18 Mart 2012 Pazar

Yusuf Kalla Açe Seçimlerinden Umutlu


Endonezya eski devlet başkan yardımcısı Yusuf Kalla Wali Nanggroe Tgk. Malik Mahmud’la Medan’da biraraya geldi. 9 Nisan’da yapılacak Eyalet Valilik ve belediye başkanlığı seçimlerinin gündemde olduğu Açe, aynı zamanda, ulusal ve uluslararası kurumlarca da yakından takip ediliyor. Özellikle, Endonezya Barışı’na katkısı bağlamında yaklaşık üç hafta sonra Açe’de yapılacak seçimler büyük önem taşıyor.

Yusuf Kalla, Açe’de Barış’ın İnşası konulu konferansa katılmak üzere Medan’a geldi. Burada Wali Nanggroe Tgk. Malik Mahmud’la yüzyüze görüşen Kalla, Açe seçimlerinin barış ortamında geçeceğinden emin olduğunu dile getirdi.

Özellikle kimi çevrelerin, daha önceki seçim arefesinde de olduğu gibi artış gösteren kriminal vakalar hakkında tepkisi sorulan Yusuf Kalla, bunların benzerlerinin Endonezya’nın başka yerlerinde de vuku bulduğunu, dolayısıyla Açe’deki seçimleri doğrudan etkileyebileceğini düşünmediğini sözlerine ekledi. Açe’nin öneminden ötürü, özellikle uluslararası basında bu tür haberlerin olayları olduğundan farklı sergilemeye matuf olduğunun altını çizdi. 


Bununla birlikte, Açe’de yeniden çatışma ortamına dönülmesini arzu eden çeşitli çevrelerin varlığına da dikkat çeken Kalla, Helsinki Barış Anlaşması’na atıf yaparak, aralarında adalet mekanizmasının da bulunduğu merkezdeki kimi çevrelerin söz konusu Barış Anlaşması’nın ruhunu anlamadıklarına vurgu yaptı. Bu çerçevede, Açe’nin ‘Otonom Yapısı’na atıf yaparak, Anayasa Mahkemesi üyelerinin, Açe siyasetini doğru okumaları gerektiğini söyledi.

15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması’nın mimarlarından kabul edilen Yusuf Kalla, 2009 yılında yapılan Başkanlık seçimlerinde kaybetmesine ragmen, Açe Barışı söz konusu olduğunda ilk akla gelen isimlerden olmasıyla dikkat çekiyor.  

Kaynak: Serambinews                                                                                                        18 Mart 2012

17 Mart 2012 Cumartesi

Güneydoğu Asya’da Sömürgeleştirilemeyen Krallık: Siam Krallığı


Mehmet Özay – Malezya                                                                                4 Temmuz 2011


Tayland’da monarşi ile özgürlük yanlıları arasındaki mücadele devam ederken, ülkenin tarihine kısaca bir göz atmakta fayda var. Tayland (Thailand) adı, yani “Özgür İnsanlar Yurdu”, görece yakın geçmişte (1939) verilen kullanılan bir isim olmakla beraber, bölge halkının uzun bir geçmişi ve bu anlamda Güneydoğu Asya toplumlarının kadim geleneği içerisinde kendine özgü bir yeri vardır. Tarihte Siam Krallığı olarak da bilinen topraklar üzerinde kurulan Tayland, bir yandan Asya ana kara parçası ile Malezya Yarımadası arasındaki bölgede önemli bir göç yolu olması ile, öte yandan Hint Okyanusu’nun Batısı ile Malay Yarımadası ve Çin arasındaki kadim deniz ticaret yolunda Açe, Bengal, gibi “baharat güzergâhının” uzantısı olarak geniş Güneydoğu Asya toplulukları içerisinde dikkat çekici bir öneme sahiptir. [1]

Bugün Endonezya Takımadaları içerisinde değerlendirilen,  Sumatra Adası’ndaki kimi toplulukların kökeni işte bu tarihi göç yolunu takip ederek bölgeye gelen topluluklara dayanır. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise Açe’dir. nedeniyle Açe tarihte Asya ana kara parçasından adalara yapılan göçlere sahne oldu. Bu göç, bugün dahi coğrafi olarak takip edilebileceği üzere, Tayland-Vietnam-Kamboçya sınırları içerisinde yaşayan topluluklarca gerçekleştirildi. Bu çerçevede iki ana göç dalgasından bahsetmek mümkündür. Birincisi, Çampa Krallığı tarihi metinlerinde Kuzey Çampa olarak geçen ve Hue yakınlarında yerleşik halde bulunan Çam dili konuşan topluluklar tarafından gerçekleştirildi. İkinci göç dalgası, 1471 yılında güney başkenti Vijiaya’nın çökmesiyle gündeme geldi.[2] Açe dilinin kökenlerine dair bugüne kadar yapılan araştırmalar Açece’nin Kamboçya’daki Khmer dili ile  benzerliğini ortaya koymaktadır. Konumuz Siam olduğundan göç hikâyesini bu kadarla sınırlandıralım.

Kadim Malay krallıklarının ilki kabul edilen Srivijaya Krallığı yedinci yüzyılda başlayan hakimiyetini zamanla kaybederken, onun bıraktığı boşluğu 14. yüzyıl ortalarında kurulan Ayutthaya Krallığı’nın doldurduğu dikkat çeker. Aslında Ayutthaya’nın ortaya çıkışı, ana kara parçasında meşhur Khmer Krallığı’nın sona ermesiyle de doğrudan ilintilidir. Ayutthaya Krallığı’nın varlığının Malay Yarımadası ile sınırlı olup, Malaka Boğazı’nın güneyindeki Takımadalar’a nüfuz etmediğini de görülür.[3] Siam Krallığı Malay topraklarında kurulan site devletleri üzerindeki siyasi otorite kurma bağlamında sürekli olarak Çin Hanedanlıkları ile mücadele içerisinde oldu. Örneğin, Malaka’daki nüfuzu kendini giderek hissettirmeye başladığı dönemde[4], Pramaswara adıyla meşhur Malay sultanı Çin sarayına yaptığı ziyaretler ile siyasi erk olarak Çin’i tanıdığını açıkça ortaya koymuştur. Bu bağlamda, Malay devletleri içerisinde özgün bir yeri olan Malaka site devletinin kurulduğu Malaka şehrine dair ilk kayıtlar Siam Palatine Yasaları’nda rastlanır.[5] Bu da Siam Budist Krallığı’nda yazılı  kaynaklara verilen önem açısından kayda değerdir.

Siamlı tüccarların Malaka Boğazı’ndaki varlığına delil olarak, 14. yüzyıl site devletlerinden olan Açe’deki Samudra-Pasai Sultanlığı’na bağlı limanlardaki faaliyetleri hatırlanır. [6]
Portekiz kaynakları daha önceki çalışmalarımızda defaatle dile getirdiğimiz üzere, Güneydoğu Asya tarihinin anlaşılmasında kaçınılmaz bir öneme sahiptir. İşte Siam Krallığı’nın bölgedeki nüfuzuna dair yazılı kaynaklar bu anlamda gene başvuru olarak bizi Portekiz kaynaklarına bakmaya yöneltiyor.

Malaka’nın ele geçirilmesinin ardından meşhur Portekizli komutan Albquerque, öncelikle Müslüman tüccarlara ardından Malaka Boğazı’nı çevreleyen İslam Sultanlıkları’na yönelik şiddet içerikli politikalarını gerçekleştirirken, kendine müttefik aramaktan da geri durmadı. Bu bağlamda, bölgedeki yerli krallıklarla siyasi ve ticari birliktelik bağlamında Budist Siam Krallığı ile de temaslar kurdu.. Malaka şehrinde ise Hindu-Budist tüccarlara imtiyazlar ve haklar verirken, Müslüman tüccarları mümkün olduğunca bölgeden çıkartmaya çalıştı.[7]

15. yüzyıl sonlarında Siam Krallığı ile bölgenin, bölgenin İslam devletlerinden Açe Sultanlığı’nın gelişme dönemine denk gelen bir dönemde arasında ilginç bir etkileşim yaşandı. Buna göre, 16. yüzyıl ilk yarısına ve tüm Açe tarihine damgasını vuracak olan Sultan İskender Muda’nı henüz gençlik dönemine rast gelen bu ziyaret sırasında Siam Kralı’nın Açe’ye gönderdiği elçi heyeti Muda’nın at ve filleri kullanma becerisi ve kabiliyetine tanık oldular. Bu sırada müneccimler, Muda’nın büyük bir sultan olacağını ve pek çok ülkeyi fethedeceğini ifade etmesi üzerine, Muda’yı Siam’a getirmek istedikleri de bölge tarihin pek de bilinmeyen gerçeklerinden biri.[8] Bu ziyaretin ardından yıllar sonra, Muda tahtta çıkıp Açe’ye görkemli yıllarını yaşattığı dönemde, Siam Krallığı ile ticari ve siyasi ilişkiler geliştirilmesine önem verdi.[9]

Siam’ın gücünü yüzyıllar boyunca devam ettirdiği, İngilizlerin 18. yüzyılda yeni limanlar aramaya başladıkları dönemde yaşananlardan anlaşılabilir. İngilizler, alternatifler arasında yer almasına rağmen, Siam’la ilişkilerin bozulmaması amacıyla –bugün önemli bir turizm bölgesi olarak tanınan- Puket Adası’na ilgilerinden kısa sürede vazgeçmişlerdir.[10]

20. yüzyıl ikinci yarısına doğru dünya siyaset iklimi çoktan değiştirmiş. Yaşanan birinci ve özellikle ikinci dünya savaşları ve Japon yayılmacılığının sona ermesi, bölgede yeni kurulan ülkeler kervanına Tayland da eklendi.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=165881


[1]William Foster, (Ed.), A New Account of the East Indies -by Alexander Hamilton, Vol I-, N. Israel/Amsterdam, 1970, s. 116.
[2]Graham Thurgood, Graham Thurgood, “The Historical Place of Acehnese: The Known and the Unknown”, First International Conference of Aceh and Indian Ocean Studies, 24-27 February, 2007, Banda Aceh, s. 5.; S. Q. Fatimi, Islam Comes to Malaysia, s. 57.
[3]Keith W. Taylor, “The Early Kingdoms”, (Ed.), Nicholas Tarling, The Cambridge History of Southeast Asia, Vol. I, Part I: From early times to 1500, Cambridge University Press, Cambridge, 1992, s. 175.
[4]Manuel Teixeira, The Portuguese Missions in Malacca and Singapore: 1511-1958, Vol. I-Malacca, Agencia-Geral Do Ultramar, Lisboa, 1961, s. 15.
[5]Manuel Teixeira, The Portuguese Missions in Malacca and Singapore: 1511-1958,  s. 9-10.
[6]Armando Cortesao, (Ed.), The Suma Oriental Of Tome Pires, I. Cilt, Asian Educational Services, New Delhi, 1990, s. 107, 142-3.
[7]B. Schrieke, Indonesian Sociological Studies, Part One, W. Van Hoeve Ltd – The Hague, Bandung, 1955, s. 42.
[8]Teuku Iskandar, (Dikaji dan diperkenalkan), Hikayat Aceh, Yayasan Karyawan Kuala Lumpur, 2001, s. xxxv; Anthony Reid, “Contests And Festivals In Seventeenth Century Aceh”, Bunga Rampai Temu Budaya Nusantara PKA-3 (Pekan Kebudayaan Aceh) (The Third Aceh Cultural Festival), (Ed.), H. Ismuha, (Ed.), Syiah Kuala University Press, Banda Aceh, 1989, s. 10.
[9]J. Paulus, Asal Usul Raja-Raja Aceh, Ed., Encyclopedie van N.I.1917 (H. 72-76) A-G, s. 19.
[10]P.P. Courtenay, A Geography of Trade and Development in Malaya, London, 1972, s. 64.

Dünden Bugüne Patani


Mehmet Özay                                                                                                          2 Ağustos 2011
Patani’yi bizim için önemli kılan husus Güneydoğu Asya İslam coğrafyasının önemli merkezlerinden biri olmasından kaynaklanıyor. Bu bağlamda, Patani’nin tarihi, tıpkı diğer Malay Sultanlıkları gibi, 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Öte yandan, Patani toprakları Hint-Çin bölgesi ile Malaka Boğazı çevresinde yaygınlık gösteren Malay dünyasının kesişme noktası olmasından ötürü dikkat çekiyor. Patani’nin Malay Yarımadası’nın kuzeyinde giderek daralan ve nihayetinde kadim Khemer kültür havzasına uzanan coğrafya’da, bugünkü Tayland’ın güneyinde bulunuyor. Bu nedenle, Patanili Malay Müslümanların varlığı İslam dünyası için ayrı bir önem arz ediyor. Patani’nin Malay dünyasının Açe, Malaka, Cohor, Banten gibi önemli limanlar şehirlerinde kurulu İslam Sultanlıkları ile birlikte anılmasına sağlayan temel unsur, bugün de etkisinin devam ettiği görülecek şekilde, Tayland Körfezi’ne veya tarihi önemine binaen ifade edilecek olursa, Çin Denizi’ne açılan sahil şeridi üzerindeki yerleşim yerlerini kapsamasıdır. Daha İslam öncesi dönemden itibaren, yaklaşık 5. yüzyıl, etkisini gösteren bu hususiyet nedeniyle Patani’nin bu sahil şeridi üzerindeki varlığı, şehrin eski adında da gizli: ‘Bandar Patani’. Tıpkı Açe’nin liman başkenti Bandar Açe gibi. Bu liman şehri olgusu, bir yandan Filipinlerin Güneyi, Borneo ve Cava Adaları gibi Malay kültür havzası ile etkileşimi kadar, Çin ile deniz ticareti gerçekleştiren Hint ve Arap tüccarların bölgeye şu veya bu şekilde nüfuzunu da akla getirmektedir.
Patani ile Çin denizi arasındaki bağlantıya dair bizzat yaşadığımız tecrübeyi aktarmanın yeridir. Ziyaret etme fırsatı da bulduğumuz, Patani adıyla mevcut şehre altı kilometer mesafede, üç yüz yıllık geçmişi olduğu söylenen tarihi Kresik Camii’nin bulunduğu mevki -ki burası aynı zamanda Kampung Kresik adıyla da anılıyor-, Çin Denizi’ne yaklaşık 30 km. mesafede. Bu cami gibi, eski bir yapının sahile daha yakın bir mevkide olduğunu ayrıca, bu bölgenin eski Sultanlık merkezi olduğunu öğrendik. Kresik Camii’nin yanı başında yükselen bir Çin mezarı ise ilk bakışta hayrete düşürüyor. Çin mezarları önde genişçe bir taş blok ardında kubbemsi bir yükselti şeklindedir. Kresik’deki mezar ise kubbesinin yüksekliği ile dikkat çekiyor. Bu mezar Patani Sultanlığı’nda ilk top dökümünü gerçekleştiren Müslüman bir Çinli olan Lim Toh Khiam’a ait. Uzun hikâye vesselam… Tarihi yapılar demişken, şehrin merkezindeki önemli mezarlık ‘Perkuburan To’ay’yı ve inşa tarihi Hicri 1252 olarak verilen ‘Masjid Raja Patani’yi de zikredelim.
Patani Sultanlığı, sadece bugünkü dört –asimilasyonun yoğun yaşandığı Satun’u da dahil edersek beş- eyeletle sınırlı değil. Bu anlamda, bugünkü Malezya’nın kuzey ve doğu eyaletlerini teşkil eden Kedah, Kelantan, Terengganu da aynı sosyo-kültürel havza içerisinde değerlendirilmelidir. Bugünse yaygın olarak Patani adıyla bilinen bölge –Patani eyaletinden ayırt etmek için Patani Raya olarak da adlandırılan ve Tayland’ın Malezya ile sınırını teşkil eden Güney bölgesindeki beş eyaletten -Songkla, Narativa, Patani, Yala ve Satun- oluşuyor. Batı’da Bengal Körfezi’ne bakan Satun’da nüfusun hemen hemen yüzde ellisinin asimile olması ile diğer dört eyaletten ayrılıyor. Patani’nin, tarihte Malezya’nın sadece Kuzey ve Doğu eyaletleri ile değil, Cohor gibi önemli bir Sultanlık ile de bağı olduğunu dair somut bir delile ulaşıyıyoruz. Patani’de Kresik Camii’nin hemen karşısındaki bir yapıda Cohor tarihinin önemli bir ismi olan Hang Tuah’ın adıyla karşılaşıyoruz. Burada yazılı bilgiye göre, Hang Tuah tasavvuf eğitimi için Patani’deki bir yıl kalmış. Patani tarihine dair otantik bilgilere Hikayat Patani adlı eserde rastlamak mümkün. Kimler yok ki, Patani tarihinde: erken dönemlerde Ayuttha Krallığı ve kadim Çin Hanedanlıkları; ardından Portekizliler, Hollandalılar, ve nihayet İngilizler… Akif Emre’nin bir yazısında kısaca değindiği, hususiyetle üzerinde durulması gereken Patanili kadın sultanlar konusunu bilâhare ele alacağımızı belirtelim.
II. Abdülhamit ve Şeyh Ahmet Patani
Patanililer için gurur kaynağı niteliğindeki gelişmelerin biri 19. yüzyılda gerçekleşiyor. 19. yüzyıl ikinci yarısında yaşamış örneğin, Şeyh Ahmed Patani, Şeyh Davud Patani gibi Patanili alimlerin etkileri bugüne kadar uzanıyor. Söz alimlerden açılmışken, özellikle Şeyh Ahmed Patani üzerinde az da olsa durmakta fayda var. Döneminin Mekke’deki en önemli Malay alimleri arasında zikredilen Ahmed Patani, II. Abdülhamit ile kurduğu iletişimin ve aldığı desteğin neticesinde Malay dünyasına ait Malayca eserlerin Ortadoğu’da yayınlanmasını sağladı. Böylece, Arapça, Türkçe (Osmanlıca) eserlerin ardından, İslam dünyasının önemli bir topluluğu olarak dikkat çeken Malay dünyasının ana dili Malayca eserlerin, Malay Takımadaları’nın dışında varlık göstermeye başladı. Bu bağlamda, 1885 yılında İstanbul’da yayınlanan Malay eserleri ayrı bir inceleme konusu olarak gündemimizi teşkil ediyor. Ahmed Patani, bu eserler arasında en önemlisi kabul edilebilecek olan ‘Tarjuman al-Mustafid’i 19. yüzyılda tahsis eden ilk kişi. İkinci tashih ise İdris el-Kelantanî ve Tok Davud Katip lâkabıyla ünlü Davud el-Kelantanî tarafından yapıldı. Malay dünyasında tarihte yaşanmış etkileşimlere örnek olması bağlamında şu hususa değinmekte fayda var. Patanili Şeyh Ahmed Patani, Açe’de ‘keşfettiğimiz’ ve hakkında bir makale kaleme aldığımız Şeyh Davud Bin Ağa İsmail Bin Ağa Mustafa el-Cavî el-Rumî’nin neslinden geliyor. Aynı zamanda, bu ailenin bir kolunun da Kelantan’da olduğunu ve bugün halen hayatta olan Cikgu Hacı Wan Hatice Haji Wan Abdulkadir’i gezimiz sırasında ziyaret ederek kendisine konuk olduk. Eşiyle uzun yıllar bir yetimhane işleten Hatice Hanım, eşinin birkaç yıl önce vefatının ardından yetimlerle ilgili kurumun idaresini sürdürmeye devam ediyor. Hatice Hanım, bu kurumda sadece Kelantan ve Patani’den değil, zaman zaman Kamboçyalı yetimleri de konuk ettiklerini söylediğinde hem şaşırıyor hem de kendisini tebrik ediyoruz.
Gezimiz sırasında, Ahmed Patani ile ilgili bir diğer ilginç bir bağlatıya da burada yer verelim. Aşağıda adından bir başka vesile ile zikredeceğimiz bir Pondok hocası olan İsmail Sepanjang’la yaptığımız mülakat sırasında birkaç yıl önce kendisini, II. Abdülhamit’in torunu olduğunu söyleyen bir Türk’ün ziyaret ettiğini ifade etti. Bu ziyaretin nedeni ise, söz konusu kişinin, bir şekilde II. Abdülhamit ile Ahmet Patani arasındaki yazışmalardan birine ulaştığını ve bu amaçla Patani’de Ahmet Patani’nin neslinden birilerini bulmak amacıyla geldiği yönünde. Tecrübelerimizden hareketle zaman zaman değindiğimiz üzere, kimi çevrelerin bu tür bağlantıları kullanarak ‘nüfuz girişimleri’ olduğundan Abdülhamit’in ‘gerçek’ torununun Patani’ye gidip gitmediğine biraz şüpheyle baktığımızı da belirtelim.
Baba Davud’un 17. yüzyıl sonlarında Açe’de kaleme aldığı tahmin edilen küçük rilasesi “Masail al Muhtadi fi ikhwanul Mubtadi” adlı çalışmasının Açe’de dini eğitimin temel aşamasında halen yaygın olarak kullanıldığını biliyoruz. Yukarıda dikkat çektiğimiz üzere, Baba Davud’un Kelantan ve Patani ile bağını ortaya koyan bir diğer önemli gösterge, aynı eserin Patani’de faaliyet gösteren ‘Matbaa bin Halabi’ ve ‘an-Nahdi’ adlı iki farklı yayınevince halen yayınlanıyor oluşudur. Yani bu eser, tıpkı bugüne kadar Açe’nin yanı sıra, Kelantan ve Patani’de de okutulduğunu veya en azından Malay Müslümanları arasında Malay diliinde kaleme alınan temel bir eser olması ile kabul gördüğünü söylemeliyiz. Böylece Ali Haşimi’nin Masail al Muhtadi’nin Malay dünyasının diğer bölgelerinde de okutulduğuna dair ‘Bunga Rampai Revolusi dari Tanah Aceh’ adlı eserinde dile getirdiği görüşünü sahada bizzat görerek teyit etmiş oluyoruz.
Malay Dili ve Eğitim Kurumları
Malay Müslüman nüfusu içinde yer verilen Patani halkı, Malaycanın farklı bir diyalektini kullanıyorlar. Bununla birlikte, tarihsel olarak günümüz Malezya’sının kuzey ve doğu eyaletlerini oluşturan özellikle Kelantan, Kedah ile yakın bağları bir zamanlar aynı çatı altında devlet olmalarına kadar uzanıyor. Akrabalık bağlarının halen devam ettiği Güney Tayland ve Kuzey Malezya arasındaki ilişkinin bir diğer boyutu ise dini eğitim kurumlarının benzerliği ve alimlerin iki beldede de etkin olmaları.
Budist Tayland sınırlarındaki Patani halkı ile, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Malezya’nın Kuzey ve Doğu’sundaki eyaletlerle ilişkisi bugün dahi neredeyse hemen her alanda varlığını sürdürüyor. Bu bağların en önemli arterini ise İslami eğitim kurumlarının varlığı ile bu kurumların birbirleri ile olan organik ilintisinde görmek mümkün. Ayrıca, yukarıda kısaca yer verdiğimiz Ahmet Patani gibi 19. yüzyıl alimlerin varlığı sadece Patani’de değil, Kelantan, Kedah ve Terengganu’da da hissediliyor.
Bugün de Malay dünyasının geleneksel İslami eğitim kurumlarından olan Pondokların çeşitli faktörler nedeniyle Patani’de asli hususiyetlerini sürdürmesi, Malezya’nın özellikle Kuzey ve Doğu Bölgesinde ihtiyaç duyulan dini öğretim kadrolarının Patani’den sağlanmasına yol açtığı gibi, bunun bir başka versiyonu olarak alınacak şekilde, Malezya’dan dini öğretimlerini sürdürmek amacıyla öğrencilerin Patani’deki Pondoklara rağbet ettikleri bir vakıa. Arada bazı farklar yok değil. Örneğin bu farkların ilki Pondok’u yöneten alimlere verilen isimde ortaya çıkıyor. Patani’de ‘Babo’ lakabıyla anılan alimler, Kelantan’da ‘Tok Guru’ olarak değişiyor. Asli hususiyetlerini devam ettirmelerinden ötürü Babo’ların Kelandan’daki ünleri anılmaya değer.  
Pondoklardan söz açılmışken, Patani’deki eğitim kurumlarına kısaca göz atalım. 20. yüzyıl boyunca şu veya bu şekilde merkezi Bangkok yönetimleri karşısında sürdürülen mücadelenin yan etkilerinden ötürü Patani’de eğitim yara alan kurumların başında geliyor. Resmi olarak tanınmayan ve sayıları üç yüz ila dört yüz arasında değiştiği ifade edilen pondoklar Patani’nin geleneksel dini eğitim kurumları olarak -kimi zorluklara rağmen- bugün de varlıklarını sürdürüyor. Halkın başta zekât olmak üzere çeşitli yardımları ile varlıklarını sürdüren bu kurumlar, yüzyıllarca bağımsızlıkları ile biliniyorlar. Kimi meşhur pondokların sayısı bini bulan öğrencileri beş ilâ onbeş yıl arasında değişen sürelerle eğitimlerini sürdürüyorlar. Aileler kız çocuklarına dini eğitimi kendi evlerinde vermeyi uygun görürken, az da olsa kimi Pondokların kız öğrencilere eğitim verdiğine tanık olduk. Pondokları bitirenler camilere imam olarak atandığı gibi, bu okullarda veya açtıkları kendi pondoklarında hocalık da yapabiliyorlar. İmkânı olanlar ise bölge halkı için ünü halen devam eden Mısır’daki al-Azher ve Yemen’deki dini eğitim kurumlarında öğrenim kariyerlerini devam ettiriyorlar. Patani’deki Pondoklar aynı zamanda, Malezya ve Kamboçyalı Müslümanların da ilgi gösterdiği ve öğrenimlerini sürdürmesiyle de bölge için ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki, Ramazan ayında Patanili hocalar özellikle Kuzey Malezya’da Perak, Kelandan, Kedah gibi eyaletlerdeki camilerde vaazlar vermeye davet ediliyorlar. Bu arada, Tayland ile Kamboçya arasında yaşanan sıcak gelişmeler nedeniyle Kamboçyalı öğrencilerin Patani’ye gelmekte sıkıntı yaşadıkları da bir vakıa.
Üç gece misafir kaldığımız bir Pondok’ta tanıştığımız öğrencilerle yaptığımız sohbetlerde Pondok eğitimine ve Pondok’daki yaşama dair önemli bilgiler ediniyoruz. Bunların bir bölümünü akademik bir çalışmada yayınlayacağımızı buradan duyurmakta fayda var. İlk gece, pondok’un, içinde iki yer sergisinden başka bir şeyin bulunmadığı ‘mütevazi’ misafirhanesinde geçirirken, diğer iki geceyi, öğrencilerin kaldıkları ve ‘has anlamıyla’ pondok’ta kalmayı tercih ettik. 4x2.5 mt genişliğindeki bu ‘pondok’ yıllar boyu bir öğrencinin mekânı oluyor. Özenle dizilmiş kitapları, İslam dünyasının çeşitli köşelerinden fotoğrafların asılı olduğu bir bölüm, öte tarafta ‘kendin pişir kendin ye’nin Pondok’taki versiyonu diyebileceğimiz küçük bir mutfak. Ramazan ayı öncesi öğrenime kısa bir süre ara vermesi dolayısıyla  bir öğrencinin mekânını paylaştık. Bu vesile ile modern dünyanın sıkıntılarını tüm ağırlığıyla hisseden okurlara, Panati’deki -veya benzerlerine Açe’de de rastlayabileceğimiz Pondok’lardan birinde birkaç ay konuk olmalarını acizane tavsiye ederim. Böylesi bir tecrübeden, bir şey kaybedilmeyeceğini, aksine kaybedilen pek çok ‘değerin’ nüvelerini yeniden keşfedilebileceğini söyleyebilirim.
Eğitimin ücretsiz olduğu Pondoklarda, aylık beşyüz ila binbeşyüz Tay Baht’ı (yani 20 ila 60 Dolar) arasında değişen bir harcama ile hayatlarını idame ettiren öğrenciler, ‘gönüllerinden’ ne koparsa hocalarına veriyorlar. Vermediklerinde de kimse onları kapı dışarı etmiyor. Ancak tek şartla. Pondok’taki eğitimi aksatacak hiçbir davranışta bulunmamak şartıyla. Sırası gelmişken, şunu da ifade edelim. Açe’de çok yaşadığımız için yakinen biliyoruz. Dışardan gelenlerin, yüzlerini ekşitmekten geri kalmadıkları bu geleneksel Malay dini eğitim kurumları hiç sanıldığı gibi ‘geri kalmış’ falan değil. Aslında kimin geri kalmışlığını sorgulama hakkımızı bir başka vesileye saklayıp, Pondok’taki yaşamdan birkaç küçük örnek verelim. Açe’de yeter miktarda tanık olduğumuz bu yeni bir sömürgeci tipi vasfıyla hareket edenlerin kopardıkları yaygaralardan biri Pondok öğrencilerinin ‘tembel’ olduğu yönündedir. Oysa bu öğrenciler yatsı namazının ardından, tropik iklimin akşamdan sabaha süren nefis ferahlatıcı ortamında ‘pondoklarının içinde’ tıpkı ‘ehl-i suffa’ gibi kitaplarıyla hemhâl olduklarından haberdarlıkları pek yoktur. Yüzlerini ekşitenler, bu saatlerde ya horul horul uyumakla veya futbol arenalarının karşısında vakit geçirmekle meşgul olduklarından ertesi gün pondok sakinlerini etrafta görmediklerinden tembellikle suçlama hakkını kendilerinde bulabiliyorlar.
Burada önemli bir tanıklığa yer vermekte fayda var. Bu konukluğumuz sırasında öğrencilerden biri bizimle bir eser paylaştı. ‘Al-Maarif Al-Rabbaniyyah Bil Masail al-Falakiyyah’ adlı bu eserin kapağında bu çalışmanın Mısır’da yayınlandığı ve müellifinin Eski İstanbul Müftüsü Şeyh Mahmud Arif  Efendi olduğu yazıyor. İstanbul’dan bir alimin Astronomi üzerine kaleme aldığı ve Mısır’da yayınlanan eserinin kopyası Patani’de bir pondok’ta…
Kimilerinin ‘Bir şeyden anlamaz’ dediği hocalar gönül kapılarını ardına kadar açmış, bu kurumların varlığını devam ettirecek yeni nesilleri yetiştiriyorlar. Sabah namazının ardından misafirlerini kabul eden bu gönül insanları, sadece pondoklarında değil, uzmanlık alanlarına göre, geniş kitleleri de ilimlerinden istifade ettirecek imkânları sonuna kadar kullanıyorlar.  Hacı Ahmed ve İsmail Sepanjang, tanışma fırsatı bulduğumuz hocalardan bazıları. İsmail Sepanjang’ın çeşitli konulardaki vaazlarının CD’lere hazırlanmış şekilde kitapçılarda satıldığına tanık olduk.
Merkezi hükümetin çeşitli şartlarla açtığı resmi okullarda, Patani tarihi ve Malay dili eğitimi yapılmazken, Tay dili ve kültürü mecburiyeti söz konusu. Ayrıca Patani tarihi nedeniyle yeni nesillerin kültürel dejenerasyona  ve asimilasyona tabi tutulduğu dile getirilirken, alternatif olarak açılan ve merkezi hükümetin maddi destek sağladığı Medrese adı verilen denilen modern dini okullarda seküler dersler kadar, din bilimlerini içeren derslere de yer veriliyor. Dört dilde, yani Tayca, Malayca, İngilizce ve Arapça gerçekleştiriliyor. Seküler dersler Tay ve İngilizce, İslami bilimler ise Malayca ve Arapça öğretiliyor. Cuma gününün resmi tatil olduğu ve haftanın diğer altı günü eğitimin gerçekleştirildiği bu okul mezunları Patani’deki üniversitelere devam edebiliyorlar. Ancak bu öğrencilerin Bangkok’daki üniversitelerde öğrenim görebilmesine olanak tanıyacak merkezi hükümetten herhangi bir fona sahip değiller. Bir anlamda merkezi hükümetin zorlamasının bir sonucu olarak hayata geçirilen bu modern dini okullar, Tayland Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatını izlemesi şartıyla devlet yardımı da alıyor. Günümüzde ailelerin çocuklarını bu tür okullara gönderme yönünde tercih kullandıkları görülüyor.
Tayland’da Patani bölgesinden başka yerlerde Müslüman yok mu sorusu sorulabilir. Bu soruya cevabımız, olumlu, ancak özellikle Bangkok’da çeşitli vesilelerle Başkent’e taşınan Malay nüfusu ile az sayıda Tay Müslümanlardan söz edilebilir. Bu çerçevede Başkent’te Müslüman Malayların çoğunluğunu teşkil ettiği birkaç köyün varlığı ile Pondok’un varlığını biliyoruz. Patani şehrinde ‘Prince Songkla Üniversitesi’ İslami Bilimler Fakültesi medreseleri bitiren öğrencilerin eğitimlerini devam ettirdikleri önemli bir bölüm olması ile dikkat çekiyor. Yeni binasında öğretimi sürdüren İslami Bilimler Fakültesi, kimi ülkelerdeki vakıflar ve üniversitelerle işbirliği yaparak, Patani’deki eğitim gerek akademik gerek maddi sorunlarına çözüm konusunda  girişimleri bulunuyor. Bu ortamda, Patanili aileler gelecek kaygısıyla çocuklarını daha çok medrese okullara göndermeyi tercih ediyorlar. Aynı zamanda, ücretsiz olmasının da bir fakör olduğunu belirtelim. Bununla birlikte, medrese türü okullar Tay etkisine maruz kalması nedeniyle yeni nesilde dejenerasyonların ortaya çıktığı da vurgulanagelen hususların başında geliyor.
Malezya’dan kimi kuruluşlar Patani’deki eğitim sorununa bir nebze çare olacak girişimlerini esirgemiyorlar. Örneğin Satun’da bazı okullara gönderdikleri gönüllüler ile okullardaki öğretmen açığını kısa süreliğine de olsa kapatmaya çalışıyorlar. Patani’de yaşayan çatışmalar nedeniyle ikibinin üzerinde yetim bulunuyor. Ancak bu sayı çeşitli kesimlerce teyit edilmeye muhtaç gibi görünüyor. Yetimlerin bir bölümü devlet, bir bölümü Müslüman kurumların açtığı yetimhanelere yerleştirilirken, genel bir yetim projesinin olmadığını da ilâve edelim. Bizlerin yaşamları ile bir karşılaştırma olması babında Patani’de bir yetimin günde yaklaşık bir dolar gıda masrafı olduğunu hatırlatalım.
Kökleri 16. yüzyıla uzanan ve bugün Budist Tay merkezi yönetiminin siyasi ve kültürel baskıları karşısında, dini ve kültürel aidiyetlerini devam ettirme mücadelesi veren Patanililer tarihleri kadar, üzerinde yaşadıkları coğrafya ile de zengin bir halk. İhtiyaç duydukları başka tek şey ise ‘Özgür’ bir yaşam. Bunu verebilecek olan varsa, buyursun. Yoksa kimse bu güzel insanlara ‘din ve kültür ithaline’ yeltenmesin.
(Not: Bu yazıyı, Patani dünyasına ‘yolumu açan’ merhum Hacı Wan Muhammad Shaghir Abdullah’a atfediyorum.)
http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=169090

Myanmar Junta Rejimi’nden Kurtulabilecek Mi?


Mehmet Özay                                                                                                                 28.01.2011

Myanmar’da geçen Kasım ayında, 20 yıl sonra yapılan ve junta rejiminin uzantısı siyasi partinin çoğunluğu elde ettiği seçimlerin ardından yeni parlamento çalışmalarına 31 Ocak günü başlayacak. Böylece uzun bir aradan sonra askeri junta rejiminin hakim olduğu Myanmar’da eski adıyla Burma’da siviller yönetimde söz sahibi olacaklar. Ülkede uzun süren askeri rejimden vesayet altında da olsa sivil idareye geçişin ilk nüvesi kabul edilen bu gelişme ülkede olduğu kadar Güneydoğu Asya’da da ilgiyle izleniyor. Başta ABD olmak üzere, Batılı ülkeler, Myanmar’daki siyasi seçimlerin adil bir şekilde gerçekleştirilmemesi nedeniyle ortaya çıkan siyasi sonuçlarını tanımadıklarını ilân etmelerine rağmen, ASEAN’a bağlı bölge ülkeleri, özellikle Endonezya ve Tayland, Myanmar’daki bu siyasi değişimi olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bununla beraber, söz konusu Batılı ülkeler, ülke yönetiminden demokratikleşme ve insan hakları konusundaki taleplerini  sürdürüyorlar.
Seçimler kadar, bu sürecin akabinde uzun süren gözaltı hapsinde tutulan Ulusal Demokrasi Birliği lideri ve Nobel Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi’nin özgürlüğüne kavuşması da başlıbaşına bir gelişme olarak dikkat çekiyor. Yeni siyasi yaşamla beraber, özellikle Batılı ülkelerin destek verdiği Kyi’nin önümüzdeki aylarda siyasi hareketin lokomotifi olacağı ve bu bağlamda ülkenin demokratikleşmesi yönünde çabalar sergileyeceği beklentisi ağır basıyor.
Ülke içerisinde Kyi’nin başını çektiği muhalefet hareketi demokratikleşme konusunda girişimlerinin yanı sıra, uluslararası çevrelerden ülkenin insan hakları ve demokrasi konularında bir an önce harekete geçmesi konusunda “uyarılar” gelmeye başladı. Bu çerçevede geçen Salı günü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Myanmar’la ilgili kayıtların incelenmesinin ardından, ülkede insan hakları ihlallerinin dikkat çekici boyutlarda olduğunu dile getirerek, ülke yönetimine uyarıda bulundu. ABD, Fransa, İngiltere gibi ülkelerin destek verdiği bu görüşlerin temelini Myanmar hapishanelerinde sayıları 2000’i bulan siyasi tutuklular oluşturuyor. Gözlemciler, hapishanelerde sistematik işkenceye takip edildiği ileri sürülen söz konusu siyasi tutukluların büyük bölümünün Kyi’nin muhalefet hareketi içerisinde olduğu düşünüldüğünde, UN nezdinde girişimlerde bulunan Batılı ülkelerin Kyi’nin önderliğinde yakın gelecekte başlayacak açılımlara dolaylı desteği olarak yorumluyorlar.
Kaynaklar, başkent Naypyidaw’da Pazartesi günü yeni Parlamento binasında yapılacak törenlerin  hazırlıkları sürdüğünü, öte yandan olası herhangi bir süprize karşı da parlamento ve çevresinde güvenlik tedbirlerinin artırılmakta olduğunu haber veriyorlar. Söz konusu güvenlik tedbirleri seçimleri boykot eden muhalefetin olası bir girişimini engellemeyi hedefliyor. Son günlerde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşayan halk ayaklanmalarının dünya çapında, özellikle de yoksul ve az gelişmiş ülkelerde yarattığı tepkiler Myanmar yönetiminin de benzer korkular yaşamasına neden oluyor.
Öte yandan, ülkenin diktatör lakabı ile anılan devlet başkanı  General Than Shwe Ocak ayının başında ülke bağımsızlığının 63. yıl dönümünde yaptığı konuşmada, açıkça bazı dış odakların Myanmar üzerinde çeşitli senaryolar düzenlenmekte olduğunu ve bunun temelde ülkenin sahip olduğu zengin doğal kaynaklara ve jeo-stratejik konumuna ilginin bir sonucu olduğu açıklaması yapması, özellikle Batılı ülkelerin Myanmar’da insan hakları ve demokrasi konusundaki uyarılarına bir gönderme olarak değerlendiriliyor. Yeni parlamentonun ilk icraatlarından biri ülke devlet başkanını seçmek olacak. Ülkede yaşanan insan hakları ihlalleri sadece politikacıları değil, bağımsızlık güden –aralarında Myanmarlı Müslüman azınlığın da yer aldığı- bazı etnik unsurlara karşı asimilasyon ve sindirme faaliyetlerini de içeriyor. Özellikle Batılı ülkeler, asker vesayesi altında oluşan yeni parlamentoyu tanımamakla beraber, oluşan ‘sivil’ atmosferin ülkede değişim için bir araç olacağı ihtimalini de göz ardı etmiyorlar. Bu nedenle yeni parlamentonun öncelikli hedefi ülkede insan hakları ihlalleri, etnik unsurların taleplerinin karşılanması, demokrasinin geliştirilmesi gibi önemli siyasi açılımlar teşkil ediyor.
Bununla beraber, ülkenin özellikle petrol ve doğal gaz gibi zengin doğal kaynaklar üzerindeki tekelin aşılması ve gelirin ülkede yaşayan halklar arasında eşit paylaşımı, yoksul kesimlerin çeşitli yatırım ve kalkınma programları sayesinde ekonomik gelişmişlik düzeylerinin iyileştirilmesi de öncelikler arasında kabul ediliyor. Elbette kalkınma derken, akla Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı geliyor. Dünyanın az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerindeki projeleri ile bilinen bu kurumun varlığı ülkelerdeki siyasi dengeleri Batı’nın özellikle de ABD’nin politikalarına uyumlu kılınması ölçüsünde olanaklı kılıyor. Kalkınma kavramı, yoksul ve gelişmekte olan ülkeler için “para akışı” anlamına geldiğinden, başta Birleşmiş Milletler ve ABD olmak üzere dünyanın önde gelen kalkınma ajansları Myanmar’daki junta rejimi ve onun uzantılarının kökünü ekonomik kalkınma ile çözmeyi amaçlıyor. Bunu somut rakamlarla ortaya koyduğumuzda ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. Birleşmiş Milletler’in, Güneydoğu Asya ülkelerinden Laos’ta kişi başına düşen kalkınma yardımı 63 Dolar, Kamboçya’da ise 37 Dolar. Buna karşılık Myanmar’da ise sadece 3 Dolar. Dolayısıyla, Myanmar’ın yeni doğmuş demokrasisinin devamı sadece siyasilere özgürlük verilmesi ile sınırlı olmadığı aşikâr. Bunun ötesinde ülkedeki yoksul kesimlerin içinde bulunduğu zor koşulların iyileştirilmesi ülke barışının korunması ve devamlılığı için büyük önem arz ediyor.
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=144915&q=%C3%B6zay

Malay Modernleşmesi ve Aile


Mehmet Özay                                                                                                                11.08.2011

Modernleşme sürecine görece geç başlamış bir toplum olmakla birlikte, gerek bağımsızlık öncesi bağlamlarından tevarüs eden birikimler, gerekse kurucu babaların "kalkınma yarışına" iştiraklerindeki iştiyak, Malay toplumunu kısa sürede hızlı değişim evreleri ile karşı karşıya getirdi. Geniş Malay kitleleri, sömürge dönemi yazarlarının istisnasız ifadeleri ile köyünde geleneksel yaşam ağları içerisinde kendi halinde yaşam sürenken, bağımsızlık sonrası süreçte, merkezde azınlık bir grubu temsil eden ve dışsal faktörlerin itici gücüyle modernleşmiş seçkinci unsurların kalkınmacı modernist yapılaştırmalarından payını almakta gecikmedi. Kabaca ifade etmek gerekirse birinci dönem, 1960'lı yıllardan başlayan bu kalkınma hamlelerinin hız aldığı bu süreç ikinci döneme 1980'li yıllarda evrilir. Kalkınma ile birlikte değişim ivmesinin de dikkat çekici boyutlarda ortaya çıktığı bu evre 2000'li yılların başına kadar devam eder. Ve üçüncü dönem, yani 2000'li yılların başından bu güne kadarki yılları kapsar. Peki bu kabataslak üç evre bize Malay ailesinin yönelimleri konusunda ne söylemektedir? Geçenlerde yapılan bir araştırma sonuçlarını da dikkate alarak bu hususa kısaca ele alalım. Böylece, Türkiye dışındaki Müslüman toplumlar arasında kendine has nitelikleri ile dikkat çeken, belki de kimilerinin Türkiye'ye model göstermek yanlısı olduğu Malay toplumunda aile kurumuna dair son bulguları gündeme getirelim.

Köyden kende göç hikâyesinin Malay toplumu boyutunda bugün gelinen noktada öğrenim süresinin uzaması, köklü aile yapısından kopuk kentlerdeki tekil bireylere dönüşen bölünmüşlük, işsizlik olmasa bile çalışanların gelir ortalamalarının görece azlığı gibi faktörler Malay toplumunda evliliklerin ertelenmesine neden oluyor. Elbette bu maddi unsurların yanı sıra, birtakım inanç ve hayat görüşü başkalaşımlarının da rolü olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda, günümüz Malay bireylerin evliliklerini erteledikleri görülüyor. Buna neden olarak iki cinsiyet arasında farklı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Örneğin, erkeklerde %48.3'lük oranla ekonomik zorluklar önde gelirken, kadınlarda %23.8'lik oranla kariyeri önceledikleri dikkat çekiyor. Erkeklerin kariyer eğilimi ise %19.1. Temelde her iki olgu da maddi olanaklara konuşlanma ile ilgili. Kadınların bu kariyer 'odaklanması' aslında küresel modernleşme süreçlerinin ortak yönelimi olduğu malum. Malay toplumunu farklı kılan unsurların başında, kadınların modernleşme süreçlerine yukarıdan aşağıya karar mekanizmasının şekillendirdiği merkezi plânlamaların da rolünü göz ardı edemeyiz. 1970'li yıllardan başlayarak ülkede giderek ağırlığını hissettiren yabancı yatırımlar, ucuz işgücü olarak kırsaldaki okur-yazarlığı 'kısıtlı' genç bayanları şehre çekmenin yolu olarak kullanıldı. Aynı dönemler, ekonomik kalkınmanın eğitimin vazgeçilmez yandaşlığına muhtaç oluşu, kadınlar üzerinde kendisini göstererek, okullaşma ve nihayetinde yüksek öğretime kadar giden bir eğitim 'kariyerinin' kapısını araladı. Bu bir yandan Müslüman feminist' eğilimleri gündeme taşırken, yakın zamanda tanık olunduğu üzere alternatifini de çıkarmaya başladı. Kendilerini eşlerinin 'cariyesi olarak' tanıtan bir grub kadın kamusal alanda görüşlerini dile getirmeleri, sadece feminist çevreden değil, Kadın, Aile ve Toplumsal Kalkınma Bakanı Shahrizat Abdul Jalil'in de tepkisini çekti.

Öte yandan, Malayların eş seçimindeki öncelikleri arasında, %24.7'lik oranla dini hassasiyet yer alıyor. Malezya'nın kendine özgü tarihsel ve toplumsal şartları dikkate alındığında, yani ülke topraklarında yaşayan Çinli ve Hint azınlık karşısında dini-kültürel ayrışmanın derinlemesine yaşandığı her daim vurgulanagelmiştir. Bugün de bu yönelimde bir değişme söz konusu değildir. Dolayısıyla evlilik gibi sadece iki bireyi değil, onları çevreleyen toplumsal ağların da etkileşimine yol açacak, 'kudsi' birlikteliğin dini kökenlere dayanması doğal kabul edilebilir. Malay fertlerin eşlerini seçerken dini öncelemelerinin böylesi sosyo-kültürel kökleri olduğu gibi, 'saf' dini eğilimlerden de kaynaklandığı söylenebilir. Özellikle bu ikinci yaklaşım, Malezya'nın kuzey ve doğu eyaletlerini oluşturan Kedah, Kelantan, Terengganu, Perak gibi görece daha dini-gelenekselci eğilimlerin ağır bastığı eyaletler bağlamında doğruluk payı taşıyor.

Son yapılan araştırmanın dile getirdiği bir diğer gerçek ise kadın-erkek oranlarındaki benzeşim. Uzmanlar bugün için bir sıkıntı olmasa da, uzun vadede aile kurumu üzerinde arzu edilmeyen değişimlerin gündeme gelebileceğini de vurgulamaktan geri durmuyorlar. İstatistikler ülkenin 13 eyaletinden sadece 4'ünde iki toplumsal cinsiyet arasında kadın nüfusu erkek nüfusunun önünde. Örneğin, Perlis, Penang ve Kelantan'da 91/100. Diğer eyaletlerde erkek nüfusunun fazlalığı ise dış göçlerle açıklanıyor. Peki bu durum, Malay aile yapısına ne tür bir etki yapabilir. Biraz daha yakından bakalım meseleye. Müslüman Malayların 'gelenekselcilikleri' yabancılarla evliliği pek de yaygın olmadığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşıma farklı açıdan bakmakla birlikte, dolaylı olarak destekleyen görüş kimi psikologlardan geliyor. Bu 'otoritelere' göre Malayların yabancılarla evliliklerinin kimi sorunları da beraberinde getireceği üzerinde duruyorlar. Sorunlardan kaçmaları ile tanınan Malayların, evlilik gibi bilinmezleri içinde barındıran bir kurumu oluştururken yabancı bireyle evlenmeyi göze alıp almayacakları da salt eğitim düzeyinden ziyade zihniyet dönüşümü ile alâkalı. Yaklaşık yüzelli yıldır birarada bulunan Malay, Çinli ve Hintli nüfusun çapraz evlilikler yapmamaları dolaylı olarak da bu eğilime dair bir fikir vermektedir.

Eğitim, ekonomi gibi faktörler nedeniyle Malay ailesine bireysel yönelimlerden kaynaklanan negatif etkilerin yanı sıra, görsel medyanın rol-modelliği de yeni eğilimleri içinde barındırıyor. Televizyon ve aile ilişkisi üzerinde dururken, elbette 'pembe diziler' akla geliyor. Özellikle şehirli, eğitimli ve iş sahibi orta-üst sınıfların yaşamının ekranlara taşınması, aşağı tabakalardaki toplum kesimleri için arzu edilir nesneler haline geliyor. Bu anlamda Malay dizilerinin içeriklerinin küresel türlerinden hiç de farkı olmadığını söyleyebiliriz. Türkiye'de bu yöndeki kaygılar ve eleştiriler sıklıkla dile getirilse de, somut olarak herhangi bir önlem alınmaması sorunu 'köktenci' bir hale getiriyor. Yeri gelmişken bir hatırlatmada bulunalım. Aldığımız duyumlar, Türkiye'den kimi medya kuruluşlarıyla Malezya kuruluşları arasında yapılan anlaşma ile Türk dizilerinin Malay televizyonlarında yayınlanması gündemde. Bir süredir üzerinde durduğumuz Türkiye'nin Güneydoğu Asya açılımı içerisinde değerlendirilmesi taraftarı olanlar olacaktır elbette. Ancak, Türkiye yönetim elitlerinin, Türk toplum yapısını ne kadar temsil ettiği sorunlu bu dizilerin diğer Müslüman ülke halklarına 'empoze' edilmesine göz yummaları anlaşılır gibi değil. Müslüman Malay toplumunun erozyona uğrayan kimi değerleri karşısında, Türk dizilerinin pek olumlu katkı yapmayacağını söylemek kahinlik olmayacaktır.
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=170454&q=mehmet+%C3%B6zay

Malaka Şehir Devleti’ne Kısa Bir Bakış


Mehmet Özay                                                                                                            03.01.2011

Bugünü anlamanın yolu dünden geçer. Bu metin, dünya siyaset ve ticaret arenasında önemli bir gücü temsil eden ve son dönemde önemli bir görünürlük kazanan Güneydoğu Asya coğrafyasının tarihinden bir kesit. Bu çerçevede, Güneydoğu Asya coğrafyasının tarihi ve bugünü arasındaki ilişkinin kurulmasında gözlerden kaçırılmaması gereken hususiyetlere dikkat çekmeye devam ediyoruz ve edeceğiz.

Bu metin, Güneydoğu Asya coğrafyasında kurulmuş denizci imparatorlukların tarihin bir kesitinde karşımıza çıkan devamlılığını ortaya koymaktadır. Bölgenin iki kadim medeniyeti Hindistan ve Çin’in yanı sıra, İslamlaşma sürecinin her aşamasında olduğu gibi, 15. yüzyıl boyunca Malaka ve çevresindeki önemli küresel ticaret ağındaki varlıkları ile Müslümanların varlığı da Malaka özelinde odakta yer almaktadır. 

Malaka adı tarih boyunca doğu-batı deniz ticaret güzergâhı üzerinde bir aktarma organı rolü oynaması ile dikkat çeker. Bu boğazın bugünkü coğrafi yapılanması içerisinde bakılacak olursa, batıda Sumatra Adası’nın kuzey ucunda Açe Eyaleti ile açılır, doğuda Singapur Adası ile Sumatra Adası’nın doğusunda Riau Eyaleti’ne bağlı adaların birleştiği noktada sona erer.

Boğaza adını veren Malaka, Malay Yarımadası’nın batısında Cohor ile Kuala Lumpur’un ortasında boğaza hakim konumu ile erken dönemlerden itibaren yerleşime konu oldu. Güneydoğu Asya’da Malay ırkının tarihte kurduğu önemli devletlerden biri olan Majapahit Krallığı’nın hükümdarlık çatışmalarının bir sonucu olarak önce Singapur Adası’na ardından Malaka’ya yerleşen Parameswara’ya dayanır. Daha sonra İskender Şah adıyla anılacak olan Parameswara’nın (1400-1424) kurduğu Malaka şehri, Çin kaynaklarına göre şehir 1403 yılında gelişmiş bir liman özelliği taşıyordu. Müslüman olan hükümdarın İskender adını almasında da, bölgede Büyük İskender’e (Alexander the Great) mitosunu bir kez daha görmek mümkün. Çin İmparatorluğu’nun Ming Hanedanlığı ile Malaka arasındaki ilişkiler 1404 yılında Çinli elçi Yin Ch’ing’in ziyareti ile başlar. Güneydoğu Asya tarihi ile ilgili kayda değer bilgilerin görece çok iyi korunmuş Çin kaynaklarınca sağlandığı malumdur. Bu aynı zamanda, Çin’in bir devlet olarak sadece bölge ülkeleri ile kurulan barışçıl ilişkilere değil, aynı zamanda, bu ilişkilerin kayıtlara geçirilmesine verdiği önemi göstermesiyle de dikkat çekicidir. Çin’in, doğu ve batı küresel ticaretinde önemli bir antrepo olan Malaka ile ilişkilere verdiği önem Parameswara’nın Çin’in vasallığını kabul etmesi, Çin yönetiminin de bu himayenin sembolik ifadesi olarak kaftan, mühür ve sarı şemsiye -ki, Çin imparatorluğu altındaki krallıkları sembolize eder ve Malay sultanlıklarından Açe Sultanlığı’na kadar geleneksel bir şekilde varlığını sürdürmüştür- gönderdi. Malaka ile Çin yakınlaşmasına neden olan bir diğer siyasi gerçeklik ise Siam Krallığı’nın varlığıdır. Siam, Malaya topraklarına hakim olup, Güneydoğu Asya su yollarında söz sahibi olma emelleri karşısında, Parameswara Siam Krallığı’nın egemenliğine girmemek için Çin’le ilişkilere önem verdiği gibi, bunu somut olarak bizzat çeşitli yıllarda (1411, 1414, 1419, 1424 ve 1435) Çin İmparatorluğu sarayına yaptığı ziyaretlerle pekiştirdi.[1]  Bu yıllar bölgede Ming Hanedanlığı’nın dünyaca ünlü amirali Cheng-Ho’nun seferlerine tanıklık ettiğini hatırlatalım.

Malaka şehir devleti, -teritoryal bağlamda olmasa da küresel ticaret ve kültürel akışkanlığın devamında bölgenin kadim imparatorlukları Srivijaya ve Majapahit’in rolünü 15. yüzyıldaki üstlendi. Malaka’nın bir diğer dikkat çeken özelliği Hint, Çin ve Müslüman dünyasının izlerini barındırmasıdır.[2] 

Çin ve Malaka arasındaki bu ilişkilerin hız kazandığı bir dönemde bölgedeki İslam tebliğcilerinin varlığı devreye girmektedir. Bu çerçevede, Parameswara’nın kısa bir süre sonra Müslüman olması ile Malaka şehir devleti gerek hacmi, nüfuzu ve nüfusu ile metropolit bir şehir halini aldı. Batı ve doğuda muson mevsimlerinin tarihsel olarak uluslararası ticareti etkilemesi gerçeği Malaka’nın doğal bir liman ve yerleşim olarak ortaya çıkmasına olanak tanıdı. Şehrin yönetim ve ticarete elverişli alt yapısının yanı sıra, bir yandan Çin’e öte yandan Batı Hindistan ve Süveyş’e kadar uzanan ticarette coğrafi olarak aşağı yukarı eşit mesafede olması, her iki coğrafyadan tüccarların buluşma merkezi olmasındaki bir başka nedeni teşkil eder. Neredeyse her ırktan, her dinden tüccarı Malaka’ya çeken özellikleri göstermesi bağlamında limanda görevli şehbenderlerin, yani Kapitan’ların sayısı ve işlevine bakmakta fayda var. Malaka limanında, ticari bürokrasiden bizzat sorumlu ve her biri belirli bölgelerden gelen tüccarların ticari faaliyetlerinden sorumlu dört şehbender rol alıyordu. Modern Malay yazının başlatıcısı kabul edilen Munshi Abdullah, eserinde şehbenderlerin varlığına değinerek Hintli, Malay, Çinli ve Avrasyalı kaptanların yani şehbenderlerin varlığının 19. yüzyıl ortalarına kadar devam ettiğini ortaya koyar.[3]

Bugüne kadar pek çok araştırmaya konu olan Malaka şehrinin kaderi 11 Eylül 1509 (11 Eylül size bir şey hatırlatıyor mu? Tarihin ilginç bir cilvesi...) tarihinde Portekizli Diogo Lopes de Sequeira şehre ilk ziyareti ile değişme sürecine girdi. Sequeira’nın, daha Hindistan’dayken işitegeldiği Malaka’nın ününe, limanda başta Çin junkları olmak üzere Güneydoğu Asya coğrafyasının neredeyse her adasından gelen ticaret gemilerinin varlığına bizzat kendi gözleriyle tanık olması bu değişimin ilk işaretleridir. Şehirdeki özellikle, Portekizlilerin varlığından anayurtlarından haberdar olan Güceratlı Müslüman tüccar ve gemicilerin uyarıları ve saray çevresindeki ‘lobileri’ Sultanın Portekizlilerle ticari anlaşmaya yanaşmamasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Yukarıda niçin Malaka şehrinin kaderinin değişmeye başladığını ileri sürmemizin sebebi Sequeira’nın, bölge ticaretinin atardamarı konumundaki Malaka’da olup bitenleri ve Portekiz imparatorluğunun önünde açılan imkanı doğrudan aktarabilmek amacıyla soluğu Lizbon’da almasındandır.[4]

Şehrin ele geçirilmesi ise Portekiz sömürge yönetiminin deha isimlerinden Alfonso D’Albuquerque (1509-15) sayesinde oldu. Albuquerque, daha Gücerat’ta ününü işittiği bu şehri şöyle tanımlar: “...Şayet gidilecek başka bir rota varsa, o da, dünyada bilinen bütün baharatların birarada bulunduğu Malaka şehri olmalıdır.” Malaka’nın Portekizliler için vazgeçilmezliğinin bir ifadesi olan bu alıntı, yukarıda dile getirdiğimiz üzere Sequiera’nın soluğu Lizbon’da Kralın sarayında alması ile örtüşmektedir.[5] Albuquerque, Malaka’yı ele geçirmek amacıyla 1511 Temmuz ayında şehre yöneldiğinde, Malaka’da Güceratlı Müslümanların ticari hayattaki varlıklarına ilave olarak, Sultan’a sağladıkları askeri yardımlarından söz edilir. Buna ilave olarak şehirde bulunan azınlık gruplardan Arap, Türk, Cava ve İranlıların da yer aldığı bir güçten bahsetmek mümkün.[6]

Albuquerqu’e, Kutsal Roma’nın Portekizlilere kendilerine bahşettiği haklar çerçevesinde ve de dini dayanaklarının bir ifadesi olarak 24 Temmuz 1511 tarihinde Aziz James günü şehre saldırdı.[7] Üç hafta süren çatışmaların ardından Portekizliler şehri ele geçirdiler. Bu gelişme, Müslüman tüccarların dışındaki tüccarların -özellikle de Tamillilerin- varlığı sayesinde, Portekizlilerin Çin ve Endonezya Takımadaları’ndaki önemli ticaret limanlarına ulaşmalarının yolunu açtı.[8] Malaka Sultanlığı’nın Malay hanedanlığı sona ermedi, aksine başta Cohor olmak üzere Perak, Siak gibi Malay Yarımadası’nda farklı sultanlıklar adı altında boy verip gelişti. Sömürgeci bakışın Malayları “tembel” olarak yaftaladığını hatırlarsak, Malaka’yı kaybeden hanedanlığın kadim döneme dönme çabasından asla vazgeçmediğini ve bunun sonucu olarak yukarıda zikredilen sultanlıkları hayata geçirerek, özellikle Cohor Sultanlığı bağlamında Portekizlilere karşı mücadelesini sürdürdüğü görülür.

Önce Müslüman denizci ve tüccarları saf dışı eden Portekizliler Tamil, Hintli ve Çinlilerle işbirliği yaparken, bölge sömürgecilik tarihinin vazgeçilmez kayıtlarından ilkini de düşmüş oldular. O da, 19. yüzyıl başlarından itibaren Malaya topraklarına konuşlanan İngilizlerin Malay Müslümanları değil de, Çinli ve Hintli göçmenlerle işbirliğinde çok daha bariz bir şekilde ortaya çıkacak ve etkileri bugüne kadar uzanan tarihsel sürekliliğe yol açacaktır.

Portekizliler, şehri ele geçirmelerinin ardından tıpkı Hint Okyanusu’nu çevreleyen diğer liman şehirlerinde olduğu üzere tüm varlıkları ile şehrin muhkem yerine bir kale inşa ettiler. Portekizliler bu kale, içinde kiliselerin ve Portekiz sömürge idaresine ait yapıların bulunduğu surlarla çevrili Malaka Nehri’ne hakim bir konumdaydı. Malaka’ya yapılacak bir gezide, söz konusu surlardan günümüze çok küçük bir bölümünün kaldığı görülecektir. Şehirdeki hakimiyeti 300 kişilik küçük ancak askeri varlığı bakımından önemli sayılabilecek insan gücü ile şehrin yönetimi, savunması, ticareti gibi çok işlevli bir yapılanma sergilediler. Şehirdeki ticari hayat, Portekizlilerin hakimiyeti ile devam ederken, önemli sayıda Müslüman tüccar ve denizci, Portekizlilerin İber Yarımadası’ndaki reconquista politikasının Güneydoğu Asya’daki devamı niteliğindeki uygulamaları sonucu şehri terk etmek zorunda kaldılar.

Bunun temel nedeni Portekiz sömürgeciliğinin siyasi dehası Albquerque’nın Müslümanlara karşı İber’den kalma intikamcı duygusunun öne çıkmasıdır. İslam Sultanlıkların ve Müslüman tüccarların varlıklarına karşı girişimlere başlarken, Hindu Siam Krallığı kadar Sunda ve Panarukan’daki Müslüman olmayan bölgelerle temasa geçmeyi bu politikasının devam olarak hayata geçirdi. “Malaka şehrinde ise Hindu tüccarlara imtiyazlar ve haklar verirken, Müslüman tüccarları mümkün olduğunca bölgeden çıkartmaya çalıştı. Bunun sonucu olarak Müslüman tüccarlar Açe’ye yönelmeye başladılar.”[9]

Portekiz kaynaklarına göre şehirde “Kahire, Mekke, Aden, Etiyopya Kilwa, Hürmüz, Rum, Türk, Türkmen, Hıristiyan Ermeni, Gücerat, Chaul, Dabhol, Goa, Deccan, Malabar, Klings, Seylan, Arakan, Pegu, Siam, Kedah, Pahang, Patani, Kamboçya, Çampa, Koçin, Çin, Brunei, Linga, Timor, Madura, Cava, Sunda, Palembang, Jambi, Indragiri, Minengkabau, Siak, Aru, Pasai, Pedir, Maldivden tüccarlar bulunuyordu.” Pek çok kültür ve dinden insanı barındıran bu dönemin küresel ticaret şehrinde iletişim, yani lingua franca Malayca’ydı.[10] Portekizlilerin Doğu Afrika sahillerinden başlayarak bir yanda Çin, öte yandan, Banda Adaları’na kadar uzanan denizci imparatorluk kurma kararlılığının ardında, işte sadece Malaka şehir devletindeki bu insan çeşitliliğini okuyabilmekte yatıyor.

Öte yandan, bugüne kadar yayınlanan Türkçe kaynaklarda dile getirilen hususiyetlerle kıyaslandığında, böylesine görece erken bir dönemde Türklerin Malaka gibi dönemin küresel ticaret antreposundaki varlığı üzerinde durulmayı hak etmektedir. Türkler nasıl ve hangi yollardan Malaka’ya ulaşıyorlardı? Bu sorunun cevabı, kaynaklarda Rum, Türk, Türkoman olarak zikredilen sosyal grubun -tıpkı Ermeni tüccarlar gibi- Hürmüz üzerinden bölgeye geldikleri yönündedir. Dönemin gemi teknolojisi ve tüm ticari hayatın kayıtsız şartsız bağımlı muson iklimi dikkate alındığında Batı Asya kıyılarından yola çıkan Türkler önce Gücerat, yani Batı Hindistan sahillerinde konaklıyor, ardından Güceratlıların idaresindeki gemilerle Malaya’ya iniyorlardı. Türk tüccarlarla ilgili bir başka önemli not, bu grubun Mart ayında Gücerat’tan Malaka’ya iniyor, dönüşte Maldiv Adaları’na uğrayarak önemli bir deniz ticaretinde aktörlerden biri olarak yer alıyorlardı.[11]

Portekizlilerce Malaka’daki ticarete tam anlamıyla el konulması, sadece Hint Okyanusu ticaretini büyük ölçüde kontrolleri altında tutan Müslüman tüccarların varlığına darbe vurmayı değil, aynı zamanda, baharat ticaretinin Doğu Akdeniz’den başlayarak taşıyıcısı konumundaki Venediklilerin Avrupa’daki hakimiyetlerine de son vermeyi hedefliyordu. Albuquerque, bu küresel plan somut ifadesini, Makala’nın ele geçirilmesi halinde Kahire ve Mekke’li Müslümanların büyük zarar görecekleri ve Venediğin Lizbon ticaretine bağlanacağını dile getirmesinde bulmaktadır.[12]

Malaka’ya hakim olan Portekizlilerin bir sonraki hedefi Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe bölgesindeki liman şehirlerini yani Pasai, Pidie ve Bandar Açe’yi ele geçirmek olacaktır. Bu gelişme, bir başka yazıya konu edilecektir.

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=141739&q=%C3%B6zay


[1]C. H. Wake, “Melaka in the Fifteenth Century: Malay Historical Traditions and the Politics of Islamization”, (Ed.), Kernial Singh Sandhu; Paul Wheatley, Melaka: The Transformation of A Malay Capital: 1400-1980, Kuala Lumpur, Oxford University Press, 1983, s. 140, 142; O. W. Wolters, The Fall of Srivijaya In Malay History, East Asian Historical Monographs, Oxford University Press, Kuala Lumpur, 1970, s. 77-8; Keith W. Taylor, “The Early Kingdoms”, (Ed.), Nicholas Tarling, The Cambridge History of Southeast Asia, Vol. I, Part I: From early times to 1500, Cambridge University Press, Cambridge, 1992, s. 175; Henry Yule; Henri Cordier, The Book of Ser Marco Polo: The Venetian, Concerning The Kingdoms and Marvels of the East, Vol. 2, Third Edition, Munshiram Manoharlal, New Delhi, 1920, s. 282; E. Koek, “Portuguese History of Malacca”, Journal of Royal Asiatic Society, June,1886, s. 117, 119; Armando Cortesao, (Ed.), The Suma Oriental Of Tome Pires, II. Cilt, Asian Educational Services, New Delhi, 1990, s. 233.
[2]Luis Filipe Ferreira Reis Thomaz, “The Malay Sultanate of Melaka”, (Ed.); Anthony Reid, Southeast Asia in the Early Modern Era: Trade, Power and Belief, Cornell University Press, Ithaca, 1993, s. 70.
[3]A.H.Hill, The Hikayat Abdullah, Abdullah bin Abdulkadir, An Annotated Translation, OUP, Kuala Lumpur, 1970, s. 46.
[4]M.J.Pintado, (Ed.), Portuguese Documents on Malacca, Vol. 1:1509-1511, National Archieves of Malaysia, Kuala Lumpur, 1993, s. 87, 89, 91; Frederick Charles Danvers, The Portuguese in India: Being a History of the Rise and Decline of Their Eastern Empire, Frank Cass, II. Baskı, Vol. I, London, 1966, s. 180; P. E. De Josselin De Jong; H. L. A. Van Wijk, “The Malacca Sultanate”,  Journal Southeast Asian History, Vol. 1, No. 2, September, 1960, s. 23; Frederick Charles Danvers, The Portuguese in India: Being a History of the Rise and Decline of Their Eastern Empire, Frank Cass, II. Baskı, Vol. I, London, 1966, s. 181.
[5]M. N. Pearson, “Introduction”, (Ed.), M. N. Pearson, Spices in the Indian Ocean World, Variorum, 1996, s. xxii; Om Prakash, “Restrictive Trading Regimes: VOC and the Asian Spice Trade in the Seventeenth Century”, (Ed.), M. N. Pearson, Spices in the Indian Ocean World, Variorum, 1996, s. 318.
[6]M.J.Pintado, (Ed.), Portuguese Documents on Malacca, Vol. 1:1509-1511, National Archieves of Malaysia, Kuala Lumpur, 1993, s. 317; Frederick Charles Danvers, The Portuguese in India: Being a History of the Rise and Decline of Their Eastern Empire, Frank Cass, II. Baskı, Vol. I, London, 1966, s. 223.
[7]M.J.Pintado, (Ed.), Portuguese Documents on Malacca, Vol. 1:1509-1511, National Archieves of Malaysia, Kuala Lumpur, 1993, s. 327.
[8]Sanjay Subrahmanyam, “Commerce and Conflict: Two Views of Portuguese Melaka in the 1620s”, JSAS, Vol XIX, No.1, March, 1988, s. 63.
[9]B. Schrieke, Indonesian Sociological Studies, Part One, W. Van Hoeve Ltd – The Hague, Bandung, 1955, s. 42.
[10]Armando Cortesao, (Ed.), The Suma Oriental Of Tome Pires, I-II. Cilt, Asian Educational Services, New Delhi, 1990, s. 268; F.J. Moorhbad, A History of Malaya and Her Neighbours,  Volume One, Longmans, London, 1957, s. 188. 
[11]Armando Cortesao, (Ed.), The Suma Oriental Of Tome Pires, I-II. Cilt, Asian Educational Services, New Delhi, 1990, s. 269.
[12]J. C. Van Leur, Indonesian Trade and Society: Essays in Asian Social and Economic History, W. Van Hoeve Publishers Ltd-The Hague, 1967, s. 161.