Mehmet Özay 05.09.2026
Müslüman dünyanın akademi kurumlarının bugün içinde bulunduğu zaafiyeti, modernleşme ile mi yoksa geleneğin bir tür devamı olarak mı değerlendirmek gerekir?
Hangisi olursa
olsun, karşımıza çıkan tablonun hiç de, iç açıcı olmadığı aşikârdır.
Bu yazıda,
akademi kurumlarının işletimi ve işleyişi konusuna ‘bürokrasi ve memurluk’
kavramları özelinde değinmeye çalışacağım.
Öyle ki, akademik
kurumlarını standartlaştırılmış bürokratik yapılaşmanın ve bu kurumlarda yer
alan akademisyenleri standartlaştırılmış memurluk normlarına hapsetme geleneğinin,
Müslüman toplumların araştırma, bilgi üretimi ve entelektüel yaşamda karşı
karşıya kaldıkları önemli problemlerin oluşmasında kayda değer bir rol oynuyor.
Bu durumun, ilgili
çevreler tarafından sıradan bir mesele olarak algılanıyor olmasını veya hiç
dikkate alınmamasını, en başta en temel bir hata olduğunu görmek gerekiyor.
Nihayetinde,
Müslüman toplumların siyaset dünyasından, kültür yaşamına değin var olan ve de
giderek artan tüm sorunlarını gündeme taşıması beklenen ve bu sorunlara çözüm
sunma imkânını bünyesinde barındıran unsurlar olarak akademik kurumların, bugün
içinde bulundukları durum, hiç kuşku yok ki, söz konusu sorunların ne çözümüne
önemli ölçüde katkıda bulunuyor, ne de halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan
toplumlar ile küresel çapta insanlığa alternatif görüş, düşünce, felsefe,
kurumsal ve sistemik yapılaşmalar sunabiliyor.
Bu hususun
öneminin, aynı akademik dünyanın içinde bulunan belki de, azımsanmayacak sayıda
kişi tarafından hissedildiğini söylemek mümkün.
Bununla
birlikte, ortada var olan gerçeklik, karşı çıkış, alternatif söylem üretme,
yenileyici bir alan açma gibi yapılaşmaları gündeme getirmek yerine, bu alanda
söz söyleme cüretini gösterme eğilimi sergilemek isteyenleri, temelde ekonomik
varoluşsallık zorunluluğu, mevcut sisteme eklemlenme yani akomodatif yaklaşıma
ve de nihayetinde var olan statükoyu desteklemeye veya yeni statükoların
oluşumuna eğilimler nedeniyle neredeyse, yok hükmünde kalıyor.
Buna
alternatif olarak, bu kitlelerin akademik dünyasındaki memurluklarının dışında
ve ötesinde, özel yaşamları içerisinde düşünülebilecek şekilde sivil toplum ve
düşünce kuruluşları içinde varlık sürdürüp mevcut sorunlara çözümler üretebilecekleri
veya ürettikleri konusundaki görüşü de yabana atmamak gerekiyor.
Ancak, bir
çözümmüş gibi sunulan bu gelişmenin bile, mevcut akademi kurumlarının işleyişi,
sürekliliği gibi bizatihi kendi varlığıyla ilgili sorunların üstesinden gelmeye
yetmediği görülüyor.
Akademi
gerçekliği
Kaldı ki,
akademi kurumlarının varlığı söz konusu olduğunda, ortada kaynak, sistem ve
anlayış konusunda ciddi aksaklıklar ve yolsuzluklar olduğunu açıkça ortaya
koymak gerekiyor.
Nihayetinde,
adına akademi denilen kurumların varlığının öyle gelişigüzel sıradan yapılar
olmadığı düşüncesinden hareket ettiğimizde, bunların gayet önemli maddi ve
manevi varlıklara ihtiyaç duyduğunu görmezden gelmek, halkının kahir ekseriyeti
Müslüman olan toplumların sömürge sonrası bağımsızlıkları sürecinde kendi
kaynaklarını nasıl hunharca yok ettiklerini bize gösteriyor.
Akademi
dünyasının memurluk sınırlarına hapsedilmesinin göstergelerinden biri, katı
organizasyonel yapılaşmanın hâkim kılınmasıdır.
Bu
organizasyonel yapılaşmanın, bazı kurumlarda, bazı ülkelerde iki boyutta ortaya
çıktığı görülür.
Bunlardan
ilki, akademi kurumunu akademisyen olmayan bürokrat ve memurların kalıplaşmış,
katı, hükmedici yapısına terk etmek, ikincisi, akademisyenler arasından -tıpkı
birincisine benzer şekilde eylemde bulunan- akademi kurumunu yönetecek bürokrat
ve memur üretmek.
Söz konusu bu
iki boyut arasında, bu yazı çerçevesinde dile getirmeye çalıştığım sorunlar açısından
açıkçası pek de büyük bir fark bulunmuyor.
Nihayetinde,
bürokrasinin ve memurluk olgusunun -nereden gelirse gelsin- belirleyici olması,
her hâlükârda akademi kurumunun akışkan, dinamik ve üretken doğası önündeki en
büyük engeli oluşturuyor.
Bu çerçevede
dile getirmeye çalıştığım, akademi dünyası ile memurluk olgusunun bir
dikotomiye denk geldiği anlaşılmış olmalıdır.
Bu temel
sorunun ortaya çıkması bizatihi, her iki dünyanın farklı vechelere sahip
olmasından kaynaklanıyor.
Bürokrasi ve
memurluk sınırlandırıcı, tektipleştirici vb. doğasıyla dikkat çekiyor...
Oysa, akademi
dünyası, ki bünyesinde sadece eğitim-öğretimi değil, araştırmayı, düşünmeyi,
uygulamayı, üretmeyi yeniden sorgulamayı gerektiren bir dizi ilişkiler ağıyla
gayet dinamik ve kendine özgü bir yapılanma sergiliyor.
Bu alanların
sınırlandırılmaya matuf olduğunu düşünen bürokrasi ve memurluk düşüncesi
sadece, akademi dünyasını değil, bütün bir ulusu ve ulusu şekillendiren kültür,
düşünce, bilgi vb. süreçleri gizli veya açık engelleyici bir rol oynuyor.
Tarihi
derinlik
Dün ve bugün
ilişkisi çerçevesinde, -ki, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların
bu ilişkiden âzade olmadığı ortadadır-, özellikle akademi kurumlarının
yapılaşması veya yeniden yapılaşması noktasında şu hususun gündeme
getirilmesinde yarar var.
O da, bürokrasi,
memurluk bağlamının, sadece bizim neslin veya yaşamakta olduğumuz süreci
paylaşan birkaç neslin değil, tarihin uzak ve yakın evrelerinde de, benzeri
süreçlerin yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Kaldı ki, bu
konuda elimizde, örneğin, Osmanlı gibi bir devletin kurumsal yapılaşmasının,
döneminin sistemik bürokratik oluşumunun, bu oluşumu şekillendiren insan
faktörünün ve tüm ilgili alanlarının -görece, kısa süren başarılarla dolu
dönemin ardından- yaşanan gerilemelerin, başarısızlıkların, yolsuzlukların vb.
temelinde yer aldığı gayet açık seçik anlaşılıyor.
Bu tarihi
olgunun, “Altın Devir” (Golden Age) söylemi ile modern devlet, bürokrasi,
kurumsallaşma ile ne denli örtüşüp örtüşmediği elbette, tartışmaya açık bir
konudur.
Ve bunu, başka
yazı/lar/da tartışabileceğimizi düşünüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder