24 Temmuz 2026 Cuma

İbrahim Müteferrika üzerine tartışmada Baki Tezcan ne diyor? / What does Baki Tezcan say in the debate about Ibrahim Müteferrika?

Mehmet Özay                                                                                                                             24.07.2026

İbrahim Müteferrika üzerine kaleme alınmış akademik düzeydeki çalışmaların, Osmanlı entellektüel tarihi bağlamında değerlendirilmesi gerektiği konusu bizi mevcut eserler üzerinde daha dikkatli durmamızı gerektiriyor. Bir hatırlatma olarak, Niyazi Berkes’in, 1962 yılında yayınlanan “İbrahim Müteferrika” (TTK Belleten) makalesinde, Ebüzziya Tevfik’ten Adnan Adıvar’a kadar söz konusu eserlerin yazarlarını sıraladığını belirteyim.[1]

Geçen günkü yazımda, merhum Esad Coşan Hocaefendi’nin, İbrahim Müteferrika’nın, ‘din değiştirme’ sürecine atıfla kaleme aldığı ‘ileri sürülen’, Risale-i İslamiyye’si üzerine, Matbaacı İbrahim-i Müteferrika Risale-i İslamiye (Tenkidli Metin) başlıklı çalışmasına kısaca değinmiştim.[2]

Bu anlamda, İbrahim Müteferrika’nın, salt bir matbaa kurucusu değil veya matbaayı, Batı’dan Osmanlı toplumuna aktaran bir kişi olmadığı, aksine -bilindiği kadarıyla- bireysel nitelikleri ve yaptığı iş dolayısıyla sergilediği, bilgi ve teknoloji yararlılığı konusunun yeniden ve de eleştirel bir şekilde ele alınmasına imkân tanıyor.

Esad Hoca’nın, Risale-i İslamiyye’yi konu olan çalışmasında (1993) atıfta bulunduğu sosyolog – siyaset bilimci Niyazi Berkes’in, 1962 yılında yayınlanmış olan makale çalışması, bu alanda yapılan önemli eserler arasında yer alıyor. Özellikle, 1950 sonrası modern dönem dikkate alındığında buna, ilk demek bile mümkün gözüküyor.

Tezcan Hoca’nın sorgulaması

Bu yazıda, yine kısaca olmak şartıyla tarihçi, Baki Tezcan Hoca’nın yukarıda isimleri geçen iki yazarın eserleri ve İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye’si adlı çalışmasına dair yaklaşımına yönelik görüşüne değineceğim.

Giriş’te, Risale-i İslamiyye’yi bir anlamda tanımlama çabasının bir ürünü olan, ‘ileri sürülen’ ifadesi, Tezcan Hoca’nın 2024 yılında bir kitap bölümü olarak yayınlanan çalışmasında bu konuyu eleştirel bir şekilde gündeme getirmek suretiyle, söz konusu Risale’nin adından başlayarak, içeriğine dair bir dizi eleştiriler ortaya koyuyor.

Böylece, ilk yazının ardından bu yazı ile, İbrahim Müteferrika ve çalışmasına dair, üçüncü bir yazarı ve görüşünü de kısaca gündeme getirmiş olacağım.

Baki Hoca’nın tezinin, ilgili birkaç alanda olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan ilki, İbrahim Müteferrika’ya ve onun Risale-i İslamiyye eseri üzerinden, Osmanlı devleti’ne biçilen rol ve anlama yönelik eleştiri oluşturuyor.

Bu bağlamda, Baki Hoca, birbirine gayed zıd siyasal ideolojik kampta yer alan Esad Hocaefendi ve Berkes Hoca’nın bir anlamda, aynı yerde buluştuklarına işaret ediyor.

Ve bunun üzerinden, ortaya konulduğu iddia ettiği, yanlış söylem ve yaklaşımları düzeltme konusunda çabasını sergiliyor.

Polemik-müjdeleme ve ‘deconstruct’

Bir önceki yazımda, İbrahim Müteferrika kaleme aldığı Risale-i İslamiyyesi’nin ‘Tevhid’ inancı ile ilişkisi ve bu sürece dair açıklamaları ile bu eseri sayesinde onun, Batı’da -yine o dönemlerde var olduğu anlaşılan- Kutsal metinlerde, ‘müdjeleme’ konu alan çalışmalar halkasına eklenmesine vurgu yaparak bitirmiştim.

Baki Hoca, İbrahim Esad Hocaefendi ve Berkes Hoca’nın, İbrahim Müteferrika’nın bu eseri üzerine kaleme aldıkları eserlerde onun, Müslüman oluşu konusundaki düşüncelerinin doğru olmadığı gibi, Risale-i İslamiyye’nin ‘müjdeleme’ tipi çalışmaları içerisinde de yer alamayacağını ileri sürüyor ve bunu yaptığı araştırma ile kanıtlamaya çalışıyor.

Baki Hoca, çalışmasının 46. sayfasının sonlarında “... I deconstruct both the portrait of İbrahim Efendi drawn by Berkes and the Risale-i İslamiye itself”, diyerek yaklaşımını sergiliyor.

Bunun devamında, “... Coşan’s representation of İbrahim Efendi and the Risale-i İslamiye is much softer as Coşan really follows in Berkes’ footsteps, taking most of his claims as a given and adding only a couple of twists to Berkes’s portrait of İbrahim Efendi”,[3] demek suretiyle, yani, “Coşan, İbrahim Efendi ve Risale-i İslamiye anlayışında, Berkes’in -bir iki husus  dışında- izinden gidiyor” diyor.[4]

Coşan Hoca’nın, Berkes’in çalışmasını okuduğu zaten yaptığı atıflardan belli oluyor. Berkes’in görüşlerini benimsiyor oluşunu ideolojik bir zeminden ziyade, ortaya konulan anlatının bilimselliği, rasyonalitesi çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Kaldı ki, Baki Hoca’nın bizzat kendisinin de söylediği üzere Esad Hoca’nın hem fikir olmadığı alanlar da bulunuyor. Bunun yanı sıra, Esad Hoca’nın başka kaynaklara atıf yaptığını görmezden gelmemek gerekir. Bu anlamda, Kaynakça bölümü bize, kayda değer ipuçu veriyor.

Dikkat çeken bir diğer eleştiri, İbrahim Müteferrika’nın Latince-Osmanlıca karışımı olarak Risale-i İslamiyye’nin girişinde Tevrat’tan alıntıyla yer verdiği paragrafın Esad Hoca tarafından incelenmediği yönünde. Bu yaklaşımı, araştırma nesnesini kapsamlı/detaylı bir şekilde ele alma noktasında dikkate değer olduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, İbrahim Müteferrika, bu Latince-Osmanlıca karışımı paragrafı ardından gelen paragrafda yorumluyor. Bunu, Baki Hoca da ifade ediyor.[5]  

Esad Hoca’nın, bu ‘detay araştırmaya’ ihtiyaç duymamış olabileceği konusunda, Tevrat’da geçen Hz. Peygamber’in son peygamber oluşuna dair ifadenin, İslam bilim çevrelerince yeterince bilinmesiyle açıklamak mümkün. Hatta, bu bilginin günlük cami sohbetlerinde yer alacak kadar yaygınlık kazanmış bir bilgi olduğunu söyleyebiliriz.

Risale-i İslamiyye

Peki, Tezcan Hoca, Risale-i İslamiyye için ne diyor?

Din-i bir risale olmasından ziyade, yazıldığı dönemin sosyal ve özellikle de siyasal-askeri gelişmeleri karşısında ortaya konulmuş bir propaganda aracı bir başka ifadeyle “savaş propagandası” olarak tanımlıyor. 17. yüzyıl sonunda Karlofça süreci (1699) Osmanlı’da askeri yapılaşmanın zaaflarının giderek ciddi olarak ortaya çıkışıyla bağlantılı olarak toplumda oluşan hissiyata yönelik bir ön alış belki de...[6]

Tezcan Hoca, temelde, bu iki çalışma üzerinden modern Türkiye’de kollektif aidiyet bağlamında, İslamın yer ettiği merkezilik ile İbrahim Müteferrika’nın -özelde yukarıda bahsi geçen, iki araştırmacı tarafından ortaya konuluşundaki benzerliğe vurgu yapıyor. Ya da, bir başka deyişle bu vurguya eleştiri getiriyor.

Baki Hoca’nın bir kitap bölümü olarak yayınlanan bu çalışmasının başlığında bir vurguya dikkat çekmek gerekiyor. O da, “modern Türk tarihyazımı”.

Hoca’nın bundan kastı, Berkes ve Coşan’ın çalışmaları ise, iki eseri de, -en azından pür anlamda veya Baki Hoca’nın yer aldığı akademik temeller içerisinde düşünmek mümkün değil.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Berkes ve Coşan’ın çalışmalarını, daha çok dini-entellektüel yapı ve değişim üzerinde değerlendirmek gerekir. Bu noktada, onların ‘bilimsel’ yaklaşımlarını örneğin, Adnan Adıvar’ın aynı konudaki yaklaşımı ile birarada görmek mümkün.[7]

Buna ilâve olarak, ne bireysel olarak ne de ortaya koyduğu akademik çalışma olarak, “İslam’ın merkeziliği” bağlamına oturduğu söylenebilir.

Bu noktada, Baki Hoca’nın yaklaşımının daha çok, De Saussure Czezarnak ve Karaçson Imre gibi yazarların görüşlerine yaklaşıp yaklaşmadığını incelemek gerekiyor.

Tezcan Hoca ne diyor?

Tezcan Hoca’nın yukarıda kısaca ele aldığım eleştirel yaklaşımın ardından onun akademi dünyasına ve genel kamuoyuna ne söylemek istediğine dair bazı görüşleri sadeleştirerek aktarayım.

-İbrahim Müteferrika, pragmatist ve fırsatçı olarak bu eseri kaleme almıştır. Bunu, bir yandan dömein Osmanlı ‘askeri’ gerilemesi karşısında develet ve topluma ‘entellektüel’ bir zemin kazandırma ve kendisini de, Osmanlı siyasi eliti nezdinde öne çıkartmak amacıyla yapmıştır.

-Niyazi Berkes, İbrahim Müteferrika’nın eserini yani, Risale-i İslamiyye’yi, -pek de, okumadan-, sekülerleşme tezine kaynak sağlamaya yönelik olarak -ve de yanlış yorumlayarak- Müteferrika’yı ‘Birlikçilik’ (Unitarianism) ile ilişkilendirmiştir.

-Esad Coşan Hocaefendi, profesörlük çalışması olarak kaleme aldığı İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye çalışmasını çokça -ideolojik olarak en öte kutupta yer alan Berkes’e dayandırmıştır. Ayrıca, İbrahim Müteferrika’nın Latince-Osmanlıca karışımı olarak çalışmasının girişinde verdiği, Hz. İsa’dan sonra Hz. Peygamber’in gelişini müjdeleyen İncil’den çıkartılan ayetle ilgili ‘delil’ mahiyetindeki ifadeleri, otantik kaynaklarından yakından incelememiştir.

Evet, bu yaklaşımları detaylarıyla akademik bir makaleye dönüştürmek mümkün.

Tezcan Hoca’nın, akademik ve bilimsel çalışmaların doğasına dair olduğuna kuşku duymadığım bazı açılımları noktasında hem fikirim.

Bununla birlikte, Tarihçi Tezcan Hoca’nın, “dinler tarihi, karşılaştırmalı dinler vb. alanlara ait olduğu görülen İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye’sini konu alan iki çalışma üzerinden ne tür bir değerlendirme yapmak istemiştir?” sorusunu da gündeme getirmeliyim.

Kuzey Amerika’da bulunduğundan hareketle, Unitarianism’le ilgili okumalarının, ilgili akademik konuşmaları dinlemiş olmasının getirdiği bir akademik açılımdan bahsedilebilir. Ve buradan hareketle, Niyazi Berkes’in İbrahim Müteferrika’yı ‘unitarianism’le ilişkilendirmesinin yanlışlığını ortaya koymak istemiş olabilir.

Bazı alternatif görüşleri de eklemek mümkün. Ancak yazıyı fazla uzatmamak adına bununla yetineyim.

Son olarak, Tezcan Hoca’nın Berkes ve Coşan Hoca bağlantısından hareketle “Sünni Müslüman Türk olgusunu Türkiye’de modern kollektif kimliğin merkezine oturtan modern Türk milliyetçiliğinin aynı zamanda Osmanlı’daki bilim adamları üzerinde de aynı şekilde güçlü bir nüfuz oluşturduğu”nu ileri sürüyor. Gayet genellemeci ve bazı tezatları içeren bu görüşü ele almamız mümkün.

Ancak, Tezcan Hoca bizzat kendisi bu yönelimi sergileyenlerin bir yanda, ülke üniversitesinden atılan Berkes ile ülkede, İslamcı-entellektüel geleneğin temsilcilerinden Coşan Hoca’nın nasıl olup da, “modern Türk milliyetçiliği’ne hizmet ettiklerini bu makalesinde derinlemesine ele almıyor.

İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyyesi’nden geri kalan ise, bir “polemik” ürünü olmasından başka bir şey değil...

Ancak, Tezcan Hoca’nın pek de gündeme getirmediği bir husus var.

O da, İbrahim Müteferrika’nın sıradan bir Hıristiyan değil, ilgili kilise öğrenimini başarıyla tamamlamış ve ‘üstadları’na meydan okuyacak denli, Hıristiyanlığın ‘sakladığı’ bilgileri araştırıp anlayacak kadar ‘bilimsel titizlik’ sergilemiş bir kişi olmasıdır.

Bu konuda yazmaya devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-uzerine-tartismada-baki-tezcan-ne-diyor-what-does-baki-tezcan-say-in-the-debate-about-ibrahim-muteferrika/

 



[1] Niyazi Berkes. (1962). “İbrahim Müteferrika”, TTK Belleten, Cilt 26, Sayı 104. (Ekim), s. 716. (715-737).

[2] Bu çalışmanın yeni baskısı yapıldığı gibi, Esad Hoca’nın profesörlük çalışması olarak gündeme gelen bu eser Süleymaniye Kütüphanesi’nde müstear ismi ile de yer alıyor: Bkz.: Halil Necatioğlu. (1982). Matbaacı İbrahim-i Müteferrika ve Risale-i İslamiye Adlı Eserinin Tenkidli Metni, Ankara: Elif Matbaacılık. (https://portal.yek.gov.tr/works/detail/681276).

[3] Baki Tezcan. (2024). “Secularist Anxieties Meet Evangelical Ones in Modern Turkish Historiography: İbrahim Müteferrika and the Risalei- İslamiye”, Transforming Empire: The Ottomans from the Mediterranean to the Indian Ocean, (ed.: Serpil Atamaz, Onur İnal, Alexander Schweig), Leiden: Brill, s. 46-7. (45-69). Tezcan Hoca, bu yaklaşımını çalışmasının alt başlığı olarak da kullanıyor. Bkz.: s. 51)

[4] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 62.

[5] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 49.

[6] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 50-51.

[7] Berkes. (1962). A.g.e., s. 715.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

İbrahim Müteferrika üzerine Esad Hoca’nın bazı görüşleri / Some views of Esad Hoca on Ibrahim Muteferrika

Mehmet Özay                                                                                                                             22.07.2026

İbrahim Müteferrika adının bize hatırlattığı belki de, en temel husus, Osmanlı modernleşmesi içerisindeki yeridir.

Bu modernleşmeye, çokça maddi temel teşkil eden ‘matbaacılığı’nın, İbrahim Müteferrika’nın entellektüel kimliği ve kişiliğinin önüne geçtiğini ileri sürmek de mümkün.

Bu maddi yönün dışında ve ötesinde, daha çok entellektüel boyuta vurgu yapılması, hem İbrahim Müteferrika’yı hem de dönemini anlamak açısından önem taşımaktadır.

Öyle ki, merhum Esad Coşan Hocaefendi’nin Matbaacı İbrahim-i Müteferrika Risale-i İslamiye (Tenkidli Metin), başlığıyla kaleme aldığı çalışma, bu saha için önem arz eden eserlerden biridir.

İbrahim Müteferrika’nın, 18. yüzyıl başları gibi bir dönem dikkate alındığında, Osmanlı Müslüman toplumu için gayet yeni olan bir teknolojik ürünü ve bunun vasıtasıyla, çeşitli eserleri yayınlama ilgisi, cüreti ve bilgisine sahip olmasını yabana atmamak gerekir.

Bir süredir, İSTAC Seyyid Muhammed Naquib el-Attas Kütüphanesi’nde mevcut olan ‘Müteferrika Kolleksiyonu’ üzerinde, genel hatlarıyla yaptığım çalışma çerçevesinde, ilgili ikincil kaynakları da gözden geçirme fırsatı buluyorum.

Bu koleksiyonun Malay Dünyası’na nasıl geldiği, getirildiği konusunu, -birkaç diğer konuyla bağlantılı olarak- ilerleyen günlerde akademik bir etkinlikte gündeme getireceğim.

Bu yazıda, İbrahim Müteferrika’nın telif çalışması olan, Risale-i İslamiyye (İslam Risalesi) adlı eserini tetkik eden merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin görüşlerinden bir bölümünü kısaca ele alacağım.

Müteferrika koleksiyonu gibi, Es’ad Hoca’nın küçük ancak, anlamlı çalışmasının da, yukarıda bahsi geçen kütüphanede bulunduğu ve buraya nasıl geldiği de, belki incelenmeye değer bir husustur.

Nihayetinde, pek de göz önünde bulunmayan bu eserin önemine binaen alındığı, ilgilisi tarafından kütüphaneye hediye edildiği veya -tıpkı diğer bazı eserler gibi bir tesadüf sonucu bu kütüphaneye dahil edildiğini düşünebiliriz.

Es’ad Hoca’nın, Risale-i İslamiyye’yi çalışmasının nedeni akademik bir kaygının ötesinde, Osmanlı bilim ve kültür dünyasıyla ilgisinden neşet ettiği ortadadır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Es’ad Hoca, pek çok kişinin bilmediği veya fark etmediği bu özelliği sayesinde, Osmanlı modernleşmesinin gayet önemli bir döneminde ortaya çıkmış ve sürece öncülük edenler arasında yer alan, İbrahim Müteferrika’nın çalışmasını anlama ve açıklama çabası içerisinde olmuştur.

Bu çalışmanın ilk sayfalarında vurgu, İbrahim Müteferrika’nın popüler yönü yani, ‘matbaacı’ kimliğinin ötesinde onun, daha çok Müslümanlık, Hıristiyanlık vb. gibi dini-teolojik konularda donanımlı bir isim olması ve bu iki Kutsal Dini, karşılaştırmalı olarak ele alabilmiş olmasıdır.

Esad Hoca’nın bu eser üzerinde durmasının, kanımca anlamlı yönü bu olsa gerek...

Nihayetinde, İbrahim Müteferrika’nın Hıristiyanlık içerisinde dönemi itibarıyla, bir mezhep kabul edilebilecek ‘Birlikçilik’e (Unitarianism) mensubiyeti, erken yetişkinlik yılları diyebileceğimiz bir dönemde, bilinçli olarak Müslüman olması onun iki dini kıyaslamaya elverecek denli bilgiler edindiğini ve donanımlı olduğunu gösteriyor.

‘Birlikçilik’ bir başka ifadeyle, Katolik mezhebinin belirleyici olduğu söylenebilecek, temel iman esası olan Teslis’e yani, ‘üçlemeye’ yönelik eleştirileri Birlikçiliği, İslam dinine yakınlaştıran bir unsur kabul edildiği anlaşılıyor.

Bu noktada, İbrahim Müteferrika’nın İslam’a yönelmesinde, bu temel olgunun önemine kuşku olmadığı gibi, bunun yanı sıra, doğduğu ve büyüdüğü ve o dönem itibarıyla, Macar topraklarının Osmanlı siyasi, toplumsal ve kültür dünyasının nüfuz ettiği bir coğrafyada bulunuyor olmasının getirdiği gerçekliği de, göz ardı etmemek gerekir.

Söz konusu bu kültürel karşılaşmanın, din değiştirme süreci öncesinde dini ve topluum anlamaya yönelik bir yönelimi beraberinde getirmiş olması doğal kabul edilebilir.

En azından, hem gençlik yıllarındaki öğrenim süreci hem Müslüman olması ve ardından, Osmanlı bürokrasisinde yükleşini ve nihayetinde, matbaa kurumunu hayata geçirmesi onun ‘zihni açık’ bir kişilik olduğuna işaret ediyor.

İbrahim Müteferrika’yı tanımlamak için kullandığım zihni açıklık kavramının Esad Hoca’nın eserindeki karşılığını, “münevver ve hünerli bir kimse” ifadesinde tanık oluyoruz.

Esad Hoca’nın -temkinli bir şekilde- dile getirdiği üzere, İbrahim Müteferrika, Macar topraklarındaki yaşamı sürecinde, Osmanlı ile ittifak halinde olan ve Osmanlı metinlerinde ‘Tökeli İmre’ olarak bahsedilen, İmre Thököly’in (1657-1705) çevresinde yer aldığına yaptığı atıf, yukarıda dile getirdiğim üzere, onun yaşıtı olan diğer bireylerden farklı bir kişilik ve zihni yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

Bu noktada, vurgulanması gereken bir diğer husus, İbrahim Müteferrika’nın Müslüman olmasının ardından Osmanlıcayı öğrenebileceği ya da geliştirebileceği, epeyce bir zamanının olduğudur.

Öyle ki, Esad Hoca’nın 1710, Niyazi Berkes’in ise, 1705-1711 veya 1711-1714 yılları arasında yazıldığını ifade ettiği Risale-i İslamiyye’yi Osmanlıca kaleme aldığı düşünülecek olursa, bu hususun gerçeklik yapı ortaya çıkar.

İbrahim Müteferrika’nın, 1672/75 yılında doğduğu dikkate alınacak olursa, yirmili yıllarının başlarında Müslüman olması ve ardından gelen bürokrasideki kariyeri, entellektüel yönelimi ve katkısı vb. yapılaşmaları, onun dinamik bir dini yaşamı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu noktada, Esad Hoca, İbrahim Müteferrika’nın İslam’ı nasıl ve ne zaman benimsediği yönündeki tartışamayı, bizzat Risale-i İslamiyye’ye başvurarak ortaya koyuyor.

Buna göre, yaşadığı anavatanında çocukluk ve gençlik yıllarında, sağlam Hıristiyan öğretilerine konu olan İbrahim Müteferrika dini öğrenmenin yanı sıra, entellektüel ilgisinin varlığı ve zamanla gelişmesiyle, ‘dini anlama’ noktasında bizzat Batı dünyasında o dönem var olan farklı metinlere yönelmesi onun, ‘Tevhid’ inancına yönelik yaklaşımının oluşmasına veya pekişmesine yol açtığı anlaşılıyor.

İbrahim Müteferrika’nın bu risalesi onun bireysel Müslümanlaşması sürecini ortaya koyduğu gibi, Esad Hoca’nın dile getirdiği üzere, Batı’da -yine o dönemlerde var olduğu anlaşılan- Kutsal metinlerde ‘müdjeleri’ konu alan çalışmalar halkasına eklenmeyi hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-uzerine-esad-hocanin-bazi-gorusleri-some-views-of-esad-hoca-on-ibrahim-muteferrika/

19 Temmuz 2026 Pazar

Müslüman toplumlar, yüksek öğretim kurumları ve reform / Muslim societies, higher education institutions and reform

Mehmet Özay                                                                                                                             19.07.2026

Müslüman toplumlarda, yüksek öğretim kurumlarının karşı karşıya olduğu sorunları, tek tek ilgili ulus-devletler bağlamında ele almak kadar, tüm ilgili ülkeleri sahip oldukları sorunları bütüncül bir perspektifle araştırmak, incelemek ve değerlendirmek mümkündür.

Nihayetinde, karşımızda Müslüman toplumlar olarak zikredilen ve halkının kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan ulus-devletleri kastediyor oluşumuzdan kaynaklanan bir nedenle, bu toplumların yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olan sorunları, birarada ele almaya elverecek temel bir zeminin olduğunu ileri sürebiliriz.

Bu iki alanı yani, Müslüman toplumlar ve bu toplumları bünyesinde barındıran veya bu toplumların bünyesinde yer aldıkları ulus-devletleri sorunun temeli olarak görebiliriz.

Bu hususu, daha önce kaleme aldığım bazı yazılarda bu hususa gizli/açık değinmiş ve hatta, sorunu bu alanla ilişkilendirme konusunda da, bir eğilim göstermiştim.

Sahip olduğum veriler çerçevesinde, bu husustaki görüşümün devam ettiğini açıkça ifade edebilirim.

Bununla birlikte sorunun kökeninde yer alan hususun sadece, ‘ulus-devlet’ sınırlamaları olmadığını da ortaya koymakta yarar var.

Bu hususta, en son dün kaleme aldığım kısa yazıda görüldüğü üzere sorunu, ‘karakter eğitimi’ bağlamında ve de özellikle, yüksek öğretim kurumlarında yer alan, akademisyenler ve bu akademisyenlerin zamanla, akademik kariyer bağlamında üstlendikleri bölüm başkanı, enstitütü müdürü, dekan, rektör gibi makam ve mevkilerde sergiledikleri tavır ve davranışlar, eğitim anlayışları, politikaları ve insani ilişkileri gibi değişik alanları kapsayan bütünlük içerisinde, nerede durduklarına değinerek ortaya koymaya çalışmıştım.

Ulus devlet nosyonu

Yukarıda dikkat çekilen iki temel olgunun, Şerife Münire Alatas Hoca’nın rehberliğinde kaleme alınan Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı çalışmasında da bir karşılığı bulunuyor.

Ya da, bu eserin yayını dolayısıyla yapılan kitap tanıtımı programında dile getirilen görüş ve yaklaşımlardan hareketle, böyle bir algının bende ortaya çıktığını söylemeliyim.

Burada, sorunun bir yanında yer alan ulus-devlet veya buna tekabül eden ülke yani, Malezya Federasyonu bulunurken öte yanında, yüksek öğretim kurumlarında yer alan akademisyenlerin ikinci alanı teşkil ettiği görülüyor.

Müslüman toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde yaşanan bazı olgular ve gelişmeler nedeniyle, bu olgu ve süreçlerin ulus-devletleşme veya bağımsızlık sonrasında ilgili ülke toplumlarını yönetme biçimine sirayet etmesiyle belki de, toplumsal, siyasal ve tartışmakta olduğumuz eğitim alanında, istenmedik olarak kabul edilebilecek birtakım sonuçların doğmasına neden olmuştur.

Bununla kastetmek istediğim, dünün sömürge yönetimine karşı sergilenen en hafif deyimiyle ‘katı’ yaklaşımın halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda bağımsızlıklar sonrasında bu ‘katılığın’ bizatihi, ülke siyasal eliti ve bunların içinde yer aldığı ve de ulus-devleti temsil etme iddiasında olan yapı tarafından kendi toplumuna veya toplum kesimlerine yöneltilmiş olmasıdır.

Burada, ulus-devlet sistemi bakımından, gizli/açık olarak, bir tür korumacılık nosyonundan hareket edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu korumacılık, tartışmaya konu ettiğimiz yüksek öğretim kurumları bağlamında, adına akedemisyenler denilen kitleye yönelik ‘güven’ problemi olarak tezahür ediyor.

Güven probleminin karşılığı olarak ulus-devlet temsilcisi olan yapıların her anı, her süreci, her düşünceyi, her kitabı, her görüşü, her paradigmayı belirleye, yönetme, kabul veya reddetme vb. ara yapıları ve karar mekanizmalarını hayata geçirdiği gerçeği ile karşılaşılır.

Kaçınılmaz benzerlikler

Malezya Federasyonu özelinde düşündüğümüzde, eski sömürge yönetimiyle böylesi bir çatışma evreninin olmamasına rağmen, aradan geçen zaman diliminde yüksek öğretim kurumlarının ulus-devletin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri ile karşı karşıya kalmasını nasıl açıklamamız veya anlamamız gerekir?

Bu hususu, biraz daha açıklamak adına, örneğin, komşu ülke Endonezya’da olduğu gibi ‘fiziki mücadele’ ve ‘devrim’ boyutunda gelişmeler görülmese de, iki ülkede yüksek öğretim kurumlarının karşı karşıya kaldıkları sorunlardaki benzerliği gözlemliyor oluşumuz bize, ulus-devlet temellerinde yer eden veya iki ülke özelinde -ve de benzerleri bağlamında-, dile getirecek olursak, birbirini kopya eden, tekrarlayan süreçler bulunmaktadır. 

Sorunu izah

Yukarıda dikkat çektiğim hususu bize söyleten, Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia adlı eserin daha ilk sayfalarından itibaren, ulus-devletin yüksek öğretim kurumları üzerinde tesis ettiği nüfuzun ağırlığı karşısında, söz konusu yüksek öğretim kurumlarından arzu edilen verimin alınamamış olması yaklaşımıdır.

Bu noktada, eserin ortaya çıkmasına katkı yapan üç yazarın imzasıyla kaleme alınan ‘Önsöz’ün ilk cümlesi, yüksek öğretim kurumlarının ulusal kalkınma, entellektüel gelişme ve toplumsal birlik gibi birbirini destekleyen ve tamamlayan unsurlarda sahip oldukları sorunlara dikkat çekiyor.

Ve bu noktada, acil olarak ihtiyaç duyulan olgunun ise, bu kurumlarda acilen reforma gidilmesi görüşü paylaşılıyor.

Söz konusu yazarlar, yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olanın, sistemik bir kriz olduğunu yüksek sesle dile getiriyorlar.

Manipülasyon

Bu yazıda, -tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, dikkat çekmeye çalıştığım husus, yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olan gerçekliğin bilgiyi ortaya koymaya yarayacak araçlar ki, bunların başında, bilgi kaynaklarının bir bölümünü içeren kütüphaneler geliyor, bilgi üretiminin katalizörü olan araştırma süreçleri, bu süreçlerin somutlaşmış hali olan yayın ve tanıtım faaliyetleri ve bu ürünlerin geniş kamuoyuyla çeşitli platformlarda paylaşımı geliyor.

Bu süreçler, temelde sanki, ulus-devletin bu süreçlerle hiçbir ilgisi ve alâkası yokmuş hissini uyandırabilir.

Ancak, biraz dikkali bir gözle bakılıp konuya ilgiyle eğilindiğinde, karşımıza yüksek öğretim kurumlarının temel işi ve görevi olan yukarıda dikat çekilen süreçlerin, güç ve otorite olarak algılanan ve aktarılan yüksek öğretim bakanlıkları vb. kurumlar vasıtasıyla yapılan kasıtlı veya kasıtsız yapılan yönlendirmeler inkita ve sürünceme süreçleri ve nihayetinde, sanki işler yapılıyormuş gibi gösterilip de hakkıyla ortaya konmadığını gösteriyor.

Sorunun bu vechesinde, ulus-devlet ve bu yapının ilgili kurumsal içerikleri bulunurken, yüksek öğretim kurumlarında yer alan akademisyenler ve bu gruptan bazılarının zamanla yükseltildikleri çeşitli kurumsal yöneticilikler üzerinden, ne tür bir yüksek öğretim kurumu inşasına ne ölçüde katkıda bulunup bulunmadıkları veya bu süreci kasıtlı ve istendik olarak ne denli destek verip vermedikleri de, bir o kadar gerçekçi ve mantıksal bir soru olacaktır.

Belki de içimizden birileri, durup şayet yukarıda ifade edilen ilk durumu dikkate alacak olursa, ikinci durumu tartışmanın herhangi bir kamul ve işlevsel yönü bulunmadığı yorumunda bulunabilir.

Kanımca, bunda doğruluk payı yok değil...

Ancak, böyle olsa dahi, her halükârda, karşımızda uzun yıllar eğitim süreçlerinde yer almış adına, akademisyen denilen kitlenin, tüm gelişmeler rağmen, sahip olduğu varsalıyan ‘akademik etik’ değerlerden ferâgat etmemiş olduğunu düşünmemize de imkân tanınmalıdır.

Söz konusu bu ‘akademik etik’ olgusunu ister, İslami bağlam çerçevesinde ya da isterseniz, seküler etik çerçevesinde ele alınız.

Nihayetinde, çerçevesi ne olursa olsun, bu etik değerlerin ilgili akademik camianın var oluş nedenlerini teşkil etmesi bizi bir anlamda, böylesi bir sorgulamayı yapmamızı sorunlu kılıyor.  

Ve geldiğimiz bu noktada durup, samimi bir şekilde, entellektüel ikiyüzlülükle karşı karşıya bulunup bulunmadığımızı da gündeme getirmek gerekiyor.

Müslüman toplumlarda yüksek öğretim kurumlarının bugün içinde bulunduğu durumun hiç de içaçıcı olmadığı ortada.

Bu sorunun bir yanında ulus-devlet yapılaşması bulunurken öte yanında, yüksek öğretim kurumlarında yer alan ve adına akademisyen denilen kitlenin akademik, bilimsel etikle belirlenmesi gereken tutum, tavır ve davranışları ne denli hayata geçirip geçirmedikleriyle de ilgili olduğunu yüksek sesle tartışmamız gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-yuksek-ogretim-kurumlari-ve-reform-muslim-societies-higher-education-institutions-and-reform/

Yüksek öğretim kurumları ve ‘karakter eğitimi’ / Higher education institutions and ‘character education’

Mehmet Özay                                                                                                                             18.07.2026

Kısa bir süre önce (4 Nisan 2026), Müslüman toplumlarda ‘karakter eğitimi’ başlıklı konuyu ele aldığım yazıya devam mahiyetinde, bazı hususları dile getirmek istiyorum.

Söz konusu ilgili yazıda, öğrenci-merkezli ortaya konulan ‘karakter’ kavramının dışında ve ötesinde, öğrenci kitlesine ‘karakter aşılama’ rolünü üstlenen öğretici kitlesinin -ki, burada özellikle ve kasıtlı olarak, yüksek öğretim kurumu öğreticileri kastediyorum- ne durumda olduğuna da kısaca değineceğim.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, burada ‘karakter’ olgusunu tekil öğrenci veya öğrenci kitlesi bağlamında değil, aksine, öğretici kitlesi noktasında değerlendirilmesi gerektiğinin de önemli olduğuna vurgu yapmaya çalışacağım.

Bunu, özellikle yüksek öğretim kurumları çerçevesinde değerlendirmek istemem, içinde bulunduğum ve yakından gözlemlediğim eğitim/öğretim ortamıyla koşutluğu noktasında, daha anlamlı olacaktır.

Aşılanan karakter

Yüksek öğretim kurumlarında adına, öğretici denilen kitlenin karakter olgusu ile ilişkisinin sadece, bu kurumla, bu kurumlarda yer alan öğretici kitle ile kendilerine ‘karakter aşılandığı’ belirtilen öğrenci kitlesiyle ilgili olmadığını aksine, diğer eğitim kurumlarında ‘eğitimci istihdamı’ sürecine ‘insan kazandırmasıyla” da, gayet anlamlı ve önemli olduğunu görmek gerekiyor.

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarında, eğitim epistemolojisine bağlı olarak ilgili çevrelerin, “bizim işimiz karakter eğitimi” değil diyenler olabilir.

Öte yandan, benzer bir çıkış noktasından hareketle, “bizim işimiz, onyedi onsekiz yaşına gelmiş kişilerden oluşan ‘eğitime muhtaç’ olduğu varsayılan bir kitleye, -gizli/açık bir çocuk muamelesi yaparak, yaptırımsal bir bağlamda, “tümden” karakterini değiştirmektir -ya da geliştirmek- diyenler de olabilir.

İlginçtir, sözde bu eğitim/öğretimde bir metodik tutum ve davranış olarak ortaya konulan bu durumun, çocukluk devresini geçmiş, gençlik döneminde bulunan ve erken yetişkinlik evresine ulaşmakta olan kitlede, ne tür bir karakter değişimi/dönüşümü/bozuşumu ile sonuçlanacağının pek hesap edilemediği de söylenebilir.

Öğretici kitlesi ve karakter

Yukarıda dikkat çekilen her iki halde de, gözden kaçırılan husus, bizatihi yüksek öğretimde eğitimcilerin, ‘karakter’ olgusuyla ilişkisidir.

Bunu söylerken, yaşını başını almış veya almakta olan öğretici kitlesinin zaten, “karakter sahibi olduğu” ve bu süreci tamamladığı yönünde ‘a priori’ bir gerçeklik kabulünden ciddi anlamda ayrıldığım ortadadır.

Bunun temel nedeni, gözlem ve tecrübelerimiz ‘karakter’ olgusunun, sanıldığının aksine, bireyin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında edinilen ve tamamlanan bir süreç olmadığıdır.

Aksine, gayet dinamik ve sürekli yenilenmesi gereken insanî bir hâl ve yapı olduğudur.

Bu durum, yüksek öğretim kurumlarında yer alan öğretici kitlesinde, ‘karakter bozukluğu’na tekabül eden bir alanın olduğuna gönderme yapıyor.

Bu hususu, biraz açımlayarak söylecek olursak, ilgili öğretici kitlesinin içinde var oldukları kurumlarda, tüm idari ve eğitimle ilişkili süreçlerde ortaya koydukları düşünce ve eylemlerinde, ‘karakter olgusuna’ ne denli yer verip vermedikleridir.

‘Karakter bozukluğu’nun sıradan akademisyen, bölüm başkanı, merkez müdürü, dekan, rektör gibi yüksek öğretim kurumlarının farklı alanlarında yer alan, görev yapan bireylerinin tamamına şamil bir yönü olmasını, tekil durumdan hareketle, ‘insani’ bir yön olarak algılayıp hoş görebilir veya göz ardı edebiliriz.

Kurumsal karaktersizlik

Ancak, bireysellikle sınırlandırılmış olduğu anlaşılabilecek bu durumun bir illüzyon olduğu gerçekliğin ise, söz konusu ‘karakter bozukluğu’nun yaygınlığı dolayısıyla, bir anlamda gizli/açık kurumsallaşmış olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Eğitim’de sorunlar bağlamında kaleme alınan, hazırlanan, sunulan tezler, raporlar içerisinde satır aralarında ve hatta bazılarında, gayet açık seçik sunulmuş halleriyle gözler önüne serilmesi bize aslında, böylesi bir kurumsallaşmanın olduğunu gösteriyor.

Bu verilere, yakın gözlem ve tecrübelere rağmen, var olan durumu görmezden gelmek, temelde adına yüksek öğretim kurumu denilen süreçlerin doğası, varlık nedeni ile çelişmesi için ne denli vahamet derecesine ulaştığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Bu durum, bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, bırakın onyedi, onsekiz yaşındaki öğrenciyi bizatihi kendileri karakter yöneliminden, yapılaşmasından, sürekli yenilenmesinden uzak olan öğreticilerin varlığı, eğitim kurumlarının genelinde temel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun temel nedenlerinden birini, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin, ‘eğitim/öğretim alanını” yönetirken, aynı eğitim/öğretim alanının sürekli kendini yenileme yönündeki içeriğini kendileri dışında tutmalarının bir yansımasıdır.

Bu noktada, karakter olgusunun doğruluk arayışı, hakikat düşüncesi, adalet olgusu, tutarlılık, denge hali vb. bağlantılı yönleri dikkate aldığımızda, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin eğitim-öğretim süreçlerinde nerede durduklarını ve nereye yönelmekte olduklarına dair bir fikir verir.

Karakter eğitimini ve süreçlerini tamamladığı varsayılan bir akademisyenin diyelim ki, bölüm başkanı, enstitü müdürü, dekan, rektör gibi süreçlere sıçraması, çıkışı, atanması ile kendisinde artık yerleşmiş olduğu sanılan karakterin ve bu olgunun tüm içeriklerinin veya önemli bir bölümünün kısa sürede ciddi şekilde erozyona uğraması salt ilgili tekil kişinin sorunu olarak görülmemelidir.

Aksine, ilk etapta, bu tekil kişinin şahsıyla ilgili olduğu düşünülebilecek durumun, tutum ve davranışlarının, her türünden karar mekanizmalarının vb. içinde yer aldığı ve ilgili birimler ve hatta, tüm yüksek öğretim kurumu yapısını etkileyebileceği düşünüldüğünde karşımıza sadece “karakteri eksik veya karaktersiz” bir akademisyen, yönetici-akademisyen çıkmıyor.

Bunun ötesinde, ilgili akademisyen kişinin kendisine sorumluluk alanı olarak verilen birimden başyarak, tedrici olarak içinde bulunduğu yüksek öğretim kurumunun diğer yapılarına da sirayet eden ve böylece, temel bir kurumsal karaktersizleştirme olgusuyla karşı karşıya kalacağımıza kuşku bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-karakter-egitimi-higher-education-institutions-and-character-education/

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Müslüman toplumlar ve yüksek öğretim kurumları / Muslim societies and higher education institutions

Mehmet Özay                                                                                                                             15.07.2026

Müslüman toplumlarda yüksek öğretim kurumlarının sorunlarına dair, yakından gözlemlere dayanan bazı görüşlerimi ortaya koymaya devam ediyorum.

Bu sefer, konuya yakın geçmişte yayınlanmış bir eserle başlayacağım...

Eseri analiz etmekten ziyade, bu eser üzerinden ortak paylaşıldığını düşündüğüm bazı alanları gündeme taşıyacağım.

Bahse konu olan eser, Şerife Münire Alatas Hoca’nın rehberliğinde kaleme alınan Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı çalışma.

Eseri, bir süredir gözümün önünde tutuyorum...

Ara ara elime alıp okuduğum çalışmanın, genel çerçevesinin konuya ilgili ve duyarlı olan kişiler ve çevreler tarafından yabancı olmadığı aşikârdır.

Bununla birlikte, Münire Hoca’nın önderliğinde yapılan bu çalışma, ülkenin önemli günlük yayın organlarında çıkan konuyla ilgili yazıların derlenmesinden oluşuyor.

Elbette, büyük ölçüde, Hoca’nın imzasını taşıyan giriş ve sonuç bölümleri, konuyla ilgili olan biteni derli toplu bir şekilde sunmasıyla önem arz ediyor.

Çalışmanın, ‘Malezya’ özelinde olması konunun, salt Malezya Federasyonu ulus-devletiyle sınırlı olduğuna işaret etmiyor.

Bunun yanı sıra, bu çalışma, Münire Alatas Hoca gibi sadece, bu ülkede yaşayan bir akademisyen olarak yüksek öğretimin sorunlarına hem bireysel ve hem de mensubu bulunduğu Malezya Akademi Hareketi (Gerak/PerGerakan Tenaga Akademik Malaysia) sivil toplum yapılaşması bağlamında ilgi ve alâka gösteren çevrelerin, sorunu geniş kamuoyuyla kanıt ve kaynaklarıyla birlikte paylaşma arzusunun yerine getirilmesine hizmet ederken, açıkçası var olan sorunların benzeri şekilde, halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumlardaki, aynı ve benzer yapılarda da varlığını gizli/açık ortaya koyuyor.

Bu iki temel husus gözden kaçırılmamalıdır...

Elbette, eserde farklı ülkelerin yüksek öğretim gerçekliğine dair karşılaştırmalı bir bölüm bulunmuyor. Yukarıda dile getirdiğim çıkarımı, ben yapıyorum... 

Nihayetinde, birbirine yakın ve benzer bazı ülkelerde aynı ve benzer yüksek öğretim kurumlarında yıllarını geçirmiş bir kişi olmam sorunun sadece, Malezya özelinde ele alınmasının yeterli olmadığını aksine, karşılaştırmalı ve kollektif bir bakış açısının gündeme getirilmesinin ihtiyacına binaen bu yaklaşımı sunuyorum.

Akademisyen/entellektüel

Eserin yayınının ardından gerçekleştirilen tanıtım toplantısına katılmış olmam, başta Münire Hoca olmak üzere, yazar ve konuya duyarlı akademisyenlerin görüşlerini yakinen dinleme ve anlama fırsatı bulmam da, olan biteni anlamama ya da sorgulamama kuşkusuz katkı sağladı. 

Eserin başlığı dikkate alındığında hedefe, yüksek öğretim kurumlarında istihdam edilen adına ‘akademisyen’ denilen bireyleri hedef alan bir yönü olduğu imasının ötesinde bir yaklaşım var.

Eseri ilk gördüğümde ve tanıtım toplantısında başlık ve başlıkla ilgili yaklaşımlar dillendirildiğinde ilk tepkim, bu başlığın yanlış olduğu yönündeydi.

Lise yıllarımda yanılmıyorsam, Cemil Meriç ve/ya benzeri isimleri okurken karşılaştığım kavramlardan olan ‘fil kulesi’ (ivory tower) daha çok ve özellikle, Fransız kültür çevrelerine ait entellektüeller için kullanıldığını hatırlıyorum. 

Bu anlamda, ilk etapta, itirazım, yüksek öğretim kurumlarında istihdam edilen ‘öğretici kadroların’ entellektüel olarak anılmalarıdır.

İşinin, diyelim ki, lise öğreticiliğinden bir basamak yukarısında ve adına, ‘yüksek öğretim’ denilen kurumda yapan, İngilizce ‘teaching staff’ karşılığında önerebileceğim, ‘öğretim üyesi’ kavramı, bu işle iştigal eden kişilerin entellektüel oldukları anlamına gelmiyor.

Bu noktada, Münire Hoca’nın söz konusu bu kavramı gayet, liberal ve cömertçe kullandığını ve neredeyse, binlerce ‘öğretici sınıfını’ entellektüel yaptığını söyleyebilirim.

Velev ki, söz konusu toplumda, kamuoyunun ‘yüksek öğretim kurumu’ öğretici kadrolarını böyle algılamış oldukları söylense de aksine, bu durumu kabul etmek yerine, eleştirel bir şekilde gündeme getirilmesi gerekir.

Entellektüel sorunu

İşi öğreticilik olan ve diğer bazı standard iş yüklerinin hasılı olarak, zamanla akademik unvan kazanan kişilerin entellektüel olma gibi bir arzuları ve/ya “Acaba, ben entellektüel miyim?” veya “Ben entellektüel olmalı mıyım?” ya da “Bir entellektüel olarak kendime, kurumuma toplumuma ve küresel topluma karşı sorumluluğum nedir? vb. türünden bir dizi soruyu gündeme getirmediği de gayet açık seçik ortadadır.

Bırakın bilimsel, felsefi düşünce ve tartışmayı hâl, tavır, davranış, konuşma vb. gündelik yaşamda ‘kendini ortaya koyma’ biçimlerinde dahi ötekilerden anlamlı bir farklılığı ve duruşu sergilemeyen kişileri, ‘fil kulesi’ne konmuş kabul etmek, onlara zulüm olsa gerek!

Bu cümleleri sarf ederken ne lise, ne yüksek öğretim kurumunda yapılan öğreticilik işini küçümsüyor ne de kendilerini yukarıda dile getirdiğim şekilde kendilerini tanımlayan kişilerin toplumla ilişkisizliker içerisinde olduklarını söylüyorum.

Söylemek istediğim ve kanımca, Münire Hoca’nın önderliğinde kaleme alınan eserle topluma verilmek istenen mesaj da, şu veya bu şekilde, yüksek öğretim kurumunun ve bu kurumlarda yer alan ‘öğretici’lerin, diğer ‘eğitim’ kurumlarından farklılığına ve sorumluluğuna dikkat çekmektir.

Bu çevrelerden beklenen ‘çaba’, bireysel promosyonlarla ve maddi getirilerle sınırlı bir süreç değil aksine, diğer temel ve kaçınılmaz alanlarla ilintilidir.

Söz konusu bu alanlar, akademik ve bilimsel kurumun talep ettiği ve evrensellik boyutlarıyla da anılan olguların, yani yeniden öğrenmenin, eleştirel tutum geliştirmenin, bilgi üretiminde masa başıcılık değil, sahada-toplumun ilgili kesimleriyle birlikte olarak bilgili şekillendirmenin, alternatif söylemler peşinde olmanın, toplumun maddi ve sosyal, fikri sorunlarına yönelik çözüm önerileri sunmanın vb. bireysel ve kurumsal yaşamda ortaya konulmasıdır.

Bu ve benzeri sorumlulukların içinde yer aldığı süreçler, ilgili mikro toplumsal yapıdan başlayarak küresel bağlamda makro topluma değin uzanan, uzanması gereken süreçlere mümkün olduğunca katkı yapmalıdır.

Toplumun farklı kesimlerinin içinde debelenip durdukları sorunları göz ardı eden ve görmezden gelen; mevcut sorunları anlamaya, tartışmaya ve çözüme yanaşmayan çevrelerin yüksek öğretim kurumu mensubu olmalarının gayet sorunluğu olduğu ortadadır.  

Müslüman toplumlar ve ulus-devlet

İçinde bulunduğum durumu izah ederken kanımca, aynı tecrübeye sahip Hoca arkadaşlarımızın, akademisyenlerin, araştırmacıların benzer bir düşünce eğilimi içerisinde girebileceklerini düşünmem yanlış olmasa gerek.

Bu ve benzeri konuları gündeme getirirken ısrarla ve kasıtlı olarak, ‘Müslüman Toplumlar’ ifadesini kullanıyorum. Bunun birkaç nedeni var.

Kürenin Doğusu’ndan Batısı’na Müslüman toplumlar en azından, bağımsızlık süreçleri ve ulus-devletleşme yapılaşmaları olarak aynı ve benzer süreçlere tabiler.

Bu bağımsızlık ve ulus-devletleşmelerin avantajları kadar, ne denli dezavantajları olduğunu ortaya koymanın bir aracı olarak Müslüman Toplumlar ifadesini kullanıyorum.

Temelde, bağımsızlık’ olgusu olmasa da, ‘ulus-devlet’ olgusunun bugün gelinen noktada ne denli kısır, sınırlandırıcı, dar kalıplara sokucu, tehdit edici vb. yönü olduğunu kuşku bulunmuyor.

Münire Hoca’nın önderliğinde kaleme alınan, ‘fil kulesi’nde reform adı verilen çalışma, Malezya Federasyonu’ndaki yüksek öğretim kurumlarında var olan sorunları gündeme taşırken anlamlı ve kapsamlı değişim talebiyle de ortaya çıkıyor.

Bu yönde, hem sorunlar ve reform taleplerinin sadece bu ülke ile sınırlı olmadığı aksine, aynı ve benzer ulus-devletleşme süreçlerine tabi olmuş halkının kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan Müslüman toplumlar için de geçerli olduğunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-yuksek-ogretim-kurumlari-muslim-societies-and-higher-education-institutions/

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Yüksek öğretim kurumları ve stratejik plânlama / Higher education institutions and strategic planning

Mehmet Özay                                                                                                                             13.07.2026

Yüksek öğretim kurumlarının tıpkı, ulus-devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarına benzer şekilde adına, ‘stratejik plânlama’ denilen ve belirli zaman aralıklarıyla gündeme gelen süreçleri bulunuyor.

Bu yazıda, periodik olarak yüksek öğretim kurumlarının kendilerini ve de hedeflerini yenilemeleri anlamına gelen ‘stratejik plânlama’ kavramına ve de içeriğine kısaca değineceğim.

Bu değinmenin, bir süredir yüksek öğretim kurumlarına dair ele aldığım  düşünceler bağlamında değerlendirilmesinin doğal olduğu ortadadır...

Güdümlülük

Stratejik plânlama, tüm unsurlarıyla var olan akademik yapının tümden yenilenmesi anlamına gelmediği gibi, var olan önceki yapının tekrarı anlamına da gelmiyor. Bu durum, bize yüksek öğretim kurumlarında, gayet dinamik bir ortamın olduğunu veya olması gerektiğini hatırlatıyor.

İhtiyaca binaen olduğu düşünülebilecek stratejik plânlama’nın bizzat, ilgili yüksek öğretim kurumları tarafından mı yoksa, adına yüksek öğretim bakanlıkları veya benzeri üst kurumsal yapının bir tür dayatması şeklinde mi gündeme geldiği sorgulanmaya değer bir konudur.

Bir başka şekilde ifade edecek olursak, burada temel sorun, söz konusu plânlama işinin ilgili kurumlarda kimin, nasıl ve hangi hedeflerle yaptığıyla ilgilidir.

Örneğin, ‘stratejik plânlama’ nın gerçekte ilgili yüksek öğretim kurumları ve içinde barındırdığı bölümler, fakülteler, merkezler, enstitüler ve bu birimlere bağlı ilgili akedemisyen çevrelerince mi yapılmaktadır?

Yoksa, yüksek öğretim yönetimini elinde ve tekelinde tutan, yüksek öğretim bakanlıkları mı yapmaktadır?

Bu sorular önemlidir...

Ve bu önem, adına üniversite denilen kurumların varlık nedeni olan özerklik ve/ya bağımsız kurumlar olma özelliklerinin ne denli hayata geçirilip geçirilmediğiyle yakından ilintilidir.

Akademisyenlerin, bölüm başkanlarının, fakülte dekanlarının, merkez müdürlerinin, enstitü dekanlarının, rektörlerin, merkeziyetçi yaklaşımın bir ürünü olarak, dışardan güdümlü ve merkeziyetçi yapıyı dayatan bir ‘stratejik plânlama’ sürecine dahil olmaları bizatihi, yüksek öğretim kurumunun kendinde aidiyeti kadar, akademik unvanları taşıyan bu bireylerin akademik ve bilimsel karakterleri ve onurlarıyla da doğrudan ilintilidir

Kaynaklar sorunu

Bir diğer husus, stratejik plânlamanın sadece, akademisyenlerin ilgili akademik çalışma alanlarında nasıl üretken olabileceklerinin ele alındığı teorik bir çerçeve ile sınırlı değildir.

Bu sürecin, plânlamaların  somut dayanakları, verileri, yapıları olması gerekir ki, akademik hedefler noktasında uygulanabilecek rasyonel bir sürece tabi olunabilsin.

Bununla kastedilen, akademik geleceğe matuf plânlamayı yaparken, bunun maddi çerçevesinin ve temellerinin ortaya konulmasıdır.

Şayet yapılacak plânları hayata geçirmesi konusunda kaçınılmaz olan mali kaynaklarınız yoksa, plânlama çabalarının da irrasyonal bir çaba olmanın ötesine geçmesini beklemek mümkün değil.

Girişte verdiğim örnek yani, ulus devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarını sadece, teorik zeminde değil, belki de en başta, “elimizde ne kadar bütçe var?” diyerek başlanan ve belirleyici olan bir mali safhası teşkil ediyor.

Bazı yüksek öğretim kurumlarının, ‘şark kurnazlığı’nın en ilginç örneklerinden birini sergileyerek bir yandan, akademisyenlere stratejik plânı dayatırken öte yandan, kaynak sorununun çözümünü de, yine akademisyenlere “kaynağını kendin bul!” diyerek çözmeye çalışmasıdır.

Özerklik nosyonu

Üniversitelerin kendinde özerk ve/ya bağımsız yapılanmasından söz edilemediğinde, adına ‘stratejik plânlama’ denilen olgunun neye tekabül ettiği, ne tür taleplerde bulunduğu, bu talepleri kimlerin ve de teorik ve pratik olarak ne şekilde ortaya koyacakları yönünde bir dizi soru gündeme geliyor.

Nihayetinde, üniversitelerin özerk ve/ya bağımsız olmamaları aksine, ilgili ulus-devletlerin yüksek öğretim bakanlıkları gibi doğrudan ve katı kurumsal yapılanmalar altında faaliyet göstermeleri, adına “stratejik plânlama” denilen süreçlerin üniversite bünyesinde yer alan akademisyenlerin katkılarına gizli/açık kapalı olduğunu ortaya koyuyor.

Pratikte olanlar

Yıllar önce bünyesinde yer aldığım bir yüksek öğretim kurumunda yapılan birkaç straetjik kalkınma süreçlerine dahil ve tanık olmuştum.

O süreçte, bir stratejik plandan ötekine geçilirken, bu alandan sorumlu rektör yardımcısına bir önceki stratejik plânda dile getirilen ve kanımca can alıcı olduğunu düşündüğüm bazı alanlarda gelişme olmadığını hatırlattığımda, “Hayır, oldu...” diyerek iletişimi sonlandırdığını hatırlıyorum.

Sayın dekan yardımcısı ilgili kurumda büyük işler başardığı için kendisine bilahare bir başka yüksek öğretim kurumunun rektörlüğü tevdi edilmesinin ardından herhalde, daha büyük stratejik plânlar yapma imkânı bulmuştur...

Bugün benzer şekilde, bir yakınımın çalıştığı bir kurumu yakından izleme fırsatı buluyorum. Öyle ki, iki yıl önce yapılan stratejik plânın hesabı kitabı verilmeden, yeni bir stratejik plân yapılması sürecinin olduğunu söylüyor yakınım...

Durum, pek iyi değil anlaşılan. Öyle ki, elinizde olmayan bir mali yapı ve geçen dönemin değerlendirilmemiş bir stratejik plânı sonrasında, akademik kurumunuzun yarınını şekillendireceğini varsaydığınız yeni bir stratejik plân yapmanın pek bir anlamı yok.

Bu tür toplantılarda cesurane çıkış yapan bir iki akademisyenin dışında da kimsenin sesinin çıkmaması, ‘akademik kaderciliğin’ ne denli yerleşik ve yapısal bir hâl aldığının açık bir göstergesidir.

Yıllar içerisinde o ülkeden bu ülkeye, o kurumdan bu kuruma benzer irrasnoyalitelerle karşılaşmak herhalde, Müslüman toplumlarda var olan akademi dünyasının bir kaderi kabul etmek gerek.

Güdümlü bir stratejik plânlamanın, özerk ve/ya bağımsız olması beklenen yüksek öğretim kurumlarına, bu kurumların akademisyen çevrelerine bir yenilik katmasını beklemek, büyük bir hayal olsa gerek.

Yüksek öğretim kurumlarında stratejik plânlama olgusu tıpkı, diğer alanlarda olduğu gibi bu kurumların, özerkliği ve/ya bağımsızlığı ile doğrudan ilgilidir.

Bu kurumlarda karar mekanizmalarının yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya; katı hiyerarşik normda değil, yatay ve genişlemeci bir bağlamda olmalıdır.

Ve bu süreçlerde, ilgili öğretim üyelerinin, içinde yer aldıkları bölümlerin, fakültelerin, enstitülerin, merkezlerin kendi iç maddi dinamiklerinden, bilimsel anlamda paradigma yönelimlerine kadar sorumluluk, icraat, hedefler gibi süreçleri kendilerinin belirlemeleri gayet rasyonel bir yaklaşım olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-stratejik-planlama-higher-education-institutions-and-strategic-planning/