Mehmet Özay 19.07.2026
Nihayetinde,
karşımızda Müslüman toplumlar olarak zikredilen ve halkının kahir ekseriyeti
Müslümanlardan oluşan ulus-devletleri kastediyor oluşumuzdan kaynaklanan bir
nedenle, bu toplumların yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olan sorunları,
birarada ele almaya elverecek temel bir zeminin olduğunu ileri sürebiliriz.
Bu iki alanı
yani, Müslüman toplumlar ve bu toplumları bünyesinde barındıran veya bu
toplumların bünyesinde yer aldıkları ulus-devletleri sorunun temeli olarak
görebiliriz.
Bu hususu,
daha önce kaleme aldığım bazı yazılarda bu hususa gizli/açık değinmiş ve hatta,
sorunu bu alanla ilişkilendirme konusunda da, bir eğilim göstermiştim.
Sahip olduğum
veriler çerçevesinde, bu husustaki görüşümün devam ettiğini açıkça ifade
edebilirim.
Bununla
birlikte sorunun kökeninde yer alan hususun sadece, ‘ulus-devlet’ sınırlamaları
olmadığını da ortaya koymakta yarar var.
Bu hususta, en
son dün kaleme aldığım kısa yazıda görüldüğü üzere sorunu, ‘karakter eğitimi’
bağlamında ve de özellikle, yüksek öğretim kurumlarında yer alan,
akademisyenler ve bu akademisyenlerin zamanla, akademik kariyer bağlamında
üstlendikleri bölüm başkanı, enstitütü müdürü, dekan, rektör gibi makam ve
mevkilerde sergiledikleri tavır ve davranışlar, eğitim anlayışları,
politikaları ve insani ilişkileri gibi değişik alanları kapsayan bütünlük
içerisinde, nerede durduklarına değinerek ortaya koymaya çalışmıştım.
Ulus
devlet nosyonu
Yukarıda
dikkat çekilen iki temel olgunun, Şerife Münire Alatas Hoca’nın rehberliğinde
kaleme alınan Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia
başlıklı çalışmasında da bir karşılığı bulunuyor.
Ya da, bu
eserin yayını dolayısıyla yapılan kitap tanıtımı programında dile getirilen
görüş ve yaklaşımlardan hareketle, böyle bir algının bende ortaya çıktığını
söylemeliyim.
Burada,
sorunun bir yanında yer alan ulus-devlet veya buna tekabül eden ülke yani,
Malezya Federasyonu bulunurken öte yanında, yüksek öğretim kurumlarında yer
alan akademisyenlerin ikinci alanı teşkil ettiği görülüyor.
Müslüman
toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde yaşanan bazı olgular ve gelişmeler
nedeniyle, bu olgu ve süreçlerin ulus-devletleşme veya bağımsızlık sonrasında
ilgili ülke toplumlarını yönetme biçimine sirayet etmesiyle belki de,
toplumsal, siyasal ve tartışmakta olduğumuz eğitim alanında, istenmedik olarak
kabul edilebilecek birtakım sonuçların doğmasına neden olmuştur.
Bununla
kastetmek istediğim, dünün sömürge yönetimine karşı sergilenen en hafif
deyimiyle ‘katı’ yaklaşımın halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda
bağımsızlıklar sonrasında bu ‘katılığın’ bizatihi, ülke siyasal eliti ve
bunların içinde yer aldığı ve de ulus-devleti temsil etme iddiasında olan yapı
tarafından kendi toplumuna veya toplum kesimlerine yöneltilmiş olmasıdır.
Burada,
ulus-devlet sistemi bakımından, gizli/açık olarak, bir tür korumacılık
nosyonundan hareket edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu
korumacılık, tartışmaya konu ettiğimiz yüksek öğretim kurumları bağlamında,
adına akedemisyenler denilen kitleye yönelik ‘güven’ problemi olarak tezahür
ediyor.
Güven
probleminin karşılığı olarak ulus-devlet temsilcisi olan yapıların her anı, her
süreci, her düşünceyi, her kitabı, her görüşü, her paradigmayı belirleye,
yönetme, kabul veya reddetme vb. ara yapıları ve karar mekanizmalarını hayata
geçirdiği gerçeği ile karşılaşılır.
Kaçınılmaz
benzerlikler
Malezya
Federasyonu özelinde düşündüğümüzde, eski sömürge yönetimiyle böylesi bir
çatışma evreninin olmamasına rağmen, aradan geçen zaman diliminde yüksek
öğretim kurumlarının ulus-devletin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri ile karşı
karşıya kalmasını nasıl açıklamamız veya anlamamız gerekir?
Bu hususu,
biraz daha açıklamak adına, örneğin, komşu ülke Endonezya’da olduğu gibi
‘fiziki mücadele’ ve ‘devrim’ boyutunda gelişmeler görülmese de, iki ülkede
yüksek öğretim kurumlarının karşı karşıya kaldıkları sorunlardaki benzerliği
gözlemliyor oluşumuz bize, ulus-devlet temellerinde yer eden veya iki ülke
özelinde -ve de benzerleri bağlamında-, dile getirecek olursak, birbirini kopya
eden, tekrarlayan süreçler bulunmaktadır.
Sorunu
izah
Yukarıda
dikkat çektiğim hususu bize söyleten, Ivory Tower Reform: A Vision for
Higher Education in Malaysia adlı eserin daha ilk sayfalarından itibaren,
ulus-devletin yüksek öğretim kurumları üzerinde tesis ettiği nüfuzun ağırlığı
karşısında, söz konusu yüksek öğretim kurumlarından arzu edilen verimin
alınamamış olması yaklaşımıdır.
Bu noktada,
eserin ortaya çıkmasına katkı yapan üç yazarın imzasıyla kaleme alınan
‘Önsöz’ün ilk cümlesi, yüksek öğretim kurumlarının ulusal kalkınma,
entellektüel gelişme ve toplumsal birlik gibi birbirini destekleyen ve
tamamlayan unsurlarda sahip oldukları sorunlara dikkat çekiyor.
Ve bu noktada,
acil olarak ihtiyaç duyulan olgunun ise, bu kurumlarda acilen reforma gidilmesi
görüşü paylaşılıyor.
Söz konusu yazarlar,
yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olanın, sistemik bir kriz olduğunu
yüksek sesle dile getiriyorlar.
Manipülasyon
Bu yazıda,
-tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, dikkat çekmeye çalıştığım husus, yüksek
öğretim kurumlarında yaşanmakta olan gerçekliğin bilgiyi ortaya koymaya
yarayacak araçlar ki, bunların başında, bilgi kaynaklarının bir bölümünü içeren
kütüphaneler geliyor, bilgi üretiminin katalizörü olan araştırma süreçleri, bu
süreçlerin somutlaşmış hali olan yayın ve tanıtım faaliyetleri ve bu ürünlerin
geniş kamuoyuyla çeşitli platformlarda paylaşımı geliyor.
Bu süreçler,
temelde sanki, ulus-devletin bu süreçlerle hiçbir ilgisi ve alâkası yokmuş
hissini uyandırabilir.
Ancak, biraz
dikkali bir gözle bakılıp konuya ilgiyle eğilindiğinde, karşımıza yüksek
öğretim kurumlarının temel işi ve görevi olan yukarıda dikat çekilen süreçlerin,
güç ve otorite olarak algılanan ve aktarılan yüksek öğretim bakanlıkları vb.
kurumlar vasıtasıyla yapılan kasıtlı veya kasıtsız yapılan yönlendirmeler
inkita ve sürünceme süreçleri ve nihayetinde, sanki işler yapılıyormuş gibi
gösterilip de hakkıyla ortaya konmadığını gösteriyor.
Sorunun bu
vechesinde, ulus-devlet ve bu yapının ilgili kurumsal içerikleri bulunurken,
yüksek öğretim kurumlarında yer alan akademisyenler ve bu gruptan bazılarının
zamanla yükseltildikleri çeşitli kurumsal yöneticilikler üzerinden, ne tür bir
yüksek öğretim kurumu inşasına ne ölçüde katkıda bulunup bulunmadıkları veya bu
süreci kasıtlı ve istendik olarak ne denli destek verip vermedikleri de, bir o
kadar gerçekçi ve mantıksal bir soru olacaktır.
Belki de
içimizden birileri, durup şayet yukarıda ifade edilen ilk durumu dikkate alacak
olursa, ikinci durumu tartışmanın herhangi bir kamul ve işlevsel yönü
bulunmadığı yorumunda bulunabilir.
Kanımca, bunda
doğruluk payı yok değil...
Ancak, böyle
olsa dahi, her halükârda, karşımızda uzun yıllar eğitim süreçlerinde yer almış adına,
akademisyen denilen kitlenin, tüm gelişmeler rağmen, sahip olduğu varsalıyan ‘akademik
etik’ değerlerden ferâgat etmemiş olduğunu düşünmemize de imkân tanınmalıdır.
Söz konusu bu
‘akademik etik’ olgusunu ister, İslami bağlam çerçevesinde ya da isterseniz,
seküler etik çerçevesinde ele alınız.
Nihayetinde,
çerçevesi ne olursa olsun, bu etik değerlerin ilgili akademik camianın var oluş
nedenlerini teşkil etmesi bizi bir anlamda, böylesi bir sorgulamayı yapmamızı
sorunlu kılıyor.
Ve geldiğimiz bu
noktada durup, samimi bir şekilde, entellektüel ikiyüzlülükle karşı karşıya
bulunup bulunmadığımızı da gündeme getirmek gerekiyor.
Müslüman
toplumlarda yüksek öğretim kurumlarının bugün içinde bulunduğu durumun hiç de
içaçıcı olmadığı ortada.
Bu sorunun bir
yanında ulus-devlet yapılaşması bulunurken öte yanında, yüksek öğretim
kurumlarında yer alan ve adına akademisyen denilen kitlenin akademik, bilimsel
etikle belirlenmesi gereken tutum, tavır ve davranışları ne denli hayata
geçirip geçirmedikleriyle de ilgili olduğunu yüksek sesle tartışmamız
gerekiyor.






