Popüler Yayınlar

15 Ekim 2020 Perşembe

Malezya’da Enver İbrahim henüz başbakan ol/a/madı / Anwar Ibrahim is not yet to be PM Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            15.10.2020

Enver İbrahim’in başbakan olabilmesinin yolunu açacak şekilde, federal mecliste yeter sayıda milletvekilinin desteğini aldığını açıklamasının ardından yaşanan gelişmeler, Kuala Lumpur’da kapalı kapılar ardında önemli görüşmelerin halen devam ettiğine işaret ediyor.

Enver İbrahim beklemede

Enver İbrahim’in federal sultandan randevu talebi ve görüşmenin ancak gecikmeli olarak yapılmasının ardından, bugün sosyal medyada Enver İbrahim’e destek veren 121 milletvekilinin isimlerinin geçmesi yeni bir gelişmeye işaret ediyor.

Enver İbrahim’in federal sultanla görüşmede isim yerine destek veren milletvekillerinin sayısını paylaşmasının ardından, sosyal medyada listenin paylaşılması bir başka şok gelişme olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bu gelişmenin ardından, polise yapılan 113 suç duyurusunda hedef haline getirilen ise Enver İbrahim oldu.

Saray görüşmelerinde sürünceme

Enver İbrahim, 23 Eylül’de kamuoyuna yaptığı şok açıklamada federal mecliste çoğunluğun kendisini desteklediğini açıklamıştı. Bu iddiasının ardından, Enver İbrahim bir yandan iktidardaki  Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümeti başbakanı Muhyiddin Yasin’i istifaya davet ederken, bir yandan da saraydan gelecek cevabı bekliyor.  

Bununla birlikte, Enver İbrahim’in başbakan olmasının yolunu açacak süreçte yeni engeller kendini göstermeye devam ediyor.

13 Ekim Salı günü federal sultan’la görüşen Enver İbrahim, görüşme sonrasında temkinli ifadelerle Sarayın mevcut durumu inceleyeceği yönündeki açıklamasının ardından bekleme süreci devam ediyor.

Normal şartlarda sultanın, Enver İbrahim’e destek veren siyasi partilerin liderleriyle görüşmeler yapması gerekirken, geçen iki gün zarfında görüşmelerin yapılmaması akıllara yeni soru işaretleri getiriyor.

Bununla birlikte, söz konusu ertelemeye neden olarak, son günlerde kovid-19 vakasında görülen artışla içinde başkentin de bulunduğu Selangor eyaletinin belirli bölgeleri içine alan tedbirler gösteriliyor.

İstikrarsızlık bir norm olmamalı

Son üç haftada yaşananlar, açıkçası Malezya siyasetinde 24 Şubat 2020 tarihinde başlayan sivil darbeden bu yana gizli/açık kriz ortamının bir norm haline geldiğini gösteriyor.

Gerek federal sultanın Enver İbrahim’i kabulündeki gecikme, gerekse görüşmenin ardından sarayın Enver İbrahim’e destek veren siyasi parti liderlerini şu ana kadar kabul etmemesi, bu sürecin önemli safhalarından kabul etmek gerekiyor.

Öte yandan, Enver İbrahim’in sarayda 13 Ekim Salı günü sarayda Sultan’la yaptığı görüşmede, sadece kendisini destekleyen milletvekillerinin sayısını verdiği ve isim listesi sunmaması da eleştirilen konular arasında.

Kritik eşik 112

Söz konusu bu sayının 121 olduğu ifadesi dikkate alındığında, federal meclisi oluşturan toplam 222 milletvekilinden 112’sinin desteğinin başbakan olarak atanma için yeterli olduğu düşünüldüğünde, Enver İbrahim’in kayda değer bir desteğe sahip olduğu ortada.

Bununla birlikte, Malezya siyasetinin önemli çevrelerinde Enver İbrahim’in böylesi bir desteğe sahip olmadığı konusundaki görüşlerin de gündemde yer alması, ülke siyasetinin ne denli içinden çıkılmaz bir hâl aldığını ortaya koyuyor

Enver İbrahim’in böylesi bir desteğe sahip olmadığını ileri sürenlerden biri hiç kuşku yok ki, “görevimin başındayım” diyen başbakan Muhyiddin Yasin.

Başbakan Muhyiddin Yasin, aynı zamanda bu gelişmeler karşısında sarayın Anayasa’ya uygun hareket edeceğine güveninin olduğunu açıklaması ise oldukça manidar.

Çünkü, 24 Şubat sivil darbesi sonrasında benzer gelişmeye karşın federal mecliste güven oylamasının bugüne kadar yapılamamış olmasının en önemli engellerinden biri Muhyiddin Yasin’in kendisi.  

Başbakanlık iddiasında bulunan bir siyasinin sultana destek veren milletvekillerinin isim listesini sunması bir temayül olsa da, Enver İbrahim’in böyle bir listeyi paylaşmamış olması akla başka soruları getiriyor.

Bunlardan ilki Enver İbrahim’in iddia ettiğinin aksine böylesi önemli bir desteğin olmadığı yönünde. Bir diğeri ise, bazı çekincelerle listenin bilinçli olarak gündeme getirilmediği olabilir.

Bununla birlikte, söz konusu milletvekili listesinin bugün sosyal medyada kamuoyuyla paylaşılmış olması karşısında Enver İbrahim’in açıklama yapması beklendiğinden şimdilik bir şey söylemek mümkün değil.

Malezya emniyet müdürlüğü, söz konusu gelişme üzerine Enver İbrahim’in Cuma günü, yani yarın polise ifade vereceğini açıkladı.  

Destek UMNO’dan mı gelecek?

Mevcut gelişmeler dikkate alındığında, muhalefeti oluşturan Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR), Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) ve Emanet Partisi (Partai Amanah) koalisyonunun doğal lideri olan Enver İbrahim ile mevcut başbakan Muhyiddin Yasin isimleri gündemde yer alsa da, aslında yeni hükümet ve başbakanlık için temelde mevcut tüm partilerde hareketlilik yaşandığını söylemek mümkün.

Bu hareketliliğin, yeni hükümetin teşekkülü konusunda olumlu anlaşılabileceği gibi, çeşitli partilerde bölünmüşlük halinin belki de daha çok gerçeğe uyduğunu söylemek mümkün.

Bunlar içinde hiç kuşku yok ki, başta gelen kurum Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO).

24 Şubat sürecinde yeni hükümet çalışmaları yapılırken, federal mecliste sahip olduğu milletvekili ile en önemli destek veren siyasi parti olan UMNO içerisinde yaşanan çekişmelerin bir bölümünün PN hükümetine verilen destekle orantısız olarak hükümette temsil edilmemesinin olduğunu söylemek mümkün.

Bir başka önemli konu ise, partide önemli siyasilerin karıştıkları yolsuzluklar. Bu noktada, bir anlamda parti içi hesaplaşması kabul edilebilecek gelişmelerde, kurulan/kurulacak hükümetler sürecinde ‘aklanma’nın da siyasi pazarlıklarda gündeme gelebileceğini göz ardı etmemek gerekiyor.

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/15/malezyada-enver-ibrahim-henuz-basbakan-olamadi-anwar-ibrahim-is-not-yet-to-be-pm-malaysia/

10 Ekim 2020 Cumartesi

Endonezya’da İş Yasası ve Tepkiler / New Labor Law and Reactions in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                                                            10.10.2020

Endonezya’da yeni İş Yasası, başta başkent Cakarta olmak üzere ülkenin diğer bazı şehirlerinde de protestolara neden oluyor.

Geçen Şubat ayında hazırlanarak ulusal parlamentoya sunulan yasanın, 5 Ekim Pazartesi günü kabül edilmesiyle birlikte, aralarında işçiler ve öğrencilerin çoğunluğu oluşturduğu anlaşılan gösteriler bir haftadır gündemi belirleyen en önemli gelişme oldu.

1028 sayfadan oluşan düzenleme toplam 73 yasa içermesi dolayısıyla, yasalar bütünü olarak anılmayı hak eden bu kapsamlı yasal düzenleme, ülkede istihdam ve yatırım süreçlerinin yeniden düzenlemesiyle dikkat çekiyor.

Sendikalar yasanın işçiler aleyhine olduğunu savunarak başkan Jokowi’nin yasayı derhal reddetmesi çağrısında bulunuyor.

Bununla birlikte, tepkiler sadece sendikalardan gelmiyor. Yasanın dış yatırımları cezbetmek ve kolaylaştırmak amacıyla çevre korumacılığı da esnekleştirmesi, çevreci kuruluşları da yasayı eleştirmesine neden oluyor.

Başkan Jokowi yasayı savunuyor

Devlet başkanı Joko Widodo, ilgili yasayı savunurken, tepkilere neden olarak ise, yasanın kamuoyuna yanlış yansıtıldığını ileri sürüyor.

Yasanın gündeme getirilmesinde, ülkenin yatırım dünyasının uzun süredir ihtiyaç duyduğu gelişmenin arzu edilir şekilde gerçekleşmemesinin büyük rolü var.

Bu nedenle Joko Widodo, başkanlığının ikinci ve son döneminde ülke ekonomisini canlandırma anlamında böylesi bir yasaya ihtiyaç duyuyordu.

Söz konusu yasanın, özellikle uluslararası yatırımcı çevrelerinin Endonezya bürokrasisinde karşılaştıkları zorlukları aşmaya yönelik bir düzenleme olduğu ifadesi öne çıkartılırken, bunun gerçeklik payı olduğuna kuşku yok.

Yolsuzluk ekonomisinin önüne geçmek

Bu ve benzeri ülkelerde bürokrasinin hayatın her alanında egemen olan gizli/açık baskıcı ve çokca yolsuzluklara kapı aralayan yapılaşmasının, sadece uluslararası yatırımcıları değil, ulusal yatırımcıları da etkilediği bilinmeyen bir husus değil.

Kaldı ki, en küçük bir resmi işlem de dahi ülkenin asli unsurları olan Endonezyalıların bile çile çekmesine neden olan bürokrasi süreçlerinin düzenlenmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Burada dikkat çekilmesi ve üzerinde ayrı ayrı durulması gereken husus, söz konusu yasal düzenleme ile uzun süreçlere yayılan bürokratik işlemlerin minimalize edilmesi ile istihdama konu olan çevrelerin haklarının korunması ve şu veya bu şekilde endüstrileşme anlamına gelen yatırım süreçlerinde doğal çevrenin nasıl korunacağı konularıdır.

İş, istihdam ve uluslararası yatırım konuları, ülkede reform sürecinin başladığı 2000’li yılların başından bu yana, benzer görüşler ya başkanlar veya ilgili bakanlar, siyasiler ve iş çevreleri tarafından gündeme getiriliyordu.

Ekonomide ASEAN ölçütü

Bu yönde kayda değer adımlar atılması ve iş, istihdam ve yatırım süreçlerinin iyi yönetilmesi yönündeki taleplerin arkasında, Endonezya’nın mensubu olduğu Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) içerisinde hak ettiği ekonomik kalkınmayı yakalayamamış olması yatıyor.

İş ve ekonomi dünyasında önemli sorunlarla yüzleşen Endonezya’nın, G-20 üyesi olması kimseyi şaşırtmamalı. Bu üyeliğin önemli ölçüde, ülke nüfusunun büyüklüğünün oluşturduğu iç tüketim süreçlerinde aramak gerekiyor.

Yanı başındaki Malezya ve Singapur’dan başlayarak Tayland ve Vietnam gibi ülkeler gerek Asya-Pasifik bölgesinde gerekse Avrupa Birliği ve Kuzey Amerika olan ticari ve yatırım ilişkileri ile adlarından söz ettiren ülkeler olurken, Endonezya bu süreçte geri kalmasının rasyonal temellerini ortaya koymak ve bunları çözüme kavuşturmak önemli bir sürece tekabül ediyor.

Bugün adı gösterilerle anılan İş Yasası’na duyulan ihtiyaç zengin yer altı kaynakları, verimli tarım arazileri ve ormanları ile anılan ülkenin ekonomik kalkınmayı bir türlü arzu edilir düzeyde gerçekleştirememiş olması yatıyor.

Bu noktada, ASEAN üyesi diğer ülkelerdeki ekonomik kalkınma süreçlerinde işçi hakları ve çevre koruma bağlamlarının ne denli karşılaştırmalı olarak dikkate alındığı ise sorgulanmayı hak ediyor.

Tabii bu yer altı ve yer üstü zenginliğinin yanı sıra, nüfusu 250 milyon civarındaki nüfusu içerisindeki genç ve üretken iş gücünün ucuz emek olarak özellikle uluslararası yatırımcı çevrelerinin iştahını kabartmasının da önemi göz ardı edilmemeli.

Cakarta’da 2016 Sonbaharı’nda yaşanan gösterilerden sonraki ilk toplumsal tepki, hafta başından itibaren gündemi belirleyen önemli bir gelişmeydi. 2016 yılındaki gösterilerden ders çıkaran güvenlik güçleri, başkent Cakarta şehir sınırlarında aldığı tedbirlerle, özellikle endüstri bölgelerinden gelecek gösterici akınını engellemeyi başardığını söylemek mümkün.

Otonom bölgeler ve yatırım

Bugün önemli tartışmalara konu olan yeni yasanın istihdama ve dış yatırıma dönük olması ile ülkenin otonom bölgelerinin kendine özgü yapılaşması çerçevesinde ekonomik kalkınması arasındaki ilişki bu noktada yeniden ele alınmayı gerektiriyor.

Özellikle Açe Eyaleti gibi, Helsinki Barış Anlaşması’yla özerk bölge niteliği kazanmış bir bölgede denizcilik, enerji, küçük ve orta ölçekli işletmeler gibi sürdürülebilir ekonomik yapılaşmaya imkân veren alanların bugüne kadar ortaya konulamamış olması, açıkçası Endonezya genelinde ekonomik kalkınmanın ne tür engellerle karşı karşıya olduğuna dair fikirler vermektedir.

Çalışanlar ve çevre sorunsalı

Başkent’te özellikle, Başkanlık Sarayı ve parlamento binası çevresinde ortaya çıkan gösterilerin katılımcı sayısının azlığını küçümsememek gerekir.

Bununla birlikte 2016 yılında, içinde oldukça provakatif arka plânının da olduğu gelişmelerde yüzbinlerce kişi meydanları doldururken, ülkenin iş, istihdam ve uluslararası yatırımlarını etkileyecek bir yasal düzenlemede söz konusu çevrelerin seslerini yükseltmemeleri, bir anlamda çeşitli üretim sektörlerindeki çalışanların sol kesimlere havale edildiğini ortaya koyuyor.

Oysa, ülkenin geniş tarım arazileri, balıkçılık ve ormancılık gibi geleneksel iş kollarına sahip kesimlerinin muhafazakâr kesimleri oluşturması toplumsal yapının bu unsurlarının ekonomik varsıllıklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda adına, özellikle İslamcı denilen çevrelerin doğrudan hitap ettikleri bu kitlelerin haklarının korunması konusunda aktif rol almalarını zorunlu kılıyor. İslami değerleri, toplumsal yapının tüm yönlerinde haklar üzerine inşa etme olgusunun ortaya konulması hiç kuşku yok ki, Endonezya İslamı’nın çokça sergilenen “ılımlılık” süreçlerine önemli bir katkı yapacağına kuşku bulunmuyor.

Söz konusu bu üretim çevrelerinin bırakın uluslararası yatırımcıların dayattıkları neo-liberal koşulları, ülkenin kendi yatırımcı çevrelerinin ve aracılarının insafına terk edilen fiyat politikaları karşısında küçük ve orta ölçekli üreticilerin haklarının korunması başlı başına bir mesele olarak değerlendirilmelidir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/10/endonezyada-is-yasasi-ve-tepkiler-new-labor-law-and-reactions-in-indonesia/

9 Ekim 2020 Cuma

Batı sömürgeciliği ve İslam toplumlarının reaksiyonerliği söylemi sorunu / The problematic discourse about Western colonialism and reactionism of the Islamic societies

Mehmet Özay                                                                                                                            09.10.2020

İslam toplumlarının tarihin belirli bir evresinde Batı karşısında verdikleri mücadelenin adı olarak zikredilen İslam ideolojisi kavramı üzerinde, akademik ve akademik olmayan çalışmalarla önemle durulduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, bu söylemi Batılı ve Batılı akademik söyleme entegre olmuş çevrelerin bakış açısının ya da bu söyleme farkında olmadan eklemlenmiş söylem tarzlarının üzerinde durdukları birkaç temel husus var ki, tartışılmaya değer.

Bunlar, “İslam toplumları” ile “Batı ve Batı’nın geliştirdiği tarihsel yayılmacılık” olgularıdır.

İslam toplumları tabirinin, genel itibarıyla merkezci özelliği dolayısıyla, -günümüz coğrafi yaklaşımıyla söylemek gerekirse- Ortadoğu özelinde derinleşmesinin anlaşılabilir bir yönü olduğuna kuşku yok.

Merkez-çevre ve Hanif

Bununla birlikte, gerek İslam inancı gerekse İslam toplumlarının gelişim süreçleri dikkate alındığında, Ortadoğu’nun merkezilik niteliğinin, tarihsel gelişimi bağlamında kanıksanabilir yönü olmakla birlikte, bunun aynı zamanda dikotomik bir çerçevede, görecelilik taşıdığını ifade etmek gerekiyor.

İslam dininin doğuş ve gelişim bağlamında merkeziliğinin, sadece mekânsal düzlemde alındığını ortaya koyan bu bakış açısı ile İslam’ın evrensel mesajının, söz konusu bu coğrafi merkez dışında ulaştığı herhangi coğrafi mekân arasında nitelik olarak fark olmamasıdır dikkat çekilmesi gereken.

İslam dini veya İslamilik noktasında iki alt birimden daha söz etmek mümkün gözükmektedir. Öyle ki, İslam’ın ‘haniflik’ olgusu çerçevesinde tarihsel derinliği ve bağlantısı onun bütüncül bir tarihi bakış açısıyla ele almaya imkân tanımaktadır.

Bir diğeri ise, yukarıda dikkat çekilen ‘haniflik’ çerçevesinde insan toplumlarının tümünü kuşatıcı özelliği, merkez dışındaki toplumlarında İslam’ın yayılma sürecinin ötesinde, İslam öncesi dönemde merkez dışındaki toplumlardan ‘pozitif’ farklılıklarıyla öne çıkabilecekleri olgusudur.

Takva’nın coğrafyadışılığı

Burada kutsal mesajdan tek bir hatırlatmanın, inanç noktasında merkez-çevre dikotomisinin geçersizliğine, sürdürülemezliğine örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. O da, ‘üstünlüğün takvada’ yolundaki izah, gönderme ve mesajdır.

İslam toplumları olgusunu, sadece belirli bir coğrafyaya hapsetmek yerine, bir din olarak İslam’ın ulaştığı coğrafyaları tek tek ve/ya bütün olarak değerlendirmenin hak ve doğrulukla bağdaşır bir yönü olduğunu ortaya koymak gerekmektedir.

Ya da bir adım daha ileri giderek, klasik merkez-çevre ilişkisi yerine adına çevre denen bütünün, kendi başına merkez olabilme niteliklerine sahip olduğu ihtimalinin göz ardı edilmemelidir.

Batı ve sömürgecilik

Diğer husus, yani Batı ve Batı’nın geliştirdiği mücadele biçimleri ile süreçlerinin zaman ve uzam noktasında daraltılmasıyla bağlantılıdır.

Öyle ki, Batı’nın iki başlık altında değerlendirilmeyi hak eden yayılmacılık sürecinde ilk husus, bizatihi yayılmacılığın, daha doğru bir tabirle sömürgecilik sürecinin ürettiği ekonomik yapılaşmanın, Batı’ya kazandırdığı ‘maddi’ ve ‘maddi olmayan’ değerler silsilesidir. Bununla kastedilen elbette ki, sermaye oluşumu, kapitalizmin küreselleşmesi ve bunlarla gelen tüm kurumsal yapılaşmalardır.

İkincisi ise, yine sömürgecilik süreçleriyle, öteki olarak da adlandırılan ve genel itibarıyla İslam coğrafyalarını da içine alan, aslında süreç içerisinde çeşitli nedenlerle bizatihi hedefinde İslam coğrafyalarının olduğu bir yapılaşmanın varlığıdır.

Ancak ilginçtir ki, bazı çalışmalarda sömürgeciliğe hedef olan coğrafyalar sadece Kuzey Afrika ve Güney Asya ile sınırlandırılmaktadır. Bu yaklaşımın, tarihsel gerçeklikle uyuşmadığı aşikârdır. Ayrıca, tarihsellik kopukluğa yol açak bu ‘akademik’ tutum, başka kopukluklara da neden olmaktadır.

Bu durum, örneğin Batılı sömürgeciler marifetiyle Hint Alt Kıtası ile Çin arasındaki ticari etkileşimi kesmeniz anlamına gelmektedir. Ya da, Hollanda’nın sömürge topraklarının önemli bir bölümünü oluşturan Takımadalar’ı yok saymanız anlamına gelir. Ki, bu durum, Weberyen bir yaklaşımla söylemek gerekirse, sadece Batı Avrupa kapitalizmine merkez olan bir bölgeyi yani, Hollanda ticaret liman şehirlerini göz ardı etmekle kalmaz, neredeyse kapitalizmin küresel atardamarını hiçe saymakla eşdeğer olur.

Bu ikinci boyut, -yine değişik tarihsel süreçlere referanslarla tespit edildiğini göz ardı etmeden söylemek gerekirse, yıkıcılığını maddi ve manevi bağlamlarıyla gerçekleştirmesiyle dikkat çekmektedir.

Davet ve reaksiyonerlik çelişkisi

İslami ideolojinin reaksiyoner olarak ortaya çıkışına neden olarak, Batı’nın yayılmacılığı gösterilmektedir. Bu durumda, Batı’nın yayılmacılığının “son iki yüzyıllık” zaman dilimiyle sınırlandırılması temel bir hareket noktasını oluşturmaktadır.

Burada iki yüzyıl ile 19. yüzyıl başından 20. yüzyılın ilk yarısını da içerecek şekilde bir zaman dilimi kastedildiği ortada. Bu iki yüzyıllık geçmişi, “uzun tarihsel süreç” demek, aşağıda değinileceği üzere, sömürgeciliğin gerçekte ortaya çıktığı dönem hesaba katıldığında pek de uzun olarak tanımlanmayı gerektirmiyor.

Sadece bir itiraz cümlesi olarak, İslami ideolojinin reaksiyonerlik temelinin sorgulanmaya açık olduğunu söylemek istiyorum. Reaksiyoner olanı, tam tersi bir yaklaşımla Batı’nın yerleşik İslami toplumlara ve ilişkiler ağına yönelik girişimde aramak gerekmektedir...

Bu dönemi, yani 19. yüzyılı, sömürgecilik ile tanımlayıp, buna yüzyılın sonuna doğru emperyalizm süreci olarak yeni bir bakış geliştirilmesi ve hele hele bunun 20. yüzyıl başı ile daha da önem kazandırılması, ekonomik yayılmacılık ile teritoryal egemenlik ve askeri yapılaşma süreçlerinin birbiriyle bağlantılı olduğuna gönderme yapmaktadır.

Ancak, sömürgeciliği salt endüstri devrimiyle irtibatlandırmak, sömürgecilik sürecinin çok daha erken süreçlerinde neler olup bittiğini göz ardı etmemize neden olacağı gibi, endüstrileşme gibi oldukça kapsamlı sürece, hem ekonomik olarak hem teknolojik olarak nasıl bir çırpıda ulaşılabildiğini de muğlaklaştırmaktadır.

Çevrenin merkeziyetçi özelliği

Buraya kadar yapılan açıklamalar, girişte dikkat çekilen İslam ideolojisinin nasıl, ne şekilde, nerede ortaya çıktığı ve sürdürülebilirliği hususunda İslam toplumları ve Batı/Batı’nın ürettiği tarihsel yayılmacılığı temelinde bazı şeyler söyleyebilmeye imkân tanıdığı kanaatindeyim.

Burada sömürgeciliğin erken dönemde yani 1498 yılında Kalikut’a çıkan Portekizlilerin, 1511’de Malaka Sultanlığı’nı egemenlik altına almalarının sömürgecilik evresinin başlangıcı olması kadar, hem Avrupa’da yeni sömürgeci güçlerin çıkışını hazırlama hem de Hint Okyanusu çevresinde Avrupa sömürgeciliğinin sürdürülebilirliğini sağlama gibi iki temel işleve neden olduğu üzerinde durulmalıdır.

1498 sürecinin bir tesadüf olmadığı gibi, devamında her yeni seferle sömürgecilik sürecinin tedrici olarak yapılandırılması ortada bilinçli bir edimin varlığına işaret etmektedir.

Aslında 1498 sürecinin hedefinin 1511’e ulaşmak yani, dönemin merkezi ticaret özelliği dolayısıyla, Malaka’nın olması bizi bölgedeki gelişmeler kadar bunun Avrupa’daki sonuçlarını da yeniden ele almamızı gerektirmektedir.

Tabii, bu kısa yazıda bu uzun süreçleri değerlendirmek mümkün değil. Ancak burada dikkat çekilmek istenen husus, İslam ideolojisi olgusunun bu süreçte neye tekabül ettiğiyle alâkalıdır. 1511 Malaya öncesinde, 1509 Sumatra sürecinin kısa bir döneme ve ilişkilere tekabül etse de, hatırlanılması ve gündeme getirilmesi gerekmektedir.

Bu coğrafyadaki İslam toplumunun Portekizlilerin varlığına karşı ‘reaksiyoner’ bir tavır takınmadığıdır. Aksine, davet edici, kabul edici ve red edici süreçleri ile ilişkinin gelişim seyrini takip edilmelidir.

Bu çoklu sürecin hem İslam toplumu ve bu toplumu temsil eden siyasi yapının dünya görüşünü ve niteliğini ortaya koyması açısından kayda değer bir öneme sahiptir.

Davet edicilik ve kabul edicilik olgularını İslami bir nitelik olarak değerlendirmek mümkün olabileceği gibi, bu coğrafyada yaşayan toplumların İslam öncesi dönemde ‘haniflik’ özelliğinin bir gereği olarak, sahip oldukları niteliğin tarihsel devamlılığı olarak da anlamlandırmak mümkün.

İslam ideolojisi kavramını sömürgecilik karşısında reaksiyon konuma oturtan tutumların yanılgısı bilinç veya bilinçsiz olarak gündemde yer almaktadır. Bu durum, sömürgeciliği başlangıcı, ulaştığı coğrafya(lar) ile buralardaki İslam toplumlarının yaklaşımları ile yeniden değerlendirmek gerekmektedir.

Bu durum, hem Batı Avrupa’da kapitalizm bağlamında ekonomik, endüstrileşme çerçevesinde üretim süreçlerini, hem de İslam toplumlarının sadece Kuzey Afrika ve Güney Asya ile sınırlı olmayan sömürgecilik karşıtlıklarının anlaşılmasına olanak tanıyacaktır.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/09/bati-somurgeciligi-ve-islam-toplumlarinin-reaksiyonerligi-soylemi-sorunu-the-problematic-discourse-about-western-colonialism-and-reactionism-of-the-islamic-societies/

8 Ekim 2020 Perşembe

Malezya’da Enver İbrahim’e başbakanlık yolu / Possibility of Anwar Ibrahim as new PM in Malaysia?

Mehmet Özay                                                                                                                            08.10.2020

Malezya’da muhalefet lideri ve Halkın Adaleti Partisi (PKR) lideri Enver İbrahim, federal mecliste çoğunluğun kendisini desteklediği yönündeki açıklamasının ardından önümüzdeki hafta 13 Ekim’de saray’da federal sultan tarafından kabul edilecek.

Enver İbrahim, 222 sandalyeli federal mecliste milletvekillerinin asgari çoğunluğunu sağladığı yönündeki iddiası oldukça önemli. Bu gelişme, aslında Malezya’da iktidar mücadelesinde yeni bir safhaya tekabül ediyor.

Enver İbrahim’in çoğunluğu sağladığı yönündeki açıklama, şu an iktidarda olan ve bir anlamda 24 Şubat sivil darbesinin sonunda oluşan şu anki Ulusal İttifak’ın (Perikatan Nasional-PN) sonu anlamına geliyor.

Bu yeni safhanın aktörleri kimler diye bakıldığında aslında gözler Dr. Mahathir Muhammed’i arasa da, şu ana kadar Dr. Mahathir bu gelişmede yer almadığı gibi, birkaç hafta önce Enver İbrahim’i gizli/açık karalamaya dönük olarak, “... zaten daha önce de benzer açıklamaları olmuştu...” şeklinde bir açıklaması olmuştu.

Söz konusu iktidar mücadelesinde bu yeni perdenin ayak izleri, 26 Eylül’de Sabah Eyaleti’nde yapılan eyalet parlamento seçimlerinden birkaç gün önce başlamıştı.

Muhalefet lideri Enver İbrahim, 22 Eylül’de federal parlamentoda çoğunluğun kendisini desteklediği yönündeki açıklaması Malezya siyasetinde büyük yankı bulmuştu.

Bu açıklama, bazı çevreler tarafından sansasyonel olarak değerlendirilirken, Enver İbrahim’in federal sultan’dan yani, Abdullah Riayatuddin’den görüşme talebinde bulunması, açıkçası ortada bir gerçeklik olduğuna işaret ediyordu.

Enver İbrahim’in bu çıkışının, gündemi değiştirmeye yönelik sıradan bir açıklama olmadığı, federal sultan nezdinde yapılan randevu başvurusunda ortaya konulmuştu.

O günlerde sultanın aniden rahatsızlanarak hastanede tedavi altına alınması süreci akamete uğratırken, hiç kuşku yok ki, aynı zamanda saray ve Enver İbrahim arasında çeşitli vasıtalarla görüşmeler yapıldığını da akla getirmektedir.

Öte yandan, bu açıklama ile Sabah seçimleri öncesinde eyalet seçmeni üzerinde bir siyasi etki oluşturarak Umut Koalisyonu adaylarına daha güçlü bir eğilimin ortaya çıkacağı beklentisi de göz ardı edilmiyordu.

Ancak aradan geçen süre zarfından Enver İbrahim iddiasından vazgeçmek ve geri çekilmek bir yana, kendine yönelik siyasi desteğin devam ettiğini gösterecek söylemlerde bulunuyordu.

Enver İbrahim, bugün yani 8 Ekim günü yaptığı açıklama ile bu yönde kararlılığına vurgu yapmak kadar, federal sultanın önümüzdeki hafta Salı günü yani 13 Ekim gününe randevu verdiğini açıklaması oldukça önemliydi.

Eylül ayı sonunda, federal sultanın hastalık gerekçesiyle kabul etmediği Enver İbrahim’le önümüzdeki hafta görüşecek olmasını da, yine bir saray nezaketi olarak görmemek gerekiyor. Özellikle, federal sultanın

Enver İbrahim’i feeral mecliste hangi partilerin desteklediğinin yanı sıra, bundan daha önemlisi hangi milletvekillerinin destek verdiğiyle alâkalı. Meclis aritmetiğinde Umut Koalisyonu’nu oluşturan üç parti yani, Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR), Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) ve Emanet Partisi (Partai Amanah) toplam 91 milletvekiline sahip olmalarına karşın, asgari çoğunluğun sağlanabilmesi için toplamda 112 milletvekilinin desteğinin olması Enver İbrahim’in diğer bazı partilere mensup milletvekillerin desteğini aldığını gösteriyor.

Bugüne kadar, ne toplam sayı ne de hangi partilerden milletvekillerinin destek verdiğinin açıklanmaması Malezya siyasetinin teamüllerinden biri olarak değerlendiriliyor. Bu noktada, ilgili açıklamanın ancak federal sultan’la yapılacak görüşmenin ardından kamuoyuyla paylaşılacağına dikkat çekiliyor.

Bu noktada, mevcut iktidarı oluşturan PN hükümetinde gayet açık bir kırılmanın yaşandığını söylemek mümkün.

Öyle ki, 24 Şubat sivil darbesinin ardından 1 Mart’ta hükümeti kurmakla görevlendirilen Muhyiddin Yasin’e destek veren Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) ve Malezya İslama Partisi (PAS) ile Sabah ve Sarawak Eyaletleri’nden bazı milletvekillerinin desteğiyle oluşan PN hükümetinde bakanlık dağılımlarından Sabah Eyaleti’nde yapılan seçimlerde aday gösterme ve eyalet başbakanı atanması süreçlerinde yaşanan anlaşmazlıkların Enver İbrahim liderliğindeki muhalefetin işine yarayan gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Her ne kadar Enver İbrahim kendisine hangi milletvekillerinin destek verdiğini açıklamasa da, siyasi çevrelerdeki çeşitli söylemler karşısında UMNO genel başkanı Ahmed Zahid Hamidi, partisi UMNO’dan bazı milletvekillerinin Enver İbrahim’e destek vermeleri önünde engel olmayacağını söylemesi gayet önemlidir.

Enver İbrahim’in başında bulunduğu Umut Koalisyonu’nu oluşturan üç partinin federal meclisteki milletvekili dağılımı ile olası desteğe bakmakta yarar var. Federal mecliste PKR 38, DAP 42 ve Emanet Partisi 11 üyeye sahip. Bu noktada, siyasi çevreler ve gözlemciler Enver İbrahim’in Sarawak Eyaleti merkezli siyaset yapan Sarawak Birlik Partisi’ne (Gabungan Parti Sarawak-GPS) mensup 19 milletvekili ile UMNO’na mensup 10 milletvekilinin desteğini aldığı yönünde.

Bu noktada, UMNO açıkça Enver İbrahim’i desteklemese de, tekil olarak milletvekillerinin desteğinin önünün açılması iki lider yani Enver İbrahim ve Ahmed Zahid Hamidi arasında önemli müzakelerin yapıldığının bir delilidir.

Bu iki lider arasında görüşmeler olduğuna dair güçlü kanılar oluşmasına bir başka neden ise, PAS’tan gelen açıklama oldu.

UMNO ve PAS, 2019 yılında Muafakat adı verilen siyasi bir ittifak oluşturmuşlardı. Bu ittifakın görünür siyasi sonucu 24 Şubat 2020’deki sivil darbe olurken, bugün PAS liderleri Ahmed Zahid Hamidi’nin yukarıda dikkat çekilen açıklamasından rahatsızlıklarını dile getirmeleri PAS’ın bir anlamda saf dışı bırakıldığına işaret ediyor.

Şayet bu siyasi senaryo doğru ise, özellikle 2013 seçimlerinden sonra Enver İbrahim liderliğindeki koalisyonla arasına giderek ciddi bir mesafe koyan PAS’ın bugün gelinen noktada, siyasi söylem ve vizyonunun oldukça zedelendiği anlamına gelmektedir.

Enver İbrahim’in kapalı kapılar ardında UMNO liderleriyle görüşmüş ve bazı çıkar ilişkileri neticesinde ona başbakanlık kapısını açmasına olanak tanıyacak sayıda milletvekili desteğini almış olması üzerinde dikkatlice durulmayı gerektiren bir husus.

Malezya siyasetinde bugün gelinen noktada, federal sultanın anahtar konumunda olduğunu bir kez daha söylemekte yarar var. 24 Şubat sivil darbesi sonrası 1 Mart’ta Muhyiddin Yasin’e başbakanlığa atayan, buna rağmen bugüne kadar mecliste kurulan PN hükümetinin güven oylaması yapılmaması hiç kuşku yok ki, federal sultan tarafından da bir siyasi sorumluluk olarak değerlendiriliyor olmalıdır.

Mevcut federal sultanın ince eliyip sık dokuyan bir kişiliğe sahipl olduğu yönündeki söylem doğru ise, hiç kuşku yok ki, bir yandan PN hükümetinin federal mecliste kırılgan siyasi güç yapısı karşısında alternatif bir gelişmeyi değerlendirebileceğini gösteriyor.

Bu durumda, 13 Ekim günü Enver İbrahim’in başbakan olarak atanması sürpriz olmayacaktır. Ancak bir şartla. O da, son an gelişmelerine oldukça alışkın Malezya siyasetinde yeni bir siyasi aktörün ortaya çıkıp mevcut sayısal dengeler üzerinde belirleyici rol oynamamasıdır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/08/malezyada-enver-ibrahime-basbakanlik-yolu-possibility-of-anwar-ibrahim-as-new-pm-in-malaysia/

7 Ekim 2020 Çarşamba

Açe-Türk ilişkileri üzerine tanıklıklardan akademiye / From testimonies to Academia on Aceh-Turk relations

 Mehmet Özay[1]                                                                                                                      05.10.2020

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Yayınları, Osmanlı/Türk coğrafyası ile Malay dünyasının köklü devleti Açe ilişkilerini ele alan yayınlarına bir yenisini ekledi. Osmanlı Devleti ve Modern Türkiye Cumhuriyeti ile Malay dünyası ilişkileri üzerine farklı çalışmaları bulunan araştırmacı Mehmet Özay’ın kaleme aldığı Kesultanan Aceh dan Turki Narasi Sejarah dan Ingatan Lokal (Açe Sultanlığı ve Türk İlişkileri: Tarihi Bağlam ve Yerel Hafıza) kitabı, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Yayınları tarih kategorisinde yerini aldı.

Açe ve Malaya çerçevesinde sömürgecilik tarihi, sömürge sonrası bağımsızlık hareketleri ve Müslüman toplumların sosyolojisi üzerine çalışmalarına devam eden İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim elemanı Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Özay’la bölge tanıklıklarını akademik bir evreye taşıdığı son kitabını konuştuk.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar hüküm süren Açe Sultanlığı ve Türk ilişkilerini tarih ve toplumsal hafıza ekseninde ele aldığı bu kitapta, tanıklıklarını ve akademik birikimini bir arada sunan Mehmet Özay, bölgeye ilk olarak Hint Okyanusu’nu çevreleyen ülkeleri etkileyen 26 Aralık 2004’teki deprem ve tsunami sonrasında gidiyor. Karşılaştığı insanlar ve kültürlerin kendisini Türkiye ile Malay toplumları arasındaki bağı düşünmeye sevk ettiğini söyleyen Özay, şöyle devam ediyor:

“Gerçekte daha lise yıllarında bölge ülkeleriyle ilgili gelişmeleri dönemin önde gelen bazı dergilerinde okumuştum. Dolayısıyla az da olsa bir haberdarlıktan söz etmem mümkün. Ancak bunun yapısal ve sürdürülebilir bir araştırma ve akademik evreye evrilmesinin dönüm noktası 4 Eylül 2005’te Açe’ye ayak basmamla olmuştur. Açe-Türk ilişkilerini bizzat sahadaki somut ve yazılı verilerle, aynı zamanda Açe toplumunda güçlü sözlü kültürün katkılarıyla nereye dayandığı konusunu işlemek, konuyu Türkiye’de masa başında çalışmaktan oldukça farklıydı. Temelde sosyal-antropolojinin alanı olarak değerlendirilebilecek bir yöntemin uygulamaya geçirilmesi yaygın bir akademik yaklaşımdır. Bu noktada, çalışmayı bir kitabi boyutu, bir de saha çalışması boyutu olarak değerlendirmek mümkün. Ancak şunu açıkça söylemeliyim ki, bu çalışmanın kitabi boyutuna güç ve destek en çok bu saha karşılaşmaları ile olmuştur.”

İki kültür kesişiyor, birbirini besliyor

Endonezyaca yayımlanan Kesultanan Aceh dan Turki Narasi Sejarah dan Ingatan Lokal kitabı, Açe ve Türk toplumlarının tarihin hangi evrelerinde ve dönemlerinde yollarının kesiştiği ve bu sürecin hangi parametreler etrafında şekillendiği ve değerlendirildiğine dair özlü bilgiler içeriyor. Özay, kaynaklar bölümüne göz atıldığında sadece bu çalışmalar üzerinden bile iki toplum, iki coğrafya ilişkilerinin gelişimi ve yönelimine dair kayda değer bilgiler bulunabileceğine ve bunlardan hareketle daha kapsamlı eserler ortaya koyulabileceğine işaret ediyor. İki toplum arasındaki ilişkilerin dini, kültürel, diplomatik olgulardan beslenerek ilerlediğini kaydeden Özay, çalışmasında öne çıkan bu unsurlarla ilgili verileri bazı görsel malzemelerle destekleyerek ortaya koyuyor.

Tanıklıklara, dostluklara dayalı kolektif bir eser

Çalışmanın uzun bir dönemde birbirinden farklı bireylerle tanışıklığı ve bunların doğrudan ve dolaylı katkılarıyla ortaya çıkan kolektif bir eser olduğunu anlatan Özay, “Eserin jenerik sayfasında dikkat çekilen Thayeb Loh Angen, eseri Endonezyaca’ya çeviren ve bu süreçte çalışma disiplini ile öne çıkan Afdhal Muchtar ve ayrıca çalışmayı gözden geçiren Nia Deliana, çalışmaya Açe’den destek veren görünür kişiler. Çalışmanın kapak resmi, başlı başına bir husus. Söz konusu ailenin bugün hayatta olan fertleriyle üç farklı bölgede üç farklı zaman diliminde yaptığım mülâkatlar sırasında edindiğim görsel malzemeden birini kapakta kullanmak önemliydi. Bu nedenle Attahashi ailesi, diğer katkılarının yanı sıra, bu önemli fotoğrafı paylaşmak suretiyle bu işin parçası oldular. Arka kapak fotoğrafı Sayın Coşkun Aral’a ait. Banda Açe ziyareti sırasında kısa ancak önemli ziyaretler yaptığımız yerlerden biri olan Kampung Bitai’da çektiği bir fotoğrafı bizimle paylaşması, bir anlamda kitabın konseptini yani, Açe-Türk unsuruna vurgunun görsellik boyutunu tamamlıyor.” diye konuşuyor.

“Dilin Endonezyaca olması çalışmayı uluslararası okur kitlesine açıyor”

Eserin Endonezyaca olarak yayımlanmasının, iki kültür evreni arasında benzeri çalışmalara kapı aralama ve bu noktada gerek akademik gerek akademik olmayan yayınların nitelik ve nicelik önemleriyle gündeme gelmesine katkı sağlama amaçlarını taşıdığını belirten Özay, “Çalışmanın dilinin Endonezyaca olması zorluklara neden olabilir. Ancak iki bölge ve toplum ilişkisinde taraflardan birinin Türk-Türkiye ve bu ülkenin geçmişi olması, kaynakların niteliği, görsel malzemenin kendinde bir veri olması gibi hususiyetler eserin toplumda karşılık bulacağının işaretidir. Bunun yanı sıra, yine eserin Endonezyaca yayınlanmış olması çalışmayı uluslararası okur kitlesine açık hale getirmektedir. Başta adına geniş Malay dünyası dediğim, Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland, Bruney gibi toplumlarının kahir ekseriyeti ya da azınlığı Endonezyaca konuşan bölge çalışmaları noktasında kayda değer akademisyeni ve araştırma kurumunun bulunduğu ülkeler kadar; Avrupa ve Kuzey Amerika’da Malay çalışmaları merkezleri ve bölümlerine de hitap eden bir yönü olduğunu vurgulamak gerekiyor.” ifadelerini kullanıyor.

Görselleri ve saha çalışmalarıyla kaynak bir eser

Uzun bir tarihi sürece yayılan ve kesintilere uğrayan iki toplum arasındaki ilişkilerin belirli başlıklar altında özet olarak sunulduğu kitap, çeşitli çevrelerce zaman zaman dikkat çekilen ilişkilerin mitolojik boyutunu da gizli/açık değerlendirmeye açıyor. Buna ilave olarak, iki toplum arasındaki ilişkilerden habersiz olan akademi ve farklı toplum kesimlerine görselliğiyle, kaynaklarıyla, karşılaştırmalı ve saha çalışması yöntemiyle giriş mahiyetinde bir veri sağlıyor. Çalışma, sosyal bilimlerin farklı alanlarından ve özellikle de bölge araştırmaları yapan veya bu alanda ileride çalışmalar ortaya koyacak akademisyenler, araştırmacılar ile öğrencilere hitap ediyor.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Yayınları tarafından 2018’de yayımlanan “Açe Darüsselam Sultanlığı: İslam Öncesi Dönemden 20. Yüzyıl Başlarına Kadar Açe Tarihi” kitabının da yazarı olan Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Özay, uluslararası alana hitap eden bu tür yayınlara destek olmasından dolayı hem üniversiteye hem de Osmanlı-Malay Dünyası Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (FSM OSMAD) yetkililerine teşekkürlerini iletiyor.

Kesultanan Aceh dan Turki Narasi Sejarah dan Ingatan Lokal (Açe Sultanlığı ve Türk İlişkileri: Tarihi Bağlam ve Yerel Hafıza) kitabı, seçkin kitabevleri ve internet kitap satış sitelerinden edinilebilir.

https://www.fsm.edu.tr/haber/v2020-10-05-16-23-18pm



[1]Mülâkat.

5 Ekim 2020 Pazartesi

Japonya’da Abe dönemi sona erdi / The tenure of Abe ended in Japan

 Mehmet Özay                                                                                                                          05.10.2020

Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya’da Yoshihide Suga’nın başbakanlık dönemi başladı. Suga’nın başbakanlığı Şinzo Abe’nin sürpriz istifası ile gündeme geldi.

Japonya’da, 2006-2007 ve ardından 2012 yılı Aralık ayından 2020 Eylül ayına kadar devam eden ve toplamda 9 yıla varan başbakanlığı ile ülkenin en uzun dönem başbakanı unvanına sahip Shinzo Abe’nin sağlık sorunları nedeniyle başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.

Halihazırda, Japonya’da Abe dönemi sona ererken, yeni dönemin neler getireceği konusunda tartışmalar sürüyor.

Japonya’nın, 2010 yılında küresel ekonomide ABD’nin ardından ikinciliği Çin’e kaptırmasına neden olan ekonomik durgunluk sonrasında, sadece Japon siyasetine değil, dünya ekonomisinde de yankı uyandıran Abenomics olarak kavramsallaştırılan ekonomi politikalarıyla dikkat çeken bir lider olarak tanınıyordu.

Abe, ayrıca Japonya’yı 2. Dünya Savaşı sonrasında ulusal güvenliği tesiste kendi ordu ve teknolojik imkânlarıyla yeniden yapılaştırılacak bir güvenlik sistemini gündeme getirmişti. Bu noktada, uluslararası anlaşmazlıklarda savaşa başvurmama ve bu anlamda kara, deniz ve hava kuvvetlerini oluşturmama şeklinde özetlenebilecek Anayasa’nın 9. Maddesi’ni değiştirmek suretiyle Japon savunmasını ve ordusunun ülke sınırları dışında etkinliğini ortaya koymaya yönelik yapılaşma hiç kuşku yok ki ülke için yeni bir güvenlik paradigması anlamına geliyor.

Bu durum, karizmatik bir siyasetçi olarak bilinen ve yukarıda kısmen dikkat çekildiği üzere ortaya koyduğu ulusal politikalar ve uluslararası siyasete katkısı ile gündem belirleyen Abe sonrasında ülke politikalarında nasıl bir yapılanma olacağı sorusunu akla getiriyor.

Özellikle, kovid-19’la mücadelede sürecin devam ettiği ve bu gelişmenin ülkede ekonomiyi yeniden yapılandırmaya zorladığı bir ortamda, Abe’nin istifası hiç kuşku yok ki önemli bir gelişme olarak algılanıyor.

Öte yandan, iktidardaki Liberal Demokrat Parti (Liberal Democrat Party-LDP) içerisinde belirlenen yeni başbakan adayı Yoshihide Suga, son sekiz yıl boyunca kabine sekreteri olarak görev yapan ve bu anlamda, Japonya’da en uzun süreli başbakanı unvanına sahip sabık başbakan Şinzo Abe’ye en yakın siyasetçilerden biri olarak tanınıyor.

Suga’nın, Şinzo Abe’nin ortaya koyduğu ve ulusal ve uluslararası politikalarda yeni paradigmalar olarak adlandırılan politikaları ne şekilde sürdüreceği veya kendine has bir siyasi uslüp geliştirmek suretiyle, bunları yeniden yapılandırıp yapılandırmayacağı önümüzdeki dönemde yakından izlenecek konular olacaktır.

Kovid-19 ve ekonomi önceliği

Yeni başbakan Suga’nın önceliği hiç kuşku yok ki, kovid-19’la mücadele olacaktır.

Şu anda alınacak somut politik kararlar, süreci kontrol altına almada bir başarı ölçütü olabileceği gibi, aynı zamanda Suga’nın liderlik profilinin de testi anlamına gelecektir. Ayrıca, kovid-19’la mücadelenin sürdüğü bu ortamda ekonomi politikalarının nasıl şekillendirileceği de büyük önem taşıyor.

Bu noktada, bilinçli Japon kamuoyunun, kovid-19’un ulusal ve uluslararası politikaları belirleyiciliğinin öne çıktığı bu dönemde Suga’nın, sağlık ve ekonomi politikalarıyla bu süreci nasıl yöneteceğine odaklanması bir baskı unsuru olacağı gibi, yeni başbakana destek olarak da algılanabilir.

Kovid-19’un etkili olduğu ve ikinci çeyrekte gayri safi milli hasılada  27.8’lik kayıb anlamına taşıyan gelişme, 2020 yılı için yüzde 6 olarak belirlenen büyüme oranının düşmesinin kesin olduğuna kuşku yok.

Bu rakamlara rağmen, Japonya G-7 yani gelişmiş ülkeler içerisinde en iyi performans sergileyen ülke konumunda. Bununla birlikte, 2. Dünya Savaşı’nın en olumsuz ekonomisinin ortaya çıkmasında hiç kuşku yok ki, imâlat ve endüstri sektörlerinde ihracat gelirlerindeki düşüş ile 2020 Tokyo olimpiyatlarının ertelenmesiyle bu küresel etkinlikten hasıl olacak gelirin kaybı önem taşıyor.

Bir sonraki genel seçimlerin normal şartlarda 2021 Sonbahar’ında yapılacağı düşünüldüğünde, Suga’nın bu kadar kısa bir süre zarfında kapsamlı ve yapısal eko-politik değişikliklerine gitmesi rasyonel bir tutum olmayacaktır. Bu nedenle, önceliğin kovid-19’a karşı güven tesis edici politikalar şeklinde yapılandırılması önceliği ortada durmaktadır.

Alınacak tedbirlerdeki başarı ve aynı zamanda ekonomik faaliyetlerin arzu edilir bir yapılanmaya kavuşması, 2021 seçimlerine Suga’nın güçlü bir başbakan adayı olarak çıkmasını sağlayacağı gibi mensubu olduğu iktidardaki LDP siyasi gücünü koruması ve hatta geliştirmesine yol açabilecektir.

Çeşitli ülkelerde gözlemlendiği üzere, varoluşsal bir durum arz eden kovid-19’la mücadelede siyasilerin liderlik vasıflarına benzer bir süreci Suga’nın sergilemesi onu Abe sonrasında önemli bir testen geçmesi ve bir anlamda güçlü lider profili olarak kendisine dönmesini sağlayan bir faktör olacaktır.

Bu durum, aynı zamanda Abe’nin başbakanlıktan ayrılırken yerine uygun gördüğü Suga’nın liderlik niteliğinin seçim sürecinde, onun LDP içerisinde geniş kesimlerce kabul edilip edilmemesini ve karşısına yeni ve güçlü rakiplerin çıkıp çıkmamasını belirleyecektir.

Japonya’da 21. yüzyıl yapılaşması

Abe, 21. yüzyılın kendine özgü yapılaşması olarak dikkat çeken ve iç ve dış faktörler şeklinde sınıflandırılabilecek gelişmeler karşısında, ülkesini bu yüzyılın gelecek dönemlerine hazırlama amacı taşıyan politikalar ortaya koymuştu.

Buna ilâve olarak, Abe’nin başbakanlığı boyunca sergilediği karizmatik kişiliğinin, Japonya’yı yapılanmakta olan yeni siyasal ve ekonomik sürece dahil etme ve bu anlamda, söz konusu bu yeni döneme hazırlama çabasının politikalar ötesi bir olguya tekabül ettiği dikkate alındığında, Suga’nın işinin pek de kolay olmadığını ortaya koymaktadır.

Yukarıda da dikkat çekildiği üzere, Suga, Abe döneminin kabine sekreteri olarak görev yapan bir siyasetçi olması ve bu çerçevede Abe politikalarına yakından tanık olması, hatta katkıda bulunmuş olması gayet önemlidir.

Bu noktada, Abe gibi bir liderin ardından Suga’nın işinin kolay olmadığı kabul edilebilirse de, Abe’nin başbakanlığı döneminde kabine sekreterliğini başarıyla sürdürmüş olmasının getirdiği avantajları da unutmamak gerekir. Bu noktada, bürokrasiyi ve siyaseti yakından tanıyan Suga’nın geniş kitleleri nasıl etkileyeceği belirleyici olacaktır.

Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi olması, ABD’nin -her ne kadar başkan Donald Trump yönetimi ile birlikte rafa kaldırılmış olsa da, Barack Obama döneminin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden güçlü bir aktör olarak yapılaşma kararı, ASEAN’ın giderek önemli bir bölgesel aktör olarak ekonomi ve siyasal ilişkilerde cazibe merkezi haline gelmesi örneklerinde olduğu gibi, bu yüzyılın ilk on, on beş yılında gelişen olaylar zinciri karşısında, Abe’nin kararlı duruşu ile ortaya konulan politikalar onu küresel bağlamda önemli bir aktör olarak öne çıkartırken, Suga’nın böylesi bir siyasi kişiliğin gölgesinde kalmaması gerekiyor.

Bu aşamada, ülkenin demografik yapısındaki değişimden, askeri yapının iç savunmadan dışa yani, bölgesel ve hatta küresel aktörlüğe doğru evrilmesi, ekonomik büyümenin kaçınılmaz unsuru kabul edilen üretim sektöründe yabancı işçi göçüne kapıların açılması, Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizi üzerinde teritoryal hakimiyet iddiası karşısında bu önemli suyolları üzerinde küresel serbest ticaretin ve seyrü-seferin garanti altına alınması gibi unsurlar dikkat çekiyor.

Bu noktada, bir yanda Çin’in tarihsel nedenlere dayandırmak suretiyle 2013’den bu yana yapılandırmakta olduğu teritoryal hakimiyet tezi öte yanda, ABD’nin küresel kapitalizmde sahip olduğu konumunu yeniden tesis etmek amacıyla Çin’i doğrudan karşısına almak suretiyle ortaya çıkan ticaret savaşları, hem aynı bölgede bulunması hem de dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olması dolayısıyla Japonya’yı öne çıkartmaktadır.

Söz konusu bu gelişmeler, Japonya’nın ekonomi ve askeri yapılaşmasında rol oynarken, Asya-Pasifik bölgesindeki ülkelerce bunun nasıl algılanacağı da önem taşımaktadır. Öyle ki, Suga hükümetinin bu gelişmeleri göz ardı etmeyen bir uluslararası ilişkiler siyaseti gütmesi gerekiyor.

Bu noktada, 2. Dünya Savaşı ya da bölgedeki adıyla Pasifik Savaşı’na yol açan ve Japonya’nın bölge ülkelerinde Batı sömürgeciliğini sona erdirme yönündeki girişimi sürecinde özellikle, bazı ülkelerdeki icraatların açtığı toplumsal yaraların hatırlanmasına yol açıyor. 

Japonya’yı yeniden güçlü bir şekilde bölgesel ve uluslararası aktörlüğe taşıyan Abe sonrasında yeni başbakan Yoshihide Suga’nın siyasi performansı sadece Japon halkı tarafından değil, küresel siyaset çevreleri ve kamuoyu tarafından da izlenmeye değer olacaktır.

https://www.dunyabulteni.net/makale-yorum/japonyada-abe-donemi-sona-erdi-h479895.html

4 Ekim 2020 Pazar

Güneydoğu Asya sosyolojisini düşünmek / Thinking about sociology of Southeast Asia

 Mehmet Özay                                                                                                                           04.10.2020


Güneydoğu Asya belirli bir coğrafi bölgeye atıfla kullanılan ve kimilerine göre hâlâ muğlaklığı içinde barındıran bir kavram. Öte yandan, ‘sosyoloji’ yani toplum bilim ise bir sosyal bilim dalı olarak varlığını iyi-kötü sürdüren bir bilim alanı.

Güneydoğu Asya gibi geniş Asya kıtasının belirli ülkelerini içine alan bölümündeki toplumları ve toplumların işleyiş şartlarını, koşullarını, durumlarını, bir başka deyişle toplumsal gerçekliklerinin neye tekabül ettiğini ele almak gayet önemli bir uğraş.

Bir coğrafi tanımlama olarak Güneydoğu Asya’nın ortaya çıkmasında 2. Dünya Savaşı’nın bölgedeki adıyla Pasifik Savaşı’nın 1945 yılı Eylül ayında resmen sona ermesinin ardından, ittifak güçlerinin hareket ve mobilizasyonunun yapılaştırılmasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Bu durumda, bugün bir ada devleti olan Singapur’u merkez kabul eden ABD liderliğindeki İngiltere, Avustralya ve Hollanda’nın geniş Asya-Pasifik komutasını daha da daraltarak Güneydoğu Asya olarak tanımladığı bir süreç söz konusudur.

Bu anlamda, ortada gayet pratik ve stratejik alanlarla belirlenmiş temelde askeri hedeflere ulaşmanın gereği olarak tanımlanmış bir coğrafyadan söz ettimiz söylenebilir.

Bu coğrafi alana dahil edilen bölüm Ana kıta’da Çin’in güneyinde ve Bangladeş’in doğusunda Myanmar’dan başlatılan ve güneye doğru inerek Tayland, Vietnam, Kamboçya, Laos, Malezya ve Singapur’u içine alan; Pasifik Okyanusu’nun batısında ise, Japonya’nın güneyinde Filipinler Takımadaları’ndan güneye doğru inerek Endonezya Takımadaları’nı içine alan biri kara diğeri adalardan oluşan iki grup coğrafi birim söz konusudur.

Bu geniş coğrafi alanın birbirinden genel itibarıyla farklılaşan ve yukarıda kısmen dikkat çekilen kara ve diğeri adalar toplumlarını farklı bağlamlarla da ele almak mümkün.

Örneğin sahip oldukları dini yapılar, ki diyelim ki, Budizm, Hinduizm, İslam ve Hıristiyanlık; mensup oldukları etnik yapılaşmalarıyla ki, bunda özellikle linguistik unsurlar, folklorik ögeler öne çıkmaktadır; ya da 16. yüzyıl başlarından itibaren bölgenin tedrici olarak sömürgeleştirilmesine bağlı olarak Batı Avrupa sömürgeci güçlerinden  hangisiyle ilişkilendirildiklerine bağlı olarak...

Bu noktada, bir bilim dalı olarak sosyolojinin ortaya koymuş olduğu teorileri, tanımlamaları, yaklaşımları bu coğrafyadaki toplumlar üzerinde uygulamak mümkün gözükebilir.

Kaldı ki, Batı Avrupa toplum yapısının/yapılarının tarihsel olarak geçirdiği değişimlerin, yine tarihin belirli bir noktasında ulaştığı düzeyi anlamlandırmak, tanımlamak ve geçmişle mevcut yapıyı ilentilendirmek, değişime konu olan süreçlerin niçin ve neden ortaya çıktığını saptamak gibi nitelikleriyle tanımlanan sosyolojinin, dünyanın bir farklı bölgesindeki farklı toplumsal yapıları anlama uğraşı kendi başına bir değer taşımaktadır.

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Batı Avrupa toplumunda yaşanan sosyal gerçekliklerin, bunları anlama ve anlamlandırmada ortaya konulan bilgi ve bu bilginin temellerinin nihayetinde belirleyiciliği olduğu ve tüm dünya toplumlarına gönderme yaparak genelleştirmeciliğinin doğurduğu sorun göz ardı edilemeyecek boyuttadır.

Bu durumda, yukarıda sadece coğrafi sınırları itibarıyla dikkat çekilen Güneydoğu Asya toplumlarını anlama süreçlerinde, Batı Avrupa’nın ürettiği teorilerin, anlama tarzlarının, bu süreçte temel aldıkları bilginin kökeninin, bir başka deyişle epistemolojilerinin genel geçerliliklerinin sorgulanır olmasının, bizatihi insan toplumlarının birbirinden farklılaşmasının ve/ya bir başka ifadeyle toplumsallığın gereği olduğu ileri sürülebilir.

Bu noktada, adına sosyoloji denilen bilim alanının Avrupa dışındaki toplumları, özelde ise Güneydoğu Asya toplumlarını neye göre temellendirdiği konusu kendi başına bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.

Sosyolojinin, bir bilim dalı olarak ne yaptığının biraz daha kolaylıkla anlaşılabileceğinden hareketle modernleşme süreçleri üzerinde duran bir çalışma sahası olduğunu söylemek gerekir.

Amacına ve hedefine şu veya bu şekilde modernleşmeyi koymuş ya da yaşanan toplumsal değişimleri modernleşme temelinde anlayan ve algılayan bir bilim alanının, Batı Avrupa dışındaki toplumlarda benzer süreçleri arama uğrayışın beyhudeliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Tam da bu noktada, sosyolojisinin neden-sonuç ilişkisine, kök ve odak arama ve süreçleri anlamlandırma gibi yaklaşımlarına rağmen, tüm bu unsurlar üzerinde belirleyici olduğu imgelemi ile ortaya koyduğu teorilerin sınırlılığından değil, genel geçer teoriler olarak belirleyiciliğinin içselleştirilmiş olduğu görülür.

Batı Avrupa özelinde doğan, böylesine bir bilimsel faaliyet alanının kendini bu anlamda belirleyici kılması, sorunun ne kadar önemli olduğunu gizli/açık ortaya koymaktadır.

Gündeme geldiği dönem itibarıyla sosyoloji, değişimi anlama uğraşı verirken ortaya koyduğu verileri yapılaştırması kadar, bu verilerin benzerlerini arama yolunda gayet ‘gayretli’ bir tutum takındığı görülmektedir.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, modernleşmenin bir çalışma/araştırma alanı olması, onu kendinde bir güç olarak toplumlara dayatıcı özellikleriyle ortaya çıkmasına mani olmamıştır.

Kaldı ki, adına modernleşme denilen süreci bir eksen model olarak almak suretiyle örneğin, Güneydoğu Asya toplumları üzerinde uygulama imkânı bulması, sosyolojiyi zenginleştirmek yerine aslında, Güneydoğu Asya toplumlarının sosyolojisini anlamak yerine, anlamama konusunda bir çabaya dönüşmektedir.

Bunun kurucu araçları gizli/açık Batılı sosyologlar olurken, uygulayıcılarının uzun sömürge dönemi yönetimleri ve bu yönetimlerde yer alan küçüğünden büyüğüne karar merciinde olan kadrolar olduğunu söylemek gerekiyor.

Peki bu durumda, Güneydoğu Asya toplumlarını nasıl anlamamız gerektiği konusunda bazı çıkarımlarımızın olması gerekmektedir.

Bu yönde sergilenecek temel yaklaşımda Batı Avrupa toplumlarındaki sosyal gerçeklikleri, dayandığı tarihsel değişim süreçlerini ya da bu süreçlerin kendini ortaya koyduğu ve bir tür gelişimci evrimcilik anlayışını doğrudan modernleşmeci çabaları dikkatle incelemek gerekmektedir.

Sosyolojinin ürettiği teorik yaklaşımları toplumları benzeştirmede bir araç gibi görme kolaylığına kapılmak yerine, aslında toplumları anlamada bir engel olduğunu hatırda tutmakta yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/04/guneydogu-asya-sosyolojisini-dusunmek-thinking-about-sociology-of-southeast-asia/