ASYA-PASİFİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ASYA-PASİFİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2026 Perşembe

Filipinler: Güney Çin Denizi’ne yasal düzenleme / The Philippines: Legal regulation of the South China Sea

Mehmet Özay                                                                                                                             24.06.2026

ASEAN dönem başkanlığını yürüten Filipinler, Güney Çin Denizi’nde belirleyici olacak yeni denizcilik yasasını kabulü konusunda kararlı gözüküyor.

Güney Çin Denizi’nde seyr-ü sefer ve güvenliği tesis etmesi amacıyla, uzun süredir üzerinde konuşulan denizcilik yasası, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler üzerine, ASEAN’da öncelikli konu haline gelmiş bulunuyor.

Bu suyolunun Doğu Asya, Güneydoğu Asya üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması hiç kuşku yok ki, başta bu bölgelerdeki ulus devletlerin denizcilik başta olmak üzere, ekonomik ve ticaret süreçlerini doğrudan etkileme özelliğine sahiptir.

Bununla birlikte, Çin’in ilgili suyoluna dair egemenlik iddiası tek tek ilgili ülkeleri karşı karşıya getirdiği gibi özellikle, ABD gibi küresel güçlerin Çin’le çatışmacı söylemle birbirlerini hedef almalarına da neden oluyor.

‘Dünyaya hediye’

Filipinler dışişleri bakanı Theresa Lazaro, bölgenin önde gelen bir media kuruluşuna verdiği özel mülâkatta, söz konusu denizcilik yasası’nın kabul edilmesi halinde bunun, “ASEAN’dan dünyaya bir hediye olacağı”nı söyledi.

Lazaro yaptığı açıklamada, Güney Çin Denizi seyri-sefer süreçlerini yönetecek bir normlar bütününün, yaşanan son gelişmeler üzerine, ne denli aciliyet olduğuna dikkat çekerken, Filipinler’in ASEAN dönem başkanlığında ilgili denizcilik yasasının kabülüne çalıştığı görülüyor.

Bakan Lazaro, Çin ve ASEAN arasında son yirmi yıla varan sürece boyunca görüşmelere konu olan denizcilik yasasına dair dört ana konuya dikkat çekiyor.

Bunlar, yasal bağlılık, coğrafi çerçeve, bu yasa ile, 2002 yılında kabul edilen Güney Çin Denizi’ne taraf olanların eylemleri deklârasyonu -ki, bu madde ASEAN ve Çin arasında bağlayıcı olmayan bir çerçeve anlaşma olarak anılıyor-, temel tanımlar.

Bu temel alanların yanı sıra, Filipinler yönetimi varılacak anlaşmanın, Birleşmiş Milletler Denizcilik Yasası (United Nations Convention on the Law of the Sea -UNCLOS) uyumlu olması konusunda ısrarcı.

Bu zorlu sürece rağmen, Filipinler yönetimi, dönem başkanlığı sürecinde, ASEAN ve Çin arasındaki görüşmelerin nihayete erdirilerek, ilgili denizcilik yasasının kabulü konusunda kararlılığını ortaya koyuyor.

Çin yönetiminin de ASEAN gibi Güney Çin Denizi’nde belirleyici olarak bir yasanın kabulünden yana olması olumlu bir işaret olarak algılanabilir.

Bununla birlikte, Güney Çin Denizi sınır ve egemenlik hakları bağlamında başta, Çin ve Filipinler ile Çin ve Vietnam arasında geçtiğimiz yıllarda yaşanan ve tarafların deniz kuvvetlerini karşı karşıya getiren gelişmeler hatırlandığında bu durumun hem pozitif hem negatif etkilerle önümüzdeki süreci belirleyebileceğini ileri sürebiliriz.

Bununla birlikte, ilgili denizcilik yasasında yer alan bazı kavramların tanımları konusunda dahi tarafların henüz ortak bir karara varamamış olmaları sürecin kolay işlemeyeceğinin de bir işaretidir.

Enerji ve barış

Küresel yönetişimde bu yüzyıl başından itibaren, ortaya çıkan sorunların sonuncusu olan ABD ve İsrail ittifakının, İran’a yönelik saldırıları sonucu ortaya çıkan Hürmüz Boğazı sorunu, enerji başta olmak üzere neredeyse, her çeşidinden ticari emtianın bölgesel ve küresel üretim, dolaşım ve tedarikini etkilemiş durumda.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bu sorunun bir benzerinin, Malaka Boğazı ve Güney Çin Denizi bağlamında ortaya çıkmaması için, elde sağlam veriler ve üzerinde durulmaya değer küresel kurallar bütünü olduğunu söylemek ise güç.

Hürmüz Boğazı sorununun, küresel çapta denizcilik ve suyollarına yönelik ilgiyi ve kısmen de olsa, bilgilenmeyi tetiklediği alanlardan biri, hiç kuşku yok ki, Malaka Boğazı’dır.

Hint Okyanusu’nu, ara denizlerle Pasifik Okyanusu’na bağlayan Malaka Boğazı’nın yanı sıra, yaklaşık son on beş yıldır gündemde sürekli yer alan Güney Çin Denizi’nin, bu çerçevede yine güncellendiğine tanık olunuyor.

Filipinler: ulusal güvenlik ve ASEAN

Bu yıl ASEAN dönem başkanlığını üstlenen Filipinler dışişleri bakanı Lazaro, iki gün önce bir mülâkatta, bu konuda gözlerin yeniden, bölgeye dönmesine vesile olacak açıklamalarda bulunmasını, hiç kuşku yok ki, başta bölge ülkeleri ve güvenlik olgusu açısından gayet önemli bir gelişme olarak yorumlamak gerekir.  

Filipinler’in söz konusu suyoluyla ilgili kurallar bütününü ortaya koyacak düzenlemeye olan ilgisi sadece bu yıl yürütmekte olduğu ASEAN dönem başkanlığı ile sınırlı değil.

Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıllarda kıta sahanlığı konusunda Çin’le doğrudan karşı karşıya gelen ülkelerin başında gelen Filipinler böylesi bir seyr-ü seferi düzenleyecek denizcilik yasası ile hiç kuşku yok ki, kendi ulusal güvenliğini de sağlamış olacak.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere özellikle son on beş yıldır bölgenin en hassas güvenlik konularının başında gelen Güney Çin Deniz’nde seyri sefer, özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilgili denizin yüzde 90’unda egemenlik iddia etmesine dayanıyor.

Bu hak iddiası Çin’i, ASEAN üyesi Filipinler, Malezya, Vietnam, Bruney ve Endonezya ile şu veya bu şekilde karşı karşıya getiriyor.

Bunun yanı sıra, ilgili suyolunun Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması, başta ABD olmak üzere, küresel denizcilik ve ticarette yer alan tüm ülkeler için de vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/filipinler-guney-cin-denizine-yasal-duzenleme-the-philippines-legal-regulation-of-the-south-china-sea/

21 Haziran 2026 Pazar

ABD ve İran: ‘Kazananını bekleyen savaşta’ ne oldu? / the U.S and Iran: What happened to ‘A war awaits its winner’?

Mehmet Özay                                                                                                                             21.06.2026

Hürmüz bölgesinde yaşanan savaş ortamının, ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ sıfatlarıyla anılmış olsa da, şimdilik sona erdirilmesinin, herkesi sevindirdiğine kuşku yok.

17 Haziran’da ABD ve İran liderleri arasında sanal olarak imzalandığı açıklanan anlaşma, temelde, Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine açılması, ABD’nin İran’a yönelik petrol ihraç ambargasonun kaldırılması ve İran’a ait yurt dışı mal varlıklarının serbest bırakılmasını içeriyor.

İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik ‘görüşmeler’ ise sonraya bırakıldı. Oysa, savaşın başlama sebebi aslında, tam da buydu...

Süreç

17 Haziran sürecinin ortaya çıkmasını tekil bir gelişme olarak değerlendirmek yerine temelde 28 Nisan’da savaşın ABD tarafından örtü kapalı olarak sona erdirilmek zorunda kalınmasıyla ilişkilendirmek gerekiyor.

Söz konusu bu ‘kırılgan’ anlaşmanın, somut bir niteliğe büründürülmesi amacıyla, 19 Haziran’da Cenevre’de yapılması beklenen toplantı gerçekleşmezken tarafların bugün biraraya geldikleri yönündeki açıklamalar ‘kırılgan’ kelimenin bu süreçte gayet başat bir konumda olduğunun yeni bir örneğidir.

Görüşmeler için Cenevre’ye, ABD adına başkan yardımcısı J. P. Vance, İran adına ise parlamento sözcüsü ve merkez başkanı başkanının gelmesi yine ortada bir tür ‘dengesiz’ katılıma işaret ediyor...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD’den başkan yardımcısına karşılık İran’dan ona muadil bir temsilcinin veya bir başka ifadeyle İran’ın Cenevre’ye “ağır toplarını” göndermemesi gözlerden kaçmıyor...

Son bir haftadır yaşanan gelişmeler, savaşın başından bu yana sürgit devam eden açıklamalar dikkate alındığında ortada pek de şaşılacak bir durum olmadığının işaretidir.

Kazanan-kaybeden

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a açtıkları savaşın, iki aylık yani altmış günlük sürede durdurulmasının ne, ABD başkanı Donald Trump ne de, İran devlet başkanı veya ruhani lideri Ayeullah Mücteba Hamaney tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz.

28 Nisan’da kaleme aldığım “İran’da kazananını bekleyen savaş” başlıklı yazıda, o döneme kadar savaşın iki kanadını temsil eden, ABD ve İran tarafından yapılan açıklamalarda, ve sonunda, bir şekilde, 28 Nisan’da sonlandırılığı ilân edilen savaşı ‘kendilerinin’ kazandığı yönünde ifadelerin gündeme geldiğini belirtmiştim.

Oysa, ortada yaşanan çoklu yıkımın gerçekliğini görmeden veya göz ardı ederek, her iki tarafın da ‘kazandık’ söylemine yüklenmeleri gerçekte, ortada bir savaş galibi olmadığının açık ifadesiydi.

Ve bu nedenle söz konusu başlıkta, bir tür ihtiyazla karışık olarak, “kazanını bekleyen savaş” başlığını kullanmıştım.

Niçin altmış gün?

İki ülke devlet başkanı tarafından 28 Nisan’da sanal olarak imzalandığı belirtilen ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ anlaşma temelde, savaşın fiziki olarak sona ermesi anlamı taşırken, savaşı kimin kazandığına dair bize bir veri sunmuyordu.

Bu nedenle, istihzayla karışık olarak savaşı bir yandan, ABD’nin öte yandan, İran’ın kazandığı söylemlerini gündeme taşımıştım.

28 Nisan’dan bu zamana kadar geçen süre zarfında, hem ABD ve hem de İran tarafının dolaylı da olsa, savaşı sonlandırırken yine, ‘kazanma’ olgusunu öne çıkartarak, bir siyasal söylemi yönelimleri beklentisi hakimdi.

Ve nitekin, 28 Nisan’dan bu yana sıcak savaş sona ermiş olsa da, taraflar arasında yaşanan söz düellolarında ‘kazanmış olma’ argümanının izlerini bulmak mümkündü.

‘Senato’ farkı

Geçtiğimiz hafta sonu ABD ve İran tarafından teyit edilen “savaşı sona erdirdik, anlaşmaya gidiyoruz” açıklamalarının aslında, ABD senatosunun devlet başkanının herhangi bir savaşı senato onayı olmadan devam ettirebileceği zaman sınırlamasına kararına dayanıyor.

Time’de yer alan bir makaleye dayanarak ifade etmek gerekirse, ilgili karar 1973 yılı Savaş Yetkileri Yasası’na dayanıyor.

Bu süreçte, Trump’ı -istemese de- ikna edenin yukarıda dikkat çekilen Senato’da kararı olmuştur.

Kırılgan barış

Pakistan’ın arabulucuğuyla yapıldığı ifade edilen barış sözü’nün gerçekleşebilmesi için tarafların biraraya gelerek kalıcı barış anlaşmasına imza atmaları gerekiyor(du).

Bu amaçla, 19 Haziran’da Paris’te biraraya gelmesi beklenen ve söz konusu imzanın atılmasını bekleyen uluslararası çevreler, bir kez daha hayal kırıklığına uğradılar.

Washington’dan 18 Haziran’da yapılan açıklamada, Cenevre’de yapılması beklenen barış anlaşmasına ramak kala, İran tarafının, “her iki devlet başkanının imzaladığı sözleşme sonrası yeni bir anlaşma imzalamaya gerek yok” siyasal tavrının neden olduğu belirtiliyor.

Bu durum, İran iç siyasetinde farklı görüşlerin yani ABD ile masaya oturma ve oturmama gibi iki fraksiyon arasındaki görüş ayrılığının ürünüdür.

Yukarıda dile getirdiğim üzere, bugün Cenevre’ye gelen İran heyetinde ‘ağır top’ olmaması kanımca, İran siyasetinde ABD ile olan anlaşma sürecinde kafaların karışık olduğunu gösteriyor.

Savaşın maliyeti

İran’a saldırıların sona erdirilmesi amacıyla neredeyse, saldırılardan bu yana, çeşitli ülke ve yönetimlerin ortaya koydukları barışı bulma çabasında tam iki ayın sonunda belirleyici olduğu söylenebilecek bir sürece girilmesi önemlidir.

Bununla birlikte, söz konusu iki ayla sınırlandırılan savaşta ne barışa katkısı ile gündeme gelen Pakistan ne, ABD veya ABD Başkanı Trump ne de, İran yönetiminin temel bir aktörlüğünden söz edilebilir.

İsrail’i ise, burada zikretmeye zaten gerek olmadığı aşikâr...

Savaşın iki ayla sınırlandırılması, temelde ABD yasalarının bir sonucuydu... Ve de öyle de oldu...

Öyle ki, teknik detayları bir yana, devlet başkanının senato’dan onay almadan bir savaş açılması ve sürdürülmesinin altmış günle sınırlandırılması aslında, ABD’de bir anlamda demokratik kurumsallaşmanın belki de, giderek azalan ögelerinden biri olarak belirleyici oldu.

Bu gelişmeye en çok sevinenlerin ABD başkanı Trump, Adalet bakanı Pete Hegseth ya da İran tarafı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kanımca, altmış gün sonunda silahların durdurulmasına en çok sevinenin, savaşı başından beri istemeyen ABD toplumu olduğu ortadadır.

2. Dünya Savaşı’ndan başlayarak neredeyse ABD’nin öteki coğrafyalardaki savaşlarına destekçi olmayan ABD kamuoyu bugün de benzer tepkiyi vermekle sivil toplum olgusunu ortaya koyuyor.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, ABD kamuoyu, savaşın ekonomik külfetini çoktan çekmeye başlamış durumda.

Buna ilâve olarak, Pentagon’un açıklamaları dikkate alınacak olursa, savaşın maliyetinin 80 milyar Doları bulması, faturanın bir şekilde ABD kamuoyuna yansıyacağının bir başka delilidir.

Bu durum bize küresel güçlerin yaratıcısı oldukları savaşların sadece, savaşa maruz kalan devletler ve toplumları değil, kendi toplumlarını da doğrudan etkileyebileceğinin en son ve açık örneğini teşkil ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/kazananini-bekleyen-savasta-ne-oldu-what-happened-to-a-war-awaits-its-winner/

16 Haziran 2026 Salı

“Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi”; Küresel belirsizlik ve zorbalık karşısında alternati arayışı / “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy”: The search for alternatives in the face of global uncertainty and coercion

Mehmet Özay                                                                                                                             16.06.2026

Küresel belirsizlikler karşısında, ulus-devletleri idare eden siyasilerin çözüm arayışlarının yanı sıra, akademi ve düşünce dünyasının da bu alanda söz söylemekte olduğu görülüyor.

Akademisyenler, kendi tekil alanlarında ya da ait oldukları akademilerde veya alternatif olma iddialarıyla öne çıkan düşünce kuruluşlarında, küresel çapta yaşanmakta olan belirsizliklere çözüm önerileri üretiyorlar.

Bunlardan biri, Patrick O’Sullivan ile Paolo Ricci ve Ola Ngau’nun kaleme aldıkları, “Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi: Bir Ulus Ötesi Dünya Düzeni Önerisi” olarak çevirebileceğimiz, “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy: The Case for a Supranational World Order” adlı kitap bunlardan belki de, kitap boyutunda en son gündeme getirilenlerden biri.

Prof. Patrick O’Sullivan, bu yıl yayınlanan bu eserle gündeme getirilen temel argümanı bugün, Malaya Üniversitesi Asya-Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde (Asia-Europe Institute -AEI) akademisyen ve öğrenciler önünde tartışmaya açtı.

Zorbalık ve alternatif küresel yönetim

Eserin temel argümanı, mevcut küresel yönetişimi ve var olan uluslararası normları hiçe sayarak yaşanmakta olan çatışmalar ve savaşlar dolayısıyla tecrübe edilmekte olan krizi sona erdirmeyi hedefleyen bir yaklaşım...

Bu yaklaşım, küresel yönetişimde Avrupa Birliği ve ASEAN’a biçilen kapsamlı ve öncü bir rolle bir tür küresel üst yönetim çağrısını içeriyor...

Temel hedef, savaş ve askeri yapılaşmaları önlemeye yönelik bir girişim.

Öneride yer verilen Avrupa Birliği ve ASEAN’ın seçilmiş olması bir tesadüf değil...

Her iki küresel yapılaşmanın birlik-içi sivil siyaset ve diğer yapılaştırıcı unsurlarının dinamizmleriyle oluşturdukları ‘barış’ ortamının küresel boyuta taşınması.

Üzerinde durup konuşmaya değer bir konumu?

Evet, göz atmakta yarar var. Nihayetinde, aklı eren, vicdan sahibi herkesin aramakta olduğu çözüm yollarından birinin belki de burada olduğunu fark etmek mümkün...

O’Sullivan konuşmasında, eserde yer verilen bazı detayları paylaşması, akıllara bir tür hibrid yönetim oluşumunun gündeme getirilmekte olduğu kanaatini uyandırıyor.

Buna değinmeden önce, eserin neye karşı çıktığına kısaca değinmekte yarar var. aslında başlık bize, bir süredir küresel yönetişimde olan biteni anlamaya elverecek dinamikleri içeriyor. ‘Gangester’ kelimesini ‘Zorbalık’ olarak çevrimekte bir mahsur olmadığı kanaatindeyim.

Nihayetinde, sadece son birkaç yıldaki gelişmeler dikkate alındığında örneğin, Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali, İsrail’in 2023 Filistin saldırıları, ABD’nin 2026 Kolombiya girişimi, ABD ve İsrail’in 2026 İran saldırıları bize jeo-politik ve jeo-ekonomik kazanımları hedefleyen girişimlerin küresel yönetişim olgusu bir başka deyişle uluslararası hukuk ve ilgili tüm anlaşmaları hiçe sayan ve sanki tarihsel bir zorunlulukmuş gibi birbiri peşi sıra ortaya çıkan gelişmelerdir.

Bu gelişmeleri birbiri peşi sıra ortaya çıkmasını gelişigüzel birtarihsel benzerlik ile açıklamak yerine, daha rasyonel bir yaklaşımla uluslararası yönetişim normlarında son dönemde yaşanan kırılmaların doğrudan bir sonucu kabul etmek gerekir.

Benzeri etkinliklerde olduğu gibi, bugün de bu etkinlikte Antonio Gramsci’nin, “Dünya düzeni kay kaybediyor... Ancak, yerine yenisinin geleceğine dair bir emare yok” anlıman gelecek söylemi yer buldu...

Prof. O’Sullivan’ın temelleri noktasında ortaya koyduğu argüman, söz konusu uluslararası yönetişime karşılık gelecek içeriktedir.

Öneri, Avrupa Birliği ve ASEAN doğrudan ilişkililiği ve işbirliğiyle ortaya konulacak küresel ulus-devletler üstü bir dünya yönetişimidir.

Bu iki bölgesel birliğin geçen Var olan Birleşmiş Milletler kurumsallaşmasını reddetmemekle beraber, son dönemde yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan tüm ulus-devlet yönetimlerinin de hem fikir olduğu şekilde, BM’nin işlevini yerine getirememekte olduğu konusunda bir ortak karar oluşmuş durumda.

Bu noktada, örneğin, BM’de beş temel ülkenin veto hakkı ile yapısal kararlılıklarını tüm ülkelere ve tüm küresel gelişmelere dikte ettirmelerini bu anlamda değerlendirmek mümkün.

Bağlantısızlar Birliği

Prof. O’Sullivan’ın, bir siyasal proje olarak ortaya konulan bu eserin içeriğinde yer alan Güneydoğu Asya olgusuna hem, akademik hem de, fiili olarak yabancı olmadığı anlaşılıyor.

Dönem dönem bölgede bulunmuş olması, bölgenin modern tarihinde ulus-ötesi veya ulus-aşırı bölgesel ve küresel yapılaşmaların ortaya çıktığının farkında ve bilincinde olması nedeniyle, konuşmasında önceliği, 1955 yılında, Sukarno liderliğindeki Endonezya’nın Bandung şehrinde düzenlenen ve Bandung Konferansı adıyla bugüne kadar varlığından bahsettiren ‘Bağlantısızlar Birliği’ girişimidir.

Bugünden o yıllara ve aradan geçen yıllarda ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında temelde, Bağlantısızlar Birliği’nin kaçırılmış önemli bir fırsat olarak anlamak gerekir. Her ne kadar, çeşitli aralıklarla Bandung Ruhu’na atıf ve değerlendirmeler gündeme gelse de, bunların yapıcı ve sürdürülebilir kurumsallaşmaya yol açmadığı da bir gerçek.

Bununla birlikte, tüm çelişkilerine rağmen, bir bölgesel güvenlik evreni projesi olarak gündeme getirilen ASEAN’ı, Sukarno ile birlikte Jawaharlal Nehru, Cemal Abdül Nasır (Gamal Abdel Nasser), gibi dönemin Asyacı lider tipolojisinin öncü isimlerinin gündeme getirmeye çalıştığı bağlantısızlar birliğini bir ölçüde yansıtmakta olduğu düşünülebilir.

Bunu, Prof. O’Sullivan’ın konuşmasında ve de genel itibarıyla siyasi projesinde görmemek mümkün değil... Bu nedenledir ki, AB ile birlike küresel güçler karşısında alternatif bir uluslar-ötesi küresel yönetişim oluşumunda ASEAN’a rol biçebiliyor.

O’Sullivan’ın, iki bölgesel yönetişim modeli olarak AB ve ASEAN’ı gündeme getirmesinin, kendinde bir anlamlılığı bulunduğuna kuşku yok.

Kendisinin bir Avrupa vatandaşı olmasından hareketle O’Sullivan sunumunda temel ağırlığı, Avrupa Birliği ve tarihsel olarak Avrupa’da önce ulus-devlet ve ardından, AB’nin ortaya çıkışını -diğerleri bir yana- daha çok, Thomas Hobbes ve Immanuel Kant’ın siyasal felsefelerine atıfları gündeme getirdi.

ASEAN dinamiği

Eserin, bu enstitüde tartışılmasının bir tesadüf değil, kasıtlı ve bilinçli bir tercih olduğunu söylemeliyim. Nihayetinde, eserin Avrupa Birliği ve ASEAN bağlamı, içeriği, anlamı ve siyasal önerisi bize bunu açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla, Malezya’da Asya ve Avrupa çalışmalarını bir çatı altında biraraya getiren tek akademik enstitü olma özelliği taşıyan AEI’de bu sunumun ve tartışmanın yapılmış olmasını, önemsemek ve dikkate almak gerekir.

Yaşanan belirsizlikler çağında özellikle, ABD ve Çin arasında son on yılı aşkın süredir giderek ivme kazanan ve gümrük tarifeleri ile güncellenen bir çatışmacı evrenle karşı karşıyayız. ASEAN’ın üye ülkeler, siyasi liderler ve akademi çevreleri tarafından, ABD-Çin arasında yaşanmakta olan çatışmacı gelişme karşısında bir anlamda, barış köprüsünü kurma konusunda yapıcı rol oynayabileceği söylemine tanık oluyoruz.

Prof. O’Sullivan’ın yayınladığı eserle ortaya koymayı arzuladığı tartışmada ASEAN’a, yukarıda dile getirilen boyuttan çok daha öte bir rol biçildiğini söylemek gerekir.

Bu gelişmeye eklemlenecek başta Ortadoğu, Batı Asya başta olmak üzere, diğer küresel gelişmeleri dikkate aldığımızda, küresel toplumun çatışmacı bir yapılaşmanın tehdidi altında bulunması karşısında, ASEAN’ın kurumsal yeterliliklerindeki zaaflara rağmen, AB ile birlikte küresel yeniden yapılaşmada rol alabileceği düşüncesine umutla bakmak gerekir.

Bu anlamda, O’Sullivan’ın, AB ve ASEAN ilişkiliğinden hareketle gündeme getirdiği alternatif bir dünya düzeni düşünecisini bir yere kaydetmekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/zorbaligin-ve-jeo-politik-anarsinin-engellenmesi-kuresel-belirsizlik-ve-zorbalik-karsisinda-alternati-arayisi-overcoming-gangsterism-and-geo-political-anarchy/

10 Haziran 2026 Çarşamba

Letta, Delors ve ‘Avrupa’yı Düşünmek” / Letta, Delors and ‘Thinking Europe”

Mehmet Özay                                                                                                                             10.06.2026

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan gerilimli dönemin, her iki tarafın mensubu olduğu Batı medeniyeti bağlamında kırılmalara yol açması beklentisi yok değil.

Bununla birlikte, her iki bölge, aynı medeniyet çerçevesi içerisinde yer almakla birlikte, kendini farklı alanlarda temellendirme konusunda çekingen davranmıyor.

İki taraf arasında bu yöndeki son gelişmeler özellikle, NATO tartışmaları, gümrük tarifeleri bağlamında ticaret anlaşmaları ve de Avrupa sınırlarına tekabül eden Grönland’ı ‘işgal’ tasarımıyla gündeme gelen gerilimlerin, daha çok Avrupa’nın uyanmasına ve de kendine gelmesine yol açtığı yönünde son dönemde yapılan açıklamalar dikkat çekicidir.

Bu noktada, İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın katıldığı bir televizyon programında ortaya koyduğu söylem sadece, ABD başkanı Donald Trump’ın, AB’ye yönelik eleştirilerine ve de tehditlerine sıradan ve gelişigüzel bir cevap mahiyeti taşımıyor.

Bunun ötesinde, bir anlamda, AB’nin siyasal ontolojisine dair kayda değer açılımların bünyesinde barındırmasıyla dikkat çekiyor.

Letta’nın söylemiyle ortaya konulan tartışmanın temel dinamikleri bakımından bugünün eseri olmadığını aksine, yirminci yüzyılın son on yıllarında yine, AB bünyesi içerisinde yaşanan değişim süreçlerinde belirlenen teorik ve pratik açılımlarla bağlantılı olduğunu söylemek mümkün.

Bu noktada Letta’nın görüş ve yaklaşımlarını, AB Komisyon başkanlığı yapmış olan Fransız Jacques Delors’ın düşünce sistemaği ve pratik uygulamalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Letta, “küresel güçler” diyerek hedef aldığı ABD ve Çin karşısında, “AB’nin her iki gücün sömürgesi olmaması gerektiği”ne vurgu yapıyor. Letta’nın bu çıkışı temelleri, 2024 yılında yayınladığı bir rapora dayanıyor.

Ortaya koyduğ söylemle, Avrupa Birliği’nin bir süredir maruz kaldığı çelişkilerle dolu gerçekliği aşmada, rotayı daha rekabetçi bir Avrupa olgusu üzerine dayandırıyor Letta.

Bununla anlaşılması gereken husus, ABD’nin yenilikçi teknolojik gelişmişliği ile özellikle Çin’in, bu yüzyılın başından bu yana ortaya koyduğu kalkınmacı modernleşmenin küresel güçler arasında yol açtığı gerilim ve çatışmacı ortamda AB’nin geri kaldığı konusundaki söylemlere karşılık gelecek cevaplar üretilmesidir.

Latte, bunu 2024 yılındaki raporuyla ortaya koyuyor...

Bilgi teknolojisi

Latte’nin vurgusu, Avrupa ticaret ve ekonomisinin bütünlüklülüğü ile sınırlı olmayan aksine, bu olguyu aşan bir yaklaşımla “Bir Piyasa’dan Daha Çoğu” (Much More than a Market) adını verdiği raporunun ana omurgasını “bilgi ekonomisi” teşkil ediyor.

“Bunun alt birimleri nelerdir?” diye soruşturduğumuzda ise, karşımıza enerji birliği, dijital hizmetler, sermaye piyasalarında birlik gibi gayet kritik alanlar çıkıyor.

Letta, bu ve benzeri alanlarda, “güçlü bir endüstriyel strateji” bağlamına vurgu yaparken bunun, “Endüstriyi Hızlandırma Yasası” olarak adlandırılabilecek kavramsal ve yasal zeminini de ortaya koyuyor.

Yasal zeminin iki yıl zarfında tamamlanması beklenirken, ortaya konulan bu alanların bugün yerel toplumsal yaşamdan küresel toplumsallığa değin çok yönlü etki gücüne sahip olduğu herkesin malumu olsa gerektir.

Letta’nın raporu ile ortaya konulmak istenen çabayı bu nedenle, sıradan bir teknoloji yarışı olarak algılamak yerine, belki de yine, Trump’a atıfla medeniyet zaafiyetle anılmaya çalışılan AB’nin bir sıçrama girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Letta bu yasa girişimi ile, tüm AB sınırlarında ve bütün üye ülkeleri içerecek kapsamlı ve bütüncül endüstrileşmeye vurgu yapıyor.

Delors’la bağlantısı

Letta’nın gündeme taşıdığı ve kanımca ‘Yeni Avrupa’ olarak adlandırılmayı hak eden kalkınmacı tasarımını, 1985-1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu başkanlığı görevini yürüten Fransız Jacques Delors’ın, Avrupa’yı temelden yapılandıran yenilikçi politikalarının devamı olarak adlandırmak mümkün.

Örneğin, Delors’un on yıllık komisyon başkanlığı görevinde “tek piyasa, AVRO, Schengen, genişleme ve Erasmus, birlik fonu (cohesion funds), toplumsal diyalog ve toplumda dezavantajlılara yardım” gibi başlıklar altında toplanan alanlardaki yenilikçi yaklaşımıdır.

Tüm bu hususların ortaya konmuş olması, o dönem itibarıyla Avrupa’nın kendi iç çelişkilerini aşmak kadar, belki de, -her ne kadar sonuna yaklaşmakta olsa da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sistemine karşı durabilmenin teorik ve pratik yaklaşımı olarak değerlendirmek mümkün.

Bugün Letta’nın ortaya koymakta olduğu çabayı kanımca, Avrupa’nın yüzyılın başından itibaren çeşitli nedenlerle ve de tedrici olarak duraklamasına yol açan süreci, yeniden ve de yenilikçi politikalarla alt etme niyeti ve çabası olarak görebiliriz.

Delors ve Letta kalkınmacı kurgularındaki benzerlikler “rekabetçilik, işbirliği ve dayanışma” olgularında ortaya çıkıyor.

Küresel gerilimlerin giderek arttığı günümüzde güç merkezleri arasında Avrupa Birliği’nin kendine yeniden yer açma çabası Avrupa siyasi liderlerinin gündeminde.

Bugün bunların başında İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın öncüsü olduğu anlaşılan girişim teşkil ediyor.

Letta, AB’yi bütüncül anlamda ele alan teorik yaklaşımını küresel güçler dengesinde belirli alanlarda yoğunlaştırarak pratiğe geçirilmesini teklif ediyor.

Bu sürecin, AB’nin karşı karşıya kaldığı kriz ve sorunlara yönelik ilk cevap arayışı olmadığı ortada.

Bu nedenle, Letta’nın siyasal ontoloji ile anlaşılması gereken yaklaşımını, 20 yüzyıl son çeyreğinde ortaya koyduğu düşünce çerçevesiyle AB’nin yapılaşmasını belirlemiş olan Fransız Delors’la bağlantılandırmak mümkün.

Trump’ın sözlü saldırılarına ve fiili icraatlarına rağmen, AB bünyesinde birlik olgusu bugün çok daha farklı ve kapsamlı boyutlarıyla ortaya konulmaya çalışılıyor. Bu gelişmeyi yakinen izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/letta-delors-ve-avrupayi-dusunmek-letta-delors-and-thinking-europe/

7 Haziran 2026 Pazar

Batı Balkanlar, Avurap Birliği üyeliği ve medeniyet / The Western Balkans, European Union membership and civilization

Mehmet Özay                                                                                                                             07.06.2026

Avrupa Birliği’nin, Batı Balkanlar’daki küçük ancak, farklı bağlamları ile önemli altı ülkesini Birliğe dahil etme çabasını  dikkatle ele almak gerekir.

Cuma günü Montenegro’da yapılan Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi  çerçevesinde ortaya konulan görüşler, AB tarafından, “yeni jeopolitik meydan okumalar” olarak tanımlanan, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin bölgeye nüfuz çabalarına yönelik bir ön almanın belirleyici olduğu, açık seçik ortaya konuluyor.

Diğerleri bir yana, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin, Çin ve Rusya bölgeye nüfuz çabalarının ne denli hayati olduğuna dair yaptığı vurgu, Batı Balkanlar’ın yakın ve orta vade geleceği açısından yaşanabilecek riskleri hatırlatıyor.

Bununla birlikte, günümüz uluslararası ilişkileri, Çin ve Rusya gibi süper güçlerin jeo-stratejik eğilimleri ve projeleri vb. bağlamlarında anlamlandırmak kadar, tarihsel ve medeniyet boyutuyla da ele almak mümkün.

Bu yazıda kısaca dile getirmeye çalışacağım, ‘medeniyet projesi’ boyutunun bundan uzak ve imkânsız bir olgu olmadığını ileri sürüyorum.

Çeşitli alanlardaki pragmatik yaklaşımlarını göz ardı etmemekle birlikte, hiç kuşku yok ki, AB bir ekonomik ve siyasi proje olduğu gibi siyasal epistemolojisi bağlamında kendine özgü medeniyet yapılaşmasıyla dikkat çekiyor.

Batı Balkanlar

Söz konusu altı ülkenin yani, Montenegro, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın, dünyanın farklı bölgelerinde gözlemlendiği üzere, büyük güçlerin dominyonu veya piyonu konumuna düşürülebilme olasılığı bulunuyor.

Bugün, Avrupa Birliği’nin aklı konumundaki siyasiler ve kurumlar bu gelişmeyi göz ardı etmediklerini yeni açılım politikasıyla ortaya koyuyorlar.

Ve söz konusu altı Batı Balkan ülkesinin bu yüzyılın başında başlayan AB üyelik başvurularının hızlandırılması konusunu ciddi olarak öncelliyorlar.

Bu noktada, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın, geçtiğimiz Perşembe günü Belgrad ziyaretinde sarf ettiği, “Batı Balkanlar’ı içine alan genişleme, Avrupa Birliği’nin gerçekleştirmekte olduğu en önemli jeo-politik yatırımdır” sözünü, bu anlamda değerlendirmek gerekir.

Benzer şekilde, Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in ortaya koyduğu söylemde görüldüğü  üzere, ilgili Batı Balkanlar aday ülkelerinin Birliğe üyeliğe kısa sürede kazandırılmaları bağlamında teşvik edilmeleriyle ilgili olarak, AB pazarına katılımları ve AB kurumlarına gözlemci bulundurmalarının öne çıkartılmasını dikkate almak gerekir.

Bununla birlikte, Batı Balkanlar özelinde altı ülkenin AB’ye üyelik süreçlerini AB tarafından, salt maddi gelişmeler bağlamında, bir ön alma çabası ile açıklamak da mümkün gözükmüyor.

Medeniyet projesi

Nihayetinde, AB’nin bir ‘medeniyet projesi’ olduğu ifadesi yabana atılamayacak olduğuna göre, bu medeniyetin bazı temel parametlerinin bugün güncellenmekte olduğunu ileri sürülebilir.

Böylece, AB’nin yaşamakta olduğu tüm sorunlara rağmen, niçin altı yeni ülkeyle üyelik sürecini yürütmekte olduğu ve bunlardan birkaçının, yakın bir gelecekte üyelik statüsü verileceği ‘müjdesi’nin ortaya konulmasını mantıksal bir zemine oturtabiliriz.

Bu üyeliklerden ilkinin Montenegro olacağı ve bu küçük ülkenin, 2028’de AB’nin 28. Üye ülkesi olarak ilân edileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Bir başka ifadeyle, Avrupa medeniyet projesinin, temeller ve süreçler bağlamında, Rusya ve Çin ile ilişkisizliğinin bugün, dünyada süper güç konumlandırmasında gayet önemli yerleri olan iki ülkenin, jeo-politik ve jeo-ekonomik süreçleriyle Avrupa karşısında yer almakta oldukları aşikârdır.

Bu noktada, en azından AB açısından sorun, ‘maddi temellerle’ sınırlı bir alana haspedilemeyecek bir öneme sahiptir.

Girişte dile getirdiğim ‘temel parametrelere’ kısaca bakmakta yarar var.

Bunlar arasında, insan stoğu, coğrafi yakınlık, kültürel yapı gibi alanlar bize, AB merkezinde -diyelim mi, Fransa ve Almanya gibi- siyasal, kültürel ve medeniyet yapılaşmalarıyla ilgili düşünce ve kurumsallaşma süreçlerini elinde tutanların, Batı Balkanları kendi aralarına kabulü kolaylaştırıcı olgular olarak gördükleri anlaşılıyor.

Franko-German inisiyatifi

Fransa ve Almanya diyorum, çünkü Batı Balkanlar’daki altı ülkenin AB’ye katılımı, bu iki ülke adıyla anılan yani, “Franko-German inisiyatifi”nin bir ürünüdür.

İnsan stoğu yani, Balkan halklarının kendinde etnik ve milli yapılaşmaları kadar, bir yandan, Slav halkları öte yandan, -en azından, tarihin değişik evrelerinde gündeme gelen Latin ve Alman etkisi, bugün birer ulus devlet nosyonu altında varlıklarını sürdüren bu toplumları Kıta Avrupa’sına bağlayan hususlardır.

Coğrafi yakınlık hususunda, Avrupa’nın bir medeniyet projesi kabul edilmesi öncellendiğinde Güney’in ne tür katkısı olduğu sorgulandığında belki de süreci Helen ve Roma dönemleriyle başlatmak ve Rönesans ile ilintilendirmek gerekir.

Önceki iki dönem bir yana, üçüncüsü yani, bir yeniden doğuş ve aydınlanış süreci olarak Rönesans’ın hiç kuşku yok ki, ilk olarak akla getirdiği İtalyan şehir devletlerinin Batı Balkanlar ile fiziki yakınlığı ve bunun ürettiği kültürel etkileşimi dikkate almak mümkün.

AB’nin bir medeniyet projesi olduğu ve üye ülkelerin şu veya bu şekilde Avrupa medeneyi olarak adlandırılan yapının tarihsel, geleneksel, dini ve modernleşme olraak yer aldıklarını hatırlamak gerekiyor.

Bugün Batı Balkanlar’daki altı küçük ülkenin Birliğe dahil edilmelerinde böylesi bir gerçeklik kendini ortaya koyuyor.

Bu noktada, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin “... Avrupa Birliği yanlısı olmaktan gurur duymamız salt bir retorik değil. Aksine, toplumumuzda uygulamakta olduğumuz değerler noktasında da, Avrupa yanlısı olmaktan gurur duyuyoruz...” ifadesi tam da, yukarıda vurgu yapmaya çalıştığım ‘medeniyet’ bağlamına tekabül etmektedir.

20. yüzyıl ilk yarısında kurulma süreçlerini başlatan ve yüzyılın ikinci yarısı başlarında ve ardından, Sovyet Bloğu’nun çöküşüyle genişleme süreçlerini sürdüren AB bugün Batı Balkanları bünyesine katma arzusunda.

Bu süreç, görünürde Çin ve Rusya gibi bazı küresel güçlerin bölgeye nüfuzuna karşı bir Avrupa refleksi olarak ortaya çıksa da, bunun ardında ‘Avrupa medeniyet projesi’nin kendini derinden ortaya koyma çabası olduğuna şüphe bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bati-balkanlar-avurap-birligi-uyeligi-ve-medeniyet-the-western-balkans-european-union-membership-and-civilization/

Avrupa Birliği’nde genişleme söylemi ve eylemi / The discourse and practice of enlargement in the European Union

Mehmet Özay                                                                                                                             05.06.2026

Avrupa Birliği’nde genişleme yönünde hareketlilik...

Son dönemde, Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığı gündeme gelirken, öte yanda, aynı Birlik, yeniden genişleme süreci alternatifiyle kendine alan açmaya çalışıyor.

Bugün, Adriyatik Denizi’ne komşu Montenegro’da gerçekleştirilen Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi, AB’nin yaşamakta olduğu tüm siyasi ve de ekenomik dalgalanmalara rağmen, Kıta’nın geleceği konusunda Batı Balkanlar örneğinde, yeni ve yenilikçi adımlar atmaktan geri durmadığını da ortaya koyuyor.

Toplantıya, başta Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron, Alman şansölyesi Friedrich Merz, İtalya başbakanı Giorgia Meloni olmak üzere toplam 22 AB üyesi ülke iştirak etti.

Zirve’ye ayrıca, AB konseyi başsanı Antonio Costa ile AB komisyonu başkanı Ursula van der Leyen de katıldı.

Söz konusu zirveye bu üst düzey katılım, Avrupa Birliği’nde siyasi birliğin gayet önemli bir görünümünü ortaya koyuyor.

AB’nin siyasi ve ekonomik sınırlarını genişletme çabası bugün kendini Batı Balkanlar’da somut olarak ortaya koyarken, bölgede yer alan altı ülkenin Avrupa Birliği’ne üyeliklerinin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda da siyasi bir irade ortaya konuluyor.

Bu anlamda, sürecin Montenegro ile gerçekleştirilmesi bugünkü zirvenin bu ülkede gerçekleştirilmesinin sembolik olarak da önemine işaret ediyor.

Gelişmenin detaylarına bakıldığında, AB’nin periyodik olarak bir araya geldiği Balkan ülkelerinin siyasi geleceğinin, AB bünyesinde olacağı konusunda güçlü sinyaller veriliyor.

Genişleyen Avrupa

Bu anlamda, başta Montenegro olmak üzere, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan, AB üyeliği için listede yer almaları, Birliğin tükenmekte olduğu yolundaki tezlerin antitezi olarak gündeme geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu ülkeler arasında üyeliğe en yakın adayın Montenegro olduğu ifade ediliyor. Bunun sembolik ifadesi ise bugünkü toplantının, yaklaşık 625.000 nüfuslu bu ülkede yapılıyor olmasında görmek mümkün.

22 yıldır üyelik başvuru süreci devam eden Montenegro’da halkın yüzde 80’inin, AB üyeliğine destek vermesi, para biriminin 2002 yılından bu yana, halkın ‘de facto’ olarak Avro kullanması, 2017 yılında NATO’ya katılması gibi özellikler, Montenegro’nun ‘doğru yolda olduğunun’ ipuçlarıdır.

Buna göre, Montenegro’nun, 2028 yılında AB’nin 28. üyesi olmasına kesin gözüyle bakıldığını söylemek mümkün.

Altı ülkeyi içine alan söz konusu genişlemenin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda AB üst düzey siyasetçileri arasında güçlü bir eğilim olduğu gözleniyor.

Örneğin, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa açıklamasında bu hususa dikkat çekerek, söz konusu Balkan ülkelerinin son yirmi yıldır ağır bir yük altında olduklarına işaret ederken, bir anlamda, üyelik için sürecin basitleştirilmesi yöntemine başvurulmasının gerekliliğine vurgu yapıyordu.

Hangi dengeler?

Bu sürecin, AB’nin kendi iç dengelerinin bir ürünü olarak görülebileceği gibi, AB başkenti Brüksel’de bölgesel ve küresel olarak yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler karşısında verilen, anlamlı ve bütünlüklü bir refleks olarak da düşünmek mümkün.

İç dengelerden kastın özellikle, AB’nin iki önemli gücü olan Almanya ve Fransa ittifakının oluşturduğu ve destek verdiği bir genişleme projesiyle karşı karşıyayız.

Bu iki ülke öncülüğünde AB’nin söz konusu altı ülkeye kapılarını açarken, öncelikli olarak tüm aday ülkelerden beklenen reform sürecinin tamamlanması gerekiyor.

Dış faktörler arasında sadece, ABD ile yaşanan bir tür ‘Atlantik Soğuk Savaşı’ bulunmuyor...

Bunun yanı sıra, özellikle Kıta Avrupası’nı Doğu’dan siyasal olarak zorlayan Rusya ile Çin’in hem, deniz ve hem, kara İpek yolları vasıtasıyla genişleme süreçleri AB tarafından karşılık verilmesi gereken gelişmeler olarak dikkat çekiyor.

Özellikle, Rusya ve Çin’in söz konusu bu ‘küçük’ ülkelerle ekonomik ikili ilişkilerle kendilerine bağlama girişimlerinin AB tarafından görüldüğü ortada.

Bu çerçevede, AB, Batı Balkan ülkeleri bağlamında genişleme sürecinde, söz konusu altı ülkenin Rusya ve Çin’le ekonomik işbirliklerinden uzak durmaları konusuna dikkat çekiyorlar.

Bu noktada, Alman parlamentosu dış ilişkiler komisyonu başkanı David McAlister’ın “Balkanlar’da tehlikeli gri bölgeler”den sakınmamız gerekir ifadesinin ardında, AB’nin yokluğunda içinde Rusya ve Çin’in de bulunduğu küresel güçlerin alabileceği tehlikesi bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Bu hususa doğrudan dikkat çeken AB Komisyonu Başkanı Antonio Costa, “Balkanların, Avrupa için jeostratijk önemi” olduğuna vurgu yaptı.

AB’den kararlılık

Son dönemde Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığına kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, özellikle üye ülkelerde öne çıkan siyasi iktidar olgusunda Avrupa sağının ideolojik akımların sağladığı gelişmelerin yanı sıra, Birlik’in NATO bağlamında, Amerika Birleşik devletleriyle yaşamakta olduğu gerginlik, hiç kuşku yok ki, bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Söz konusu soru işaretlerine ön alıcı olarak, ABD başkanı Donald Trump ve ekibinin ortaya koymaya çalıştığı AB’nin medeniyet krizi yaşadığı, tükenmekte olduğu yönündeki tezi, hiç kuşku yok ki, AB nezdinde sert eleştirilere neden oluyor.

Bunun son örneğini, geçtiğimiz hafta sonu Singapur’da gerçekleştirilen Shanri-La güvenlik toplantıları açılış konuşmalarından birini yapan ABD savunma bakanı veya daha doğrusu savaş bakanı Pete Hegseth’in söyleminde tanık olduk.

Bakan Hegseth, AB’ye yönelik olarak “... Kendilerini çok uyardık, ancak dinlemediler. Şimdi gelişmeleri yakalamaya çalışıyorlar” diyerek, AB’nin silahlanma sürecine gönderme yapıyordu.

NATO bağlamında kıtanın güvenlik sahasının tehdit altında oluşu ki, bunun en yakın ve güncel örneğini Rusya’nın 2014’deki Kırım işgalinden bu yana, Ukrayna üzerinde geliştirdiği ve özellikle, 2022’den itibaren, Orta ve Kuzey Avrupa’yı doğrudan etkisi altına alan işgal girişimi oluşturuyor.

Batı Balkanlar’ın Adriyatik kıyısındaki küçük ülkesi Montenegro’da bugün yapılan Zirve AB’nin siyasal ve ekonomik genişleme stratejisinde küresel rakipleri karşısında kendine önemli bir avantaj sağlaması olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/avrupa-birliginde-genisleme-soylemi-ve-eylemi-the-discourse-and-practice-of-enlargement-in-the-european-union/

2 Haziran 2026 Salı

ABD savunma bakanı Hegseth ve savaş söylemi / Hegseth, the minister of defence of the U.S. and war discourse

Mehmet Özay                                                                                                                             02.06.2026

Küresel barış çabalarına katkı yapmak amacıyla her yıl Singapur’da düzenlenen Shangri-La toplantıları, aynı zamanda bir tür gövde gösterisi niteliğine de bürünebiliyor.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies-IISS) tarafından, 29-31 Mayıs günlerinde 44 ülkeden değişik düzeylerde katılımlarla Singapur’da 23.sü gerçekleştirilen toplantıların açılış konuşmalarında bunun örneklerini görmek ve tanık olmak mümkün.

‘Savaş bakanı’

Özellikle de, ABD savunma bakanı Pete Hegseth’in “Birleşik Devletler’in Hint-Pasifik’de Barış Stratejisi” başlıklı Cumartesi günü yaptığı konuşmayı buna örnek olarak sunmak gerekir.

Toplantıya iştirak eden ülkelerin savunma bakanları, savunma bakanlıkları üst düzey bürokratları, düşünce kuruluşlarından uzmanlar, akademisyenler sakin sakin konuları tartışma imkânı bulurken özellikle, küresel güç kabul edilen ülke bakanları bu platformu, bir tür tehdit ve politikalarını kabule zorlayıcı bir bağlamda değerlendiriyorlar.

Bu görüşün oluşmasında, bu yıl Shangri-La toplantılarına katılan ABD savunma bakanı Pete Hegseth’in 30 Mayıs günü yaptığı konuşmada tanık olundu.

Hegseth, savunma bakanı yerine sanki aktif bir ‘savaş bakanı’ gibi hareket ediyor...

Geçtiğimiz Eylül ayının başında başkan Trump’ın bakanlığın adını ‘Savaş Bakanlığı’ olarak değiştirme kararı hatırlanacak ve aradan geçen süre zarfında, ABD’nin savaş hali dikkate alınacak olursa, bugün Hegseth’in Singapur’da ortaya koyduğu söylemi, bir savaş bakanı sıfatıyla yaptığını ifade de bir  yanlışlık söz konusu olmayacaktır.

Dün kaleme aldığım yazıda, aynı etkinlikte konuşma yapan ve Doğu Timor devlet başkanı Jose Ramos-Horta’nın konuşması, bölgesel ve küresel barışı tesise ne denli anlamlı katkılar içeriyorsa, ABD savunma bakanı Hegseth’in konuşması da, oldukça realist bir paradigma takip ederek, bir o kadar çatışma ve savaş söylemini ortaya koyuyordu.

Birden fazla hedef

Ve konuşmasının birden fazla hedefi olduğunu açıkça ortaya koyuyor...

Hedeflerin başında Çin bulunurken, bir diğer yanında artık, kendi savunma sistemlerini kendi başlarına halletmesi gerektiği vurgusunu daha 2015 sürecinden itibaren Trump’ın ağzından duyduğumuz ittifak ülkelerine yeni çağrılar oluşturuyor.

Shangri-la toplantılarından sadece iki hafta önce, ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaretteki heyette yer alan Pete Hegseth, Singapur’daki konuşmasında hedefe Çin’i koyması dikkat çekiciydi.

Hegseth’in bu söylemi açıkçası, iki ülke arasında barışı tesis ve de bu bağlamda, küresel barışa destek anlamındaki söylem ve görüşlere konu olan Pekin görüşmelerini bir anlamda yadsıyan bir tutum olarak anlaşılıyor.

Pasifik bölgesinin batı’nın yani, Malaka Boğazı’ndan güneyde Avustralya ve kuzeyde Japonya’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi içine aldığını söyleyebileceğimiz bölgedeki ABD müttefiklerine, “askeri varlıklarını güçlendirme” çağrısı ve Çin’in, bölgedeki askeri dengeleri zedelememesi çağrısı gizli/açık bir tehdit ve de çatışma unsurunu içinde barındırıyor.

Evet, doğru... Aynı Hegseth, ABD ve Çin ikili ilişkilerine değinerek “tüm zamanların, en iyi ikili ilişkisi” olarak tanımlamaktan da geri durmadı...

Bu söylemin açıkçası, Trump’ı kendisine emsal seçmiş bir politikacının yaklaşımı olarak kabul etmek gerekir.

Çünkü, aynı soruyu Çin makamlarına sorduğumuzda karşılığın bu olmayacağını tahmin etmek güç değil!

Öyle ki, Şi Cinping 14 Mayıs’ta Trump’la yaptığı görüşmede Tayvan konusunun bir çatışma sebebi olacağını yüksek sesle ve kararlılıkla dile getirdiğini unutmayalım.

Diğer ticaret, ekonomi vb. konular bir yana, Çin ve ABD ikili ilişkilerinde sadece, Tayvan Boğazı’nı değil tüm Hint-Pasifik’i etkileyebilecek bir sorunun varlığına kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, şunu görmekte yarar var ki, her an siyasal söylem dili değişen bir Trump ve bu söylem diliyle dünyayı idare etmeye çalışan bir ABD var karşımızda.

Ve bu söylem tarzının son iki yıllık süre zarfında, başta ABD olmak üzere, ABD-Batı, ABD-Rusya, ABD-Çin ilişkilerinde dünyayı pek de iyi bi yere getirmediği  ortada...

Realizm ve ütopyacılık

Hegseth, daha ilk cümlesinde, Batı Pasifiklerin ABD ve de müttefikleri için ne denli “hayati” olduğuna vurgu yaptı.

Ve bölgenin geleceğinin yeniden yapılandırılmasının, “talep ve temennilerle ve ütopyacı bir tutumla değil”, aksine gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmasında yarar olduğun ifade ediyor. Bu gerçekçiliğin belirleyicisi olarak da, ABD’nin ulusal çıkarlarına atıfta bulunuyor.

Konuşmanın bu ilk cümleleri bize açıkçası hegemon bir devletin siyasal tutumunu yansıtıyor. Ve 23.cüsü gerçekleştirilen Shangri-la diyalog sürecinin, temel kavramsal omurgasıyla çeliştiğini ortaya koyuyor.

Dobralığı ile dikkat çeken Başkan Trump’ın bu anlamda yalnız olmadığını kanıtlayacak şekilde, bakan Hegseth, konuşmasında, “... daha çok konferanslara ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan savaş gücümüzdür. ... Daha az Shangri-la, daha çok savaş gemisi ve denizaltıya ihtiyacımız var...”

Bu aşikar tutum, Hegseth’in söyleminde “askeri caydırıcılık” olarak ortaya çıkarken, aynı konseptin örneğin, Singapur’daki katılımcıların kahir ekseriyeti tarafından kabul edilip edilmediği şüphelidir...

Batı Pasifiklerle ilgili temel sorunun bugüne ait olmadığı ortada...

Zaten başta Hegseth olmak üzere ABD yönetiminin bu bölgeyle ilgili söylemlerinin ki, bugün Hint-Pasifik boyutuna taşınarak güncellenmiş gözüküyor- giderek tonu artan ve ağırlaşan bir boyutta ortaya konulmasında, Pasifik Savaşı sonrası oluşan ‘yapının’ tedricen değişmekte olduğu yönündeki imalar, görüşler, gelişmeler belirleyici oluyor.

Bunu söylerken, sadece yükselen Çin’i görmek yanlış...

Dün Asya-Pasifik bugün ise Hint-Pasifik söylemlerinin yapılandırılmasında anahtar rol ve bölgenin, ASEAN olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Konu ASEAN değil  ancak, bu olguya kısaca değinmekte yarar var.

Aslında, Hegseth konuşmasını yaptığı Singapur’un tamda ASEAN’ın ortasında yer alması güvenlik içerikli hegemon siyasal söyleminin yer ve zamanının sorgulanmasını gerektiriyor.

Bununla birlikte, ASEAN’dan sesi gür çıkan bir sesin olmamasını bölgenin önemsizliğine yormamak gerekir. ASEAN’da liderlik problemi varlığı bugüne ait bir sorun da değil...

Ancak, ASEAN’ın bugün ekonomik, toplumsal, teknolojik olarak bugün geldiği noktada kendisini söz sahibi kılacak alt yapısının olduğunu da unutmamak gerekir.

ABD savunma bakanı Hegseth’in Cumartesi günü Singapur’da yaptığı konuşma, çatışma süreçlerini kontrolü ve önlemeyi değil, daha çok çatışmaya yönelik yapılandırmaların hızlandırılması çağrısıydı.

Öyle ki, Hegseth, Shangri-La diyalog etkinliği düzenleyen organizasyonun ve ev sahibi Singapur’un hilafına bunları söylemesi iyi bir misafir olmadığını da ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-savunma-bakani-hegseth-ve-savas-soylemi-hegseth-the-minister-of-defence-of-the-u-s-and-war-discourse/