Mehmet Özay 18.09.2026
Yaşadığımız günler, Avrupa açısından oldukça önemli gelişmelere konu oluyor.
16 Eylül günü
Avrupa’dan gelen haberler, AB’nin Kanada’yı “ortak üye” (associate member)
kavramıyla tanımlanan bir ortaklık önerisini ortaya koyuyor.
AB Komisyonu
Başkanı Ursula von der Leyen’in, “ilk” sıfatıyla andığı Kanada’nın, ‘associate
member’ tanımlaması, diğer ülkelerin geleceğini yani, ikinci ve üçüncü
sırada yer alan ülkelerin olduğunu açıkça gösteriyor.
Yeni
bir süreç (mi?)
Bu gelişmenin
devamı olarak gündeme, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın gelmesi gayet önemli bir
sürecin varlığına işaret ediyor.
Bir anlamda,
sürpriz kabul edilebilecek bu gelişmeye karşın, AB içerisinde bazı
diplomatların yaptıkları açıklamalardan oldukça temkinli oldukları anlaşılıyor.
Öyle ki, AB ve
Kanada arasında on yıl önce imzalanan ticaret anlaşmasına ve bu gelişmenin AB
üyesi on ülke tarafından henüz onaylanmamış olması, AB liderliğinde bazı görüş
ayrılıklarının olduğunu da ortaya koyuyor.
Bir diğer
husus ise, ‘üyelik’ konusunda İngiltere’nin tercih ettiği kopuş sonrasında
alternatif arayışları arasında, ‘yarı üyelik’ vb. kavramların olmadığı bugün
yine hatırlatılmasıdır.
AB-Kanada
yakınlaşması
Söz konusu
“yakınlaşma” söylemi geçtiğimiz Çarşamba günü AB devleti yıllık toplantısında
gündeme geldi.
Toplantıya
davetli olarak katılan ve AB Parlamentosu'nda bir konuşma yapan Kanada
başbakanı Mark Carney, AB ile siyasi yakınlaşmaya neden olarak Donald Trump’ın
dikte ettirdiği gümrük tarifeleri boyunduruğundan ve Kanada’yı ABD’nin 51.
Eyaleti yapma iddiasını gündeme getirdi.
Başbakan
Carney’in bu açıklaması, Kanada’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal açmazı
gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.
Bunun devamı
olarak, Kanada’dan bir resmi sitede yer alan bilgi dikkate alınacak olursa, AB
ve Kanada arasında yaşanan yakınlaşmanın temelinde “pek çok ortak değer ve
politika önceliği” olgusuna dikkat çekiliyor.
Benzer bir
durum, yine AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından Kanada’ya
yapılan teklifin rasyonel gerekçesi olarak, “AB ve Kanada dünyaya aynı açıdan
bakıyor” şeklinde ifade edebileceğimiz, gayet yakın bir siyasal bilinç ve
yaklaşıma atıfta bulunuyor.
Niçin
şimdi?
Bununla
birlikte, her ne kadar yukarıda kısmen açıklanmış gibi gözükse de, böylesi
ekonomik ve siyasi yakınlaşmanın ‘Niçin şimdi?’ gerçekleşmekte olduğu sorusuna
cevap vermeye kafi gelmeyen bu açıklama bizi, detayları bulmaya sevk ediyor.
Bu noktada,
özellikle son on yıllık süre zarfında ABD ve AB arasında yaşanan gerilimler,
Batı bloğunun iki güçlü ekseni arasında kopuşu getirmekle kalmamış, aynı
zamanda ABD başkanı Donald Trump’ın söylemleri dikkate alındığında, Avrupa’da
Batı medeniyetinin tehdit altında olduğuna yönelik açıklamalarla derin bir
alana seyretmiştir.
ABD ve AB
arasında yaşanan eksen kaymasının yanı sıra, benzeri bir gelişmenin 2005 yılı
başlarından itibaren, Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte ABD
yönetiminin Kanada’ya yönelik önce ultra tarif uygulaması ve ardından,
‘teritoryal ilhak’ olgusuna kadar uzanan söylemleri, -ki yukarıda başbakan
Carney’in açıklamasına dikkat çekerek ortaya koymuştum-, Kanada’yı siyasal
egemenlik arayışlarında kendi sınırlarının dışına çıkmaya ve yeni ve güçlü
partnerler aramaya itmiştir.
Bu noktada,
Kanada başbakanı Mark Carney’in Çin ziyaretini de, yine bu bağlamda
değerlendirmek gerekmektedir.
Avrupa
içi krizler
Avrupa Birliği
açısından bakıldığında ise, Birlik içinde sarsıntıya yol açan sadece, Trump
politikaları değildir.
Avrupa’nın
kendi sınırlarında özellikle Rusya’nın, 2023 yılından itibaren, Ukrayna
topraklarına yönelik işgal girişiminden kaynaklanan doğrudan tehdide maruz
kalması; Çin’le yaşanan ticaret gerilimleri; kendi içerisinde, tek tek üye
ülkelerde iktidarların istikrarsızığı ve sağ’a, sol’a evrilişleri yeni
arayışları gündeme getirmiştir.
Benzer
şekilde, AB’nin öncü ülkeleri Fransa, İngiltere ve Almanya hükümet
başkanlarının Çin ziyaretlerini bu arayışların bir parçası olarak görülmelidir.
Yukarıda, hem
Kanada ve hem de, AB bağlamında çizilen portrede benzerlikler gayet dikkat
çekicidir.
Bir anlamda,
tarihi çalkantıların yaşandığı son on, on beş yıllık süre, aynı zamanda yeni ve
tarihe mal olacak yeni ittifakların ortaya çıkmakta olduğuna tanık oluyoruz.
AB Komisyonu
başkanının Kanada’yı ‘ortak üye’ sıfatıyla birliğe oldukça yakınlaştırma
çabasını salt ekonomik kaygıların bir ürünü olarak görmemek gerekir.
Nihayetinde,
Avrupa sınırları içinde yer alan Norveç, İzlanda ve İsviçre’nin, AB ile ticari
ve ekonomik alanda son derece yakın işbirliklerine rağmen, ‘ortak üye’ sıfatına
‘layık görülmemeleri’, Kanada’nın farklı jeo-politik gelişmelere maruz
kalmasıyla anlaşılabilir.
ABD ve AB
arasında yaşanan ve medeniyet söylemi eleştirisine değin uzanan sözlü atışmalar
bize, Batı bloğunda ciddi bir kırılma yaşanırken, aynı bloğun çeper ülkeleri
Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ana eksende yer alan Avrupa arasında, yeni
bir Batı bloğu tesisine girişildiği anlaşılıyor.
Öyle ki,
Kanada ile görüşmeleri yürüten komisyon üyesi İspanyol Javier Moreno Sanchez
yaptığı açıklamada, “Kanadalılar, Avrupa dışındaki en Avrupalı topludur”
ifadesi, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘medeniyet’ boyutuna tekabül
ediyor.
Bu durum, Avrupa
Birliği’nin Kanada ve ardından, Avustralya ve Yeni Zelanda ile gerçekleştirme ihtimali
olan ‘yakınlaşma’ politikası dikkatle incelenmeyi hak ediyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder