Mehmet Özay 11.09.2026
Dün, Anthony Reid’i merkeze
alarak dikkat çekmeye çalıştığım giriş mahiyetindeki yazının devamı olarak
bugün, konuyu farklı bağlamda ele almaya devam edeceğim.
Bununla birlikte, Saffet
Bey’in makalesinin tamamını ele almak yerine, ilk bölümüne dair bazı hususları
paylaşacağım.
“Osmanlı
filosu ve Sumatra” sürecine dair konunun, Osmanlı’nın siyasi varlığının
sonlarına yaklaşıldığı bir dönemde yayın hayatına başlayan Tercüme-i Osmani Encümeni
Mecmuası ile, bu mecmuada kalem oynayan Saffet Bey’in akademik ve
bilimsel yaklaşımları bize sadece, döneminin Osmanlı tarihçiliğine bu
tarihçiliğin metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gibi hususlara dair
bir veri sunmakla kalmıyor, aynı zamanda yakın ve uzak geçmişe dair de ne tür
bir tarihçilik metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gündeme
getirildiği konusunda bir takım fikirler vermesiyle önem taşıyor.
Makale
bize ne söylüyor?
Saffet Bey,
ilgili makalesini iki temel bölüme ayırıyor...
Ve ilkinde, 604
ila 606’ıncı sayfalarda Hollandalı oryantalist Christiaan Snouck Hurgronje’nin,
meşhur etnoğrafya çalışması
olan ‘The Acehnese’
adlı eserine atıfla,[1] Batı’da
yani, Avrupa’da konunun nasıl yanlış anlaşılmış olduğuna dikkat çekiyor.
Bir başka ifadeyle söylemek
gerekirse, Saffet Bey, çalışmasının hemen girişinde yani, ikinci cümlesinde,
“oryantalizme” meydan okuyacak denli bir hınçla, “... Vakıayı, Avrupalılar
biliyorsa da, bildikleri pek eksik ve yanlıştır.” diyerek tarihi gerçekleri
ortaya koymaya girişiyor.
Ancak, makalenin
bu bölümünü okuduğumuzda, karşımıza herhangi bir yanlış anlama çıkmıyor
açıkçası! Saffet Bey’in, nasıl böyle bir kanaate vardığı belli değil.
“Vakıa”dan kasıt, Osmanlı
devletine ait olduğu ileri sürülen gemilerin Kuzey Sumatra’ya gitmesidir.
Saffet Bey’in, ‘Avrupa
kaynakları’ndan kastı ise, Hurgronje’nin yukarıda dikkat çektiğim çalışmasıdır.
Bununla birlikte, Saffet
Bey’in bu yaklaşımını, Hint Okyanusu ve Malay Takımadaları gerçekliğine dair
belki de, Osmanlı okur yazar çevrelerinden Batılı tarih anlatısına ilk önemli
eleştiri diyebiliriz.
Hurgronje-Reid benzerliği!
Hurgronje’nin neyi bilip
neyi bilmediği meselesi, herhalde benim dünkü yazımda Anthony Reid’in, Osmanlı
denizciliği, devlet yapılaşması, Hint Okyanusu ilişkileri gibi konulara ne
denli vakıf olup olmadığına benzer bir sorgulamayı akla getiriyor.
Ortada, ilginç bir benzerlik
gördüğümü ifade etmeliyim...
Tıpkı, Reid’in 1960’lı
yılların ikinci yarısından itibaren vefat ettiği 2025 yılına kadar, zaman zaman
Açe ile doğrudan irtibatında olduğu gibi, Hurgronje da sahada bulunmuş,
Açelileri önce Cidde ve Mekke’de ardından, bizzat kaldığı Açe’de kendi
topraklarında tanıma, kimliği, aidiyeti, siyaseti, kültürü vb. alanlara dair
verileri toplama imkânı bulmuştur.
Hurgronje’nin, Osmanlı
gemileri, denizcileri vs. ile ilgili bilgisi Açe’de yaptığı gözlem, görüşmeler
üzerine inşa edildiğini biliyoruz.
Ancak, bunun dışında hem,
Açe’de yazılı eserler hem de, Avrupa kaynaklarından en azından, bazılarına da
ulaşmış olabileceğini göz ardı etmemek gerekir.
Açe yazılı eserlerinden “Hikayat
Aceh”nin bugün dahi, başat bir kaynak olduğunu söylersem herhalde,
Hurgronje’nin bu esere ulaşmış olabileceği ve ilgili bölümleri okumuş veya
birisine okutmuş olabileceği ihtimal dışı değil...
Metodoloji meselesi
Saffet Bey’in, dönemine ve uzun geçmişe yönelik olarak ne tür bir tarih
metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi ortaya koyduğu konusundaki
hatırlatmamla ilgili olarak şunu söylemek isterim.
Tarihi geçmişle ilgili gerçekleri ortaya koyma noktasında, tür bir
metodolojinin izlendiğine örnek olarak, Batavya’da dönemin Osmanlı konsolosunu
ziyaret eden bir Açeli’nin verdiği anektod değerinde bir veriye dayanması ilk
etapta önemli görünüyor.
Bundan kastım, etnografya çalışmasının doğası gereği, toplanan sözlü
anlatıların bizim için önemi kadar, bu verilerin karşılaştırmalı bir şekilde
ele alınması da en az bir o kadar önemlidir.
Kaldı ki, söz
konusu Açeli’nin, Osmanlı konsolosunu 1900’lerin başında ziyaret ettiği ve
konsolos Bey’e 1560’larda ortaya çıktığı belirtilen bir hadisenin ‘doğru bir
veri’ olarak aktarılmış olabileceğini varsaymak büyük bir iyimserliği
gerektiriyor.
Öte yandan, bu
Açe’linin kim olduğu, ne tür bir siyasi ve toplumsal statüye sahip olduğu,
konsolos Bey’i niçin ziyaret etme gereği duyduğu gibi hususları, Saffet Bey’in
yazısında bulamıyoruz.
Bunun yanı
sıra, -en azından bugüne kadar şahsen ben, adı geçen konsolos Bey’in konuyla
ilgili herhangi bir resmi yazışmasına rastlamadığım gibi, kendisinin kaleme
aldığı bir ‘anı’ kitabına da denk gelmedim.
Kaynaklar
meselesi
Tıpkı, diğer
bazı metinlerde olduğu üzere Saffet Bey’in, Sumatra’da olan bitene dair
anlatısı, tarihsel gerçeklikleri veya tarihsel gerçekleşmiş gibi sunulan
anlatıları, Osmanlı yazı dili form ve yapısına aktarmasında aralarında,
‘abartı’da olmak üzere, bazı farklılaşmalara neden olduğunu düşünüyorum.
Örneğin, Açe devletinin
üçüncü sultanı Alaaddin Riayat Şah el-Kahhar’ın 1564/67 gönderdiği ifade edilen
mektubun içeriği bize, bu mektubun Açe sarayında yazılmış olamayacağına dair
bir dizi anlatıları bünyesinde barındırıyor.
Belki, bu
konuyu özel bir yazıda ayrıca ele almakta yarar var.
Saffet Bey, makalesinin ilk bölümünde, 604. sayfasının son cümlesiyle, 605. sayfanın ilk cümlesinde, “... O günlerde İstanbul’a Açelilerce ‘Esutamboy’da, Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi...” diyor.
Bu yaklaşım, yine yukarıda
dile getirdiğim üzere Osmanlı tarih yazımı ve anlatısında başvurulan, ‘söylem
dili’yle ilgili bir husus olsa gerek.
Yoksa, Saffet Bey’in hangi
tarihi kaynağa başvurarak 1566-68 yıllarında İstanbul’da Osmanlı sarayında,
entellektüel çevrelerinde, uleması arasında, Açe’yi ve Sumatra’yı bilenin olup
olmadığını teyit edecek malzemesi olduğu kanaatinde değilim.
Oysa, Saffet Bey, tarih
metodolojisi ilgili alanlarını uygulamış olsaydı, Ahmed Feridun Bey’in (ö.
1583) ‘Münşeatı’na dahi gitmesine gerek kalmadan, 1861-1885 yılları
arasında İstanbul’da Arapça yayınlanmış olan al-Jawaib gazetesi ve yine
1870’den itibaren yayın hayatına başlayan Basiret gazetesinin ilgili
sayılarında Açe’lilerle ilgili verileri ulaşabilirdi.
Böylece, Açelilerin
Osmanlılarla irtibatının -Yavuz Sultan Selim dönemine değin geriye gittiğini
fark ederek, hayal mahsulü değil, aksine, daha rasyonel cümleler kurardı.
Benzer şekilde, “... Vakıayı,
Avrupalılar biliyorsa da bildikleri ipek eksik ve yanlıştır.” cümlesiyle
doğrudan atıfta bulunduğu Hurgronje’nin, Osmanlı belgelerinde, “Abdul Gaffar”
müstear adıyla yer aldığını, Cidde Valisi Osman Paşa döneminde Cidde’de
bulunduğunu da bulabilirdi.
“Al-Jawaib”
gazetesinin meşhur sahibi ve editörü Ahmad el-Shidyaq’ın, dönemin İstanbul’unun
kütüphanelerinin haline dair görüşlerini ve Osmanlı belgelerinin ne denli derli
toplu olduğu konusunda pek de olumlu olmayan yaklaşımlarını hatırladığımızda,
Saffet Bey’i bu konuda da hoş görmekten başka bir çare kalmıyor!
Saffet Bey’in
makalesi üzerinden konuya dair değerlendirmelere devam edeceğim...
[1] Saffet Bey, bu ifadelerin Hurgronje’nin The Acehnese adlı eserinin birinci
cildinde 208 ve 209. Sayfalarda olduğunu söylüyor. (Bkz.: Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun
Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel
1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul.
Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 604. (604-614).

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder