11 Haziran 2026 Perşembe

Sabri Orman ve İslam İktisadı / Sabri Orman and Islamic Economics

Mehmet Özay                                                                                                                             11.06.2026

Sabri Orman Hoca’nın vefat yıldönümü vesilesiyle kısa bir yazıyla kendisini anmak ve ortaya koyduğu akademik, entellektüel düşüncesinden bir parçasını gündeme getirmek istiyorum.

Hoca’nın vefatının altıncı yılı dolayısıyla bugün bir vakıf üniversitesi’nde yapılan etkinliğe dinleyici olarak katılmayı arzu etmiş olsam da, böyle bir maddi alt yapının yapılmamış olduğunu sonradan fark ederek, bu gelişmeye üzüldüğümü belirtmek isterim.

Nejatullah Siddiqi

Bugün, yine benzer bir şekilde bulunduğumuz mekânda, son dönemde yetişmiş Hindistanlı bilim insanlarından, merhum Mohammed Nejatullah Siddiqi Hoca’ya adanan bir eserin tanıtımı ve bu bağlamda düzenlenen bir panele dinleyici olarak katılmam dolayısıyla, Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam İktisadı’ konusundaki görüşlerinin ülkede sınırlı bir çevreyle kalmaması gerektiğini bana hatırlattı.

Kıymetli İmtiyaz Yusuf Hoca ile rahmetli Nejatullah Siddiqi’nin yeğeni Mohammad Ahmadullah Siddiqi’nin editörlüğünü yaptığı ve Malezya başbakanı Enver İbrahim’in Önsöz ile katkıda bulunduğu çalışma, Siddiqi Hoca’nın İslam Ekonomisi alanında yenileştirici ve diriltici katkısına binaen gelişmeleri ele alıyor.

Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam Düşüncesi’ çerçevesinde yapılaşan bir kurumda hem, fiili olarak yer almış ve hocalık yapmış olması ve aynı zamanda yukarıda dikkat çektiğim, İslam İktisadı alanındaki yaklaşımlarını geliştirme fırsatı bulmasını önemli bir imkân olarak görmek gerektiği kanaatindeyim.

Gazali ve İslam İktisadı

Sabri Hoca’nın, İstanbul Üniversitesi’nden 1981 yılında tamamladığı doktora tez çalışması Gazali’nin İktisat Felsefesi konulu olduğu biliniyor.

Ve ardından, 1984 yılında bir eser olarak yayınlanmasıyla geniş kamuoyunun ilgisine sunulmuştu. İslam düşüncesinin binyılcı yaklaşımlarında önemli yer alan Gazali’nin bir iktisatçı olmadığı malum.

Ve Sabri Hoca çalışmasında Gazali’nin “sistematik bir İslam ekonomisi teorisi” geliştirmediğini de ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Gazali’nin, “toplumsal gerçeklik” bağlamında ihtiyaç duyduğu noktalarda iktisat alanına dair görüşleri paylaştığı görülür.

Örneğin, Sabri Hoca, meşhur Ihya al-Ulum ad-Din adlı eserde, Gazali’nin iktisata dair görüşlerini sistematik olarak geliştirip bir bölüm altında yer vermediğini hatırlatıyor.

Bununla birlikte, Gazali’nin ortaya koymuş olduğu ve ‘geniş İslam düşüncesi’ olarak adlandırabileceğim ‘ilmi yaklaşımların’dan hareketle -tıpkı eğitim, İslam hukuku, tasavvuf gibi çeşitli alanlarda olduğu gibi ‘iktisat’ alanında da bir başvuru kaynağı olma veya bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ‘bilgi ve ilham’ alınabilecek bir kaynak olma nitetiği taşıdığına kuşku yok.

Sabri Hoca’nın, Gazali’yi iktisat bilimi çerçevesinde ele alıp işlemesi hiç kuşku yok ki, iki açıdan önemlidir.

İlki, Gazali gibi İslam tarihinin gayet önemli ve belki de, ilk evrensel dönüm noktalarından birinde ortaya çıkıp, bu dönemi belirleyen isim veya isimlerden biri olmasıdır.

Bilginin İslamileştirilmesi

İkincisi, 20. yüzyıl son çeyreğinde gündeme gelen ‘bilginin İslamileştirilmesi’ olarak adlandırabileceğimiz alanın giderek akademik kurumlarda ve düşünce dünyasında giderek yer edinmesidir.

Hiç kuşku yok ki, bu akademik ve düşünce ikliminin temel ve gerçekçi toplumsal ihtiyaçların zorlamasıyla ve talebiyle ortaya çıktığı da bir başka husustur.

Bu anlamda, ‘pür bir İslamlaşma’dan ziyade, toplumsal gerekçeleri olan bir maddi zemin üzerinden, İslami bilginin iktisadi alana dair verilerini Gazali üzerinden ele alıp değerlendirmek kıymetli bir çabayı gerektirirdi.

Sabri Hoca’nın, -haddimi aşmayarak söylemem gerekirse, yaptığı tam da buydu.

‘Pür bir İslamlaşma’dan kasıt, İslam İktisat bilgisini salt iktisat bilgisi olarak anlama çabasına tekabül ettiğidir. Bunda hiç kuşku yok ki, zararlı bir yön bulunmuyor.

Toplumsal adalet

Ancak, vurgulamak istediğim husus, Sabri Hoca’nın, Gazali ve İktisat bağlamını, 20. yüzyılda yüksek sesle gündeme getirmeyi gerektirecek koşulların ortaya çıkmış olduğudur.

Gazali’de iktisat olgusunu işlerken, Hoca’nın dikkate aldığı kavramsallaştırmalardan önde geleninin belki de, ilkinin ‘toplumsal adalet’ olduğu görülür.

Bir hukuk bilim kavramı olan ‘adalet’in, ekonomi alanında karşılık bulduğuna şaşırmak gerekmiyor.

Nihayetinde, psikolojisinden, tüketimci boyutuna değin iktisadi davranışın neye tekabül ettiği meselesinde ‘adalet’, kaçınılmaz bir önem arz ediyor. Bu hususa, burada detayıyla girmeye gerek görmüyorum ve yeri de değil.

Ancak kastetmek istediğim, İslam düşüncesi bağlamında ekonomik faaliyetlerin yerinin adil olmak, adaletli olmak ile birlikte gerçekleştirildiği veya gerçekleştirilmesi gerektiği yönündeki bir iddianın varlığıdır.

Bir öneri: “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi”

Dikkate almak istediğim bir diğer husus, Gazali’nin iktisat felsefesine dair görüşlerinden hareketle Sabri Hoca’nın bütünlüklü bir “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi” fikrini ortaya atmış olmasıdır.

Hoca’nın bundan kastı, İslam İktisadına dair eserler kaleme almış, görüşler ortaya koymuş İslam düşünürlerinin, ilim adamlarının eserlerinin biraraya getirilmesi ve bu geniş eserler üzerinden, kapsamlı bilimsel çalışmaların ortaya konulmasıdır.

Bu çabanın temel yapısal amaçlarından biri, “teorik bir perspektifle’ hareket etmektir.

Bu çabanın, aynı zamanda biraraya getirilen tüm birincil ve ikincil kabul edilebilecek kaynaklardan hareketle İslam ekonomi teorisi veya teorileri başlığı altında çalışmaların yapılabileceğidir.

Bu yaklaşımın ‘bir ideal’ olduğu görüşüne kısmen katılabiliriz...

Ancak, bu ideali gerçekleştirebilme yetisinin olduğunu da unutmamak gerekir. Bu çabanın maddi boyutu kadar, ilmi, akademik çaba ve istikrara ihtiyaç olduğu da bir o kadar gerçek.

Bugün, merhum Nejatullah Siddiqi Hoca’ya ithaf edilen bir eserin tanıtımı vesilesiyle gerçekleştirilen panele katılan Prof. Shahed İbrahim Mohsin Khawaja Hoca’nın, İslam ekonomisine dair ‘teorik çalışmaların’ gayet azlığına yaptığı vurguyu burada hatırlatmak ve merhum Sabri Hoca’nın tasarımladığı bilimsel çabanın ne denli önemli olduğuna bir kez daha işaret etmek isterim.

Bu vesileyle, Sabri Hoca’ya Allah rahmet dilerim. Ruhu şad olsun...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sabri-orman-ve-islam-iktisadi-sabri-orman-and-islamic-economics/

10 Haziran 2026 Çarşamba

Letta, Delors ve ‘Avrupa’yı Düşünmek” / Letta, Delors and ‘Thinking Europe”

Mehmet Özay                                                                                                                             10.06.2026

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan gerilimli dönemin, her iki tarafın mensubu olduğu Batı medeniyeti bağlamında kırılmalara yol açması beklentisi yok değil.

Bununla birlikte, her iki bölge, aynı medeniyet çerçevesi içerisinde yer almakla birlikte, kendini farklı alanlarda temellendirme konusunda çekingen davranmıyor.

İki taraf arasında bu yöndeki son gelişmeler özellikle, NATO tartışmaları, gümrük tarifeleri bağlamında ticaret anlaşmaları ve de Avrupa sınırlarına tekabül eden Grönland’ı ‘işgal’ tasarımıyla gündeme gelen gerilimlerin, daha çok Avrupa’nın uyanmasına ve de kendine gelmesine yol açtığı yönünde son dönemde yapılan açıklamalar dikkat çekicidir.

Bu noktada, İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın katıldığı bir televizyon programında ortaya koyduğu söylem sadece, ABD başkanı Donald Trump’ın, AB’ye yönelik eleştirilerine ve de tehditlerine sıradan ve gelişigüzel bir cevap mahiyeti taşımıyor.

Bunun ötesinde, bir anlamda, AB’nin siyasal ontolojisine dair kayda değer açılımların bünyesinde barındırmasıyla dikkat çekiyor.

Letta’nın söylemiyle ortaya konulan tartışmanın temel dinamikleri bakımından bugünün eseri olmadığını aksine, yirminci yüzyılın son on yıllarında yine, AB bünyesi içerisinde yaşanan değişim süreçlerinde belirlenen teorik ve pratik açılımlarla bağlantılı olduğunu söylemek mümkün.

Bu noktada Letta’nın görüş ve yaklaşımlarını, AB Komisyon başkanlığı yapmış olan Fransız Jacques Delors’ın düşünce sistemaği ve pratik uygulamalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Letta, “küresel güçler” diyerek hedef aldığı ABD ve Çin karşısında, “AB’nin her iki gücün sömürgesi olmaması gerektiği”ne vurgu yapıyor. Letta’nın bu çıkışı temelleri, 2024 yılında yayınladığı bir rapora dayanıyor.

Ortaya koyduğ söylemle, Avrupa Birliği’nin bir süredir maruz kaldığı çelişkilerle dolu gerçekliği aşmada, rotayı daha rekabetçi bir Avrupa olgusu üzerine dayandırıyor Letta.

Bununla anlaşılması gereken husus, ABD’nin yenilikçi teknolojik gelişmişliği ile özellikle Çin’in, bu yüzyılın başından bu yana ortaya koyduğu kalkınmacı modernleşmenin küresel güçler arasında yol açtığı gerilim ve çatışmacı ortamda AB’nin geri kaldığı konusundaki söylemlere karşılık gelecek cevaplar üretilmesidir.

Latte, bunu 2024 yılındaki raporuyla ortaya koyuyor...

Bilgi teknolojisi

Latte’nin vurgusu, Avrupa ticaret ve ekonomisinin bütünlüklülüğü ile sınırlı olmayan aksine, bu olguyu aşan bir yaklaşımla “Bir Piyasa’dan Daha Çoğu” (Much More than a Market) adını verdiği raporunun ana omurgasını “bilgi ekonomisi” teşkil ediyor.

“Bunun alt birimleri nelerdir?” diye soruşturduğumuzda ise, karşımıza enerji birliği, dijital hizmetler, sermaye piyasalarında birlik gibi gayet kritik alanlar çıkıyor.

Letta, bu ve benzeri alanlarda, “güçlü bir endüstriyel strateji” bağlamına vurgu yaparken bunun, “Endüstriyi Hızlandırma Yasası” olarak adlandırılabilecek kavramsal ve yasal zeminini de ortaya koyuyor.

Yasal zeminin iki yıl zarfında tamamlanması beklenirken, ortaya konulan bu alanların bugün yerel toplumsal yaşamdan küresel toplumsallığa değin çok yönlü etki gücüne sahip olduğu herkesin malumu olsa gerektir.

Letta’nın raporu ile ortaya konulmak istenen çabayı bu nedenle, sıradan bir teknoloji yarışı olarak algılamak yerine, belki de yine, Trump’a atıfla medeniyet zaafiyetle anılmaya çalışılan AB’nin bir sıçrama girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Letta bu yasa girişimi ile, tüm AB sınırlarında ve bütün üye ülkeleri içerecek kapsamlı ve bütüncül endüstrileşmeye vurgu yapıyor.

Delors’la bağlantısı

Letta’nın gündeme taşıdığı ve kanımca ‘Yeni Avrupa’ olarak adlandırılmayı hak eden kalkınmacı tasarımını, 1985-1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu başkanlığı görevini yürüten Fransız Jacques Delors’ın, Avrupa’yı temelden yapılandıran yenilikçi politikalarının devamı olarak adlandırmak mümkün.

Örneğin, Delors’un on yıllık komisyon başkanlığı görevinde “tek piyasa, AVRO, Schengen, genişleme ve Erasmus, birlik fonu (cohesion funds), toplumsal diyalog ve toplumda dezavantajlılara yardım” gibi başlıklar altında toplanan alanlardaki yenilikçi yaklaşımıdır.

Tüm bu hususların ortaya konmuş olması, o dönem itibarıyla Avrupa’nın kendi iç çelişkilerini aşmak kadar, belki de, -her ne kadar sonuna yaklaşmakta olsa da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sistemine karşı durabilmenin teorik ve pratik yaklaşımı olarak değerlendirmek mümkün.

Bugün Letta’nın ortaya koymakta olduğu çabayı kanımca, Avrupa’nın yüzyılın başından itibaren çeşitli nedenlerle ve de tedrici olarak duraklamasına yol açan süreci, yeniden ve de yenilikçi politikalarla alt etme niyeti ve çabası olarak görebiliriz.

Delors ve Letta kalkınmacı kurgularındaki benzerlikler “rekabetçilik, işbirliği ve dayanışma” olgularında ortaya çıkıyor.

Küresel gerilimlerin giderek arttığı günümüzde güç merkezleri arasında Avrupa Birliği’nin kendine yeniden yer açma çabası Avrupa siyasi liderlerinin gündeminde.

Bugün bunların başında İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın öncüsü olduğu anlaşılan girişim teşkil ediyor.

Letta, AB’yi bütüncül anlamda ele alan teorik yaklaşımını küresel güçler dengesinde belirli alanlarda yoğunlaştırarak pratiğe geçirilmesini teklif ediyor.

Bu sürecin, AB’nin karşı karşıya kaldığı kriz ve sorunlara yönelik ilk cevap arayışı olmadığı ortada.

Bu nedenle, Letta’nın siyasal ontoloji ile anlaşılması gereken yaklaşımını, 20 yüzyıl son çeyreğinde ortaya koyduğu düşünce çerçevesiyle AB’nin yapılaşmasını belirlemiş olan Fransız Delors’la bağlantılandırmak mümkün.

Trump’ın sözlü saldırılarına ve fiili icraatlarına rağmen, AB bünyesinde birlik olgusu bugün çok daha farklı ve kapsamlı boyutlarıyla ortaya konulmaya çalışılıyor. Bu gelişmeyi yakinen izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/letta-delors-ve-avrupayi-dusunmek-letta-delors-and-thinking-europe/

9 Haziran 2026 Salı

Singapur-Afrika ilişkilerinde yeni safha / A new process in Singapore-Africa relationships

Mehmet Özay                                                                                                                             09.06.2026

Singapur devlet başkanı Tharman Shanmugaratnam resmi ziyaretlerde bulunmak amacıyla  Doğu Afrika’da...

Söz konusu ziyaret, Tanzanya devlet başkanı Samia Suluhu Hassan’ın resmi daveti üzerine gerçekleşirken, hedefte Doğu Afrika Birliği (East African Community-EAC) ve Singapur arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalanması bulunuyor.

Ziyaret aynı zamanda iki ülke ilişkilerinin 45. yılına denk gelmesiyle de önem arz ediyor.

Başkan Shanmugaratnam’ın Tanzanya ziyareti 8-10 Haziran günlerini kapsıyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam ile Tanzanya devlet başkanı Hassan arasında gerçekleşen bugünkü görüşmelerin gayet samimi geçtiği ve hedef odaklı olduğu anlaşılıyor.

Singapur’dan bir ilk

Singapur devlet başkanının Doğu Afrika ziyareti, bölge ülkelerinin Ada ülkesine yönelik ilgisi kadar, Singapur’un da Afrika’ya yönelik son yıllardaki ilgisinin artmakta olduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Doğu Afrika Birliği’ne (East African Community-EAC) üye 8 ülkenin talebi üzerine gerçekleşmesi beklenen ile Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanması halinde birliğin Afrika dışından bir ülkeyle bu alanda yapacağı ilk anlaşma olacak.

Söz konusu 8 ülke şunlar: Tanzanya, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kenya, Rwanda, Somali, Güney Sudan ve Uganda.

Tanzanya devlet başkanı Samia Suluhu Hassan ise görüşmeler sırasında Singapur’un Tanzanya’da elçilik açmaya davet etmesi Singapur’u bölgede önem verilen bir ülke olduğunun bir başka göstergesidir.

Afrika’ya ilgi

Singapur’un Afrika’ya ilgisinin artmasında bugün her daim kullanılan, küresel belirsizlikler olgusu karşısında yeni arayışlarla ilintili olduğunu söylemek gerekir.

Bu durum, devlet başkanı Shanmugaratnam’ın Tanzanya’da verdiği demeçte, bu husus merkezi bir önem taşıyordu.

Öyle ki, Başkan, açıklamasında, “Doğu Afrika Birliği ve Singapur arasında serbest ticaret anlaşması yaşanmakta olan jeo-politik gerilimler sürecinde ticaret ağımızı farklılaştırarak geliştirmemize imkân tanıyacaktır” dedi.

Doğu Afrika Birliği için ise, bu anlaşma hiç kuşku yok ki, ASEAN’a üye toplam on bir ülkeyle doğrudan ilişkiler kurma anlamı taşıyacaktır.

Bu noktada, Singapur’un ASEAN bölgesinde jeo-politik konusundan ötürü sahip olduğu önem, Doğu Afrika Birliği’nin ticari ilişkilerinin artırılmasında başat rol oynayacaktır.

Afrika-Singapur İş Forumu

Singapur’un Afrika açılımı, ‘Singapur İşbirliği Programı’nın (Singapore Cooperation Programme -SCP) 2022 yılında 30. kuruluş yıldönümü vesilesiyle üç yıl boyunca Afrika’yı gündeme alan bir projenin ifadesidir.

Bu noktada, Afrika’nın konumuna kısaca bakmakta yarar var. Nihayetinde, Singapur’un “gözü kara” bir şekilde Afrika Kıtası’na girmeyeceği düşünüldüğünde, Ada ülkesinin hangi rasyonalitelerle hareket ettiğini anlamak gerekiyor.

Bu çerçevede, genç ve üretime açık nüfus ile şehirleşme başta olmak üzere modernleşme süreçlerinde yaşanan gelişmeler, Afrika’nın küresel güçler kadar, gelişmekte olan bazı ülkeler nezdinde de cazip bir ‘piyasa’ olarak algılanmasına neden oluyor.

Geçen yıl 26-28 Ağustos günlerinde “Singapur Yatırım kurumu” tarafından Ada’da düzenlenen “8. Afrika-Singapur İş Forumu” (Africa-Singapore Business Forum -ASBF) bir yandan, 2022 yılında başlayan üç yıllık Afrika’ya yönelik özel eğilimin ifadesi olduğu kadar, aynı zamanda 2010’dan bu yana, iki yılda bir yapılmakta olan Forum’un devamlılığını göstermesi açısından da gayet önemlidir.

“İmkânların Birleştirilmesi, Sürdürülebilir Kalkınmanın Gerçekleştirilmesi” başlığıyla gerçekleştirilen Forum, Ada ülkesinin son dönemde Afrika açılımının bir göstergesi kadar, Singapur’un gelişmekte olan Afrika ilişkilerine verdiği önemi de ortaya koyuyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam bugün yapılan görüşmelerde benzer bir kavramı gündeme getirerek “Afrika ve Asya arasında köprülerin kurulması”na dikkat çekti

Teknoloji ve know-how

Singapur-Afrika ilişkilerinde temelde ‘yumuşak güç’ ile ‘belirli iş sektörlerine yönelik doğrudan yatırım’ gibi seçilmiş alanlar bulunuyor. 

Nüfus ve ekonomik büyüklüğü dikkate alındığında G20 üyesi olmasa da, Singapur kalkınmış ülke statüsünde bulunması dolayısıyla küresel güçlerin doğrudan ilgisine muhatap.

Öte yandan, Singapur’un özellikle teknolojik gelişme, bilgi üretimi, yüksek öğretim ve araştırma gibi alanlarda  ASEAN içerisinde oynadığı öncü rol onu hem, bu geniş bölgesel birlik hem de, Birlik’in doğrudan ilişki geliştirdiği ülkeler noktasında öne çıkmasına neden oluyor.

Singapur sahip olduğu bu pozitif etkisinin yanı sıra, son dönemde Afriya açılımıyla bir anlamda, ‘küçük ülke’ sendromundan da çıkmayı hedeflediğini söylemek mümkün.

Her ne kadar yukarda ‘yeni’ olarak ifade etmiş olsam da, Singapur’un Afrika ile ilişkilerinin 1992 yılında kurulan ‘Singapur İşbirliği Programı”nın kurulduğu 1992 yılına kadar uzandığı görülüyor.

Aradan geçen süre zarfından özellikle, bilgi ve know-how aktaramı konusunda Afrika’nın değişik ülkelerinden 12.500 bürokrata çeşitli alanlarda eğitimler verildi.

Bu alanlar arasında özellikle sivil havacılık, kamu yönetimi ve yönetişim, ekonomik kalkınma, çevre ve şehir planlaması ile bilgi ve iletişim teknolojisinin öne çıkıyor.

Bu alanlar, açıkçası yukarıda dikkat çektiğim üzere, Afrika Kıtası’nda genel bir kalkınma ve modernleşme eğilimin varlığına işaret ederken, Singapur’un bu sürece doğrudan katkıda bulunduğunu da ortaya koyuyor.

Afrika ülkeleri açısından bakıldığında ise, küresel güçlerin veya bu merkezlerle irtibatlı ülkelerin Kıta’ya yaklaşımı ile Singapur gibi bir Ada ülkesinin yaklaşımı arasında temel bir ayrışma olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir başka ifadeyle, Singapur’un diğer bazı ülkeler gibi egemenlik iddiası nosyonuyla hareket etmemesi aksine, teknolojik yatırım ve ekonomik ilişkiler ile kendi küresel ilişki alanlarını genişletirken, aynı zamanda Afrika ülkelerinin ihtiyaç duyduğu çeşitli alanlara özgü gayet önemli bilgi ve tecrübelerini de aktarma olanağı buluyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam’ın Tanzanya’ya yapmakta olduğu ziyaret geçen yıl başbakan Lawrence Wong’un Etiyopya’ya yaptığı ziyaretin ardından ikinci önemli ziyaret olarak dikkat çekiyor.

Wong ziyareti sırasında Addis Ababa’ya elçilik açacaklarını duyurması, Singapur’un bir yandan ikili ilişkiler öte yandan Doğu Afrika Birliği gibi bölgesel yapılarla ilişkilerini geliştirme konusundaki ciddiyetini ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/singapur-afrika-iliskilerinde-yeni-safha-a-new-process-in-singapore-africa-relationships/

7 Haziran 2026 Pazar

Batı Balkanlar, Avurap Birliği üyeliği ve medeniyet / The Western Balkans, European Union membership and civilization

Mehmet Özay                                                                                                                             07.06.2026

Avrupa Birliği’nin, Batı Balkanlar’daki küçük ancak, farklı bağlamları ile önemli altı ülkesini Birliğe dahil etme çabasını  dikkatle ele almak gerekir.

Cuma günü Montenegro’da yapılan Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi  çerçevesinde ortaya konulan görüşler, AB tarafından, “yeni jeopolitik meydan okumalar” olarak tanımlanan, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin bölgeye nüfuz çabalarına yönelik bir ön almanın belirleyici olduğu, açık seçik ortaya konuluyor.

Diğerleri bir yana, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin, Çin ve Rusya bölgeye nüfuz çabalarının ne denli hayati olduğuna dair yaptığı vurgu, Batı Balkanlar’ın yakın ve orta vade geleceği açısından yaşanabilecek riskleri hatırlatıyor.

Bununla birlikte, günümüz uluslararası ilişkileri, Çin ve Rusya gibi süper güçlerin jeo-stratejik eğilimleri ve projeleri vb. bağlamlarında anlamlandırmak kadar, tarihsel ve medeniyet boyutuyla da ele almak mümkün.

Bu yazıda kısaca dile getirmeye çalışacağım, ‘medeniyet projesi’ boyutunun bundan uzak ve imkânsız bir olgu olmadığını ileri sürüyorum.

Çeşitli alanlardaki pragmatik yaklaşımlarını göz ardı etmemekle birlikte, hiç kuşku yok ki, AB bir ekonomik ve siyasi proje olduğu gibi siyasal epistemolojisi bağlamında kendine özgü medeniyet yapılaşmasıyla dikkat çekiyor.

Batı Balkanlar

Söz konusu altı ülkenin yani, Montenegro, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın, dünyanın farklı bölgelerinde gözlemlendiği üzere, büyük güçlerin dominyonu veya piyonu konumuna düşürülebilme olasılığı bulunuyor.

Bugün, Avrupa Birliği’nin aklı konumundaki siyasiler ve kurumlar bu gelişmeyi göz ardı etmediklerini yeni açılım politikasıyla ortaya koyuyorlar.

Ve söz konusu altı Batı Balkan ülkesinin bu yüzyılın başında başlayan AB üyelik başvurularının hızlandırılması konusunu ciddi olarak öncelliyorlar.

Bu noktada, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın, geçtiğimiz Perşembe günü Belgrad ziyaretinde sarf ettiği, “Batı Balkanlar’ı içine alan genişleme, Avrupa Birliği’nin gerçekleştirmekte olduğu en önemli jeo-politik yatırımdır” sözünü, bu anlamda değerlendirmek gerekir.

Benzer şekilde, Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in ortaya koyduğu söylemde görüldüğü  üzere, ilgili Batı Balkanlar aday ülkelerinin Birliğe üyeliğe kısa sürede kazandırılmaları bağlamında teşvik edilmeleriyle ilgili olarak, AB pazarına katılımları ve AB kurumlarına gözlemci bulundurmalarının öne çıkartılmasını dikkate almak gerekir.

Bununla birlikte, Batı Balkanlar özelinde altı ülkenin AB’ye üyelik süreçlerini AB tarafından, salt maddi gelişmeler bağlamında, bir ön alma çabası ile açıklamak da mümkün gözükmüyor.

Medeniyet projesi

Nihayetinde, AB’nin bir ‘medeniyet projesi’ olduğu ifadesi yabana atılamayacak olduğuna göre, bu medeniyetin bazı temel parametlerinin bugün güncellenmekte olduğunu ileri sürülebilir.

Böylece, AB’nin yaşamakta olduğu tüm sorunlara rağmen, niçin altı yeni ülkeyle üyelik sürecini yürütmekte olduğu ve bunlardan birkaçının, yakın bir gelecekte üyelik statüsü verileceği ‘müjdesi’nin ortaya konulmasını mantıksal bir zemine oturtabiliriz.

Bu üyeliklerden ilkinin Montenegro olacağı ve bu küçük ülkenin, 2028’de AB’nin 28. Üye ülkesi olarak ilân edileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Bir başka ifadeyle, Avrupa medeniyet projesinin, temeller ve süreçler bağlamında, Rusya ve Çin ile ilişkisizliğinin bugün, dünyada süper güç konumlandırmasında gayet önemli yerleri olan iki ülkenin, jeo-politik ve jeo-ekonomik süreçleriyle Avrupa karşısında yer almakta oldukları aşikârdır.

Bu noktada, en azından AB açısından sorun, ‘maddi temellerle’ sınırlı bir alana haspedilemeyecek bir öneme sahiptir.

Girişte dile getirdiğim ‘temel parametrelere’ kısaca bakmakta yarar var.

Bunlar arasında, insan stoğu, coğrafi yakınlık, kültürel yapı gibi alanlar bize, AB merkezinde -diyelim mi, Fransa ve Almanya gibi- siyasal, kültürel ve medeniyet yapılaşmalarıyla ilgili düşünce ve kurumsallaşma süreçlerini elinde tutanların, Batı Balkanları kendi aralarına kabulü kolaylaştırıcı olgular olarak gördükleri anlaşılıyor.

Franko-German inisiyatifi

Fransa ve Almanya diyorum, çünkü Batı Balkanlar’daki altı ülkenin AB’ye katılımı, bu iki ülke adıyla anılan yani, “Franko-German inisiyatifi”nin bir ürünüdür.

İnsan stoğu yani, Balkan halklarının kendinde etnik ve milli yapılaşmaları kadar, bir yandan, Slav halkları öte yandan, -en azından, tarihin değişik evrelerinde gündeme gelen Latin ve Alman etkisi, bugün birer ulus devlet nosyonu altında varlıklarını sürdüren bu toplumları Kıta Avrupa’sına bağlayan hususlardır.

Coğrafi yakınlık hususunda, Avrupa’nın bir medeniyet projesi kabul edilmesi öncellendiğinde Güney’in ne tür katkısı olduğu sorgulandığında belki de süreci Helen ve Roma dönemleriyle başlatmak ve Rönesans ile ilintilendirmek gerekir.

Önceki iki dönem bir yana, üçüncüsü yani, bir yeniden doğuş ve aydınlanış süreci olarak Rönesans’ın hiç kuşku yok ki, ilk olarak akla getirdiği İtalyan şehir devletlerinin Batı Balkanlar ile fiziki yakınlığı ve bunun ürettiği kültürel etkileşimi dikkate almak mümkün.

AB’nin bir medeniyet projesi olduğu ve üye ülkelerin şu veya bu şekilde Avrupa medeneyi olarak adlandırılan yapının tarihsel, geleneksel, dini ve modernleşme olraak yer aldıklarını hatırlamak gerekiyor.

Bugün Batı Balkanlar’daki altı küçük ülkenin Birliğe dahil edilmelerinde böylesi bir gerçeklik kendini ortaya koyuyor.

Bu noktada, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin “... Avrupa Birliği yanlısı olmaktan gurur duymamız salt bir retorik değil. Aksine, toplumumuzda uygulamakta olduğumuz değerler noktasında da, Avrupa yanlısı olmaktan gurur duyuyoruz...” ifadesi tam da, yukarıda vurgu yapmaya çalıştığım ‘medeniyet’ bağlamına tekabül etmektedir.

20. yüzyıl ilk yarısında kurulma süreçlerini başlatan ve yüzyılın ikinci yarısı başlarında ve ardından, Sovyet Bloğu’nun çöküşüyle genişleme süreçlerini sürdüren AB bugün Batı Balkanları bünyesine katma arzusunda.

Bu süreç, görünürde Çin ve Rusya gibi bazı küresel güçlerin bölgeye nüfuzuna karşı bir Avrupa refleksi olarak ortaya çıksa da, bunun ardında ‘Avrupa medeniyet projesi’nin kendini derinden ortaya koyma çabası olduğuna şüphe bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bati-balkanlar-avurap-birligi-uyeligi-ve-medeniyet-the-western-balkans-european-union-membership-and-civilization/

Avrupa Birliği’nde genişleme söylemi ve eylemi / The discourse and practice of enlargement in the European Union

Mehmet Özay                                                                                                                             05.06.2026

Avrupa Birliği’nde genişleme yönünde hareketlilik...

Son dönemde, Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığı gündeme gelirken, öte yanda, aynı Birlik, yeniden genişleme süreci alternatifiyle kendine alan açmaya çalışıyor.

Bugün, Adriyatik Denizi’ne komşu Montenegro’da gerçekleştirilen Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi, AB’nin yaşamakta olduğu tüm siyasi ve de ekenomik dalgalanmalara rağmen, Kıta’nın geleceği konusunda Batı Balkanlar örneğinde, yeni ve yenilikçi adımlar atmaktan geri durmadığını da ortaya koyuyor.

Toplantıya, başta Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron, Alman şansölyesi Friedrich Merz, İtalya başbakanı Giorgia Meloni olmak üzere toplam 22 AB üyesi ülke iştirak etti.

Zirve’ye ayrıca, AB konseyi başsanı Antonio Costa ile AB komisyonu başkanı Ursula van der Leyen de katıldı.

Söz konusu zirveye bu üst düzey katılım, Avrupa Birliği’nde siyasi birliğin gayet önemli bir görünümünü ortaya koyuyor.

AB’nin siyasi ve ekonomik sınırlarını genişletme çabası bugün kendini Batı Balkanlar’da somut olarak ortaya koyarken, bölgede yer alan altı ülkenin Avrupa Birliği’ne üyeliklerinin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda da siyasi bir irade ortaya konuluyor.

Bu anlamda, sürecin Montenegro ile gerçekleştirilmesi bugünkü zirvenin bu ülkede gerçekleştirilmesinin sembolik olarak da önemine işaret ediyor.

Gelişmenin detaylarına bakıldığında, AB’nin periyodik olarak bir araya geldiği Balkan ülkelerinin siyasi geleceğinin, AB bünyesinde olacağı konusunda güçlü sinyaller veriliyor.

Genişleyen Avrupa

Bu anlamda, başta Montenegro olmak üzere, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan, AB üyeliği için listede yer almaları, Birliğin tükenmekte olduğu yolundaki tezlerin antitezi olarak gündeme geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu ülkeler arasında üyeliğe en yakın adayın Montenegro olduğu ifade ediliyor. Bunun sembolik ifadesi ise bugünkü toplantının, yaklaşık 625.000 nüfuslu bu ülkede yapılıyor olmasında görmek mümkün.

22 yıldır üyelik başvuru süreci devam eden Montenegro’da halkın yüzde 80’inin, AB üyeliğine destek vermesi, para biriminin 2002 yılından bu yana, halkın ‘de facto’ olarak Avro kullanması, 2017 yılında NATO’ya katılması gibi özellikler, Montenegro’nun ‘doğru yolda olduğunun’ ipuçlarıdır.

Buna göre, Montenegro’nun, 2028 yılında AB’nin 28. üyesi olmasına kesin gözüyle bakıldığını söylemek mümkün.

Altı ülkeyi içine alan söz konusu genişlemenin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda AB üst düzey siyasetçileri arasında güçlü bir eğilim olduğu gözleniyor.

Örneğin, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa açıklamasında bu hususa dikkat çekerek, söz konusu Balkan ülkelerinin son yirmi yıldır ağır bir yük altında olduklarına işaret ederken, bir anlamda, üyelik için sürecin basitleştirilmesi yöntemine başvurulmasının gerekliliğine vurgu yapıyordu.

Hangi dengeler?

Bu sürecin, AB’nin kendi iç dengelerinin bir ürünü olarak görülebileceği gibi, AB başkenti Brüksel’de bölgesel ve küresel olarak yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler karşısında verilen, anlamlı ve bütünlüklü bir refleks olarak da düşünmek mümkün.

İç dengelerden kastın özellikle, AB’nin iki önemli gücü olan Almanya ve Fransa ittifakının oluşturduğu ve destek verdiği bir genişleme projesiyle karşı karşıyayız.

Bu iki ülke öncülüğünde AB’nin söz konusu altı ülkeye kapılarını açarken, öncelikli olarak tüm aday ülkelerden beklenen reform sürecinin tamamlanması gerekiyor.

Dış faktörler arasında sadece, ABD ile yaşanan bir tür ‘Atlantik Soğuk Savaşı’ bulunmuyor...

Bunun yanı sıra, özellikle Kıta Avrupası’nı Doğu’dan siyasal olarak zorlayan Rusya ile Çin’in hem, deniz ve hem, kara İpek yolları vasıtasıyla genişleme süreçleri AB tarafından karşılık verilmesi gereken gelişmeler olarak dikkat çekiyor.

Özellikle, Rusya ve Çin’in söz konusu bu ‘küçük’ ülkelerle ekonomik ikili ilişkilerle kendilerine bağlama girişimlerinin AB tarafından görüldüğü ortada.

Bu çerçevede, AB, Batı Balkan ülkeleri bağlamında genişleme sürecinde, söz konusu altı ülkenin Rusya ve Çin’le ekonomik işbirliklerinden uzak durmaları konusuna dikkat çekiyorlar.

Bu noktada, Alman parlamentosu dış ilişkiler komisyonu başkanı David McAlister’ın “Balkanlar’da tehlikeli gri bölgeler”den sakınmamız gerekir ifadesinin ardında, AB’nin yokluğunda içinde Rusya ve Çin’in de bulunduğu küresel güçlerin alabileceği tehlikesi bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Bu hususa doğrudan dikkat çeken AB Komisyonu Başkanı Antonio Costa, “Balkanların, Avrupa için jeostratijk önemi” olduğuna vurgu yaptı.

AB’den kararlılık

Son dönemde Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığına kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, özellikle üye ülkelerde öne çıkan siyasi iktidar olgusunda Avrupa sağının ideolojik akımların sağladığı gelişmelerin yanı sıra, Birlik’in NATO bağlamında, Amerika Birleşik devletleriyle yaşamakta olduğu gerginlik, hiç kuşku yok ki, bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Söz konusu soru işaretlerine ön alıcı olarak, ABD başkanı Donald Trump ve ekibinin ortaya koymaya çalıştığı AB’nin medeniyet krizi yaşadığı, tükenmekte olduğu yönündeki tezi, hiç kuşku yok ki, AB nezdinde sert eleştirilere neden oluyor.

Bunun son örneğini, geçtiğimiz hafta sonu Singapur’da gerçekleştirilen Shanri-La güvenlik toplantıları açılış konuşmalarından birini yapan ABD savunma bakanı veya daha doğrusu savaş bakanı Pete Hegseth’in söyleminde tanık olduk.

Bakan Hegseth, AB’ye yönelik olarak “... Kendilerini çok uyardık, ancak dinlemediler. Şimdi gelişmeleri yakalamaya çalışıyorlar” diyerek, AB’nin silahlanma sürecine gönderme yapıyordu.

NATO bağlamında kıtanın güvenlik sahasının tehdit altında oluşu ki, bunun en yakın ve güncel örneğini Rusya’nın 2014’deki Kırım işgalinden bu yana, Ukrayna üzerinde geliştirdiği ve özellikle, 2022’den itibaren, Orta ve Kuzey Avrupa’yı doğrudan etkisi altına alan işgal girişimi oluşturuyor.

Batı Balkanlar’ın Adriyatik kıyısındaki küçük ülkesi Montenegro’da bugün yapılan Zirve AB’nin siyasal ve ekonomik genişleme stratejisinde küresel rakipleri karşısında kendine önemli bir avantaj sağlaması olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/avrupa-birliginde-genisleme-soylemi-ve-eylemi-the-discourse-and-practice-of-enlargement-in-the-european-union/

3 Haziran 2026 Çarşamba

Hasan di Tiro ve Açe: Bir lider ve bir bölge / Hasan di Tiro: A leader and a region

Mehmet Özay                                                                                                                             03.06.2026

Malay Takımadaları bölgesinin bağımsızlıklar sonrasında ortaya çıkan, üç temel ülkesinden biri olan Endonezya, -diğerleri Bruney ve Malezya-, modern siyasal tarihinin bağımsızlık öncesi sürecin uzantıları olan gelişmelerin doğurduğu ‘sancılarla’ geçirmiş bir ülkedir.

Merkezi hükümet adına, ‘sancı’ olarak anılmayı hak eden gelişmelerden biri, Açe’de 1976 yılında ortaya çıkan ve 2005 yılı 15 Ağustos’unda varılan barış anlaşmasıyla tarih olan ‘Açe Özgürlük Hareketi, -ki bunu bağımsızlık olarak anlamak gerekir- tam da, söz konusu Endonezya bağımsızlığı öncesi süreçte, Açe siyaseti ve toplumu ile bağlantılı gelişmelerin bir izdüşümü olarak gündeme gelmiştir.

Hareketin kurucusu Hasan di Tiro’nun vefatının 16. yılı olan bugün, kısaca bu hususa değineceğim.

Hasan di Tiro’nin bizatihi bireysel yaşamı hem, Açe tarihsel süreçlerini şu veya bu şekilde, hem de, modern Endonezya devletinin ortaya çıkışı ve ilk evrelerine dair yapılaşmalardaki rolü ile bize, bazı hususları aydınlatmada yardımcı olur.

Sondan başlayayım...

Hasan di Tiro’nun, 3 Haziran 2010 tarihinde vefatından bir gün önce Endonezya vatandaşlığına yeniden kabul edilmesinin, teknik ve resmi bir ifadesi olarak vatandaşlık belgesini almıştı.

Bu durum, bize sadece bir birey olarak Hasan di Tiro’nun, Endonezya resmi ve merkezi yönetimi nezdinde nasıl algılandığı ve neye tekabül ettiğini değil, aynı zamanda ona ve onun başında bulunduğu harekete ve benzeri siyasi liderlere ve onların hareketlerine bağlı olanların, uzun yirminci yüzyılda Endonezya merkezi yönetimi nezdinde, ne anlam ifade ettikleriyle de yakından ilintilidir.

Bu bağlamda, vatandaşlık, siyasal bağlılık, aidiyet gibi olguların yerini zamanla içinde, siyasal akışkanlık, aidiyetsizlik ve karşı çıkış gibi yaklaşım ve süreçlerin aldığı bir yapıya gönderme yapıyorum.

Bu söylemde, bir tarafgirlik aramak yerine, bir sosyal bilimci hassasiyetiyle hareket ederek, “Acaba, böylesi bir sürece neler yol açmıştır?” vb. diğer ilintili soruları ortaya koyarak cevap aramak gerekir.

Ulus devlet yapılaşmasını teritoryal olarak Sabang’dan Merauka’ya kadar, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Malaka Boğazı’nın batı girişinden, Papua New Guinea’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada kurmuş olan Endonezya merkezi hükümetinin, böylesi bir gelişmeye muhatap olmasında, ne tür bir aktörlüğü olduğu meselesi, hiç kuşku yok ki, örneğimizde olduğu üzere, Açe Özgürlük Hareketi ile öncesinde ve aynı dönemde ortaya çıkan diğer benzeri hareketleri anlamak kadar önem arz etmektedir.

Söz konusu bu hareketin ortaya çıktığı 1970’lerin ortasında, Hasan di Tiro’ya yanında yer alan veya ona eşlik eden bireylerin sayısının, bir elin parmaklarını geçmeyecek siyasi elit olmasına rağmen, aradan geçen kısa sürede, hareketin Açe toplumunu şu veya bu şekilde etkisi altına almasının, sıradan bir gelişme olmadığı üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Bu durum bize, Hasan di Tiro ile bağlantılı veya bağlantısız, Açe toplumunun çeşitli katmanlarında yer alan, azımsanmayacak ölçüde bireylerin ve grupların kendilerini, Açe merkezli olarak tanımlamalarını doğal ve tarihsel bir süreç kabul etmek gerekir.

Bu cümlede yer alan “bağlantılı ve bağlantısız” ifadesi bize, Hasan di Tiro’nun öncüsü olduğu siyasi harekete katılanlar kadar katılmayanların da olduğunu ancak, ikinci grupta yer alanların kendilerini yine ‘doğal’, tarihsel ve toplumsal bağlamlarıyla Açelilikle tanımlama gibi bir yaklaşım sergilediklerini ansıtıyor.

Bu noktada, söz konusu bu hareketin ortaya çıktığı 1970’lerin ortasında, Hasan di Tiro’ya eşlik edenlerin oluşturduğu siyasi elit olarak adlandırılmayı hak edenlerin yanı sıra, Açe toplumunun çeşitli katmanlarındaki azımsanmayacak ölçüde kişinin kendilerini, Açe merkezli olarak tanımlamalarını doğal ve tarihsel bir süreç kabul etmek gerekir.

Bu durumu anlamlandırabilmek için, iki temel hususa -çok kısaca-, doğrudan ve yakından bakmakta yarar var.

Bunlardan ilki Açe tarihi, ikincisi modern Endonezya devletinin kuruluşu sürecidir.

Önceki yüzyıllar bir yana, 19 yüzyıl boyunca Açe devletinin gerek bölgesinde yani, Sumatra ve Malaka Boğazı çevresinde oynadığı rol gerekse, tüm gelişmeleriyle uluslararası boyutta ele alınan süreçler, Açe siyasal ve toplumsal aidiyetinin gelişmesi ve pekişmesinde rol oynamıştır.

Açelilik özelinde ortaya çıkan söz konusu bu kendinde güçlü siyasal ve toplumsal aidiyetin, aynı şekilde Endonezya devletinin bağımsızlık sürecinde ki, özellikle de, 1945-1949 yıllarını kapsayan bağımsızlık mücadelesinde teritoryal ve siyasal meşruiyetin yegâne zeminini oluşturmasıyla tarihsel bir tekerrür olgusu kadar, Açe’nin daha geniş bir coğrafi ve siyasal yapı içerisinde kendini belirgin kılmasına neden olmuştur.

Bu güçlü teritoryal, siyasal ve toplumsal aidiyetin zaman zaman kendine dönme çabasının teleolojik bir boyut olduğu kadar, bir dizi somut ve pratik siyasal, ekonomik, kültürel bağlamları olduğunu da gözlerden uzat tutmamak gerekir.

Bu vesileyle, Hasan di Tiro’yu vefatının 16. yılında rahmet ve saygıyla anıyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/hasan-di-tiro-ve-ace-bir-lider-ve-bir-bolge-hasan-di-tiro-a-leader-and-a-region/

2 Haziran 2026 Salı

ABD savunma bakanı Hegseth ve savaş söylemi / Hegseth, the minister of defence of the U.S. and war discourse

Mehmet Özay                                                                                                                             02.06.2026

Küresel barış çabalarına katkı yapmak amacıyla her yıl Singapur’da düzenlenen Shangri-La toplantıları, aynı zamanda bir tür gövde gösterisi niteliğine de bürünebiliyor.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies-IISS) tarafından, 29-31 Mayıs günlerinde 44 ülkeden değişik düzeylerde katılımlarla Singapur’da 23.sü gerçekleştirilen toplantıların açılış konuşmalarında bunun örneklerini görmek ve tanık olmak mümkün.

‘Savaş bakanı’

Özellikle de, ABD savunma bakanı Pete Hegseth’in “Birleşik Devletler’in Hint-Pasifik’de Barış Stratejisi” başlıklı Cumartesi günü yaptığı konuşmayı buna örnek olarak sunmak gerekir.

Toplantıya iştirak eden ülkelerin savunma bakanları, savunma bakanlıkları üst düzey bürokratları, düşünce kuruluşlarından uzmanlar, akademisyenler sakin sakin konuları tartışma imkânı bulurken özellikle, küresel güç kabul edilen ülke bakanları bu platformu, bir tür tehdit ve politikalarını kabule zorlayıcı bir bağlamda değerlendiriyorlar.

Bu görüşün oluşmasında, bu yıl Shangri-La toplantılarına katılan ABD savunma bakanı Pete Hegseth’in 30 Mayıs günü yaptığı konuşmada tanık olundu.

Hegseth, savunma bakanı yerine sanki aktif bir ‘savaş bakanı’ gibi hareket ediyor...

Geçtiğimiz Eylül ayının başında başkan Trump’ın bakanlığın adını ‘Savaş Bakanlığı’ olarak değiştirme kararı hatırlanacak ve aradan geçen süre zarfında, ABD’nin savaş hali dikkate alınacak olursa, bugün Hegseth’in Singapur’da ortaya koyduğu söylemi, bir savaş bakanı sıfatıyla yaptığını ifade de bir  yanlışlık söz konusu olmayacaktır.

Dün kaleme aldığım yazıda, aynı etkinlikte konuşma yapan ve Doğu Timor devlet başkanı Jose Ramos-Horta’nın konuşması, bölgesel ve küresel barışı tesise ne denli anlamlı katkılar içeriyorsa, ABD savunma bakanı Hegseth’in konuşması da, oldukça realist bir paradigma takip ederek, bir o kadar çatışma ve savaş söylemini ortaya koyuyordu.

Birden fazla hedef

Ve konuşmasının birden fazla hedefi olduğunu açıkça ortaya koyuyor...

Hedeflerin başında Çin bulunurken, bir diğer yanında artık, kendi savunma sistemlerini kendi başlarına halletmesi gerektiği vurgusunu daha 2015 sürecinden itibaren Trump’ın ağzından duyduğumuz ittifak ülkelerine yeni çağrılar oluşturuyor.

Shangri-la toplantılarından sadece iki hafta önce, ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaretteki heyette yer alan Pete Hegseth, Singapur’daki konuşmasında hedefe Çin’i koyması dikkat çekiciydi.

Hegseth’in bu söylemi açıkçası, iki ülke arasında barışı tesis ve de bu bağlamda, küresel barışa destek anlamındaki söylem ve görüşlere konu olan Pekin görüşmelerini bir anlamda yadsıyan bir tutum olarak anlaşılıyor.

Pasifik bölgesinin batı’nın yani, Malaka Boğazı’ndan güneyde Avustralya ve kuzeyde Japonya’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi içine aldığını söyleyebileceğimiz bölgedeki ABD müttefiklerine, “askeri varlıklarını güçlendirme” çağrısı ve Çin’in, bölgedeki askeri dengeleri zedelememesi çağrısı gizli/açık bir tehdit ve de çatışma unsurunu içinde barındırıyor.

Evet, doğru... Aynı Hegseth, ABD ve Çin ikili ilişkilerine değinerek “tüm zamanların, en iyi ikili ilişkisi” olarak tanımlamaktan da geri durmadı...

Bu söylemin açıkçası, Trump’ı kendisine emsal seçmiş bir politikacının yaklaşımı olarak kabul etmek gerekir.

Çünkü, aynı soruyu Çin makamlarına sorduğumuzda karşılığın bu olmayacağını tahmin etmek güç değil!

Öyle ki, Şi Cinping 14 Mayıs’ta Trump’la yaptığı görüşmede Tayvan konusunun bir çatışma sebebi olacağını yüksek sesle ve kararlılıkla dile getirdiğini unutmayalım.

Diğer ticaret, ekonomi vb. konular bir yana, Çin ve ABD ikili ilişkilerinde sadece, Tayvan Boğazı’nı değil tüm Hint-Pasifik’i etkileyebilecek bir sorunun varlığına kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, şunu görmekte yarar var ki, her an siyasal söylem dili değişen bir Trump ve bu söylem diliyle dünyayı idare etmeye çalışan bir ABD var karşımızda.

Ve bu söylem tarzının son iki yıllık süre zarfında, başta ABD olmak üzere, ABD-Batı, ABD-Rusya, ABD-Çin ilişkilerinde dünyayı pek de iyi bi yere getirmediği  ortada...

Realizm ve ütopyacılık

Hegseth, daha ilk cümlesinde, Batı Pasifiklerin ABD ve de müttefikleri için ne denli “hayati” olduğuna vurgu yaptı.

Ve bölgenin geleceğinin yeniden yapılandırılmasının, “talep ve temennilerle ve ütopyacı bir tutumla değil”, aksine gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmasında yarar olduğun ifade ediyor. Bu gerçekçiliğin belirleyicisi olarak da, ABD’nin ulusal çıkarlarına atıfta bulunuyor.

Konuşmanın bu ilk cümleleri bize açıkçası hegemon bir devletin siyasal tutumunu yansıtıyor. Ve 23.cüsü gerçekleştirilen Shangri-la diyalog sürecinin, temel kavramsal omurgasıyla çeliştiğini ortaya koyuyor.

Dobralığı ile dikkat çeken Başkan Trump’ın bu anlamda yalnız olmadığını kanıtlayacak şekilde, bakan Hegseth, konuşmasında, “... daha çok konferanslara ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan savaş gücümüzdür. ... Daha az Shangri-la, daha çok savaş gemisi ve denizaltıya ihtiyacımız var...”

Bu aşikar tutum, Hegseth’in söyleminde “askeri caydırıcılık” olarak ortaya çıkarken, aynı konseptin örneğin, Singapur’daki katılımcıların kahir ekseriyeti tarafından kabul edilip edilmediği şüphelidir...

Batı Pasifiklerle ilgili temel sorunun bugüne ait olmadığı ortada...

Zaten başta Hegseth olmak üzere ABD yönetiminin bu bölgeyle ilgili söylemlerinin ki, bugün Hint-Pasifik boyutuna taşınarak güncellenmiş gözüküyor- giderek tonu artan ve ağırlaşan bir boyutta ortaya konulmasında, Pasifik Savaşı sonrası oluşan ‘yapının’ tedricen değişmekte olduğu yönündeki imalar, görüşler, gelişmeler belirleyici oluyor.

Bunu söylerken, sadece yükselen Çin’i görmek yanlış...

Dün Asya-Pasifik bugün ise Hint-Pasifik söylemlerinin yapılandırılmasında anahtar rol ve bölgenin, ASEAN olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Konu ASEAN değil  ancak, bu olguya kısaca değinmekte yarar var.

Aslında, Hegseth konuşmasını yaptığı Singapur’un tamda ASEAN’ın ortasında yer alması güvenlik içerikli hegemon siyasal söyleminin yer ve zamanının sorgulanmasını gerektiriyor.

Bununla birlikte, ASEAN’dan sesi gür çıkan bir sesin olmamasını bölgenin önemsizliğine yormamak gerekir. ASEAN’da liderlik problemi varlığı bugüne ait bir sorun da değil...

Ancak, ASEAN’ın bugün ekonomik, toplumsal, teknolojik olarak bugün geldiği noktada kendisini söz sahibi kılacak alt yapısının olduğunu da unutmamak gerekir.

ABD savunma bakanı Hegseth’in Cumartesi günü Singapur’da yaptığı konuşma, çatışma süreçlerini kontrolü ve önlemeyi değil, daha çok çatışmaya yönelik yapılandırmaların hızlandırılması çağrısıydı.

Öyle ki, Hegseth, Shangri-La diyalog etkinliği düzenleyen organizasyonun ve ev sahibi Singapur’un hilafına bunları söylemesi iyi bir misafir olmadığını da ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-savunma-bakani-hegseth-ve-savas-soylemi-hegseth-the-minister-of-defence-of-the-u-s-and-war-discourse/