Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2026 Pazar

İran’a saldırı: Sürpriz değil! / Attack on Iran: Not a surprise!

Mehmet Özay                                                                                                                             01.03.2026

İran’a yönelik saldırıları beklendiği üzere gerçekleşti...

Bugün, Ortadoğu’da ortaya çıkan bu gelişmeyi sürpriz olarak kabul edenler, büyük bir yanılgı içerisindeler...

Bu yanılgı, Ortadoğu siyasal gerçekliğini, ABD gibi bugün küresel güç olmanın ne anlama geldiği konusunda önemli icraatlarıyla ortaya koymaya çalışan bir devleti ve de başkanı, Donald Trump’ı anlayamamakla bağlantılıdır. 

Elbette, ortada İsrail’in yapısal varlığı; geniş Ortadoğu’da yer alan bazı Arap ülkeleriyle yakın işbirliğinin; söz konusu Arap ülkelerinin bu işbirliğinin siyasal ve askeri boyutu kadar İran’la tarihsel ve geleneksel olarak yaşadıkları teolojik ayrışma gibi farklı boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.

İran, dışındaki bu gelişmelerin bugün savaş ortamına yol açarken acaba, İran’daki siyasal, dini yapılaşmaların, bu süreçteki rolü ve katkısının ne olup olmadığını da hesaba katmakta fayda var.

Barışa giderken...

Oysa, daha birkaç gün öncesine kadar, ABD başkanı Trump, Amerikalı ve İranlı yetkililer arasında süren görüşmelere işaret ederek, İran’ın gayet olumlu adımlar atmasından şaşkınlıkla bahsediyordu. 

Bununla birlikte, gelişmeleri yakından takip eden gözlemciler, bu süreçte anahtarın Trump’ın elinde olduğuna vurgu yaparak, İran’ın atttığı bu olumlu adımların, Trump tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dikkat çekiyorlardı.

Sadece, İran’la yapılan müzakereler değil, ABD iç politikası yaklaşmakta olan ara seçim, ABD halkının ekonomik varsıllığında devam eden kırılmalar vb. gibi konular, ABD halkının savaş istemediği ve olası bir savaşın, ABD seçimlerinde Trump ve Cumhuriyetçiler aleyhine olacağına dikkat çekiyorlardı.

Üstüne üstlük kamuoyu yoklamalarında Trump’a destek verenlerin oranı önemli ölçüde düştüğü bir dönemde... Trump, saldırı kararı almaktan çekinmedi...

Ortadoğu zaman dilimiyle, dün sabah başlayan saldırılar, Trump’ın İran’la yapılan nükleer görüşmelerdeki gelişmelerden görünürde memnun olmasına rağmen, savaşı öncellediğini açıkça ortaya koyuyor.

Güçlü irade!

Temel olarak, Steve Witkoff ve Jared Kushner ikilisinin yürüttüğü İranla görüşmelerin sonuçları alınmamışken, Trump geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı Birlik Konuşması’nda İran’ı hedefe alan söylemiyle dikkat çekerken, gözlerin müzakere masasından yeniden Basra Körfezi çevresindeki Amerikan askeri hareketliliğine çevrilmesine neden oluyordu.

Oysa, Cenova’da süren görüşmeler sona ererken, tarafların açıklamalarından umuda dair ipuçları bulunuyordu.

Tarafları anlaşmaya yöneldiğine dair yaklaşım İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmlarında, yüzde 5’lik kotayı aşmaması ve programın sivil amaçlı olarak yürütülmesi gibi can alıcı yönü bulunuyordu.

Ancak, Trump, Çarşamba günkü konuşmasında, Witkoff’dan gelen mesaj yerine, savaşı öncelleyen ‘şahinler’ grubunun söylemlerini dikkate almış olmalı ki, İran’ın balistik füze çalışmasında Avrupa sınırlarına ulaşacak düzeye geldiğini açıklaması oldukça dikkat çekiciydi.

Trump, bu açıklamasında mesela, İsrail sınırlarını değil de, -İran füzelerinin İsrail’e ulaştığı bilinmesine rağmen, Avrupa sınırlarını işaret etmesi gayet anlamlıydı.

Bu durum, sadece Amerikan kamuoyunu değil, neredeyse bütünüyle Batı kamuoyuna yönelik bir açıklamaydı.

Trump’ın ikinci argümanı, İran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda söz vermediği yönündeydi.

Oysa, İran dışişleri bakanı Abbas Araghachi, Cenova görüşmeleri sonrasında, “İran nükleer silah geliştirmeyeceğini basınla paylaşmıştı!

Trump’ın söylemindeki güçlü referans ise geçtiğimiz Haziran ayında, İran’da nükleer tesislerin bombalanmasının ardından, İran’ın yeniden çalışmalara başlamış olmasıydı.

Ve Trump, İran’ın bu yaklaşımını “sinsi hırs” olarak adlandırıyordu.

ABD’nin İran’a yönelik askeri girişimini salt İsrail nedenli olarak ele almak ve anlamak mümkün değildir.

‘Altın dönem’

Trump’ın Kongre mensuplarına yönelik yaptığı ‘Birlik Konuşması’, ABD’nin kuruluşunun 250. yılına denk gelmesiyle de önem taşıyor.

Bu tarihi gelişme göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip...

Belki de, tarihi bir şans olarak bugün bu önem gelip, Trump’ın önüne konmuş gözüküyor.

250. yılın önemi ile ABD’nin yeniden büyük bir güç olma hedefi arasında kolayca kurulabilecek bir bağlantı, Trump tarafından kaçırılmamış gözüküyor.

ABD’yi yeniden büyük yapmanın yollarının sadece, Amerikan orta sınıfının yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamakla sınırlı bir iç politika süreci olmadığı, Trump’ın 2024 seçimlerinin ardından başkanlık koltuğuna oturmasından bugüne kadar geçen sürede kanıtlanmış durumda.

Trump, sadece söz konusu orta sınıfı yeniden şekillendirmek, ABD’yi bir ulus olarak yeniden varsıl hale getirmekle sınırlı olmayan, haddı zatında bunun ötesine geçen emelleriyle, küresel toplum nezdinde şaşkınlıklara ve şoklara neden olan icraatlarıyla bugüne kadar geldi.

Trump, ABD’nin 250. yılında, yeni bir dünyanın şekillenmesinin ipuçlarını güçlü bir şekilde veriyor.

Bu süreç, ABD tarafından uygulanmaya konulan salt gümrük vergileri tarifelerindeki çalkalanmalar; yakın ve uzak Batı siyasal ve ekonomi sistemine entegrede sorunlu olan ülkelere ya da bugün ABD’nin var olan siyasal iradesine muhalif olan ülkelere yönelik doğrudan siyasal, ekonomik ve hatta askeri girişimler; tüm eksikliklerine rağmen küresel olarak kabul merşuiyetleri devam eden kurumlar yerine, gizli/açık ABD merkezli yeni ‘güvenlik kurumları’nın tesisi gibi süreçler ile ortaya konuluyor.

Bu sürecin bir parçası olarak İran, hiç kuşku yok ki, dikkate alınmayı gerektiriyor.

İran’ın Batı ve özellikle de ABD için, bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkışını, son birkaç yıllık gelişmelerle değil, İran’da rejim değişikliğinin gerçekleştiği 1979’dan itibaren önemsemek gerekiyor.

Batı veya ABD sadece, Ortadoğu’yu kontrol etme adına değil, İran’ın ve ilişkilerinin küresel boyutunu hesaba katarak bugünkü savaşı açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İran bir hedeftir...

Ancak, İran, Batı veya ABD için son hedef değildir...

ABD veya başkanı Trump nezdinde, kurulacak yeni dünya düzeninde icraata geçirilmesi gereken eylemler içerisindeki yeri bugün İran’a saldırı yer alıyor.

Ve bu saldırı sürpriz değil...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/irana-saldiri-surpriz-degil-attack-on-iran-not-a-surprise/

 

21 Haziran 2025 Cumartesi

İran’ın geleceğini belirlemek / Determining the future of Iran

Mehmet Özay                                                                                                                             20.06.2025

İsrail’in, kendini tehdit altında hissettiği ya da ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğu iddiasından hareketle, İran’ın nükleer çalışmalar yürüttüğü tesislere yönelik saldırı farklı bir yöne doğru evrildi.

Gelişmelerin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, bir başka ifadeyle, bir hafta önce kaleme aldığım yazıda, İran’ın karşı karşıya olduğu sorunun rejim olduğuna değişmiştim.

İsrail ve destekçilerinin İran’da askeri varlığa dönüşebilecek nükleer çalışmaları ve mekânları hedef almakla sınırlı olmayan bir sürecin yaşandığı gayet açık.

İran’da ‘rejimi değiştirme’ çabalarının olduğu artık kesinlik kazanmış durumda...

Tam da burada, şu hususu vurgulamak gerekir ki, İran’a yönelik askeri operasyonların ve de İran’da, mevcut siyasi rejimi sona erdirmeyi amaçlayan ‘küresel’ politikanın, salt İsrail devletinin ürünü olmadığı açık.

Sanılanların aksine, bu son gelişmeden geriye doğru gidildiğinde, İsrail’in öncüsü olduğu ve içinde yer aldığı savaşların da, tek başına altından kalkmadığını hatırlamak gerekir.

İsrail’in, teolojik-ideolojik alanda olmasa da, politik ve askeri bağlamlarda, diğer bazı ülkelerin onayı ve desteği ile hareket ettiği görülüyor.

ABD faktörü

Bu durum, İsrail yönetiminin söylemini geride bırakacak ve küresel güç yapısını belirlemeye yönelik ülkenin yani, ABD’nin Trump yönetimiyle birlikte çok daha belirleyici bir konuma geldiğini ortaya koyuyor.

Kanımca, İsrail’in İran saldırılarının plânlanmasından itibaren, İsrail’den daha çok, ABD’nin rol ve belirleyiciliği olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Herkesin bildiği gerçeği paylaşacak olursak, ABD’nin desteği olmadan bugüne kadar İsrail’in ne, bir devlet olarak ne de, bir askeri varlık olarak ayakta kalması mümkündür.

Bu husus, gayet açık bir gerçek...

Başkan Donald Trump, ABD’de geçen Kasım ayında yapılan seçimler öncesindeki propaganda çalışmalarında özellikle de, Demokrat Parti adayı Kamala Harris ile kameralar önünde yaptığı canlı tartışma programında, “İsrail’in tehdit altında olduğu” söylemini açık seçik dile getirmişti.

Trump o günlerde, konuyu -doğal olarak- ABD iç politikasına yönelik olarak, seçimi Demokratların kazanması halinde, İsrail’e ne olacağına yönelik yaklaşımıyla sunmuştu.

Ve “üç gün içinde İsrail’in sona erdirilebileceği”ni ileri sürmüştü.

Bütüncül plân ve ABD

Aradan geçen altı, yedi aylık süreç sonrasında bugün İran’da sadece, nükleer çalışmaların askeri etkisiyle ortaya çıkmasını engellemeye yönelik bir gelişme olmadığı her haliyle kendini ortaya koyuyor.

ABD yönetimi ya da başkan Trump, İsrail’in ilk saldırısı sonrasında sanki, bu gelişmeden haberi yokmuş, ABD gözlemci konumunda bir ülkeymiş ve Doğu Akdeniz’e gönderilen ABD filosunun sadece, bölgedeki ABD çıkarlarını korumaya yönelik bir ön tedbir vs. açıklamarıyla gündeme geldi.

Ancak, üç dört içerisinde Trump ve ABD’den gelen açıklamalar, İsrail devletinin söylemlerinin önüne geçti.

Trump’ın yaptığı son açıklamalar arasında İran halkına, “Tahran’ı boşaltın” çağrısı İran’a yönelik topyekün bir savaş olasılığını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.

Kanımca, ne İsrail ne de, ABD kara ordularını İran üzerine sevk edecektir...

“Tahran’ı boşaltın” söylemi de belki, tüm başkenti fiziki olarak ortadan kaldırma amacıyla da sarf edilmiş değildir.

En başta, işin psikolojik boyutunu ele alarak söylemek gerekirse, İran halkı özellikle de, başkente yaşayan milyonlarca insan üzerinde baskı ve güvensizlik oluşturmayı hedefliyor.

İlgili mekânların bombalanmasıyla İran’da zayıflayacak rejimin değişim sürecinde, başkentte oluşacak olan kaos ortamının katalizör işlevi yapacağı düşünülüyor olmalıdır.

İran’da zaten rejimden memnun olmayanlar, oluşan kaos ve kriz ortamında biyolojik, ekonomik varlıklarını düşünen kitlelerin bu süreçte belirleyici bir rol alacakları ortadadır.

Trump kararı

ABD’nin ve de ‘güçlü başkan’ Trump’ın İsrail saldırılarının ardında olduğuna yönelik ipuçları tek tek ortaya çıkması aslında hiç de sürpriz değil.

Bu sürecin son basamağı Kanada’da yapılan G-7 zirvesinde Trump ve İngiltere başbakanı Keir Starmer ile yapmış olduğu görüşmedir...

Bu görüşmeyle birlikte, İngiltere’de konu yasal zeminde ciddi bir tartışmaya yol açmış olsa da, ve de Starmer’ın geçmişte insan hakları avukatlığıyla öne çıkmış ve 2000’li yılların başlarında, Tony Blair yönetiminin Irak işgalini eleştirmiş olan bir kişi olsa da, tıpkı Tony Blair gibi benzer bir sürece evrilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun temel nedeni, Starmer’ın karşısında güçlü bir Trump liderliğinin olmasıdır...

Bu noktada, Trump’ın bu gelişmeye gayet hazırlıklı olduğu, hatta bu gelişmeyi yönetip plânladığını söylemek abartı olmayacaktır.

Öyle ki, İran ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney’in bedeninin ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağına karar verme noktasına kadar ulaşan, bir Trump nüfuzunun ortada olduğu aşikâr...

Ötekiler?

13 Haziran’dan bu yana yaşanan gelişmeleri politik-teolojik bağlamıyla ele almak kadar, bunun dışında ve ötesinde boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.

Burada dikkat çeken nokta, İsrail’in bugüne kadar gerçekleştirdiği siyasi ve özellikle de, askeri girişimlerinin sanıldığının aksine, Batı ya da kimilerinin ifadesiyle, Hıristiyan dünyasından gelmediğini açık seçik ortaya koymak gerekir.

Bu durumu, yukarıda kısmen ABD’nin ve başkan Trump’ın oynadığı rolle gündeme getirmeye çalıştım.

Kaldı ki, ortada ABD dışında diğer Hıristiyan ve Yahudi teolojisi/dini ile bağlantısı olmayan diğer unsurların, ulus devletlerin de, şu veya bu şekilde, sürece gayet önemli katkıda bulunduklarını söylemek gerekir.

Bir başka ifadeyle dile getirmek gerekirse, teolojik bağlamda ortada bir Yahudi-Hıristiyan dengesi, tehdidi, saldırısı gibi gelişmeleri teolojik platformda ele alacak, açıklayacak bir yaklaşımın, bizi gayet yanlış bir düşünceye sevk edeceğini gündeme getirmek gerekir.

Bu durum, Ortadoğu merkezli gelişmelerinin sadece 2001’den, veya 1991’den ya da 1967 yılından itibaren olmadığı aksine, 1948’i de aşacak şekilde, 19. yüzyıl şartlarında oluşan ve gelişme gösteren dönemin, jeo-politik ve jeo-ekonomik koşullarının belirleyiciliği ile anlamlandırmak gerekir.

Söz konusu gelişmeleri gerek, 19. yüzyıl gerekse devamı itibarıyla, 20. yüzyıl bağlamları ile uzun dönemli olarak düşündüğümüzde karşımıza din’in, teoloji-politiğinin çıkmasının, Batı’daki gelişmeler nezdinde pek de, gerçekçi bir bağlama oturmadığını söylemek mümkün.

https://guneydoguasyacalismalari.com/iranin-gelecegini-belirlemek-determining-the-future-of-iran/

 

25 Mayıs 2025 Pazar

Filistin sorununun doğru değerlendirilmesi: Batı medyası ve ötekiler! / Correct assessment of the Palestine issue: The Western media and the ‘Other’!

Mehmet Özay                                                                                                                             25.05.2025

Filistin konusunda, geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Önceki yazıda, Filistin’de olan biten gelişmelerin sömürgecilik bağlamına gönderme yapılarak açıklanma gayretlerine ve bu bağlamda neyin, nerede kaybedildiğine vurgu anlamında, Malay dünyasında sömürgecilik sürecine kısaca değinmiştim.

Bu yazıda ise, yine Filistin tartışmalarında eleştirel bir yönelim olarak, ‘Batı Medyası’na yapılan eleştiriler konusuna kısaca değineceğim.

Yanlı basın

Sadecek, 7 Ekim 2023 tarihinden bugüne kadar yaşananlarla sınırlı olmayan aksine, Filistin konusunun gündeme geldiği -diyelim ki, bir önceki yazıda ortaya koyduğum kronoloji ışığında değerlendirdiğimizde, 1902’den itibaren Batı basınının Filistin konusunu işleyişinde taraflılığın, yanlılığın kendini ortaya koyduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, Batı dünyasında yani, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yazılı, görsel, sosyal tüm formları ile medyanın Filistin’e yönelik söylemlerinde, tarafgirlikleri, önyargıları, gizli/açık gerçekleri örtbas edişleri vb. hususların, giderek daha fazla bir şekilde gündeme gelmesinin kendi içinde anlaşılır bir yanı var.

Nihayetinde, Filistin toprakları, bu toprakları, Yahudi yerleşimcilere açılması, bu süreci yönetenlerin temelde Siyonist ekibin olması vb. tümü birden, Batı’da basın dünyasından bağımsız değildir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Batı ülkelerinde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yayınlanan önde gelen basın aygıtlarının Filistin topraklarını, Yahudi yerleşimine dönüştürülmesinde sağladığı yumuşak güç bugün kendini çok daha fazla hissettiriyor.

Bunun, gayet pratik bir nedeni bulunuyor.

Küresel bir aygıt

Geçmişte, basın ve basının ulaştığı alanların sınırlılığı ile günümüzde, -haddi zatında, 1980’lerden itibaren gelişme gösteren küreselleşme arasında bariz bir ayrışma var.

Batı basını, 1980 öncesinde güçlüydü…

Ancak, 1980 sonrasında, daha da güçlü hale geldi…

Filistin olgusunun gündeme gelmeye başladığı yıllara yani, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarına bakıldığında, Batı basınının yine güçlü olduğu görülür.

Öyle ki, 19. yüzyıl ortalarından itibaren sömürge topraklarından Avrupa başkentlerine çekilen denizaltı kablolarıyla haber akışı, kadar sömürge yönetimini de, plânlayan ve uygulayan bir ‘aklın’ varlığı ve bunun hizmet ettiği ya da bunun sonucu olan basının egemen yapısı da, bir vakıa olarak ortadaydı.

Bugüne geldiğimizde, basın dünyasının dünya çapında yaygınlaşması ve birkaç on yılda, dünyanın önemli bir bölümünün adına, ‘sosyal medya’ denilen aygıtla haşır neşirliğinin oluşturduğu bir yoğunluk hiç kuşku yok ki, Filistin sorununun da, küresel kamuoyuna aktarılış ve tüketiliş biçimlerinde belirleyici oldu ve olmaya devam ediyor.

Basının ve özellikle de, Batı basınıyla ilgili bu durum ve değerlendirmenin, hiç kuşku yok ki, yaşadığımız dönemde basının küreselleşmiş boyutu ve etkisiyle, daha da önem kazandığı ve bu nedenle, eleştiriyi -hiç kuşku yok ki- hak ettiği görülüyor.

İçerik ve zihniyet

Bunlara ilâve olarak, basınla ilgili gelişmelere dair şunu ifade etmekte yarar var…

Basın kurumunun, kendine ‘haber niteliği’ olduğu iddiasını gündeme getirmesiyle haber niteliği olan olguları toparlama, bir araya getirmesiyle sınırlı olmayan bir boyutu bulunuyor.

Bu boyut, elde edilen ham verinin işlenmesi yani, analizi ve yorumlanmasıyla haberin, kendisine ulaştırıldığı okuyucu üzerindeki nüfuz alanının gizli/açık tam da kendini oluşturuyor.

Bu durum, Batı’da üretilen haberlerin konu, Müslüman toplumu ilgilendiren hususiyetler olduğunda sadece, Filistin meselesi bağlamıyla sınırlı olmayan aksine, belki de, tüm alanlara özgü bir ‘yapılaşmayla’ karşımıza çıktığını söylemek gerekir.

Bunun yanı sıra, basın denilen kurumsal yapının, Müslüman toplum ürünü olmadığı, üstüne üstlük tarihsel kronolojik bağlam dikkate alındığında, epeyce geç denilebilecek bir zaman dilimi sonrasında, Müslüman dünyanın basın denilen olguya yakınlaşmaya başladığını tarihi bir veri olarak ortaya koymakta yarar var.

Müslüman toplumlar ve basın

Bu durum, kabaca ifade etmek gerekirse, 19. yüzyıl ortalarından itibaren, Fas’dan Malay Takımadaları’na değin, adına Müslüman coğrafya denilen bütünde basının gelişimi, hiç kuşku yok ki, Batı’ya bağımlı bir sürece tekabül eder.

Müslüman toplumların yoğunlukta olduğu bölgelerde gazete ve diğer süreli yayınların hayata geçirilişinde dahi sömürge yönetimlerinin doğrudan veya dolaylı etkileri dikkat çeker.

Bu durum, Müslüman bireylerin ve kurumların, basına ilgi göstermedikleri anlamına gelmiyor. Bu konuda ele aldığımız akademik çalışmalara bakılabilir.

Bununla birlikte, Müslüman toplumların haber kaynakları konusunda Batı basın evrenine bağımlılıklarının sadece, 19. yüzyıl ikinci yarısıyla sınırlı olduğunu söylemek güç.

Bugün, basın dünyasının tecrübe ettiği süreçlere yakından ve dikkatlice bakıldığında, adına Müslüman denen bireylerin, grupların, kitlelerin ürettiği ve tükettiği basın ürünlerinin merkezinde Batı enformasyon üretiminin olduğu açıkça görülecektir.

Bu bağımlılığın sadece ‘teknik’ ve ‘teknolojik’ boyutta olmadığı, içerik, enformasyon ve nihayetinde, bilgi üretimine doğru giden bir yapısallık boyutunda kendini ortaya koyduğuna kuşku yoktur.

“Öteki” basın

Basının gelişimine dair bu gayet kısa açıklama ile söylemek istediğim, Müslüman dünyada basının gizli/açık, bilinçli/bilinçsiz olarak, ‘Batı basını’nın uzantısı ve/ya bağımlısı olduğunu ortaya koymaktır.

Bunu aşma konusunda, yine tarihi süreçte bir bilinç hasıl olmuş olsa da, bugün dahi bunun üstesinden hakkıyla gelinebildiğini söylemek güç.

Yani…

Filistin konusunda Batı medyasının tutumu, sunumu, yaklaşımı ile gündeme gelen ve getirilen eleştirilere odaklanılırken, halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu toplumlarda yöneticisinden muhabirine kadar çalışanlarının Müslüman kimliğini taşıyan tüm vechesiyle basın kurumlarının, Filistin konusundaki sunumlarındaki gerçeklik eleştirilmeye değer bir durum taşıyor.

Burada, Filistin konusunda bir tür seçiciliğin olmadığını söylemek istemiyorum.

Ancak, bu seçiciliğin bile sadece belirli ve bir anlamda, olan biten tüm küresel gelişmelerden bağımsızmış gibi ele alınan Filistin gibi bir olguya hasredilerek ortaya konması bile kendi başına bir sorun olduğuna işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/filistin-sorununun-dogru-degerlendirilmesi-bati-medyasi-ve-otekiler-correct-assessment-of-the-palestine-issue-the-western-media-and-the-other/

16 Aralık 2024 Pazartesi

Osmanlı reform sürecinde Suriye / Syria during the reform era in the Ottomans

Mehmet Özay                                                                                                                            16.12.2024

Suriye’de, bugün yaşanmakta olan gelişmeler, bize tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan, 19. yüzyıl ikinci yarısında, aynı coğrafyada, ne tür gelişmelerin olduğuna bakmamızı gerekli kılıyor.

Nihayetinde, karşımızda istikrarsızlığıyla dikkat çeken bir coğrafya, siyasal bilincini oluşturmada zorlanan bir toplum, farklı etnik ve dini yapıların biraradalığını kabul ve birlikte yaşama konusunda zaafları olan bir sosyal ve siyasal gerçeklik bulunuyor.

Bu noktada, bir önceki yazıda dile getirdiği, kısa dönemli gözlem ve tecrübeleri göz önüne almak kadar, aynı bölgeyi ve toplumu uzun dönemli olarak ele almanın da kaçınılmaz olarak önem arz ediyor.

Osmanlı Devleti’nin merkezinde başlatılan ve ardından, Batı Avrupa güçlerinin siyasal, toplumsal ve dini gerekçelerle Osmanlı’yı, Avrupa sistemine tabi olmaya veya ‘davete’ yönelik talepleri olduğu gerçeği karşısında, söz konusu reform sürecinin nereye evrildiği veya evrilmediği kadar, bu uzun dönemli reform sürecinin 20. yüzyıl ikinci yarısından bugüne kadar geçen süreçte Suriye örneği gibi ülkelerde nasıl bir sonuç doğurduğu da önemle ele alınması gerekir.

1839 ve 1856

19. yüzyılda, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde, görece dış/uzak bir eyalet olarak yer aldığı söylenebilecek olan Suriye’ye yönelik merkezin yani, Pay-i Taht’ın siyasi ilgisi, 1839 yılında başlayan, 1856’da güçlendirilme iddiasıyla devam ettirilmeye çalışılan Osmanlı Tanzimat/Reform sürecinin doğrudan bir etkisidir.

Temelde, bu iki reform sürecinin, Osmanlı siyasi ve bürokratik elitinin ‘değişim’ yönündeki istek ve arzuları olsa da, bu değişim belirli kurumsal alanlarla sınırlılık taşır.

Bu nedenledir ki, süreçte ortaya konulmak istenen ve içerden yönetilmek istenen değişim veya böylesi bir değişimin ortaya konulması hususunda, dış aktörlerin ve faktörlerin söz konusu bu değişimi yönlendirme, hatta yönetme işinin, Batı Avrupalı devletlerin güdümüne girmesine yol açtığı Cevdet’in “Tevarih’in de açık bir şekilde ortaya konur.

1839 ve 1856 reform süreçlerinde, Batı Avrupa güçlerinin siyasal, toplumsal ve dini gerekçelerle Osmanlı’yı Avrupa sistemine tabi olmaya yönelik talepleri -veya ısrarları, hatta zorlamaları-, kayda değer ölçüde, adına azınlıklar denilen ve ‘seküler Avrupa’nın dini ve humanist söylemleriyle şekillenen bir kamuoyu bilincinin de talepleriyle şekillendiğini söylemek gerekir.

Bununla birlikte, söz konusu reform sürecinin sesi güçlü çıkan iç yani, Osmanlı bürokrasi elitinin ve de yeni yeni ortaya çıkmakta olan entellektüelleşme yolundaki sivil okur-yazar çevrelerin ve bunların Suriye coğrafyasında var olan benzerlerinin rolünü yadsımadığımızı belirtelim.

Değişim: iç kaynaklı mı dış kaynaklı mı?

Osmanlı merkezinde yani, başkentte ortaya çıkan, resmi ve sivil değişim taleplerinin bir benzerinin, içinde Suriye’nin de olduğu Arap topraklarında da gündeme gelmesini yukarıda dikkat çekilen iç ve dış bağlamlarıyla birlikte ela almakta fayda var.

Söz konusu reform sürecinin yönetilmesinin ve yönlendirilmesinin araçlarından biri, ilgili bölgelere atanan valiler başta olmak üzere, bürokratik erkan olurken, diğer bir bölümünü, başta yerel eşraf olmak üzere, bölgedeki okur-yazar, sivil, dini ve seküler çevrelerin katkısı oluşturuyordu.

Suriye’de reform sürecinin, kısmen 1839 ancak, daha çok 1856 sonrasına tekabül eden yönelimleri olduğunu söyleyebiliriz. En azından, elimizdeki veriler bize bunu söylemeyi olanaklı kılıyor.

Bu çerçevede, 1864 yılında yapılan Eyalet Reform Yasası, merkez dışında Eyaletler’deki idari sistemin işlerliğine yönelikti ve bu süreç, Suriye’de 1866 yılında başladı.[1]

Benzeri dış/öteki eyaletler içerisinde diyelim ki, Libya Hicaz, Arap Yarımadası, Yemen gibi bölgelerden ziyade, reform çalışmalarında önceliğin Suriye’ye verilmiş olmasının anlaşılır maddi nedenleri bulunuyor.

Bu durum, Anadolu sınırları dışındaki ilk eyaletin Suriye olması kadar, Suriye’nin Mısır ve Arap Yarımadası’na geçişi sağlayan önemli bir coğrafi ve toplumsal aktarma organı olma rolünü göz ardı etmemek gerekir.

İslam hukuku, Avrupa hukuku

Osmanlı’da reform çabalarının doğası dikkate alındığında, İslam Hukuku (Şeriat) temelli yaklaşım yerine, Batı Avrupa siyasal sisteminin -ki, bunu Avrupa medeniyet süreçlerine eklemlenen ve bu bütünden bir parça olarak kabul etmek gerekir-, unsurlarını güçlü bir şekilde içinde barındırıyordu.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse,  Eyalet kamu idaresini yeniden şekillendirecek unsurlar, temeller itibarıyla, “modern devlet aparatının normlarını” benimsiyordu.[2]

Bu siyasal girişimde, ne kadar başarılı olunup olunmadığı konusu bir yana, Suriye’de uygulamaya konulmak istenen değişimde, hiyerarşik bir yaklaşımın benimsenmiş olmasının getirdiği zorluklar kendini ortaya koyuyor.

Hiyerarşik diyoruz, nihayetinde, ‘merkez eksenli’ bir değişim süreci kendini ortaya koyması, aslında Osmanlı siyasi ve bürokrasi elitinin ‘reform’dan kastının ne olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Nedir bu zorluklar?

Bu ‘zorlukların’, iki temel noktada neşet ettiği görülüyor. İlki, merkez-çevre ilişkisindeki kopukluk, zayıflık, sürdürülemezliktir.

İkincisi, Batı’dan alınan kamu idaresi yönetim şekillerinin yerel toplumun siyasal, toplumsal ve dini nitelikleriyle uyuşmamasıdır.

Toplumsal kesimleri yakından ilgilendiren ve onların günledik yaşamlarını çekip çevirecek böylesine önemli bir idari reform sürecine yönelik tepkilerin ve ardından gelen belli ölçülerdeki başarısızlıkların, aslında değişim taleplerinin toplumun/toplumların kendilerinden gelmek yerine, dışarıdan dikte ettirilmesi gibi gayet normal ve insani bir yönü bulunuyor.

Burada durup düşünüldüğünde, Osmanlı reform sürecini ortaya koyan başkent İstanbul’daki siyasi ve bürokratin elitin, sivil unsurları, bilinci, mekanizmaları ne ölçüde mobilize ettiği konusu gündeme geliyor.

Eyalet İdare Reformu’nun belirleyici özelliklerinden ilki, idari mekanizmanın işlerliğinin yerel parlamenter uygulamayla pekiştirilmesidir.

Salt ve mutlak bir vali kontrolü yerine danışma süreçlerini yürürlüğe koyacak bir sisteme işlerlik kazandırılmasının hedeflenmesi görünürde, makul ve rasyonel bir tutum olarak gözüküyor.

Nihayetinde, o döneme kadar Eyalet İdaresi’nden maksadın sivil vali, askeri komutan veya sivil ve askeri sorumluluğu üstlenen bir tek valinin görev ve sorumluluğunun temelde ‘vergi toplama’ ve ‘güvenliği’ tesis merkezinde gerçekleşmiş olmasını aşan bir boyutun eyalet sistemine bir dış müdahale olarak getirildiğini ortaya koyuyor.

Ancak, Suriye ve benzeri bölgelerde toplumsal yapının aşiret, etnik gruplar, dini gruplar vb. yapılanmalarla şekillenmiş olması, arzu edilen reform sürecinin ne yönde sürdürüleceği konusunda kafa karışıklığının temellerini oluşturduğu da ortadadır.

Nihayetinde, bir din olarak İslam’ın öngördüğü yönetim biçimini, Müslüman olsun veya olmasın tüm toplum kesimlerini içerecek şekilde ortaya koyamamış olmanın doğurduğu sorun büyüktü(r).

Bunun ötesinde, böylesi bir dini/siyasal kaynağın dışından yani, Avrupa’dan gelen siyasal talepler ve hatta baskılar ile gerçekleştirilmek istenen değişimin ise -tüm çabalara rağmen- ne, merkez’de ne de, -Suriye örneğinde olduğu gibi- çevrede kabul edilebilirliği gayet kuşkuluydu.

Hem iç ve hem de dış bağalmlarıyla bugün Suriye’de toplumsal ve siyasal göstergeler dikkate alındığında 19. yüzyıl son on yıllarında yaşanmış olanlardan ne tür farklılıkları veya benzerlikleri içerdiğini yeniden düşünmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/osmanli-reform-surecinde-suriye-syria-during-the-reform-era-in-the-ottomans/



[1] Rogan, Eugene L. (1999). Frontiers of the State in the Late Ottoman Empire, Cambridge: Cambridge University Press, s. 12.

[2]  A.g.e., s. 12.

14 Aralık 2024 Cumartesi

Suriye’de rejim değişimi bize ne söylüyor? / What does regime change in Syria tell us?

Mehmet Özay                                                                                                                            14.12.2024

İslam dünyası kavramı içersinde değerlendirilen ülkelerde veya Müslüman toplumlarda, devrim özleminin bitmediğine Suriye örneğiyle, bir kez daha tanık oluyoruz.

Söz konusu bu devrim sürecinin bitmemiş olması, tanıklığımızın devam ettiğini ve de edeceğini gösteriyor...

Suriye’de yaşanan gelişme, Müslüman toplumlarda sosyal, siyasal ve dini bilincin, ne denli kaygan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Bu kayganlık istikrarsızlık, belirsizlik, güvensizlik gibi ilintili süreçlerle beraber ortaya çıkarken, sorunun temelinde, tüm bunların üzerinden gelinebilecek bir toplumsal, siyasal ve dini zeminin veya bunları da içine alacak şekilde bir entellektüel duruşun ortaya konulamamış olması bulunuyor.

Bu noktada birileri çıkıp, “Suriye toplumu devrim’e hazırdı” diyebilir. 

Ancak, bu devrimin niçin ortaya konulacağı/konulduğu ile devrim sonrasında nasıl bir sistemin önerileceğine dair sorulara kapsamlı, inandırıcı, sürdürülebilir cevaplar verilebilmiş olduğununu söylemek güç.

Suriye toplumu

Suriye özelinde karşımızda ne tür bir Arap milli düşüncesi, ne tür bir Suriye düşüncesi, ne tür bir dini düşünce olup olmadığı sorularına cevap verilmedikçe, Suriye ve de benzeri ülkelerdeki benzeri gelişmeleri, popüler olarak ‘devrim yaptık’, ‘devrimci olduk’ sloganlarının dışında anlamlandırmak mümkün değildir ve de olmayacaktır.

Bu çerçevede, Suriye toplumunun yeksenâk bir şekilde, bir dini grubun çoğunluğunda olmadığını da hatırda tutmakta yarar var.

Bu durum, Suriye’de sözde devrim denilen süreci yöneten, liderlik yapan gruplar ile bu sürecin bir yerlerine zorunlu veya gönüllü olarak eklemlenmiş olanlar ve böylesi bir sürecin gerçekleşmesini beklemekle birlikte, sürecin dışında kalanlar arasında gayet önemli ideolojik ayrışmaların olması, bu sürecin en önemli arızalarından birini teşkil ediyor.

Bu çerçevede, Suriye gibi toplumsal bünyesinde, Müslüman olmayan, etnik ve dini azınlıkları bünyesinde barındıran bir ülkede, toplumsal ve siyasal ilişkilerin nasıl yerli yerine konulacağı konusunda akılların daha da karmaşık olması kaçınılmazdır.

İki temel husus

Kısaca tarif edilmeye çalışılan Suriye’deki bu toplumsal ve siyasal çoğulcu yapının, -kimileri bunu karmaşa olarak da adlandırabilir-, rejim değişimine konu olmasını, sözde erişilen bir ‘askeri’ çözüm olduğunu sananların, öncelikle iki temel hususa dikkatle eğilmesi gerekiyor.

İlki, son yarım yüzyılda, Suriye’de siyasal ve toplumsal olarak neler olup bittiğinin anlaşılmasıdır...

İkincisi, en azından, son yarım yüzyılda dünyada, özellikle de, Müslüman coğrafyasında benzeri olarak gelişme gösteren, siyasal ve toplumsal değişimlerin nasıl oluştuğu ve ne tür sonuçlara yol açtığıyla ilgilidir.

Bu iki temel hususun anlaşılması hem, Suriye özelinde tekil hem de, Müslüman dünya özelinde genel olarak Müslüman toplumlarda toplumsallaşma ve siyasallaşma eğilimleri ve bunları nelerin belirlediği ve sözde, adına ‘devrim’ denilen süreçlerin, ilgili toplumları nereden nereye getirdiğine dair bir fikir verecektir.

Buna ilâve olarak, bu kısa dönemli tarihsel-sosyolojik yaklaşım, kronolojik olarak sondan başlanarak ve tedrici olarak geriye doğru gidilerek, Suriye ve benzeri toplumlarda ne tür toplumsal, siyasal ve dini sistemlerin olduğunu ve bunların birbirleriyle etkileşimine dair bir düşünce geliştirmemize olanak tanıyacaktır.

Devrim özlemi

Suriye’de, merkezi siyasi otoritenin ve gücün ortadan kaldırılışının devrimci olma özelliğiyle, bu devrimin Suriye toplumuna getireceği varsayılan çözümlerin belli başlı siyasal ve toplumsal olgular, kriterler, yapılar üzerinden gerçekleştirildiğini sanmak güç.

Akıllarda, bir Fransız Devrimi özlemi olduğuna kuşku yok...

Bunun, diğer güçlerin yanı sıra, Suriye’nin tarihsel olarak Fransa’nın etkisi ve nüfuzu altında kalmış olmasıyla bir bağı olabileceği gibi, bundan bağımsız bir yönü de bulunuyor.

Bu bağımsız yön, Fransız Devrimi’nin içkin olan ilkelerin, Suriye’de devrimi yaptığı varsayılan çevrelerin, -en azından işi düşünme, düşünce geliştirme ve üretme olan çevrelerin yani, entellektüellerin- bir bölümünün zihinlerinde veya en azından söylemlerinde ortaya konulma arzusunda karşılık buluyor.

Ancak, böylesi bir arzunun pratiğe geçirilebilmesi için ortada bir düşünce sistematiğinin, bir siyasal ve toplumsal mekanizmanın olmadığının fark edilemememiş olması, yapıldığı varsayılan devrimin popülerlik kazanmasının ötesinde bir anlamı bulunmuyor.

Bu durum, bize sözde devrimin ardında kayda değer bir entellektüel bakış açısının olmadığını aksine, sürecin belirli iç ve dış siyasal liderler, aktörler, gruplar ile bazı ülkeler güdümünde yürütüldüğü intibaını uyandırıyor.

Benzerlikler

Müslüman toplumlarda, siyasal değişim ve bunun en uç uzantısı olarak değerlendirilebilecek ‘devrimci’ yaklaşımlara dair, yaşadığımız dönemin en yakın örneğini, geçtiğimiz Haziran-Ağustos ayları arasında Bangladeş’teki gelişmeler oluşturuyor.

Birkaç ay önce gerçekleşen Bangladeş örneğinden hareketle, benzeri tecrübeleri geriye doğru giderek on yıllar içerisinde, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afrika’nın ilgili ülkeleri ile, Güneydoğu Asya’daki bazı gelişmeleri karşılaştırmalı olarak ele almak gerekiyor.

Bu noktada, toplumsal ve siyasal değişim olgusu olarak karşımıza, ne tür bir genel görüntünün çıktığına bakmak gerekiyor...

Suriye ve benzeri ülkelerde gerçekleştirildiği söylenen, sözde devrimlerin hemen başında karşımıza çıkan tablo, dağınık eli silahlı grupların kahramanvari bir edayla şehir merkezlerinde gelişigüzel dolaşmaları, onların etrafını saran düzensiz, istikrarsız çocuklar ve yaşlılar dahil toplumun farklı kesimlerinin bir karmaşa ve kaos atmosferini şenlendirme yönündeki eğilimleri oluyor.

Bu görüntüler, geniş kitleler nezdinde gelişmelerden bir tür habersizlik ve bilgisizlik olgusunu gayet açık bir şekilde ortaya koyarken, sanki sıfırdan yeni bir güne başlanmışcasına bir heyecanın ortaya konulmasına yol açıyor.

Bu noktada, bu tür görüntülerin sadece küresel medyaya malzeme olmaktan öte bir anlamı olduğunu düşüncek güç. 

Kendine devrim

Yukarıda, Fransa bağlantısına ve Fransız Devrimi olgusuna değinmiştim...

Müslüman toplumlarda ortaya konulan ve/ya konulmak istenen devrim özlemlerinin, gizli/açık kendini Batı Avrupa toplumlarında, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan değişimlere, devrimlere yönelik özlemi içinde barındırdığını ileri sürmek için elimizde gayet önemli veriler var.

Bu durum bile, Müslüman toplumların siyasal ve entellektüel çıkış noktalarının nasıl ‘öteki’ tarafından belirlenmiş olduğunu ve bu anlamda, kendi öz duruşlarından ne denli yoksun olduklarını göstermesi bakımından gayet manidardır.

Yaşadığımız dönemde ve/ya son yarım yüzyıllık sürece baktığımızda, ortaya konulmak istenen, bir takım değişim yönelimlerine dair çıkışları, “iç devrimsel nitelikler” olarak tanımlamak mümkün.

Tunus’dan Mısır’a, Suriye’den İran’a, Pakistan’dan Endonezya’ya kadar tanık olunan süreçlerde bir devrimcilik ruhunun varlığı, bizatihi ‘kendilerine yönelik’ yani, bizatihi bu toplumların kendi siyasal gerçekliklerinin ürettiği ideolojik yapılara, siyasi hareketlere, partilere ve hükümetlere karşı gerçekleştirilen devrimler olarak tezahür etmiştir.

Ancak bu gelişmelerin, adı geçen ve benzeri ülkelerde toplumsal ve siyasal istikrar getirmek yerine, başka bir tür toplumsal ve siyasal istikrarsızlıklara yol açması, ortada kayda değer bir hatanın olduğuna işaret ediyor.

Son olarak Suriye örneğinin gösterdiği gibi, bu tür sözde devrim içerikli gelişmeler, Müslüman toplumlarda sosyal, siyasal ve dini bilincin belirsizliği, istikrarsızlığı ve de ne denli kaygan olduğunu gözler önüne seriyor.

Sorun tespiti

Elbette, bugün yaşanmakta olan sorunun kökeninde/temelinde, Batı Avrupa sömürgeci güçlerle hesaplaşma bulunmuyor...

Bunun açık ve seçik olarak görülmesi gerekiyor.

Uzun tarihsel süreçlerin birbirine eklemlenebilirliğini dikkate alarak, böylesine bir siyasal gerçekliği yani, Batı’ya tepkiciliği yadsımamakla birlikte, böylesi bir tepkiciliğe saplanıp kalmanın bugüne kadar etkisini nasıl ortaya koyduğunu doğru değerlendirmek gerekiyor.

Suriye’de yaşanan son gelişme bunun tastamam kanıtı hükmündedir...

Müslüman toplumların, önceki dönemler bir yana, 18. ve 19. yüzyıllarda kendi içlerindeki değişmeye yönelik gizli/açık devinimsizlikleri ile var olan siyasal ve toplumsal yapıyı yeniden düzenleme konusundaki isteksizlikleri, bu yönde atılmak istenen kimi edimlerin, daha doğmadan ölüme mahkum edilmişlik hali, hiç kuşku yok ki, bu toplumların kendi iç atıllaştırılmasının bir göstergesidir.

Müslüman toplumların 20. yüzyılın başlarından itibaren, tedrici olarak başlayan ve Batılı sömürgeci devletlerden kurtulmanın adı olan ‘bağımsızlık’ mücadelelerinin ne kadar suni olduğunun yeni bir göstergesidir bu yaşananlar.

https://guneydoguasyacalismalari.com/suriyede-rejim-degisimi-bize-ne-soyluyor-what-does-regime-change-in-syria-tell-us/