Hong Kong etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hong Kong etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2021 Pazartesi

Hong Kong’da yeni dönem: demokrasiye karşı “vatanseverler” yönetimi / A new era in Hong Kong: rule of patriots-only against democracy

Mehmet Özay                                                                                                                            20.12.2021

Hong Kong’da hafta sonu, yani 19 Aralık Pazar günü yapılan parlamento seçimleri, ‘vatansever’ adayların seçilmesiyle sonuçlandı.

Demokrasi yanlısı veya muhalif adayların seçimlere katıl/a/madığı, sadece Pekin yanlısı veya bir başka deyişle “vatansever” adayların katılmasına izin verilen seçimlere ilgi düşük oldu. Kayıtlı 4.5 milyon seçmenin yaklaşık 1.3 yani, yüzde 30’u oy kullandı. 

Bu çerçevede, Hong Kong’daki parlamento seçimleri, uygulama ve sonuçları itibarıyla şimdiden tarihi bir gelişme olarak anılmayı hak ediyor.

Bu gelişme, 2010’lu yılların başından itibaren Ada siyasal yaşamında giderek artış gösteren ve en son 2019 yılında dev gösterilerle kendini ortaya koyan demokrasi taleplerinin de önüne yasal engellemelerle geçilmesi anlamı taşıyor.

Sadece “vatanseverler”

Yasamı Konseyi (Legistative Council-Legco) adıyla anılan, 90 sandalyeli Ada parlamentosu için yapılan seçimlere bir aday hariç 89 kişi, Ada yönetimince belirlenen “vatanseverlik” kriterlerine uygun olarak seçimlere katılan adaylar teşkil ediyor.

Böylece, geçtiğimiz Mayıs ayında Ada seçimlerinde uyulması gereken ve adayların “vatansever” olup olmadığını belirleyecek şekilde özel bir heyetin onayını alma zorunluluğu getirildiği düzenleme ilk kez hayata geçirilmiş oldu.

Demokratik partilerin veya bağımsız adayların seçime girmediği parlamento seçimlerinde kazanan adayların önemli bir bölümünü -adında ‘demokrasi’ kelimesi geçse de-, Pekin yanlısı Demokratik İttifak (Democratic Alliance for the Betterment and Progress of Hong Kong-DAB) milletvekilleri oluşturuyor.

Ayrıca, Hong Kong Sendikalar Federasyonu, Yeni Halk’ın Partisi, İş Adamları ve Profesyoneller İttifakı da adaylarıyla seçimde yer alan partiler oldu.

Bir aday ise, daha önce Demokrat partiden milletvekili olan ancak, yaşanan siyasal değişimler sonrasında, “orta yol” çözümü içinde yer alan Tik Chi-yuen oldu.

Ada siyasal tarihinde bir ilk anlamı taşıyan bu gelişme, özerk yönetimle anılan Hong Kong’un geleceği açısından da yeni tartışmaları gündeme getirecektir.

İkilem: en düşük katılımlı demokrasi

Ada’nın Pekin yanlısı valisi Carrie Lam Cheng Yuet-ngor ve ana kıta Çin’den bazı üst düzey yöneticiler, “seçimin demokratik doğasına” vurgu yaparak yöneltilen eleştirileri reddederken, Batılı gözlemciler Ada’da özerk yönetimin ve bu bağlı demokratik sistemde yaşanan erozyona dikkat çekiyorlar.

“Alınan seçim sonucundan memnun olduğunu” belirten Carrie Lam’ın açıklamasının devamındaki görüşü ise demokratik anlayışın varlığı konusunda hayli ilgi çekici. Lam, 2019 yılında yaşananları örnek göstererek, “Pekin yanlısı ve karşıtı grupların karşı karşıya gelmesinin Ada toplumunda demokrasinin gelişmesine bir katkısı olmadığı”nı dile getirdi.

Lam, “vatanseverlik” uygulaması ve seçime katılım bağlamında demokratik pratiklerle ilgili olarak, “dünya genelinde uluslararası bir standard olmadığı”na ve “Ada demokrasinin ‘tek ülke iki sistem’ yapılanmasına uyun bir süreç olması gerektiğine” dikkat çekerek gelişmeleri savundu.

Lam’ın açıklamalarından, Pekin yönetiminin 2014 yılında yayınladığı Beyaz Rapor ile Ada üzerinde siyasi egemenliğe sahip olduğu yaklaşımının, böylece kanıtladığını söylemek mümkün.

Ada halkının 4.5 milyonunun oy kullanma hakkına sahip bulunmasına rağmen, Pazar günü yapılan seçimlere sadece, yüzde 30’unu teşkil eden 1.3 milyon kişinin sandık başına gitmesi, 1997 yılından bu yana yapılan seçimlerde en düşük katılım anlamına geliyor.

Demokrasi hareketine darbe

Ada’da bugün yaşanmakta olan parlamentonun teşkili ve demokratik katılım konusundaki gelişme hiç kuşku yok ki, 2014 yılında özellikle üniversite öğrencilerinin öncülüğünde başlayan demokrasi hareketine bir darbe anlamı taşıyor.

Pekin yanlısı politikalar, 2010’lu yılların başından itibaren özellikle, eğitim-öğretim sektöründe başlamıştı.

Bunun ardından, Ada yönetiminde en üst düzey temsil makamı olan valiliğin doğrudan halk oyuyla belirleneceği yönündeki açıklamaların hayata geçirilmemesi üzerine, 2014 yılında “Sarı Şemsiye Hareketi”yle kitle gösterilerine konu olmuştu.

Özellikle, 2019 yılında yaşanan dev gösterilerin ardından, Pekin yönetimi 2020 yılı Haziran ayında, Ada’nın demokratik geleceğine önemli bir darbe anlamı taşıyan, “özel ulusal güvenlik yasası” çıkartılmıştı.

Bu süreç, Pekin yönetiminin doğrudan ve dolaylı baskısı anlamına gelen politikaların, giderek Ada’da demokratik temsil alanını etki altına almasıyla ve Hong Kong’da demokrasi sorununun uluslararasılaşmasına neden olmuştu.

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında demokrasi yanlısı dört milletvekilinin ihracı ve ardından bunlara destek amacıyla diğer 15 milletvekilinin istifası gerçekleşmişti. Öte yandan, aynı süreçte genç aktivistlere verilen mahkumiyet kararları da, Ada sivil yaşamında artık gösterilerin sona erdirilmesi için atılan önemli adımlar olarak dikkat çekmişti.

Seçimlere getirilen ‘vatanseverlik( kriteri aslında yukarıda dikkat çekilen, “özel ulusal güvenlik yasası”nın sadece toplantı, gösteri gibi sivil toplum yaşamıyla bağlantılı süreçlerle sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı ülkeler, Ada’nın elli yıl boyunca özerk yönetiminin devamı konusundaki açıklamalarına rağmen, Pekin ve Pekin yönetimine bağlı Ada valiliği yaklaşımlarında değişme bir yana, giderek daha çok müdahaleci bir yönelim sergilemişlerdi.

Pekin yönetimince 2020 yılında çıkartılan “özel güvenlik yasası” ve geçtiğimiz Mayıs ayındaki Ada demokrasisini doğrudan etkileyen “vatanseverlik” ilkesi hiç kuşku yok ki, Ada siyasal yaşamına müdahale ettiği ileri sürülen Batılı çevrelere verilmiş bir mesaj niteliği taşıyor.

Yeni dönem

Hafta sonu yapılan seçimlerin ardından ortaya çıkan tablo, “özerk bölge” adı taşıyan Hong Kong ve Çin Halk Cumhuriyeti için bir ilk anlamı taşıyor.

Sadece “vatanseverlerin” seçimlere katılmasına izin verilen Hong Kong, 1997 yılında İngiliz sömürgesinden Çin Halk Cumhuriyeti’ne geçmesinden bu yana yaşanan siyasal değişimlerin geldiği yeri göstermesi bakımından büyük bir önem arz ediyor.

İngiltere ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında varılan anlaşmaya göre elli yıl boyunca yani, 1997-2047 yılları arasında Ada’nın ‘Özerk Bölge’ statüsü çerçevesinde, demokratik hakların ve yönetim biçiminin korunması konusundaki temel şartın ihlâlinin giderek bariz bir hâl aldığını söylemek gerekiyor.

Öyle ki, yakın geçmişte, demokrasi hareketine destek verdikleri iddiasıyla Ada’nın en önemli basın organı Apply Daily’nin ve en büyük öğretmenler sendikası’nın faaliyetlerine son verilmişti.

Ada demokrasisinde önemli bir siyasal erozyon anlamına gelen katılım oranı ve alternatif partiler veya demokrasi yanlısı adayların katılımının engellenmesi, önümüzdeki dönemde Pekin yönetiminin etkisini giderek daha çok hissedileceği anlamı taşıyor. Bundan bir önceki yani, 2016 yılındaki seçimlere katılım oranı ise yüzde 58.3 olmuştu.

Ada’nın çözüm bekleyen sorunları

Yeni parlamentonun, Ada’nın önemli problemleri olarak belirtilen konut ve ekonomik zorlukların üstesinden gelmeye çalışacağı belirtilirken, bazı çevreler Ada’nın yeniden bilim ve teknoloji merkezi olmasına, yeşil inisiyatife, farklılaşan endüstri alanlarına vurgu yapıyorlar.  

Ada seçimlerinde doğrudan seçimin yapıldığı 10 seçim bölgesinden toplam 20 milletvekili belirleniyor. 30 milletvekili ‘işlevsel’ denilen seçim bölgelerinden, 40 milletvekili ise Seçim Komisyonu seçim bölgelerinden belirleniyor.

‘İşlevsel’ bölgeleri örneğin, ‘eğitim’, ‘sağlık’, ‘işçi’, ‘toplumsal refah’, ‘muhasebe’, ‘hukuk’ vb. adlarla çeşitli başlıklarla anılan seçim bölgelerini içeriyor. Seçim Komisyonu seçim bölgelerinde ise sadece 1448 üye oy kullanıyor.

Pazar günü yapılan seçim sonrasında ortaya çıkan tablo, Hong Kong’da son on yılda yaşanan demokrasi yanlısı siyasal hareketlerin sonu anlamına geldiğini söylemek abartı olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/20/hong-kongda-yeni-donem-demokrasiye-karsi-vatanseverler-yonetimi-a-new-era-in-hong-kong-rule-of-patriots-only-against-democracy/

3 Aralık 2020 Perşembe

Hong Kong’da Demokrasi Yanılsaması mı ve Çin Egemenliği mi? The illusion of democracy or Chinese Sovereignty in Hong Kong?

Mehmet Özay                                                                                                                            03.12.2020

Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı Hong Kong’daki gelişmeler Ada’da var olduğu söylenen özerk yönetim ve demokratik uygulamaların ve değerlerin giderek sözde kaldığının ifade olarak dikkat çekiyor.

Geçen Kasım ayı başlarında Ada meclisindeki demokrasi yanlısı dört milletvekilinin ihracı ve bu milletvekiline destek amacıyla diğer 15 milletvekilinin istifasının ardından genç aktivistlere yönelik mahkumiyet kararı, Pekin yönetiminin Hong Kong’da giderek artan baskısı olarak değerlendiriliyor.

Baş yöneticiden ihraç kararı

Geçen yıl Haziran ayında kabul edilen Hong Kong özel Ulusal Güvenlik Yasası’nın ardından, geçen ay Ada baş yöneticisine, mahkeme kararı olmaksızın parlamentodaki milletvekillerini ihraç hakkının verilmesi, Ada’da parlamento ve yargı süreçlerinin akamete uğraması anlamına geliyor.

Baş yönetici Carrie Lam, vakit geçirmeden kendisine tanınan hakkı kullanarak demokrasi yanlısı dört milletvekilini ihraç etti.

Bu gelişmenin ardından, ulusal güvenlik yasası kabülüyle gündeme gelen dev gösterilerle bağlantılı ilk yargılama süreci sonunda, genç aktivist Joshua Wong ve arkadaşlarına mahkumiyet kararı çıktı.

Şemsiye hareketi liderine hapis

23 Kasım’da başlayan davada hakında üç ilâ beş yıl arasında mahkumiyet kararı istenen Joshua Wong dün yani, 2 Aralık Çarşamba günü açıklanan kararla 13.5 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Söz konusu bu gelişme, Ada’da Pekin yönetiminin siyasi ağırlığının giderek daha fazla hissedilmesine ve Ada toplumunun geleceği konusunda karamsarlığın daha da artmasına neden oluyor.

Geçen yılki dev gösteriler çerçevesinde yapılan, polis merkezi önündeki gösteriyle bağlantılı olarak Joshua Wong ve aynı davada yargılanan iki arkadaşı, gösterilere kışkırtma suçlamasıyla mahkemenin hafta içinde verdiği kararla hapis cezasına çarptırıldılar.

24 yaşındaki Joshua Wong 13.5 ay, 23 yaşındaki Agnes Chow 10 ay ve 26 yaşındaki Ivan Lam ise 10 ay hapis cezası aldılar.

Adı 2014 yılında Şemsiye Hareketi’nde gündeme gelen ve ardından Ada’daki muhalefetin lideri konumunda görülen Joshua Wong, demokrasi yanlısı Demosticos adlı partinin kurucuları arasında bulunuyordu. Partinin başkanlığını yürüten Joshua, geçen yıl Pekin yönetiminde Hong Kong özel güvenlik yasasının kabulünün ardından, Ağustos ayında partiyi fesh etme kararı almıştı.

“Bir devlet, iki sistem” çökerken

Ada’daki bu son gelişme, yüz yıllık sömürge döneminin ardından 1997 yılında yönetimi İngiltere’den Çin’e geçen Hong Kong’da iki ülke arasındaki anlaşmayı ihlâl eden en önemli gelişmelerden biri kabul ediliyor.

İngiltere ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında 1984 yılında varılan ve Temel Yasa olarak belirlenen anlaşma ortaya “bir devlet, iki sistem” formülünü çıkarmıştı.

Bu gelişmenin ardından, 1997 yılında Çin’e bağlanan ve “bir devlet, iki sistem” formülünün hayata geçirilmesine neden olan bu gelişme sonrasında, elli yıl süreyle Ada’nın sahip olduğu özerk yapısının korunması bekleniyordu.

2047’de dolması beklenen süre öncesinde Ada’da yaşananlar, Pekin yönetimi tarafından sürecin ihlâli olarak değerlendirilmesine neden oluyor.

Bu çerçevede, Ada’da İngilizler’in ‘bahşettiği’ özgürlüklerin devamının sağlanacağı konusundaki garantinin, mahkemenin verdiği bu son kararın ardından ortadan kalktığına şüphe bulunmuyor.

Dolayısıyla, söz konusu bu gelişme, ortada “bir devlet, iki sistem” yapısının varlığının da fiili olarak sona erdiği anlamı taşıyor.

Çin’in siyasi dobralığı

Bu çerçevede, Hong Kong artık özerk bir yönetim olmaktan ziyade, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sıradan bir eyaleti konumunda görülüyor.

Hong Kong’da yşanan gelişmeler karşısında, özellikle, Batılı ülkeler Çin’in Ada’daki demokratik sürece yönelik baskısına dikkat çekerken, bu eleştiriler karşısında Hong Kong’daki gelişmelerin ülkenin iç meselesi olduğunu ileri sürerek reddediyor. Örneğin, Çin dışişleri bakanlığı sözcüsü Wang Wenbin uluslararası yasaları atıfta bulunarak söz konusu bu yaklaşımları Çin’in iç işlerine müdahale olarak gördüklerini ileri sürüyor.

Pekin yönetimi, en azından Hong Kong yönetimine verdiği destek ve ortaya koyduğu baskı politikalarıyla bu yönde adımlar atmaktan kaçınmadığını da dünya kamuoyuna gösteriyor.

Ada’daki siyasi yapılaşma, özellikle 2010’dan sonra giderek olumsuz yönde seyretmesiyle dikkat çekiyordu.

Eğitim’de ders kitaplarından başlayan değişim süreci, Ada’nın baş yöneticisinin belirlenmesinde demokratik seçimlerin uygulanacağı konusundaki vaadin gerçekleşmemesiyle, 2014’den itibaren giderek dev gösterilerle adını duyurmuştu.

Ada’nın Pekin yanlısı baş yöneticisi Carrie Lam’ın, geçen yılkı gösterilerin ardından siyasi sistemde yaşanan kaostan kurtulunacağı konusundaki görüşü, Çin’i memnun edecek şekilde, mahkeme kararıyla somut bir adım olarak ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Hapis cezasına çarptırılan Joshua, hakkında soruşturma açılacağı duyumlarının ortaya çıktığı süreçte, Ada’yı terk etmeyeceğini söyleyerek, daha o günden mahkumiyete hazır olduğunu açıkça ortaya koymuştu.

23 Kasım’daki duruşma sonrasında ise yaptığı açıklamada, “Ne hapishane ne seçim yasakları bizi mücadelemizden döndüremez. Yaptığımız şey, tüm dünyaya özgürlüğün anlamını açıklamaktan ibaret.” diyerek gelişmeler karşısında kararlılığını ortaya koyuyordu.

Joshua, bu yılın başlarında demokrasi yanlısı diğer 11 siyasetçiyle birlikte ertelenen Hong Kong şehir meclisi seçimlerine girmekten men edilmişti.

Hong Kong’da uzunca bir süre kendini hissettiren siyasal kaosun ardından gelen yeni yasa ve yetkiler demokrasi yanlılarının ihracını ve mahkumiyetleri gündeme getirirken, Ada’nın özerk statüsünden geriye ne kaldığı konusu tartışmalı hale gelmiş bulunuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/12/03/hong-kongda-demokrasi-yanilsamasi-mi-ve-cin-egemenligi-mi-the-illusion-of-democracy-or-chinese-sovereignty-in-hong-kong/

3 Temmuz 2020 Cuma

Hong Kong’da geleceği karartan karar: ulusal güvenlik yasası kabul edildi / Tarnishing the future of Hong Kong: National Security Law is passed


Mehmet Özay                                                                                                                 3 Haziran 2020

foto: hksar.org
Çin Halk Cumhuriyeti kongresinde geçtiğimiz 30 Haziran Salı günü alınan kararla, Hong Kong Özerk Yönetim Bölgesi (HKSAR) güvenlik yasası kabul edildi. Söz konusu yasa aynı gün akşamı devlet başkanı Şi Cinping tarafından imzalandı.  

İngiltere’den Pekin yönetimine geçmesinin 23. yıldönümü olan 1 Temmuz’a denk gelen ulusal güvenlik yasası kabulü, Ada’da özgürlüklerin kısıtlanması anlamı taşıyor.

Kongreye bağlı daimi komitede (NPCSC) 162 üyenin tamamının oyuyla geçen yasa, Hong Kong Temel Yasası’na ek olarak yürürlüğe girecek. Söz konusu yasanın yürürlüğe girmesi için, Hong Kong meclisinin ilgili yasayı onaylaması bekleniyor.

Yasaya ulusalararası çevrelerden tepkiler gelirken, ABD senatosu Pekin yönetiminin Hong Kong ulusal güvenlik yasasını eleştiren yasa tasarısını kabul etti.

Yasanın kabulü, özellikle 2014 yılından bu yana gündeme gelen demokrasi yanlısı talepler ve gösterilerin sonu anlamına geliyor. Pekin yönetimi, gösterilerin ardında dış güçlerin varlığına dikkat çekerken, gelişmeleri terörle bağlantılandırması dikkat çekiyor.

Yasa ile ulusal güvenliğe konu teşkil eden suçlarda ömür boyuna hapis cezaları verilebilecek. Bu gelişmenin ardından bazı ülkeler Hong Konglulara göç ve vatandaşlık için kapılarını açma kararı aldı. 

Hong Kong’da terörizmle mücadele!

İlgili yasanın kongreden geçmesinin ardından, Hong Kong baş yöneticisi Carrie Lam, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’na tele-konferansla yaptığı açıklamada terörizm ve bağımsızlık olgularını öne sürerek yasanın meşruiyetini savunurken, uluslararası toplumdan söz uluslararası toplumdan da bunun kabul edilmesi yönünde çağrıda bulundu.

Carrie Lam, bu açıklamaları yaparken, söz konusu yasanın hazırlanmasında şeffaflık olmadığı gibi, senato görüşmeleri öncesinde de Hong Kong’lu temsilcilerden sadece bir kaçının yasa taslağını görmeleri, yasanın Ada’ya getireceği “haksızlıkların” hazırlık aşaması olarak değerlendirmek gerekiyor.

Yasa çerçevesinde Pekin merkezi ulusal güvenlik bürosunun Hong Kong’da ofis açması, Ada baş yöneticisinin ulusal güvenlikle ilgili davalarda yargıçların belirlenmesi gibi yeni uygulamalar hayata geçirilecek. Bu çerçevede, ilgili davaları özellikle Çin’li yargı otoritelerinin yönetmesi söz konusu olabilecek.

Sivil ve siyasal yaşama darbe

Bugüne kadar Ada’da özerklik ve demokratik hakların korunması ve geliştirilmesi mücadelesi veren Demosisto Partisi gibi siyasi hareketlerin faaliyetlerinin ve üniversite öğrencileri başta olmak üzere çeşitli kesimlerin kamusal alanda gösteri ve toplantı gibi temel haklardan mahrum olacaklarına kesin gözüyle bakılıyor.

İlgili yasanın kongrede kabulünden bir gün önce bunun ilk işaretleri verilmiş ve Parti’nin kurucu başkanı ve gösterilerin sembol ismi olan Joshua Wong ve bazı üyeler, “Artık Hong Kong’da demokrasi mücadelesi sürdürülebilecek güvenlik ortamından söz etmek mümkün değil” diyerek partiden ayrıldıklarını açıklamışlardı.

Öte yandan, bağımsızlık yanlısı Hong Kong Ulusal Cephe lideri ve eski milletvekili Sixtus Baggio Leung ise Ada’daki faaliyetlerini sona erdirdiklerini açıkladı. 2015 yılında kurulan hareketin faaliyetlerini Tayvan ve İngiltere devam etmesi bekleniyor.  

Benzer şekilde, bir öğrenci birliği olarak 2016’da kurulan ve bağımsızlık söylemiyle gündeme gelen ‘studentlocalism’ de faaliyetleri Tayvan, Avustralya ve ABD’de sürdüreceklerini açıkladı.

“Tek ülke iki sistem” çöktü

Bununla birlikte, Ada yöneticisi Carrie Lam’ın yukarıda dikkat çekilen BM İnsan Hakları Komisyonu’na yaptığı açıklamada, “Ada’daki küçük bir grubun yasaları çiğnediği ve Ada halkının çoğunluğunun temel hak ve özgürlüklerinin korunacağı” konusunda açıklaması ise gerçeklerle bağdaşmıyor.

Özellikle 2019 yılı Haziran ayından başlayarak yıl sonuna kadar devam eden gösterilere zaman zaman Ada halkının neredeyse yarısının katılması, sorunun sadece küçük bir azınlık öğrenci grubunun tekelinde olmadığını açıkça göstermektedir.

Uluslararası çevreler yasanın kabulünün ardından, Hong Kong’da olası insan hakları ihlâllerine dikkat çekerken, Pekin yönetiminin düne kadar uluslararası kamuoyu önünde gururla dile getirdiği, ‘Tek ülke, iki sistem’ adı verilen yönetim biçiminin de çökmesi anlamına geliyor.

Ada’da karamsar gelecek

Bu gelişme, 1997 yılından bu yana Çin’e bağlı özerk bölge statüsündeki Hong Kong’da yeni bir dönemin başlangıcı anlamı taşıyor. Güvenlik yasası’nın uygulanmaya başlanmasıyla, uluslararası ve kozmopolit bir niteliğe sahip Ada’nın geleceği konusunda karamsar görüşler öne çıkıyor.

Sadece Ada halkının kamusal yaşamında çeşitli siyasal özgürlüklerin kısıtlanması ile sınırlı olmayan, aynı zamanda Ada’nın hem Asya-Pasifik bölgesi ve hem de küresel ekonomi içerisinde sahip olduğu yer ve önemin etkilenebileceği beklentisi hakim. Yüksek öğretim ve araştırma kurumlarıyla da öne çıkan Ada’da yaşanacak beyin göçünün, entellektüel birikimde azalmaya yol açması da olasılıklar arasında.

Doğu Asya’da önemli bir ticaret, teknoloji ve finans merkezi olarak ün yapan Ada, bu özelliklerinin bir yansıması olarak, özellikle ABD’nin Hong Kong özerk yönetimiyle özel ticari ve yatırım anlaşmaları bulunuyor. Bugünlerde söz konusu bu anlaşmaların geleceği tartışma konusu.

Öte yandan, eski sömürge yönetimi İngiltere’de bazı liderler ve sivil toplum kuruluşları İngiliz yönetiminden Hong Konglulara çalışma ve öğrenim hakları verilmesiyle vatandaşlığa alınabilmelerinin yolunun açılması talebinde bulunuyorlar.

Hong Kong’lular arasında özellikle gençler ve orta yaş profesyonellerin bu gelişme sonrasında başta Tayvan olmak üzere Asya-Pasifik bölgesinde Japonya, Güney Kore, Singapur, Avustralya gibi ülkelere göç edebilecekleri yönünde eğilimleri olduğu biliniyor.

Söz konusu bu süreçler, Ada’da siyasal ve toplumsal yaşamın giderek daha fazla Pekin’in nüfuzu altına girmesi anlamına gelecektir.

Ada’yı bekleyen karamsar gelecek bölge ülkeleri tarafından da hissedilerek gündeme getiriliyor. Örneğin, Güney Kore’den yapılan açıklamada, ulusal güvenlik yasasının etkilerinin Hong Kong Özerk Bölgesi ile olan sıkı ilişkilere zarar vermesinden endişe edildiğine dikkat çekiliyor.

Açıklamada, İngiltere-Çin arasında 1984 yılında yapılan anlaşma gündeme getirilerek Ada’nın özerk yapısının devamlılığına vurgu yapılarak Pekin yönetiminin aldığı karar dolaylı olarak eleştiriliyor. Ayrıca, bu gelişmenin ABD-Çin arasında doğuracağı gerginliğin bölge barışına olumsuz etkine de atıfta bulunuluyor.

2014 ve bugün

Hong Kong’da geçerli olacak söz konusu güvenlik yasası, özellikle 2014 yılından bu yana Ada’da yaşanan siyasal gelişmelerin zirve noktası kabul etmek gerekiyor.

Özellikle üniversite öğrencilerinin başını çektiği özgürlük yanlısı söylemler, Pekin desteğindeki Ada yönetiminin aldığı çeşitli kararlara tepki olarak gösterilerle varlığını ortaya koyarken, zamanla geniş halk kitlelerinin desteğini almakta zorlanmadığını kanıtladı.

Kabul edilen Ulusal Güvenlik Yasası, Ada’da siyasal yaşamda kısıtlamalar anlamına geldiği gibi toplumsal yaşamın da etkileneceğine kuşku yok.


8 Aralık 2019 Pazar

Hong Kong: ABD ve Çin arasında yeni bir kriz sahası (mı?)


Mehmet Özay                                                                                                                        08.12.2019

Çin Halk Cumhuriyeti’nin özerk bölgelerinden Hong Kong’da, Haziran ayından bu yana devam eden gösteriler giderek şiddet içerikli bir niteliğe bürünürken, uluslararası çevrelerden gelen tepkilerin Pekin yönetimi üzerinde siyasi baskıya evrileceği emareleri beliriyor.

Söz konusu gelişmeler, Ada yönetiminin suçluların yargılama süreçlerinin Ana Kıta Çin’de yapılmasına olanak tanıyan yasa tasarısı çalışmasına verilen sıradan ve yerel bir tepki olmanın ötesinde, çok daha kapsamlı bir anlam içerdiğini ortaya koyuyor. Ada özel valisi Carrie Lam tarafından geçen Mart ayında meclise sunulan yasa tasarısı geri çekilmiş olmasına rağmen, gösterilerin devam etmesi bunu kanıtlıyor.

Kimlik, Hak ve özgürlükler

Asya-Pasifik bölgesinin en önemli finans ve uluslararası ticaret merkezlerinden biri olan Hong Kong’da, yönetimin 1997 yılında İngiltere’den Çin’e geçmesinden itibaren Ada halkının tedrici olarak hak ve özgürlüklerden yoksun bırakıldıkları iddiası öne çıkıyor.

Bunun karşısında Ada halkı gösterilerle tepkilerini ortaya koyarken, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı devletler, Pekin yönetiminin 1984 yılında imzalanan, “Çin-İngiltere Ortak Deklarasyonu”nda ifade edilen hakların devamlılığını sağlaması çağrısında bulunuyor.

Özerk yönetimin sadece elli yıl (1997-2047) boyunca devam edecek olması, ardından Ada’da Pekin yönetimin mutlak egemenliği anlamı taşıyor. Bu durum, hiç kuşku yok ki, bugün yaşanan gelişmelerin anlaşılmasında kritik bir öneme sahip.

Bu bağlamda, Çin yönetimi 1997’den bu yana eğitimden, meclis idaresine ve demokratik haklara ile Ana Kıta Çin’den Ada’ya gerçekleşen göçlere kadar Ada’da kendi arzu ettiği siyasi ve toplumsal yapıyı tesis edecek bir politika izlerken, Ada halkı bu uygulamaların sahip oldukları özerk yönetim haklarının ihlâli olarak değerlendiriyor.

Ada halkı, kendini Ana Kıta Çin’den ayrıştırmak adına Hong Kongluluk kimliği üzerinden, liberal-demokratik değerlerle örülü bir içeriği olduğu vurgusu dikkat çekiyor.

Şemsiye Hareketi

2014 seçimleri öncesinde Pekin yönetiminin genel oy kullanma hakkı verileceği yönündeki sözünü tutmamasının ardından başlayan ve Şemsiye Hareketi (Umbrella Movement) olarak adlandırılan gösteriler bugünkü sürecin başlangıcını oluşturuyor.

Üniversite öğrencilerinin başını çektiği gösteriler, artık Ada’da günlük hayatın bir parçası haline gelirken, salt Ada’nın geniş cadde ve meydanlarında yapılan yürüyüşlerle de sınırlı değil.

Geçtiğimiz aylarda tanık olunduğu üzere, gösterilere Ada toplumsal yapısından neredeyse her kesimin katılımıyla milyonlara ulaşması, zaten tedrici olarak kalkmakta olduğu belirtilen hak ve özgürlükler noktasında yakın ve orta vadede ümitvar olmadıklarını gösteriyor.

Bu durum, Ada halkı ile sınırlı sayıda üyesi bulunan özel bir meclis tarafından belirlenen Ada yönetimi ve Pekin yönetimi arasında güvensizliğin inşası anlamı taşırken, sorunun çözümü konusunda taraflar arasında muhataplık sorunu da, başlı başına bir mesele olarak ortada duruyor.

Bu durum, gösterilerin altıncı ayına girdiği bu süreçte, bir yandan Ada halkının azımsanmayacak bir kesiminde karşılık bulan demokratik hak taleplerinden vazgeçmemeleri, öte yandan Ada yönetiminin de gösteriler karşısında güç kullanmakta farklı yöntemler uygulaması giderek büyüyen bir belirsizlik anlamı taşıyor.

Haklarının korunması, taleplerinin meşru zeminde dile getirilmesi yönünde araçlardan yoksun olan Ada halkı çözümü gösterilerde buluyor. Ada ve Pekin yönetimleri ise, özellikle gösterilerin meydanlardan havalimanına yön ve içerik değiştirmesindne itibaren başgösteren gelişmeleri ileri sürerek  göstericileri terörist eylemciler olarak lanse ediyor.

Tiananmen ruhu

Ada’da barışçıl olarak nitelendirilen gösterilerin şiddet içerikli boyuta taşınması akıllara 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı hadisesini getiriyor.

O dönemde, Çin’de özgürlük talebiyle başlayan gösteriler Çin ordusunun meydana tanklarla girmesiyle bastırılmıştı. Bugün Hong Kong’daki gösteriler ve buna karşı verilen tepkiler şimdilik böylesi bir boyuta ulaşmamış olsa da, böyle bir ihtimali akla getirtecek girişimlerin olmadığı da söylenemez. 

Örneğin geçen Ağustos ayının ortalarında, Ana Kıta Çin’de sınır boyundaki Shenzhen’de askeri birliklerin tatbikat hazırlığı bağlamındaki hareketliliği o günlerde doğrudan bir müdahale endişesini gündeme getirmişti. Çin’den yeni askeri birliklerin Ada’ya geçtiği konusu gündemde yer ederken, gösterilerin bir askeri hareketle bastırılması konusu şu ana kadar bir girişim söz konusu olmadı.

Bu çerçevede, göstericilerin hak ve talepler ile demokratikleşme konusundaki içeriğinin, sadece Hong Kong ile sınırlı kalmadığı, aksine seslerini Ana Kıta Çin’e ulaştırarak benzer bir toplumsal ve siyasal tepkiyi hareket geçirmeyi hedefledikleri gizli açık ortada.

Bu nedenle, Pekin yönetimi, özellikle kitle iletişim araçları üzerindeki sıkı kontrol ile Hong Kong’daki gelişmeleri geniş kitlelerden gizleme politikası uyguluyor.

Bu noktada, gösterilerin liderliğini yapan Demosisto Partisi farklı siyasi, sivil gruplarca ve halk desteğiyle sürerken, hem Ada’da hem de uluslararası arenada taleplerinin kabulu ve yüksek sesle desteklenmesi konusunda sergilediği çabalarda kararlı gözüküyor.

Sorunun uluslararasılaşması

Bu noktada, göstericiler, önce havalimanı ve ardından alışveriş merkezlerini mekân olarak seçmesi, önemli bir stratejik bir gelişmeydi. Böylece, siyasi taleplerini havalimanı üzerinden uluslararası arenaya, alışveriş merkezleri üzerinden de Ada’nın farklı toplumsal kesimlerine doğru yaygınlaştırmayı hedefliyorlardı ki, bunda da şu veya bu şekilde başarılı oldukları söylenebilir.

Bu stratejinin bir başka hedefi ise, kendilerine karşı güvenlik güçlerinin sergilemekte olduğu baskının farklı kesimlerce tanıklığına ve bir anlamda iddialarının daha geniş kesimlerce meşruiyet kazanmasının yolunu açmaktı.

Öte yandan, Ada’da şiddet eylemlerinin artmasına paralel olarak başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin ilgisi de buraya çevrilmiş durumda. Ada’da şiddetin sona erdirilmesi, güvenliğin ve istikrarın sağlanması konusunda Pekin yönetimine karşı Batılı liderler birbiri ardına açıklamaları dikkat çekiciydi.

ABD başkanı Donald Trump ile İngiliz hükümeti yetkililerinin açıklamalarıyla başlayan süreç, ABD senato meclisi üyeleri, Almanya başbakanı ve dışişleri bakanı ile Ağustos ayı sonunda Paris’te G-7 Zirvesi dolayısıyla biraraya gelen Avrupalı diğer liderlerin açıklamalarına konu oldu. Bu noktada, özellikle ABD ve Çin’in karşı karşıya gelmesi, zaten ticaret savaşlarına konu olan iki ülke ilişkilerinin daha da gerginleşmesi ve yeni bir kriz alanı olabileceği anlamı taşıyor. 

Pekin yönetimi, Batılı ülkelerden gelen eleştirileri iç işlerine müdahale olarak yorumlarken, Batılı liderler, Ada yönetiminin İngiltere’den Çin’e geçmesi konusundaki anlaşmanın ihlâl edildiği ve Pekin yönetiminin, Ada halkının özgürlüklerinin korunması konusundaki çağrısı bugüne kadar olumlu karşılık bulmuş değil.

Özellikle güvenlik güçlerinin müdahalesinin ölümlü vakalara yol açmasında ortaya çıktığı üzere, Ada’da özerk yapının varlığına yönelik müdahalelerin artması karşısında ABD senatosunda, “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası”nın görüşülmesi ve Pekin yönetimi üzerinde siyasi baskının tesisi konusunda girişimler gündemde.

Bu dış baskılar karşısında Çin yönetimi, 1997 yılından bu yana Ada’da var olan “tek devlet iki sistem” modelini göz ardı etmezken, devlet başkanı Şi Cinping’in çeşitli açıklamalarında da görüldüğü üzere Hong Kong, Çin toprağı kabul edilerek egemenlik hakkı iddiası ile buradaki icraatlara meşruiyet kazandırılmaya çalışıyor.

Bu gelişmeler, Hong Kong’un son derece hassas bir dönemden geçtiğini ortaya koyuyor. Göstericiler haklarını koruma konusunda kararlı gözükürken, Pekin yönetiminin altı ayı bulan bu gelişmelere daha ne kadar izin vereceği veya bu gelişmeleri nasıl yöneteceği konusu belirsizliğini koruyor.

“Ekonomi-Politik”, Açık Medeniyet, Yıl 3, Sayı 20, 2019-Aralık.

30 Kasım 2019 Cumartesi

Hong Kong’daki gelişmeler ABD’den “Hong Kong Yasası” ile tepki / The reaction of the US Government to the developments in Hong Kong


Mehmet Özay                                                                                                                         30.11.2019

ABD senatosunca hazırlanan, “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası” Başkan Donald Trump tarafından geçen Perşembe günü imzalandı.

Geçen Haziran ayında Cumhuriyetçi bazı senatörlerin girişimiyle gündeme gelen ve Demokratların da desteğiyle sanot ve temsilciler meclisi’den geçen yasanın başkan tarafından imzalanması Hong Kong için önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

ABD Başkanı Donald Trump ve Demokratlar arasında yaşanan çatışma nedeniyle imzalanıp imzalanmayacağı kuşkulu olan Hong Kong yasası nihayetinde senatoda kabul edilerek başkan tarafından imzalandı. Bu durum, Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında bu konuda benzer bir siyasi tutum olduğuna işaret ediyor.

Trump daha önce yaptığı bazı açıklamalarda Hong Kong’daki gelişmeleri ayaklanma olarak adlandırmış ve Çin’in iç işi olduğuna vurgu yapmıştı. Ancak Trump’un söz konusu yasayı imzalamış olması, bugüne kadar sergilediği çelişkilerle dolu yönetiminin bir parçası olarak da anlaşılmaya elveriyor.

Washington’da kabul edilen Hong Kong Yasası, ABD yönetiminin Ada’daki gösterileri ve göstericilerin siyasi taleplerine desteği anlamına geliyor.

Bu kararın çıkmasında Hong Kong gösterilerini yönlendiren demokrasi yanlısı gruplar özellikle de Demosisto Partisi’nin başkanlığını yürüten Joshua Wong ve arkadaşlarının lobi faaliyetlerinin de yadsınamaz bir rolü bulunuyor.

Bu yasa, özellikle geçen Ağustos ayından bu yana özellikle Almanya, Fransa, ABD’den gelen tepkilerin bir anlamda resmiyet kazanması olarak değerlendirilebilir. Öyle ki, Hong Kong’da demokrasi yanlıları, diğer bazı Batılı ülkelerden de ABD gibi benzer yasalar çıkartmalarını talep etmeleri sürecin bununla sona ermeyeceğine işaret ediyor.

Pekin tepkili

Son altı aydır meydanları dolduran ve zaman zaman şiddet eğilimlerinin arttığı Hong Kong’da bu yasaya göstericilerin tepkisi olumlu olurken, Pekin yönetimi ABD’yi iç işlerine karışmakla suçluyor.

Washington’dan gelen bu karar hiç kuşku yok ki, Hong Kong’da geniş kitlelerin siyasal talepleriyle ortaya çıkan gösterilerin başlamasından bu yana uluslararası çevrelerden gelen tepkilerin en önemlisi olarak kabul etmeye değer yönler içeriyor.

Hong Kong’u son dönemde uluslararası siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşıyan husus, Pekin’in tek parti rejimi ile Hong Kong’a verilen özerk yönetim yapısının işleyişi ve Ada halkının talepleri arasındaki uyuşmazlıklar oluşturuyor.

Pekin yönetimi bu gelişmeyi iç işlerine müdahale olarak değerlendirirken, bunun tepkisiz kalmayacağı ve karşılık verecekleri açıklaması yaptı. ABD-Çin ilişkilerinde son birkaç yıldır belirleyici olarak öne çıkan ‘ticaret savaşları’ olarak adlandırılan sürecin bu gelişmeden etkilenebileceğine dair ifadeler gündeme geliyor.

Çin, her ne kadar, ABD’den gelen söz konusu bu kararı, ticaret görüşmelerinde bir baskı aracı olarak kullanacağını ifade etse de, bunu nasıl yapabileceği konusunda belirsizlik olduğunu da söylemek gerekiyor.

1997 Kararı

Hong Kong, 1997 yılından bu yana Çin’e bağlı özerk bir yönetim bölgesi. Bununla birlikte, İngiltere ve Çin arasında 1984 yılında imzalanan ‘Çin-İngiltere Ortak Deklarasyonu’yla ilân edildiği üzere Çin’de hakim tek parti rejimine karşılık, Hong Kong’da liberal yasaların hakim olduğu bir yapı elli yıl boyunca uygulanması öngörülüyor.

Dünyada bir başka örneği olmayan ve “tek devlet, iki sistem” adıyla anılan bu yönetim biçimi, bir başka anlamda Ada’nın 1997-1947 yılları arasında, yani elli yıllık süre zarfında Çin’e tedrici olarak bağlanması anlamı taşıdığını söyleyebiliriz.

ABD’nin bu süreçte Hong Kong’la ne gibi bir ilişkisi olduğu sorusu aslında yukarıda değinilen ‘Yasa’ ile yakından bağlantılı. Öyle ki, ABD ‘tek devlet, iki sistem’den hareketle Pekin yönetiminden bağımsız olarak Hong Kong ile özel ticari statüde karşılıklı ticari faaliyetlerini yürütüyor.

Ticaret ve demokratik haklar

ABD yönetimi Hong Kong’la özel ticari anlaşmasını Ada’da var olan demokratik hakların uygulanmasına bağlı kabul ediyor. Bu nedenle başkan Trump’ın imzaladığı Hong Kong Yasası Ada’da bu demokratik hakların ihlal edilip edilmemesini araştırılmasını öngörüyor. Herhangi bir ihlal durumunda ise ABD-Hong Kong arasında ticari ilişkileri etkileyebilecek gelişmeler yaşanabilir.

Yasanın giriş cümlesi, “Bu yasa tasarısı Hong Kong’un ABD yasalarına göre statüsünü belirlemekte ve Hong Kong’da insan hakları ihlallerinden sorumlu olanlara yönelik yaptırımları ele almaktadır” denmektedir.

Böyle bir ihlâlin olması halinde ticari yaptırımların yanı sıra, Çin ve Hong Kong’lu bazı yöneticilere yönelik seyahat engeli söz konusu olabilecek.

İhlal durumunda uygulanması beklenen yaptırımlar, ABD ve Çin arasında ticaret alanında zaten var olan sorunun daha da karmaşık bir hâl almasına neden olabilir.

Tek devlet iki sistem ve eleştiriler

‘Tek devlet, iki sistem’ uygulamasının öyle anlaşılıyor ki, Hong Konglular, Çin ve Batılı ülkeler nezdinde farklı şekillerde anlaşılmakta ve uygulanmakta.

Temelde İngiliz sömürgeciliği döneminde var olduğu söylenen özgürlüklerin korunmasının anlaşılması gereken bu siyasi yönetim biçiminde Çin tek parti yönetimi, Hong Kong idaresi üzerinde gücünü kullanarak tedrici olarak siyasi ve toplumsal değişimlerin önünü açma yolunda adımlar atıyor.

Bugün gelinen noktada da, aslında böylesi bir durum söz konusu. Geçen altı boyunca, zaman zaman milyonlarca kişinin katıldığı gösteriler Ada’da çeşitli suçlardan yargılananların Çin yönetimine iadesini öngören bir yasa tasarısı sürecinin ardından gelişti.

Ada özel idaresinin baş yöneticisi Carrie Lam bu yasayı 23 Ekim’de resmi olarak yasayı geri çektiğini açıklasa da, gösterilerin devam etmesi aslında Hong Konglular nezdinde tepkinin bir tek yasama süreci ile ilgili olmadığını ortaya koyuyor.

Çin yönetiminin ABD’den gelen bu karara tepkisinin ardında sadece Hong Kong meselesinin olduğunu düşünmek yanlış olur. Çünkü Çin yönetimi, söz konusu bu sisteminin ‘başarılı’ olarak uygulanmakta olduğunu tüm dünyaya kanıtlama uğraşı veriyor.

Bununla aynı zamanda, Tayvan’a da benzer bir yönetim modeli sunmak suretiyle, kendini de facto bir devlet olarak gören Tayvan’ı da, zaman içerisinde bir anlamda eyalet düzeyinde kendisine bağlı bir siyasi yapı olarak görmek istiyor.

Son altı aydır süren gösterilerin ardından ABD senatosunun aldığı karar, söz konusu bu yönetim biçiminin sorgulanabilirliği anlamı taşıyor. Ve Çin yönetimi ABD’de alınan bu karara verdiği ilk tepkilerde tehditkâr bir uslüp kullansa da, pratikte nasıl bir yöntem izleyerek ABD’ye karşılık vereceğini zaman gösterecek.

Aslında ABD’de alınan bu karar sürpriz değil. Zaten bir süredir konuşulan ve Hong Kong’taki gösterilerin genç liderlerinin ABD makamları nezdinde gerçekleştirdikleri lobi faaliyetleri  ile gündeme gelmişti.

Eylül ayından itibaren Avrupa ve ABD’den çeşitli düzeylerde ziyaretlerle Hong Kong’daki sorunu yakından takip eden Batılı çevreler, ABD Senatosu’nun kararıyla Çin Halk Cumhuriyeti’yle farklı bir düzeyde karşı karşıya gelmeleri anlamı taşıyor.

Ancak yukarıda da değinildiği üzere ABD’li bazı senatörlerin Haziran ayından itibaren Hong Kong yasası üzerinde çalışmaları bu konunun ABD senatosunun gündemine daha öncesinde girdiğini kanıtlıyor.

Alman şansölyesi Angela Merkel, ABD senatosundan Cumhuriyetçi senatör Marco Rubio’nun ziyaretleri, Paris’teki G-7 zirvesi’nde Çin yönetiminin Hong Kong’da özgürlükleri kısıtlamasına karşı verilen mesajlar hiç kuşku yok ki bu sürecin önemli adımlarıydı.


25 Kasım 2019 Pazartesi

Hong Kong’ta seçim galibiyeti ve gösterilerin geleceği / Victory in election and the future of demonstrations in Hong Kong


Mehmet Özay                                                                                                                         25.11.2019

Hong Kong’da hafta sonu yapılan yerel seçimlerde, muhalefetin önemli bir oy çoğunluğu ile başarılı çıkması, Haziran’dan bu yana uluslararası gündeme dev gösterilerle gelen Ada’da yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor.

Meclis üyelikleri için Pazar günü yapılan seçimde Demokratlar Birliği (Pan Democrats) adıyla muhalefet gruplarını temsil eden koalisyon toplam 452 sandalyeden 347’sini, demokrasi yanlısı bağımsızlar 45’ini ve Çin yönetimine destek verenlerin oluşturduğu adaylar ise 60’ını kazandı. Bu sonuca göre, demokrasi yanlısı gruplar 18 ilçe meclisinin 17’sinde çoğunluğu elde etti.

Bu sonuçların önemi, seçime katılan seçmen sayısının 2.94 milyonla yüzde 71’lik bir orana tekabül etmesi gibi, Ada seçim süreçlerinde önemli bir gelişmeye işaret ediyor. Örneğin, bundan dört yıl önce yapılan seçimlere 1.47 milyon kişinin katıldığı hatırlandığında, Ada’da aradan geçen süre zarfında siyasal eğilimlerde önemli bir farklılaşma ortaya çıktığı gibi, değişim yönündeki bu farklılaşmanın doğrudan bir yansıması olarak seçime katılım oranında artış olduğunu söylemek mümkün.

Elde edilen bu yüzde 86’lık başarı hiç kuşku yok ki, son altı ayda verilen mücadelenin de bir yansımasını oluşturuyor. Ada’nın toplumsal gerçekliğinde görece varsıl ve yoksul kesimlerin yaşadığı bölgeler ayrımı gözetmeksizin demokrasi yanlılarının yüksek oy alması, Ada yönetimine ve Pekin rejimine yönelik eleştirilerin salt üniversite öğrencileri ile sınırlı olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Ada yönetiminin tepkisi

Pazar günkü seçimlerde elde edilen sonuç, Ada’da demokratik koşulların oluşması halinde ne tür bir sonucun ortaya çıkabileceğinin en iyi örneğini ortaya koyarken, başta Hong Kong yönetimi ve Ana Kıta Çin’de hiç kuşku yok ki tereddütle yaklaşılan bir sonuca işaret ediyor.

Hong Kong baş yöneticisi sıfatını taşıyan Carrie Lam seçim sonrasında yaptığı açıklamada sonuçlara saygı duyduklarını belirtirken, “barış, güven ve düzen ortamının devamını diledikleri” yönündeki sözleriyle gösterilere atıf yapmaktan da geri durmadı.

Lam’ın açıklamasında belki en önemli husus, yerel seçimlerin Ada halkının memnuniyetsizliğinin bir yansıması olduğunu söylemesiydi. Bu durum, açıkçası bir öz eleştiri niteliği taşımakla kalmıyor, aslında salt Ada yönetimine değil, onun ardındaki güç olan Pekin rejimine dolaylı bir göndermeyi de içeriyor.

Meclis üyeliğinin geniş toplum kesimlerine ulaşmada önemli bir araç olduğu düşünüldüğünde, bugün elde edilen başarının Ada’da muhalefet ruhunun artarak devam edeceği şeklinde yorumlanabilir.

Şiddet ve değişim talebi

Aylar boyunca devam eden gösteriler, özellikle geçen hafta Politeknik Üniversitesi kampüsünde yaşananlar gelişmelerle güvenlik güçlerinin son bir hamlesi, göstericilerin ise pes ettiği yönünde yorumların ortaya çıkmasına yol açıyordu.

Bu durum, gösterilerde artık sona mı yaklaşılıyor sorusunu akıllara getirirken, dün yani Pazar günü yapılan yerel seçimlerde demokrasi yanlısı grupların aldığı sonuçlar, Ada’da siyasi ve toplumsal taleplerin yeni zeminler üzerinde devam edeceği anlamı taşıyor.

Özellikle son dönemde, şiddet eğilimlerine yol açtığı ileri sürülen bazı grupların varlığına yönelik eleştirilerde haklılık payı olduğuna kuşku yok. Bununla birlikte, genel halk kesimlerinden de geldiği gözlenen bu eleştiriye rağmen, genel seçmen kitlesi gelişmeler karşısındaki tutumunu oylarıyla ortaya koyarken, gösterilerin genel eğilimini dikkate almış olması da ayrı bir toplumsal duyarlılık olarak karşımıza çıkıyor.

Yeni dönem

Bu seçim başarısının ne anlama geldiğini, 2015 seçimlerinden bu yana ilçe meclislerinin tamamını Çin yanlısı kesimlerin temsil ettiğini hatırlatarak ortaya koymak mümkün.

Aradan geçen üç yılı aşkın süre zarfında Hong Kong yönetimi üzerinde Ada halkının demokratik taleplerine muhalif bir politika izlenmesi bugünkü sonuçların oluşmasında hiç kuşku yok ki önem arz ediyor.

Ada siyasal yaşamında ilçe meclislerde halkın oy kullanım hakkına olanak tanınırken, Ada yöneticisi ve meclisini belirleme hakkının sınırlı sayıdaki kitle tarafından karar verilmesi demokratik uygulamada karşı çıkılan temel hususlardan birini oluşturuyor.

Öyle ki, Çin yönetiminin 2014 yılı seçimlerinde halkın oy kullanma hakkı tanıyacağı yolundaki sözünü yerine getirmemiş olması, aradan geçen süre zarfında ortaya çıkan toplumsal ve siyasal tepkinin nedenini oluşturuyor.

Çin yönetiminin bu hakkı tanıması, kendinden bir lütuf değil, 1984 yılında imzalanan Çin-İngiliz Ortak Deklarasyonu ve Temel Yasa gereği olduğunu hatırlamak gerekiyor. Halkın gösterilerle ortaya koyduğu tepkinin adalet arayışının bir yansıması olurken, bugün yerel meclislerde çoğunluğu muhalefetin kazanması da bu konudaki duyarlılığın ne denli yüksek olduğuna işaret ediyor.

Bu durum, Çin yönetimi tarafından başarılı bir sistem olduğu argümanıyla gururla ortaya konulan ‘tek devlet iki sistem’ anlayışının halkın temel demokratik haklarının ortadan kaldırılmasına hizmet eden bir sisteme evrilmesi olarak yorumlanmaya olanak tanıyor.

Özellikle 2014 yılından itibaren başgösteren seçme ve temsiliyet haklarına getirilen engellemeler, sadece üniversite öğrencilerini değil, bu öğrencilerin aileleri ve geniş toplum kesimlerinin de ortak bir noktada birleşmelerine neden oluyor.

Öyle ki, Çin yönetimine tam bağımlılık sürecinin başlayacağı 2047 yılı ve sonrasına dair umutsuzluğun artışı anlamı da taşıyor.

Gösterilerde gelinen aşama

Seçimler öncesinde yaklaşık bir hafta boyunca Hong Kong’da güvenlik güçleri ile üniversite öğrencilerinin karşı karşıya geldiği son mekân olan Politeknik Üniversitesi kampüsüydü.

Kampüste konuşlanan ve güvenlik güçlerine teslim olmayan sayısı bini aşkın öğrenciden çok azının kampüste olduğu bilgisi eylemde sona gelindiğine işaret ediyordu.

Ada caddelerini ve meydanlarını dolduran yüzbinlerin ardından, üniversite öğrencileri tarafından önce havalimanı ardından bazı alışveriş merkezlerinde sürdürülen gösterilen nihayet kampüse kadar gelmesi, akıllara Pekin destekli Ada yönetiminin başarılı olduğu sonucuna ulaştırıyordu.

Bu durum, Pazar günü yapılacak seçimlerin bir tür bu kaos ve anarşi ortamına yol açacağı endişesini de beraberinde getiriyordu. Ancak seçimlerde yüksek katılım ve barışçıl ortam, en azından bazı kesimlerin beklentilerini yanlışlamış oldu.

Seçimlerde elde edilen büyük başarının, artık Ada’da gösterilerin olmayacağını düşünmek yanlış. Tepkilerin devam edeceği ancak bunun stratejik bir değişiklikle gündeme getirileceğini düşünebiliriz.

2014’den bu yana ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında, Pekin güdümündeki Ada yönetimi ile Ada halkının önemli bir bölümü arasında toplumsal bir barış ortamının oluştuğu veya en azından yakın gelecekte oluşabilmesi mümkün gözükmüyor. Başta Ada yönetimi olmak üzere Pekin’deki siyasi karar mekanizması da Ada’daki seçim zaferini nasıl yorumlayacağı ve ne tür politikalar hayata geçireceğini zaman gösterecek.