Popüler Yayınlar

11 Ocak 2021 Pazartesi

Değişimi içerden hisseden ‘üniversite’

Mehmet Özay                                                                                                                            11.01.2021

Son dönemde yaşanmakta olan ve yüksek öğretim kurumları üzerinden sürdürülen tartışmanın çeşitli vechelerden ele alınıp değerlendirileceğine kuşku yok. Tüm olup biten, birbiriyle çeliştiği, çatıştığı anlaşılan farklı toplumsal gerçekliklerin karşılaşması hali olduğu aşikâr.

Söz konusu toplumsal gerçekliklerin geçmişte birbirinden kesin hatlarla ayrışmasının yerini, bugün hatların birbirine geçişine tanık olunmaktadır. Bu çerçevede, bu karşılaşma durumunun, diyalektik bir yapının varlığına gönderme yaptığını söylemek gerekir.

Ortada kurumsal varoluşsallık ile kurumsal dönüşüm çabalarının karşılaşmasından doğan, gayet önemli bir gerilim hattının varlığı söz konusudur.

Hak, adalet, özgürlük temelli çıkışlar kadar, yönetim, idare, kanun bağlamlarının da kendinde bir anlamı ve geçerliliği olduğu açık seçik anlaşılıyor.

Bu kurumsallıklara ilâve olarak, birey/ler üzerinden gündeme getirilmeye çalışılan meşruyiet zemini oluşturma ve/ya meşruiyet zeminini kaygan kılma çabaları da gayet popüler bağlamı ile karşılık buluyor.

Yaşanan anlaşmazlığın giderek yoğunluk kesbetmesinin ve artan bir boyutta seyretmesinin ardında, değerlerden neşet eden güç çatışması bulunuyor.

Bunun yanı sıra, -örneğin üniversite bağlamında ortaya çıktığı üzere- yerleşik değerlerin ve oluşumların kırılganlık olgusu ile yüzleşmesi onu direnç göstermeye sevk etmektedir.

Kırılganlık boyutunun potansiyel artışı karşısında direnç kendini yineleyerek ortaya koyarken, bunun, aynı zamanda giderek artan bir gerilime neden olduğu gözlemleniyor.

Bu nedenle, fiiliyatta olan ve kanıksandığı intibaı veren kurumsal gerçeklik ile yasa ve yönetim alanındaki meşruluğun iç içe geçebileceği gibi karşı karşıya gelebileceği olasılığına da tanık olunuyor.

Bunun ötesinde, gerek bütün bir üniversite yapısı gerekse bu yapı içerisinde kurumsal bir unsur olarak, -örneğin rektörlük makamının-, sahip olduğu temsiliyet kabiliyeti, değerlerin öne çıkmasına ve tartışmanın değerler ekseninde sürdürülmesine yol açıyor.

Söz konusu değerler çatışmasının, yukarıda dikkat çekilen kurumların tek tek gerçekliği dışında, bunların toplumsal yapı içerisinde geniş kesimleri içine alacak şekilde, sahip olduğu kurulu yapılarla ilişkileri dikkate alındığında gayet anlamlı ve de normal olduğuna kuşku yok.

Bu çerçevede, üniversitelerin tarihsel ve geleneksel olarak yapılaştırılmalarının ardındaki değerlerin, bir başka değer skalasındaki yapı veya yapılarca aşılmak, ulaşılmak, keşfedilmek istenmesinin doğurduğu bir çatışmanın varlığını kendini hissettiriyor.

Uzun bir geçmişe dayanan, kendinde bir ideali ortaya koyan üniversite ve bu uzun geçmişin ürettiği değer/ler/in, kendini farklı bir değer yapısının bizatihi kendisi ve/ya bu değerleri temsil iddiasındaki diğer kurumların tehditi altında hissetmesi, ortaya konulmak istenen değişimin sancılı bir sürece konu olduğuna işaret ediyor.

Bu değişimin minimal bağlamlarına, örneğin 1970’lerden itibaren üniversite kampüslerine ulaşan ve farklı toplumsal kesimlere mensubiyetleriyle dikkat çeken bireylerin varlığında tanık olunuyordu.

O dönem itibarıyla, tek tük denilebilecek bireysel çabaların ardından ulaşılan üniversite hiç kuşku yok ki, yeni bir toplumsallık alanı anlamı taşıyordu.

Bireyin bu toplumsallık alanını keşfi, onu benimsemesi, ait olması ya da bunun tersi olarak, onu keşfetmesi ancak benimsememesi ve ait olmaması ya da bunun ötesinde onu dönüştürme edimini gündeme taşıması gibi çoklu süreçleri birarada tecrübe etmesi söz konusuydu.

Öte yandan, kurulu üniversite yapısı ve bu yapının oluşturduğu kurumsallaşmasıyla dikkat çeken değer/ler kendini birey yani, öğrenci üzerinde var etme, çeşitli vasıtalarla onu dönüştürme ve başkalaştırma formunu gizli/açık bünyesinde barındırıyordu. Bir kurum olma hasebiyle, üniversitenin bizatihi böyle bir sorumluluğu hatta ve hatta işlevi olduğunu söylemek gerekiyor.

Bununla birlikte, üniversitenin bu süreçte tek başına kurumsal bir aktör olmadığı, dönüşümü kendi iç bünyesinde yaşamasına neden olacak şekilde yeni bir tür yapılanmaya konu olduğu anlaşılmaktadır.

Bir tür gerilimin ortaya çıkışındaki -belki de-, doğallık kadar, bu gerilimin kırılganlık noktasına ulaşması yerine, aksine giderilmesi yönünde karar mekanizmalarının işletilmesi de o nispette beklenir bir durumdur. Bu noktada, yukarıda dikkat çekilen diyalektik sürecin işlemesi beklenebilir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/01/11/degisimi-icerden-hisseden-universite/

 

8 Ocak 2021 Cuma

ABD’de liberal değerlere darbe ve Asya-Pasifik politikaları / The blow to liberal values in the US and Asia-Pacific policies

Mehmet Özay                                                                                                                            09.01.2021

ABD’de 8 Kasım’da gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinden bu yana olan bitene bakıldığında, Amerikan toplumunun ve siyasetinin önemli bir değişim geçirmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Seçim kampanası sürecinde oluşan atmosferde Joe Biden, Amerika’n toplumunda var olan kargaşa ve kaos halinin önünü alabilecek bir siyasi aktör ve bu anlamda bir umut olarak kabul ediliyordu.

Trump ve demokratik değer yitimi

Seçimlerin hemen ardından Donald Trump tarafından gündeme taşınan oy hırsızlığı, haksızlık/adaletsizlik ile karşı karşıya olunduğu yollu söylem, açıkçası karşımızda bir üçüncü dünya devletinde yaşanan bir seçim sürecini akla getiriyordu.

Bu gelişmenin, kendi başına bir mitin sona erişi anlamına geldiğine kuşku yok. Bu konuda uzun uzun konuşulabilir. Ancak burada, ABD’de tüm bu olan bitenlerin, iktidar sürecine kısa bir süre sonra başlayacak olan Biden yönetiminin, daha bu süreç öncesinde elini kolunu bağlayıcı bir özelliğe tekabül ettiğini söylemek gerekiyor.

Donald Trump eksenli gelişme gösteren ve ‘Beyaz üstünlüğü’ne (white supremacy) atıfla kendini gerçekleştiren yapının ve bu süreçte yaşanan darbe girişiminin Joe biden döneminde Asya-Pasifik ilişkilerine nasıl yansıyacağı konusu önemlidir.

Liberal model sorunu ve Asya-Pasifik açılımı

ABD yönetiminin geleneksel olarak Asya-Pasifik ile ilişkilerinde siyasi güç, ekonomi, yatırım gibi alanların ötesinde demokratikleşme/insan hakları/eşitlik vb. sözde liberal değerlerle örtüşen yaklaşımının bugün geldiği noktada rekabetçi özelliğinin gayet tahriş olduğuna şüphe yok.

Sivil darbe olarak adlandırılmayı hak edecek şekilde, Beyaz Saray’a girişimin aslında Trump döneminde sergilenen söylemin, uygulamaya konulan politikaların ve gerekleştirilen ilişkiler ağının zirve noktası olduğu gayet açık.

Bu durumda, Biden yönetiminin Asya-Pasifik’te temelde üç grup ülke ile ilişkilerini yapılandırmada her birine yönelik açılımlarının hem uzman/insan gücü ve zaman, hem de kaynaklar noktasında gayet zorlu bir süreçle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.

İlkini Japonya-Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda eksenindeki ittifak özelinde görülen ülkeler; ikincisini Çin, Vietnam, Myanmar, Kuze Kore’nin oluşturduğu ideolojik olarak ayrışan ülkeler; üçüncüsü ise  Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler gibi ülkeler teşkil etmektedir. Bu genel ayrışmada ABD’nin

Birinci grupta yer alan ülkeler açısından bakıldığında ABD’de demokratik-liberal değerlerin aldığı yara, ABD’nin bölgeye entegrasyonunun önünde oluşturduğu zorluğun yanı sıra, bu değerlerin söz konusu bu ülkeler üzerindeki yansımasının ve toplumlarında nasıl bir eleştiriye maruz kalabileceğini de sorgulatır hale getirebilir.

İkinci grup içerisinde Çin’in tek başına bir ağırlığı mevcut. Son beş yılda ABD-Çin ilişkilerinin merkezinde Güney Çin Denizi ekseni kadar, giderek artan bir şekilde Hong Kong, Uygur gibi insan hakları, demokratik değerler ve uygulamalar gerçekliği öne çıktı. Buna karşın ne tek başına ABD’nin ne de uluslararası kurumların bu sorunlar karşısında Çin politikası üzerinde belirleyiciliğinden ve/ya kayda değer bir değişimden bahsetmek mümkün.

Geçen yılın ortalarında gerçekleştirilen ‘Küresel Davranış Araştırması’ adı verilen, uluslararası bir araştırmada, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in küresel politikalarla ilgili yaklaşımlarının güven vermediği yönünde bir sonuç ortaya çıkmıştı. Ancak, gerek son dört yıllık Trump yönetimi gerekse ABD’nin bugün geldiği konum bu araştırmanın güncellenmesi gerektiğini de gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.

En azından Çin yönetimi ve toplumu, ABD’de Kasım ayından bu yana yaşanan gelişmelere baktığında istihza ile karışık eleştirileri gündeme taşıyor.

Tabii bu çerçevede, genel itibarıyla Batı’nın ve özellikle de ABD’nin son yıllarda küresel ilişkilerin yapılaşmasına ve çeşitli ülkelerdeki toplumsal ve siyasal değişimlere, farklı kültür ve dinlerin değerler silsilesine vb. yönelik politikalarının ve yaklaşımlarının nasıl bir güven verdiği konusunun da sorgulanabilir olduğunu hatırlatmakta fayda var.

ABD başkentindeki sivil darbe süreci, Çin’de içten içe ‘memnuniyet’ verici bir gelişme olarak değerlendirildiğine kuşku yok.

Öncesi bir yana, son birkaç on yılda Çin’de siyasal anlamda komüzinmin, ekonomik yapılaşma çerçevesinde liberal söylemin ve uygulamaların hakim olduğu yapının, Çin’de toplumsal ve ardından siyasal değişimi getireceği yolundaki beklenti bugüne kadar sonuç vermedi.

Aksine, Çin ekonomik gücünü artırdıkça bunu iki vechede yeni güç yapılanmasına dönüştürmeye devam ediyor. İlki, içinde özellikle donanması olmak üzere askeri yapılanmasını geliştirmesi; ikincisi uluslararası ilişkilerde bölgesinden başlayarak belirleyiciliğinin öne çıkmasıdır.

Asya-Pasifik belirleyiciliği

ABD’de iç politikadan başlayan ve uluslararası arenayı etkileyen dönüşümler ve gerilemeler, Çin’in bunu bir fırsata dönüştürme çabası, Asya-Pasifik bölgesinin yeni bir dönemle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor.

Bu durumda, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin ABD’deki gelişmeler ve özellikle de demokratik değerler üzerinden ABD’nin belirleyiciliğinin aldığı darbe karşısında bir süre bekle-gör politikası izleyeceklerdir.

Trump yönetiminin Çin’in teritoryal genişleme/askeri yayılma eğilimleri karşısında bunu karşılamaya yönelik güce dayalı politikaları sonrasında, bugün Biden yönetiminin salt aynı güç temelli politikaya yaslanmasının ve bunu uygulamasının bölge ülkelerinden destek alıp almayacağı sorgulanmaya açıktır.

Aksine, Japonya, Avustralya ekseninin ve ayrıca kendi iç politikalarına ve eğilimlerine bağlı olarak Singapur ve Endoneza’yı da eklemek suretiyle, bölgede belirleyici konumundaki ülkelerin ABD’yi ekonomik ilişkiler üzerinden bölgeye yeniden entegre etmeye yönelik çabalarından vazgeçmek bir yana, bu konuda ABD’ye gayet önemli bir destek olacaklarını söylemek mümkün.

Bu yaklaşımın, şayet uygulamada yer bulacağına tanık olunursa, ABD açısından gayet çelişkili bir durum oluşturacağı da ortada. Özellikle hem bireysel tarihi hem siyasi duruşu itibarıyla Barack Obama döneminde sergilenen “yuşumak güç” politikasına dönülebilecektir.

Ancak bu sefer, bu yumuşak gücün aktörü, ABD’yi bölgede yeniden var etme çabası sergileyecek olan yukarıda dikkat çekilen ülkeler olacaktır. Çelişkiden kastedilen de budur ve bu durum, uluslararası ilişkilere yeni bir boyut, bir anlamda belki bir paradigma olarak değerlendirilebilecek bir yaklaşım kazandıracaktır.

ABD’nin bölgedeki ilişkilerinde bugünden başlayarak hiç de iç açıcı olmayan bir konumda bulunduğu görülüyor.

Asya-Pasifik bölgesindeki gerçekliklerin Joe Biden ve onun yönetimindeki yeni aktörler tarafından nasıl algılandığı ve bölge ülkeleriyle ilişkileri yapılandırmada nasıl rol alacaklarını ise bekleyip görmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/01/09/abdde-liberal-degerlere-darbe-ve-asya-pasifik-politikalari-the-blow-to-liberal-values-in-the-us-and-asia-pacific-policies/

3 Ocak 2021 Pazar

Rukiye Hanım üzerinden irrasyonel çıkışlar ve karşılıklar / Rukiye Hanum: some irrational issues and responses

Mehmet Özay                                                                                                                            03.01.2021

Toprağı bol olsun Benedict Anderson, ulus-devletlerin inşasında imgelem (imagination) kavramıyla önemli bir açılım kazandırmıştı. Bununla birlikte, imgelemin sadece bu alanla sınırlı olmadığı da anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, imgelem kavramının farklı alanlarda tezahür edebileceğine (manifestation) ve işlevsellik kazandırılabileceğine dair yaklaşımlar da yok değil. Örneğin, bu noktada tarihin bir evresinde geliştiği varsayılan ilişki türlerini, bugünün toplumsal ve siyasal gerçekliğine oturtmak ve hatta böylesi bir gerçekliği icad ederek bundan çeşitli açılardan faydalanma girişimleri söz konusudur.

2010’dan itibaren gündeme getirdiğimiz Rukiye ve Hatice Hanımlar meselesinin, böylesi bir imgelem yapılaştırmasının ürünü olduğunu gizli/açık ortaya koymuştuk. Yayınlanan akademik ve akademik olmayan birkaç çalışmamızın ötesinde, zamanı ve yeri geldiğinde bazı ilgili çevrelerle de konuyu tartışma, izah etme, yorumlama süreçlerini yaşamıştık. Bu sürecin bittiğini söylemek mümkün değil...

Bununla birlikte, geçen Aralık ayında vefat eden Ungku Abdul Aziz gibi  önemli bir şahsiyet vesilesiyle birilerinin aklına kurt düşmüş olduğuna kuşku yok. Merhum Ungku’yu sahip olduğu entellektüel karakteristikleri, ülkesinin siyasal ve toplumsal gerçekliğine ve değişimine katkısı gibi alanlarda incelemek ve araştırmak yerine, kurgusal bağlamlara hapsetmek tarih ve toplum anlayışlarının kısırlığına işaret ediyor. Böylesi bir kurgusal ilişki ağının ortaya konulmasının, sıradan bir hadise olmadığı bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

Daha önce ortaya konulan çalışmalarda, “bazı çevrelerin çabası ve gayretiyle” diyerek Hatice Hanım olmasa da, özellikle Rukiye Hanım adı üzerinden toplumsal ve siyasal gündemi belirleme gayretinde olanlar, şu ya da bu şekilde Osmanlıcılık yaparak bundan nemalanma niyetinde olanlar diyerek atıfta bulunmuştuk. Aradan geçen süre zarfından bu unsurların Türkiye’ye darbe teşebbüsünde olanlar olduğunu görmek şaşırtıcı değildi.

2010’lu yıllarda UKM’de, son yıllarda da UTM’de görevli bir hocanın, darbe teşebbüslerince Rukiye Hanım ailesine mensup saygın bir entellektüel ve akademisyen ile görsel mülâkat girişimlerinin nasıl başarısız olduğuna değinmişti. Söz konusu bu entellektüel ve akademisyen, etik bir yaklaşım sergileyerek kendisi üzerinden, Rukiye Hanım’ın sözde Türklüğü/Saraylılığı kurgusuna teyit kazandırma çabasının önüne geçmişti.

Burada iki neden vardı kanımca. İlki gayet mahrem bir konunun gündeme getirilmesiydi... bir başka yerde dile getirdiğim üzere, malum terör yapısının mensupları, büyük bir hararetle işin popülaritisinden kendilerine pay çıkarmak adına söz konusu akademisyen ve entellektüel şahsiyete yanaşmışlardı. Ancak bu şahıs ninesinin Türk kanı taşımadığı, “cariye” olduğunu ifade edip, röportaj talebini geri çevirmişti. İlginçtir, Cohor Tarih Vakfı’nın üst düzey yetkilileri ile görüşmelerimde çıtlattığım Rukiye Hanım konusu açılır açılmaz, kimilerince “feudal yapının devam ettiricileri” olarak adlandırılan bu beylerin yüzlerindeki değişmeyi fark etmemek olanaksızdı. Ve ardından birileri bana, sakın onlara bu konuyu açma diye tavsiyede bulunmuştu...

Rukiye Hanım konusunu bir kurgu ortaya koyanların akademiyi kendilerine alet etmeleri ise bir başka husus... Terör yapılanmasının, o dönem yayınlanan dergilerinden birinde akademisyen olarak tanıtılan bir kişinin, “... akademik çalışmalarla Rukiye Hanım gerçekliğini ortaya koyduğu” yollu söyleme baktığımızda, bu yapının sadece Malay dünyasında değil, diğer bölgelerde de ne türden “akademik başarılar” elde ettikleri gayet sorgulanmaya değer olduğuna kuşku bulunmamaktadır.

Bu sözde akademik çalışmanın bulgularına göre iki yaşındaki Rukiye Cohor’a götürülmüş, Malaka Sultanlığı ile Açe Sultanlığı birbirine karıştırılmış, Rukiye Hanım’ın ilk evliliğinden gerçekte iki olmasına rağmen 3 çocuğu olduğu belirtilmiş vb. tarihsel hataların bir kayıt hatası değil, aksine belirlenen bir kurgunun ifadesi olduğu görülmektedir.

Osmanlıcılık temellerine yaslanarak böylesine önemli ‘akademik başarılar’ ortaya koyan bu yapının, acaba daha başka ne gibi akademik başarıları olmuştur dersiniz? Çevrenize şöyle bir bakın! Zamanında sahip olduğiu üniversitelerinden icazet almış, buralarda mevki makam sahibi olmuş, uluslararası arenada akademisyen avına çıkmış, bu vesilelerle uluslararası arenada ün ve şöhret peşinde koşmuş olanların şimdi nerede ve hangi söylemlerle kendilerini güncellediklerini yakından incelemek gerekmektedir.

Akademiyi, akademik çalışmayı, kendi iç rasyonelliği ile ele almak ve değerlendirmek yerine, manipüle aracı kılarak, bireysel ve grup eksenli çıkarlara alet etmek en temelde akademik etik ile çelişmektedir. Kaldı ki, bu çevrelerin içinde bulundukları bağlama atfen söylemek gerekirse, bunun İslami bir yönü olduğunu da ileri sürmek hiç mümkün gözükmemektedir.

Bu noktada, Rukiye Hanım’ı bireysel bir olgu olarak değil, iki toplum arasında toplumsal ve siyasal ilişkilere sözde ivme kazandırmaya yönelik bir girişim olarak bakmak ve hatta bunu kurgusal olarak geliştirerek tanıtımını yapmak samimiyetsizlikle anılması gereken bir yaklaşım olduğu kadar, gayet temelsiz bir çabadır da.

Rukiye Hanım ile kendini ilişkilendiren aile fertlerine yanaşmacı usullerinin en hassas bağlamlarında ulaşan terör yapılaşmasının örneğin, 15 Temmuz’dan sadece aylar önce Singapur’da bir evde söz konusu bu aile fertlerinden biriyle çekilmiş fotoğraflarını sıradan dostluk ilişkisi olarak görmek mümkün olabilir mi? Ve terör yapılanmasının ürettiği bu imajinatif olgular üzerinden günümüzde, benzer şekilde bir yapı üretmeye soyunan aynı kök çevrelerin olmadığı söylenebilir mi?

Türkiye’yi darbe ile toplumsal ve siyasal terör ağına dönüştürmek isteyen çevreler bu yöndeki teşebbüslerini Türkiye dışında, örneğin Malezya ve Endonezya’da dillendirerek gündeme getirdikleri dönemde, sorumluluk taşıdığı varsayılacak kişilerin nasıl bir çaba sergileyip sergilemedikleri de gayet önemlidir.

Öyle ki, Malezya’da azımsanmayacak süre görev yapan, bu çerçevede gayet önemli hizmetler ifa eden ve bir kısmının “ikinci vatanım” diyerek kendini ve de Malezya’yı gayet emotional bir bağlama yerleştirenlerin, Malezya’nın yakın/uzak tarihi geçmişi ile modern siyasal ve toplumsal yapılaşmasına dair araştırmalar ortaya koymaları ve gündemei belirlemeleri beklenirdi. Böylesi bir çaba, hiç kuşku yok ki, Türkiye-Malezya ilişkilerini irrasyonel temeller üzerine inşa ederek çıkar elde etmek isteyenlere, hem de bunu akamediyi manipüle ederek böyle bir işe soyunan terör yapılanmasına karşı verilebilecek en iyi cevap olur(du).

Darbe öncesi bir yana, darbe sonrasında da bu yönde bir gayret ortaya konulduğu söylenebilir mi? Bu işin, bölgede protokol bağlamında yer alan memurin tabakasınca yerine getirilemeyeceğine daha darbe öncesi gelişmelerde tanık olunmuştu. Bu ve benzeri kayda değer görevlerin ve sorumlulukların yerine getiril/e/memiş olması, hiç kuşku yok ki, başta bölgede hâlâ varlık sürdüğüne kuşku olmayan darbe yönelimliler ve kısmen sahayı boş bulan diğer çevreler için gayet münbit imkânlar ve ortamlar oluşturmaktadır.

Oysa, kendisini Malezya’ya yakın hisseden bu kişiler ile bazı uluslararası kurumlarda ve siyasetin önemli mevkilerinde yer almış bireylerin, Türkiye siyasetinde nefes tüketmek ve enerji kaybına yol açmak yerine, sahip oldukları akademik, entellektüel ve siyasal yeterlilikleriyle bölge Müslüman toplumlarına Türkiye’de ne olup bittiğini, terör denilen yapının neye tekabül ettiğini anlatmak başlayarak Türkiye’ye ve de bu Müslüman toplumlara yeni dönemde doğal güç devşirmelerinin önemine dikkat çekmiştik.

Bununla, ortaya herhangi bir akademik çalışmanın konulmadığını söylemek istemiyoruz. Ancak ilişkilerin derli toplu, rasyonel temeller üzerine inşa edildiği bir yaklaşım ve bunu destekleyecek akademik ürünlerin önemli bir birikim oluşturmasından bahsediyoruz. Böyle bir birikimin olmadığı ise aşikâr...

Zamanında, Türkiye’deki bazı siyasal gelişmelerden ötürü, “Türkiye Malezya olur mu?” yönünde toplumsal ve siyasal gerçeklikle örtüşmeyen, aksine tastamam bir irrasyonalite ürünü olan çıkış ile Rukiye Hanım üzerinden üretilmeye çalışılan ve ardında toplumsal ve siyasal çıkarlar bulunan yaklaşım arasında pek de bir farklılık bulunmamaktadır.

Bu iki yaklaşımın her biri farklı yönlerden olsa da, çıkış noktaları ve buluştukları yer aynıdır. Bir süredir Malezya’da yaşanan siyasal kargaşaya rağmen, örneğin akademik çalışmalardan tutun da üretim süreçlerine, bürokratik yapılanmadan, kadının toplumdaki yeri ve konumuna değin değişik alanlarda Malezya’nın gayet önemli bir yerde durduğunu hatırlatmak gerekir.

Türkiye’de bazı çevreleri karalamak adına, örnek olarak Malezya’nın seçilmesi ortada gayet ciddi bir cehaletin var olduğunua, toplum ve siyaset okumalarının önyargılar üzerine kolaylıkla bina edilebildiğine işaret ediyor.

Öte yandan, tarihsel ilişkiler ve anlam bağlamları açısından gayet önemli konular var ve bunlar üzerinde çalışmalar yapma imkânı söz konusu iken, Rukiye Hanım gibi bir birey üzerinden. içine gizli/açık siyaseti de alacak şekilde iki toplum ilişkilerinden çıkar umarak kurgulamaya çalışmak tarihe ihanetten öte bir şey değildir.

Peki terör yapısı Rukiye Hanım üzerinden niçin bir kazanım elde etmek istemiş olabilir? Bu son derece basit gözüküyor. Tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, çeşitli imajinatif yöntemlerle kendi tekellerine alınabilecek konular üzerinde kültürel, ekonomik ve siyasal araçların önünü açmak. Aman dikkat, buna benzer yapılar hâlâ aynı yöntemleri uygulayarak yeni icraatlar peşinde olmasınlar!

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/01/03/rukiye-hanim-uzerinden-irrasyonel-cikislar-ve-karsiliklar-rukiye-hanum-some-irrational-issues-and-responses/

1 Ocak 2021 Cuma

“Aşağılama dili” ve sekülerleşme / The language of humiliation and secularization

Mehmet Özay                                                                                                                            01.01.2021

Müslüman toplumun sekülerleşme süreçlerine meyl etmesinde, dışarıdan gelen ve kimi bağlamlarda baskı unsuru olarak tezahür eden ve nihayetinde içselleştirilmiş değerler manzumesi olarak gizli/açık var olan unsurların payı yadsınamayacak bir önem arz etmektedir.

Müslüman bireyin, kendini içinde var saydığı anlam bütünlükleri ve kavramları genişleterek ortaya koymak yerine, dışardan gelen etkilerle bu anlam bütünlüklerini farkında olarak ve olmayarak dönüştürme konusunda sergilediği çaba, onu sekülerleşmeci bir boyuta taşımaktadır.

Bu çerçevede, bireysel ve toplumsal değişimde “aşağılama dili” adını verebileceğimiz ve teori denmese bile en azından bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün.

Müslüman birey ve toplum, içinde yer aldığımız toplumda maruz kaldığı ‘aşağılama dili’nin etkisi altındadır ve bunun varlığının epeyce uzun bir geçmişe dayandığını söylersek yanılmış olmayız.

Müslüman bireyin kendini içinde bulduğu ve/ya zamanla bulmak istediği Müslümanca toplumsallaşma evrenine ulaşmak ve onu yaşamak yerine, “aşağılama diline” maruz kalmasıyla verdiği tepki onu, değiştirmekte ve bu değişim kendisinin ait olduğu varsayılan inanç ve değerler arasına mesafe koymasına yol açmaktadır.

Hem de bunu, içinde yer aldığı Müslümanca düşünce ve eylem biçimi içinde kaldığı/kalabildiği varsayımı ile ortaya koymakta ve böylece önemli bir ikilemin öznesi haline dönüşmektedir.

“Aşağılama dilinin” ne olduğunu açıklamakta fayda var. Aslında pek de bilinmeyen bir husus değil... Türkiye örneğinde gerici, yobaz vb. görece ağır kullanımlar ile geleneksel(ci), muhafazakâr gibi görece daha yuşumak kullanımlar şeklinde karşımıza çıkan/muhatap olunan yaklaşımlardır.

“Aşağılama dili” kullanımının, Müslüman birey üzerinde ne türden tesirler doğurduğu, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç yılları kabul edilebilecek ve özellikle 90’lardan itibaren başgösteren dönüşüm sürecine göz atmakla mümkün olabilir.

Bunun en iyi göstergelerinden biri, başörtüsü çerçevesinde yaşanmaktadır...

Hemen hatırlatayım ki, ‘başörtüsü’ demekle sadece ‘kadın’ı sorumlu kılan bir tutum geliştirmiyorum. Sorunlu cinsiyetçi bakışın kökenini teşkil eden Batı düşüncesinin doğurduğu sonuçlarla, bugün gelinen ayrıştırıcı noktada Müslüman kadın ve Müslüman erkek bölünmüşlüğünü aşarak başörtüsünde her ikisinin paylaştığı bir alanı ortaya koymak gerekiyor.

Bu çerçevede, uzak ve yakın geçmişte, -ancak bugün değil- sahip olduğu görünürlük formu nedeniyle ‘aşağılama dilinin’ uzanabildiği önemli bir alana tekabül eden başörtüsü üzerinden neyin dönüştüğü meselesi gayet önemlidir.

Yukarıda ‘ancak bugün değil’ derken kastettiğim bunun bugn itibarıyla gayet önemli ölçüde değişmiş olmasıdır...

“Aşağılama diline” maruz kalan, hatta kimi ölçülerde bu maruz kaldığı olguya gayet uzak, pek de neyin kastedildiğini anlamayan ve bir naiflikle başörtüsüne bürünen kadın, şehir dokusu içerisinde özellikle de, şehrin atardamarlarından olduğu iddia edilen kampüslerde yer almakla, bu aşağılama dilinin hedef ve merkezi haline gelmiş ve getirilmiştir.

Bu “aşağılama dilini” ortaya koyanların kimlikleri, aidiyetleri, ideolojileri bir yana, bu kitlenin aşağılama dili üzerinden, gayet önemli bir değişimi kamçıladıklarının farkında olmamaları mümkün değil.

Bugün, başörtüsünü bir inanç formu, bir ahlâki tutum, hatta ve hatta varoluşta kendine bir yer tutma değil aksine, bir bireysel seçim ve özgürlük düzeyine indirgeyerek tüketimciliğin güncelliğine bürünerek kullanışlı modern bir kisfeye büründürülmesi temelde, başörtüsüyle neler yapabileceğini ve başörtüsü üzerinden nasıl bir sekülerleşmenin, bireysel düzeyden toplumsal düzeye sıçrayarak ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir.

Başörtüsü ile göstermecilik olgularının birbirine örtüştürülebiliyor oluşu aslında tam da, bu sekülerleşmeciliğin başarısı olarak adlandırılmayı hak etmektedir.

Göstermecilik derken, ‘Müslüman’ bireyin salt örtü nesnesini araçsallaştırarak marka düzeyinde, modaya adapte olarak ve modalaşarak kendini ortaya koymasını kastetmiyorum. Aksine, başörtüsü ile neler yapılabileceğini, bireyselin ötesine geçerek, toplumsal alanda ve topluma yönelik olarak ortaya koyan bireylerin her türden eylem biçimleridir kastedilen.

Söz konusu bu “gösterme” işi, kendi başına bir değer olarak ortaya çıkarken, başörtüsünü bir değer olarak kabul eden ve zikreden anlam bütünlüğü ortadan kalkmaktadır.

Burada yaşanan derin bir değişimdir aslında... Başörtüsü üzerinden bir anlam evrenini ve bunun eylemlerini ortaya koyması beklenen birey, tastamam tersi bir anlayışla eylemlerin dönüştürülmüş halleriyle baş örtüsünü ‘anlamlandırmaktadır’.

Gelinen bu nokta, maruz kalınan “aşağılama diline” karşı, Müslüman bireyin ve toplumun nasıl dönüştürülebileceğini gözler önüne sermektedir.

Öyle ki, “aşağılama dilini” bir sermaye olarak kullanan çevreler bu sermayenin neler üretebildiğine herhalde büyük bir memnuniyetle şahit olmaktadırlar. Hiç kuşku yok ki, bugün gelinen noktada başörtülü bireyi kabul etme, onunla yan yana gelerek poz verme ritüelleri, biz de eşitiz mesajının distribütörlüğünü yapma bunun açık göstergeleridir.

Bu dönüşüme maruz kalan ve bu dönüşümü bile isteye/kasıtlı ve niyetli bir şekilde içselleştiren birey ve toplum kesimlerinin artık kendilerini gelenekle, muhafazakârlıkla ve benzeri bağlamlarla ilişkilendirmelerine gerek kalmamaktadır.

Başörtüsüyle ortaya konulan bu hâl, tutum ve anlayışlar, “aşağılama dilinin” arzu ettiği değişim zincirlerinin gerçekleştiğine işaret etmektedir. Başörtüsü, ‘Müslüman’ bireyin özgürleştirildiği zehabıyla artık modern olmanın bir vasıtası haline geliyor. Burada hatırlanılması gereken husus, modern ile seküler arasında ne denli yakın bir bağın olduğudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/01/01/asagilama-dili-ve-sekulerlesme-the-language-of-humiliation-and-secularization/

30 Aralık 2020 Çarşamba

Açe’de barışı güçlendirme talebi / The demand to consolidate the peace in Aceh

 Mehmet Özay                                                                                                                           31.12.2020

Açe’de bir süredir yaşanan siyasi kriz giderek daha açık bir şekilde gözlemlenmeye başladığını söylemek mümkün.

Bir yanda, eyaletin önemli siyasetçilerinden Vali İrwandi Yusuf’un hapis cezası alması, öte yandan Açe’nin kültürel-siyasal yapısında sembolik bir öneme sahip olan Wali Nanggroe olarak adlandırılan Malik Mahmud’un bazı önemli çıkışları bölgede yaşanan krizin göstergelerinden bazıları.

İrwandi Yusuf’un saf dışı bırakılması

Sabık Açe valisi İrwandi Yusuf’a rüşvete konu olan suçlamadan ötürü verilen ve aşırı olduğu açıkça ortada olan hapis cezası, Açe’de valilik yönetimini Açelilerin ve/ya Açe’de hakim olan eyalet partilerinin elinden alınmasına neden oldu.

Ortaya çıkan bu sonuç bile tek başına, İrwandi Yusuf yargılaması ve yargılama süreci hakkında bir fikir vermeye yetmektedir.

Sekiz yıllık hapis cezası ve ardından beş yıllık siyaset yasağı onanan İrwandi Yusuf’un yerine Açe’de valilik görevine, ulusal düzeyde faaliyet gösteren Demokrat Parti’ye mensup yardımcısı getirildi.

Helsinki Barış Anlaşması gerekliği

Bir diğer gelişme ise, Wali Nanggroe Malik Mahmud’un sadece Açe gündemini değil, ulusal siyasetin de gündemini etkileyebilecek son dönemdeki çıkışlarıdır.

Malik Mahmud’un gündeme getirmekte olduğu konu, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan ve uluslararası tanınırlığı olan Helsinki Barış Anlaşması’nın hükümlerinin önemli bir bölümünün halen yürürlüğe konulmamış olmasından kaynaklanıyor.

Bu nedenle, bir süre önce devlet başkanı Joko Widodo (Jokowi) ile yaptığı görüşmede bu durumu açıkça dile getiren Malik Mahmud, 29 Ocak günü eski devlet başkan yardımcısı Yusuf Kalla’yla yaptığı görüşmede de aynı konuyu gündeme taşıdı.

Yusuf Kalla’nın Açe ziyareti çerçevesinde Malik Mahmud’un resmi konutunda yapılan görüşmede, konu yine Helsinki Barış Anlaşması’ydı.

Söz konusu barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana geçen 15 yıl boyunca anlaşmadaki en önemli maddelerin niçin hayata geçiril/e/mediği konusu gayet önemlidir.

Helsinki maddeleriyle ilgili sorun ve taleplerin, daha önceki yıllarda da zaman zaman gündeme getirildiğini hatırlıyoruz.

Bugün ise, giderek daha da başat bir şekilde ve üst düzey siyasiler arasındaki görüşmelerle yeniden bu eksikliğin konuşuluyor olması, açıkçası bu konunun Açe dışında ulusal bir siyaset sorunu olarak belirginleşmekte olduğuna işaret ediyor.

Yusuf Kalla faktörü

Bu çerçevede, Malik Mahmud ve Yusuf Kalla görüşmesi gayet önemli. Tam da bu noktada, iki dönem devlet başkan yardımcılığı yapan Yusuf Kalla’nın bu konuya niçin muhatap olduğunu hatırlamakta yarar var.

2004-2009 yılları arasında devlet başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun yardımcılığını yapan, ardından 2014-2019 yılları arasında Joko Widodo’nun yardımcısı olarak ikinci kez ülke siyasetinde görev alan Yusuf Kalla şu an Endonezya Kızılayı’nın (Palang Merah Indonesia-PMI) başında bulunuyor.

Bu sembolik görevine rağmen, Yusuf Kalla ülkede saygın bir siyasetçi olarak görüşlerine değer verilmesi ve bu anlamda ulusal siyasette şu ya da bu şekilde etkin olduğu söylenebilecek kişiliği onu Açeli siyasiler nezdinde de öne çıkarıyor olmalı.

Ancak bunun ötesinde, Yusuf Kalla’yı Açe için önemli kılan daha önemli bir neden var. O da, 2004 yılı Sonbaharı’nda Açe’de süren çatışma ortamını sonlandırmak amacıyla başlatılan barış görüşmelerinin en önemli aktörlerinden biri, belki de ilki olmasıdır.

Yusuf Kalla, 26 Aralık 2004’deki tsunami sonrasında, yaşanan insanlık dramı karşısında bölgeye uluslararası yardımların ulaştırılmasını amaçlayan Açe Özgürlük Hareketi’nin (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) barış yanlısı eğilimlerinin de etkisiyle barış görüşmelerinin hızlandırılmasında baş rölü oynayan siyasetçidir.

Yusuf Kalla’nın, etkin olduğu çeşitli kanallar üzerinde bir yandan Açelilerle, öte yandan dönemin devlet başkanı ve eski ordu mensubu Susilo Bambang Yudhoyono’yu barış konusunda buluşturan isim olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Bu noktada, Yusuf Kalla’nın bir siyasetçi olmanın yanı sıra, bir işadamı olarak da, Açe barışının en önemli unsurlarından birini oluşturan ekonomik kalkınmayı gerçekleştirilmesinde gyaet önemli olan anlaşma maddelerinin hayata gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği konusuna en vakıf isimlerden biri olduğuna kuşku yok.

Açe’de sabır ve beklenti

Wali Nanggroe Malik Mahmud, geçtiğimiz Ağustos ayında Helsinki Anlaşması’nın 15. yıldönümünde anlaşma maddelerinin uygulanması noktasında ilgili çevrelerin adaletli ve samimi olmaya davet etmişti.

Aynı açıklamada, Malik Mahmud, bugüne kadar Açe toplumuna refah getireceği belirtilen ilgili anlaşma maddelerinin uygulanmasını sabırla bekleyen ve bu umudunu devam ettiren Açe halkına teşekkür etmişti.

Söz konusu beklentinin hayata geçirilmesinin önemi söz konusu anlaşmanın uluslararası tanınırlığıyla da bağlantılı.

Öyle ki, anlaşmanın adından da anlaşıldığı üzere Helsinki’de yapılan görüşmeler, gerek anlaşma süreci gerekse sonrasında bir tür barış gücü olarak görev yapan yapının tesisi, Avrupa Birliği ile ASEAN’ın birlikteliğine konu olmuştu.

Malik Mahmud, Açe’nin Endonezya ulus devlet yapısı içerisindeki özel yerine işaret ederken, akıllara 1948 yılında kurucu devlet başkanı Sukarno ile dönemin Açeli siyasi eliti arasındaki görüşmeleri getirmesi de gayet önemli.

Sorunun çözümü

Açe’de siyaseti bugün hassas bir noktaya getiren husus, yukarıda dikkat çekildiği üzere, teknik anlamda bir sorun olarak gözükmemekle birlikte, valilik makamında bulunan isimlerin Açe’yi temsiliyet noktasındaki durumudur.

İkincisi ise Helsinki Barış Anlaşması’nın önemli maddelerinin uygulan/a/mamasıdır.

Söz konusu barış anlaşmasının özellikle, Güneydoğu Asya’daki diğer çatışma bölgeleri için bir model olması gayet anlamlı bir gelişme olarak kabul edilirken, bugüne kadar bu anlaşmanın maddelerinin uygulanmamasının doğurduğu sorunları göz ardı etmek mümkün değildir.

Açe siyasetinde yaşananların her daim Endonezya ulusal siyasetinde ciddi bir karşılığı olduğu tarihsel olarak ortadadır. Bu noktada, şu veya bu şekilde Açe siyasetinden saf dışı bırakılan İrwandi Yusuf’un ve onun temsil ettiği siyasi gerçekliği göz ardı etmemek gerekir.

Ayrıca, devlet başkanı Jokowi ve bölgede barışın mimarlarından Yusuf Kalla’ya kadar Açe’de kalkınma odaklı sorunları ulusal düzeye taşıyan Malik Mahmud’un girişimlerini de gayet rasyonel bir şekilde değerlendirmek gerekir.

Bu noktada, Açe barışının birincil tarafı olan ulusal siyaset çevreleri ile söz konusu barışın kabul edilebilirliğini ve uygulanabilirliğini  ortaya koyan uluslararası çevrelerin süreci yönetebilmeleri beklenmektedir.

Bu durumda, hiç kuşku yok ki, Açe barışının özellikle Güneydoğu Asya çatışma bölgelerinde barışa yönelik eğilimleri ve başarılı gelişmeleri destekleyici ve genişletici bir bağlamı olacağına şüphe bulunmamaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/30/acede-barisi-guclendirme-talebi-the-demand-to-consolidate-the-peace-in-aceh/

29 Aralık 2020 Salı

2020 ve Kovid-19’un meydan okuması / 2020 and the challenges of covid-19

Mehmet Özay                                                                                                                            29.12.2020

2020 yılının, tüm insanlık için ağır bir hüzün yılı olduğuna şüphe yok. İnsan eliyle üretilip üretilmediği konusunda tartışmalar sürse de, kovid-19 yıl boyunca insan toplumlarını etkisi altına alırken, sürecin henüz bittiğini söylemek mümkün gözükmüyor.

Yılın başlarında virüse kaynaklık eden Çin ile hemen yanı başındaki komşu ülkelerde ve bölgelerde yani Doğu ve Güneydoğu Asya’da yayılmaya başlamasıyla, gayet dikkatle izlenen ve etkin olduğu gözlemlenen tedbirlerle süreç göreceli bir şekilde kontrol altına alınabilmişti.

Devlet etiği

Çin’den başlayarak doğal coğrafi çevrede etkin olan virüs özellikle, bazı Batılı ülkelerin kovid-19 öncesinde var olan çıkar ve çatışma temelli ilişkilerine bir malzeme olarak algılanarak, ayrıştırıcı bir söyleme dönüştürülmesine tanık olundu.

Bu tutumun siyasal ve ekonomik hedeflerinin ötesinde temel bir insani problem olarak ortaya çıktığını işaret etmek gerekiyor.

Bu noktada, kovid-19’un bölgeyle sınırlı olmayacağının emareleri, Batı Asya ve Avrupa’da etkisini göstermesiyle kanıtlanırken, farklı coğrafyalardaki toplumları bir anlamda aynı süreci tecrübe ettirmeye zorlaması, küreselleşmenin ne denli can alıcı bir boyutta ortaya çıkabileceğine işaret ediyordu.

İnsan doğa ilişkisi

Kovid-19 benzeri salgın hastalık üreten, örneğin SARS, MERS vb. virüslerin daha önce yerel ve bölgesel düzeyde çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış olması gerçeği dikkate alındığında, kovid-19’un da benzer şekilde gelişme gösterdiği söylenebilir.

Bu noktada, insan ve doğal ortam arasında gelişigüzel kurulan ilişkinin veya bu ilişkinin kendinde ve öngörülemez boyutunda bir şekilde var olan ve/ya üretilen virüslerin ortaya çıkarak toplumları etkilediği aşikâr bir durum.

Bununla birlikte, bu virüsün yayılma eğilimini diğer benzeri virüslerden ayıran hususiyetlerin başında, teknik bağlamı dışında insan faktörünün çok daha belirleyici olduğu bugün daha bariz bir şekilde görülüyor.

Kovid-19’un yayılma süreci öngörülemeyecek ve kontrol altına alınamayacak bir hızda kendini ortaya koyarken, yapılması gereken yine benzeri ancak, rasyonel temeller üzerine inşa edilmiş bir ilişki biçimini ortaya koymaktı.

Bir başka şekilde söylemek gerekirse, doğal/maddi ve sosyal çevre ile ilişkileri yeniden düzenlemek ve virüsle ortaya çıkan kırılganlığı önlemek ve mümkünse ortadan kaldırmaktı.

Bilgi çağı, sorumluluk ve zaafiyet

Aradan geçen neredeyse bir yıla yakın sürede, insanlığı küresel çapta saran gelişmeye ve halihazırda olan bitene bakıldığında, insanoğlunun yukarıda dikkat çekilen doğal/maddi ve sosyal çevre ile ilişki süreçlerini beklenen şekilde yapılandırabildiğini söylemek mümkün değil.

Bu noktada, kovid-19’la mücadelede tek tek bireylere düşen görevde kayda değer zaafiyetler yaşandığını ve küresel çapta etkin bir sorumluluğun yerine getirilemediğini söylemek gerekiyor.

Bilgi çağı, küreselleşme, teknolojik gelişim vb. adlarla anılan günümüz dünyasında, bilginin en temel anlamını içeren ögelerinin uygulamaya geçirilemeyişine tanık olunuyor.

Teknik anlamda, doğal ve sosyal laboratuarlarda üretilen bilginin kendi başına anlamlılığı kadar, bu bilginin insan toplumlarına yarar, fayda, işlev, tatmin, estetik vb. bağlamlarda yansıyacağı beklentisi kovid-19 ile gayet önemli bir sosyal evrende test edilme imkânı buluyor.  

Kovid-19’un fiziki varlığının ve neden olduğu toplumsal yıkımın, medikal araştırma süreçlerindeki yapılaşmada ne denli hızlı bir yönelimin gerçekleştirildiğine şüphe yok. Ve bu durum, bizatihi kendi başına bir anlamlılık taşıdığı da ortadadır.

Ancak buradaki çelişki, azınlık bir grubun çabasına konu olan süreçte olan bitenle, geniş küresel toplumun hemen her ferdinin taşıdığı sorumluluk ve/ya sorumsuzluk arasındaki fark ve etki gücüdür.

Paradigma değişimi

Kovid-19’un doğal yayılımına konu olan insan toplumlarının, söz konusu medikal süreçlere erişimi öncesinde, adına önleyici tedbirler denilen ve aslında pek de zorlu ve yorucu olmayan süreçleri uygulamaya geçirmedeki güçlüğün üzerinde durmak gerekiyor.

El temizliği, maske ve diğer bireylerle ilişkilerde fiziki mesafe adı verilen söz konusu bu önleyici tedbirlerle ilgili yaklaşımlara, daha kovid-19’un ilk emarelerinin görüldüğü ve bölgesel bir nitelik arz etmeye başladığı Şubat ayı içerisinde tanık olunmuştu.

Ancak aradan neredeyse bir yıla yakın bir süre geçmesine karşın, adı diğer bazı ülkeler arasında pek de öne çıkmayan bir ülkede yani, Güney Afrika’da yeni tür kovid-19’un görülmeye başlamasıyla devlet başkanının kendi ülke kamuoyuna verdiği mesajın tıpkı ilk dönemdeki gibi bu üç temel kural üzerine bina edilmesi gayet anlamlı olduğu kadar oldukça düşündürücüdür.

Ya da küresel çapta sahip olduğu ekonomik, teknolojik ve bilimsel alanlardaki kazanımlara sahip ABD’de, yeni başkan Joe Biden’ın maske kuralına vurgusu ve kendi toplumunda virüsle mücadelede bunun gayet önemli bir araç olduğuna işaret etmesi, sorumluluk payının gizli/açık sadece kamu kurumlarında, belirli uzmanlık alanlarında olmadığına gönderme yapıyor.

Bilginin, insan bedeni ve doğal ve maddi çevresi üzerindeki etkisinin bu denli önem arz edeceğinin, herhalde ilk defa belirgin bir şekilde tecrübe edildiğini söyleyebiliriz.

Neredeyse tüm insanlığın ortak bir sorun ve endişe ile bir araya geldiği bir ortamda, pozitif bilim ve ögelerinin yanı sıra, din ve dinimsi yapıların birlikteliğinin gizli/açık var olduğuna tanıklık ediyoruz.

Bu iki temel yapının her biri, kendi alanının kabulleriyle ve öncülleriyle hareket ederken, hedefte insan denilen varlığı kuşatan maddi ve maddi olmayan boyutlarına hitap ederek ve/ya bu boyutlardan gizli/açık talepte bulunarak mevcut kovid-19’a mani olmaya çalışıyor.

Yıl boyunca çeşitli alanlarda paradigma değişikliği tahminlerinde bulunanlar ve/ya bilinçli ve kasıtlı olarak paradigma değişikliği yönünde çaba sarf edenler, bugün küresel anlamda insanoğlunun ne tür bir temel paradigmaya ihtiyaç olduğu hesabını yapabildiklerini söylemek güç.

Belki de, paradigma değişikliğini kurumsal boyutlara hapsetmeden bireysel düzeyde ortaya koymaya gerek var. Bunun için geeçen bir yıl boyunca yaşananları gayet özenli bir şekilde gözden geçirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/29/2020-ve-kovid-19un-meydan-okumasi-2020-and-the-challenges-of-covid-19/

26 Aralık 2020 Cumartesi

Açe’yi tsunamiye hapsetmek / Confining Aceh to the tsunami

Mehmet Özay                                                                                                                           26.12.2020

Bundan 16 yıl önce Açe’nin batı sahillerinde Hint Okyanusu’nda veya bazı yaklaşımlara göre Samudra Denizi’nde meydana gelen deprem ve bunun neden olduğu tsunaminin bir doğal afet olarak önemine kuşku bulunmamaktadır. Bölgede meydana gelen doğal afet önemli sosyal, ekonomik ve siyasal değişimleri gündeme getirdi.

Bu değişimlerin bir bölümü, Açe toplumunun ve siyasetinin talepleri ve gereği olarak ortaya çıkarken, bir bölümünün dışardan gelen baskı, talep ve yönlendirmelerle gerçekleştiği gözlemlendi.

Tsunami öncesinde dünyaya kapalı olan Açe’nin bir anda şu ya da bu şekilde uluslararası bir nitelik kazanması, ulusal ve uluslararası arenada birilerinin talebiyle ve zorlamasıyla gerçekleşen emotional bir ilginin ötesinde, hak ettiği kendinde bir toplum yaratmanın imkânı olarak tezahür ediyordu.

Bu imkânlardan en önemlisi, Açe’nin tsunaminin maddi ve kısmen manevi yaralarını sararken, siyasal ve toplumsal olarak yaralarını sarmasına neden olacak gelişme, tsunamiden yaklaşık 8 ay sonra, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması oldu...

Tsunaminin yaralarını sarmak

Tsunaminin yaralarının sarılmasında çeşitli alt yapı faaliyetlerinin yürütülmesi, parçalanan ailelerin biraraya getirilmesi, yetimlere el uzatılması, işsizlere istihdam imkânlarının bulunmaya çalışılması gibi süreçlere işlerlik kazandırılmaya çalışıldı.

Bu çerçevede, Yeniden Yapılandırma ve Rehabilitasyon (Badan Rehabilitasi dan Rekonstruksi-BRR) adlı kurumun, dört yıl boyunca bakanlık düzeyinde Açe’de faaliyet göstermesi önemli bir deneysel tecrübe olarak kayıtlara geçti.

Aslında BRR’i bakanlıktan ziyade, deneysel bir tecrübe olarak mikro düzeyde bir hükümet olarak adlandırılabilecek özellikler taşıdığını söylemek mümkün.

İçinde inşa faaliyetlerinden tarımsal kalkınmaya, kültürel yapılaşmadan sağlığa pek çok alandaki alt birimi ile BRR, Açe toplumunda tsunaminin neden olduğu sorunları ele almayı ve kısa vadede çözümler üretmeyi öncellemesiyle dikkat çekiyordu.

Genç neslin kaybettiği imkân

Özellikle ülkenin merkezinden yani, başkent Cakarta ve Cava Adası’nın farklı şehirlerinden gelen dışarlıklılar kadar, sınırlı sayıda da olsa Açe’nin yetişmiş insan işgücünün BRR çatısı altında göreve çağrılması, Açe toplumunda bir yönetim becerisinin oluşturulmasına ve geliştirilmesine el verecek bir potansiyeli içinde taşıyordu.

Burada niçin yönetim becerisine atıf yaptığımız ve buna niçin ihtiyaç duyulduğunu belirtmek gerekiyor.  

Yönetim becerisinden kasıt, tsunami öncesinde uzun yıllar bir savaş alanı niteliği taşıyan Açe’nin merkezi hükümet ve onun uzantısı Açe’deki yönetim çevrelerince modern kalkınma süreçlerinden geri bırakılmasının oluşturduğu geniş ve devasa boşluktur.

Bu noktada, yeni mezun veya mezun olmalarına kısa bir süre kalmış ulusal ve uluslararası üniversitelerde eğitim gören genç neslin BRR tecrübesinin, o dönem ve sonrası için, sadece ummadıkları maddi kazançlarla sınırlı olmaması gerekiyordu.

Aksine, hak edildiğine kuşku olmayan kazançların ötesinde, alanında öne çıkan uzmanların nezaretinde, bir anlamda usta-çırak ilişkisine dayalı iş ortamında ve kendi toplumlarına yani Açelilere doğrudan katkı anlamı taşıyan projeler ile yeniden yapılandırma süreçlerinde yer alınması, bu genç kitlenin Açe’yi bir modele dönüştürme imkânlarını artırarak, oluşan barış sürecinde Açe’nin topyekün kalkınmasının önünü açacak bir sistem oluşturulmasında katalizör işlevi görmeleri gibi gayet önemli bir potansiyel söz konusuydu...

Ekonomik kıskançlık

Endonezya’nın diğer eyaletleri gibi Açe’de de merkezi yani, Cakarta yönetimi devlet kurumlarının müdürlükler şeklinde yapılanan bürokrasinin Eyalet’teki varlığına rağmen, tsunami gibi devasa bir yıkımın altından kalkabilecek bir yapılanmaya sahip olmamaları, BRR’e olan ihtiyacı tetiklediğine kuşku yok.

Bununla birlikte, kurumsal kıskançlık olarak adlandırılabilecek bir sürecin merkezi devlete bağlı müdürlükler tarafından gizli/açık BRR’e yöneltilerek ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Bununla birlikte, var olan kıskançlığın BRR’in milyar Dolarlara ulaşan bütçesinden pay alma gibi maddi özelliklerle ilişkilendirmek mümkün olduğunu söylemekte fayda var. Bu durum, ilgili müdürlük çalışanlarının BRR tarafından yürütülen projelere eklemlenmeleri, var olan ‘maddi’ kıskançlığı gidermeye yönelik bir çözüm olarak işlevselleştirilmiş olabilir.

Bununla birlikte, bu kıskançlığın BRR’in görev süresinin bittiği 2009 yılından itibaren, ilgili devlet müdürlüklerinde nasıl tezahür ettiği veya bir başka şekilde söylemek gerekirse bizatihi bu müdürlükleri ne şekilde yapılandırdığı konusu gayet araştırılmaya muhtaç bir duruma işaret ediyor.

Yukarıda dikkat çekilen üç temel değişim aracından hiç kuşku yok ki, en dikkat çekeni Helsinki Barış Anlaşması’dır. Bu anlaşmanın varlığı sayesindedir ki, BRR kurumu sadece Açe ve Endonezya bağlamında değil, küresel anlamda bir yönetim modeli niteliği kazandı.

Bu anlaşma sayesinde ulusal ve uluslararası yardım kuruluşları Açe topraklarında gayet ‘münbit’ çalışma alanları buldu. Bu anlaşma sayesinde her türünden Açeli yetim kendi topraklarının ötesinde öğrenim görme imkânına kavuştu ve kavuşmaya devam ediyor. Bu anlaşma sayesinde ulusal bakanlıklara bağlı Açe’de faaliyet gösteren müdürlükler ulusal bütçeden aktarılan yeni fonlarla Açe’nin kalkınmasına ‘katkıda bulunmaya’ (!) devam ediyorlar.

Tsunamiden bugüne Açe topraklarında tüm bunlar olurken, kısa zaman zarfında meydana gelen toplumsal değişim dalgasını yönetebilmenin ve Açe toplumuna yeni bir yön ve biçim kazandırabilmenin mümkün olup olmadığı tartışmaya açık bir durum.  Yukarıda gizli/açık dikkat çekilen süreçler içerisinde yer alan azımsanmayacak sayıda kitlenin ya bireysel dürtüler ya yerleşik ve yapılaşmış unsurlar bağlamında öğrenilmiş, kendilerini ve toplumlarını dışlama pahasına adapte olunmuş çeşitli boyutlarda yozlaşma süreçlerinin öznesi haline dönüştükleri yönündeki iddia, gayet ciddiye alınması ve üzerinde durulması gereken bir konudur.

Bu noktada, bireysel ve kurumsal bağlamda bu yöndeki yapılaşmaların aradan geçen on altı yıllık süre zarfında Açe’yi tsunamiye hapsetmek isteyen bir bağlama oturduğunu ifade etmek gerekiyor.

Tsunami sonrasının değişen ve değişime zorlayan yapılaşmasında bunlar yaşanırken, hiç kuşku yok ki artık Açe’nin sahip olduğu söylenen niteliklerini keşfetmeye ve bunları yeniden inşacı bir yaklaşımla güncellemeye ihtiyaç var.

26 Aralık 2004 tarihinde yaşanan tsunamide hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/26/aceyi-tsunamiye-hapsetmek-confining-aceh-to-the-tsunami/