Mehmet Özay 20.03.2026
Takaichi’nin, 19 Mart’ta Washington’da başkan Trump’la
yaptığı görüşmeler, ikili ilişkiler kadar, son dönemde yaşanmakta olan
uluslararası gelişmeler açısından da gayet önem arz ediyor.
Japonya’nın, uluslararası platformda yeniden güçlü bir
aktör olarak belirmeye başlamasında belirleyici olan, hiç kuşku yok ki,
öncelikle 2022’den itibaren Japonya’yı sarsan hükümet krizlerinin sona ermiş
olmasıdır.
Güçlü Japonya
Öyle ki, 8 Şubat’ta yapılan ve Temsilciler Meclisi’ni
(Diet) belirleyen genel seçimleri, iktidardaki koalisyonun büyük ortağı Liberal
Demokrat Parti’nin (Liberal Democrat Party-LPD), modern Japonya
tarihinin en önemli siyasi başarısını yakalaması hem, başbakan Takaichi’nin hem
de, partisi LPD’nin sadece ulusal siyasette değil, uluslararası ilişkilerde de
önemli bir sıçrama yaşayacağı anlamına geliyor.
Bu noktada, uluslararası ilişkilerin Japonya için
belirleyici alanlarından birinin, ABD ile olan ittifakın oluşturduğuna kuşku
yok.
Bu çerçevede, dün yapılan görüşmeler sürecinde başbakan
Takaichi’nin, “Japonya geri döndü” ifadesini yabana atmamak gerekiyor.
Eşitlik vurgusu
İki ülke arasındaki yakın işbirliği ekonomi alanı kadar,
askeri ve güvenlik merkezli olarak kendini ortaya koyarken, iç siyasette kararlı
bir hükümet dönemine girmiş olan Japonya’nın, ABD ile ilişkilere daha da güçlü
bir şekilde katkı vereceği anlamına geliyor.
Şubat ayından bu yana yaşanan gelişmeler ışığında
değerlendirildiğinde, bunun en çarpıcı açılımını, Japonya ve Çin ilişkileri ile
son üç haftadır devam eden İran’a açılan savaşta, Japonya’nın takındığı siyasal
tutum oluşturuyor.
Özellikle, İran savaşı sürecinde ABD başkanı Donald
Trump’ın Avrupalı müttefiklerinden arzu ettiği desteği bulamaması karşısında,
Japonya’nın takındığı siyasi tutum önemli bir gelişme olarak kabul edilmelidir.
Japon başbakanı Takaichi’nin, Washington ziyaretinde
sergilediği performans, ikili ilişkiler noktasında Japonya’nın ikincil bir
konumda olmadığına aksine, ABD ile eşit şartlarda ittifak ilişkisinde yer
aldığını ortaya koymasıyla da dikkat çekiyor.
Takaichi’nin açıklamaları arasında, “güçlü bir Japonya ve
güçlü bir Amerika için ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi... ” söylemi bu
yönde değerlendirilmeyi hak ediyor.
İran konusu
Washington’da, Takaichi ve Trump görüşmelerinin ikili
ilişkiler kadar, günün en önemli konusu olarak İran konusuna eğilmesi
kaçınılmaz bir gerçektir.
Bu çerçevede, Trump her ne kadar, Avrupalı müttefiklerine
yaptığı açık çağrıyı Japonya için yapmamış olsa da, söyleminde Japonya’nın,
İran’a yönelik savaşta bir şekilde yer almasının neden önemli olduğuna
değinerek Japonya’nın, bir şekilde Ortadoğu’daki gelişmelere aktif taraf olması
yönündeki teklifini yapmış oldu.
Trump’ın dolaylı olarak gündeme getirdiği Japonya’nın
‘aktif desteği’nin rasyonalitesi ise Japonya’nın Ortadoğu’dan ithâl ettiği
petrolün yüzde 90’ının, Hürmüz Boğazı vasıtasıyla gerçekleştiriliyor olmasıdır.
Trump’ın 2016-2020 yılları arasındaki ilk başkanlık
döneminde başta NATO üyesi ülkeler olmak üzere, Doğu Asya’da Japonya’nın iki
ülke ilişkilerinde özellikle de, askeri boyutta Amerika’nın taşıdığı ‘ağır
yükü’ paylaşması çağrısı hatırlanacak olursa, bugün İran savaşının geldiği
süreçte, Hürmüz Boğazı’nın güvenli denizyolu taşımacılığının yeniden tesisinde
Japonya’nın desteğini küçümsememek gerekiyor.
Her ne kadar, detayları paylaşılmamış olsa da, bu yöndeki
desteğin kısa sürede gündeme geleceğini söylemek mümkün.
Öyle ki, Trump söyleminde, iki ülkenin birbirlerine
ihtiyacını ‘nazik’ bir dille dile getirmesi, Japonya’nın Hürmüz Boğazı’ndaki
gelişmelere taraf olmasına yönelik dolaylı bir çağrıdır.
Trump’ın, “Japonya’nın harekete geçmesini umuyorum… Ve
biz de, Japonya için harekete geçmeye hazırız…” anlamına gelecek yaklaşımı iki
ülke arasındaki özellikle güvenlik bağlamında karşılılıklılık ilkesine gönderme
yapıyor.
Japonya’nın İran politikası
İran’a yapılan saldırılar karşısında Japonya’nın ortaya
koyduğu İran politikası, ABD’nin savaş öncesi ve sürecindeki politikalarıyla
aynılığı gayet açık.
Bu çerçevede, Japon başbakanı Takaichi’nin Tahran’la yapılan
görüşmelerde, ‘bölge saldırılarının sona erdirilmesi’, ‘Hürmüz Boğazı’nın
kapatılmasını kınadıkları’ ve ‘nükleer silah programının kabul edilemez olduğu’
yönündeki yaklaşımı, yukarıda dikkat çektiğim aynılığı açık seçik ortaya
koyuyor.
Bununla birlikte, detaylara bakıldığında, Japonya’da
mevcut anayasanın, Ortadoğu’daki gelişmelere özellikle de, Hürmüz Boğazı’nın
güvenliğini sağlamaya yönelik verebileceği somut tepkileri sınırlandırıcı
boyutu, ikili görüşmelerde perde arkasındaki görüşmelerin en önemli bölümünü
oluşturduğu anlaşılıyor.
Söz konusu sınırlandırıcı boyut, Japonya’nın uluslararası
arenada askeri varlığını ortaya koyabilmesinin, ‘Japonya’nın ulusal güvenliğine
yönelik doğrudan tehdit’le bağlantılı oluşudur.
Trump’ın, “Japon hükümeti bunun bir yolunu bulmalı...”
şeklindeki açıklaması, Japonya’nın bir şekilde Hürmüz Boğazı gelişmesine taraf
olacağının işaretidir.
Bu noktada, Avrupa’daki müttefikler Alman şansölyesi
Friedrich Merz’in ifadesiyle, “Trump, bize İran’a saldırı konusunda
bilgilendirmedi ve Avrupa’nın desteğinin gerekliliğini dile getirmedi”
nedeninden hareketle, Trump’ın yaptığı askeri destek çağrısına olumsuz karşılık
vermişlerdi.
Bugün, Japonya da saldırı konusunda bilgilendirilmemekle
birlikte, Avrupalı müttefiklerden farklı bir politika uygulamasıyla bugün,
ABD’nin uluslararası ilişkilerinde önemli bir ortak olduğunu ortaya koyuyor.
Japonya ulusal siyasetinde yaşanan önemli değişim,
başbakan Takaichi’nin aktif söylemleriyle uluslararası politikada da öne
çıkmakta olduğuna işaret ediyor.
Bu çerçevede, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere Japon
hükümetinin bugün söylem düzeyinde verdiği desteğin, yakında aktif destek
haline gelmesi bu süreci doğrular nitelikte olacaktır.





