5 Mart 2026 Perşembe

İslam düşüncesi ve medeniyeti: kayıp anlamlar / Islamic thought and civilization: lost meanings

Mehmet Özay                                                                                                                             02.03.2026

Akademi dünyasının çalışma alanlarından birini, hiç kuşku yok ki, düşünce ve medeniyet sahası teşkil ediyor.

İslam toplumları bağlamında bu alanın karşılığı, İslam düşüncesi ve medeniyeti konulu çalışmalar, kurumlar, yayınlar ile karşımıza çıkıyor.

Bu kısa yazıda, bu kurumsal yapıların varlığına dair bazı hususları paylaşacağım.

Ancak, öncelikle ‘medeniyet’ kavramının Müslüman toplumlarda gelişim evresine kısaca değinmekte yarar var.

Kavramla buluşma

Avrupa’da ‘medeniyet’ kavramına tekabül eden ve çokça Fransızca dilinde karşılık bulan ‘civiliation’, ‘medeni’ ‘civilized’ ve ilintili kullanımlarının, 18. yüzyıla tekabül eden bir vechesi bulunuyor.

Bu vechenin Müslüman toplumlara sirayetinin Batı ile karşılaşmalar sürecinin belirli aşamalarında zorunlu, gönüllü veya her iki halin bir arada bulunduğu eklektik bir durumla, Müslüman toplumlarda ‘medeniyet’ kavramının ve içeriğinin anlaşılmaya, tartışılmaya başlandığı görülür.

Bu noktada, örneğin 19. yüzyıl erken döneminde Mısır’da ve yine aynı dönemde, Osmanlı merkezinde olduğu gibi, Batı düşüncesine kendini açan Müslüman toplumlardaki eğitim kurumları ve/ya bir kısım geleneksel ulema ile aralarında gazeteci, edebiyatçı gibi yeni düşünür tiplerinin bulunduğu çevrelerin, Batılılaşma ile modernleşme arasında karar ve kararsızlıklarına tekabül eden süreçte, Batı medeniyetiyle buluşmalarına yol açmıştır.

Bu karşılaşma ve buluşma Batı’ya yönelme anlamında Batılılaşma kavramını doğururken, sonraki süreçlerde bu kavram yerini çokça ‘çağdaşlaşma’ kavramına bırakmıştır.

‘Medine’nin doğuşu

19. yüzyıl bağlamında, alim, ulema veya yeni düşünür tiplerinin Batı’da karşılaştıkları kavramsallaştırmalardan hareketle veya bu kavramsallaştırmalara, ‘İslami’ alternatifler bulma zorunluluğu ve talebiyle zamanla, ‘Medine’ yani, Hicaz’daki şehre referansları gündeme gelmiştir.

Burada, temel vurgunun ‘dini’ bağlam olduğu aşikâr...

Ve çokça, Peygamber dönemi veya erken İslamlaşma sürecinde din’in yani, İslam’ın ‘medeni’ yani, şehir ve dolayısıyla gelişmişlik ile ilişkisine gizli/açık atıfta bulunulur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, din’in medeni bir evrende (space), ortaya çıkıp geliştiği ve böylece, din’in bir medeniyet olgusu, süreci ürettiğine vurgu yapılır.

Bunun yanı sıra, şehirli kavramını destekleyici ve hatta, çeşitli açılardan onu aşıcı bir başka kavramsallaştırma olarak, zamanla gündeme ‘umran’ kavramının girdiğine tanık oluruz.

Güçlü alternatif alanlar

Bununla birlikte, Batı’da medeniyet (civilization) kavramının kullanımı ile bu kavramın pratikte neye tekabül ettiğine ortaya koyan unsurlar, hiç kuşku yok ki, pratik bilim alamlarının ortaya çıkması ve gelişmesine paralel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Örneğin bu noktada, edebiyatın, tarihin, güzel sanatların, arkeolojinin, mimarinin önemli rol oynadığını kuşku bulunmuyor.

Bu alanlar arasında diyelim ki, arkeolojinin gelişme gösteren son alanlardan biri olması belki de, halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumların bu alana ilgisindeki eksikliği açıklayan maddi bir unsur olarak gündeme getirilebilir.

Ancak, bu alanın, Avrupa düşünce ve medeniyetine yaptığı katkı dikkate alınacak olursa, benzer bir sürecin halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumlarda olmaması ya da hak ettiği yeri bulmamış olması, -aşağılık kompleksine kapılmadan söylemek gerekirse- önemli bir kayıp anlamına geliyor.

Bilgi arkeolojisi

Giriş’te dikkat çektiğim İslam düşüncesi ve medeniyeti...

Bu alanın temelde, bize ilk elden sağladığı husus, soyut düşüncenin varlığı ile ilgili olmasıdır.

Oysa, ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ oluşumunun zemininin maddi kaynaklar, gelişmeler, oluşturması bize ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ sahasında konuşabilmemiz için, elimizde önemli maddi kaynaklar ve bunların gelişim süreçlerine dair verilerin olmasını gerektiriyor.

Günümüzde, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkelerde var olan ve yukarıda dikkat çekilen kurumsal yapılaşmalara bakıldığında, temel çalışma alanlarının, bir tür ‘bilgi arkeolojisi’ şeklinde tezahür ettiğini ortaya koyuyor.

‘Bilgi arkeolojisi’ ile kastım, bu adı taşıyan kurumlarda yer alan araştırmacıların, akademisyenlerin -ve de, diyelim ki, düşünürlerin- kendilerini, tarihin belirli bir evresinde gelişme göstermiş ve ardından, yine tarihin belirli bir evresinde durağanlaşmış ve/ya kimi ölçülerde ortadan kalkış bilgi alanlarına dair verileri güncelleme, bu veriler üzerine eleştirel yaklaşımlar -ya da taklide dayalı bağlamlar- ile yeni eserler ortaya koymaları anlamına geliyor.

Zemin kaybı

Oysa, yazının girişinde dikkat çektiğim unsur yani, İslam düşüncesi medeniyeti çalışmalarına doğrudan katkısı olacağına kuşku olmayan ilgili çalışmala alanlarının örneğin, etnografi, arkeoloji gibi alanlara yönelik ilginin olmaması, bu alanlara dair saha çalışmalarının, araştırmaların, karşılaştırmalı verilerin gündeme getirilmemesi, başlı başına bir eksiklik olarak karşımızda duruyor.

Bu kurumların amacı ve kastı, donuk ve bu anlamda soyut veriler ile sınırlı olmak yerine, Müslüman toplumların yaşam sürdüğü ilgili coğrafyalarda ve bölgelerde yapılacak yeni saha çalışmaları ile İslam düşünce ve medeniyetinin -ve buna yerel İslami kültür bağlamını da eklemek mümkün- daha canlı, dinamik, üretken bir noktaya evrilmesi mümkün gözükmektedir.

Bu konuda, olumsuz örnekten hareket ederek söylemek gerekirse, İslam teolojisini yorumlayan ekollerden biri olan Vahhabizmin (Wahhabism) arkeoloji, mimari ile güzel sanatların çeşitli dallarına yönelik ilgisizliği, karşıt duruşu, yok edişe yönelik çabaları gibi süreçler temelde, bu ekolün hakim olduğu Müslüman toplumlarda, İslam düşüncesi ve medeniyeti çalışmalarının hangi evrede olabileceğine dair bize bir fikir veriyor olsa gerek.

Burada, herhangi bir teolojik tartışmaya girmediğimi, sadece derdimi anlatmaya yönelik olarak yaşanan, tecrübe edilen, gözlemlenen makul bir örnek sunmaya çalıştığımı belirtmeliyim.

Vahhabizmin egemen olduğu Müslüman toplumlar kadar, diğer bazı toplumların “gizli Vahhabizm” kuçak açması, Müslüman toplumların önemli bir bölümünde yukarıda dikkat çekilen araştırma alanlarına dair mesafenin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Söz konusu bu Müslüman toplumlarda, bir yandan İslam düşüncesi ve medeniyeti konusunda cevval tartışmalar gündeme gelirken, bunların bir tür tekrarbitekrar akademi duvarlarına çarpıp geri döndüğüne tanık oluyoruz.

Oysa, bu kurumların mensuplarının yaşadıkları mekânların yanı başında onlara bakan, onlara seslenen tarihi ve kültürel mekânları tanıma, anlama, anlam üretme vb. süreçlere yanaşmama konusundaki inadları, içinde bulundukları İslam düşüncesi ve medeniyeti bölümlerinin kısır döngü içerisine girmesindeki nedenlerden biri olduğunu ileri sürebiliriz.

Bunun temel nedenlerinden birini, -yukarıdaki izahta Vahhabizm’e bağlarken, bir başka nedenin kültür ve medeniyet oluşum safhalarına dair kısır bilgi veya daha doğrusu bilgisizlik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/islam-dusuncesi-ve-medeniyeti-kayip-anlamlar-islamic-thought-and-civilization-lost-meanings/

İran, haklar ve Doğu’da demokratik bağlam / Iran, rights and democratic context in the East

Mehmet Özay                                                                                                                             05.03.2026

İran’a yönelik saldırının, “Batı’da ...” ve “Doğu’da ...” şeklinde başlayacak iki temel açılımı üzerinde durulmalıdır.

‘Batı’dan ... diyerek başlayan söylem, Batı’nın niçin İran’a  yönelik saldırıyı desteklemeye veya desteklememesine dair söylemleri oluşturur.

Bunların başında, son gelişmelerin aktörü olarak merkezde yer almasından ötürü, Trump’a atıfla konuyu açımlamak mümkün.

Barışçıl Trump

Trump, daha Obama’lı yıllarda ve 2016 başkanlık seçimleri öncesinde kendisini küresel evrene barış taşıyıcısı olarak tanımlamasından ve bunu, geçtiğimiz ay yani, Şubat ayının ortalarındaDonald J. Trump Barış Enstitüsü bünyesinde açımlanan Barış Kurulu (Board of Peace) yapılanmasının mucidi olarak kendisini küresel kamuoyuna takdim etmesine değin, küresel ilişkileri ‘barış’ kavramı üzerinden yapılandırma amacı taşıyan bir siyasetçi rolü oynuyordu.

Bugün ise, Trump’ın, İran’a saldırıda en ön safda yer almasına karşılık, Amerikan toplumundan başlayarak Batı kamuoyunda İran’a yönelik saldırıya taraftar olmayan, gayet önemli bir kesimin varlığını göz ardı etmemek gerekir.

Batı kamuoyu

Tıpkı, diğer benzeri konularda olduğu gibi, Batı kamuoyunun ve bir ölçüde, siyasal çevrelerinin -konumuz çerçevesinde, Doğu’da ortaya çıkan- ‘haksız’ olarak tanımlanmaya matuf gelişmeler ve süreçler konusunda sergiledikleri tutumun, zorunlu olarak ‘haksızlığa’ uğrayan çevreleri destekledikleri ve onlarla koalisyon içerisinde oldukları anlamına gelmiyor.

Bunun en iyi örneğini, daha düne kadar Filistin’de olanlar ile biraz uzak geçmişte yani, 1990’ların başında Irak’a yönelik gerçekleştirilen saldırılara yönelik eleştirilerde tanık olmuştuk.

Batı kamuoyunun ve -değişen oranlarda olmak üzere- siyasal çevrelerinin, Doğu’daki siyasal ve toplumsal gelişmelere verdikleri refleksi yine, benzer şekilde ilgili ülkelerle ve toplumlarla doğrudan ikili ilişkiler, ideolojik benzerlikler vb. süreçlerle anlamak mümkün değildir.

Bağımsız değişken

Bunun yerine, ilgili durumlara yönelik olarak Batı’da gelişen ve ortaya konulan tepkilerin bizatihi, Batı’nın kendi siyasal bilinci ile sınırlı olmayan bunun dışında, köklü denilebilecek bir dünya görüşünün, kendini bağımsız değişken olarak ortaya koyması ile anlayabiliriz.

Bundan kastın, sadece üst kategoride yani, siyasal çerçevedeki söylemlerin ötesinde, gündelik konuşmalar ve söylemlere kadar inen yönüyle ‘insan hakları’ kavramı etrafında gelişme gösterdiğini ortaya koymaktır.

Bu kavramın varlığının ise temelde, köklü bir ‘demokratik’ bilinç, tutum ve davranışla ilişkililiği söz konusudur.

Doğu’da olan biten siyasal ve toplumsal gelişmelere yönelik Batı kamuoyun ve -bir ölçüde- siyasal çevrelerinde ortaya konulan refleksin sürdürülebilirliği, haklılığı kadar, bu süreçlerin arzu edilen neticeleri pratikte ne kadar etkileyip etkilemediği ise bir başka konudur.

Burada, bahsini etmekte olduğum husus, tutum ve davranışlar ile, bunların arkasında yer alan idealler bir başka ifadeyle dünya görüşüdür.

İlginçtir, Batı kamuoyunda ve bir ölçüde siyasal çevrelerinde Doğu’da olan biten temel siyasal ve toplumsal gelişmeler yönelik tepkilerin, reflekslerin varlığına karşın, Doğu kaynaklı olark Batı’daki siyasal ve toplumsal gelişmelere yönelik bir refleksin geliştiğini, geliştirildiğini ve de sürdürülebilir bir şekilde ortaya konduğunu söylemek ise zordur.

Bunun, başka bir yazı konusu olduğunu söyleyerek burada sonlandırayım.

Doğu’nun kendi hali

Giriş’te, gündeme taşıdığım tartışmanın ikinci bölümünü, Doğu’nun bizatihi kendisinde olan siyasal ve toplumsal değişmelere yönelik verdiği tepkilerin, neye tekabül ettiği meselesi oluşturmaktadır.

Burada iki farklı olgu bulunuyor. İlki, Doğu’nun Batı ile ilişkilerinden neşet eden yönü...

İkincisi ise, bizatihi Doğu’da, kendi toplumsal ve siyasal bağlamları içerisinde var olan unsurlar.

Doğu’nun Batı ile ilişkilerinde, kendini sürekli mağdur konumunda görme eğilimin, bir tür insiyaki, bir tür duygusal tarümarlık sonucu ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İki coğrafya arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkilerin bize bu konuda Doğu’nun, pek de haksız olmadığına kanaat getirmemize neden olacak unsurlarla dolu olduğu iddiasını yabana atmıyorum.

Ancak, bu halde bile, kendini sürekli mağdur konumunda görme eğilimin bir tür kanıksanmışlıkla devam etmesinin problemli olduğuna vurgu yapıyorum.

İkinci olarak, Doğu’da kamuoyunun ve siyasal çevrelerinin, kendi toplumlarına yönelik değerlendirmelerinin, Batı’daki bakış açısının dışında ve ötesinde, bir anlam -ya da anlamsızlık!- çerçevesiyle yüklü olduğu görülür.

‘Haklar’ meselesi

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Batı’daki tepkilerin temel dayanağının bizatihi geliştirdiği dünya görüşü bağlamında ‘haklar’ terazisinde konulmaya çalışmasına karşın, Doğu’da -zengin olduğuna kuşku olmayan entellektüel kaynaklara karşın-, ‘haklar’ meselesinin ne anlama geldiği konusunda belirsizlikler ve bir tür zorunlu kaçamaklarla karşılaşılır.

Bu noktada, ‘haklar’ın siyasal ve toplumsal bağlamda, ilgili ülkelerde siyasal ve toplumsal yapılar üzerinde var olan egemen güçlerin belirleyiciliğine terk edilmişliğinin, gayet temel bir sorun olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Bu hususu, salt modern dönem ulus-devlet bağlamına ve bunun, tarihsel köklerle kopukluk şekilde tezahür eden süreciyle açıklamak mantıklı bir yaklaşımdan uzak bir görünüm arz ediyor.

Haddi zatında, bu husus salt bugünün meselesi de değildir...

Sorunun varlığı, epeyce bir geçmişe dayanmaktadır.

Bunun, halledilmesi gereken acil ve önemli bir konu olduğuna kuşku bulunmuyor...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-haklar-ve-doguda-demokratik-baglam-iran-rights-and-democratic-context-in-the-east/

1 Mart 2026 Pazar

İran’a saldırı: Sürpriz değil! / Attack on Iran: Not a surprise!

Mehmet Özay                                                                                                                             01.03.2026

İran’a yönelik saldırıları beklendiği üzere gerçekleşti...

Bugün, Ortadoğu’da ortaya çıkan bu gelişmeyi sürpriz olarak kabul edenler, büyük bir yanılgı içerisindeler...

Bu yanılgı, Ortadoğu siyasal gerçekliğini, ABD gibi bugün küresel güç olmanın ne anlama geldiği konusunda önemli icraatlarıyla ortaya koymaya çalışan bir devleti ve de başkanı, Donald Trump’ı anlayamamakla bağlantılıdır. 

Elbette, ortada İsrail’in yapısal varlığı; geniş Ortadoğu’da yer alan bazı Arap ülkeleriyle yakın işbirliğinin; söz konusu Arap ülkelerinin bu işbirliğinin siyasal ve askeri boyutu kadar İran’la tarihsel ve geleneksel olarak yaşadıkları teolojik ayrışma gibi farklı boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.

İran, dışındaki bu gelişmelerin bugün savaş ortamına yol açarken acaba, İran’daki siyasal, dini yapılaşmaların, bu süreçteki rolü ve katkısının ne olup olmadığını da hesaba katmakta fayda var.

Barışa giderken...

Oysa, daha birkaç gün öncesine kadar, ABD başkanı Trump, Amerikalı ve İranlı yetkililer arasında süren görüşmelere işaret ederek, İran’ın gayet olumlu adımlar atmasından şaşkınlıkla bahsediyordu. 

Bununla birlikte, gelişmeleri yakından takip eden gözlemciler, bu süreçte anahtarın Trump’ın elinde olduğuna vurgu yaparak, İran’ın atttığı bu olumlu adımların, Trump tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dikkat çekiyorlardı.

Sadece, İran’la yapılan müzakereler değil, ABD iç politikası yaklaşmakta olan ara seçim, ABD halkının ekonomik varsıllığında devam eden kırılmalar vb. gibi konular, ABD halkının savaş istemediği ve olası bir savaşın, ABD seçimlerinde Trump ve Cumhuriyetçiler aleyhine olacağına dikkat çekiyorlardı.

Üstüne üstlük kamuoyu yoklamalarında Trump’a destek verenlerin oranı önemli ölçüde düştüğü bir dönemde... Trump, saldırı kararı almaktan çekinmedi...

Ortadoğu zaman dilimiyle, dün sabah başlayan saldırılar, Trump’ın İran’la yapılan nükleer görüşmelerdeki gelişmelerden görünürde memnun olmasına rağmen, savaşı öncellediğini açıkça ortaya koyuyor.

Güçlü irade!

Temel olarak, Steve Witkoff ve Jared Kushner ikilisinin yürüttüğü İranla görüşmelerin sonuçları alınmamışken, Trump geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı Birlik Konuşması’nda İran’ı hedefe alan söylemiyle dikkat çekerken, gözlerin müzakere masasından yeniden Basra Körfezi çevresindeki Amerikan askeri hareketliliğine çevrilmesine neden oluyordu.

Oysa, Cenova’da süren görüşmeler sona ererken, tarafların açıklamalarından umuda dair ipuçları bulunuyordu.

Tarafları anlaşmaya yöneldiğine dair yaklaşım İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmlarında, yüzde 5’lik kotayı aşmaması ve programın sivil amaçlı olarak yürütülmesi gibi can alıcı yönü bulunuyordu.

Ancak, Trump, Çarşamba günkü konuşmasında, Witkoff’dan gelen mesaj yerine, savaşı öncelleyen ‘şahinler’ grubunun söylemlerini dikkate almış olmalı ki, İran’ın balistik füze çalışmasında Avrupa sınırlarına ulaşacak düzeye geldiğini açıklaması oldukça dikkat çekiciydi.

Trump, bu açıklamasında mesela, İsrail sınırlarını değil de, -İran füzelerinin İsrail’e ulaştığı bilinmesine rağmen, Avrupa sınırlarını işaret etmesi gayet anlamlıydı.

Bu durum, sadece Amerikan kamuoyunu değil, neredeyse bütünüyle Batı kamuoyuna yönelik bir açıklamaydı.

Trump’ın ikinci argümanı, İran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda söz vermediği yönündeydi.

Oysa, İran dışişleri bakanı Abbas Araghachi, Cenova görüşmeleri sonrasında, “İran nükleer silah geliştirmeyeceğini basınla paylaşmıştı!

Trump’ın söylemindeki güçlü referans ise geçtiğimiz Haziran ayında, İran’da nükleer tesislerin bombalanmasının ardından, İran’ın yeniden çalışmalara başlamış olmasıydı.

Ve Trump, İran’ın bu yaklaşımını “sinsi hırs” olarak adlandırıyordu.

ABD’nin İran’a yönelik askeri girişimini salt İsrail nedenli olarak ele almak ve anlamak mümkün değildir.

‘Altın dönem’

Trump’ın Kongre mensuplarına yönelik yaptığı ‘Birlik Konuşması’, ABD’nin kuruluşunun 250. yılına denk gelmesiyle de önem taşıyor.

Bu tarihi gelişme göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip...

Belki de, tarihi bir şans olarak bugün bu önem gelip, Trump’ın önüne konmuş gözüküyor.

250. yılın önemi ile ABD’nin yeniden büyük bir güç olma hedefi arasında kolayca kurulabilecek bir bağlantı, Trump tarafından kaçırılmamış gözüküyor.

ABD’yi yeniden büyük yapmanın yollarının sadece, Amerikan orta sınıfının yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamakla sınırlı bir iç politika süreci olmadığı, Trump’ın 2024 seçimlerinin ardından başkanlık koltuğuna oturmasından bugüne kadar geçen sürede kanıtlanmış durumda.

Trump, sadece söz konusu orta sınıfı yeniden şekillendirmek, ABD’yi bir ulus olarak yeniden varsıl hale getirmekle sınırlı olmayan, haddı zatında bunun ötesine geçen emelleriyle, küresel toplum nezdinde şaşkınlıklara ve şoklara neden olan icraatlarıyla bugüne kadar geldi.

Trump, ABD’nin 250. yılında, yeni bir dünyanın şekillenmesinin ipuçlarını güçlü bir şekilde veriyor.

Bu süreç, ABD tarafından uygulanmaya konulan salt gümrük vergileri tarifelerindeki çalkalanmalar; yakın ve uzak Batı siyasal ve ekonomi sistemine entegrede sorunlu olan ülkelere ya da bugün ABD’nin var olan siyasal iradesine muhalif olan ülkelere yönelik doğrudan siyasal, ekonomik ve hatta askeri girişimler; tüm eksikliklerine rağmen küresel olarak kabul merşuiyetleri devam eden kurumlar yerine, gizli/açık ABD merkezli yeni ‘güvenlik kurumları’nın tesisi gibi süreçler ile ortaya konuluyor.

Bu sürecin bir parçası olarak İran, hiç kuşku yok ki, dikkate alınmayı gerektiriyor.

İran’ın Batı ve özellikle de ABD için, bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkışını, son birkaç yıllık gelişmelerle değil, İran’da rejim değişikliğinin gerçekleştiği 1979’dan itibaren önemsemek gerekiyor.

Batı veya ABD sadece, Ortadoğu’yu kontrol etme adına değil, İran’ın ve ilişkilerinin küresel boyutunu hesaba katarak bugünkü savaşı açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İran bir hedeftir...

Ancak, İran, Batı veya ABD için son hedef değildir...

ABD veya başkanı Trump nezdinde, kurulacak yeni dünya düzeninde icraata geçirilmesi gereken eylemler içerisindeki yeri bugün İran’a saldırı yer alıyor.

Ve bu saldırı sürpriz değil...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/irana-saldiri-surpriz-degil-attack-on-iran-not-a-surprise/

 

24 Şubat 2026 Salı

Bangladeş, Tarık Rahman ve demokrasi / Bangladesh, Tarıq Rahman and democracy

Mehmet Özay                                                                                                                             24.02.2026

Bangladeş’te, Başbakan Tarık Rahman, önemli bir görevi üstlenmiş bulunuyor.

12 Şubat seçimlerinin ardından, ülkede “Yeni Bangladeş” kavramıyla belirtilmeye çalışılan yeni bir dönemin başladığı yönündeki ifadeler bizatihi, Tarık Rahman’ın ne tür bir siyasal ve toplumsal gerçeklikle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Yeni dönem

Dün ve bugün ayrımının, keskin bir şekilde ayrıştırıldığı intibaını veren, ‘yeni dönem’ veya bazı yayın organlarında vurgulandığı üzere, ‘Yeni Bangladeş’ kavramı üzerinden gündeme getirilen bu dönemin dünkünden farklılığı, herhalde öncelikle dün, ne olup olmadığını anlamaktan geçiyor.

“Yeni Bangladeş” kavramıyla kastedilen, “ayrımcılığın ortadan kaldırıldığı, yasalara bağlılığın ve etkin bir hesap verilebilirlik” sürecidir.

Bunu sağlayacak olan ise, “radikal bir şekilde hayata geçirilmesi beklenen reform”....

Reforma başlarken, dün ne olup olmadığı sorgulamasında sadece, on beş yıla varan bir süre ülkeyi yönetmiş olan sabık başbakan Şeyh Hasina dönemi ile sınırlandırmak bu çabada pek de, başarılı olunamayacağı düşüncesini uyandırıyor.

Hedefe, Şeyh Hasina’yı ya da, partisi Halk Partisi’ni (Awami League) koymak, Bangladeş siyaset dünyası ve toplumsal gerçeklik olgularına yapılabilecek bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir.

Bu nedenle, son on beş yılı değil, 1971’den bu yana olan tüm süreci göz önüne almak gerekiyor...

Hanedan

Bireysel tarihi açısından bakıldığında, suikaste kurban giden sabık devlet başkanı Ziya Rahman’ın (Ziya’ur Rahman) oğlu ve geçtiğimiz Aralık ayında 80 yaşında vefat eden Begum Ziya’nın oğlu olması, yani bir anlamda ülkedeki siyaset hanedanlarından birine mensup olması bulunuyor.

Bir başka ifadeyle, babası, devlet başkanlığı ve annesi, iki dönem başbakanlık yapmış bir politikacı, yani Tarık Rahman, bugün Bangladeş’te başbakanlık koltuğunda oturuyor.

Aile mirası

Tarık Rahman’ın babası ve annesinin bıraktığı siyasi mirasın ne denli olumlu olup olmadığı bir yana, bu gibi toplumlarda, ‘hanedan’ mensubu olmanın getirdiği cazibenin kendinde bir önemi bulunuyor.

Bu durumu, geleneksel ve tarihsel yönetimlere yatkın toplumlara özgü bir geçmişe özlem ile mi yoksa modern döneme has ‘kötü bir siyasal hastalık’ olarak mı adlandırmak gerekir diye sormak mümkün...

Bağımsızlık sürecindeki rolü ve başkanlığı döneminde suikaste kurban gitmesi, babasının siyaset dünyasına katkısının önüne geçen iki önemli olgu olduğuna kuşku yok.

Belki de, 12 Şubat’ta BNP’nin başkanı olarak seçimlere katılan, oğul Tarık Rahman’ın, halk nezdinde kabul görmesinin en önemli nedeninin, bu olduğunu söylemek mümkün.

Öte yandan, ülkeyi pek de iyi yönetmedikleri bugün, daha iyi anlaşılan iki kadın başbakandan birinin yani, Begüm Ziya’nın oğlu olması ve 17 yıl boyunca ülke dışında, yani, İngiltere’de bulunmasına rağmen, 2024 sivil darbesinin ardından bulunabilecek en iyi isim olarak ülkenin başbakanlık koltuğuna oturtulması halk nezdinde, “iyi siyaset” ve “kötü siyaset” kavramlarının ve tanımlarının yerli yerinde olup olmadığını sorgulamayı gerektiriyor.

Begüm Ziya, ilk olarak 1991-1996 ve ikinci olarak, 2001-2006 yıllarında BNP başkanı ve adayı olarak seçimlerde aldığı destekle başbakanlık görevi üstlenmişti.

Bazı gözlemcilerin öne çıkartmaya çalıştıkları şekilde, Pakistanlı Benazir Butto’dan sonra, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki ikinci kadın başbakanlık sıfatına sahip olması, siyaset bilimi ve siyaset yönetimi açısından, pek de önemli bir duruma işaret etmiyor.

Kanımca bu sıfata iliştirilen “kadın Müslüman” olması, halkının çoğunluğu Müslüman olan topluma mensup olması gibi tanımlamalar da, kayda değer bir önem arz etmiyor.

Bunların, önem arz edebilmesi için ve bu sıfatlara yüklenen olumlu anlamın olgunlukla ele alınabilmesi için söz konusu yönetim süreçlerinde, Begum Ziya’nın siyaset kurumundan başlayarak, geniş toplum kesimlerine değin uzanan tüm alanlarda, ne tür başarılı politikalar ortaya koyup koymadıklarıyla ölçülmesi gerekir.

Yukarıdaki tanımlamaları öne çıkaran aynı kaynaklar, Begüm Ziya’nın, 2001-2006 yıllarındaki yönetimi öncesinde Bangladeş kamuoyuna verdiği bir anlamda, “temiz toplum” inşası kavramını akla getirecek şekilde yolsuzluk ve terörizmi sona erdirme sözünü gerçekleştirmek bir yana, 2007 yılında yolsuzluktan tutuklanması siyaset kurumunun ve siyasette liderlik konumunda bulunan politikacıların nasıl değerlendirilmeleri konusunda bize önemli bir ders veriyor.

Bugün, bu anne – babanın oğlu Tarık Rahman, Bangladeş’te başbakan...

Demokrasiye dönüş!

Bu noktada, öncelikle, bu seçimlerin, “demokrasi’nin yeniden ülkeye geri dönmesi” şeklinde yorumlanmasını temkinli karşılamak gerektiğini söylemeliyim.

2024 yılında yapılan bir önceki seçimlerde, iktidardaki Halk Partisi’ni (Awami League) boykot eden ‘Bangladeş Milliyetçi Parti’sinin (Bangladesh Nationalist Party-BNP), 12 Şubat 2026’daki seçimleri kazanmış olması, bu sefer Halk Partisi’nin seçimlere katılımının yasaklanmasının bir sonucu olarak tezahür ettiğini unutmamak gerekiyor.

Evet, iki dönem arasındaki gelişmeler farklı...

Özellikle de, 2024 Temmuz’unda itibaren başlayan süreç, dikkat çekici bir farklılığı ortaya koyuyor.

Ancak, olan biteni, ‘demokrasi’ kavramı ile açıklama ‘arzusu’ ya da ‘inadı’, Bangladeş siyasal sisteminin, ne tür bir demokrasiye konu olduğunu araştırmamızı gerektiriyor.

Reform pratiği

Önceki yazılarda, “herkesin derdi başka” diyerek dile getirmeye çalıştığım üzere, ‘her siyasal grubun, her toplumsal yapının hedefinin farklı olduğu bir Bangladeş’te, siyasal sistemin tesisini ve toplumsal yapının düzenini sağlamanın, pek de kolay bir iş olmadığı ortada.

Başbakan Tarık Rahman, Bangladeş’te reform sürecini hayata geçireceğini ve tüm kesimlere ulaşacağını ileri sürüyor...

Bu söylemin, siyasal bir retorik mi yoksa, gerçekte ülkenin çokça ihtiyaç duyduğu toplumsal ve siyasal değişimi iyileştirmeye yönelik gerçekleştirilebilir bir süreç mi, olduğuna önümüzdeki süreçte hep birlikte tanık olacağız.

Ancak bugüne kadar yaşananlar ve hatta 12 Şubat seçimleri de dahil olmak üzere, ülkede var olan demokrasi’nin olsa olsa bir akademisyenin dile getirdiği üzere, “prosedür temelli bir demokrasi” kavramını hak ettiği söylenebilir.

Bu prosedürü, her beş yıllık süreçte tekrarlanan ‘siyasal ritüel’ olarak kabul edebileceğimiz gibi, Bangladeş’te, seçilmiş hükümetlerin ülkeyi yönetme biçimlerinin ‘demokrasi’ kavramının hak ettiği ilkeler bütününün dışında, salt kendi çıkar çevrelerine yönelik politikalarla şekillenen bir yapı olarak da anlayabiliriz.

Tarık Rahman’ı, her hâlükârda, kendisini demokratik yollarla seçilmiş bir başbakan kabul edebilir. Bugün, Tarık Rahman’ı bekleyen zorluk, ‘demokrasi’ kavramına hakkını veren bir yönetim sergileme çabasında ne denli başarılı olacağıdır.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/banglades-tarik-rahman-ve-demokrasi-bangladesh-tariq-rahman-and-democracy/

22 Şubat 2026 Pazar

Bangladeş’de kapsamlı reforma doğru / Towards comprehensive reform in Bangladesh

Mehmet Özay                                                                                                                             22.02.2026

Bangladeş’te, ‘Milliyetçi Parti’ (Bangladesh Nationalist Party-BNP) hükümetinin göreve başlamasıyla birlikte, reform sürecinin de başladığını söyleyebiliriz.

Bu noktada, bugün Başbakanlık koltuğunda oturan Tarık Ziya’nın seçimler öncesinde katıldığı bir programda kendisine yöneltilen sorulardan bazılarına verdiği cevapları yakından incelemekte yarar var.

Bu cevapların hem, seçim öncesi vaatler olması hem de, bugün iktidarda olan BNP’nin önümüzdeki süreçte neler yapacağına dair ipuçları taşıması açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Bunların başında, başbakan’ın görev süresiyle ilgili...

Ve bu konunun sadece, Tarık Ziya’nın ve BNP’nin değil, ülkede belki de, kahir ekseriyetin talebi olduğunu söylemek mümkün.

Nihayetinde, 2024 Temmuz ayında başlayan toplumsal gösterilerin ardında, bir anlamda Halk Partisi (Awami League) ve lideri Şeyh Hasina’nın on beş yıla varan iktidarı bırakmama arzu ve isteğinin olduğu biliniyor...

On yıl sınırı ve ‘samimiyet’

Tarık Ziya, başbakanlık görev süresinin iki dönemle yani, on yılla sınırlandırılmasından yana olduğunu söylüyor...

Buna gerekçe olarak da, on yıllık sürenin ardından, bir kişinin yani, siyasetçinin artık “samimi” olarak çalışamayacağı kanaatinde olduğununa dayandırıyor.

Söz konusu bu süre sonrasında “samimi” olmamaya neden ise, “fiziksel ve zihinsel yıpranmışlığı” bağlıyor...

Bu izah, açıkçası siyaset teorisi açısından pek bir anlam ifade etmiyor...

Olsa olsa, bireysel psikolojik alandan ele alınıp değerlendirilebilecek bir izah olduğu hissini uyandırıyor.

Ve de, oldukça sübjektif bir izah...

Bir siyasetçinin, siyaset dünyasındaki performansının, on yıldan önce samimi olmayacağını kim ve nasıl garanti edebiliyor?

Ya da tam aksine, on yılın ardından yine, bir siyasetçinin “samimi” olarak siyaset yapmayacağını kim ve nasıl gündeme getirebiliyor?

Tarık Ziya, bu naif söylemle acaba, on yılı aşkın süre iktidarda kalan sabık başbakan Şeyh Hasina dönemine ve de bizatihi, Şeyh Hasina’nın sergilediği performansa mı atıfta bulunuyor...

Bazı ülkelerde, “yüz eskimesi” tabiriyle gündeme getirilen, siyasette verimsizlik olgusunu, çiçeği burnunda başbakan Ziya “samimiye” kavramıyla gündeme getirmeye çalışıyor.

Son on yedi yılını İngiltere’de sürgünde geçiren Tarık Ziya’nın hem, öncesinde ve hem de İngiltere’de bulunduğu dönemde siyasetle yakından ilgilendiği biliniyor.

En azından, bir Batı Avrupa ülkesinde yaşam sürmüş olmasından hareketle, Batı ve Doğu siyasal sistemlerini analiz etmeye yetecek vakte sahip olmasından hareketle, daha ciddi analizler, daha ciddi öneriler ve söylemler geliştirmesi beklenirdi.

Meselâ, 12 Şubat seçimlerine elli civarında partinin katılmasının ülkede, ne türden bir siyasal bilinç ve yapılaşmanın olduğunun dikkatlice ortaya konulması ve incelenmesi gerekiyor.

Ve, elli siyasal partinin ardında, hangi toplumsal ayrışmaların olduğu ve hangi siyasal düşünceler ve hedeflerin bulunduğu anlaşılmaya çalışılması lazım.

Bu ve benzeri süreçler gerçekleştirilmediği taktirde, siyasal partilerde ve siyasal yaşamda ‘mikrolaşma’ anlamına gelen bu durumun sağlıklı bir siyasal sistem üretmesini beklemek mümkün gözükmüyor.

Siyasal hak, ekonomik bağımsızlık

Başbakan Tarık Ziya’nın, gündeme getirdiği ikinci konu kapsamı daha da geniş olan bir diğer reform süreciyle ilgili.

Bundan kasıt, halkın veya geniş toplum kesimlerinin “siyasal hakları” ve “ekonomik bağımsızlıkları”nın sağlanmasına yönelik bir reform.

Bu iki alanın, birbiriyle ilintisine kuşku yok...

Ve muhtemelen Başbakan Ziya, 2024 eylemlerinin temel nedeni olan ve Şeyh Hasina hükümetlerine atfedilen “yolsuzluk, ekonomide kötü yönetim ve giderek artan otoriter rejim” olgularını gizli/açık gündemine alarak, “siyasal haklar” ve “ekonomik bağımsızlıklar” söylemini ortaya koyuyor.

Yolsuzluk ‘kültürü’

Bangladeş, 1971’den bu yana her iki alanda ne denli yoksun kaldığını, birbiri ardına yaşadığı darbeler ve siyasal yolsuzluklarla tanık olmuş durumda.

Bunun en son örneğini, 2024 yılı Temmuz ayındaki gelişmelerle bizatihi yeniden görmüş olduk.

Başbakan Ziya, şu an itibarıyla iktidarın tek sahibi olmasından ötürü, reformu yapacak kadroların dolaylı olarak BNP bünyesinden çıkacağını dile getiriyor doğal olarak.

Söz konusu bu iki alana dair reform söylemi genel itibarıyla, halkın bu alanlardaki yoksunluklarını oluşturmuyor.

Bunun ötesinde, bu iki alandaki yoksunlukların neden olduğu “yolsuzluk kültürü”ne dikkat çekiyor Başbakan Ziya...

“Yolsuzluk kültürünü gündemimizden çıkartık atmalıyız” diyor...

Böylesi bir icraat, hiç kuşku yok ki, sadece Bangladeş için değil, benzeri ülkeler için de bir model olma imkânı tanıyacaktır...

Ancak, şu var ki, “kültür” haline gelmiş bir olgunun, davranışın toplumda birdenbire ortadan kalkmayacağı da en azından sosyal bilimlerin ortaya koyduğu verilerle ortada.

Bu durumda, Başbakan Ziya ve hükümetinin, bu iki alanda ne türden açılımlar gündeme getireceklerini dinlemek gerekiyor.

Aynı konuşmasında, başbakan bu noktada kısmen de olsa, bir izah getirmeye çalışmış.

Bu çerçevede, Yolsuzluklarla Mücadele Kurumu’na (ACC) atıfta bulunuyor ve “bizim dönemimizde, -muhtemelen 2001-2006 dönemine atıfta bulunuyor, “bu kurum, hükümetten  bağımsız hareket eden bir yapıldı. Ancak, önceki otokrat hükümet döneminde” -yani Şeyh Hasina’nın on yılı aşan iktidarına atıf yapıyor-, “yapılan yasal düzenlemeyle yolsuzlukla mücadelede eyleme geçilmesi kararı hükümetin iznine bağlı hale getirildi” diyor...

Oysa, daha önceki bir yazıda da dile getirmiştim, bazı siyasi gözlemciler, 2001-2006 döneminde iktidar olan BNP yönetimine mensup üst düzey liderlerin, bürokratların yolsuzluk suçlamalarıyla daha sonra yasal süreçlere konu olduklarını hatırlatıyorlar.

Evet, aradan geçen süre zarfında BNP olan bitenden ders almış ve hükümete yeni bir siyaset yapma ve yönetim biçimi getirmeyi düşünüyor olabilir.

Ve hiç kuşku yok ki, Bangladeş siyaseti ve toplumu için böylesi bir gelişme hayırlı olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangladesde-kapsamli-reforma-dogru-towards-comprehensive-reform-in-bangladesh/