TAYLAND etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TAYLAND etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2020 Salı

Tayland’da artan siyasi değişim talebi / Increasing the demand for a political change and in Thailand

Mehmet Özay                                                                                                                            20.10.2020

Darbeler ülkesi Tayland’da iktidardaki darbeci hükümete yönelik tepkiler sürüyor. Göstericilerin hedefinde darbeci başbakan Prayut Chan-o-cha ve monarşi yer alıyor.

Başbakan Prayut, istifa çağrılarına olumsuz cevap verirken, toplantı yasağına rağmen gösterilerin devam etmesi karşısında, toplanma yasağı sonrasında, bazı yayın organlarına gösterilerle ilgili yayın yasağı getirildi. 

Ülkede demokratikleşme talebiyle gündeme gelen gençler meydanları doldurmaya devam ediyor. Gösterileri orgazine eden liderlerin göz altına alınmasına rağmen, eylemlerin lidersiz devam etmesi yeni bir toplumsal tepki biçimi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Yakın geçmişte kırmızı tişörtlüler ile sarı tişörtlülerin gösterilerine tanık olunan ve kanlı şekide bastırılar gösterilerin yerine, son üç aydır demokrasi talebiyle meydanları dolduran genç nesil ile  yeni bir muhalefet oluşumunun ortaya çıktığı görülüyor.

Prayut hükümeti henüz orduyu göreve çağırmasa da, gelişmeler dikkate alındığında, parlamentonun sıkıyönetim ilân etmesi olasılıklar arasında bulunuyor. Gösterilerin hedefindeki bir diğer isim olan nonarşi kurumundan ise şu ana kadar kamuoyuna bir açıklama yapılmış değil.

Başbakan Yingluck Shinawatra’ya 2014 darbesi

2014 yılındaki darbenin ardından ülkeyi darbe hükümetiyle yöneten general Prayut ancak 2019 yılında seçimlere yeşil ışık yaktı. Bu süre zarfında, darbe anayasasını meclisten geçiren Prayut hükümeti demokrasi karşıtı bir sistem oluşturmasıyla eleştirilere hedef olmuştu.

2001 yılından bu yana darbe dönemleri hariç ülkeyi yöneten Shinawatra ailesine mensub yurt dışında bulunan iki sabık başbakan Thaksin Shinawatra ve Yingluck Shinawatra ise haklarında açılan davalar nedeniyle ülkeye dönemiyorlar.

Bu gelişmelerin sonucu olarak darbeci general Prayut’un kurduğu Palang Pracharat partisi hükümeti kurma şansı yakalasa da, Tay kamuoyu bu gelişmelerden memnun olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Darbe sonrası düzenlemeleri kendi lehine kullanan Prayut’un başında bulunduğu Palang Pracharat partisinin seçimleri kazanması, ülkede demokratikleşmenin önündeki en büyük engel kabul ediliyor.

Demokrasi çağrışı ve monarşide reform

Öğrencilerin başını çektiği gösterilerde iki temel hedef bulunuyor. İlki ülkede demokratikleşme süreçlerini askıya alan Prayut hükümeti ikincisi ise, monarşide reforma gidilmesi.

Ülkede siyasal rejimin temellerine bakıldığında monarşi, ordu ve Bangkok eliti ilişkisinin temel hedef olarak alındığını söylemek gerekiyor.

2000’li yıllarda ülke gündemini oluşturan ve uluslararası medyada yankı Thaksin yanlısı kırmızı tişörtlüler ile monarşi yanlısı sarı tişörtlülerin oluşturduğu iki siyasal grubun, en azından şu ana kadarki gelişmeler çerçevesinde gösterilerde yer almaması dikkat çekiyor.

Bununla birlikte, öğrenci kitlelerinin gösterilerde ağırlığı oluşturması ve lidersiz olarak gösterilerin devam etmesi, yeni bir toplumsal tepki biçiminin geliştiğini ortaya koyuyor.

Bu durum, 2006 ve 2014 yıllarında darbeye maruz kalan Shinawatra ailesine mensup iki başbakanın özellikle, ülkenin kuzeyindeki toplumsal tabanının öncülüğü yerine akla, geçen Şubat ayında yasaklanan Yeni Gelecek Partisi (Future Forward Party) destekçileri olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Shinawatra dönemi

O dönem ülkenin medya zengini kabul edilen Thaksin Shinawatra’nın ilk başbakanlık dönemi 2001 yılı Ocak ayında başbakanlık koltuğuna oturmasıyla başlaması, ülkede yeni bir döneme girildiğine ortaya koyuyordu.

Thaksin’in 2005 seçimlerini de kazanmasının ardından, 2006 yılında ‘Demokrasi için Halk İttifakı’ adı verilen grubun Thaksin’in istifaya zorlaması ve ardından darbeyle yerinden edilmesi, ülkede geçiş hükümetini iş başına getirdi.

Thaksin’in kızkardeşi Yingluck’un başında bulunduğu Pheu Thai Partisi’nin 2011 yılındaki seçimleri kazanması, darbeci sistemin toplumun önemli bir bölümü tarafından kabul edilmediğinin kanıtıydı.

Yincluck Shinawatra hükümeti, sivil demokrasiyi egemen kılma adına başbakan bazı reform girişimlerinde bulunurken, bu gelişme yukarıda dikkat çekilen köklü kurumlarda uyandırdığı rahatsızlık sonucu gizli/açık darbe gerçekleştirildi.

Bu süreçte, ordu ve Bangkok eliti, hakkında açılan davalar nedeniyle 2008 yılında ülkeyi terk eden Thaksin’in perde arkasından ülkeyi yönettiğini ileri sürerek, 2014 yılında bu sefer başbakan Yingluck Shinawatra’yı istifaya zorladı.

Kendilerini, ‘Halkın Demokratik Reform Komitesi’ olarak adlandıran bir grubun başbakanlık binasını basmasının ardından, Yingluck seçimlere gidilmesi şartıyla görevinden istifa etmişti. Ancak seçimler yerine, general Prayut Chan-o-cha’nın darbesi ve ardından beş yıl süren darbe hükümeti göreve geldi.

2006 ve 2014 darbelerindeki benzerlik, önce ortaya sivil bir grubun çıkması ve ardından ordunun darbe yapması şeklinde gerçekleşmesi, ordunun doğrudan sivil yönetime müdahale etmeyip, monarşi ve darbe yanlısı sivilleri harekete geçirmesi şeklinde gerçekleşti.  

Ülkede geniş halk kesimlerinin Thaksin’in liderliğini yaptığı demokrasi yanlısı ile monarşi ve Bangkok elitini desteleyen çevrelerin oluşturuğu iki temel bloğa ayrılması 2000’li yılların ortalarından itibaren ülkede zaman zaman ortaya çıkan gösterilere neden oldu.

Yeni muhalefet kimliği

Bugün gelinen noktada ise, farklı bir toplumsal kesimin ve yeni bir muhalefet biçiminin ortaya çıktığı görülüyor.

Öyle ki, ülke gündemini meşgul eden gösterilerde toplumsal kitle, sadece güçlü bir darbe geleneğine sahip ülkede orduyu hedef almıyor.

Bunun ötesinde, bu yapının ardındaki siyaset dışı alanla da bağlantılı olarak, bir tür kutsallığı içinde barındıran Tay Krallık makamında reform çağrısında bulunması hiç kuşku yok ki, önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.

Ülkenin modern tarihinin başlangıcı kabul edilebilecek olan 1932 yılındaki reform çağrısı ile karşılaştırılabilir yönleri olduğunu söylemek mümkün. O dönem çağrıyı yapan çevreler arasında ordunun da olmasına karşın, bugün öğrenciler başta olmak üzere geniş toplum kesimlerinin varlığı, Tay toplumunda dönüşen sosyal yapının ve farklılaşan taleplere de ışık tutuyor.

Yincluk Shinawatra geçen gün yaptığı açıklamada altı yıl önce olanlara gönderme yaparak, kendisini istifaya zorlayan çevrelerin bugün benzer bir süreçle karşı karşıya kaldıklarına dikkat çekerek, darbeci general Prayut’un dolaylı olarak istifaya davet etti.

Göstericiler taleplerinde kararlı olduklarını ortaya koyarken, Başbakan Prayut’un gösteriler karşısında şu ana kadar toplantı ve gösteri yasağı ile medya organlarını hedef alan kararları ile gelişmeleri kontrol etmeye çalışıyor.

Ancak Prayut, daha önce yaptığı açıklamalarda sıkıyönetim ilân edebileceğini söylemesi, ülkede durumun gergin olduğunu ortaya koyuyor. Mevcut hükümetin böylesi bir karar alması, ülke genelinde daha geniş gösterilern meydana gelmesine yol açabilir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/20/taylandda-artan-siyasi-degisim-talebi-increasing-the-demand-for-a-political-change-and-in-thailand/

16 Ekim 2020 Cuma

Tayland’da göstericilerin demokrasi talepleri / Demonstrations for democracy in Thailand

Mehmet Özay                                                                                                                           17.10.2020

Tayland’da başkent Bangkok’da yoğunlaşan gösteriler sonrasında darbeci hükümet olağanüstü hâl kararı aldı.

Tayland’da son birkaç ayda yaşanan hareketlilik, 2014 yılı Mayıs ayındaki darbenin ardından gerçekleşen en önemli toplumsal gelişme olarak dikkat çekiyor.

Genç kitlelerin, darbe yanlılarının yönetimden uzaklaştırılması ve demokratikleşme talepleriyle meydanları doldurması, 2019 yılının ikinci yarısı boyunca Hong Kong’da gerçekleşen gösterileri akla getiriyor.

Darbeci hükümetin başındaki Prayut Chan-o-cha yaptığı açıklamada, göstericilerin taleplerini reddettiğini ve istifa etmeyeceğini açıklarken, geçen gün yaptığı “otuz günlük olağanüstü hâl alınacağı yönündeki” söylemiyle verdiği göz dağını, dün hükümet tarafından alınan kararla yürürlüğe koydu.

Darbeci başbakan Prayut’un, olağanüstü halin dışında sokağa çıkma kararı alınabileceğini gündeme getirmesi, aslında ülkede durumun ne denli kritik olduğunu ortaya koyuyor.

Öte yandan, parlamentoda muhalefeti oluşturan ve Thaksin Shinawatra yanlısı olduğu bilinen

Pheu Thai Partisi’nden yapılan açıklamada, Prayut darbe güvenlik güçlerinin göstericilere yönelik aşırı tepkisine son vermesi yönünde hükümete çağrıda bulundu.

Genel talep demokratikleşme

Bununla birlikte, ülkede yaşanan gelişmeleri tek bir siyasi hareket bağlamak mümkün değil. Onyıllarca darbe yönetimlerine maruz kalan ülkede, yeni nesiller yeni siyasi görüşlerle ortaya çıkarken, buluştukları temel hedef ülkede sivil ve demokratik yönetimin hakim olması.

Her ne kadar Thaksin ailesi son yirmi yılda ülkedeki demokrasi hareketinin öncüsü olarak dikkat çekse de, değişen bölgesel ve küresel koşulların da etkisiyle demokratikleşme konusunda farklı kesimlere mensup siyasilerin seçmenleri yönlendirebilme yeteliliğinde olduğunu söylemek mümkün.

Bu noktada, 2018 yılında kurulan ve 2019 seçimlerinde süprriz bir şekilde parlamentoda üçüncü parti konumuna gelen Yeni Gelecek Partisi’ni (Future Forward Party) hatırlatmak gerekiyor.

Geçtiğimiz Şubat ayı sonlarında anayasa mahkemesi tarafından partiye kaynak aktarımında usulsüzlük iddiasıyla kapatma kararı verilse de, bu partiye oy veren altı milyon seçmenin taleplerinin bugünlerde Bangkok’daki göstericiler ile ülke genelinde bu gelişmeye destek verenlerle örtüştüğüne kuşku yok.

Monarşi hedefteki isimlerden

Gösterilerin hedefinde darbeci yönetimle işbirliği yapan kral King Maha Vajiralongkorn da bulunuyor. 13 Ekim 2016 tarihinde vefat eden babası Bhumibol Adulyadej’in karizmasından son derece uzak ve popularitesi oldukça düşük bir görünüm çizen Kral Vajiralongkorn’un kendi başına hareket etmediği de biliniyor.

Budist Tay toplumunda yarı-tanrı kabul edilen kralların bu özelliklerin Kral Vajiralongkorn’da da bulunduğu düşünülse de, söz konusu bu kurumsal yapının babası döneminde sahip olduğu önemde olduğunu söylemek güç.

Bu noktada, son beş yıldır ülke yönetiminde kral Vajiralongkorn’dan başka siyasi anlamda söz sahibi olan bir başka çevre var ki, o da saray çevresi. Monarşiye destek veren eski siyasiler ve ordu mensuplarından oluşan, bir tür danışma meclisi işlevi gören yapı Bangkok eliti olarak adlandırılıyor.

Prayut: Darbe sonrası sözde demokrat

2014 yılında dönemin başbakanı Yingluck Shinawatra’ya hükümetine karşı gerçekleştirilen askeri darbenin mimarı general Prayut Chan-o-cha, ordu mensuplarından teşkil ettiği Palang Pracharath Partisi ile sözde sivil siyasette yeni bir aktör olarak yer alırken, 2019 yılına kadar ülkeyi darbe hükümeti marifetiyle yönetti.

2014 darbesinin ardından Tay toplumuna, “en kısa sürede seçim yapılacağı” vaadinde bulunan Prayut hükümeti söz konusu seçimleri ancak 2019 yılında gerçekleştirdi.

Bununla birlikte, 2014-2019 yılları arasındaki geçen beş yıllık süre zarfında ise anayasada yapılan değişiklikler ile sivil siyaset ve genel anlamda demokratikleşme süreçlerini engellemeye yönelik yapılaşma bugünkü siyasi taleplerin nedenlerini oluşturuyor.

Göstericilerin temel isteği, ülkede gayri meşru yarı-sivil yönetimin sona erdirilmesi ve yeni anayasa taleplerinden oluşuyor.

Bunda özellikle, her darbe dönemi sonrasında yeni bir anayasanın kaleme alınmasıyla mevcut rejimin meşruiyetinin sağlanması ve mevcut demokratikleşme sürecine engel olunması yatıyor.

21. yüzyıl ve değişim talepleri

Darbeler ülkesi olarak da bilinen Tayland, monarşiyle yönetiliyor. Sözde demokrasinin monarşi, ordu ilişkisine bağlı olduğu ülkede, 2000’li yıllarda, dönemin iletişim sektörünün önde gelen işadamı Thaksin Shinawatra’nın pragmatik ve populist söylemlerle ülke siyasal sistemine yeni bir soluk vermesi kurulu yapıda rahatsızlığa yol açmıştı.

Thaksin Shinawatra’nın bu popülist söylemi kurduğu partiye Taylılar Taylıları Sever (Thai Rak Thai)  adını vermesinden de ortaya çıkarken,  2001 yılındaki seçimlerde başbakanlık koltuğuna oturdu.

Özellikle, ülkenin kuzey bölgelerinde karşılık bulan ve merkezi hedef alan söylem ve politikalarıyla dikkat çeken Thaksin’in 2006 yılındaki seçimleri de kazanması ülkenin derin devlet yapılaşması olarak adlandırılabilecek monarşi-ordu-elitlerde memnuniyetsizlik yarattı.

19 Eylül 2006 tarihinde demokratik yollarla seçilmiş Thaksin hükümetini hedef alan darbenin ardından, kendisine yönelik suçlamalar karşısında 2008 yılında ülkeyi terk etti.

Geçiş hükümetinin ardından yapılan seçimlerde bu sefer kızkardeşi Yingluck Shinawatra, 2011 yılında başbakanlık koltuğuna oturması, ülkenin eliyle Thaksin tarafından yönetildiğine dair görüşleri gündeme getirdi.

Bunun sonucu olarak 2014 yılında dönemin generali Prayut Chan-o-cha tarafından gerçekleştirilen kansız darbe ile sivil idareye son verilirken, ordu mensupları bir kez daha üniformalarını çıkartıp sivil demokraside yer almaya başladılar. 

Temelde ülkenin siyasal kaderinin devam ettiği şeklinde yorumlanabilecek bu gelişmeye rağmen, Tayland’da özellikle yeni nesillerin demokrasi konusundaki talepleri çeşitli yasa ve uygulamalarla baskı altına alınıyordu.

Bu gelişme, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) ikinci büyük ekonomisi olan Tayland’da toplumsal ve siyasal gelişmelerin önünü tıkayan önemli bir duruma işaret ediyor.

Patani Müslümanları ve Arakanlılar

Tayland’da yaşanan bu gelişmelerin özellikle ülkenin güneyinde Patani bölgesinde ve kuzey’deki komşusu Myanmar ve Bangladeş’den kaçak yollarla ülkeye giren Arakanlı Müslümanlar bağlamında da olumsuz etkisi olduğunu söylemek gerekiyor.

Uzun yıllar monarşi-ordu-elitler üçlüsünün yönetimine konu olan ülkede demokratikleşme konusunda atılan çeşitli adımların darbelerle geri çevrilmesi hiç kuşku yok ki, ülkenin güneyindeki bölge müslümanlarının tarihsel olarak ana vatanı kabul edilen Patani bölgesindeki Malay halkın bağımsızlık ve/ya özerklik talepleri konusundaki süreçlerin de akamete uğramasına neden oluyor.

Bu noktada, son dönem gelişmelerine göz atıldığında 2011 yılında Shinawatra hükümeti döneminde başlayan görüşmeler, 2014 yılındaki darbe sonrasında akamete uğraması bunun en iyi göstergelerinden biri.

Arakanlı Müslümanların Myanmar’ın Bengal Körfezi’ne bakan Rakhine Eyaleti’nde yaşayan Arakanlı Müslümanların 2012 yılından bu yana yaşanan gelişmeler sonrasında nüfusun büyük bir bölümü bölgeyi terk edip özellikle Bangladeş’e sığınırken bir bölümü de insan kaçakçılarının kurbanı olarak deniz ve kara yoluyla güneyde Malezya’ya geçmeye çalışıyor.

Bir yandan deniz öte yandan kara yolundan kaçak yollarla Malezya’ya geçmeye çalışan Arakanlı Müslümanlar Tay güvenlik güçlerinin insanlık dışı baskılarına maruz kalıyorlar. Teknelerdeki sığınmacıların karaya çıkmalarına izin verilmezken, karadan gelenlerin de akibeti de bunlardan farklı olmuyor.

Özellikle, 2015 yılında Tayland-Malezya sınırında bulunan ve sığınmacılara ait olduğu tespit edilen toplu mezar, Tayland’da darbe yönetimleri döneminde güvenlik güçlerinin keyfi uygulamaları ve uluslararası insan hakları çevrelerin taleplerinin dikkate alınmaması sığınmacıların yaşamı konusunda belirleyici oluyor.

Tayland’da yaşanan gelişmeler, ülkede özellikle 2006 yılında dönemin Thaksin Shinawatra hükümetine yönelik gerçekleştirilen darbenin izlerinin devam ettiğini ortaya koyuyor. Bununla birlikte, demokrasi talebinin giderek geniş kitleler tarafından gündeme getirildiği de gözleniyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/10/17/taylandda-gostericilerin-demokrasi-talepleri-demonstrations-for-democracy-in-thailand/



25 Mart 2019 Pazartesi

Tayland’da seçim ve demokrasi / Elections and Democracy in Thailand

Mehmet Özay                                                                                                                        25.03.2019
foto: asia.nikkei.com
Tayland’da beklenen seçim nihayet 24 Mart, Pazar günü yapıldı. 2014 yılında ordunun seçilmiş sivil hükümete yönelik darbesinin ardından ülkenin bir kez daha demokratik yönelime evrilmesi anlamı taşıması dolayısıyla bu seçim önemliydi. Uzunca bir süre beklenen seçimin tamamlanmasının ardından sıra yeni bir hükümetin nasıl kurulacağına geldi.

Yaklaşık 52 milyon seçmenin 500 sandalyeli parlamentoyu belirleyecek. Kesin sonuçların Mayıs ayı içerisinde açıklanması bekleniyor. 2011 yılından sonra yapılan ilk seçim olmasıyla dikkat çeken dünkü seçime çok sayıda parti katılırken, temelde darbeci ve darbe karşıtı olmak üzere iki koalisyondan bahsetmek mümkün.

Thaksinci parti ilk sırada ama…

İlk sonuçlar dikkate alındığında, Thaksin yanlısı Pheu Thai Partisi en çok milletvekili çıkardı. Pheu Thai, şu an itibarıyla kazandığı 135 milletvekilliği ile tek başına iktidar kurması bir yana, çeşitli koalisyon hesaplarına rağmen, hükümet kurması oldukça zor gözüküyor.

Bununla birlikte, Pheu Thai Partisi, ülke seçmeninin darbeciler karşısında yine sivil, kendilerinden ve değişimden yana bir siyasi parti olarak varlığını görece güçlü bir şekilde devam ettirmesiyle dikkat çekiyor.

Darbecilerin partisi olarak adlandırılan ve darbeci Prayut’u başbakan adayı olarak gösteren Phalang Pracharat Partisi ise şu anki rakamlara göre 117 milletvekili ile ikinci sırada.

Yeni bir parti olan ve hedefine gençleri koymuş olan Future Forward Partisi ise ilk seçimi olmasına rağmen aldığı 80 milletvekili ile üçüncü sırada. Future Forward Partisi’nin gerek koalisyon gerek önümüzdeki dönemde ülke siyasal yaşamında bir güç olacağı tahmin ediliyor.  

2006 yılındaki darbenin ardından ordu tarafından göreve taşınan, ülkenin köklü partisi olarak bilinen Demokrat Parti ise 53 milletvekili ile dördüncü sırada. Bu çerçevede, seçimin belki de ilk önemli sonucu Demokrat Parti lideri ve bir dönem başbakanlık yapan Abhisit Vejjajiva seçim başarısızlığını üstlenerek parti başkanlığından istifa ettiğini açıkladı.

Parçalı demokrasi

Yukarıda dikkat çekilen milletvekilleri sayıları, herhangi bir partiyi tek başına iktidara taşımaya yetmediği aşikâr. Burada önemli olan, 500 sandalyeli parlamentonun ötesinde, atamaları ordu tarafından yapılacak olan 250 üyeli senatonun başbakan seçiminde milletvekilleri ile aynı oy hakkına sahip olması.

Son beş yıldır ülkeyi yöneten darbeci hükümet 2017 yılındaki anayasa değişikliği ile 250 üyeli senato üyelerinin ordu mensuplarınca belirlenecek olması, sivil yönetim üzerinde bir gölge darbe işlevi gördüğüne kuşku yok.

Bu bağlamda, Phalang Pracharat Partisi parlamentoda 126 milletvekilen ulaşması halinde 250 üyeli senatonun desteğiyle toplam 376 oyla başbakanı belirleme ve hükümeti oluşturma hakkını elde edecek. Veya ikinci senaryo olarak, aralarında Demokrat Parti’nin de olduğu mevcut siyasi partilerden biri veya birden fazla parti ile koalisyon kurarak bu süreci kendi lehine yine kullanabilecek.

Thaksinci Pheu Thai Partisi’nin sahip olduğu milletvekili sayısına ve tıpkı daha önceki seçimlerde olduğu üzere, mevcut siyasi partilerle koalisyon kurma gücüne rağmen, senatonun 250 oyunu aşabilecek bir sayıya ulaşması mümkün gözükmüyor.

Bu durum, başbakanın belirlenmesinde ve hükümetin kurulmasında ordunun belirleyeceği ve kuvvetle muhtemel ordu eski mensuplarından oluşacak senatonun belirleyiciliği dikkate alındığında Tayland’da parçalı bir demokrasiden söz etmek mümkün.

Halkın seçimdeki rolünden ziyade, seçim öncesi alınan kararların belirleyici olduğu 24 Mart seçimleri, önümüzdeki son beş yıl boyunca Tayland’da başbakan olarak yine eski general, yeni politikacı Prayut Chan-o-cha’yı ve onun belirleyeceği bir hükümet iş başında olacağına işaret ediyor.  

Bir kez daha koalisyon hükümeti

Yukarıda dikkat çekilen ve sıralamada büyük bir değişiklik olması beklenmeyen seçimin ardından hükümeti kimin kuracağı ise büyük ölçüde koalisyon bloklarına bağlı olacak. Bu noktada, küçük partilerin önemi daha da öne çıkıyor.

Bu süreçte, siyasi çıkar ilişkileri ile ülkede askeri darbe ve bunun sivil uzantılarına karşı durma cesareti gösteren partiler arasında bir ayrışma bekleniyor. Bunun, Thaksinci veya sivil eğilimli partilerin hükümet kurmasında ne kadar başarılı sonuç vereceğini ise önümüzdeki günlerdeki gelişmeler ortaya koyacak.

Bu sonuçlara göre, Pheu Thai partisinin tek başına iktidar olmamakla birlikte, her halükârda yeni bir koalisyon hükümetinin kurulacağı bir gelişme söz konusu.

Seçimden birinci parti olraak çıkan Pheu Thai Partisi başkanı Sudarat Keyuraphan, darbecileri destekleyen Phalang Pracharat ile koalisyon yapmayacaklarını açıkladı.

Darbecileri destekleyen Palang Pracharat Partisi ise, diğer partilerle hükümet ortaklığı üzerinden iktidarı kurmanın yollarını arayacaktır.

Siyasal değişim ama nasıl?

Seçimler öncesindeki düzenlemeler Thaksin yanlısı parti veya partilerin zaferinin önünü almaya matuf olduğundan, Pheu Thai partisinin tek başına iktidar olamaması doğal. Ancak bu durum, diğer siyasi partilerin duruşunun hangi yönde gelişeceği ve bu anlamda sivil toplum ve sivil siyaset yapma tarzlarındaki belirleyicilik rol oynayacak.

Seçim sonuçlarına bakıldığında, ülkede yapılan son beş seçimi Thaksin veya onu destekleyen partilerin zaferiyle bittiğini ortaya koyuyor. Darbelerle önü alınmaya çalışılan Thaksin Shinawatra’nın her seferinde ya kendisi veya onu destekleyen partilerin seçimlerden başarıyla çıkması, hiç kuşku yok ki, modern Tayland tarihinin en önemli gelişmelerinden biri.

Bu gelişme, ülkede değişimi isteyen halk kesimleri ile değişime direnen kurulu düzen yanlılarının yani monarşi, ordu ve Bangkok zenginleri arasında devam eden bir siyasal güç mücadelesinin ötesinde bir anlam taşıyor.

Bu gelişme, sürgünde bulunan ve 2010’dan bu yana yapılan sivil seçimlerde ilk sırayı alarak başbakanlık koltuğuna oturmuş olan Thaksin Shinawatra ve kızkardeşi Yingluck Shinawatra’larla bir şekilde bağlantılı olsa da, süreç salt Shinawatra ailesiyle sınırlı değil. Aksine, seçmenin ülke siyasal yapısında değişimi öncellemeye yönelik taleplerine karşılık gelen bir süreç yaşandığına dikkat çekmek gerekiyor.

Bu bağlamda, 2010’dan bu yana Shinawatra ailesinin olması kendi başına ülkede sivil yönetimin öncellenmesi talebi ve bu yönde sergilenen çabaya bir halel getirecek durum olarak algılanmamalı. Aksine, sivilleşerek değişmeyi öncelleyen bir toplumsal talebin önünün açılmasında belki de Shinawatraları bir araç olarak görmek mümkün.


9 Mart 2019 Cumartesi

Tayland’da seçimler öncesinde Thaksin’e şok / A shock to Thaksin pre-Election period in Thailand


Mehmet Özay                                                                                                                        09.03.2019

foto:bangkokpost.com
Tayland’da, 1932’de başlayan ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gündeme gelen askeri darbeler, ülkede siyaseti belirleyen başat bir gelişme olarak tarihe geçti. 21. yüzyıl, tıpkı benzeri ülkeler gibi yeni bir başlangıç anlamı taşıyacağına duyulan umut kendini gösterir gibi olsa da, isikrarlı bir sürece geçilmesi henüz söz konusu olmadı.

2014 yılında dönemin demokratik yöntemlerle belirlenmiş ve başbakanlığını Yingluck Shinawatra’nın yaptığı sivil hükümete yönelik darbenin ardından general Prayut Chan-o-cha başkanlık koltuğuna otururken, bir yandan da ülkenin kaderinin tıpkı 20. yüzyıldakinin devamı olacağına dair güçlü bir intiba bıraktı.

Darbe nedeni
Güneydoğu Asya ülkelerinde komünizmle yönetilen ülkelerin varlığına rağmen, bu denli sık darbenin ortaya çıktığı bir başka ülke bulunmuyor. Darbeler konusunda görüş beyan eden kimi araştırmacılar, darbelerin doğasının ekonomik bir temeli olduğunu ortaya koysalar da, bu görüş açıkçası Tayland’daki uygulamalarla örtüştüğü söylenemez.

Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nde (ASEAN), Endonezya’dan sonra ekonomik büyüklük bakımından ikinci sırada bulunan Tayland, bölgesel ve küresel ilişkiler bakımından da içe kapalı bir ülke değil. Aksine, son derece dinamik toplumsal yapısı, doğudan batıdan değişik ülkelerden dış yatırımlara konu olmasıyla dikkat çekiyor.

Bu durum, tıpkı bölgedeki diğer ülkelerde veya genel itibarıyla küresel ekonomide görülen  yaşanan durağanlığın Tayland’da olmadığı anlamına gelmiyor. Bu nedenle, ekonomik göstergelerin ülkede dünden bugüne darbelerin birincil nedeni olduğunu ileri sürmek tutarlı bir yaklaşım olarak kabul edilemez.
Bu nedenle, ülkede birbiri ardına gelen darbelerin ülkenin köklü siyasal eliti ve buna eklemlenen yapıların statükoyu koruma arzularından kaynaklanıyor.

Prayut darbeyi sivilleştirdi

Çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalarda başbakanlıkta veya siyasette gözü olmadığını açık seçik ifade eden Prayut, son dört yılı Güneydoğu Asya’da belli bir ağırlığı olan Tayland gibi bir ülkede başbakan olarak geçirdi. 24 Mart’ta yapılacağı açıklanan seçim, henüz bir değişiklik ihtimali göstermemesi nedeniyle hayata geçirilecek gibi gözüküyor.

Seçim kararına rağmen, seçim kampanyasına getirilen kısıtlamalar şeklinde ortaya çıkan demokratik seçim sürecini engellemeye matuf girişimler, ülkede demokratik seçim sürecinin son dört yılda hüküm süren eski asker-yeni sivil Prayut yönetiminin doğal bir sonucu olduğuna kesin gözüyle bakılıyor.

Siyasi partilere karşı yapılan bu girişimler Prayut’u başbakan adayı olarak gösteren Palang Parcharath Partisi’nin önünü açmaya yönelik olduğuna ise kuşku yok. Tabii bu görüntüye bakıp, ortada bir Prayut diktatörlüğünden bahsetme yanılgısına düşmemek gerekir.

Nihayetinde Prayut tek başına hareket eden bir lider değil, aksine, 2014 darbesi sonrasında kurduğu Ulusal Barış ve Düzen Konseyi (NCPO) adına hareket eden bir asker/sivil birey.

Sürpriz parti kapatma veya Thaksin’e vurulan darbe

Mevcut iktidar, 2014’den bu yana yeni anayasa çalışması başta olmak üzere siyasi karar mekanizmalarında yapılan değişikliklerle, sadece seçim gününe kadar değil, seçim sonrasında da varlığını sürdürme eğiliminde.

Bunun son örneklerinden biri, Kral Maha Vajiralongkorn’un kızkardeşi Ubolratana’yı başbakan adayı olarak gösteren ve sabık başbakan ve muhalefetin en güçlü lideri konumundaki Thaksin Shinawatra’nın  desteklediği belirtilen Thai Raksa Chart Partisi’nin kapatılması oldu. Anayasa mahkemesi partinin kraliyet kurumunun anayasa tarafından belirlenmiş kurallarına aykırı hareket ettiği gerekçesiyle kapatma kararı aldı.

Söz konusu anayasa, kraliyet ailesine mensup olanların ulusal siyasette aktif olarak yer alamayacağını ortaya koyuyor. Ancak Ubolratana’nın bir yabancıyla yapmış olduğu evlilik nedeniyle, zaten kraliyet ailesi haklarından feragat etmiş olmasına rağmen, anayasa mahkemesi böylesi bir karar almaktan geri durmadı.

Thaksin’nin yeni stratejisi

Seçimlere iki hafta alınan bu karar, partinin 282 adayının herhangi bir partiden aday gösterilmemesi nedeniyle doğrudan Thaksin Shinawatra’nın hedef alındığını söylersek abartmış olmayız. Çünkü 2000’lerin başından bu yana ülkede kurulu siyasal yapıya alternatif sivil bir politikacı olarak Thaksin ortaya çıkıyor.

Bu durumda, Thai Raksa Chart partisi’nin seçmenleri ne yönde kanalize edeceği, yani mevcut partilerden hangisinin destekleneceği veyahut da doğrudan bir protesto olarak seçmenlerine sandığa gitmeme konusunda yönlendireceği henüz kesinlik kazanmış değil.

2000’lerde rüzgar muhalefetten yana

Ülkede değişimin ismi olarak ortaya çıkan Thaksin 2000’lerden bu yana siyasetin tam odağında yer alıyor.

Thaksin Shinawatra, 2000 yılı Ocak ayında yapılan seçimlerin ardından ülke siyasal yaşamı için sıra dışı kabul edilebilecek bir gelişmeyle 2005 yılı Şubat ayında önemli bir başarı göstermişti.

Bu sivil yönetimin ülkeyi 21. yüzyıla sivil yönetim ve halkın öncellendiği bir siyasal yapıyla taşıması söz konusu ve belki de ülkeyi bu anlamda bölgesinde giderek öne çıkan bir güç haline getirebilecekken, 2006 yılında yapılan askeri darbe bu güçlü sivil çıkışın önünü kapatmaya matuf bir girişim olarak kabul edilmelidir.

Halkın, sivil yönetim ve statükocu yapılar arasındaki ayrımı iyi anladığının kanıtının ortaya konulması için bu sefer darbeyle geçen dört yılın ardından 2011 yılı Temmuz’un da yapılan seçimleri beklemek gerekti.

Bu sefer, Thaksin Shinawatra olmasa da, onun yerine siyasete atılan kızkardeşi Yingluck Shinawatra öncülüğünde bir kez daha ulusal parlamentoda çoğunluğu sağlayarak ülke yönetiminde söz sahibi oldu. Bu yinelenen ülkede değişimi öne çıkaran toplumsal talebin bir neticesi olurken, pratik bir karşılık olarak Yingluck ülkenin ilk kadın başbakanı oldu.

2019 Thaksin’e gülecek (mi?)

2000’lerden itibaren yapılan seçimlerde Shinawatra ailesi birinci parti olarak çıkarken, seçim sonrası hükümet kurma süreçlerinde diğer görece küçük partilerle ittifaklar gündeme geliyordu.

Seçimlere iki haftalık bir sürenin kaldığı bugünlerde Thai Raksa Chart Partisi’nin kapatıldığına göre, Thaksin Shinawatra’nın yeni bir çözüm arayışında olduğuna kuşku yok.

40’ı aşkın partinin seçimlere katılacağının açıklandığı bu süreçte, demokrasi yanlısı görüşleriyle öne çıkan partilere yapılacak yatırım Thaksin’e güvenen geniş bir kitlenin oylarının sürpriz bir partiyi ulusal siyasette ortaya çıkarması sürpriz olmayacaktır.


10 Şubat 2019 Pazar

Tayland’da seçim kapıda


Mehmet Özay                                                                                                                  10 Şubat 2019

foto:straitstimes.com
Tayland, 22 Mayıs 2014 darbesinin ardından ilk ‘demokratik’ parlamento seçimlerinin arefesinde. Seçimlerin 24 Mart’ta yapılacağı ilân edilirken, dört yıldır iktidarda olan darbecilerin bugüne kadar seçim sözlerini beş kez bozmaları, Tayland halkının yeni bir sürprizle karşılaşabileceği ihtimalini gösteriyor.

Her halükârda yapılması beklenen genel seçimler sonunda yeni parlamento, dolayısıyla yeni hükümet ve başbakan belirlenecek. Söz konusu bu seçim, dört yıl gibi uzun bir süre sonunda darbe yanlıları ile demokrasi yanlılarının mücadelesinin bir kez daha tekrarı anlamına geliyor.

Çelişkiler ülkesi

Bu bağlamda, modern tarihi boyunca Güneydoğu Asya’nın sürekli diktatörlük ve darbelere konu olan ülkesi Tayland’daki bu seçim tüm handikaplarına karşın, yeni bir demokratikleşme süreci ve heyecanına konu olacak.

Tayland, kapı komşusu Malezya, komünist rejimlerin hakim olduğu Kamboçya ve Laos’dan ve değişim sürecini ağır ve sancılı bir şekilde tecrübe etmekte olan Myanmar’dan çeşitli açılardan farklılıklar taşıyan bir ülke.

Ekonomik gelişmişliği, dış yatırım ve uluslararası ticaret bağlamlarında küresel çevrelere ve kamuoyuna açıklığına ve bunun yanı sıra, ASEAN’ın ikinci büyük ekonomisi olmasına rağmen, siyasal rejim ve yönetim becerisi konusunda aynı başarıyı gösteremiyor.

Çeşitli nedenlerle 12 kez askeri darbeye maruz kalan ve 20 kez anayasa değişikliğine gidilen ülkede, siyasi ve toplumsal barış noktasında istikrardan bahsetmek mümkün gözükmüyor.

Shinawatra’lar bu sefer yok ama…

Tayland’daki seçimlerde merakla beklenen Başbakan’ın kim olacağı sorusu. 2010’dan bu yana ülke siyasetinde muhalefeti temsil eden ve uluslararası çevrelerce de meşru kabul edilen Shinawatra hükümetlerinde başbakanlık yapan abi-kızkardeş Thaksin Shinawatra (2001-2006) ve Yingluck Shinawatra (2011-2014) doğrudan hedef oldukları askeri darbelerin ardından haklarında açılan davalar nedeniyle yurt dışına kaçmak zorunda olduklarından seçimlerde yer almayacaklar.

Shinawatra ailesinin ülke siyasetindeki etkisi kurdukları siyasi partiler kapatılmış olsa da, o dönem kendileriyle birlikte hareket eden siyasetçilerin varlığı ve özellikle kırsal kesimdeki seçmenin yoğunlukta olduğu halk desteği muhalefetin gücünü temsil ediyor.

Bu durumda, partileri kapanan Shinawatra’lar sahip oldukları önemli bir seçmen desteğini, alternatif olarak kurulan ve ittifak hesapları yaptıkları partilere kanalize ederek parlamentoda başarıyı hedefliyorlar. 

Darbeci Başbakan aday
Seçimlerin bir diğer adayı ise darbeci başbakan eski general Prayut Chan-o-cha. Yeni kurulan  ve ordunun desteklediği Palang Pracharath adlı parti, eski general yeni sivil siyasetçi Prayut’u partinin başbakan adayı olarak gösterdi.

2014 darbesinin mimarı ve ardından yine çoğunluğunu ordu mensuplarının ve/ya destekçilerinin oluşturduğu meclis tarafından başbakanlığa seçilen Prayut bu kez halk önünde şansını deneyecek.

Prayut’un aday olması, darbeci subayların sivil siyasette kalıcı olma arzularının bir devamı olarak görülmeli. Öyle ki, 2006 yılı Ekim ayında Thaksin hükümetine karşı darbeyi gerçekleştiren General Sonth Boonvaratkalin de, 2011 seçimlerinde Yingluck’a karşı yarışmıştı.

Ancak o seçimi Sonth’ın şahsında darbeciler kaybeden taraf olurken, Shinawatra ailesinin halk nezdindeki popülaritesi bir kez daha kanıtlanmış ve Yingluck başbakanlık koltuğuna oturmuştu. 2011 seçimleri öncesindeki bir yazımda, o dönemki mücadeleyi Thaksin ve Monarşi arasında ikinci raund olarak tanımlamıştım.

Şayet bir değişiklik olmazsa, önümüzdeki ay yapılacak olan seçimlerde Shinawatra ailesinden biri yarış/a/mayacak. Ancak yapılacak genel seçim, bir kez daha Thankin ile monarşi ve çevrelerinin siyasi mücadelesi olacağına kuşku yok.

Monarşi ve siyaset ilişkisi

Ülkenin ağırlıklı nüfusunu teşkil eden Tay’ların ve bu kitlenin inanç değerlerini oluşturan Budizm’in yanı sıra, hiç kuşku yok ki ülkede belirleyici olan monarşidir. 2016 yılı Ekim ayında vefat eden ve Chakri hanedanlığının 9. kralı kabul edilen Bhumibol Adulyadej’in, Tay toplumunda yarı tanrı konumunda oluşunun salt sosyal ve dini özelliklerle açıklanması veya bu alanla sınırlandırılması mümkün gözükmüyor.

Öyle ki, ülkenin modern siyasal yaşamında monarşi ile ortak çıkarlar etrafında eklemlenen bir siyasi yapılaşma mevcut. Bunlar özellikle başkent Bangkok’taki sivil ve askeri elitler ve iş çevreleri.

Buna karşılık Shinawatraların öncülüğünde gelişen muhalefet hareketinin de ağırlıklı olarak ülkenin kırsal kesimlerindeki kitlelerce desteklenmesi merkez-çevre çatışmasının bir tezahürü olarak kabul edilebilir.

Monarşinin aktif siyasetten ne anladığı bir yana, ordu ve bazı siyasi çevreler bir yandan monarşinin varlığını koruduklarını iddia ederken, öte yandan da aslında kendi varlıklarının devamı için mücadele verdiklerini de göz ardı etmemek gerekir.

Bu noktada, komşu ülkelerde veya Doğu Asya’da gözlemlenen monarşilerin aksine, Tayland’da saray ve çevresinin toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki belirleyiciliğine, Adulyadej’ın hayatta olduğu sürece şüphe yoktu.

Kral Adulyadej daha hayattayken, yani 2014 Mayıs’ında ordunun darbe girişiminin sarayın isteği ve/ya desteğiyle olup olmadığı sorgulaması yapılıyordu. Ancak o dönem Adulyadef ilerleyen yaşı ve hastalığı nedeniyle herhangi bir siyasi gelişme konusunda karar verecek bir konumda olmaması, ordunun sarayda kraldan başka çevrelerin desteği olduğu veya bu destek olmadan darbeyi gerçekleştirmiş olabileceğini akıllara getiriyordu.

Bu noktada, krala bağlı bir komisyonun -ki içinde eski başbakanlar, ordu mensupları gibi ülke siyasetinde söz sahibi bireylerin olması, karar mekanizmasında bu konseyin aşılamayacağı gibi güçlü bir intibaı da akla getiriyor.

Tayland halkı ümitvar (mı?)

2014 darbesinin ülkeye ne kazandırıp kazandırmadığı bir yana, Mart ayı sonunda yapılması plânlanan seçimlerde ülkenin Adulyadef’ın aksine halk katmanlarında aynı sevgi ve saygıyla anılmayan oğlunun sarayın başında olduğu bir dönem söz konusu.

Adulyadef ve oğlu Vajiralongkorn arasında halkın siyasi karar tercihlerinde ne türlü farklılaşmalara neden olup olmayacağıyla da sorgulanması gereken ve merakla beklenen bir durum.

Adulyadef’ın daha önce onay verdiği siyasi çevrelerin ve/ya desteklediği darbecilerin aksine, bugün babasının karizmatik kişiliğinden ve ‘kutsallığından’ yoksun Kral Vajiralongkorn ile üniformalarını çıkarmış ve sivil siyasette yer alan darbecilerin sandıklarda siyasi başarı gösterip göstermeyecekleri sorusunun ortaya atılmasına neden oluyor.

Öyle ki, saray çevrelerinde yaşanan, siyasal anlamda ilk bölünme ve ülke basınında ‘deprem’ olarak nitelenen gelişme mevcut kralın kızkardeşi 67 yaşındaki Ubolratana, Thai Raksa Chart partisi tarafından başbakan adayı olarak ilân edilmesi oldu.

1972 yılında bir Amerikan vatandaşıyla evliliği üzerine kraliyetteki tüm haklarını kaybeden Ubolratana ülkeye refah ve huzur getirme konusunda çaba sarf edeceğini belirten Ubolratana’nın bu açıklamasından kısa bir süre sonra, 8 Şubat’ta kardeşi, yani Kral Vajiralongkorn bu adaylığı yasaklayan kararı seçimler öncesinde yaşanan ikinci şok oldu.

Kral, aileden birinin başbakanlık adaylığına karşı çıkışında monarşi ailesinin aktif siyasette yer alamayacağı yönündeki anayasa maddesini gerekçe göstermiş olsa da, zaten Ubolratana yaptığı açıklamada, yukarıda dile getirilen evliliğinden ötürü ailesinden kaynaklanan ayrıcalıklarından azade olduğunu, sıradan bir vatandaş olarak yaşadığını ve bu özgürlüğünü siyaset kulvarında kullanmak istediğini açıklamıştı.

Her ne kadar Ubolratana kraliyet ailesine mensup olmanın getirdiği haklardan vazgeçmiş olsa da, bu gelişme kendi başına bir kriz olarak ortada duruyor. Anayasa bu hakkı ona tanımış olsa da, ülkede önde gelen bazı akademisyenler kraliyet ailesinden birinin aktif siyasete atılmasının zararlarına dikkat çekiyorlar.

Bu çıkışın ardında, kutsallık atfedilen monarşinin organik yapısında bir kırılma ve bunun siyasal yaşamda ve özellikle de yapılacak genel seçimlere olumsuz yansımasının düşünülmemiş olması mümkün gözükmüyor.

Tayland’da seçim hazırlıkları eski darbecilerin sivil siyasete soyunması, yeni bir anayasa ile toplumsal ve değişimlerin önünün alınması, halkın destek verdiği liderlerin yasaklanması süreçlerle aslında geçmişteki seçim süreçlerinin bir kopyası niteliğinde. Bununla birlikte, Tayland halkının elinde şimdilik sandıktan başka bir çözüm yolu da mümkün gözükmüyor.


14 Ekim 2016 Cuma

Kral Bhumibol’un Ölümü ve Tayland’da Yüzyılın Sonu / Death of King Bhumibol and the End of the Century in Thailand


Mehmet Özay                                                                                                                           15.10.2016

Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej 88 yaşında hayatını kaybetti. 70 yıldır Tayland krallığının başında bulunan Bhumibol, en uzun süreyle tahtta kalan kralı unvanıyla tarihe geçti. Kralın ölümüyle Tayland’da uzun yirminci yüzyıl sona erdi. Tayland halkının ‘yarı-tanrı’ olarak kabul ettiği Kral Bhumibol babası prens Mahidol’un Harvard Üniversitesi’nde tıp öğrenimi, annesinin de Simmons College’de hemşirelik öğrenimi gördüğü dönemde Massachusetts Cambridge’de 5 Aralık 1927 tarihinde ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailenin bu ikinci çocuğuna, ‘Toprağın Gücü’ anlamına gelen Bhumibol Adulyadej adı verildi.

İki yaşındayken babasını kaybeden Bhumibol, 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar ailesiyle birlikte İsviçre’de yaşadı. 9 Haziran 1946 tarihinde abisi Ananda’nın ani vefatı üzerine 18 yaşındayken Tayland Krallığı’nın tahtına çıkarıldı. Tahta çıkma töreni ise, Tayland’ın Fransa büyükelçisinin kızıyla evlenmesinden bir hafta sonra yani, 5 Mayıs 1950’de gerçekleşti. Modern Tayland tarihiyle birlikte anılmasına rağmen, Kral Bhumibol’un ‘yeni ülkenin’ kuruluş sürecinin erken dönemlerine katkısı olduğunu söylemek güç. Çünkü 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında devam eden bu kuruluş yapılaşması karşısında, Bhumibol yaşı ve ülke dışında olması bu sürecin dışında kalması anlamına geliyor. Bu sürecin aktörleri ise asker-milliyetçi kesimdi.

Siam’dan Tayland’a
Güneydoğu Asya topraklarında ortaya çıkmakla kalmayan, ana kıtada Laos, Kamboçya ve Malay Müslümanlarının yaşadığı Malay yarımadasına kadar sirayet eden yayılmacı eğilimleriyle de önemli krallıklardan biri olan Siam’da değişim yirminci yüzyılın başlarında kendini ortaya koymaya başladı.

Bu dönemde, etkin olan ve gelişen milliyetçilik hareketinin, o dönemki adıyla Siam’da siyasi yaşama damgası, bir ordu mensubu olan milliyetçi Phibun’un 1932 yılında monarşiye karşı giriştiği siyasi hareket oldu. Monarşi’nin ‘mutlak’ gücünü kıran; ülke siyasal yaşamını parlamenter sisteme eviren; takvimi, bayrağı ve milli marşı yenileyen; ülkede ekonomiyi elinde tutan Çinlilere karşı Tay iş dünyasının yeşermesine ve gelişmesine devlet desteğini sunan Phibun tipik bir modernleşmesi asker-siyasetçi olarak Tayland’ın kuruluş yıllarına önderlik etti.

Bu gelişme sadece dönemin Siam toplumu ve siyaseti içinde değil, aynı zamanda bölgesel ve de küresel değişim fırtınasının bir eseriydi. Kimi ülkeler monarşik sistemi tamamen ortadan kaldırırken, Siam’da monarşi tekil bir siyasi güç yapısı yitirse de sınırlı bir siyasi varlığı ve belki de ondan çok daha fazla psikolojik ve geleneksel değerlerin devam ettirici varlığıyla işlevini devam ettirdi. Monarşi ile birlikte değişen bir diğer önemli husus ise, devletin adı oldu. 11 Mayıs 1949 tarihinden itibaren ülkenin adı, ‘Bağımsız Ülke’ anlamına gelen Tayland olarak anılmaya başlandı.

Kral Bhumibol
Kral Bhumibol, 1782 yılından itibaren o dönemki adıyla Siam’ı yöneten Chakri hanedanlığına mensuptu ve bu hanedanlığın 9. kralı olarak uzun yıllar tahtta oturdu. 1950 yılının Mayıs ayında krallık görevine bilfiil başlayan Bhumibol, yavaş yavaş ülke siyasal gündemine girmeye başladı. Güneydoğu Asya’nın krallıkla yönetilen ülkelerinden biri olan Tayland’da Kral Bhumibol bölgedeki diğer ‘monarklardan’ farklı olarak entelektüel çalışmalarıyla öne çıkıyordu. Kaleme aldığı kitaplar, fotoğraf çalışmalarıyla tanınan Kralın eserleri arasında Buda’nın yaşamını ele alan bir çalışma da bulunuyor.

Yukarıda ifade edildiği üzere ABD topraklarında doğan ve ardından 2. Dünya Savaşı boyunca İsviçre’de yaşayan Bhumibol’un bu ilk çocukluk ve yetişme dönemi hiç kuşku yok ki, onun Batı ile Doğu arasında değerler bütününde belli bir düşünce dizgesi geliştirmesine katkıda bulundu. Savaşın sona ermesinin ardından tahtta bulunan ağabeyinin genç yaşta vefatı üzerine kendini Beyaz Fil ülkesi olarak da bilinen Siam’ın başında buldu. Ve kendisine ad olan ‘Toprağı Gücü’, siyasi ve toplumsal karşılığını birleştirici bir figür olarak modern Tay toplumunda buldu.

Kral: Budizmin ve Tay Milliyetçiliğinin Sembolü
Tay toplumunun tarihten tevarüs eden dini-milliyetçi damarının en güçlü temsil edildiği kurumlardan biri olan Krallık, ülkenin kahir ekseriyetinin mensubu bulunduğu Budist dininin ve bu dinin kurumsallaşmış yapısı olan Budist rahipler ve tapınaklar bütününün hamisi konumundaydı. Tay halkının büyük teveccühünü kazanmış olan Kral Bhumibol, uzun ve sorunlu yirminci yüzyılda ülkede yaşanan tüm darbelere, siyasi çalkantılara rağmen, ülkede birliğin sembolü oldu.

Bunun ötesinde işin kozmik boyutunun tüm bu siyasi ve toplumsal ilişkilerin üzerinde ve ötesinde bir yeri olduğuna kuşku yok. Kral Bhumibol özelinde, patriyarkal ve aynı zamanda belki bu kavramdan çok daha kapsamlı bir şekilde kendisine kutsallık atfedilen ve yarı-tanrı figürü olarak görülen Kral ile Budizmin eklemlendiği bir siyasi otorite söz konusuydu. Bu siyasi otoriteye, Tay halkının siyasi anlamda ‘tam teslimiyet’, dini anlamda da ‘putperestçe’ bir bağlılık sergilediği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Tayland, benzeri ülkeler gibi modern dönemin en yaygın siyasi rejimi parlamenter demokrasiye kapılarını aralasa da, seküler siyasi bağlamı içerisinde bir ‘ulus-birlik’ düşüncesinin yeşermesinden ziyade, dini-milliyetçi bir bağlama oturan monarşi üzerinden birliğini sağlaması dikkat çekicidir. Bu noktada, kısa bir hatırlatma olması bağlamında ülkenin güneyinde ‘Büyük Patani Bölgesi’ olarak bilinen ve toplam beş eyaletten oluşan toprak parçası üzerinde yükselen Patani Malaylarının yüzyıllık özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin dayanak noktası da işte bu ‘dini-milliyetçi’, yani Budist-Tay siyasi yapılaşmasının ‘ağır’ varlığına dayanıyor.

Bu anlamda halkıyla bütünleşmiş bir kralın ölümü, aynı zamanda ülkede zaten var olan, ancak Kralın varlığıyla üzeri örtülüveren oldukça sancılı siyasal yaşamın daha farklı bir yöne evrilebileceği anlamına geliyor. Bu ölümün Tay toplumu üzerinde doğurabileceği psikolojik yıkım kadar, hassas bir süreçten geçen siyasal yaşam üzerinde de etkisi olacaktır. Kaldı ki, halk katında Bhumibol’un varisi konumundaki tek oğlu 64 yaşındaki Maha Vajiralongkorn’un babasının karizmatik kişiliğine sahip olmaması, halkın ona yönelik yaklaşımında güçlü bir bağlılık hissinin oluşmasının da önünü alıyor. Bu durum, yeni kralın birleştirici bütünleştirici bir unsur olmaklığı yerine, belki de krallık kurumunun da dönüşeceği veya eski itibarını yitireceği anlamı taşıyor. Her ne kadar, krallık makamı ülke anayasasında özel hükümlerle ‘koruma’ altına alınmış olsa da, nihayetinde bu yasaların, kimi benzeri ülkelerde de tanık olunduğu üzere, halk nezdinde karşılık bulup bu kuruma karşı albenili bir yaklaşım doğuracağı anlamına da gelmiyor.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Tayland'da 'cunta anayasası' yeni krizlere yol açabilir / Junta’s Constitution May Cause New Crisis in Thailand


Mehmet Özay                                                                                                                        10.08.2016

Tayland’da uzun süredir beklenen anayasa referandumu nihayet, dün yani 7 Ağustos Pazar günü  yapıldı. 68 milyon nüfuslu Tayland’da yaklaşık elli milyon kayıtlı seçmenden yaklaşık yüzde 55 civarında bir kitle oy kullanmak üzere sandık başına gitti. Referandumda oyların çoğunluğunu ‘evet’ olması, Tay halkını yeni bir Anayasa’yla daha yaşamaya hazırlanacağı anlamı taşıyor.

Yeni anayasada öne çıkan maddelere bakıldığında, dikkat çeken husus ülkenin gelecek çeyrek yüzyılını kimin yöneteciğiyle ilgili birkaç madde dikkat çekiyor. Anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları boyunca da gündem özellikle bu maddeler çevresinde belirlendi. Söz konusu bu maddeler, ‘geçiş dönemi’ olarak adlandırılan önümüzdeki beş yıllık süre boyunca yapılacak seçimlere rağmen, başbakanın yanı sıra 250 üyeli senatonun 'atamalarla’ belirlenmesi, ülkenin, özellikle 2001’den bu yana yaşadığı dönemin bitip yerine yenisinin başladığı anlamı taşıyor. Bu bağlamda, 2014 yılı Mayıs ayından bu yana ülkeyi yöneten cunta rejimince oluşturulan Ulusal Barış ve Düzen Konseyi’nin hazırlattığı anayasa taslağı ‘demokratik’ olmamakla eleştirilirken, ülkede bu anayasanın da uzun erimli olmayacağı ve aynı şekilde yönetim krizinin devam edeceğinin de işaretini veriyor.

Seçmenden çözümsüzlük nedeniyle ‘Evet’
Söz konusu referandumda sandık başına gidenlerin yüzde 61.4’ü evet oyu, yüzde 38.6’sı ise hayır oyu kullandı. Ancak kayıtlı seçmenlerin sayısının elli milyon ve bu sayının da yüzde elli beşinin sandık başına gittiğini unutmamak gerekir. Ayrıca, cunta rejiminin her türlü demokratik hakları kısıtlayarak anayasa taslağını eleştirmeye yönelik her türlü tedbiri almasına rağmen bu oran ortaya çıktı. Şimdi bu geçmiş üzerinde söylenecek pek fazla bir şey kalmadı. Referandumda evet oyu kullananların bir bölümünün, ülkenin uzun dönemdir istikrardan uzak, uzlaşının ufukta gözükmediği sivil siyaset ortamından umduğunu bulamamasıyla ‘istemeye istemeye’ böyle bir karar verdiği ifade ediliyor. Dolayısıyla halk pratik bir çözümle günledik yaşamı kolaylaştıracak bir yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor.

Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle, ülkenin modern tarihinin başlangıcı kabul edilen 1932 yılında Monarşi’ye karşı girişilen ilk darbeden bugüne kadar üretilen 20. Anayasa olacak. Bu süre zarfında 12 askeri darbeye maruz kalan Tayland’da, son darbe 22 Mayıs 2014’de gerçekleştirilmişti. İki yılı aşkın bir süredir ülkeyi yöneten cunta ve yanlıları, bu anayasanın ülkedeki siyasi yolsuzluğu sona erdireceği ve istikrar getireceği görüşünde. Ancak bu istikrarın temel dayanak noktasını, demokrasinin bildik standard uygulamalarından ziyade, Tayland toplum ve siyasi yapısının temelleri üzerinde yükselen bir siyasi yapılaşma oluşturuyor. Bunu da, önümüzdeki çeyrek yüzyılda ülke siyasetinde etkin olacak askeri kadroları atayarak ve de ülkede kalkınma plânlamasını yaparak ortaya koyacak.
Ülkenin ana akım siyasetinde başat rolü oynayan monarşi-ordu-siyasi parti ittifakı -ki bugüne kadar bunun adı Demokrat Partisi’ydi- bağlamında ortaya çıkan bu siyasi dinamiğin söz konusu yeni anayasayla karşılığı, beş yıllık geçiş döneminde 250 üyeli senatonun ordu tarafından belirlenmesi, senatonun da başbakanı ataması, meclisten ziyade demokratik süreçler dışında oluşturulmuş kurumlar vasıtasıyla devlet yönetiminin gerçekleştirilmesi gibi yeni siyasi pratikler anlamına geliyor. Referandum akşamı Başbakan Prayut Chan-o-cha yaptığı açıklamada, referandum sonrasında hükümetin ülkenin siyasi sorunlarına yönelik olarak ‘sürdürülebilir’ bir çözüm sağlama konusunda elinden geleni yapacağını açıklasa da, kabul edilen anayasanın bizatihi kendisinin sorunlu olması daha baştan işlerin hiç de iyi gitmeyeceğinin belirtisi. 2011-2014 yılları arasında başbakanlık yapan Yingluck Şinavatra ise bugün yaptığı açıklamada, ülkenin sorunlarını çözmek bir yana geri götüreceğini açıkladı.

İstikrar beklentisi karşılanabilecek mi?

Ancak bu anayasa hazırlık sürecinden itibaren sivil inisiyatife ve ortak paydalara dayanmaması nedeniyle, tıpkı öncekiler gibi ülkenin kahir ekseriyetinin sorunlarına cevap vermekten uzak ve bu nedenle halkın önemli bir kesimince kabule mazhar olmayacaktır. Kaldı ki, daha anayasa hazırlık komisyonunun çalışmaları sırasında ve referandumdan günler önce sivil çevrelerin açıklamaları bu anayasanın meşru olmadığı, demokratik bir nitelik taşımadığı yönündeydi. Öyle ki, bu süreçte merkez iktidar güçlerine karşı alternatif bir siyasi alan olarak ortaya çıkan Thaksin öncülüğündeki siyasi oluşum değil, merkez yapılanmanın siyasi parti ayağını oluşturan Demokrat Parti’nin de anayasa taslağını kabul etmediğini açıklaması siyasi arenada önemli bir kırılmanın da yaşanabileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle, bu yeni anayasanın 2017 yılı ilk yarısında yapılması plânlanan seçimler sonrasında ülkeye siyasi ve toplumsal istikrar getirmesine kuşkuyla bakılıyor.

Bu anayasanın yazılması sürecinden dünkü referanduma kadar en dikkat çekilen yönü, ordunun sivil yönetimlerdeki rolünün artırılmasıyla ilgili madde üzerinde yoğunlaşıyordu. 2014 yılı Mayıs ayında, dönemin ülke demokrasininin el verdiği şartlarda seçilmiş sivil hükümetine ve başbakan Yingluck Şinavatra’ya yönelik girişilen darbenin aktörleri olan askerler üniformalarını çıkartıp başbakanlık başta olmak üzere meclis ve bürokraside yerlerini aldılar. Gerek anayasa yazım süreci gerekse referanduma gidiş koşullarında belirleyici olan ‘sivil-askerler’ son iki yılı aşkın bir sürede ülkede sivil siyasi yaşamı mümkün olduğunca kontrol altında tutarak ‘güçlerini’ ortaya koydular. Referanduma giden süreçte de, beş kişiden fazla grubun toplanmasına izin verilmemesi örneğinde olduğu gibi toplanma ve konuşma özgürlüğü kısıtlanarak sivil toplum ve siyasi partilerin aktörlerinin meydanlara çıkmasının önü kesildi.

Merkez-Çevre çekişmesinde Thaksin faktörü
Monarşi-ordu- dönemine göre merkezi oluşturan sivil partinin işbirliğine dayalı ülke genel politikasında özellikle 2000’li yılların başından itibaren başlayan muhalefet hareketi Thaksin ailesiyle bugüne kadar varlığını sürdürüyor. 2001-2006 yıllarında başbakanlık koltuğunda oturan Thaksin Şinavatra’ya karşı 2006 yılı Ekim ayında gerçekleştirilen darbe sonucu eski başbakan ülkeyi terk etti. Ardından, ordu denetiminde gerçekleştirilen 2007 yılı seçimleri ordu denetiminde yapılsa da, Thaksin yanlısı Halkın Gücü Partisi altı partili siyasi koalisyonun büyük ortağı olarak bir kez daha iktidar oldu. Merkezle-çevrenin çatışmasına konu olan o dönemde Halkın Gücü Partisi yasaklı konuma düşerken, iktidar Demokrat Parti’ye hediye edildi. 2011 yılında halk bir kez daha önüne konan sandıktan muhalefeti iktidara taşıyacak kararı verdi.  Ülkede demokrasinin elverdiği ölçütler içerisinde, Thaksin yanlısı Pheu Thai Partisi seçimi kazanmasıyla 2011-2014 yılları arasında kızkardeşi Yingluck Şinavatra başbakanlık koltuğuna oturdu. Yaklaşık on beş yıllık dönemde muhalefeti temsil eden Şinavatra ailesinin öncülüğünde kurulan partiler her seçimen başarıyla çıkarken karşılarında demokratik bir mücadele yerine ordunun postallarını buldular.

Tayland ASEAN’a umut olamıyor
Bu durum, Tay siyaseti ve toplumu için içaçıcı bir gelişme olarak yorumlanamayacağı gibi, Tayland’ın üyesi olduğu ASEAN içinde de yansımaları olacaktır. Anayasanın demokratikleşmeyle örtüşmediği görülen yukarıda belirtilen temel ilkelerinin aslında, bu ilkelerden kurtulmaya çalışan ‘dünün’ Myanmar’ındaki ‘demokratik’ yapılanmayı gündeme getirmesiyle dikkat çekiyor. Yetmiş milyona varan dinamik nüfusu, ASEAN’ın üçüncü büyük ekonomisi olması, ABD’nin bölgedeki geleneksel ittifakları arasında yer alması gibi hususiyetleriyle Tayland’daki gelişmelerin kendi başına ele alınamayacağını ortaya koyuyor. Özellikle, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden yapılanmaya girdiği bir dönemde ordu kontrolündeki Tayland’ın Çin’le ilişkilerinin farklı bir yönelim kazanacağını düşünmek te mümkün.

Patani Sorunu Devam Edecek
Askere sivil politikada önemli görevler veren yeni anayasanın ülkenin muhalefet ve iktidarında bulunmuş iki partisince eleştirilmesi önemli. Bu durum, aynı şekilde referanduma seçmenlerin yüzde ellisinden biraz fazlasının katılması da siyasi partilerin eleştirilerinin kamuoyu nezdinde önemli bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Bu durumda, 2013 yılında Patani barış görüşmelerinin başlanmasıyla doğan olumlu atmosfer, 2014 yılındaki darbeden ve de anayasa referandumundan ‘evet’ oyunun çıkmasıyla yerini karamsarlığa bıraktığını söyleyebiliriz. Dünkü referandumda Patani’de ‘hayır’ eksenli yaklaşım, Patanili Malayların asker odaklı merkez siyasi yapılanmaya güvenmediğinin bir göstergesi. Patani’de barış görüşmeleri bağlamında hem Thaksinci partiler hem de Demokrat Parti’yle yakınlaşabileceği emareleri vermiş olan Patanililer orduyla aralarına mesafe koyuyorlar. Bu bağlamda, merkez siyasetin aktörlerinin yeni anayasayla ilgili eleştirel yaklaşımları ortadayken, Patani gibi ‘çeperde’ kalmış bir etnik yapının temel haklarını alma noktasında olası görüşmelerden ne kadar umutlu olabileceği meçhul.