Mehmet Özay 16.09.2026
Saffet Bey’in kaleme aldığı ve Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda iki ayrı makale olarak gündeme gelen çalışmasından hareketle kaleme aldığım yazı dizisinin dördüncüsüyle konuya devam ediyorum.
Söz konusu makale üzerinden,
sadece Kuzey Sumatra, Açe ilişkilerinin bazı boyutlarına değil, aynı zamanda
Osmanlı ‘siyasal bilinci’ne dair önemli bazı verilere ulaşmak mümkün.
Bu hususu, Saffet Bey’in
makalesinin başlığında da dikkat çekildiği üzere, Osmanlı Devleti’nin
Sumatra’ya bir filo gönderip göndermediği; gönderdiyse, bunun hangi şart ve
koşullarad gerçekleştiği; ne tür sonuçlar doğurduğu vb. gibi soruların tek tek
gündeme getirilerek cevaplandırılmasına imkân tanıdığını görüyoruz.
Tarihi veriler ve
karşılaştırma
Saffet Bey’in bu makaleyi, 1911/1912
gibi neredeyse, Osmanlı’nın siyasi, askeri ve ekonomik önemini yitirdiği bir
dönemde kaleme alınmış olması, bize başta Saffet Bey olmak üzere dönemin
tarihçi veya sosyal bilimci diyebileceğimiz çevrelerinin, Osmanlı tarihini
nasıl okumakta, hangi kaynaklar üzerinden okumakta ve ne tür bir sosyal bilim
çerçevesinde gelişmeleri değerlendirdiklerine dair soruları akla getiriyor.
Saffet Bey kaleme aldığı
metni önce, ‘Avrupa kaynakları’ diyerek başvuruda bulunduğu Christiaan Snouck
Hurgronje’nin eseri olan ancak, bir dönem Osmanlı konsolosu olarak Batavya’da
görev yapan Erşad Bey’in kendisine ilettiği -öyle anlaşılıyor ki, sadece birkaç
safyalık notlara ve ayrıca, yine o dönem Erşad Bey’i konsoloshanesinde ziyaret
eden bir Açe’linin sözlü anlatısına dayanıyor.
Saffet Bey’in amacının,
Avrupa kaynakları ile ‘bizim’ dediği, Osmanlı kaynaklarını karşılaştırmak
suretiyle, Açe’ye gittiği varsayılan iki gemi ile ilgili gerçeği ortaya koymak.
Bu amaçla, çalışmanın en
başında, Hurgronje’nin anlatısı ve bir Açeli’nin Erşad Bey’e aktardığı sözlü
bilgi üzerine “... İşte böylece, İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar...” ifadesine getirdiği
yorumda, Fatih’deki Elçi Misafirhanesi’ne değinerek ve özellikle, Orta Asya’dan
ve Hind’den gelen elçilerin kollanıp korunduğunu ima eden ifadesine rağmen,[1] Açe’li
elçilerin, İstanbul’da “bir iki yıl” nasıl kaldıklarına dair sağlıklı bir veri
sunmuyor.
Veya bu tür verilerin,
nerede olabileceğine dair bir fikir vermiyor.
Benzer şekilde, bu ifadenin devamında, dönemin Vezir-i azam’ı Sokollu Mehmed Paşa’ya atıfta bulunarak, böylesine önemli bir devlet adamının Sumatra’dan gelen elçiler ve onların yanlarında getirdikleri bir gemi dolusu baharat gerçeğini göz ardı edecek bir yönetici olmadığını söylüyor: “... Sokullu ikinci bir padişah idi. Koca bir gemi yükü biber, bahar hediyesiyle gelen elçiyi duymasın, akıllara sığar şey değildir. Hem, name bunu açıkça söylüyor. Elçiler yolda iken veya buraya vardıklarında Sultan Süleyman sefere çıkmış. İstanbul’da kaymakam vezirden başka simse yok idi. Padişaha ‘Sigetvar’da merhum oldu. Yeni padişah geldi. Elbette, bu bir yıl kadar sürdü. Yoksa o diplomat Sokullu halifeliğin adını sanını yükseltecek böyle bir işi kaçırtmaz.”[2]
Bilinmeyenler
Bu ifadesine rağmen, Saffet Bey, ‘Avrupalı kaynağın ve bir Açeli’nin aktardığı sözlü bilgiyi dolaylı olarak doğrulayacak şekilde, “... Bu gelen biberi bilmiyorsak da, padişahın elçiyi ağırladığını, ayrıca bir tekne ile İskenderiye’ye yolladığını...”[3] diyerek, pay-i taht limanına giren ve içinde baharat kargosu bulunan gemi ile ilgili gerçeğe dair bir veri sunmuyor.
Ve Saffet Bey, bu kayıtsızlığı, belgesizliği içselleştirememiş olmanın acısını benliğinde hissederek, “... Yazık ki, bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken, sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi yoktur. Bunu, şurada burada rast geldiklerimizle tamamlayacağız ...”[4]
İlginçtir, Saffet Bey, bu
sayfaya kadar, Osmanlı Devleti’nin Sumarta’ya bir deniz filosu gönderdiğine
dair kesin bir dille bir ifade ve kaynak sunmuyor.
Bununla beraber, burada “bu
seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken” diyebiliyor.
Aslında, “bu kadar iyi
bilinen” sadece, ilgili filonun hazırlığıyla ilgili gelişmelerdir, o kadar.[5]
Cümlenin ikinci kısmı ise
daha da manidar... “Sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi
yoktur ...” diyor.
“Devlet buralara bakmadı”
Aslında, bu gidenlerin
Osmanlı merkezinden yani, İstanbul’da alınan bir kararla ve doğrudan bir emirle
değil, diyelim ki, İskenderiyye, Cidde, Yemen, Aden gibi bölgedeki eyalet veya
berlerbeyiliklerden biri inisiyatifye gönderilmiş olabileceğini ve bu anlamda, kayıtlar
tutulduysa bile, ilgili yerden İstanbul’a ulaştırılmadığı veya hiç kayıt
tutulmadığı alternatiflerini gündeme getirmek gerekir.
Burada, Saffet Bey’in
makalesinin ilk bölümüne dönüş yaparak, bu görüşün sağlamasını ortaya koymak
mümkündür.
Örneğin, “... Mısır’ın
923’de (1517) fethi ile Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi
yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına
çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan
Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”,
“Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden
birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek
kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır ...”[6]
Bu kısa alıntı bize, Osmanlı
Devleti’nin, Hint Okyanusu’nun Batısındaki askeri varlığı kadar siyasi
bilincine dair de bir veri sunuyor.
Önce, ikincisine bakmakta
yarar var...
Saffet Bey’in gizli/açık
dikkat çektiği üzere, Osmanlı Devleti, 1517 sürecinin ardından, Hint Okyanusu
ile ilişkiler geliştirmeyi öncellememiştir.
Alternatif söylem
Birinci durum ise, Osmanlı
Devleti’nin devletle organik ilişkileri olan vali, donanma vb. yapılaşması
yerine, bölgede çok daha dinamik olan ve bu anlamda, ‘özerk’ güçler olarak
yapılaşmış olan ‘Rumi’lerin varlığını dikkate alınması gerektiğini
hatırlatıyor.
Ancak, Saffet Bey, nedense,
yukarıda dikkat çektiğim gelişme çerçevesinde, Rumi’leri anmasına rağmen, aynı
grubun Sumatra ile ilişkilerine önem atfedecek şekilde üzerinde durmuyor.
Oysa, Rumilerin Yemen’deki varlıkları gayet aşikârdır.
Öyle ki, valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok
önemli.
İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki
bağlamında. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşma anlamında.
Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman
devletler, örneğin Kuzey Sumatra’da Açe ve/ya Portekizlilerle ilişkiler
noktasında.
Sumatra’nın Gücerat ile kurduğu ilişkinin Osmanlı ile ilişkiler öncesine dayandığı dikkate alınacak olduğunda, ilgili Rumilerin Gücerattaki varlıklarının, onların Malay denizci ve tüccarlar veya Hintli-Acem denizci ve tüccarlar vasıtasıyla, Kuzey Sumatra’ya yönelmelerini sağlacağını göz ardı etmemek gerekir.
Bu tarihsel gerçeklik bize, sadece Osmanlı Devleti merkezi yani, İstanbul ile sınırlı bir gelişme veya sürece değil, bunun dışında ve ötesinde Osmanlı adına çalışan veya otonom yapılar olarak dikkat çeken Rumilerin Yemen’den başlayarak Gücerat’a değin uzanan varlıklarının, Osmanlı ve Kuzey Sumatra ilişkisinde dikkate alınmaya değer olduğuna işaret ediyor.
Saffet Bey’in makalesi üzerinde konuyu incelemeye devam edeceğim.
[1] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun
Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327
(December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 678. (678-683).
[2] Saffet Bey. (1327/1912).
A.g.e., s. 678, 679.
[3]
Saffet Bey. (1327/1912).
A.g.e., s. 679.
[4]
Saffet Bey. (1327/1912).
A.g.e., s. 679.
[5] Bkz.: Saffet Bey. (1327/1912).
“Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, 1
Teşrin-i evvel 1327/14 October 1911, 10. cüz, Ahmet İhsan Şürekası, 1329/1911,
(10. Cilt), s. 606-609. (604-614).
[6]
Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e.,
s. 611.



