Ortadoğu/Middle East etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu/Middle East etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2026 Salı

Askeri ültimatom ve değişim arasında İran / Iran: Between military ultimatum and change

Mehmet Özay                                                                                                                             07.04.2026

Arab Körfezi’ne yayılan, İran’a yönelik açılan savaş bir süredir bitti, bitiyor söylemine konu olurken ABD başkanı Donald Trump’dan Pazar günü gelen ve dün yenilenen açıklamayla, dünyayı hop oturtup hop kaldırtıyor...

Trump açıklamasında, İran’ı yeni bir ültimatom salvosuyla hedef alarak, “... Çarşamba sabahı saat 3’e kadar ya, ateşkes anlaşmasını imzalarsınız ya da, sizi yok ederiz” diyor.

Buna paralel olarak dün Birleşik Arap Emirlikleri devlet başkanı siyasi işler danışmanı Anwar Gargash, Avrupa basınına yaptığı açıklamada “olası bir ateşkes yerine çok daha kapsamlı bir “Yeni Körfez” yapılaşması talebinde bulunuyor.

Oysa günler öncesinde mevcut savaş ortamını sonlandırmaya matuf felişmeler yaşanıyordu...

Söz konusu bu açıklamalar Washington’dan gelirken, başkan Donald Trump önce Pazar günü ve ardından, dün yinelediği açıklamalarla, hiç kuşku yok ki, sürecin yeniden Trumpvari politikaların sarmalına girdiğini ortaya koyuyor.

Blöf!

Başkan Trump’ın, NATO üyesi Avrupa ülkelerini “gelin petrolünüzü kendiniz alın, sizin bekçiniz” değilim anlamına gelen söylemi, sanki savaşı bitirmekte olduğu izlenimi doğuruyordu.

Bu ‘açık davet’e Avrupa’dan olumlu cevap gelmedi...

Bununla birlikte, Trump’ın ABD’ye ait tüm savaş donanımını Körfez’den çektiğine de tanık olmadık.

Demek ki, ortada -bir gerçeklik kadar, açıkçası bir tür blöfün de varlığına delalet edecek gelişmeler olduğunu söylemek gerekiyor.

Başkan Trump, Pazar günü ve dün yaptığı açıklamalarla, İran’a verdiği ültimatom herhalde Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu petrol ve özellikle de gaz’ın temini için olmasa gerek...

Ya da, Avrupa’daki NATO üyesi ülkelere, “Ben olmadan bir şey yapacağınız yok... Hadi yine sizi ben kurtarayım” mı diyor acaba?

Savaşın tarafları kim?

Bu son gelişme, gelişmeleri ‘uzak’tan takip etmeye çalışan bizleri, “Acaba, savaşın tarafları kim?” sorusunu bir kez daha sormaya sevk ediyor.

Başkan Trump’ın açıklamalarıyla, -muhtemelen tesadüfi bir şekilde- eş zamanlı olarak Avrupa basınına düşen bir haberin, yukarıda dile getirdiğim soruya bir tür karşılık olduğunu söylemek istiyorum.

İlgili haber, Birleşik Arap Emirlikleri (UAE) devlet başkanının siyasi işler danışmanı Anwar Gargash’ın yaptığı açıklama...

Gargash, ABD başkanı Trump’ın İran’la barış görüşmeleri sürecine atıf yapıyor.

Ve bu anlamda, açıkçası, ortada sürüp giden barış görüşmelerinden haberdarlığını ve bu gelişmelerin, BAE için tatminkâr olmadığı yönünde bir intiba uyandırıyor.

Başkan danışmanının, ABD’ye dolaylı olarak, “Böyle bir barış yapacaksan, hiç yapma daha iyi” dercesine, bir eleştirel tutum geliştirdiği gibi, açıkçası ABD’yi İran siyasal rejimi ve varlığı konusunda çok daha ‘dönüştürücü’ bir süreci hayata geçirmesi davetinde bulunuyor.

BAE aynı yerde!

Bu haberle karşılaştığımda, Mart ayının ortasında, yine BAE’den ve o zaman Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’den sadır olan açıklamayı hatırladım..

Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklamada, “ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu” belirtmişti.

BAE devlet başkanının siyasi işler danışmanının ABD’den ve de Trump’dan talebi şu: Kapsamlı bir anlaşma yapılarak, başta kendi ülkesi olmak üzere Körfez bölgesine yönelik olarak İran’ın yeniden siyasal ve askeri bir tehdit ortaya koymamasını temin etmek...

Böylesi kapsamlı anlaşmanın adını da, “sürdürülebilir bölgesel güvenlik” olarak koyuyor Gargash...

İran ve güven meselesi

Açıklamasında, “İran mevcut rejimiyle bir güven tesis etmiyor” diyor, Gargasah.

Yukarıda hatırlattığım üzere, BAE dışişleri bakanının “en çok füzeyi ve dronu biz yedik...” anlamına gelen açıklamasının bir şekilde devamı olarak bugün danışman Gargash’ın, “... BAE olarak, bir deniz gücüyle harekete geçmeye hazır değiliz” açıklamasıyla karşı karşıyayız.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, danışman Gargash yaptığı açıklamayla, İran’ın, BAE olmak üzere Körfez Arap ülkelerine yönelik misilleme saldırılarıyla bu ülkeleri, ABD ve İsrail ile ittifak halinde olduğunu kanıtlıyor.

Elbette, bu husus bilinmeyen, görülmeyen, fark edilmeyen bir durum değil. Ve bunda şaşılacak bir durumda bulunmuyor...

Ancak, danışman Gargash’ın açıklamasının devamı, çok daha önemli...

“Bu durumda, Hürmüz Boğazı’nı açımaya yönelik ABD öncülüğündeki bir oluşuma veya ortaya konulacak uluslararası çabalara katılmaya hazırız” diyor.

Bunun yanı sıra, ABD’nin İran’la sürdürdüğü yönündeki barış sürecinin ‘ateşkes’le sınırlı olmaması, aksine, bölgedeki “yapısal riskleri hesaba katan bir çözüm olması gerektiğine” dikkat çekiyor...

Acaba bu söylemi nasıl yorumlamak lazım?

Şayet söylentiler doğru ise ABD ve İran arasında olası bir ateşkes sağlanacaksa, bu durum başta BAE olmak üzere tüm Körfez Arap ülkelerince, İran’ın askeri varlığını yeniden inşa edecek bir süreç olarak mı algılanıyor?

Bunu ‘doğru’ kabul eder ve danışman Gargash’ın açıklamasının devamına bakacak olursak, böylesi bir gelişmenin tüm bölge için, “çok daha tehlikeli bir ortam oluşturacağı” tahmininde bulunuluyor.

Gargash, İran’ın tümden yok edilmesine taraftar değil. Ortaya koyduğu söylemle, “İran, bu rejimle devam edemez”e getirmek istiyor.

Bir anlamda, İran halkı ve mevcut İran siyasal rejimi arasında kesin bir ayrım gözetiyor.

Ve böylesi bir sonucun hasıl olabilmesi için de, Trump başkanlığındaki ABD’yi işaret ediyor...

Gargash, söyleminin devamında, “müzakerelere İran’ın saldırdığı başta BAE olmak üzere bölge ülkeleri de katılmalı” diyor.

BAE’ye biçtiği bu ‘muhtemel’ rol, hiç kuşku yok ki, İran’dan en çok füze ve dron saldırısına maruz kalan ülke olması gerçeğine dayanıyor...

BAE’den gelen bu talebin ABD tarafından dikkate alınıp alınmayacağının kararını verecek olan ABD’dir...

Bu noktada, ABD ve başkan Trump Körfez Arap ülkelerinden gelen talepleri ne şekilde değerlendireceği ise yine ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına bağlı olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/askeri-ultimatom-ve-degisim-arasinda-iran-iran-between-military-ultimatum-and-change/

1 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın gerçekliği: Bölünmüş İslam dünyası mı, bölünmüş Batı mı? / The reality of the war: A divided Islamic world or a divided West?

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2026

İran’a yönelik başlatılan savaşın sona ereceğine yönelik iddialar gündemde yer alırken, tarafların, bir ayı aşkın süredir olan bitenden çıkarmaya çalıştıkları sonuçlar da, hayli ilginç bir görünüm arz ediyor.

Yıllardır, Batı’nın siyasal ve ekonomik yaptırımlarına maruz kalması nedeniyle, kaynaklar noktasında elinde pek de bir şeyi kalmadığı ifade edilen İran’ın, bugüne kadarki savaş sürecinde, toprağa gömdüğü silahları teker teker çıkartarak neredeyse, çevresindeki tüm ülkeleri hedef alması, temelde İran’ın tahmin edildiğinin aksine, kolay bir lokma olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, İran’ın ‘doğal’ jeo-stratejik’ konumundan öte, var olan ekonomik donanımını halkının refahı yerine, orduya yatırım yaparak gerçekleştirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum. Bu hususu burada ele almak yerine, bir başka yazıya konu etmek gerekiyor.

Lidersiz İran

Batı koalisyonu içerisinde yer alan, bununla birlikte, Batı’nın değil Ortadoğu’nun hakimi olmaya aday İsrail öncülüğünde geliştirildiği anlaşılan savaşta, ABD-İsrail işbirliği daha ilk günden, İran’ın önde gelen dini-siyasi liderlerini ortadan kaldırırken, bu gelişme üzerine, savaşın ikinci gün -lidersiz kalan- İran’ın teslim olacağını varsaymış olmalı.

Bugün gelinen noktada, İran teslim olmadı...

Ancak İran, uzun yıllardır, maruz kaldığı Batı’nın tüm yaptırımlarına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, bu gelişmeye adapte olmayı başarmış...

Öte yandan, yine İran, halkının kalkınması ve refahı için sarf etmesi gereken var olan ekonomik kaynaklarını çokça silaha yatırmış olmalı ki, liderlerini kaybetse de, savaşı yönetebilecek kadroları sayesinde silah depolarını ‘düşman safları’ üzerine boşaltmaya devam ediyor.

Bu gelişmenin, sadece hem ABD-İsrail koalisyon gücünü değil, aynı zamanda -içerde ve dışarda- İran halkını da şaşırttığını söylemek mümkün.

Gelişmiş süper teknolojik araç ve vasıtalarıyla İran’a yüklenen söz konusu koalisyonun, İran’ı “en kısa sürede” pes ettireceği düşüncesi bugüne kadar gerçekleştirebilmiş değil.

Halk varsıllığı-silah depoları

En yakın tarih itibarıyla söylemek gerekirse, savaş öncesinde birkaç aylık dönemde İran’da temelde, “ekonomik” nedenlere dayalı olarak baş gösteren toplumsal çalkantılara hükümetin verdiği “sert” tepkiye rağmen, İran halkının haklılığı -bir anlamda-, savaş sürecinde İran ordusunun bitmek bilmeyen silah depolarıyla kanıtlanmış oldu.

İran’ın, çevre ülkelere ve Hürmüz Boğazı güzergâhındaki tankerlere yönelik saldırılarının etki gücü sadece, bölgedeki Arap ülkeleriyle sınırlı kalmadı.

Bunun ötesinde, yaşanan karşı saldırılar doğrudan küresel düzeyde hissedilirken, İran yönetiminin silahla kurduğu ilişkinin, bizatihi “halkının ekonomik ve toplumsal refahını fedaya değer mi?” sorusunu da sormayı gerektiriyor.

Bu soruyu gündeme getirirken, İran’ın karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik, egemenlik vs. gibi koşullarını yadsıyor değilim.

Aksine, ulusal güvenliğin ve egemenliğin temel amili olan halkın güvenliğinin tesisinde, -ülkede yaşananlara dikkatlice bakıldığında- bir anlamda, süreci yönetememiş olmanın İranlı liderlere ne tür bir sorumluluk yükleyip yüklemediğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bağımlı-bağımsız Körfez

On yıllarca, Batı’nın desteğiyle ekonomik modernleşmesini ‘ultra’ düzeyde gerçekleştiren Körfez Arap Ülkeleri, İran’ın, pek çoğu yarı yolda akamete uğrasa da, saldırı aracı olarak kullandığı füze ve dronları karşısında, “güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde, saldırmaktan çekinmeyiz” benzeri söylemlere veya naralara rağmen, eli kolu bağlı olarak ABD’nin karşılık vermesini bekliyor.

Nihayetinde, bu ülkelerin ekonomik varsıllığının temel dayanak noktasını oluşturan petrol’ün ve bu doğal kaynağın davet ettiği Batılı uzmanlar, insan işgücü, kurumlar ve sermayesiyle oluşturulmuş ve bir anlamda, suni denilebilecek monarşiler, kendilerini korumak için yine, bir Batılı ülkeye sığınmanın onurunu da (!) böylece tatmış oluyorlar.

Kazanan kim?

Bugün gelinen noktada, “savaşı biz kazandık!” naraları atan her çevrenin ilk etapta, dönüp kendisine ve çevresine bakması gerekiyor.

Öyle ki, savaş öncesi, savaşın devam eden yönü ve olası sonucu bağlamında olan biteni dikkatle izleyen gözlerden kaçmayan gelişme hem, İslam dünyasının hem de, Batı’nın kendi içlerinde bölünmüşlüğü gerçekliğidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanan savaş ortamı, bir yandan İslam dünyasının kendi içerisinde öte yandan, Batı dünyasının kendi arasında var olan kopuşları neredeyse, onarılamaz derinlikte ortaya koyması açısından da, önemli bir sonucu doğurduğunu ileri sürebiliriz.

İslam dünyası

Tam da bu nokta, yani, hem, bizatihi İran’ın hem de, İran’ın saldırılarına hedef olan ulus-devletlerin halklarının kahir ekserisinin Müslüman olması, İslam dünyası açısından bir travma niteliği taşıdığına kuşku yok...

Daha önceki yazılarımda, olan bitenin bir din savaşı olmadığını ileri sürmüştüm. Bu görüşümü devam ettiriyorum.

Bununla birlikte, din savaşı olmasa dahi, halklarının inanç noktasında aynı ve/ya benzer bir alanı paylaştığı ülkelerin yani, İran ve Körfez Arap Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler çerçevesin de bile, kendi aralarında kuramadıkları bir ilişkinin acısını bugün, sadece bu bölge toplumları değil, tüm küresel Müslüman toplum çekiyor.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı çevresinde olan biten savaşı, ‘barış’la sonuçlandırma çabasındaki halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan örneğin Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, önce dönüp kendi ulus-devletlerinde Müslüman toplumun hali ve ahvalini ele alıp değerlendirmeleri gerekiyor.

Tabiri caizse, kendi evinin içini düzenleyememiş bu ülkelerin, ortaya koymak istedikleri barış çabalarının, uluslararası çevreler ve kurumlar tarafından ciddiye alınırlılığı gayet şüphelidir...

Yaşanan tüm bu gelişmeler, aynı zamanda adına Müslüman toplumların küresel kurumsal temsili yapısı kabul edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne maddi, ne de manevi bağlamıyla bir temsiliyeti hak ettiğini ortaya koyuyor...

Batı öncülüğünde oluşturulmuş, küresel kurumsal yapıların işlevsizliğine yapılan atıfların benzerinin niçin Müslümanların sözde birliği, kardeşliği, refahı için kurulduğu öngörülen bu ve benzeri kurumlar için geliştirilmediği üzerinde durmak gerekiyor.

NATO’nun çöküşü

Batı’nın birliği, askeri ve güvenlik anlamında NATO üzerinden gerçekleştiğine kuşku yok...

NATO’nun, bir askeri birlik olmak özelliğiyle, gayet dikkat çeken varlığının temelde, Afganistan sürecinden sonra giderek önemini yitirmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar, ABD öncelikli bir süreç yaşanmış olsa da, nihayetinde Afganistan, NATO’nun önde gelen ülkelerinin işbirliği ve koalisyonuyla hâl yoluna koyulmaya çalışılmıştı.

Ancak, diğer bazı nedenler bir yana, bölgenin topografik, iklim ve toplumsal dokusunun gerçekliği, NATO’nun plânlarının yanılgıya süreklendiğini açıkça kanıtladı.

2015 yılında, ABD’de iktidara gelen Donald Trump’ın diğer uluslararası alanlar kadar, özellikle de, NATO’yla işbirliği konusunda Avrupa ülkelerine karşı takındığı eleştirel tutum bugün, Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ABD ile NATO’nun Avrupalı önde gelen ülkeleri arasında kırılmaya ramak kalmış bir ilişki türüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

İslam dünyası ve ve Batı...

Bu kavramları her işittiğimde ve yazılarımda her kullandığında, dönüp kendine soruyorum: “Acaba, bunlarla anlatmak istediğimiz olgulara yönelik doğru kavramları mı kullanıyoruz?

Bir yanda, İslam Dünyası diyerek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletleri ifade ediyoruz.

Öte yandan, Batılı ülkeler veya Batı bloğu diyerek -dini paranteze- almış ya da yok saymış olmanın getirdiği ve bir önceki kullanımla yani, İslam dünyasıyla paralel olmayan bir karşılaştırmayla hareket ediyoruz.

Maddi kayıplar, küresel etkiler vs. gibi gelişmelerin dışında ve ötesinde, bir yandan Körfez Arap ülkelerinin şu veya bu şekilde, ABD-İsrail koalisyonu bünyesindeki varlıklarıyla, İran’ı doğrudan veya dolaylı hedef alan siyasal tutumlarıyla, İran’ın kendi teritoryal bölgesindeki ‘Müslüman’ ülkeleri askeri açıdan hedef alan açılımı, önümüzdeki süreçte epeyce akademik çalışmanın yapılmasına elverecek bir süreç anlamına geliyor.

Ancak, bunlar arasında en önemlilerinin, İslami bilimlerin sınırları içerisindeki alanlar olacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/savasin-gercekligi-bolunmus-islam-dunyasi-mi-bolunmus-bati-mi-the-reality-of-the-war-a-divided-islamic-world-or-a-divided-west/

29 Mart 2026 Pazar

Ortadoğu’da savaşın tehlikeli yönelimi / The dangerous trajectory of war in the Middle East

Mehmet Özay                                                                                                                             28.03.2026

İran’a yönelik savaşın öncesinde, kimilerine göre görünmeyen yüzü giderek biraz daha belirginlik kazanıyor.

Bu durum, özellikle Suudi Arabistan’ın de facto lideri Mohammed bin Salman’ın, dün yaptığı açıklamada gün yüzüne çıkıyor.

Suudi Arabistan’ın talebi

Mohammad Salman, Trump’a açıkça çağrıda bulunarak, İran’a karşı açılan savaşın yarıda bırakılmamasını istiyor. Salman’ın bu çağrısının temel hedefi ise, Ortadoğu’da yeni bir haritanın oluşturulması yönünde...

Bu haritayı oluşturacak gücün ABD-İsrail ittifakı olduğunu da, bu yaklaşımıyla ortaya koyan Salman süreci, “tarihi bir fırsat” olarak tanımlamaktan da geri kalmıyor.

Bu tarihi fırsatın gerçekleştirilebilmesinin yolunu da Salman açıklamasında gündeme getiriyor.

Ve bu anlamda, İran’a yönelik saldırıların mevcut hâliyle kalmaması, aksine, yoğunlaştırılacak ve sürdürülecek görüşünde.

Evet, böylesi bir önerinin sadece Suudi Arabistan açısından değil, genel itibarıyla bakıldığında, Arap coğrafyasını oluşturan ulus-devletler bağlamında da, gayet önemli bir olgu olduğunu söylemek mümkün.

Ortadoğu ve yakın tarih

Bu yaklaşımın bugüne has bir siyasal niyet ve tutum olmadığı da tarihe az çok vukufiyeti olanlarca da malumdur.

Salman’ın açıklamasında yer alan veya açıklamasına eklenen “yeniden” ifadesi (to remake the Middle East), bize -en azından, yüz elli yıl öncesinde yine aynı coğrafyada gerçekleştirilen dönemin Ortadoğu’sunun ya da o dönemki adıyla Yakın Doğu’nun (Near East) ‘yeniden inşa’nın veya ‘yeniden tesisi’ni hatırlatıyor.

Aktörler kısmen farklı olsa da, temelde, Yakın Doğu’yu sınırlarıyla yeni devletleriyle, yeniden inşa sürecinde, Batı siyasal düşüncesinin egemen tutumu söz konusuydu.

Bu noktada, bugünün iki önemli ittifak gücü olan ABD ve İsrail’den, İsrail’in henüz devletleşmemiş, ancak Avrupa devletlerinden en azından bazılarını yönetebilecek ve yönlendirebilecek gücüyle öne çıkan ekonomik ve siyasal  güce sahipken, öteki gücü İngiltere teşkil ediyordu.

Riyad savaşa girer mi?

Riyad’dan yapılan açıklamaların ardından, Suudi Arabistan’ın ABD-İsrail ittifakının sadece arka plânında mı yer alacağı yoksa ön plânda da rol oynayıp isteyip istemeyceği ise şimdilik belirsiz gözüküyor.

Bu açıklamaya Washington’dan gelen teyidi, Salman’ın açıklamasının gelişigüzel yapılmadığının da, bir anlamda ifadesi kabul etmek mümkün.

Gazetecilerin sorusu üzerine ABD başkanı Donald Trump bu açıklamayı teyit ederken, Salman’a atıfla, “O bir savaşçı... Bizimle birlikte savaşıyor!” ifadesinde, Trump’a özgü klâsik bir abartı ihtimali göz ardı etmemekle birlikte, ortada ciddiye alınması gereken bir durum olduğuna kuşku yok.

Örneğin, Salman’ın savaşçılığına dair bugüne kadar aktif bir görünüm ortaya konulmuş değil... açıklamanın ikinci bölümünde yer alan ifade ise gerçek.

Öyle ki, bunun farkında olan İran’ın karşı saldırı hedeflerinden birinin, Suudi Arabistan sınırlarındaki üstlerin oluşturması tam da, bu duruma karşılık geliyor.

Belirsizlik

Ortada bir davet kadar, belirsizliğin de olduğuna kuşku yok...

Bir yandan, başta Başkan Trump olmak üzere bazı çevreler İran’la masaya oturulduğunu ve barış savaşı sona erdirme veya barış konusunda adımlar atıldığını ortaya koyuyorlar.

Öte yandan, Riyad’dan gelen savaşın bu haliyle sürmesi aksine, saldırı gücünün artırılarak gizli açık “İran’ı devreden çıkartın” mesajı bulunuyor.

Bu durum, sadece savaşla ilgili değil, Ortadoğu’nun siyasal ve hatta, teritoryal varlığında değişimler öngören projeksiyonların varlığına işaret ediyor.

Trump’ın güdümünde olduğu anlaşılan sözde barış sürecinin tıpkı Ukrayna barış süreci gibi muğlaklığa evrilmesi halinde, Salman’ın “daha fazla saldırın” önerisinin gündeme alınmayacağını kimse garanti edemez.

Uzmanlara dayandırılarak sunulan bazı açıklamalar dikkate alınacak olursa, bazı ülkelerin arabulucuğuyla sürdürülen barış sürecinin akamete uğraması halinde, Suudi Arabistan’ın, ABD-İsrail ittifakına ‘aktif’ katılımı olasılığını yabana atmamak gerekir.

Suudi Arabistan’ın böylesi önemli bir savaşta yer alması, modern Arap tarihinde bir ilk olacaktır.

Ve bu anlamda, Suudi Arabistan ordusunun ABD ve İsrail ordularıyla birlikte işbirliğini de, tüm dünya yakından izleyecektir.

Belirleyici olan Amerika

Bununla birlikte, Trump’ın üçüncü bir tarafın savaşta yer alıp almayacağı yönünde ne tür bir karar vereceği ise şimdilik belirsiz.

Her ne kadar, yukarıda dile getirdiğim üzere Trump, “Salman, bizimle birlikte savaşıyor.” ifadesini sarf etse de, böylesi bir aktif katılımın ABD açısından kontrol edilemeyecek bir düzeye çıkması da arzu edilir bir durum olmasa gerek.

Bu çerçevede, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde yönlendirici olanın Riyad yönetimi değil, Washington olduğunu unutmamak gerekiyor.

ABD çıkarları önceliği dikkate alındığında, Salman’a atıfta, Suudi Arabistan’dan yapılan önerinin ABD tarafından hayata geçirilip geçirilmeyeceğini de buna dayalı olarak hesap etmek gerekiyor.

Benzer bir talebin 2008 yılında, dönemin Suudi Arabistan kralı Abdullah’ın, Washington yönetimine “Kesin şu yılanın başını!” önerisiyle gündeme getirildiğini hatırlamakta yarar var.

Ortadoğu’da İran’a yönelik sürdürülen savaş ve İran’ın verdiği karşılığın barış süreci ile sonuçlanmaması halinde yöneliminde İran’a karşıtlığıyla bilinen Arap ülkelerinin ABD nezdinde ortaya koydukları talep ve beklentileri kadar, İran’ın bölgedeki ittifakı Yemen’deki Hutsilerle ne türden bir süreci başlatabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadoguda-savasin-tehlikeli-yonelimi-the-dangerous-trajectory-of-war-in-the-middle-east/

24 Mart 2026 Salı

İran savaşı ve ABD’nin barış arayışları / War on Iran and the U.S.’s strive for peace

Mehmet Özay                                                                                                                             24.03.2026

Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri çağrısı doğru ve gerçekçi mi?

Trump bu açıklamasıyla samimi mi, yoksa tüm meydan okumasına rağmen İran’a yönelik askeri saldırıların ardından, İran’ı masaya oturmaya zorlayarak olası bir ‘zafer’ peşinde mi?

İlk etapta, ABD ve İsrail ittifakının ürünü olarak dikkat çeken İran’a yönelik açık savaşın bugün geldiği noktada, barış arayışlarını temel alan yaklaşımın yine ABD’den gelmesi, gayet ilginç bir durum teşkil ediyor.

ABD başkanı Donald Trump tarafından gündeme getirilen İran’la masaya oturma düşüncesinin, 28 Şubat’ta İran’a saldırı kararını -İsrail’le birlikte- tek başına alan Trump’ın, -bugüne kadar ortaya koyduğu politik yaklaşımların- çelişkilerle dolu yönünün bugünkü örneğini teşkil ediyor.

Trump’ın, bu gelişmeyi, çoğunluğun aksine, bir ‘U dönüşü’ olarak yorumlamak yerine, gelinen noktada İran’la “iş ve ekonomi bağlamında masaya oturma” şeklinde yorumu da, gayet ilginç bir duruma işaret ediyor.

Trump, Tahran’a yaptığı barış çağrısıyla, İran’a yönelik olarak başlatılan savaşı kazandığını veya İran’a siyasal ve askeri açıdan yeterince hasar verdiğini mi ve şimdi sıranın, İran’ı ekonomik olarak ıslah etmeye geldiğini söylemek istiyor acaba?

Uluslararası yasaların ihlâli

Söz konusu savaşa yol açan etmenin, tıpkı geçtiğimiz iki yıl boyunca Filistin topraklarında sürdürülen ve bunun doğrudn uzantısı olarak Lübnan, İran ve Katar’a değin uzanan saldırılarda olduğu gibi, İsrail merkezli olduğu yönünde gizli/açık bir eğilimin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun yanı sıra, İran’a yönelik savaş sürecinin, nükleer programını sınırlandırmaya yönelik olarak bu ülkeyle masaya oturulmuş olduğu bir dönemde hayata geçirilmiş olması, Trump’a eleştirilerden çekinmeyen -başta Avrupalı olmak üzere- ülke yönetimlerinden ve yöneticilerinden geldiğini görüyoruz.

Batı’yı dikkate alarak ifade edecek olursak, bunun en önemli göstergesi, Almanya cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’in, ABD-İsrail ittifakının ürünü olan İran’a açılan savaşı, “uluslararası yasaların ihlâli” olarak nitelemesi oluşturuyor.

Almanya dışişleri bakanlığı da yapmış olan Cumhurbaşkanı Steinmeier, İran’a saldırıya gerekçe olarak ABD başkanı Trump’ın gündeme getirdiği, İran’ın ABD hedeflerine yönelik doğrudan saldırı ihtimalinin gerçeği yansıtmadığı görüşünde.

Steinmeier, aynı zamanda ABD’nin İran’a savaş kararının, ulus-devletlerin ulusal güvenliklerine yönelik tehdit karşısında öz savunma hakkı tanıyan Birleşmiş Milletler ilgili sözleşmesinin 51. Maddesi’yle çeliştiğine vurgu yapıyor.

Papa’nın vurgusu

Katolik Hıristiyan dünyasının lideri Papa Leo ise yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da süren savaşı “insanlık ailesine yönelik bir skandal” olarak tanımlıyor.

Özellikle, savaşın kurbanları olan masum halk kesimlerini öne çıkarttığı açıklamasında Papa, “ bu kitleleri yaralayan, tüm insanlığı yaralıyor” anlamına gelen yaklaşımıyla savaşın neden olduğu mağduriyetlerin boyutuna dikkat çekiyor.

U-dönüşü ve Avrupa’yı ikna

ABD dışişleri bakanı Marco Rubio’nun, Cuma günü paris’te yapılacak olan G7 dışişleri bakanları toplantısına katılacağı açıklandı.

Söz konusu bu karar, ABD başkanı Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri yapılması konusundaki açıklamasının doğrudan bir yansıması olarak kabul edilebileceğine kuşku yok.

Rubio’nun söz konusu toplantıda, Rusya’nın Ukrayna işgali ile İran konusunu Avrupalı temsilcilerle paylaşacağı açıklandı.

Rubio’nun, Paris toplantısına iştirakini, özellikle İran konusundaki gelişmelerin küresel enerji sektörü başta olmak üzere neden olduğu olumsuz gelişmeler dikkate alındığında sıradan bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün değil.

Özellikle, bu toplantının, “dünya barışı ve istikrar” başlığı ile tanımlanıyor olması, hiç kuşku yok ki, Batılı güçlerin aralarındaki görüş ayrılıkları ve alternatif yaklaşımları ele almaları noktasında önemli bir süreç olarak ortaya çıkıyor.

28 Şubat’ta İran’a yönelik olarak başlatılan savaş öncesinde ABD’nin, NATO üyesi Avrupalı müttefiklerini bilgilendirmemesinin neden olduğu ve bir anlamda skandal ve bunun, Avrupalı müttefiklerin İran savaşına aktif olarak katılmama kararı sonrası, -İsrail bir yana-, ABD’nin askeri ve siyasal açıdan geldiği kırılgan noktayla doğrudan bağlantılı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu durum, aynı zamanda ABD’nin İran savaşının maliyetini tek başına üstlen/e/meyeceğinin de açık bir göstergesidir.

2016 yılından bu yana, ABD-NATO ilişkilerine bakıldığında, başkan Trump’ın sürekli olarak NATO’ya yönelik kendi olarak gündeme getirdiği iç organizasyon ve bunun ekonomik boyutuna dair vurgusu bugün bir tezat olarak yine gündeme geldiği anlaşılıyor.

Bugüne değin Trump’un, NATO’yu kendi haline terk etmeye matuf açıkmaları Avrupalı müttefik güçler taarfından eleştiriyle karşılanırken,  İran savaşının ulaştığı bir anlamda açmaz karşısında Trump Avrupalı müttefikleri yanında olmalarını istemesi bu çelişkinin görünür bir yönünü oluşturuyor.

Yeni değil...

2016’dan bu yana, Trump politikalarının küresel ekonomi ve siyasal yapılaşmalarına veya yeni ekonomi ve siyasal yapılaşma çabalarına yönelik istikrarsızlık oluşturmaya hizmet ediyor.

Trump’ın, özellikle küresel gelişmeler dair yaptığı açıklamalar ve icraatları etki alanına bağlı olarak, örneğin uluslararası borsalarda olduğu gibi, bölgesel ve küresel kurumsal yapılarda dalgalanmalara yol açıyor.

Bu durumun, aynı zamanda ABD ile ilgili ülkelerin ikili ilişkileri ile ABD’nin bizatihi aktif taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve kurumlar nezdinde de, olumsuz bir karşılığı olduğuna tanık olunuyor.

28 Şubat’tan bu yana, İran’a yönelik gerçekleştirilen askeri saldırılarla, yine benzer şekilde, küresel sistemi ve de barışı tehdit etmekten çekinmeyen bir ABD ve başkan Trump var karşımızda...

İran’a yönelik savaşın bugün küresel çapta özellikle enerji sektöründe hissedilen doğrudan etkilerinin ortadan kaldırılması konusunda artan çağrılara ABD başkanı Trump’ın sessiz kalması mümkün gözükmüyor.

Bununla birlikte, şayet bu savaş sonlandırılacaksa da, bunun mimarının bizzat Trump olması, ABD’nin bugüne kadar uyguladığı politikalara uygun olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-savasi-ve-abdnin-baris-arayislari-war-on-iran-and-the-u-s-s-strive-for-peace/

19 Mart 2026 Perşembe

İran: Demokrasi ya da Batı’yla uyumluluk / İran: Democracy or compatibility with the West

Mehmet Özay                                                                                                                             19.03.2026

ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik olarak başlatılan savaşın başladığı 28 Şubat’tan bu yana, gözler bir yandan, ABD başkenti Washington’dan gelen haberlere yönelirken öte yandan, İran başkenti Tahran’da neler olup bittiğine konuşlanıyor.

İran’ın, her türlü iç siyasal ve toplumsal gelişmelere, taleplere, değişim arzusuna karşın güçlü olduğuna kuşku olmayan, ‘rejim’inin sonlandırılması hedefiyle hareket eden ABD-İsrail koalisyonunun temel hedefine bakıldığında, İran’ın dini-sivil, askeri lider kadrolarını ortadan kaldırmak olduğu görülüyor.

Bunun en son örneğini, İran güvenlik biriminin başında bulunan Ali Larijani ile Devrim Muhafızları’nın paramiliter birimi lideri Gholam Reza Soleimani’yi hedef alan saldırılar oluşturuyor…

Rejim değişimi (mi?)

İran’a yönelik savaşın devam ettiği bu süreçte, çeşitli ‘uzmanlar’ giderek daha çok bu konuya odaklanıyor.

Ve sorgulanan husus şu: ABD-İsrail koalisyonu bu strateji ile başarı elde edebilir mi?

ABD-İsrail koalisyonu tarafından belirlenen ve yukarıda dikkat çekilen ‘askeri’ stratejinin, İsrail tarafından geçtiğimiz iki yıl zarfında Filistin’e yönelik olarak sürdürülen saldırılarda ortaya konulması ve bunun bir tür başarı olarak kanıtlanmış olması, ABD-İsrail koalisyonunun, İran’a yönelik benzer bir strateji ile hareket etmelerinde belirgin bir neden veya kanıt olarak ileri sürmek mümkün.

Söz konusu ‘başarı’nın, ilgili birimleri veya Filistin halkının siyasal mücadelesini ortadan kaldırmaya yönelik hedefte ne denli başarılı olup olmadığı ise bir başka konu.

Bazı gözlemcilerin, bu tür stratejinin kapsamlı kurumsal değişimi getirmekten ziyade, refleksif direnişi körüklediği yönündeki görüşleri de yaşananlara bakıldığında haklılık payı taşımadığı söylenemez.

Bu noktada, Filistin bağlamında İsrail’in, ABD’nin stratejik katkılarıyla Filistin toprakları ile Lübnan, İran ve Katar’da gerçekleştirdiği nokta atışlı hedeflerin, Filistinlilerin önde gelen liderlerini ortadan kaldırmasıyla ortaya çıkan kazanımların bugün, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Bu strateji ile hedefte, İran’da rejim değişikliği bulunduğu ileri sürülebilir.

Ancak, bu noktada ortaya konulan görüşler, bu stratejinin İran’da Batı’nın ve özellikle de, “ABD’nin arzu ettiği demokrasi”yi getirmeyeceği yönünde. 

Diğer taraftan, lider kadrosuna yönelik ‘imha’ plânının, kurumsal yapıları gelişkin İran gibi ülkelerde işe yaramayacağı yönünde.

Demokrasi (!)

‘İran ve demokrasi’ konusunun çetrefil bir husus olduğuna kuşku yok...

ABD öncülüğündeki Batı’nın, -en azından-, Irak ve Afganistan deneyimlerinin, bu ülkelere demokrasiyi getirmediği ortada.

Ancak, özellikle 1980 sonrası yaşanan tüm gelişmelere bakıldığında, bu ülkelerin demokrasinin dışında nereye getirilip getirilmediği de, pek tartışma konusu yapılmıyor.

Benzer bir durum, bugün bir ölçüde -en azından olası sonuçlar itibarıyla-, İran için de geçerlilik taşıyor.

İran’da rejim değişikliği veya İran’a demokrasi getirilmesi konusunun, ABD öncülüğündeki Batı için bir öncelikli hedef olup olmadığı önemli bir husustur.

Evet, İran, Batı’nın siyasal söylemiyle 1979’dan bu yana önemli bir tehdit olarak algılanıyor. Batı için önemli olan ise var olan bu tehdidin ortadan kaldırılmasıdır.

Bunun araçlarından birinin ‘demokrasiyi bu ülkede’ icad etmek olasılıklardan biridir.

Ancak, bunun zayıf bir olasılık olduğunu Batı başkentlerinin özellikle de, İran konusunda yüzyıllara varan ilişkilere sahip Batı Avrupa ülkeleri için gerçekleştirilmesinin gayet sorunlu bir hedef olduğuna kuşku yok.

Bunun yanı sıra, ABD pragmatizminin, İran’a demokrasi getirme gibi bir hayali olsa da, bunun 20. yüzyıl ikinci yarısında bizzat ABD tarafından tecrübe edilen denemelerin gözgen geçirilmesi gerekiyor.

ABD başkentinin, bunu yapmadığı söylenemez…

Batı pragmatizmi ve Körfez Ülkeleri

Bunun sağlamasını yapmamızı sağlayacak bir diğer husus, bugün İran yönetiminin savaş boyunca hedef aldığı ülkeleri, yani Körfez ülkeleri, teşkil ediyor.

Bu ülkelerin bugün ABD-İsrail koalisyonu ile birlikte hareket ediyor oluşları, bu ülkelerin Batı siyasal sistemine eklemlendikleri anlamına gelmiyor.

Aksine, söz konusu bu ‘monarşi’ yapılarının, çeşitli ölçekler ve kriterler bağlamında, Batı siyasal sisteminin gayet ötesinde ve dışında, siyasal rejimleri teşkil ettiklerine de kuşku bulunmuyor.

ABD ve İsrail koalisyonunun ve de genel itibarıyla, Batı’nın bu ülkelerle ilişkilerinin ‘monarşi’ karşıtlığına dayanmadığı ve bu anlamda, kendilerini söz konusu bu rejimleri değiştirmeye odaklanmadıkları bugün gayet net bir şekilde ortadadır.

Genelde Batı ve özelde ABD için, bölgedeki farklı yapılaşmalarına rağmen, var olan ulus-devletlerin Batı siyasal ve ekonomik çıkarları ile özdeşleşmeleri, bu ülkelerin bugün varlık nedenlerinin en başında geldiğini yabana atmamak gerekir.

İran’a yönelik saldırıları, İran’da rejim değişikliği kadar, belki de bundan daha çok var olan bu rejimi genelde Batı ve özelde Batı çıkarlarıyla ne denli uyumlu hale getirip getirmemekle ilintili olduğunu dikkate almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-demokrasi-ya-da-batiyla-uyumluluk-iran-democracy-or-compatibility-with-the-west/

15 Mart 2026 Pazar

Ortadoğu: Nihilist ve nihilist olmayanların savaşı! / The Middle East: A war between nihilists and non-nihilists!

Mehmet Özay                                                                                                                             15.03.2026

İran’a yönelik saldırıların temelde, bu ülkenin siyasal sistemini hedef alan ilk gününün ardından yaşanan gelişmeler, Batı ve ittifak güçlerinin beklentisinin aksine, farklı bir yöne doğru evrilmiş gözüküyor.

ABD başkanı Donald Trump, bunu açıkça ifade etmesi, savaşın beklenmeyen gelişmelere konu olduğu gibi bundan sonra da, diğer bazı beklenmedik gelişmelere yol açabileceğinin göstergesi kabul edilebilir.

Fiili olarak, görece kısa sürede İran’ı pes ettireceği öngörülerek başlatılan saldırıların bugün geldiği noktada İran’ın, Körfez Ülkeleri’ne yönelik verdiği askeri karşılığın, savaşın kimler arasında ve niçin sürmekte olduğuna dair sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Din savaşı mı?

Yaşanan gelişmeler bize, savaşın ötesinde var olan sorunun, ‘Doğu-Batı’ ya da ABD-İran arasında yaşanan bir din savaş olmadığını ortaya koyuyor.

Evet doğru, ABD’nin temel hedefinde İran rejiminin lider kadrosu bulunuyordu. Ve bu kadronun önemli ve tanınan isimleri, hayatlarını kaybettiler.

Ancak, saldırı sürecine İran’ın verdiği karşılık, bugün savaşın ABD ve İsrail’i hedef alan yanı ve boyutu kadar, daha çok, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleri yani, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kadar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Umman oluşturuyor.

Körfez Arap ülkeleri ifadesi, gizli ve açık, bir şekilde ‘İslam’la ilişkilendirilen monarşilere gönderme yapıyor.

BAE’in rolü

Bu noktada, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklama bize, yaşanmakta olan sürecin temellerine dair bazı fikirler veriyor.

Bakan Nusseibeh’nin ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu belirtmesi ortada kayda değer bir duruma işaret ediyor.

Elbette, İran elinde imkân olsa doğrudan ABD’yi ve İsrail’i hedef alacağına kuşku yok. İran’dan her daim yapılan açıklamalar, zaten bunu ortaya koyuyor...

Ancak, bu bile, ABD-İsrail ikilisinin özellikle de, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleriyle askeri ve siyasi işbirliğinin boyutlarını gizlemeye yetmeyecektir.

BAE dışişleri bakanının açıklaması, İran’ın bölgede neye tekabül ettiği kadar, aynı zamanda BAE’nin, Batı ile yani, ABD ve İsrail ile niçin siyasal ve askeri ittifak içinde bulunduklarını izaha yönelik bazı ifadelerde barındırıyor.

Model monarşi

Bakan Nussebileh, BAE’nin “bir model olduğunu” ve bu modele karşılık olarak da, İran’ın bu modelle çatışan boyutuna dikkat çekerek yaşanmakta olan savaşın daha çok, siyasal epistomolojik olgu üzerinden var olduğuna işaret ediyor.

‘Siyasal epistemolojik’ kavramını bakan kullanmıyor... Onun söyleminden hareketle bu kavramı, ben gündeme getiriyorum.

Bu açıklamada BAE’nin payına, “geniş bir coğrafya içerisinde birlikte yaşama, hoşgörü, barış modeli...” çıkıyor, bakanın açıklamasına göre.

Bakan, bu cümlenin devamı olarak bu modelin, “meta, enerji, güvenlik ve barış alanlarında istikrarı ihraç etme arzusunda” olduğuna vurgu yapıyor.

İran ve nihilizm

Ve ekliyor, “Şayet bu kampta değilseniz, İran kampında yer alıyorsunuz demektir” diyor...  Bu durumda, İran’ın payına ise -yapılan açıklamanın devamında anlaşıldığı üzere, “nihilizm” düşüyor...

Bir başka ifadeyle BAE bakanı, ‘biz, nihilizmden yana değiliz’, diyor.

Açık seçik görüldüğü üzere bu yaklaşımda, bir nebze olsun dini bir nitelik, izah, dayanak vb. bulunmuyor...

Ancak, bakan, söz konusu ‘nihilizmin’ neye tekabül ettiğine dair bir tanımlamada da bulunmuyor.

BAE’nin içinde bulunduğu kamp temel alındığında, bu kampın nihilist değerler taşımadığını görülürken, İran, bu kampta yer almaması nedeniyle, ‘nihilist’ olarak değerlendirilmeyi hak ediyor...

Bakan’ın söylemini mantıki bir şekilde yeniden açıklamak gerektiğinde karşımıza böylesi bir tablo çıkıyor.

Nihilist dünya!

Bununla birlikte, bu nihilist devletin yani, İran’ın uluslararası ilişkilerine baktığınızda aralarında, Çin ve Rusya gibi küresel sistemi yapılandırmada gayet etkili iki ülkenin yanı sıra Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ‘Güney’i temsil kabiliyetinde olan gelişmekte olan ülkeler de bulunuyor.

Söz konusu bu ülkelerin bugün, İran’a doğrudan askeri destek verip vermedikleri bir başka husus olduğu gibi, farklı bir bağlamda değerlendirilmeyi de hak ediyor.

Bakan Nussebileh’nin, gayet açık bir şekilde ortaya koyduğu yaklaşım bize, BAE’nin küresel sistemin temel ortaklarından biri olduğunu, İran’ın ise bu sistem içerisinde yerinin olmadığını söylüyor...

Ve İran’ı, bu yöne davet etmekten de geri kalmıyor, BAE Bakanı...

Yukarıda dikkat çekilen, ‘küresel sistemin temel ortağı olmak’ olgusunun, paylaşımcılık noktasında eşitlikçi bir konum tekabül edip etmediği ise tartışmaya açık.

Bakan’ın küresel sistem dediği unsurun enerji ve güvenlik gibi bağlamlarını bir an için dışarda tuttuğumuzda diğerleri yani, birlikte yaşama, hoşgörü ve barış gibi gayet temel değerler noktasında BAE’nin küresel sisteme, ne türden katkı yaptığını açıklamada bulamıyoruz.

Muhtemelen, “yapılan açıklamanın kapsamı, bu unsurlar üzerinde görüş beyan etmeyi gerektirmediğinden olsa gerek” diyerek bir izah getirebiliriz.

Yazının girişinde dikkat çektiğim üzere, ortada bir din savaşı yok...

BAE dışişleri bakanının söylemini dikkate alacak olursak, ortada nihilist olan ‘bir ülke’ ile nihilist olmayan ötekiler arasında bir savaş var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadogu-nihilist-ve-nihilist-olmayanlarin-savasi-the-middle-east-a-war-between-nihilists-and-non-nihilists/