsal karşılığı olan kitleler nezdinde ürettiği bir ahlâki durum söz konusudur.

İktidar olma adına siyasi ittifak kuran UMNO, MCA ve MIC gibi etnik temelli partiler, kendi yandaşları ve destekçileriyle, özellikle ekonomik dağılımdan pay almaları üzerine inşa edilmiş bir ilişki kurarken, parti merkezlerinden toplumun ana gövdesine doğru yayılan bir ahlâki yozlaşmaya da neden olmuştur.

Bu süreçte, çiçeği burnunda iktidarın Yeni Malezya kavramının salt sözde değil, icraatta da ortaya konması için mevcut iktidarın, öncelikle geniş Malay-Müslüman kitlenin psikolojisinde ve düşünce dünyasında değişimlere kapı aralayacak araçlara ve bunların neler olduğu ve nasıl uygulamaya gerileceği tespitine ihtiyacı var.


2 Kasım 2018 Cuma

Pakistan’da gelişmeler ve Asya-Pasifik politikaları / Development in Pakistan and Asia-Pacific Policies

Mehmet Özay                                                                                                                        02.11.2018

thenational.ae
Pakistan’da geçen temmuz ayında yapılan genel seçimler sonunda ‘Pakistan Tehreek-e-Insaf’ (PTI) partisinin zaferi, uzun süredir ulusal düzeyde başarı bekleyen İmran Khan’ın başbakanlık koltuğuna oturmasını sağladı. Ülkede yaşanan siyasal değişim, kısa sürede bölgesel ve uluslararası ilgilendiren bir boyuta taşındığı gözlemleniyor.

İmran Khan, geçen Ağustos ayında, ülke tarihinin en olumsuz ekonomik koşullarının yaşadığı yönündeki açıklaması ülkeyi Uluslararası Para Fonu (IMF) ile karşı karşıya getirdiğinin en açık işaretiydi. Bu bağlamda, yeni hükümet IMF teslim olmamanın yollarını ararken, bulunan çözüm yolları salt ekonomik bağlamı ile değil, küresel siyasal ilişkileri de etkileme potansiyeli ile dikkat çekiyor. Bu hususa aşağıda değineceğim.

Yeni Pakistan Eski Pakistan’dan nasıl ayrışacak
Bu siyasi değişim, ülkede Yeni Pakistan dönemi olarak anılırken, yenilik sadece bununla da sınırlı değil. Ülke modern tarihinin en önemli ekonomik dar boğazını yaşarken, IMF’e en az muhtaç olmanın ve bu bağlamda alternatif borçlanma yolları aramanın peşinde. Bunun nedeni ise, İmran Khan yönetiminin, IMF yapılandırıcısı ABD’nin nüfuzunu maruz kalmamak.

Yeni Pakistan yönetimi ekonomik darboğazı aşma adına bir yandan Suudi Arabistan’a, öte yandan Çin’e yanaşarak sadece ekonomik ilişkilerde Batı ile arasına mesafe koymakla kalmıyor. Pakistan yönetimi bu girişimleri, bunun da ötesinde, çeşitli bağlamlarda bölgesel ve küresel siyasal yapılaşmalara konu olacak gelişmeler olarak okunmayı hak ediyor.

Yolsuzluk temel sorun
Bağımsızlıktan bu yana askeri rejimlere konu olmakla kalmamış, aynı zamanda ordunun sivil siyasal rejimler döneminde de önemli bir güç merkezi olarak etkin olması çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu ülkede çelişkileri de beraberinde getirmiştir.

Sahip olduğu nükleer güce rağmen, istikrarlı ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek bir yana, özellikle kamu sektöründeki yolsuzluklarla geniş toplum kesimlerinin mağduriyetine konu olmuştur. Öyle ki, 2017 yılı küresel yolsuzluk sıralamasında 180 ülke arasında 117. sıradaydı.

Öte yandan, Pakistan ve komşusu Hindistan arasında bir türlü sürdürülebilir barış ortamının sağlanamamış olması; Afganistan’da yaşananlar ve çeşitli silahlı grupların varlığı yapılanmalarının Pakistan üzerinde doğrudan ve dolaylı uzanımlarına neden olurken bu gelişmeler güvenlik ve anarşi gibi siyasi yönetim ve geniş kesimlerin gündelik yaşamlarına etkisi ile dikkat çekiyor.

Ekonomi yönetimi ve siyasal çeşitlilik
Pakistan’ın işte bugün karşı karşıya kaldığı ekonomik sorunun, yukarıda zikredilen sorunların birleşiminin bir ifadesi olmadığı söylenemez. Ülkede çiçeği burnunda iktidar bu süreci nasıl yöneteceği merak konusu.

Başbakan İmran Khan’ın ülkenin küresel ekonomi yönetimi karşısında ekonomik bağımsızlığını en azından bir ölçüde koruyabilmesi için ilk yurt dışı ziyaretini Eylül ayında Suudi Arabistan’a yapmıştı. Bu ziyaretin en önemli yönünü Suud yönetiminden talep edilen ekonomik yardım oluşturuyordu. Taraflar arasında yapılan görüşmelerin ardından Pakistan altı milyar dolarlık ekonomik yardım almayı başardı.

Çin ziyareti nelere gebe?
İmran Khan’ın bugün başlayan Çin ziyareti işte böylesi önemli bir dönemde gerçekleşiyor. İki ülkenin birbirine yakınlaşmasını daha önce Çin’in “Tek Yol Tek Kuşak” projesinde ortaya konmuştu. Çin yönetimi, ‘kara ipek yolu’ olarak da bilinen bu proje ile ülkenin batısını Pakistan’ın Hint Okyanusu’na açılan Gwadar limanına bağlamayı hedefliyor.

İmran Khan’ın Pekin ziyaretine rağmen, yukarıda zikredilen 62 milyar dolarlık kalkınma projesinin, yeni hükümet tarafından 50 milyar dolara indirilmesi kararı bir çelişki olarak yorumlanabilir. Bir başka çelişki ise, sabık başbakan Nawaz Şerif döneminde yani geçen yıl benzer bir gerekçe ile Çin’den 6 milyar dolar borç alınmış olmasıdır. İmran Khan’ın bugün Çin’e ziyareti yaşanan ekonomik darboğazın atlatılmasında Pakistan’ın Çin’e ne denli bağımlı olup olmadığı sorusunu da gündeme getirmektedir.  

Pakistan küresel aktörlerin mücadele sahası mı?
Pakistan’da yaşanan ekonomik iflasın bu ülke yönetimince hal yoluna konulma çabasının bölgesel ve küresel ilişkilerde yeni yapılaşmalar yol açması beklenebilir.

Bu anlamda, Pakistan niyetlenilmemiş bir politikanın neticesi olarak, bir yandan ABD-Hindistan bloğu, öte yandan Çin arasında gerçekleşecek bir çatışmanın merkezi haline dönüşebilir. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Pakistan’da özellikle de İran sınırı bölgesindeki enerji sahalarındaki yatırımlarının ve buna ilâve olarak Körfez’deki Arap emirliklerinin mali desteği İran tarafından nasıl değerlendirileceği de bir başka konu.

Pakistan-Çin arasında yukarıda dikkat çekilen yakınlaşma, ekonomik bir birliktelik olarak dikkat çekse de, bunun ötesinde bir anlam taşıyor. Bu bağlamda, iki ülkenin siyasal anlaşmazlıklara konu olan Hindistan karşısındaki daha da yakınlaşması söz konusu.

Pakistan-Çin yakınlaşması, Çin’in Hint Okyanusu’nda giderek daha etkin bir rol almakta olduğuna işaret ediyor. Öyle ki, Çin bugüne kadar Doğu Afrika’da Cibuti’de ve Sri Lanka’da Hambantota liman işletmesinin ardından Pakistan’ın Gwatar limanındaki varlığı sadece Hindistan için değil, ABD için de yeni bir rekabet ortamının doğmakta olduğuna ortaya koyuyor.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus Pakistan’ın Çin’le yakınlaşması sadece Pakistan-Hindistan ilişkilerindeki yüzyıllık gerginlikten doğmadığıdır. Elbette ki, bunun geniş Asya-Pasifik içerisinde yer alan Hint Okyanusu-Batı Asya ve kısmen Orta Asya bölgesinde güç ilişkilerindeki yeri yadsınamaz.

Pakistan üzerinden yeni küresel yapılaşmalar

Bununla birlikte, Pakistan’ın ekonomik dar boğazı ve buna temel teşkil eden sosyo-politik bölünmüşlüğü ve bölgesel/küresel terör yapılanmalarının tam da odağında bulunması gibi nedenler, birbirleriyle rakip konumdaki güçlü aktörlerle birlikte ve yanyana olmasına neden oluyor. Bu gelişme, Pakistan’ı arzu ettiği istikrarlı bir siyasal ve ekonomik yönetime kavuşturup kavuşturmayacağı ise merak konusu.

Bir Batı Asya ülkesi olan Pakistan’da yaşananlar Çin’den Hindistan’a kadar ve oradan Arap Yarımadası’na kadar geniş Asya-Pasifik coğrafyasını etkileyecek gelişmelere neden oluyor. Pakistan’da yeni dönemin hemen başlarında İmran Khan hükümetinin ekonomiyi rayına oturtma çabasının ülke halkının refahını sağlama gibi bir amacı kadar, bunun dışında küresel ilişkilerin şekillenmesini sağlayan bir vechesi bulunuyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/11/02/pakistanda-gelismeler-ve-asya-pasifik-politikalari-development-in-pakistan-and-asia-pacific-policies/

31 Ekim 2018 Çarşamba

Asya-Pasifik’te Tayvan Sorunu / Taiwan Issue in Asia-Pasific


Mehmet Özay                                                                                                                         31.10.2018

focustaiwan.tw
ABD’nin Asya-Pasifik bölgesiyle ilgili belirleyici politikalarından birini Tayvan’la ilişkileri oluşturuyor. Bu bağlamda, Tayvan konusu, ABD-Çin ilişkilerinde önemli başlıklardan biri olmayı sürdürüyor.

Çin yönetimi, kendisinden bir parça kabul ettiği bu Ada’nın bağımsızlığına her ne pahasına olursa olsun karşı çıkarken, ABD ise Çin’in Asya-Pasifik bölgesinde egemenliğini genişletme çabalarında Tayvan’ı bir koruma kalkanı olarak gündeme getiriyor.

Tayvan’da iktidar değişikliği ve Çin’le gerilim

Bu noktada, Tayvan’daki mevcut iktidarın da Çin’le olan ikili ilişkilerinin bu süreçte belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Bu noktada, özellikle, 2016 yılındaki seçimlerde bağımsızlık yanlısı olarak bilinen Demokratik İlerlemeci Parti’nin (DPP) iktidarı ele geçirmesi ile Çin ve Tayvan arasındaki ilişkilerin gergin bir safhaya girmesi olarak yorumlanıyor.

Tayvan yönetiminin, Çin’in tehditleri ve uluslararası arenadaki karşı propaganda ve politikalarına rağmen, siyasi varlığını devam ettirme konusunda attığı adımlar ABD ile ilişkilerle de sınırlı değil.
Bu noktada, 2016 yılında Tsai Ing-wen’ın devlet başkanlığı koltuğuna oturmasından itibaren konuşulan Güney’le ilişkileri güçlendirme politikası dışişleri bakanlığına bağlı ‘Hint-Pasifik İşleri Bölümü’ ile geçen Mayıs ayında resmen yürürlüğe konuldu. ‘Yeni Güney Politikası’ adı verilen bu politikayı bir başka yazıda gündeme taşıyacağım.

Çin’in Tayvan bağımsızlığına tahammülü yok

Devlet başkanı Tsai Ing-wen, bağımsızlık konusunu bugüne kadar doğrudan gündeme getirmese de, ABD ile sürdürülen ilişkilerin boyutu Çin’i Tayvan konusunda giderek daha agresif bir dil kullanmasına neden oluyor. Çin’in tepkisi söylem düzeyinde de kalmayarak Tayvan Boğazı’nda askeri tatbikatlarla somut bir gelişme gösteriyor.

Bu noktada Tayvan konusu, ABD–Çin ilişkilerinde ortaya çıkan ticaret savaşları, Güney Çin Denizi’nde seyr-ü sefer ve uçuş sahasının uluslararası niteliğine halel getirme yönelimlerine ilâve olarak bir başka çatışma alanını oluşturuyor. Öyle ki, Tayvan’la ilişkilerin seyrine ve söylemlere bakıldığında Trump yönetimi döneminde Ada’nın ABD’nin ulusal güvenliği meselesinde önemli bir konuma yükseldiği konusunda görüşler dikkat çekiyor.

Bununla birlikte, ABD’nin, Kore Yarımadası’ndaki gelişmeler bağlamında Kuzey Kore liderinin Trump’la masaya oturmasında şu veya bu şekilde nüfuzu olduğuna kuşku olmayan Çin’le arasını, yine aynı bölgede açmasına neden olabilecek bir konuda ısrarcı olması rasyonel bir gelişme olarak yorumlanamaz.

ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine dair politikalarının temel hedefinin Çin’in bölgesel etkinliğinin önünü almaya yönelik olarak, tepkisel bir bağlamda sürdürdüğü söylenebilir.

ABD-Tayvan askeri işbirliği

ABD-Tayvan yakınlaşmasında belirleyici konu askeri yardım olgusu. Geçen Pazar günü başlayan ve dün yani Salı günü sona eren Maryland’daki ABD-Tayvan Savunma Endüstrisi Konferansı bu gelişmelerin sonuncu olarak dikkat çekiyor. İlki 2002 yılında yapılan Maryland’daki konferans dizisinin bu yıl 17.sinin yapılması, iki ülkenin savunma sanayi alanındaki teşebbüslerinin boyutun ve sürdürülebilir bir nitelik taşıması açısından da önemli.

Bu etkinlik ve diğerlerine bakıldığında Tayvan tarafının ABD’den sadece hazır askeri techizat almakla yetinmek istemediği, aksine teknolojik donanıma hakim olma yönünde ciddi bir çaba sarf ettiği gözlemleniyor.

ABD’nin Tayvan’a silah satışında son gelişmelere bakıldığında 2017 yılı Haziran ayında 1.4 milyar dolarlık ve bunun ardından geçen Eylül ayında varılan 330 milyon dolarlık anlaşmalar ilişkilerin, yukarıda ifade edildiği üzere sadece ‘konferanslar’ düzeyinde kalmadığını ortaya koyuyor.

Trump yönetimi bu askeri anlaşmalarla Çin karşısında Tayvan’ın kendi güvenliğini geliştirmesini istiyor. Bu çerçevede 2001 yılında dondurulan teknoloji satışı konusu, geçen Nisan ayında yeni lisans düzenlemeleriyle özel firmaların teknoloji satışının önü açılmış oldu. Bunlar arasında deniz altı inşasına elverecek teknolojinin bulunması Tayvan’ın güvenlik konusunda ne denli agreif bir politika izlediğini ortaya koyuyor.

ABD savaş gemilerinin Tayvan boğazındaki seyr-ü seferinin Tayvan yönetiminde ilk defa kamuoyuyla paylaşılması olması da, iki ülkenin askeri işbirliğini uluslararası bir tanınırlık düzeyine ve hatta meşruiyet zeminine taşıma olarak değerlendirilebilir.

De facto büyükelçilik

ABD’nin Tayvan’la ilişkilerindeki gelişmelerden bir diğeri ise, Taipei’de de facto büyükelçiliği ve geçen Mayıs ayında ‘Tayvan Seyahat Yasası’ adı verilen yasaya imzalamasıyla, artık ABD’li üst düzey görevlilerin Ada ziyaretlerinin önü açılmış oldu.

ABD’nin Tayvan üzerinden Çin’e vermek istediği bir mesaj olduğuna kuşku yok. Özellikle Güney Çin Denizi’nde hakimiyet iddialarını tekrarlayan Çin’e karşı Tayvan’ın yanında olduğunu somut bir şekilde ortaya koyması bunun bir ifadesidir.

Ancak burada dikkat çeken husus, örneğin Barack Obama dönemiyle kıyaslandığında, Trump döneminde Tayvan’la ilişkilerin daha da öne çıkacak şekilde görünür kılınmasıdır. ABD savunma bakanlığı Asya-Pasifik güvenlik ilişkileri sekreter yardımcısının Tayvan’a silah satışı konusunda, “daha normal bir dış askeri satış ilişkisi”ne doğru gidildiği yolunda yaptığı açıklama bu politikanın bir yansımasıdır.

Çin tepkide ısrarlı

Bu gelişmeler karşısında Pekin yönetimi, Tayvan’ın ana kıtadaki Çin’e bağlılığına vurgusu ve herhangi bir bağımsızlık olgusunun somut bir şekilde gündeme gelmesi halinde gerekli karşılığı vereceği yönündeki uyarıları halen geçerliliğini koruyor.

Çin yönetimi bu tepkisini gerekçelendirirken, ABD’nin 1979 yılından itibaren Tayvan yerine Çin’i meşru partner kabul ettiği ‘tek Çin politikası’ uygulamasına tezat teşkil edecek politikalarına dikkat çekiyor.  

Tayvan’da yönetim açıktan açığa bağımsızlık konusunu gündeme getirmese de, Çin’in siyasi ve de askeri varlığı karşısında öz korumacı çabalarına devam edecektir. Bu süreçte, yanı başında bulacağı en önemli ortak ise ABD’dir. Bu durum, hiç kuşku yok ki, ABD ve Çin gibi iki gücün Asya-Pasifik bölgesindeki etkileşimlerinde Tayvan konusunun bir çatışma alanı olarak varlığını sürdürmesi anlamı taşıyor.

26 Ekim 2018 Cuma

Shinzo Abe’nin Çin ziyareti neler vaad ediyor? / What does Abe's visit to China promise?


Mehmet Özay                                                                                                                         26.10.2018

foto: Xinhua
Japonya başbakanı Şinzo Abe’nin iki günlük Çin ziyareti bölgesel ve küresel siyaset ve ekonomi bağlamında çok önemli bir sürece işaret ediyor. Bu ziyaret yedi yıl sonra bir Japon başbakanının Çin’e ilk ziyareti olmasıyla dikkat çekiyor.

Abe’nin Çin’i ziyaretinin, Doğu Asya’nın bu iki önemli ülkesi arasındaki gerilimli ilişkileri yatıştırmaya yönelik bir bağlamı olduğuna kuşku yok. Japonya tarafı söz konusu resmi ziyareti temkinli yaklaşır ve iki ülke ilişkileri bağlamında değerlendirirken, Çin basınında konu daha çok iki Doğu Asya ülkesinin ABD karşıtlığında yakınlaşması şeklinde gündeme getiriliyor.

Küresel etkisi olan bir ziyaret
İki ülke arasında gerek tarihsel gerekse son dönemdeki gelişmeler bağlamında politik gerilim yaşansa da Abe’nin ziyareti yeni bir anlayışın ve işbirliklerinin geliştirilmesi imkânını içinde barındırıyor. Bunun yanı sıra, öncelikle Doğu Asya’da ve giderek genişleyen bir çerçevede Güneydoğu Asya, Hint Okyanusu ve küresel boyuta ulaşan sorun ve gelişmelerin iki ülkeyi birbirine yaklaştıran olgular içerdiği de bir gerçek. Bu bağlamda, Abe’nin Cinping ile buluşmasını salt bu iki ülke ilişkileri ile sınırlı görülemez.

Bu çerçevede, ziyaretin zamanlamasına kısaca değinmek gerekir. Özellikle Kore Yarımadası’nda bu yılbaşına kadar varlığını ciddi bir şekilde hissettiren nükleer tehdit ve bunun akabinde oluşabilecek sıcak bir gelişmede, Japonya birincil hedefler arasında bulunuyordu. Gerek Çin-Kuzey Kore yakınlığı, gerekse 20. yüzyıl ilk yarısında yaşanan gelişmeler, Japonya’yı Çin’le ilişkilerini mesafeli tutmasına neden oluyordu. Trump-Kim görüşmesinin ardından bu tehdit yerini bölgede barış havasına bırakmasının hiç kuşku yok ki, Japonya’yı psikolojik olarak rahatlattığını söyleyebiliriz. Ayrıca, bu gelişme Japonya’nın Çin’le ilişkilerinin yeni bir döneme girmesi anlamı da taşıyor.

Ticaret savaşları - alternatif politikalar
Bir başka önemli gelişme ise, ABD’de Trump yönetiminin Çin’e yönelik ticari yaptırımlarıyla oluşan soğuk savaş atmosferi… Yukarıda dile getirdiğim üzere Kore Yarımadası özelinde Doğu Asya’ya barış hakim olma sürecindeyken, ABD’nin yine aynı bölgeyle tabii ki farklı bir bağlamda Çin’le ticareti hedef alarak çatışmacı bir ortama zemin hazırlaması tastamam bir çelişki.

ABD’nin ticaret savaşlarını bölgeselden küresele yaymasının başat unsuru olan Çin’e yönelik yaptırımlar sadece bu iki ülke ile de sınırlı kalmıyor. Bu bağlamda, Japonya her ne kadar ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olsa da, ticari ilişkiler noktasında Japonya ABD yönetiminin içe kapanmacı ekonomi politikalarını ve ticaret savaşlarını onaylar bir politika sergilemiyor.

Japonya’nın kalkınma süreçlerinde liberal kapitalizmin olmazsa olmazlarından serbest ticareti onaylayan yaklaşımı, Donald Trump’ın bu son politikasını gizli/açık eleştirmesine neden oluyor. Bu ticaret savaşında Çin’in ABD’ye bağımlı olmama ve yeni açılımlar ortaya koyacağı dikkate alındığında, hiç kuşku yok ki, bu anlamda kendi bölgesinde ilk yönelebileceği ülkelerden biri Japonya.

Japonya’nın kapalı ekonomiler, içe kapanmacı politikalar karşısındaki tutumunu, Trump’ın daha başkanlık koltuğuna oturur oturmaz reddine imza attığı Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’nın (TPPA) ABD’li veya ABD’siz sürdürülebilirliği konusundaki öncü rolü olmuştu. Benzer bir yaklaşımı, şimdi ABD’nin sırtını çevirdiği Çin’le gerçekleştirme ve hatta iki gücün birleşimi ile bölgede yeni bir sinerji oluşturma konusunda adımlar atmasını süprizle karşılamamak gerekir.

Çin sorumluluk alır mı?
Japonya’nın böylesi bir dönemde Çin’le ilişkileri yeniden düzenleme konusundaki inisiyatifinin öte yanında, Çin’i reaktive etme çabası olarak da görülebilir. Bununla ne demek istiyoruz? Çin küresel ekonominin ikinci büyük gücü olmakla birlikte, özellikle siyasal ilişkiler, uluslararası anlaşmalar ve kararlar gibi hususlarda kendi başına buyruk bir seyir takip eden politikalarına tanık olunuyor. 

Örneğin ASEAN ile ilişkiler Güney Çin Denizi sorunu vb. bağlamlarda ekonomik gücünü siyasal hegemonyaya tahvil etme çabası diğer ülkeler kadar, Japonya yönetimi için de rahatsızlık kaynağı. Öyle ki, Trump yönetiminin ticari ambargo politikalarının bir yerinde de böylesi bir gerçeklik pay sahibi olduğunu da söyleyebiliriz.

 Bu bağlamda, Abe bu ziyaretiyle, özellikle yaşanmakta olan ticaret savaşının Çin’i içine sürüklediği ekonomik ve siyasal durumda bir açılıma kapı aralamayı umuyor olabilir. Bu noktada, bu ziyaret Çin’in Asya-Pasifik gibi bir bölgede daha çok sorumluluk almaya ve siyasi ve ekonomik ilişkilerde daha yapıcı ve sürdürülebilir bağlamları ortaya koymaya ikna çabası olarak da görülebilir.

Bu husus, Çin yönetiminin özellikle Doğu Asya’da Diayous (Senkaku) Adaları üzerindeki hak iddiası ve daha çok da Güney Çin denizi özelinde ortaya koyduğu hegemonyacı tavrının ve bunun bölge ülkeleri üzerinde oluşturduğu tedirginlik ve belirsizlik olgularının ortadan kalkmasına vesile olacaktır. Kaldı ki, o dönem sürekli dile getirdiğimiz üzere, Asya-Pasifik bölgesi daha çok Barack Obama yönetimlerince ortaya konulan Asya-Pasifik politikaları ABD’nin bölgesel etkinlik ve nüfuzunu artırmayı hedeflerden karşısında birincil hedef olarak Çin’in bulunduğu unutulmamalı.

ABD mi Çin mi?
Bu gelişmeye üçüncü taraflar, örneğin ASEAN nasıl bakacağını da unutmamak gerekir. Şi Cinping, ABD’nin ticaret savaşı karşısında önemli hamleler de bulunsa da, küresel kapitalizmin hamisi ve bu ekonomik sistemi şekillendiren kurumlar üzerindeki hegemonyası ABD karşısında ne denli sürdürülebilir bir ticaret ilişkisi geliştirebileceğini sorgulatıyor. Ancak, Çin yönetimi, yukarıda dile getirmeye çalıştığımız bağlamda, Abe’nin önereceği çerçeveye uygun ve ABD için sürpriz addedilebilecek farklı bir hamle geliştirebilirse ASEAN’dan başlayarak Asya-Pasifik bölgesinde yeni bir ekonomi ve siyasal yapılaşmalara kapı aralayabilir.

Burada, sahip olduğu küresel ekonomideki ikinci önemli güç olmaklığın Çin yönetimi için ne anlama geldiği gibi daha büyük bir olgunun varlığı ortaya çıkıyor. Tarihsel bağlamı dikkate alınarak dile getirilmek istendiğinde, geleneksel olarak yayılmacı ve özellikle de istilacı politikalarla tanınmayan Çin, küresel kapitalizmin kurallarını sahip olduğu Asyacılık değerlerini kendi bölgesindeki diğer kalkınmış ve kalkınmakta olan ülkelerle işbirliğini barış temelli geliştirmeye yönelik çabalarıyla ABD’nin önünü alabilir.

Bu noktada, paragrafın girişinde dile getirdiğim ASEAN’ın bu gelişmeye nasıl bakacağı sorusunu hiç kuşku yok ki önemli. Çin’in bölge ile hem tarihsel ve geleneksel komşuluğu, hem de Çin kökenli azınlıkların varlığıyla kültürel etkileşimlerin bugüne kadar canlı bir şekilde sürdürülmesi ABD-Çin tercihinde ibreyi ikincisi yönüne çevirecektir. Ancak bunun için Çin’in kayda değer adımlar atması ve bölge yönetimleri ve halkları için ikna edici, inandırıcı politikaları hayata geçirmesi gerekiyor.

ABD’de Trump yönetiminin varlığının dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi ASEAN bölgesinde de hoşnutlukla izlendiği söylenemez. Yukarıda Japonya için söylediğimiz TPPA’nın devamı noktasındaki görüşe, ASEAN içerisindeki bu yeni ve -şimdilik atıl kalmış- ekonomi kulubü’nün diğer üyelerinin de destek verdiği görülüyor.

Burada haklı olarak, “Çin zaten ASEAN’la çok önemli ticari ve yatırım ilişkilerine sahip başka bir politikaya ne gerek var ki?” diye bir soru sorulabilir. ASEAN’nın özellikle son dönemde doğu-batı, Çin-ABD arasında denge politikası izlediğine tanık olunuyor. Her iki güçten de vazgeçmesi mümkün gözükmüyor, en azından şimdilik. Çin’in bölge ülkeleriyle olan ticaret hacmine rağmen, hoşnutsuzlukların sürekli gündemde olduğu da bir gerçek. Bu gerilim ortamının örneğin Malezya, Endonezya iç siyasetine kadar tesir edecek boyutlar taşıdığını yakinen biliyoruz.

Bu bağlamda, Çin, uluslararası anlaşmalar bütünü ile bölge ülkeleriyle politikalarını yeniden gözden geçirme imkânını Abe’nin ziyareti ve sonrasında oluşacak süreçte bulabilir. Ticaret savaşının, Çin’li bazı yatırımcıları zorunlu olarak ASEAN coğrafyasına itmesi hem bölge ülkeleri hem Çin için yakın ve orta vade için daha neler yapılabileceğinin açık bir göstergesi.

Abe’nin ziyaretinin Doğu Asya’dan başlayarak giderek genişleyen coğrafi bölgeler ve birlikleri de bağlayıcı bir özelliği içeriyor. Bu anlamda, iki liderin görüşmeleri ve sonrasındaki gelişmeler izlenmeye değer olacağını söylemek mümkün.


23 Ekim 2018 Salı

ASEAN’da ekonomik kalkınma ve güvenlik / Economic development and security issue in ASEAN

Mehmet Özay                                                                                                                        23.10.2018
foto:mainichi.jp
Güneydoğu Asya Ülkeleri (ASEAN) sonbahar dönemi zirve toplantıları dönem başkanlığını yürüten Singapur’da başladı. Bu çerçevede, 12. Savunma Bakanları toplantısı geçen hafta yapılırken, son dönemde bölgesel güvenlik konusunda önemli bir gelişmeye de konu oldu.
Ekonomik kalkınma ve güvenlik şemsiyesi
Birliğin, küresel ekonominin en önemli saç ayaklarından biri olduğu genel kabulüne rağmen, belki de bu gelişmeden bağımsız ele alınamayacak ve kimileri için tezat teşkil edecek şekilde güvenlik sorununun da bir o kadar önem arz ettiğine dikkat çekmek gerekiyor.
Bölge ülkelerinin güvenlik hassasiyetlerinin tek tek ülkelerin ulaştıkları ekonomik kalkınma seviyesi ve bu seviyenin istikrarlı bir şekilde devamı ve sürdürülebilirliği, aynı zamanda güvenlik konusunda hassasiyetlerin de artmasına neden oluyor. Bunda hiç kuşku yok ki, -tıpkı ekonomik kalkınma süreçlerinde olduğu gibi- güvenlik alanında da potansiyel tehditlerin ortaya çıkmasına yol açan husus bölgenin üzerinde yükseldiği coğrafya.
Çin-Japonya ve Güney Kore Doğu Asya’da endüstrileşmiş ve dünya ekonomisinde önemli yere sahip ülkelerine ulaşan suyolunun ortasında bulunması, öte yandan imalat sanayii ve tropik bölgelere has hammadde kaynaklarına sahip olması nedeniyle özellikle Batı Asya, Ortadoğu ve Avrupa ile yakın ticari, ekonomik ve yatırım ilişkileri ASEAN’ı doğuda ve batıda önemli bir ekonomik birlik kılmaya yetiyor.
Üye ülkeler güvenlikte ısrarcı
Bölgenin bu özel durumu, üye ülkeler yönetimlerince özellikle de Singapur, Malezya, Tayland ve Endonezya başta olmak üzere diğer birlik üyesi ülkelerce de şu veya bu derece paylaşılan bir güvenlik sorununu gündeme getiriyor.
Bu sorunu iki temel başlık altında ele almak mümkün. Birincisi, Güney Çin Denizi ikincisi uluslararası terörizm…
Güney Çin Denizi, sadece Çin’le birlik üyesi dört ülke arasındaki anlaşmazlığa değil, birlik üyesi ülkeler arasında da benzer bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor. Bu bağlamda, bir süredir bölgenin güvenlik iklimini belirleyen unsurların başında gelen Güney Çin Denizi konusunun ne kadar önemli olduğu son yapılan Savunma Bakanları toplantısındaki anlaşma ile kanıtlanmış gözüküyor.  
Geçen hafta yapılan savunma Bakanları toplantısı, dünyada ilk olduğu ifade edilen bir anlaşmaya konu oldu. Anlaşma, birlik ülkeleri arasında kıta sahanlıklarında ve uluslararası uçuşa açık bölgelerde istenmeyen gelişmeleri önlemeye yönelik çok katmanlı hava güvenlik tedbirlerini içeriyor.
Böylesi bir anlaşmanın gündeme gelmesi, söz konusu denizde bazı adalık bölgeler üzerindeki hakimiyet iddialarını pekiştirme ve öteki iddia sahibine göz dağı verme adına da olsa, hava güvenlik sistemlerinin zaman zaman pratiğe geçirilmesinden kaynaklanıyor.
Bu anlaşmanın önemini artıran husus ise, geçen yıl benzer bir zirvede bölge denizlerinde arzu edilmeyen karşılaşmaları engellemeye yönelik yapılan anlaşmanın devamı olmasıdır.
Bölgesel güvenlikte küresel perspektif
Peş peşe imzalanan bu anlaşmalar, ASEAN yönetiminin bölge barışına yönelik bütüncül yaklaşımının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Öyle ki, bu anlaşmalar sadece birlik üyesi ülkelerle değil, bölgeyi çevreleyen ve giderek ASEAN ile daha çok etkileşim içine giren Çin, Japonya, Avustralya, Hindistan, Güney Kore, Yeni Zelanda, Rusya ve ABD’yi de içine alacak şekilde neredeyse küresel bir boyut sergiliyor.
Singapur savunma bakanı Ng Eng Hen’in de vurguladığı üzere, geçen hafta varılan anlaşma bağlayıcılığı bulunmasa da, yaptığı emniyet kemeri benzetmesinde de görüldüğü üzere, bölge ülkelerinin barış konusundaki yaklaşımlarını ortaya koyması ve olası istenmeyen gelişmeleri önlemeye yönelik inisiyatifi olarak değerlendirilmelidir.
Anlaşmanın detaylarına bakıldığında, aslında insan faktörüne eğinildiği görülüyor. Ve bu anlamda, bu anlaşmanın özellikle savaş uçakları komuta ve yönetiminde yer alanların bir tür ehlileştirilmesi yönünde atılmış adımlar demek yanlış olmayacaktır.
Toplantılar çerçevesinde Endonezya ve Singapur’un gündeme getirdiği terörle mücadele konusunda da bazı inisiyatifler söz konusu. Bu noktada, Endonezya’nın terörizmle mücadelede stratejik bilgi paylaşımı ve Singapur’un ‘esneklik, karşılık ve iyileşme’ olarak adlandırılabilecek olan tasarısı da kabul gördü.
Güvenlik konusunda atılan bu adımlar, ekonomik gelişmede istikrarlı bir düzey yakalama arzusundaki ASEAN’ın yakın ve orta vadede bölgeyi riskten olabildiğince uzak tutma amacı taşıyor. Bununla birlikte, bölge güvenliğini geliştirmeye matuf bu gelişmeyi iç içe geçmiş yeni güvenlik alanları projesinin bir parçası olarak da değerlendirmek mümkün.
Bu noktada, ABD, Hindistan, Avustralya ve Japonya’nın oluşturduğu ‘Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’nun, temelde Hint ve Pasifik Okyanusları’nda temelde Çin’i hedef alarak geliştirilen bir güvenlik halkası olduğu hatırlandığında, ASEAN özelinde gündeme gelen yeni anlaşmaların bu güvenlik halkasının dar alanını teşkil ettiği görülür.
Bu gelişmeler, bölge ülkelerinin savunma sanayilerini geliştirme ve milli ordularını güçlendirme noktasında önemli atılımlar içinde olduklarını görmezden gelinmemeli. Ancak barış konusunda atılan adımlar güvenlik politikalarında sivillerin ve geniş kamuoyunun talep ve isteklerinin hayata geçirilmesi noktasında önem taşıyor.
http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/10/23/economic-development-and-security-issue-in-asean/

19 Ekim 2018 Cuma

Enver İbrahim güçlü bir lider olarak yeniden Federal Meclis’te… /Anwar İbrahim as a strong leader again in federal parliament


Mehmet Özay                                                                                                                        19.10.2018

foto: Thestar.com.my
2015 yılı Şubat ayında beş yıllık hapis cezası nedeniyle milletvekilliği düşen Enver İbrahim 13 Ekim’de yani geçen Cumartesi günü Port Dickson şehrinde yapılan seçimin ardından yeniden mecliste.

Negeri Sembilan eyaletine bağlı, bir deniz üssü olarak da bilinen Port Dickson şehrindeki seçimde Enver İbrahim’in yanı sıra çeşitli partilerin yanı sıra bağımsız adayların da yer almıştı. Enver İbrahim, kullanılan toplam 43.489 oyun 31.016’sını alarak tarihi bir seçimi kazanmış oldu. Bu sonuç, iktidarın 9 Mayıs’taki seçiminin ardından -bir tek seçim bölgesinde olsa da, halkın yeni iktidara olan güveninin pekiştirilmesini sağlayan önemli bir gelişme olarak kabul ediliyor.

Reform döneminin pratiğe geçirilmesi
Port Dickson seçimini önemli kılan unsurlardan biri çok etnikli, çok dinli bir yapıya sahip olması bağlamında, ülkeyi temsil edebilecek önemli bir belde olması.
Bu anlamda, şehrin demografik dağılımına bakıldığında, Müslüman Malay nüfus yüzde 42.7; Çinli nüfus yüzde 33.1 ve Hint kökenliler ise yüzde 22’lik bölümü teşkil ediyor. Bunun yanı sıra, bölgede adına Orang Asli denilen, görece az bir orana tekabül etse de şehrin etnik dağılımında yer alan bir toplumsal yapının olmasını da unutmamak gerekir.
Dolayısıyla bu demografik yapının Enver İbrahim’e teveccühü, onun 1990’ların sonlarında başlattığı reform programında ülkenin tüm etnik ve dini gruplarını içine alan düşüncesinin pratiğe geçirildiğinin bir kanıtı olarak da okunmaya elveriyor.
9 Mayıs seçimlerinde Halkın Adaleti Partisi’den (PKR) Port Dickson milletvekili seçilen Danyal Balagopal Abdullah’ın istifasıyla boşalan milletvekilliği için yapılan seçimi Enver İbrahim’in yanı sıra çeşitli partilerin yanı sıra bağımsız adaylarla birlikte toplam 8 aday katılmıştı.

Enver’le yeni dönem
Seçimin ardından Pazartesi günü yani 15 Ekim’de yapılan yemin töreniyle Enver İbrahim, Federal Meclis’te milletvekilliği süreci yeniden başlamış oldu.

Onun bu seferki meclis üyeliğini farklı kılan, artık iktidardaki koalisyon güçlerinin yanı sıra,  yaklaşık yirmi yıldır reform için mücadele veren ve 9 Mayıs seçimleri sonrasında en güçlü siyasi parti olarak çıkan PKR’ın genel başkanı hüviyetine sahip olmasıdır.

Böylece, Enver İbrahim, iktidarı oluşturan çok partili koalisyonun önemli lideri olarak sorumluluğunu artık meclis üyesi olarak daha aktif olarak ortaya koyması bekleniyor.

Sultan’ın bağımı ve siyasal adaletsizlik
Enver İbrahim, cezavinde bulunması nedeniyle 9 Mayıs seçimlerine katılamamıştı. 2012 yılında hakkında açılan ikinci livatalık davası sonrasında 2015 yılında beş yıl hapis cezasına çarptırılan Enver İbrahim’in milletvekilliği düşmüştü. Ancak 9 Mayıs seçimlerinde muhalefetin iktidarı ele geçirmesinden kısa bir süre sonra, Federal Sultan tarafından hakkındaki suçlamalardan bağışlanarak özgürlüğüne kavuşmuştu.

Federal Sultan Enver İbrahim’i bağışlarken, bir siyasi baskıdan öte, görüşme sırasında dile getirdiği üzere bu siyasi lidere yönelik açılan davaya inanmadığı ve adalet içeren bir karar olmadığı yönündeki görüşü dikkat çekiciydi.

Federal Sultan’ın bu görüşü, sıradan bir bağışlama olmanın ötesinde, ulusal siyasette yaşanan kan kaybının ve adaletsizlikler ortamını görünür kılması açısından kayda değer bir gelişmeydi. Ve belki de bu karar, ülkenin sembolik lideri konumundaki sultanlık makamının son dönemde aldığı en önemli karar olmakla tarihe geçti. 

Başbakanlık yolu
13 Ekim’de Port Dickson’da yapılan seçim Enver İbrahim’in başbakanlığı yolunda önemli bir adım kabul ediliyor. Bu sürecin doğal bir seyir mi takip edeceği yoksa siyasilerin şahsi ihtiraslarının mı öne çıkıp bir çatışma ortamına dönüşüp dönüşmeyeceği de ülke siyasi gündeminin belki de en önemli konularından biri.

Ancak, daha 9 Mayıs seçimleri öncesinde, hatta 2016 yılı sonlarından başlayarak Ulusal Malay Birleşik Organizasyonu’dan (UMNO) ayrılarak yeni bir siyasi parti kuran Dr. Mahathir Muhammed ile o dönem muhalefeti oluşturan üç partinin yani Halkın Adaleti Partisi (PKR), Demokratik Eylem Partisi (DAP) ve Emanet Partisi- partilerin liderleri ile yapılan görüşmelerde, seçimin kazanılmasının ardından kimin başbakanlık koltuğuna oturacağı konusunda ortak görüş Dr. Mahathir olarak belirlenmişti.

Ancak gerek Dr. Mahathir’in ilerlemiş yaşı, gerekse Enver İbrahim’in muhalefetin doğal lideri olma vasfı ve seçmen kitlesinin talepleri göz önüne alınarak Dr. Mahathir’in başbakanlığının iki yıla varan bir süre olarak belirlenmesi ve ardından başbakanlığın Enver İbrahim tarafından yürütülmesi kararında fikir birliği sağlanmıştı.

Dr. Mahathir ve Enver İbrahim sürtüşmesine yer yok
Şimdi Dr. Mahathir ile Enver İbrahim arasında liderlik değişim sürecinin herhangi bir sarsıntıya yer vermeyecek şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu konuda her iki liderin de temkinli olduğu gerek iktidar partileri ve özellikle de dışındaki siyasi hareketlerin ve çevrelerin iki lider arasını açmaya, bir kaos ve istikrarsızlık ortamı oluşturmaya matuf çıkışlarına rastlanmaya başlandı bile.

Ancak Enver İbrahim bu konuda zaman zaman yaptığı açıklamalarla bu tür beklentilerin önünü almaya çalışarak bir güven ortamı tesisine katkıda bulunuyor. 13 Ekim seçiminin ardından meclisteki varlığının da bir acil başbakanlık çağrısı yerine, Dr. Mahathir’e verilen sürenin dolmasını beklemek şeklinde olacak.

Bu sürenin beklenmesi, iktidarı oluşturan koalisyon partilerinin iktidar yapılanmasını ve ülke bürokrasisine adaptasyonu anlamında da büyük önem taşıyor. Nihayetinde UMNO gibi bir kurucu güç içerisinde 1970’lerden itibaren var olan Dr. Mahathir’in tecrübesi diğer parti liderleri ile kıyaslanmayacak ölçüde.

UMNO güç kırılması yaşarken, mevcudiyeti hala devam ediyor
Unutulmamalı ki, gerek 9 Mayıs seçim atmosferi gerek sonrasında oluşan gelişme, açıkcası 62 yıl boyunca iktidarı oluşturan Ulusal Cephe’nin ve özellikle de bu cephenin omurgasını oluşturan UMNO’nun böylesi önemli bir siyasal değişikliğe ne denli hazır olduğu ve buna izin vereceği de gündemin önemli konularındandı. Bu bağlamda, UMNO sadece ülkenin en önemli siyasi hareketi olarak görmek yanıltıcı olacaktır.

UMNO, özellikle Malay çoğunluğun hakim olduğu ve adına iktidar aygıtı denilen içinde silahlı kuvvetler, emniyet, dışişleri, savunma, adalet mekanizması gibi can alıcı kurumların yanı sıra, tüm ekonomik yönetim birimlerini kontrol altında tutan dev bir yapı olarak düşünmek gerekiyor. Zaten bu nedenle, 9 Mayıs seçim sonuçlarının açıklanması, neredeyse 24 saate varan bir süreyle gecikmiş ve nihayetinde ülkede iktidar değişikliğine ‘onay’ verilerek muhalefet partileri koalisyonu iktidar koltuğuna oturmuştu.

Seçim sonuçlarının gecikmeli olarak açıklanmasının nedeni ise, ülkede siyasal değişikliğin önünü alma yönünde bir çabanın sergilenme çabasına maruz bırakıldığı anlaşılıyor. Ülkenin ‘derin’ güçlerinin Dr. Mahathir’in başbakanlığını engellemek onun yerine, daha ‘mülayim’ ve ‘anlaşmaya müsait’ bir siyasi kişilik olarak kabul edilen PKR lideri Dr. Wan Azizah’nın önerildiği açıklamaları geçtiğimiz günlerin en önemli konusuydu.

Bu bağlamda, Yeni Malezya’nın oluşumu sürecine geçildiği bu birkaç aylık süreç, Enver İbrahim’in mecliste temsili ile yeni bir aşamaya evrilmiş durumda. Ancak ‘Yeni Malezya’ kavramının kalıcı ve sürdürülebilir bir nitelik arz etmesi için sadece siyasal yaşamda değil, toplumsal ve bürokratik yapılaşmanın her köşesinde yapılması gereken daha çok iş var.