5 Ağustos 2026 Çarşamba

Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe / North Sumatra and Aceh in Indonesian Historiography

Mehmet Özay                                                                                                                             05.08.2026

Geçen hafta Kuzey Sumatra Üniversitesi, Kültür Çalışmaları bölümüyle birlikte, “Endonezya Tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe’nin Önemi” başlıklı akademik etkinlik gerçekleştirdik.

Endonezya tarihçiliği içerisinde, Kuzey Sumatra ve Açe’yi ele alan önde gelen akademisyenlerden Anthony Reid’in, 8 Haziran 2025 tarihinde vefatının hemen ardından yaptığımız anma toplantısını müteakiben, böylesi bir akademik etkinliğin yapılması konusunda ilgili hocalarla hemfikir olmuştuk.

Böylece, 29-30 Temmuz 2026 günlerinde, yani yaklaşık bir yıl sonra gerçekleştirilen etkinlikle bu niyetimiz karşılık bulmuş oldu.

“Niçin Kuzey Sumatra ve Açe?”, “Niçin Anthony Reid?” soruları elbette, önemli ve bu sorulara anlamlı cevaplar üretmek mümkün. Temelde, geçen hafta gerçekleştirdiğimiz etkinlik fiili olarak bu ve benzeri sorulara vermiş olduğumuz cevapların bir yansıması olarak düşünmek gerekir.

Dünya’nın altıncı büyük adası olan Sumatra’nın sadece, kuzey bölgesini ele alan böylesi bir çabanın hiç kuşku yok ki, tarihsel bir karşılığı olmalıdır.

Bunu desteklemek adına, örneğin, niçin Batı Sumatra, Güney Sumatra, Doğu Sumatra değil gibi soruları da peş peşe sormak mümkün.

Reid ve bölge çalışması

1960’larda doktora çalışması ve doktora sonrası çalışmalarını Kuzey Sumatra ve Açe bağlamında yoğunlaştıran ve ardından Güneydoğu Asya’nın farklı bölgelerine dair çalışmalarıyla da dikkat çeken Anthony Reid’i bu bölgeyi öncelikle iten sebepleri belki tarihsel bir şans olarak değerlendirmek gerekir.

Ya da öğrenim gördüğü Cambridge Üniversitesi’ndeki hocalarının tıpkı, Reid gibi diğer Batılı öğrencileri Endonezya’nın yanı sıra, Güneydoğu Asya’daki toplumların, ulus-devletlerin tarihsel yapılanmalarını, süreçlerini, değişimlerini vs. ele almaları konusunda teşvik edici, yönlendirici olmalarıyla da açıklamak mümkün.

Reid’in, muhtemel olan bu teşvikleri iyi değerlendirdiğini yaklaşık elliye yakın çalışmasını şu veya bu şekilde Kuzey Sumatra ve Açe’ye hasretmiş olmasından anlaşılmaktadır. Hesaplamam yanlış değilse bu sarak, Reid’in toplam çalışmalarının beşte birine tekabül ediyor.

Endonezya ulus devlet sınırları içerisinde bir akademisyeni Kuzey Sumatra ve Açe’yi çalışmaya sevk eden nedenlerin başında, bu ulus-devletin ilân edildiği 17 Ağustos 1945 tarihinden kısa bir süre sonra neşet veya daha doğrusu var olan ancak giderek ‘radikalleşen’ bazı toplumsal hareketlerin bölgenin ve de şu veya bu şekilde, yeni kurulan ulus-devletin yapısal gerçekliğini oluşturmadaki rolüyle öne çıktığını söylemek gerekir.

Bu durum, açıkçası, niçin geçen hafta yaptığımız akademik etkinliğin başlığını, “Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe” tercih ettiğimizi de açıklamaya yeter bir neden teşkil ediyor.

Reid’in, doktora ve doktora çalışmaları sonrası konuşlandığı bölgenin bağımsızlık öncesi boyutunun daha dikkat çekici bir yapısallık arz ettiği ve bu sürecin bir devamı olarak, Endonezya ulus-devleti ilânının akabinde gerçekleşen ve ‘devrimci’ olarak anılmayı hak eden veya kimilerince, bu şekilde yorumlanan toplumsal hareketleri ele almasına rağmen, bölge tarihçiliğinin ulus-devlet tarihçiliği içerisindeki yerinin sorgulanmaya değer olduğuna kuşku bulunmuyor.

Tarihi süreçler ve tarihyazımı

Bu anlamda, yapılan etkinliğin, Endonezya ulusal tarihçiliğine bir hatırlatma kadar aynı zamanda, bir katkı olarak görmek mümkün.

Bu çerçevede, Kuzey Sumatra ve Açe’nin tarihsel gelişim ve değişim evrelerinin önceki yüzyıllar bir yana, özellikle 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında olan biten bir dizi gelişmeler dikkate alınmadan anlamlandırmak mümkün değildir.

Öyle ki, 1786, 1805, 1818, 1824 gibi yıllara tekabül edecek şekilde İngilizlerin Penang’den başlayıp Singapur’a uzanan yapılaştırıcılığı ile Hollanda’nın, Avrupa’daki Napolyon Savaşları’ndan -belki de, kılpayı çıkışının ardından, tüm Takımadalar bölgesinde yeniden ekonomik ve ardından, siyasal egemenlik tesisine yönelik girişimlerindeki yerlerini ele almak gerekir.

Kılpayı diyorum, çünkü Avrupa’da o dönem itibarıyla var olan güç yapılaşmalarında esamesinin pek de, dikkate alınamayacağı görülen Hollanda Krallığı’nın ‘kurtuluşuna’ vesile olan yine, Avrupa iç siyasal dengelerinin bir sonucu olduğunu hatırlamak gerekir.

Kuzey Sumatra ve Açe’nin bu süreçte, her iki Batı Avrupa denizci uluslarıyla ilişkilerinin, bu her iki bölgenin jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik gibi bazı belirleyici konumlarının, bölge tarihinde bağımsızlık süreci ve hatta, bugüne değin uzanacak şekilde uzun dönemli bir belirleyiciliği olduğu ortadadır. 

Avrupa ekonomisi veya küresel kapitalizm

Söz konusu 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başları Batı Avrupa’da yenilikçi bir evrene girdiği görülen merkantalist ekonominin teritoryal egemenlik, finans kapitalizmi gibi süreçlerine temel teşkil edecek köklü ekonomi politikalarını hayata geçirdikleri yerlerin başında Kuzey Sumatra ve Açe geliyor.

Niçin diğer bölgeler değil de, bu iki bölge sorusu -yukarıda dikkat çektiğim üzere jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik bağlamlarıyla anlamlandırılabilir.

Kısaca ifade edecek olursam, bu iki bölgenin Malaka Boğazı’nın Batı’da Hint Okyanusu’na açılışına bakan coğrafyası; İngilizlerin Malay Yarımadası’nın biri kuzey ucu yani, Penang ve diğeri güney ucunda yani, Singapur’da denizcilik ve serbest ticaret süreçlerine başlamasıyla Avrupa ve Çin bağlantısını sağlam alt yapıya bağlamış olması; Kuzey Sumatra ve Açe topraklarının doğal ve verimli ürünler yetiştirilmeye elveren konumu; bölgedeki yerel Malay Sultanlıklarının Batılı yönetimlerle işbirliğine açık yapıları vb. gibi hususiyetler bölgenin hem bölgede İngiltere ve Hollanda varlığıyla ilişkilerini geliştirilmesine yol açarken süreçte, bu bölgenin yetiştirdiği ürünlerin yine bu iki ülke yönetimleri, tüccarları ve altyapısı vasıtasıyla ürünlerin Batı Avrupa’ya taşınmasına olanak tanımıştır.  

Söz konusu bu bölgesel özelliklerin dışında ve ötesinde, İngiltere ve Hollanda’nın yine, Avrupa iç siyasal hesaplaşmalarının bir neticesi olarak doğrudan ve askeri bağlamda, Kuzey Sumatra ve Açe’yi çevreleyen topraklarla ve denizlerde karşı karşıya gelmemiş olmaları, hiç kuşku yok ki, bölgedeki merkantalist kapitalizmin tüm süreçleriyle ortaya çıkması ve gelişmesinde başat rol oynamıştır.

Bu sürece, özellikle 1820’lerden itibaren, Amerikan özellikle de, Boston’dan (Salem) tüccar sınıfının da iştiraki bölgenin yani, Kuzey Sumatra ve Açe’de tarım merkezli ekonomik yapılaşmayı körüklediği gibi ticari çekişmenin de giderek artan bir faktör olarak gündeme gelmesine yol açmıştır.

Elbette buraya kadarki söylemim, Kuzey Sumatra ve Açe toplumları için herhangi bir sorun teşkil etmediği yönünde bir algıya yol açmış olabilir.

Tarihsel gerçekliğin böyle olmadığını Kuzey Sumatra ve Açe tarih yazımı, konumuz çerçevesinde dile getirecek olursam Reid’in, çeşitli başlıklar altında kaleme aldığı çalışmalarıyla ortaya konmuştur. Bu anlamda, Reid’in bölgeyi modern dönemde çalışan ilk akademisyenlerden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1850’lerden itibaren, Siak Sultanlığı üzerinden kuzeydeki tüm Malay sultanlıklarını tesiri ve etkisi altına alan Hollanda’nın 1860’ların başlarında Kuzey Sumatra’da Serdang Sultanlığı sınırlarındaki Sunggal Savaşı ve 1870’lerin başlarında Açe’de başlattığı savaş hiç kuşku yok ki, sadece bu bölgeleri değil, etkileri Avrupa’ya ve Amerika’ya kadar ulaşacak yansımaları olmuştur.

Söz konusu bu uzun sömürge savaşlarının ardından, Japonya’nın tüm bölgede 3.5 yıl süren varlığı ve 1945 yılında gelen bağımsızlık ilanı Kuzey Sumatra ve Açe’de suların durulması anlamına geleceği izlenimi verse de, gerçekte bölge yeni bir mücadele ve değişim evresine girdiğini yaşanan ‘devrimci’ toplumsal değişimlerle göstermiştir.

1946 yılı başlarında gerçekleşen ve nedenleri ve aktörleri farklı olmakla birlikte, hem Kuzey Sumatra ve hem de Açe’de yaşanan, “toplumsal devrim” başlıklarıyla eserlere konu olan gelişmeler özellikle, Kuzey Sumatra’da geleneksel Malay sultanlıklarına mensup ailelerin hayatlarını yitirmeleriyle kalmayan, ardından köklü kurumların da ortadan kalkmasına yola çan bir süreç olarak tarihte yerini almıştır.

Tam da bu son gelişmenin Endonezya ulus-devletinin yapılaşma süreçlerine tekabül etmesi bugüne kadar süren tartışmaların ortaya çıkarırken, bu çalışmaya konu olan tarihyazımı söyleminin de merkez-çevre arasında ne denli ayrışmasına yol açtığını da bize hatırlatıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-tarihyaziminda-kuzey-sumatra-ve-ace-north-sumatra-and-aceh-in-indonesian-historiography/

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi (2) / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             03.08.2026

Akademi kurumlarında, eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin sorununa dair geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Söz konusu bu sorunu salt tekil, geçici, güncel, bireysel olarak nitelendirilebilecek bir bağlamda ele almadığım anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Öyle ki, sorunu sadece, bugün halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların oluşturduğu ulus-devletlerdeki akademi kurumlarıyla sınırlandırmıyorum.

Sorunu, sömürge dönemi koşullarında Müslüman toplumun okur yazar, medrese vb. öğretim kurumlarında rol alan öğretici kadroları, alimleri, entellektüelleri, dönemin yönetim organizasyonunda yer alan sorumluları bağlamından başlatıp, bugüne kadar gelen bir süreci gündeme taşıyorum.

Bu yazıda, konuya bu çerçeveden devam etmenin yararlı olduğu kanaatindeyim.

Siyasal varoluş sorunu

Öyle ki, son yüzyıllık süreçte bağımsızlıklarına kavuşarak kendi ayakları üzerinde durması beklenecek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların aradan geçen süre zarfında bilgi, bilim, bilgi üretme vb. süreçlerine yönelik yapılaşmalarının büyük bir sorunlar yumağına konu olduğu iddiasını, önemli bir tartışma konusu olarak gündememize almamız gerekmektedir.  

Söz konusu bu ulus-devletlerin temel sorununun, var olan bölgesel ve küresel yapılaşmalar çerçevesinde, ilk hedefinin ‘ekonomik’ ve ‘siyasal’ veya tam tersi bir ifadeyle, ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ olarak ayakta kalmak, varlığını sürdürmek olması gerçeği sürekli gündemi işgal etmesi oluşturmaktadır.

Bu durum, maalesef bu ulus-devletlerde, sömürge güçlerini büyük bir kararlılıkla ve kahramanlıkla topraklarından defetmenin ardından, ilim, bilim, bilimsel çalışma, bilgi üretme ve tüm süreçlerin tam odağında yer alan araştırma olgusuna ve bu kavramın çerçevelediği tüm kurumsal ilişkiler ağı üzerinde düşünecek ve hakkıyla hayata geçirecek sürdürülebilir bir eylem tarzının ortaya çıkmadığını gösteriyor.

Var olan akademi yapılaşmalarının hizmet ettiği yegane husus siyasal ve ekonomik kurumsallaşmalarda ayakta kalabilmeyi sağlayacak insan gücü yaratmaktan ibarettir.

Bu sürecin, bilgi, bilgi üretimi, araştırma ile ilişkisi olmadığı gayet açıktır...

Bahane

Tam da, bu noktada karşımıza, iki temel ve büyük sorunun çıktığına kuşku yok.

İlki, eğitimin temel kurumlarından bilimsel faaliyetler ve bilgi üretme süreçlerine kadar geçmişte, ortaya pek de bir şey konulamamış olmasının sorumluluğunu eski sömürge yönetimlerine atmak.

Elbette, bu yaklaşımda doğruluk payı olduğu gibi, var olan sorunların üstesinden gelme becerisi ve marifeti sergileyememiş olanlar için, gayet işlevsel ve pragmatik bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.

İkincisi, aşağı yukarı bağımsızlıkların kazanılmasından bu yana, aradan geçen yaklaşık yüz yıllık azımsanmayacak bir sürece karşın, ilgili ulus-devletlerin bilgi, bilim, bilim üretme süreçleri konusunda bugün içinde bulundukları durumun memnuniyet verici olmayan duruma neden olarak ‘küresel güçlerin hegemonik yapılaşmalarına” yapılan göndermedir.  

Bu noktada, ilk durumu bir an için göz ardı edersek, ikinci durumda yani, bağımsızlıklar sürecinde ilgili ulus-devletlerin eğitimin temel basamaklarından, bilgi üretmeye aday olduğu varsalıyan ve kimi çevrelerce, söylem düzeyinde ve bir ölçüde pratiğe geçirildiği söylenebilecek bilgi üretme süreçlerinin, eski sömürgeci ülkelerin izinden gidilen yapay, sentetik, manipülatif içeriğini görmemek ve fark etmemek elde değil.

Sağımıza solumuza baktığımızda ilk etapta ve görünürde, buna ulaştığı varsalıyan birkaç ülkeye tesadüf edebiliriz hissi uyanıyor.

Ancak, bu bağlamda dahi olan biten, yazının girişinde dile getirdiğim bilgi, bilgi üretme ve bunları sağlayacak tüm çerçevesiyle araştırma olgusunun varlığına bizi götürmüyor...

Olan biten şundan ibarettir: Söz konusu bu süreçleri yönetmesi için inşa edilen akademilerin işlevleri, ilgili ulus-devletlerin, -yukarıda dikkat çektiğim üzere- başta ekonomik ve siyasal veya siyasal ve ekonomik varlıklarının teminatını sağlayacak bir anlayışa ve yapılaşmaya hizmet etmesinden ibarettir.

Bunun garanti altına alınmışlığı hissi, doğal olarak bilim, bilgi ve bunları ortaya koyacak araştırma süreçlerinin rasyonel bir şekilde gündeme getirilmesinin, yapılaştırılmasının ve sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, aradan geçen süre zarfında, siyasal ve ekonomik temellerin sağlanması ve sürdürülmesi konusundaki çabaların, bir türlü arzu edilen düzeye getirilememiş olmasını temel almak gerekir.

Ve bugün karşı karşıya kalınan nokta, bu temel safhanın aşılıp, bilgi üretme ve bu bilgi üretmenin tüm kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyacak bir iradenin ne, siyasal ne de, özel teşebbüsler tarafından gerçekleştirilebilmiş olmasıdır.

Taklit/çilik

Bilgi inşası, üretimi için kurulduğu iddia edilen akademilerin bugüne kadar ortaya koyduğu yapı, eski sömürge güçlerinin veya genel itibarıyla söylemek gerekirse, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın neredeyse, tüm siyasal ve ekonomik yapılanmalarına konuşlanmaktan ibarettir.

Bu konuşlanma hem, siyasal sistem  ve yönetim biçimleri hem de, ekonomik yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarken, bu iki temel olgunun tüm toplumu ve toplumsal kurumları yapılaştırıcı gücü ve niteliği, diğer alanların doğal olarak yine, eski sömürgeci güçlerin veya Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin yapılaşmasına odaklanıldığına işaret ediyor.  

İlgili ulus-devlet yönetimlerince uygulanan taklide dayanan, böylesi genel bir politikanın doğuracağı neticenin, ilgili ulus-devletleri, taklit edilen ülkeler düzeyine çıkaracağı varsayımıdır.

Ancak, bugünün gelinen noktada, ne taklit edilen ülkeler düzeyine çıkılabilmiş ne de kendinde, özgün bir akademi dünyası oluşturulabilmiştir.

Bu noktada, sorunun temelinin sömürge dönemi süreçlerinde olduğu kabulünden hareketle, geriye dönüp sorunu anlama ve tanımlama süreçlerinin yeniden ele alınması ve nerede, hata yapıldığının rasyonel bir şekilde ortaya konulması gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-2-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research-2/

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research

Mehmet Özay                                                                                                                             01.08.2026

Modern dönemde ve halen içerisinde yaşamakta olduğumuz kimilerince, post-modern olarak adlandırılan ve diğer bazı kesimce, yüksek modernleşme (high-modernity) olarak tanımlanan süreçlerde, Müslüman toplumların bilgi üretimi ve bilgi üretimine konu olacağı varsayılan akademi kurumlarının ne halde oldukları, ne tür bir işlev sergiledikleri konusu oldukça önemlidir.

Temel itibarıyla, akademi dünyasını eğitim öğretim süreçleriyle ilişkilendirmek kadar, bu dünyanın daha çok araştırma ve bilgi üretme süreçleriyle bağlantısının ele alınması ve buna dikkat çekilmesi gerekiyor.

Uzunca bir süredir, konuyla ilgili bizzat tanıklığım, tecrübelerim, okumalarım bana, akademi dünyasının bu iki alanı arasında derin bir kopukluk ve ilişkisizlik olduğunu gösteriyor.

Akademi dünyasını hem, eğitim-öğretim süreçleri hem de, araştırma ve bilgi üretimi olarak tanımlama çabasının samimi olmadığı, hatta akademik ve entellektüel ikiyüzlülüğü derinden içinde barındırdığını ileri sürüyorum.

Böylesi bir önemli sonuca varmış olmak kanımca, sadece bana özgü ve benim şahsi tecrübelerimle sınırlı olmadığını da düşünüyorum.

Akademi ve pragmatizm

Bu ikili yapıda yer alan ilk olgunun yani, akademi dünyasının eğitim-öğretim işleri yapan kurumlar olmaları dolayısıyla ilgili ülkelerin ve toplumların insan işgücü ihtiyacına karşılık gelecek bir boyutu olduğu ortadadır.

Bunun, ne denli rasyonel bir anlama tekabül ettiğinin de farkındayım.

Bununla birlikte, aynı kurumları bilgi üretimi ile ilişkilendirmek ve bu kurumlara, bu rolü ve işlevi yüklemenin ne denli haklılık payı taşıdığını cesaretle sormamız gerekiyor.

Akademi dünyasında var olan veya ona yüklenen bu ikinci olgunun neye tekabül ettiği, hangi temeller üzerine inşa edildiği veya inşa edilmesi gerektiği, bu süreçlerin nasıl yönetildiği veya yönetilmesi gerektiği gibi pek çok soruyu ortaya koyabiliriz.

Var olan bu ikiliğin, sorunlara çözüm bulmayı değil, sorunları çözmemeye ve dolasıyıla var olan sorunları artırmaya neden olduğu da bir gerçektir.

Yukarıda dikkat çektiğim bu olgunun bir anlamda, akademik veya entellektüel ikiyüzlülükle açıklanmaya değer bir yönü bulunuyor.  

Nihayetinde, ilk olgunun yani, eğitim-öğretim süreçlerinin alt yapısının belirli standartlara oturmuşluğu bu anlamda, altında kalkılabilir bir yapısının oluşu kadar, ulus-devletlerin ihtiyaç duyduğu insan-işgücü üretimindeki rolleri ile bizatihi, ulus-devletlerin doğrudan ve bilinçli olarak yatırım yaptıkları bir alanı teşkil ediyor.

Oysa, ikinci alan, böylesi bir doğrudan kabule sahip midir?

Bu alan, gerçekte büyük bir kuşkuyu içinde barındırıyor.

Manipülasyon

Adil olma adına, ilgili ulus-devletlerin araştırma nosyonunu -en azından, iki alanda yani, teknolojik ve tüm çeşitliliğiyle sosyal bilimler - insani bilimler olarak anladıklarını söyleyebiliriz.

Fen Bilimleri yerine, ‘teknoloji’ kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü, Fen Bilimleri bile kendi bünyesinde araştırmayı bilimsel bir faaliyet önceliğiyle ortaya koyar.

Oysa, ‘teknoloji’ alanı her ne kadar Fen Bilimleriyle doğrudan ilişkisi olsa bile, yine burada karşımıza pragmatizm çıkması dolayısıyla, bir tür manipülasyondan bahsedebiliriz. 

Bu noktada, yukarıda dikkat çektiğim ayrışmanın doğurduğu dikomotik süreç bile, ilgili ulus-devletlerde yönetim erklerinin ve akademi dünyasında egemen olan anlayış ve güçlerin araştırma olgusunu ve süreçlerini, gizli/açık manipüle ettiklerini de gayet açık yüreklilikle söylemek gerekir.

Öyle ki, araştırma merkezli olarak bilgi üretiminden ihtiyaç duyulan hususun meselâ insanı, toplumu, kültürü, tarihi, folklorü, inancı, felsefeyi vb. alanları geliştirmek anlaşılmamaktadır.

Araştırma düşüncesizliği

Bu toplumlarda, bir önceki cümlede zikrettiğim alanları kendi ulus-devlet sınırları içerisinde hakkıyla ve gerçekçi bir şekilde araştırmak söz konusu olmadığı gibi, diyelim ki, dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplumları ve Müslüman olmayan toplumlara yönelik araştırmaları akla getirmek dahi gayet zor ve problemlidir.

Bugün bağımsızlığını kazanmış ve halkının tahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, diyelim ki, ulus-devletlerin yakın ve uzak geçmişte kendilerini sömürgeleştirmiş olan devletlere ve toplumlara yönelik araştırmalarına rastlamak mümkün müdür?

Aksine, araştırmadan anlaşılan, adına ulus-devletler denilen yapıların fiziki, maddi varlıklarını devam ettirmeye, var olan diğer ulus-devletlerle rekabetçi süreçlerde, kendine yer edinmede elini çabuk tutmanın bir yolu ve yordamı olarak ortaya konmaktadır.

Bu var olan ikiliğin pek çok sorunu, gizli açık bünyesinde barındırdığını ileri sürüyorum. Sorunlu olduğunu düşündüğüm temel ikiliği aşmak, gayet önem arz ediyor.

İthal düşünceler ve kurumlar

Nihayetinde, bugün halkı Müslüman olan toplumlarda var olan bu kurumların yine, bu ilgili toplumların bizzat ürettikleri kurumlar olmayıp, dışardan ithâl ve -aşağıda değineceğim üzere-, azımsanmayacak bir tarihi geçmişle bağlantılı bir yönü bulunuyor.

Meselâ, bu kurumların gayet belirgin bir kimlik ve aidiyet sorunu bulunmaktadır...

Benzer şekilde, bu kurumlarda çeşitli derecelere bölünmüş halleriyle öğretici sıfatıyla yer alan sözde ‘yetkin’/’uzman’ kişiler; yine bu kurumlara ‘bilgi almak’ üzere geldiği varsayılan kitle yani, öğrenciler; bu kurumları, ulusal kalkınma hamlelerinin odaklarından biri olarak gören tüm ilgili birimleriyle devlet bürokrasisi bir aidiyete krizi içerisindedir.

Bu kriz, girişte bahsettiğim ikilikten neşet etmektedir.

Bu bağlamda, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ilgili ulus-devletler, -sözde- sorumluluk besledikleri varsayılan kendi toplumlarında örneğin bürokrasi, endüstrileşme gibi temel ekonomi-eksenli kalkınma süreçlerine ve idaresine hasredilmiş bir sınırlılıkla hareket etmektedirler.

 

Sömürge gerçekliği

Bu noktada, belki de, “Sorun nerede başladı?” şeklinde, temel bir soru ile olan bitene farklı bir açıdan yaklaşmak mümkün gözüküyor.

Yüksek öğretime denk geldiği şekliyle, akademi dünyasının halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda, eğitim-öğretim süreçleri ile bilgi üretme kurumu olma arasında kalmışlığı gayet, temel bir modernleşme problemi olarak ele alınmayı hak ediyor.

Modernleşmeyi kollektif, toplumsal ve kurumsal değişimin adı olarak belirlediğimizde, eğitim-öğretim kurumlarının bu süreçlerin en başında geldiğine kuşku bulunmuyor.

Bu durum, bir yandan sömürge süreçlerin ekonu olan Müslüman toplumlarda ‘modern’ eğitim kurumları yapılaşmasının hem, sömürge yönetici eliti hem de, sömürge süreçlerine şu veya bu şekilde yakınlık gösteren Müslüman okur-yazar çevrelerinin çabalarının başında toplumu yenilemenin, değiştirmenin, geliştirmenin ilk adımı olarak eğitim süreçlerine yatırım yaptıkları ortadadır.

Bununla birlikte, hem, dışarlıklılar olarak sömürge yönetici elitinin hem de, Müslüman toplumlar içerisinde bir şekilde toplum önderleri olarak ortaya çıkan bireylerin çabalarının bilgi üretmeden ziyade, toplumu eğitmeye doğru bir yönelim sergilediği görülür.

Bu ikinci durumun yani, toplumu eğitmenin pragmatik, pratik ve işlevci bir hedefi var ki, o da, sömürge topraklarında giderek yaygınlık kazanan ‘modern kurumsal yapılaşmalar’ içerisinde var olan, ortaya çıkan ve giderek artan insan işgücü ihtiyacına katkı sağlamak.

Ya da var olan ve giderek artan, bunun yanı sıra, ilgili yerli toplumlar, göçmen toplumlar, dikotomisinde bir tür varoluşsal bir soruna dönüşen toplumsal yapılaşma ve değişim süreçlerinde etkin rol almanın adı olarak gündeme gelen insan işgücü rekabetinde ve mücadelesinde kendine yer alabilmektir.

Bunu anlamak ve gözlemlemek, pek o kadar zor değil...

Örnekler

Bunun için, en azından 19. yüzyıl başlarından itibaren Hint Alt Kıtası ile Malay Yarımadası’nda İngiliz sömürge süreci ile Sumatra’da ve Java’da Hollanda sömürgeci süreçlerine konu olan Müslüman toplumların önce karşı çıkıp, ardından zamanla, tedrici olarak alıştıkları ve bir süre sonra, birincil aktörü olmaya başladıkları uzun bir süreç vardır.

Bu süreçte, temel yapılandırıcı aktör olarak sömürgeci yönetici eliti ile bu sömürge yönetimlerinin Avrupa’daki ana vatanlarındaki gelişmelerin belirleyiciliğine kuşku bulunmamaktadır.

İlk safha olarak adlandırabileceğim bu süreçte, Müslüman topluma mensup bireylerin grupların sömürge döneminde ortaya çıkan bilgi üretme süreçlerine ne denli katkı yapıp yapmadıkları araştırılmaya değer bir konudur.

Modern okur-yazarlığın, yabancı veya sömürge diline aşinalığın ve öğrenmenin, sömürge veya Müslüman toplumun çaba ve talebiyle açılan okullarda öğrenim gören Müslüman öğrencilerin dönemin bilgi üretimine, ne şekilde katkı yaptıklarını araştırmak önemlidir.

Bu durum, bağımsızlık süreçleri sonrasında yapısal olarak pek değişiklik sergilememekle birlikte, temelde aktörlerin değişmesiyle ortaya çıkan yeni dönemde akademi dünyasının nasıl bir yönelim aldığına dair sorgulamamızı kolaylaştıracak, bir çıkış yolu olacağını düşünüyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research/