8 Eylül 2026 Salı

Siyaset kurumu ve yükseköğretim kurumları / Political institutions and higher education institutions

Mehmet Özay                                                                                                                             08.09.2026

Hatırlarsanız, bir süre önce Münire Hoca’nın önemli katkıda bulunduğu  Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı bir kitap yayınını gündeme getirmiştim.

Çalışma, ülkenin yükseköğretim kurumlarında yer alan akademisyenlerin akademik ve entellektüel çabalarının yetersizliği ve ilgisizliği şeklinde iki kelimeyle özetlenebilecek halini ortaya koyuyordu.

Bu durumun sadece, ‘akademisyen’ olarak adlandırılan kişilerden kaynaklı bir sorun olmadığı, genel itibarıyla, ülkenin siyaset kültürünün derin etkisini ve uzantısını içinde barındırdığı.

Kafası karışıklar

Geçenlerde, Hoca’nın 2019 yılında, aynı konuda bir gazeteye verdiği açıklama gözüme çarptı.

Hoca, bu demecinde, merhum babası Hüseyin Alatas’ın kaleme aldığı bir kitap üzerinden yine, akademi dünyasına yönelik eleştirel bir söylemi gündeme taşımış.

Aslında, Hoca’nın “Gerak” yani, Malezya Akademi Çalışanları Haraketi (Pergerakan Tenaga Akademik Malaysia) içinde yer alması, akademik kariyerinde eğitim-öğretim araştırma süreçlerinin yanı sıra, akademi dünyasını eleştirel açıdan ele alan bu kurumda faal olduğu hatırlandığında, ortaya koyduğu eleştirilerin süreklilik arz ettiği ortadadır.

Münire Hoca’nın, 2019’da gündeme gelen demeci, akademi dünyasında yaşanan sorunun, akademi kimliğini taşıyan bireylerin yeterliliği ve yetersizliği dışında, bu kitleyi ve içinde yer aldıkları yükseköğretim kurumlarını da doğrudan etkilediğine işaret ediyor.

Bu durumun, sadece, ülkenin modern tarihini yapılandıran siyaset ve yükseköğretim kurumu ile sınırlı olmadığı görülüyor.

Öyle ki, sahadan olmayan kişilerin de işittiğini tahmin ettiğim Hüseyin Alatas’ın, “zincire vurulmuş düşünce” olarak çevirebileceğim ‘captive mind’ kavramının hem siyaset dünyasında hem de akademi dünyasında yer alan bireylerde yansımasının devamına işaret ettiği iddiasıyla dikkat çekiyor bu demeç.

Bu genel yaklaşımın ötesinde, demecin dikkat çeken yönü, yükseköğretim Bakanlığı’nın plân ve projelerinin yükseköğretim kurumlarında düşünce üretmeye matuf süreçleri harekete geçirmeye, bu alanı genişletmeye, yükseköğretim kurumlarından başlayarak toplumun farklı katmanlarına doğru yayılmaya yönelik çabalar yerine, “piyasa talepleri”ne odaklı bir yükseköğretim hedefine tutulmuş olduğu anlaşılıyor.

Egemenlik ilişkisi

Münire Hoca’nın, babası Hüseyin Alatas’ın kavramsallaştırması belki de, yaşadığı dönemin toplumsal gerçekliğinde farklı bir yere oturtulabileceği düşünülebilirse de, 21. yüzyılın ilk birkaç on yılında yaşananların pek de öyle farklı ve sağlıklı bir süreci doğurmadığı görülüyor.

Bu durum bize, yükseköğretim kurumlarının asli görevinin piyasanın taleplerine hizmet eden aracı kurumlar olmadığını, aksine, ‘yükseköğretim’ kavramının kendinde yetkin bir anlamı barındırdığını ve bunun bilgi-düşünce ve düşünce üretimi gibi süreçlerden bağımsız ele alınamayacağını ortaya koyuyor.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, bir yanda sömürge dönemi söylemlerinin gizli-açık içeriğine sahip bir siyaset kültürünün ve bu siyaset kültürünün yükseköğretim kurumları üzerindeki etkisi, yükseköğretim kurumlarının temel yapılanması ile çelişkileri ortaya gayet çelişkili bir yapıyı çıkartıyor.

Yine hatırlarsanız, içinde bulunduğumuz yükseköğretim kurumunda dekanlık ve rektör yardımcılığı yapmış birinin, “Biz, hükümet ne derse ona uyarız” şeklindeki sözünü gündeme getirmiştim.

Bu noktada, Münire Hoca’nın siyaset kurumu ile yükseköğretim kurumu arasındaki ilişkiye dair söylemine ve eleştirisine bizatihi sahada tanık olunduğu ortadadır.

İlgili kurumlar arasındaki bu ilişki türü, yükseköğretim kurumunu iki açıdan etkilediği anlamına geliyor.

İlki, siyaset kurumunun egemen varlığı sadece, ilgili yükseköğretim kurumlarının bütçelerini belirlemede değil, bu kurumların içeriklerine ve yönelimlerine dair katı bir belirleyiciliği ile rol aldığına ortaya koyuyor.

İkincisi, yükseköğretim kurumlarının kendilerinden beklenen araştırma, düşünce, yayın vb. süreçlerinin toplumun hemen hemen her kesimine yönelik “eleştirel” tutumuna mani olan ve kendi kendine sansür uygulayan bir tür “yükseköğretim kültürü” oluşturduğuna işaret ediyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, araştırmayı ve düşünceyi kendine temel alan olarak seçen yükseköğretim kurumları gizli-açık karşı karşıya kaldıkları sınırlamalar ve belki de baskılar karşısında bu görevlerini icra edemez hale geliyorlar.

Kalkınma ve akademi

Siyaset alanının ve bu alanın içinde belirli bakanlıkların veya bakanlıkların yönetimine matuf olan yükseköğretim kurumlarının ülkenin “kalkınma odaklı” yapılanmasında aldığı konum elbette anlaşılabilir bir yönü bulunuyor.

Burada temel husus, yükseköğretim kurumlarının genel yapılanması ve eğiliminin bu kurumların doğasıyla çelişkili olup olmadığıdır. Tıpkı, benzeri ülkelerde olduğu üzere, bu ülkede de sorunun gelip dayandığı nokta bu alanda zuhur ediyor.

Ancak, Hüseyin Alatas’ın ‘captive mind’ kavramıyla tek tek bireylerin, okuryazarların ve hususen yükseköğretim kurumlarında ‘eğitimci’, ‘öğretici’ kimliğiyle yer alanların ‘düşünce’ olgusuyla ilişkileri ve bu ‘düşünceyi’ kendi aralarından başlayarak, kurumlara ve topluma doğru genişleyen bir yönelimle ortaya koymalarında karşılaşılan kısırlığın temel bir nedeni olarak gündeme geliyor.

‘Teknik’ öğretim

Yazının ilgili yerlerinde dikkat çekildiği üzere siyaset kurumunun, ülkenin kalkınma odaklı yapılanmasında ‘öncelikler’ ve ‘zorunluluklar’ gibi yaklaşımlarla yükseköğretim kurumlarının temel işlevi olan araştırma ve düşünce üretmeyi ikincil plana atan veya göz ardı eden tutumu bu kurumları ‘teknik’ düzeye hapsediyor.

Ülkelerin kalkınma çabalarında temelde bir sorun yok...

Ancak, yukarıda ele alındığı üzere, yükseköğretim kurumlarının varlık nedeninden uzaklaştıran politikaların temel bir yanlış üzerine oturduğunu görmek gerekiyor.

Ya da şöyle bir çözümü gündeme getirmek mümkün. Kalkınma eksenli yapılanmada ‘teknik eğitim’ ile ilgili kurumsal yapılanmalar gündeme getirilebilir. Ancak ülkenin, örneğin ortaöğretimden başlayarak bu yönde ne tür bir yapılanma içinde olduğu ayrı bir araştırma konusudur. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder