Popüler Yayınlar

21 Ekim 2013 Pazartesi

Malezya’da değişimin sinir uçları ya da statüko / Signals for a change or status quo

Mehmet Özay                                                                                                                   21 Ekim 2013

Malezya’da iktidardaki ‘Ulusal Cephe’nin  büyük ortağı Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO)’nda uzun süredir beklenen parti lider kadrolarını belirleyecek seçim 19 Ekim Cumartesi günü yapıldı. Necib bin Razak ve Muhyiddin Yasin genel başkan ve başkan yardımcılığına yeniden seçildi. Parti başkan yardımcılığı için mevcut üç adaya karşı alternatif adayların varlığıyla heyecanın dorukta olduğu yarış sonunda Necib ve M. Yasin’in destek verdiği üç aday yeniden seçilme başarısı gösterdi. Alınan bu sonuçlar, 5 Mayıs sonrasında önemli eleştirilere maruz kalan Başbakan Necib’i rahatlatırken, parti içinde alternatif olarak adları zikredilen kesimin ise umudunu bir sonraki seçime bıraktığı anlamı taşıyor.

Bu seçimler, bir tür parti içi değişim, demokratikleşme söylemlerine konu olsa da, ‘alternatif’ adayların umutlarının gerçekleşmemesiyle ‘statüko’nun devamının habercisi oldu. Parti içinde statükonun değişebileceğine örnek gösterilen aday Mukhriz Mahathir, rakibi Hisamuddin Hussein’den 9 oy daha az oy alarak umudunu üç yıl sonra yapılacak seçimlere bıraktı. 25 kişilik parti üst düzey kuruluna ise aralarında iki kadın üyenin de olduğu on yeni aday seçildi. Partide başkan yardımcıları en az iki dönem görev yaptıktan sonra partinin en üst düzeyi için yarış hakkı kazanabiliyor.

UMNO Başkan ve yardımcısının, 56 yıllık geleneğin ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda Başbakan ve yardımcısı olması dolayısıyla salt bir siyasi parti içi seçim değildi. Bundan öte, UMNO’daki bu seçim, ülkenin yakın geleceğinde ülke politikalarını belirleyecek kadroların seçimi anlamına geliyordu. Bu nedenledir ki, seçimler ulusal çapta ilgiye mazhar oldu.  Bunda elbette, Ulusal Cephe’nin diğer görece kayda değer iki ortağının seçimlerde uğradığı hezimetin de payı olduğu düşünülebilir.

Peki bu seçimlerde gündeme gelen ‘değişim’ kavramı neyi ifade ediyor? Aslında genel anlamıyla ülkede özelde ise Parti’de değişimi istemeyen kimse yok gibi. Parti başkanlığına ve dolayısıyla Başbakanlığa geldiği 2009 yılından bu yana değişim söylemini gündeme taşıyan Necib bin Razak’ın hiç de kolay geçmeyeceği konusunda her kesimin görüş birliğinde olduğu 2017 seçimleri öncesinde güç temerküzü anlamı taşıyor. Bu noktada özellikle Dr. Mahathir Mohamad’in parti içinde değişime ve gençlere ihtiyaç var söyleminin neye tekabül ettiği de önemli. Dr. Mahathir halkın UMNO’da değişim istediğini, ancak parti lider kadrosunda değişim olmadan nasıl bir değişim olabileceğini de sorguluyor.
Bu noktada mevcut statükoyu temsil eden mevcut üst düzey yönetim ile örneğin ‘farklı’ olduğu söylenen Mukhriz Mahathir’in temsil ettiği kitle arasında nasıl bir ayrım olduğunu geniş kamuoyunun pek de vakıf olduğu söylenemez. Bunda parti içi demokrasi vb. söylemlere rağmen, adayların görüşlerini kamuoyu önünde tartışıp partiye ve ülke politikalarına neler katabilecekleri konusunda görüş alış verişi oluşturacak bir zeminin henüz olmadığı veya arzu edilen düzeyde olmadığı dikkat çekiyor.

İlk etapta Parti’nin 67 yıllık tarihinde lider kadrolarının seçilmesinde orta ve alt düzeyde yetkili partililere ‘söz hakkı’ verilmesi anlamında bir ilk yaşandı. Seçim prosedürlerine bakıldığında olan biteni “Parti içi demokrasi” kavramıyla açıklamak mümkün. Bunda doğruluk payı yok değil… Ancak sadece bir siyasi parti değil, ülke bağımsızlığı ve kuruluşunda rol almış bir siyasi hareket olarak dikkat çeken böylesi oluşumlarda yatay değil, tam tersine hiyerarşik yani dikey bir yapılanmanın kolay kolay ortadan kalkmayacağı da bir gerçek. Çünkü parti lider kadrosu hükümette görev alırken, orta kadrolar da ülkenin önemli kurumlarında üst düzey yönetimini teşkil ediyorlar. Dr. Mahathir, bu konuya dolaylı olarak eğilerek geleneksel olarak UMNO’da delegeleri ‘liderin’ hedef gösterdiği isimlere yöneldiklerini söyleyerek parti içinde stakükonun korunmasına ‘açıklık’ getiriyordu. Kimi siyaset analizcileri de, parti içi seçimlerin hükümetin Malay halkları (bumiputra) kapsayan önemli ekonomi paketinin açıklanışından hemen sonra gerçekleşmesinin de kayda değer bir neden olabileceği üzerinde duruyor.

Özellikle, Malezya gibi etnik çoğunluk/etnik azınlık ikilemlerine sürekli maruz kalan bir ülkede, kurucu siyasi iradenin salt seçmenler eline bırakılmayacak kadar gizli sosyal sözleşmelere konu olduğunu unutmamak gerekir. Kaldı ki, UMNO gibi en küçük idari birimler olan köylere kadar güçlü bir yapılanmaya sahip partinin partinin değişik düzeylerindeki sorumluları belirleyecek seçimde aday belirleme süreçlerinin de bir ‘disiplin’ içerisinde gerçekleştirdiği beklenir. Bu bağlamda, seçimleri Başbakan ‘aile içi yarış’ olarak yorumlarken kimi gözlemciler büyük ölçüde bir ‘müttefikler’ yarışından bahsediyor. Bu sürece kısaca göz atalım…

Başkanlığın tek adayı Necib bin Razak dahil tüm adaylar Malay seçmene hitap eden yani din, Malay çıkarları vb. yanı sıra, Parti’nin gelecek seçimlerde kayda değer başarı alacağı bağlamındaki mesajlarla kadrolara sesleniyorlardı. Bu söylem ülkede siyasi partilerin etnik temel üzerine inşa edilmişliğine vurgu yapmasıyla önemliydi. Öte yandan, bu siyasi yapılaşmanın ülkede tartışma götüren ulus devletleşme süreciyle ilişkisi de araştırılmaya değer bir konu.

5 Mayıs seçimlerinin ardından Başkan, yani Necib ve yardımcısı Muhyiddin Yasin lehine başlatılan lobi işlevini gördü ve partinin üst düzey iki yöneticisi karşısında rakip çıkmadı. Bu gelişmede, hiç kuşku yok ki parti lider kadrosunun seçimlerde Malay oylarında artış sağlandığı konusundaki argümanı işlev görüyordu. Ancak, üç başkan yardımcılığı için Necib’in desteklediği mevcut üç yardımcının, yani Ahmad Zahid (İçişleri Bakanı), Mohamad Shafie Apdal (Kırsal ve Bölgesel Kalkınma Bakanı) ve Hisamuddin Hussein (Savunma Bakanı)’ın yanı sıra, üç aday genel başkan yardımcılığı koltuğu kapmak için yarıştı.

Kurulu yapının dışında, seçimlere katılan adaylar arasında kuşkusuz ki en favori aday Mukhriz Mahathir’di. Dr. Mahathir Mohamad’in oğlu ve Kedah Eyaleti Başbakanı olan Mukhriz yenilikçi kanadın temsilcisi olarak dikkat çekiyordu.  Seçimlerden hemen bir gün önce yaptığı basın açıklamasında UMNO seçimlerinin sıradan bir parti seçimi değil, Başkan ve Yardımcısının, aynı zamanda ülkenin Başbakanı ve Başbakan Yardımcısı olacağından hareketle kamuoyu genelindeki görüşlerinin dikkate alınması gerektiğine vurgu yapıyordu. Mukhriz, bu bağlamda 5 Mayıs sonuçlarına gönderme yapıyor ve sonuçları beğinilsin ya da beğenilmesin geniş seçmen kitlelerinin yaklaşımının da dikkate alınmasına atıf yapıyordu. Mukhriz bu seçimi kaybetse de, gerek görüşleriyle gerekse Kedah Eyaleti’nde ortaya koyacağı icraatla hükümete ve de kamuoyuna mesajlar vermeye devam edecek. Bu süreç, geleceğin başkan adayları arasında adı zikredilen Mukhriz için büyük önem taşıyor.

Genel seçimlerdeki zaafiyetten sonra ekonomi ve sosyal politikaları uygulamada sıkıntı yaşayan Hükümet şimdi aldığı ‘parti içi destekle’ bu politikaları birer birer yerine getirmeye başlayacak. Başbakan Necib dün yaptığı açıklamada buna vurgu yapıyor ve artık tüm partililerin ülkeyi ekonomik anlamda tam gelişmiş seviyeye çıkartmak için çalışmak olması gerektiğini söylüyordu.

UMNO parti seçimleri büyük katılıma rağmen, sorunsuz atlatılması diğer partiler için de bir örnek gösterilmeyi hak ediyor. Siyasi partilerin değişimi önce kendi bünyelerinde tecrübe etmeleri, orta vadede ülkede katılımcı, şeffaf bir sistemin güçlü bir şekilde yer etmesinde başat rol oynayacaktır.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=277778

17 Ekim 2013 Perşembe

Güneydoğu Asya ve küresel ilişkilerin normalleşmesi? / Southeast Asia and Normalization of Global Relations?

Mehmet Özay                                                                                                                   17 Ekim 2013

After the world powers have already changed their direction to Southeast Asia, the relevant issues have been subject to discussions in often held meetings. Whereas member countries of ASEAN have been preparing to accommodate for 2015 Economic Cooperation process, the US is promptly initiating a new economic bloc which including some members of the former one. The meetings conducted both in Bali Island of Indonesia and Bandar Seri Banawan, the capital city of Brunei gave hopes for normalization of relations among the leading power states… 

Sadece Çin ve bölgedeki beş ülkenin kıta sahanlığına bağlı olarak gelişmekle kalmayan, Çin-ABD İlişkilerine de sıçrayan Güney Çin Denizi sorununda normalleşme süreci yaşanıyor. Özellikle geçenlerde Endonezya’nın Bali Adası’nda gerçekleştirilen 21. APEC Liderler toplantısı öncesinde ve sonrasında yaşananlar bölgede ilişkilerde yumuşama eğilimi olduğunu ortaya koyuyor.

APEC toplantısı öncesindeki en önemli gelişme ABD ve Çin’in yönetimlerinin birbiri ardına bölge ülkelerine yönelik ziyaret programlarıydı. Barack Obama’nın ziyaret programını gerçekleşmemesi Güney Çin Denizi sorununun kapsamlı bir şekilde ele alınması ve geleceğe matuf kayda değer yapılaşmanın sağlanması önündeki önemli bir handikaptı. ABD yönetimi, Obama’nın yokluğunu Dışişleri Bakanı John Kerry ile gidermeye çalışsa da, bölge ülkeleri nezdinde inandırıcılık sorununa yol açtığını söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Malezya, Endonezya turları Çin’in bölgedeki siyasi reflekslerini geliştirme olanağı tanımakla kalmadı, aynı zamanda ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi noktasında da tarihi bir dönüm noktasıydı. Bu ziyaret Jinping’in bir mülâkatta dile getirdiği üzere uluslararası çevreler nezdinde geliştirilecek Asya-Pasifik bölgesinde güven inşasının önemli araçlarından birini teşkil ediyordu. Bu bağlamda kimi gözlemcilerin ifade ettiği üzere Çin, Deng Xiaoping ile başlattığı ekonomide liberalizm politikalarının meyvesini almakla kalmıyor, Malezya ve Endonezya gibi halkının çoğunluğunu Müslüman kitlelerin oluşturduğu ülke yönetimleriyle ‘benzer hedefler’ doğrultusunda buluşabiliyor. Bölge ülke yöneticilerinin Obama’nın yokluğunda Güneydoğu Asya topraklarında sadece kültürel alanda nüfuz etmekle kalmamış, aynı zamanda kadim koruyucu devleti hüviyetindeki Çin’le ilişkileri geliştirme noktasında bir yarış içerisinde oldukları dikkat çekiyor. Bunda hiç kuşku yok ki, dünya ekonomisine giderek ağırlığını koyan bir ülkenin yanında yer almanın avantajlarını azamiye çıkarma türünden bir ekonomi dürtüsünden bahsedilebilir.

Pasifik’in doğu yakasında, yani Amerika’da sağlık reform çerçevesinde yürütülen bütçe görüşmelerinde yaşanan tıkanıklık dünya piyasaları ve merkez bankaları üzerine kara bulutların dolaşmasına yol açarken, Okyanus’un bu yakasında, Bali’de gerçekleştirilen görüşmelerde bölgeden küresele yayılan bir tür umut ve heyecan izlenimi ediniliyordu. Bali görüşmelerinin ana konusu Trans Pasifik İşbirliği (TPPA)’nin detaylarıydı. Hayata geçirilmesi halinde küresel ekonominin %40’ını kapsayacağı ileri sürülen TPPA’nın özellikle ABD yönetimince sonuçlandırılması konusunda ‘ısrarcı’ bir çabının olduğu görülüyor. Bu noktada, kimi ülkelerin, özellikle de Malezya’nın kimi çekincelerine rağmen, prensipte görüş birliğine varılmış olması ve görüşmelere devam edilmesi kayda değerdi. Malezya’nın çekinceleri arasında, özellikle devlet teşekküllerinin yeniden yapılandırılması, entellektüel patent ve çevre düzenlemeleri gibi alanlar bulunuyor. Söz konusu bu çekinceler Başbakan Necib’in “ulusal çıkarlarla” çeliştiği yönündeki argümanı ve Malezya’nın TPPA’ya ‘bu şekliyle’ onay vermeyeceği konusundaki kararlılığı gündeme damgasını vuruyordu. Bu bağlamda, konunun ciddiyeti ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’i konuyu ilgili taraflarla yüz yüze görüşmek amacıyla Kuala Lumpur’a getiren nedenlerden biriydi hiç kuşku yok ki. Tam da burada, ABD’nin yıl sonunda sonuçlandırılması yönünde bir tür empoze edici yaklaşımı, 2015 yılında ASEAN ekonomi topluluğunun hayata geçirilmesi plânı karşısında kontra bir girişim olarak yorumlanabilir mi? Bu konunun detaylarının, yakın gelecekte yapılacak görüşmelerde TPPA haritasının ortaya konmasıyla netlike kazanacağını söyleyebiliriz.

Yukarıda zikredilen ticari ve ekonomik işbirlikleri bağlamındaki görüşmelerin yanında kayda değer bir konu da Güney Çin Denizi’nde devam eden anlaşmazlığın halline yönelikti. Güney Çin Denizi’nde Çin, Filipinler, Tayvan, Malezya ve Vietnam arasında kimi zaman restleşmelere varan ihtilaflı adalar sorununun ‘barışçıl’ bir yöntemle çözüme kavuşturulması konusundaki inisiyatifte önemli bir adımın atılmış olmasıydı. Bu konuda ön görüşmelerin yapıldığı APEC toplantısının hemen akabinde Brunei’de gerçekleştirilen 23. ASEAN Zirvesi’nin ana konusunu 2015 ASEAN Ekonomik İşbirliği’nin yanı sıra görüşmelerde Adalar krizi de gündemdeydi.

Güney Çin Denizi’nde tüm taraf ülkelerin uygulamaları hedeflenen kurallan bütünü (Code of Conduct) ile ilgili ilk görüşmeler yapıldı. Çin Başbakanı Li Keqiang, ilgili ülke yetkilileriyle Brunei’nin başkenti Bandar Seri Begawan’da yaptığı görüşmelerde Çin’in, yıllık yaklaşık yüz bin kargo gemisi trafiğine konu olan Güney Çin Denizi’nde güvenliğin tesisi konusunda yapıcı girişimlere katkıya hazır olduğunu açıklıyordu. Bu bağlamda, Çin ve ASEAN arasında iyi niyet anlaşması imzalanması konusundaki görüşü, yakın ve orta vadede yapılacak önemli girişimler öncesinde ümitvar bir açılım olarak değerlendiriliyor. Bu inisiyatif, özellikle son birkaç yıldır bölgede kimi zaman ilgili ülkeler arasında gerginliğin artmasına yol açmakla kalmamış, aynı zamanda ABD’nin ASEAN ve Japonya nezdinde askeri işbirlikleri anlaşmalarına varan boyutlarda ‘nüfuzuna’ neden olan süreçte yumuşama anlamı taşıyor.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Malezya’da Demokrasi Temrinleri / Democracy Practices in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                   14 Ekim 2013 

A historical change in political landscape of Malaysia… The political elites of the United Malay National Organization (UMNO) wish precisely to conduct leadership in internal party democracy to guide other political parties. In the last 67 years of the history of UMNO it has been the first time the delegates in low level to have gained right to choose the cadres. Though it is initiated by the leadership of UMNO, no doubt that the opposition movement either in the form of political party or in civil establishment in Malaysia have contributed to this changing process in UMNO…

Malezya’da Kurban Bayramı heyecanının yaşandığı bugünlerde Malezya Birleşik Malay Organizasyonu’nda (UMNO) parti için demokrasi bayramı da yaşanıyor.

UMNO’nun başını çektiği Ulusal Cephe koalisyonu Mayıs ayında yapılan seçimlerin ardından önemli bir iç eleştiri yaşanmaya başlandığı zaman zaman dile getirmiştik. Seçim sonuçlarının nihai kararı olan seçim kurulu istatistiklerine bakılarak, Ulusal Cephe koalisyonu, iktidarı elde edecek çoğunluğu yakalamıştı. Bununla birlikte, siyasi muhalefetin ülke siyasal yaşamında kayda değer bir etki yaptığı ve son iki seçimdir giderek artan söylemi ile ülke gündeminde önemli bir yer işgal ettiği de aşikâr. İktidarı elinde tutmakla birlikte, muhalefetin söylemi karşısında iktidar ortakları da gerek kendi partileri içerisinde gerekse ülkeyi yönetme edimlerinden yeniden yapılanmanın kaçınılmazlığını fark ettikleri ortada.

Bunun son göstergelerinden biri, UMNO’da üç yılda bir yapılan parti içi seçimlerinde yeniden yapılaşma oluşturuyor. Bu süreç, kadın ve gençlik kolları yeni başkanlarının seçilmesi için 13 Ekim Cumartesi günü başladı. Başkan ve yardımcılarının seçimleri ise önümüzdeki Cumartesi, yani 19 Ekim’de gerçekleştirilecek. Hemen burada kadın kollarının yanı sıra, gençlik kollarının ‘erkek’ ve ‘kızlar’ şeklinde iki ayrı bağlamda temsil edildiğini belirtelim.

Parti lider kadrolarının seçimlerinde yaşanan, en temel değişim bugüne kadar parti üst kurullarınca yapılan seçimlerin tabana yayılması konusundaki girişim olduğuna kuşku yok. Bunun en açık göstergesi, Cumartesi günü yaklaşık 250.000 parti üyesinin, partinin ilçe, il gibi birimlerinde yeni kadroları belirlemek amacıyla ‘sandık başına’ gitmesiydi. Bu seçimler parti birimlerinde gençler ve kadınlar arasında heyecana ve hayli duygusallığa varan yaklaşımlara konu oldu. Parti içi ‘demokrasi’ yarışında, kadın ve erkek gençlik kollarında başkan değişimi yaşanmadı. Böylece eski bakanlardan Shahrizat Abdul Jalil ve mevcut hükümette Gençlik ve Spor Bakanı Khairy Jamaluddin yeniden seçildi. Parti kollarındaki seçimlerin büyük ölçüde sorunsuz atlatılması ve süreci değerlendiren Başbakan Necip, UMNO’nun ülke demokrasisinin gelişmesinde ‘model’ olabildiğini böylece kanıtladığını ileri sürdü.

Shahrizat Abdul Jalil en önemli rakibi Maznah Mazlan, Khairy Jamaluddin ise Prof. Dr. Sanusi Junaid’in oğlu Akhramsyah karşısında büyük bir başarı elde ettiler. Aile Bakanlığı da yapmış olan Shahrizat’ın Başbakan Necib’e yakınlığı biliniyor. Öyle ki, Shahrizat milletvekilliğini kaybetmesine rağmen, Başbakan tarafından aileden sorumlu danışman olarak atandı. Khairy Jamaluddin ise eski Başbakanlardan Abdullah Badawi’nin damadı… Aslen Açeli olan Prof. Sanusi Junaid’in Dr. Mahathir’e yakınlığı dikkate alındığında ‘UMNO’ içi güçler arasında bir bilek güreşinin varlığından söz edebiliriz. Aslında bu ‘bilek güreşinin’ bir sonraki evresi 19 Ekim’de yaşanacak…

Bu bağlamda gözler UMNO başkanı ve yardımcıları ve Merkez Yönetim Kurulu organlarının belirleneceği önümüzdeki Cumartesi günü yapılacak seçimlerde.  Bugüne değin sadece üç bin üyenin oylarıyla belirlenen kurullar, Cumartesi günü yaklaşık 150.000 parti üyesince belirlenecek. Peki bu süreç neyi ifade ediyor? Altmış yedi yıllık geçmişi olan partide yaşanan bir ilk bu. Malay milliyetçiliğinin kalesi konumundaki UMNO bağımsızlık öncesinden bugüne değin, ‘özenle’ belirlenmiş liderler eliyle bugüne kadar geldi. Ancak hem parti içinden hem de dışından gelen eleştiriler nedeniyle bunun ‘böyle gitmeyeceği’ anlaşılmış gözüküyor.

UMNO Başkan ve Başkan yardımcısının, aynı zamanda Başbakan ve Başbakan yardımcıları olduğu hatırlandığında üst düzey bir heyecan olacağı varsayılabilir. Ancak ‘parti içi demokrasi’de “şimdilik” başkana ve yardımcısına muhalefet edilmemesi konusundaki ittifak varlığını koruyor. Bu çerçevede, Haziran ayı başlarından itibaren Başbakan Necib’in önderliğindeki üst düzey UMNO siyasetçilerinin ‘lider’ ve ‘yardımcısı’nın değişmemesi yönündeki parti içi disiplini sağlamada başarılı oldukları söylenebilir. Dr. Mahathir de alternatif başkan adaylarının ortaya çıkması halinde partinin bölünebileceği uyarısında bulunarak bu sürece önemli bir ‘katkıda’ bulunmuştu. Dolayısıyla Başbakan Necip ve yardımcısı Muhyiddin Yasin yeniden UMNO’nun lideri olacaklar.

Ancak bu ikilinin altında yer alan üç başkan yardımcılığı için bir tür mücadeleden söz etmek mümkün. Bu sürecin en merak edilen yanı Dr. Mahathir Muhammed’in oğlu ve Kedah Eyaleti Başbakanı Mukhriz Mahathir’in başkan yardımcılıklarından birine göz dikmiş olması. Gözlemciler, bu durumu, sadece Mukhriz’in bireysel bir çıkışı olarak değerlendirmek yerine, bizzat Dr. Mahathir’in partinin yakın gelecekteki liderlik profiline ‘müdahalesi’ olarak dikkat çekiyorlar.

Ülkede siyasal yaşam etnik çoğulculuk gerçeği üzerine kurulu. Toplamda azınlıklar ve Malay Müslümanlar şeklinde bir sınıflandırmaya gidildiğinde arada pek de sanıldığı gibi büyük bir nüfus farkının olmadığı biliniyor. Bu çerçevede uzun geçmişi boyunca UMNO içerisinde sınırlı katılımcı lider ve yönetim kurulları seçim süreçlerinin gerçekleştirilmesi anlaşılabilir. Ancak bugün gelinen noktada, ülke siyasal yaşamını ‘demokratikleştirme’ konusunda ısrarla duran bir muhalefet ve sivil toplum varlığı özellikle UMNO saflarında yakın geleceğe dair kaygıları da beraberinde getiriyor.

Necib’in Başbakanlık koltuğuna oturduğu 2009 yılından itibaren dillendirdiği ‘demokratikleşme’ ve ‘dönüşü’ (transformation) söylemlerinin reel politikada karşılığının olduğunu zaman zaman dile getiriyoruz. Bu noktada, Başbakan Necib’in 1999’dan itibaren başlayan güçlü bir muhalefet dalgası ve bunun 2008’deki sonuçlarını iyi okuduğu iddia edilebilir. Bugün UMNO içerisinde kurul seçimlerine yüzbinlerce partilinin iştirakiyle seçiliyor olmasını da geçen Mayıs ayındaki seçim söylemleri ve sonuçlarında aramak hata olmayacaktır. Gençlik, açılım, şeffaflık gibi kavramlarla gündeme damgasını vuran muhalefetin ülkenin ekonomik kalkınmışlığı ve ‘halka’ yansımasından mütevellik mevcut iktidarı ‘onamayacağı’ ortaya çıktığına gore UMNO’nun elinde başka seçenek kalmıyordu. Bu bağlamda, siyasi elit tarafından küresel gelişmelerin de ‘özenle’ değerlendirildiği ne kuşku yok.

UMNO içerisinde seçim sürecinin yeniden yapılandırılması olarak adlandırılabilecek bu süreç ve parti içi seçimler, Başbakan Necib’in bir süredir dile getirdiği ‘transformation’ olgusunun partiye yansımasından başka bir şey değil. Bununla birlikte, çeşitli düzeylerdeki partililerin örneğin Kedah Eyaleti Başbakanı Mukhriz Mahathir, Negeri Sembilan Eyaleti Başbakanı Mohamad Hasan ‘daha’ demokratik açılım konusunda görüşlerini gündeme getirdikleri de gözlemleniyordu. Bu gelişmeler üzerine değerlendirmelerde bulunan gözlemciler, Malezya’nın tam kalkınmış ülke düzeyine ulaşma hedefi olarak 1990’ların başında belirlediği 2020 Vizyonu’nun sadece ekonomik açılımlarla olmayacağının da kanıtlanmış olduğunu ileri sürüyorlar.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=277344

11 Ekim 2013 Cuma

Dr. Mahathir’den Jeo-Stratejik Atak

Mehmet Özay                                                                                                                    7 Ekim 2013 

Dr. Mahathir Başbakanlığı’nın son yıllarında gündeme getirdiği Kuzey Malezya Boru Hattı projesini bu kez Çin Devlet Başkanı ile yüzyüze görüşme fırsatı buldu.

Dr. Mahathir Mohamad, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Malezya’ya yaptığı resmi ziyarette önümüzdeki süreçte belki de üzerinde çokça konuşulacak bir projeyi, yani Kuzey Malezya Petrol Boru Hattı inşasını gündeme getirdi. Gündeme bomba gibi düşmesi gereken, ancak Malezya basınında ara sayfalarda verildiği göz önünde bulunduralacak olursa, şimdilik pek de dikkat çekmediği anlaşılan bu girişim Jinping’in ziyaretinin üçüncü günü gerçekleşen görüşmenin -dışarıya yansıyan bağlamı ile söyleyecek olursak- ana konusu teşkil ediyordu. Dr. Mahathir, Çinli misafiriyle Malezya-Çin ticaretteki belirgin dengesizliğin nasıl giderilebileceğinden hareketle bu öneriyi gündeme getiriyordu. Yani, Malezya’nın yatırımlarına karşın, Çin’in henüz Malezya’da arzu edilen büyüklükte yatırımı olmaması karşısında Dr. Mahathir küllenmiş projesini yeniden masaya koyuyordu. Oldukça rasyonel bir temellendirme. Ancak bu ‘önerinin’ bölgesel ve küresel etkilerini göz ardı edebilmek ne mümkün!

Ülke iç politikasını işgal eden ‘sıcak’ konular ve çevre ülkeleriyle kimi dalaş ve bir miktarda barış konulu görüşmelerinin mevzu bahis olduğu dış ilişkilerde bugüne kadar hiç de gündeme getirilmemiş, üzerinde durulmamış ve tartışılmamış bir konuydu bu boru hattı projesi. Dr. Mahathir, hükümette resmi bir görevi bulunmamakla birlikte, Malezya’nın sadece ekonomik kazanımlarının değil, uluslararası ilişkilerinin de yeniden değerlendirilemesine neden olacak güçlü bir argümanla Jinping’in karşısına çıktı. Eski ‘kurt’ Mahathir, yaklaşık on yıl önce, yani ‘siyasetten emekliliğinden belki de aylar önce gündeme getirdiği Kedah-Kelantan hattında inşa edilecek yaklaşık 300 kilometrelik Kuzey Malezya Petrol Boru Hattı projesini ortaya atmıştı. Bugünse bu konuyu bir kez daha gündeme taşıyarak Çin’in güler yüzyü Başkanı Jinping’le ikili görüşmesine konu etti. Dr. Mahathir fikir babası olduği bu projeyle öyle böyle değil, küresel alanda etkileri olacak bir jeo-stratejik ataktan bahsediyor.
Bu projenin rasyonalitesi nedir diye sorulacak olursa, Dr. Mahathir’in cevabı dünyanın en işlek, en stratejik deniz yollarından biri hüviyetine sahip ve dünya petrol ticaretinin yarısının aktarılmasına konu olan Malaka Boğazı’ndaki deniz ticaretinin yoğunluğu, maliyetlerin artışı, iş günü kaybı, çevre kirliliği(!) ve belki de bir ölçüde bölgede yüzyılların sorunu ‘korsanlık’ olacaktır. Ancak ‘kurt’ politikacının Malaka Boğazı’nı ‘by-pass’ edecek ve yukarıda zikrettiğim rasyonellere dayanan ve Malezya’yı ekonomik ve stratejik ‘derinlik’ kazandıracak bu düşüncesinin Singapur’u bitirme plânı olmadığını kim iddia edebilir? Çin açısından meseleye bakıldığında önce birtakım ideolojik çıkışlarla Hint-Çini’ndeki gelişmeleri ‘kaçırmayan’ ve ortaya çıkan ilk fırsatta söz konusu bölge ülkelerindeki yer altı kaynaklarının işletilmesi ve alt yapı inşaatları konusunda neredeyse kayda değer tek aktör konumuna yükselen Çin, bu sefer Malezya’dan gelen bu öneriyi nasıl göz ardı edebilir? Bir süredir Myanmar’ı kamuflaja almış Çin’den bahediyoruz. Bunun en önemli ayağını ise Arakanlı Müslümanların yaşadığı coğrafya’dan başlayan dev liman ve boru hattı inşatı oluşturduğunu zaten vurgulayageliyoruz. Çin’in, bunun bir benzerini, Malezya gibi ‘ılımlı İslam’ söylemini giderek daha ısrarla seslendiren bir ülkenin topraklarında gerçekleştirmekten onu alıkoyacak bir güç var mı?

Bu nedenledir ki, bu projenin hayata geçirilmesi bölgesel ve küresel dengeleri etkileme potansiyeli içeriyor. Nedin bu dengeler? Öncelikle Singapur, ardından Ortadoğu petrolüne bağımlı Japonya ve Çin, bir bağlamda Endonezya. İşin öte yanında Tayland ve de ülkenin güneyindeki ‘Patani’. Burada, söz konusu bu hususlardan en azından bazılarına değinebiliriz.
Singapur üzerinden meseleye bakalım ve Singapur’un bu işin neresinde durduğunu sorabiliriz. Bu çerçevede bir başka soruyla, yani ‘Singapur’u Singapur yapan nedir?’ olduğu sorusuna cevap verebildiğimiz ölçüde bunu anlamak mümkün. Malay dünyasının bağrındaki Güneydoğu Asya’nın ‘İsrail’i Singapur’un dünkü varlığı başta bilimum baharat, çay, afyon, ipekli kumaşlar vb. ticaretine dayanıyor idiyse, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren de Ortadoğu-Güneydoğu ve Doğu Asya arasında önceliğini petrol ticaretinin ve diğer emtianın değiş tokuşuna konu olan deniz güzergâhının tam da ortasında yer almasına dayanmaktadır. Malaka Boğazı deniz ticaretindeki bir kopma karşısında Singapur’un ekonomik varsıllığına çok büyük darbe olacaktır. 

Bir diğer dikkat çekilmesi gereken ise Patani... Tayland’ın güneyinde tarihi, kültürel ve de milli bağlamındaki tüm haklılığıyla devam eden bağımsızlık mücadelesi hedefli harekete konu olan Patani bölgesinin ne denli stratejik bir konumda olduğuna zaman zaman değiniyoruz. Bölgenin “ekonomik ve siyasi” haritasını değiştirmeye matuf olarak bir süredir Kuala Lumpur-Bangkok arasındaki görüşmelerde dosyaların en üstünde ortak sanayi bölgesi inşası bulunuyor. Kuala Lumpur bu hamle ile bir yandan, zaten barış görüşmelerine çoktan ev sahipliği yapmaya başladığı Patani’deki savaşı sona erdirmekle kalmayacak, üstüne üstlük barışın tetikleyeceği ekonomik kalkınma süreçlerinden -bir ölçüde bunun tersini düşünmek de mümkün- azami şekilde istifade etmek.

Ancak Dr. Mahathir’in yukarıda zikredilen önerisi bu sanayi bölgesi projesini alt edecek öneme sahip. Tabii petrol boru hattının Malezya sınırlarında olmasını dikkate alırsak, Patani’ye etkisi sınırlı olacağı düşünülebilir. Ancak çatışma bölgesinin yanı başında olması dolayısıyla güvenliğinin tam sağlanabileceğini düşünmek güç. Peki Dr. Mahathir bu boru hattı projesini gündeme getirmiş olmasının ardında başka bir neden bulunamaz mı?
Tam da bu noktada, Patani bölgesinin ve bu bölgedeki bağımsızlık hareketinin varlığını küçümseyenlere Dr. Mahathir’in yukarıda zikrettiğim projesi ‘yeter’ bir cevap olabilir. Bunu biraz daha anlaşılır kılmak için kısaca geçmişe bakmak gerekiyor. 16. yüzyılın başlarında, tıpkı bölgenin diğer önemli İslam Devletleri/Sultanlıkları ile birlikte yükseliş dönemini tecrübe eden Patani Doğu-Batı ticaretinde başat bir rol oynuyordu. Bu rolü, doğuda Japonya ve Çin’den gelen malların Doğu Çin Denizi’ne bakan Patani limanından gene Patani’nin Batı’da Bengal Körfezi’ne bakan bugünkü Satun Eyaleti limanına taşınması ve aynı ticaret güzergâhının Hindistan ve de Ortadoğu’dan getirilen malların bu sefer tersi istikamette Çin ve hatta Japonya’ya ulaştırılıyordu.

Peki Patani’nin üzerinde yükseldiği topraklar bugün Tayland sınırları içerisinde Bengal Körfezi ile Güney Çin Denizi arasındaki en dar geçiş noktayı oluşturması dolayısıyla diyelim ki, Süveyş benzeri bir kanalın açılmasına hiç olanak tanıyamaz mı? Kedah ve Kelantan arasında 300 kilometrelik mesafe yerine, Patani sınırları içerisinde bu mesafenin neredeyse yarısı kadar bir alanda açılacak bir su kanalının kazanımı Patani için ne ifade eder acaba? Budist Tay yönetiminin Patani Malay Müslümanlarına özerklik ya da bağımsızlık vermemesinin ardında da, bölgenin bu jeo-stratejik farklılığından kaynaklanacak kazanımların Patani Malay Müslümanların eline geçmesini engellemeye yönelik bir politika yok mudur acaba?


Dr. Mahathir’in petrol boru hattı projesi Malaka Boğazı’nın doğu ucundaki Singapur’un ekonomik etkinliğine önemli ölçüde darbe alması anlamına gelir. Öte yandan, Patani’nin olası bir siyasi kazanımı sonrasında ‘fiiliyata geçirebileceği’ bir kanal projesini akamete uğratabilir. Singapur şimdilik belki Tayland’ın güneyindeki güvenlik probleminin devamından yana olduğunu ifade edebilir. Ancak Dr. Mahathir’in bu önerisi karşısında bir hamlesi olmadığını düşünmek yanlış olur. Bu noktada konu, Çin yönetiminin Malezya-Singapur ikilemini aşıp aşamayacağına gelip dayanıyor. En çok kim Çin’den yana: Singapur mu, Malezya mı? 

10 Ekim 2013 Perşembe

APEC’de serbest ticaret tartışmaları / Talks on Free Trade at APEC

Mehmet Özay                                                                                                                    10 Ekim 2013

‘Asya Pasifik İşbirliği’nin (APEC) bu yılki toplantısı daha başlamadan Barack Obama’nın katılmayacağı haberi gündeme damgasını vurdu. Dünya güç dengelerinin başat unsurlarını bir araya getirmesiyle dikkat çeken toplantı 7-8 Ekim tarihleri arasında Endonezya’nın Bali Adası’nda gerçekleştirildi. Dünya güç dengeleri derken, toplantıda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, Obama olmasa da temsilcisi konumundaki Dışişleri Bakanı John Kerry’i kastediyoruz. Pasifik Okyanusu’na komşu Doğu ve Güneydoğu Asya ile Kuzey ve Güney Amerika’dan Devlet Başkanı veya Başbakan düzeyinde katılımların konu olduğu toplantı bölgesel ekonomik işbirliği olmanın ötesinde anlamlar taşıyordu.  Devlet başkanları ve başbakanlar öncesinde bir haftaya yayılan yüzü aşkın toplantıya iştirak eden sayıları binleri bulan üst düzey bürokrat hesaba katıldığında bu organizasyonun birlik için ve de küresel bağlamıyla ne denli önemli olduğu anlaşılır.

Bu toplantının ana konusu Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA)’nın içeriği konusu oldu. Toplam 12 ülkenin -ABD, Çin, Japonya, Singapur, Meksika, Peru, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Malezya, Vietnam ve Brunei- üye olduğu söz konusu ülkeler arasında serbest ticareti öngören TPPA’nın APEC bağlamında yeni bir inisiyatif olduğunu söylemeliyiz. Bununla birlikte, ilk defa 2011 yılında o dönem Honolulu’da yapılan toplantıda ABD Başkanı Barack Obama tarafından gündeme getirilen ve APEC üye ülkeleri arasında yeni bir işbirliği yapılanmasını hedefleyen anlaşma henüz imzalanabilmiş değil. Amerikan yönetiminin bu anlaşmaya ‘ihtiyaç duymasının’ ardında, gene Amerikan yönetiminin 21. yüzyıla biçtikleri rolle doğrudan ilintili. “Asya yüzyılı” kavramını literatüre yerleştirmeyi başaran bu yeni siyasi bakış açısı, girişte dile getirdiğimiz üzere üye ülkelerin nitelikleri dikkate alındığında sadece Asya’yı şekillendirmekle kalmayacak, küresel bir boyutu olduğu dikkat çekiyor. Asya yüzyılı derken akla ABD’nin rakibi geliyor. ABD yönetimi bu kavramı uluslararası ilişkiler sahasına yerleştirirken, elbette karşısında bir rakip bir güç olarak çoktan belirmiş ‘Çin faktörü’ne siyasi bir markajı hesap ettiği ihtimalini gözlerden kaçırmamak gerekir. 

Bununla birlikte, bu anlaşmanın ‘ticaret’le yani, mal değiş/tokuşuyla sınırlı olmadığı, içerisinde hizmet sektörü, kamu ihalelerine katılım ve yatırımlar gibi alanların da olduğu dikkat çekiyor. Pasifik çevresi ülkelerin katılımıyla gerçekleştirilmesi plânlanan ‘serbest ticaretin’ ötesine geçecek bir anlaşmanın kökenlerinin yaklaşık yirmi yıl önce (1994) Bogor’da yapılan toplantıya dayanıyor. Bu çerçevede TPPA’da öncellenen konular arasında bölgesel ekonomik entegrasyon ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesi; ticaret ve ekonomik faaliyetleri gerçekleştirmeye matuf alt yapıda standardizasyon; ve belki de özellikle üye ülkeler bağlamında bakıldığında çoğunluğunun üçüncü dünya ülkeleri olması hasebiyle öne çıkan ‘yolsuzluk’ konusu oluyor. APEC içinde, geçmişte adına üçüncü dünya sınıflamasına giren ülkeleri çokça ilgilendiren maddeler içerisinde yolsuzluk ve içinde su, elektrik ve eğitim gibi kamu hizmetleri bulunuyor. Kalkınma ekonomisi terminolojisi bağlamında bir ülkenin, sadece az gelişmişlikten gelişmişlik düzeyine çıkmasını ifade eden bir cümle kurmak kadar kolay olmayan bu alt yapı hizmetlerinin hayata geçirilmesi doğal ve insan kaynaklarının nasıl, kimler eliyle, hangi boyutlarda kullanılacağına da referans yapıyor hiç kuşkusuz ki. Bu noktada içinde bir Vietnam, Endonezya, Peru, Malezya, Meksiya gibi ülkelerin yanı sıra, ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya gibi ülkeleri de barındıran bu birlikte gücün dolayısıyla yaptırımın kimler elinde ortaya konacağı da önemli hale geliyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in önerdiği “bölgesel alt yapı geliştirme fonu” kurulması önerisinin ‘heyecana yol açması’ kadar, bu alt yapının geleceğe matuf hedeflerinin de düşünülmesini gerektiriyor.

APEC toplantısına konu olan ülkenin Endonezya olması, bu son ‘şartın’ öyle böyle beklenecek yanı olmadığını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Öyle ki, APEC toplantısından günler önce ülkede patlak veren son büyük yolsuzluk vak’ası, sadece ortada dolaşan maddi değeri itibarıyla değil, bu vak’aya konu olan kişi ve kurumun ülkenin en üst düzeyinde yer alması. Yani, Anayasa Mahkemesi Başkanı Akil Muchtar’ın daha görevine başlamasından birkaç ay sonra bulaştığı yolsuzluk, gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere kendi başına yolsuzlukları çözme başarısını bir türlü gösterememiş Endonezya için umutların APEC benzeri uluslararası kurumlara bağlanmasını şart koşuyor.

TPP’nın fikir babası konumundaki Amerikan yönetimi, anlaşmanın bir an önce imzalanması için elini çabuk tutarken, bütçe görüşmelerinde doğan anlaşmazlık sonucu kamu idaresini kilitleyen gelişmelerden ötürü Obama’nın görüşmelere iştirak edememesi başlı başına bir handikaptı. Katılımcı ülke yetkilileri arasında kaygıya neden olan sadece Obama’nın serbest ticaret anlaşmasının ‘babası’ sıfatıyla toplantılara katılamamış olması değil, aynı zamanda ülkesinde yaşanan gelişmenin küresel ekonomiye etkisinin olacağı düşüncesidir. Öte yandan, söz konusu anlaşma metninde geçen ve üye ülkelerin, ki bu noktada yaptırım gücünü elinde bulundurduğu tahmin edilebilecek karar merciindeki ülkelerin dışındakiler kastedilmektedir, ulusal çıkarları ve kendi toplumlarının özelliklerine halel getireceği endişesi giderek yüksek sesle dillendiriliyor.

Söz konusu anlaşmaya bazı çekinceleri olan ülkelerin başında Malezya geliyor. Bu konuda eski başbakan Dr. Mahathir Muhammed’in birkaç ay önce hükümete yaptığı uyarı önemli bir örnek teşkil ediyordu. Bu uyarı karşılığını bulmuş olmalı ki, Bali’de yapılan toplantılar sırasında Başbakan Necib, TPPA’ya “gözü kapalı girmeyeceklerini, uluslararası işbirliğine önem vermekle birlikte önceliklerinin ‘ulusal çıkarlar’ olduğuna” vurgu yapıyordu. Temelde uluslararası sisteme endeksli politikaları ile dikkat çeken Malezya’da bunun ‘devlet kontrolünde’ yapılıyor olmasından neşet eden bir farklılık söz konusu. Bunu ülkenin sosyolojik gerçekliği üzerinden haklılaştırmaya çalıştığı da biliniyor. Bu noktada ‘ulusal çıkarlarla’ ‘Malay çıkarlarının’ örtüştürüldüğünü görmek zor değil.

Hiç kuşku yok ki, Asya çağında APEC’e üye ülkeleri aynı çatı altında buluşturan ve bunu ‘serbest ticaret’ formülasyonu ile sunan ve nihayetinde toplumsal yaşamın neredeyse en can alıcı kurumları üzerinden yürütülmesini öngörün bu anlaşmanın ortaya koyacağı, sosyo-kültürel değişim ve dönüşümleri göz ardı etmemek gerekir. Bu hususai, kendi başına üzerinde epeyce durulmayı hak ettiğini hatırlatalım.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=276973

4 Ekim 2013 Cuma

Çin Devlet Başkanı Malezya’da / Chinese President in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                    4 Ekim 2013

While the superpowers, say, The US and China, are competing with each other in global level, the gravity seems to be determined in Southeast and East Asia. Owing to this reason, member countries of ASEAN attract more attention. As a reflection of this development, Barack Obama and Jinping have scheduled to pay official visits to Malaysia. Though the internal problems in the US, Obama had to cancel the trip, Jinping has already arrived in Kuala Lumpur...

Malezya Ekim ayında küresel güçlerin ağır toplarını konuk ediyor. ABD Devlet Başkanı Obama’nın çok önceden plânlanmış gezisi ülkesindeki olağanüstü gelişmeler nedeniyle -şimdilik- ertelense de, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping üç günlük resmi ziyaret amacıyla Kuala Lumpur’a indi bile. Çin Devlet Başkanı’nın bu ziyaretinde Dışişleri Bakanı Wang Yi ile Ticaret Bakanı Gao Hucheng eşlik ediyor.

Dünyanın iki önemli liderinin Malezya ziyaretleri haftalar öncesinden Kuala Lumpur çevrelerinde büyük heyecana yok açmıştı ve bu heyecan bugünlerde dorukta. Aslında bu heyecan dalgası, Başbakan Necib’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ilk defa konuşma yapmasıyla başlamış ve ardından yukarıda zikredilen ziyaretlerle Malezya’nın bugüne kadar tanık olunmamış yeni bir jeostratejik boyuta yöneldiğinin işareti olarak gündemde yer işgal etmişti. Öyle ki, söz konusu bu ziyaretler Malezya’nın bölgesel ve uluslararası arenadaki gelişmelere paralel olarak alacağı yeni bir konumlanış olarak değerlendiriliyor.

Jinping’in Malezya ziyareti devlet başkanlığına seçilmesinden sonra gerçekleştirdiği ikinci önemli ziyaret dizisi olduğu görülüyor. Malezya’dan önce Endonezya’yı ziyaret etmesi Kuala Lumpur temaslarının ardından Bali’de yapılacak Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği toplantısı için yeniden Endonezya’ya geçecek olması Çin yeni yönetiminin bölge ülkeleriyle ilişkilerine yeni bir biçim kazandırma yolunda atılan ciddi adımlar olduğuna kuşku yok. Jinping dün akşam Çin Ekonomik Forumu Gala yemeğine katılırken, bugün de Parlamento’da bir konuşma yapacak ve Malezya-Çin Ekonomi Zirvesi’ne konuk olacak. Ardından Sultan tarafından kabul edilecek ve onuruna verilecek yemeğe katılacak. Yarın ise eski Başbakanlar Dr. Mahathir Muhammed ve Abdullah Badawi ile görüşmelerde bulunacak. Jinping’in sadece ‘Putrajaya’ ile değil, Saray ve ‘emekli olmakla birlikte’ ülke siyasetinin odağındaki iki isim Mahathir ve Badawi ile görüşmesi Malezya adına bir birlik gösterisi olarak değerlendirilebilineceği gibi, şahsına ve bu ziyarete verilen önemin de bir kanıtı hiç kuşkusuz ki. Dr. Mahathir, Çinle ilişkilerin geliştirilmesinde önemli bir isim. Ayrıca, son dönemde Asya-Pasifik Ticaret İşbirliği Anlaşması’na hükümetin ihtiyatlı yaklaşması konusundaki görüşlerine kimi çevrelerin bu anlaşmanın Malezya’nın Çin’le ticaretini ‘bloke etmeye’ yönelik bağlamları olduğuna vurgu yapmaları Jinping’in Dr. Mahathirle görüşmesinin ana noktasını oluşturacağını düşünebiliriz.

Malezya’nın uluslararası ilişkileri dendiğinde akla öncelikle ‘ekonomik’ kazanımları ve çıkarları geliyor. Çin’le olan ilişkilerde de başat konu iki ülke arasındaki ekonomik işbirlikleri oluyor. İki medeniyet, yani Çin ve Malay dünyası arasındaki bağlar erken yüzyıllara dayansa da, Malezya’nın Çin’le olan ikili ilişkilerinde de ideoloji, kültürel benzerlikler vb. gibi yaklaşımlardan bahsetmek  yerine neredeyse tümüyle ekonomik çıkarların başat rol oynadığı görülüyor. Bu noktada, iki ülke arasındaki ticaret hacminin geçen yıl değerleriyle ifade edecek olursak yaklaşık 95 milyar Doları bulması önemli bir veri. Konunun özellikle Malezya açısından daha da önemli bölümü ise Çin’in son dört yıldır Malezya’nın en büyük ticaret ortağı olmasında yatıyor. Toplam da ise Çin’le ticaret ortaklığı Malezya dış ticaretinin %20’sine tekabül ediyor. Bu noktada Malezya’nın Çin için karşılığı nedir sorusu ortaya atılabilir. Bunun cevabını küresel boyutta değil, ancak bölgesel düzeyde görebilmek mümkün. Öyle ki, Çin’in Güneydoğu Asya ülkeleri arasında son beş yılda en büyük ticaret ortağı Malezya. Bir yanda Malezya’nın 2020 Vizyonu yani kalkınmış ülke statüsüne erişme arzusu, öte yanda Çin’in bölgesinde ayrımdan değil, tümüyle işbirlikten yana açılımının göstergesi olarak iki ülke arasında ticaret hacminin 2017’de 160 milyar Dolar’a çıkartılması hedefleniyor.

Söz konusu ekomonik işbirliklerinin yanı sıra, bugün gelişmekte olan Asya-Pasifik dengelerinde gözle görülür müdahaleler bağlamında Çin’in ekonominin yanı sıra, askeri ilişkileri de öncellediğine dair ipuçları dikkat çekiyor. Öyle ki, Jinpign bu sabah yapılan görüşmeler sonrasında yaptığı açıkmalarda Jinping “kapsamlı stratejik işbirliği” konusunu çerçevesinde sadece ekonomiyi değil, askeri işbirliğini de gündeme getirdi. Başbakan Necip, Jinping’in bu önerisine iki ülke arasında ortak askeri tatbikatlar da dahil olmak üzere çeşitlendirilmesi konusundaki görüşüne katıldığını açıkladı.

Bu ziyaret yaklaşık 40 yıl önce başlayan Malezya-Çin ilişkilerinde yeni bir aşama olarak yorumlanıyor. Bunun temel nedenini üç alt başlıkta değerlendirmek mümkün. İlki, Çin’de yeni bir Başkan ve yeni bir yönetim anlayışının gündeme gelmesi; ikincisi, Malezya’da Güneydoğu Asya ve Doğu Asya’da nükseden teritoryal sorunların önemli ölçüde içinde bulunması ve bu bağlamda Putrajaya’da Barışçıl yöntemle çözülmesini öncelleyen bir görüşün hakim olması; üçüncüsü de bölgenin ABD önderliğinde NATO çerçevesine oturtulabilecek siyasi ve bundan arî olmayan ekonomik bir yeniden yapılanmaya konu olması. Uluslararası siyasette pragmatikliği ile tanınan Malezya’nın bugünün küresel güç dengelerini temsil eden Çin-Amerika eksenindeki gelişmelerin her birine kapısını aralayabilecek ‘siyasi kabiliyete ve maharate’ sahip olduğu söylenebilir. Hiç kuşku yok ki, bunun en somut göstergesi Ekim ayında hem Obama hem de Jinping’in Kuala Lumpur ziyaretlerine hasredilmiş olması geliyor.

Peki Jinping’in gelişi Malezyalı Çinliler arasında nasıl yankı buluyor? Elbette ki, Jinping’in Malezya’ya gelişi, sadece Putrajaya çevrelerinde değil, ülke ekonomisinin bel kemiğini teşkil eden Çin kökenli Malezyalılar arasında da heyecan belli bir bölümünde de ‘gurur’ kaynağı olduğu gözlemleniyor. Amerika’ya kafa tutan, bölgesel güç olmanın ötesinde küresel güç politikalarında etkin olan bir ülkeden neşet eden Çinli azınlık açıkça söylenmese de psiko-kültürel olarak Çin’le azımsanmayacak bir yakınlıkları var. Bu yakınlığın görünür yanında ise, sadece Güneyodoğu Asya’daki Çin kökenli azınlıkların başat rol oynadığı ekonomi çevreleriyle değil ilişkilerinde değil, aynı zamanda Çin’le süre giden ekonomik etkileşimleri bulunuyor. Bu anlamda, tarihin doğurduğu çeşitli yapılanmalarla Malaya’yı vatan seçmiş olmaları Çin’e yönelmelerine engel değil. Fırsat ayaklarına gelmişken de bunu ‘iyi değerlendirmek’ herhalde hakları olsa gerek. 

Öyle ki, ülkedeki son genel seçimlerde aldığı büyük darbeye ve tüm tepkilere rağmen, halen istifa etmeyen Malaya Çin Birliği (MCA) Başkanı Dr. Chua Soi Lek ikili ilişkilerin dışında işin Malezya iç siyaseti ve toplumsal yapılaşmasına etki yapacak açıklamalar bulunmaktan geri kalmıyor. Dr. Chua, Malezya-Çin ekonomik ilişkilerinin gelişmesine atıfla bunun Malezya için büyük bir kazanım olduğuna vurgu yaparken, açıkça adlandırmamakla birlikte hedefindekilerin Malay Müslümanlar olduğu aşikâr olan bir demeci dikkat çekiyor. Dr. Chua, Çin’le ilişkilerde sadece Çin kökenli Malezyalıların değil, Müslüman Malayların da istifade edebilmesinin yolunun Çin resmi dili Mandarinceyi öğrenmelerinden geçtiğine vurgu yapıyordu. Bu açılım, temelde Malezyalıları çok dilliliğe, yani Malayca, İngilizce ve Mandarince öğrenmeye sevk eden bir naif bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak Malezya’nın hassas etnik ve siyasi unsurlarından biri olan “Dil” olgusu üzerinde yorum beyan etmenin öyle hafife alınacak bir yanı bulunmuyor. Öyle ki, bu konu Malezya’nın resmi dil politikası olarak kalmayan, aynı zamanda ulusal birliğin olmazsa olmazı kabul edilen Malaycanın ‘öncellenmesi’ projesine yeni ‘eklemelerin’ gündeme getirilmesi şeklinde yorumlanabilir. Dr. Chua’nın bu yaklaşımına henüz resmi ve gayri-resmi çevrelerden tepki gelmese de eli kulağında olduğuna şüphe yok. Mandarince ve Çin kültürünü öğrenme konusunda sadece resmi hükümet çevrelerinin değil akademyanın da uzak durduğu dikkate alındığında Dr. Chua’nın bu agresif yaklaşımının belki bu yönde provokatif bir etkisi olabilir.

Girişte değindiğimiz üzere, Malezya düyanın iki devi arasında Güneydoğu ve Doğu Asya’da başgösteren rekabetinde söylendiği gibi kayda değer bir rol üstlenebilir mi? Gene sıklıkla vurgulandığı üzere Malezya’nın uluslararası ilişkilerini ekonomi merkezli ve pragmatik yönelimli gerçekleştirdiği dikkate alındığında bölgesel ve küresel meselelerin çözümünde kapsamlı bir siyaset felsefesi ve ideolojiyle donanınıma sahip olup olmadığı süreçte önemli tartışmalara konu olacaktır.


1 Ekim 2013 Salı

6. Açe Kültür Festivali / 6th Aceh Culture Festival (PKA-6)

Mehmet Özay                                                                                                                    30 Eylül 2013


20-29 Eylül tarihleri arasında “Açe Kültür Festivali” (Pekan Kebudayaan Aceh) gerçekleştirildi. Bu festival çerçevesinde düzenlenen iki günlük ‘Tarih ve Kültür Semineri’ne davetli olarak katıldık. Bu vesile ile bir ölçüde festival etkinliklerini çokça da semineri izleme olanağı bulduk.

Altıncısı düzenlenen festivalin ilk etapta göze çarpan özelliği yerel, ulusal ve uluslararası katılımda artışın gözlenmesiydi.  Bunun yanı sıra, bazı ilkleri de içinde barındırıyordu bu festival. Buna aşağıda değineceğim. Ayrıca, festivalin üst başlığı “Birlikte Açe” diye çevirebileceğimiz “Aceh Satu Bersama” oluştururken alt başlığını ise ‘Kültürde ve Tarihde Birlik’oluşturması kayda değerdi. Bu başlık üzerinde kısaca durmakta fayda var.

Açe sosyo-siyasi bağlamını dikkate aldığımızda festival konseptinin öyle sıradan olmadığını anlamak pek de zor değil. Özellikle 2012 Valilik seçimleri sonrası mevcut Eyalet yönetiminde söz sahibi dolayısıyla da iktidarı hedefleyen siyasi parti, yani Açe Partisi (Partai Aceh) içerisinde yaşanan değişim ve dönüşümler kadar, bu siyasi parti ile Açe toplumunda azımsanmayacak bir yeri olan kimi sivil oluşumlar ve kampüs çevreleri arasında ortaya çıkanbir tür siyasi farklılaşmanın ve ayrışmanın kısa ve orta vadede Açe siyaseti ve toplumu üzerindeki etkisinin hiç de olumlu sayılmayacağının fark edilmiş olduğu anlaşılıyor.

Festival, 20 Eylül günü Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono ve eşinin yanı sıra,merkezi hükümetten bazı bakan ve üst düzey bürokratın katılımı sembolik olmanın ötesinde anlamlar yüklüydü. Aslında bu Yudhoyono’nun festivale ilk gelişi de değil. Devlet Başkanlığı dönemine tekabül eden bir önceki, yani 5. Kültür Festivali’ne de katılmış ve açılışını yapmıştı. Yudhoyono’nun bir Eyalet Festivali’ne katılımı, elbette ki Açe’nin Endonezya merkezi yönetimi için farklı anlamlar içermesiyle bağlantılı. Yudhoyono açılış konuşmasında Açe’nin neredeyse her boyutuyla kültürel zenginliğine değinmesi dikkat çekiyordu.

Altıncısı olduğunu vurguladığım bu festivalin dört yılda bir yapıldığı dikkate alındığında ne zaman başladığına da değinmek gerekir. Çünkü bu durum, bu yılkı festival konseptinin yanı sıra, Açe’deki politik durumla ilintisini de ortaya koymaktadır. Festivalin (PKA-1) ilki dönemin dini ve siyasi lideri Davud Beureuh’in önderliğinde Dar’ul Islam hareketinin sona ermesinin ardından, 1958 yılında gerçekleştirilmiş. Bu ilk festival, merkezi hükümetle çatışmaların ardından Açe’ye verilen ‘otonom’ hakkının yerel düzeyde birliğin göstergesi anlamına geliyordu. Bu ilk inisiyatiften bu yana yaklaşık 55 yıl geçmesine rağmen, festivalin sadece altı kez yapılması geçen süreçte yaşanan çatışma döneminden kaynaklanıyor. Zaten bunun içindir ki, artık geçmişte kaldığı düşünülen çatışmalara ve bugünlerde gündemi oluşturan siyasi bölünmüşlüğe şu veya bu şekilde yapıldığı açık olan bir atıfla bugünkü Festival’de ‘Birlik’ mesajı güçlü bir şekilde vurgulanıyor.

Festival şehrin, yani Banda Açe’nin değişik yerlerinde gerçekleştirilen etkinliklere sahne oldu. Bunlar arasında, geniş halk kitlelerinin katılımı dikkate alındığında yerin şehir merkezinde Lampriet’de Taman Ratu Safiatuddin kültür merkezi dikkat çekiyordu. Bunun yanı sıra, Kültür Parkı (Taman Budaya), Sultan II. SelimToplum Merkezi gibi mekânlar da kimi etkinliklere konu oldu. Yeri gelmişken Açe idaresinde ve entellektüel çevresinde bir dizi değişime işaret etmesiyle dikkat çeken bir değişime tanık oldum. Etkinliklerin ana mekânı Safiatuddin Meydanı’nın adındaki değişimdi. Bu meydana ismini veren Ratu Safiatuddin, Sultanlığın yükseliş döneminin sona erdiği yıllarda hükümdar olan İskender Sani’nin eşidir. Bununla birlikte, Safiatuddin, eşinin ölümünden sonra tahtta çıkarak otuz yılı aşkın devleti yönetmiş bir kadın sultan aynı zamanda. Sultan’ın eşi anlamına gelen ‘Ratu’nun yerine, ‘Sultanah’ olarak değiştirilmesi uygun görülmüş. Kaldı ki, bu sultanlar dönemi Safiatuddin ile de sınırlı değil. Yaklaşık 60 yıl boyunca birbiri ardı sıra tahta çıkan ve devleti yöneten üç kadın sultan bulunuyor. Mevcut tarihi referanslar dikkate alındığında ve de ‘Yeni Açe’ adıyla anılan içinde bulunduğumuz süreçte Açe’de kaybedilmiş kimliğin ve aidiyetin yeniden kazanımının sembolik işareti olması bakımından şu veya bu şekilde bir kıymet-i harbiyesinden söz edilebilir.

Genelde yıl boyu küçük çapta etkinliklere sahne olmanın ötesinde pek de kullanılmayan Taman Ratu Safiatuddin’de Açe’nin kültür zenginliğini yapısal anlamda gösteren her bir bölgeye ait ahşap mekânlar ve çevrelerinde kurulan standlar Eyalet’e ait neredeyse tüm değerlerin sergilenmesine el veriyordu. Bunlar arasında kıymetli dostumuz Tarmizi Hamid’in özel kolleksiyonundan örneklerin yer aldığı Açe el yazmalarından geleneksel tedavilerde kullanılan ilâçlara, kınalara, kimi zanaatkârlıklara kadar her şeyi bulmak mümkündü. Her yaş ve toplum grubundan geniş kitleleri bu sergi merkezine çeken ise hiç kuşku yok ki, akşam namazından sonra başlayan folklor ve müzik etkinlikleriydi. Geleneksel dansları ve müziğindeki canlılık ile tanınan Açe folklorü bir kez daha göz doyurdu desem yanılmış olmam. Malay dünyasının değişik bölgelerinde ‘soft’ özellikleri ile öne çıkan folklor Açe’de, hiç kuşku yok ki Açe halkının karakteristiklerini yansıtacak şekilde canlılık ve dinamizm yer buluyor. Bu gösterilerin yerli ve yabancı konukların ilgisinin çekmesi kadar, küresel öneme sahip örneğin UNESCO gibi kültür kurumlarının da dikkatini çekiyor.Bunun somut bir ifadesi olarak UNESCO kısa bir süre önce, Saman Dansı’nı (Tari Saman) dünya kültür mirası olarak kabul etti. Açe müzik ve folklorunun ayırt edici özelliklerinden biri hiç kuşku yok ki, bölge halkının dini inancını ve yaşamını yansıtması. Bunlar arasında yukarıda değindiğim Saman Dansı’nın yanı sıra Seudati, Tarik Pukat vb. bölge İslami anlayışı içerisinde kayda değer bir yeri olan Sufizmin sanatla buluştuğu bir alan olmasıyla dikkat çekici. Tam da bu noktada, şayet Naqib Al-Attas’ın “Bilginin İslamileştirilmesi” kavramından hareket ederek ifade edersek, Açe kültürel dokusunun yüzyıllar boyunca İslamlaştırıldığını açıkça ileri sürebiliriz. Zaten bu nedenledir ki, Açe folklor, müzik ve danslarının ‘spirituel’ boyutundaki yoğunluk ilgili herkesin dikkatini çekiyor. Bu bağlamda, festival vesilesiyle görüşlerine başvurulan Açe Gelenek Meclisi (Majlis Adat Aceh) başkanı Badruzzaman İsmail ve Açe Alimler Birliği (Majlis Permusyarawatan Ulama-MPU) Başkanı Prof. Dr. Muslim İbrahim de Açe kültürünün bu yönüne vurgu yapıyorlardı.

Eyalet’in 22 bölgesininn temsil edildiği standtların her biri önünde kurulan küçük sahnelerde folklor, el zanaatları vb. gibi bölgesel değerler sergilenirken, burası aynı zamanda Banda Açe’de yaşayan bölge halkının bir anlamda ‘hemşehrilerin’ buluşma noktası işlevi gördü. Meydanın köşesindeki büyükçe sahne ise hem ‘artistik’ hem performans olarak çok daha nitelikli işlerin sergilendiği mekan işlevi gördü. Bu bağlamda bu sefer denk gelmesem de, birkaç yıl önce gerçekleştirilen 5. Sanat Festivali’nde tanık olduğum kıymetli Rafli’nin unutulmaz performansını bir kez daha hatırlatmak isterim.

Ziyaretlerimiz arasında Tamiang ve Bireun Belediyesine ait stantlar da bulunuyordu. Burada ilgi çeken husus Tamiang -ki coğrafi konumu itibarıyla Doğu Açe’de kalmaktadır- standındaki folklor gösterilerinin Kuzey Açe veya Güney Açe’ye göre farklılığıydı. Bu farklılık, Tamiang’ın bir yandan modern öncesi dönemde Deli Sultanlığı’na ev sahipliği yapmış Medan ve çevresi ile Malaka Boğazı’nın öte yakasındaki Malay dünyasıyla etkileşimlerini ortaya koyuyordu.  Bireun Belediyesi standındaki gösterinin ardından, Belediye Halkla İlişkiler Müdürü Fauzan Bey’le ve bölgenin yüksek öğrenim kurumu “Al-Muslim Üniversitesi” Rektörü Dr. Saifullah Bey’le sohbet etme fırsatı bulduk. Sohbetimizde Bireun’un endüstrileşmede oynadığı öncü rolün yanı sıra, yüksek öğretimde giderek daha fazla ses getirecek bir yapılanmanın kaçınılmazlığına değindik. Bu vesileyle, her iki yetkiliden yakın gelecekte bölgeyi ziyaret ederek doğrudan temaslarda bulunma yönünde davetiye aldık. Aslında hem aile bağımızın hem de önde gelen kimi politikacıların ve Hocaların mekanı olması bağlamında hiç de yabancı olmadığımız Bireun’a yapacağımız ziyaret süregiden ilişkilerimiz anlamında kapsayıcı olacak.

Burada, Festival kapsamında gerçekleştirilen ve bizim de davetli olduğumuz seminere değinmek istiyorum. 25-26 Eylül tarihlerinde iki gün boyunca süren seminer Festival hareketliliği içerisinde entellektüel boyutun hiç kuşku yok ki, öne çıktığı bir etkinlikti. Festival konseptinin aynısı yani, Kültürde ve Tarihde Birlik, seminerde de canlı bir şekilde öne çıkıyordu, hem de kanıtlarıyla. Sadece Açe Eyaleti’ndeki akademisyen ve entellektüellerin değil, Cakarta, Cogcakarta, İngiltere ve Malezya’dan katılımlarla uluslararası boyuta varan bir yönü vardı. Katılımcılar arasında ilk akla gelen isimler, University of Malaya’dan Prof. Dr. Othman Yatim, Endonezya Üniversitesi’nden (UI) Prof. Dien Majid, Şah Kuala Üniversitesi’nden Dr. Husaini İbrahim, Prof. Dr. Fachry Ali, Prof. Dr. Alyasa Abubakar. Akedemyanın yanı sıra, daha önce Açe Partisi sözcülüğü de yapmış olan ve bir süredir Vali danışmanı olarak görev yapan Fachrur Razi ve Bireun hocalarından Tgk. Muhammed Yusuf Wahab içinde yer aldıkları perspektiften Açe’de birlik konusuna katkıda bulunmaya çalıştılar. Fachrur Razi, bugünlerin önemli gündem maddelerinden biri de olan Helsinki Barış Anlaşması ve Açe’nin geleneksel liderlik makamı olarak görülen Wali Nanggroe konusuna değindi. Bu iki konunun kamuoyu önünde dikkatlere sunulması geniş bir tartışma platformu oluşturulmasına vesile olması bağlamında önemliydi. Tgk. M. Yusuf ise birliğin temelinin ‘İslam’da olduğuna dair yaklaşımını Açe tarihinde alimlerin oynadıkları rolle ortaya koymaya çalışarak bugüne bir yansıtmada bulunuyordu.

Açe Hint Okyanusu Çalışmaları (ICAIOS)’un organize ettiği uluslararaı konferansların çapına ulaşmasa da, Açe Eyaleti Kültür İşleri Müdürlüğü Tarih Bölümü Başkanı Teuku Zulkairnain’ın öncülüğünde gerçekleştirilmesi sadece ‘kampüste’ değil, bürokraside de Açe tarih ve kültürüne kayda değer bir yönelme olduğunu ortaya koyması açısından önemliydi. Bu açılımın süreklilik arz etmesi konusundaki acizane görüşlerimizi Zulkarinain Bey’le paylaştığımız gibi, bu konuda kurucusu olduğumuz Açe-Türk Kültür Enstitüsü (PuKAT) ile ortak çalışmalara imza atacağımızın ipuçlarını zaten çoktan vermeye başladık bile. Böylece Açe’yi ve Açelileri yanlışa sürüklemeyecek; ‘yeni sömürgecilik’ izinden gitmeyecek; yerel değerleri, anlayışları, kıymetleri öne çıkartacak; önceliğin ‘ben/biz’ değil, Açe olması gerektiği konusunda yeni bir algı biçiminin oluşturulmasının önemine bir kez daha vurgu yapmak istiyorum.

Alanında uzman öğretim görevlileri ve araştırmacıları bir araya toplayan seminerde ‘Açe Entellektüel Mirası’ (Warisan Intellektual Aceh) başlıklı oturumda moderator olarak bulunmak ayrı bir kıvançtı bizim için. Oturumda iki kıymetli akademisyen bulunuyordu. İlki Nusantara’daki yani Malay Takımadaları’nda el yazmalarını konu alan çalışmalarıyla tanınan Dr. Oman Faturrahman ile Açe tarihine ışık tutan önemli arkeolojik çalışmalarıyla tanınan Scotlandia’lı Prof. Dr. Edward McKinnon’du. İki günlük seminerin kapanış bölümü olması dolayısıyla büyük salonda gerçekleştirilmesi ve de katılımcılarla geniş bir dinleyici kitlesine hitap etme imkânı doğdu. 1975’lerden başlayan arkeoloji serüveninde McKinnon, Kuzey Açe’de Samudra-Pasai’den, Çin kaynaklarında adı ‘La-muri’ olarak geçen, bugün Banda Açe’rin kuzey ucunda kalan Krueng Raya’daki Lamreh kalıntılarına oradan şehrin diğer ucuna, yani Batısı’na düşen ‘Ujung Pancu’ya kadar uzanan arkeolojik araştırma serüvenine tanık olduk.McKinnon’un Malay dünyasının gelmiş geçmiş en önemli sufisi ve edebiyat insanı olma özelliğini taşıyan Hamzah Fansuri’nin yaşadığı mekana dair yaptığı açıklamalarla Fransız arkeologlarına meydan okuyuşu uzun süre gündemden düşmeyecek gibi. Her ne kadar kıymetli McKinnon ilerlemiş yaşına ortaya koyduğu performansla genç akademisyenleretaş çıkartırken, özellikle Açeli genç dinleyiciler nasıl bir arkeoloji zenginliğine sahip olduklarını umarım fark etmişlerdir.

Bu çerçevede acizane biz de uzun süredir ileri sürdüğümüz bir argümanı bir kez daha yüksek sesle dile getirme imkânı bulduk. O da, üç tarafı denizlerle çevrili ve tarihin erken dönemlerinden itibaren doğu-batı ticaretine konu olmuş bir ticaret havzası olarak öne çıkan Açe’nin sahil şeridinde acilen ‘su-altı arkeolojisi’ çalışmalarının başlatılmasıdır. Tıpkı benzer konularda olduğu gibi bu konuda da, Türkiye’de ilgili kurum ve kuruluşların olumlu bir tepkisi -en azından bugüne kadar- gelişmemiş olsa da, biz söz konusu kurumların duyabileceği şekilde görüşlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Yoksa, özellikle çıkarlar söz konusu olduğunda ilgili ilgisiz her kesimin kullanmakta sakınca görmediği Açe’de ‘var olduğu ifade edilen’ Türk varlığının, duygusal ve duygulanımlar çerçevesinde sömürülmesine sıkıştırılmış bir sürece tanıklık etmenin ötesinde,Açe’nin değerlerini tarihin namusu adına olduğu kadar akademik ve entellektüel sorumluluk adına rasyonel argümanlara dayandırma paralelinde ifade etmeye devam edeceğiz. Bu vesile ile 1985-1988 yılları arasında görev yapmış Endonezya Büyükelçimiz merhum Metin İnegöllüoğlu’nun daha o yıllarda Cakarta’dan kalkıp Açe’ye gitmesi ve Açe tarihinin bir bölümüne dair ortaya koyduğu çabalar olduğunu hatırlayınca bugün böylesi çabalara gerçekleşmemesine üzülmemek elde değil. Umulur ki, ilgili çevreler Açe konusuna hakkıyla eğilir ve gereğini yaparlar. Böylece biz de yakın gelecekte gerçekleştirilecek 7. Açe Festivali’ne aktif olarak katılma olanağı bulmuş oluruz.

http://www.dunyabizim.com/Manset/14612/turkiye-ace-festivaline-aktif-olarak-katilmali.html