12 Nisan 2026 Pazar

Müslüman toplumların hallerine dair: sömürge modernleşmesi / On the condition of Muslim societies: colonial modernization

Mehmet Özay                                                                                                                             12.04.2026

Bugünlerde, küresel bağlamda olan bitenlerden hareketle, “Müslüman toplumların içinden geçmekte oldukları şartlar”, diye başlayan cümleleri sıklıkla duymak mümkün.

Bu cümlenin ve benzerlerinin, yaşanmakta olan gerçeklikte bir karşılığı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu ifadenin, olumlu bir izlenim ve anlatıya yol açmayacağı aksine, olumsuz gözlem ve anlatılara konu olacağını hissetmek ise güç değildir.

Bununla birlikte, Müslüman toplumları konu olan bu veya benzeri cümlelerin yeni olmadığı ve salt, bugüne dair bir sınırlılığı içinde barındırmadığı aksine, epeyce bir süredir gündemde olduğu, ortaya konulduğu ve üzerinde düşünülmeye davet ettiğini de biliriz.

En azından, böylesi bir durumun varlığını hatırlamamız, bilmemiz ve üzerinde düşünmemiz gerekiyor...

Müslüman toplumların siyasal, ekonomi, eğitim, hatta askeri kurumlarının içinde bulunduğu hallerinde olan bitenin, kendinde bir niteliği içinde barındırmadığı söylenemez.

Bundan kastım, sadece bugünlerde olan biten ‘çatışmaların’, ‘savaşların’ varlığından hareketle, Müslümanların başına gelenlerin, kendilerini içinde buldukları durumun bir başka ifadeyle, tümüyle siyasal, toplumsal, ekonomik hatta, askeri durumlarının geldiği noktanın salt, ‘öteki’nin eliyle ortaya konulmuş ol/a/mayacağıdır.

Bu anlamda, var olan ve olması gereken sorumluluğun, ‘öteki’ne atıfla kurtulunabilecek bir durum olmadığını anlamamız gerekiyor.

Sömürge dönemi

Bu kısa girişle dikkat çekmek istediğim husus bugünün dünle özellikle de, sömürgecilik dönemiyle ilintili olan bağlamına vurgu yapmaktır.

Geçmişte, sömürge yönetimine konu olan topraklarda yani, bugün artık ulusal bağımsızlıklarını kazanmış ulus-devletlerde yaşanan siyasal, toplumsal, ekonomik yapılaşmaları dikkate aldığımızda, öncesi ve sonrası arasında önemli bir karşılaştırmaya ihtiyaç duyulduğu hissediliyor.

Bu noktada, sömürgecilik sürecini, kelimenin kökeninde yer aldığı üzere salt ‘sömürü’ (exploitation) sistemi olarak değerlendirmek kadar, önemli bir literatür bize ‘modernleşme süreci’nin de, aynı dönemde zuhur ettiğini ortaya koyuyor.

Bu ikinci hususla ilgili olan biten tüm gelişmeleri, sosyal bilimlerin ilgili alanlarında, ‘sömürge modernleşmesi’ kavramıyla dile getiriyoruz...

Buna dair görece, orta ve uzak geçmişte ortaya konulmuş eserlerin bize yol göstericiliğini yabana atmamak gerekir.

Bu görece uzun süreci (longue duree) takip edemeyecekler için, alternatif olarak günümüze dair veya bu döneme yakın olan birkaç hususla konuya açıklık getirmeye çalışacağım.

Ve bunu, ‘kampung boy’ kavramına müracaat ederek yapacağım...

Kampung boy

Sömürge dönemi gerçekliğini bir kaç nesil öncesine kadar yaşamış bazı toplumlarda o döneme ait bireylerin fiili olarak halen hayatta olduklarına tanık oluruz.

Sayısı az olsada halen var olan, günümüzde yaşamına devam eden veya yakın zamanda vefat etmiş ve ilgili eski sömürge topraklarına konu olmuş ulus-devletlerde siyasetin, yönetimin, ekonominin, hatta eğitimin üst katmanlarına kadar çıkarak önemli roller oynamış bireylerin, bizzat kendileri tarafından kaleme alınmış yaşam hikâyelerine, biyografilerine baktığımızda bir “köy çocuğu” (kampung boy) aidiyetinden, nasıl bir ‘siyasal, ekonomik ve hatta askeri elit’ boyutuna çıktıklarının hikâyesini söz konusu sömürge döneminde kendilerine sağlanan “eğitim” imkânlarına bağlı olduğunu yakinen görürsünüz.

Sosyoloji teorilerine başvururak söylemek gerektiğinde, örneğin, Pierre Bourdieu’nun “sosyal kapital” (social capital) kavramsallaştırmasına pek de uymayan, bir durumla karşılaşırız ‘kampung boy’dan siyasal ve ekonomik elit boyutuna çıkanlarda...

Bu durumda, belki de olan biten bu gelişmeyi, tarihsel şans (historical chance) kavramıyla açıklamak mümkün gözüküyor.

Bu söylemin içinde -köken itibarıyla- gizli/açık bir ‘köy çocuğu’ olunması konusunda, bir tür gurur sezilmiyor değil.

Bunun yanı sıra aynı ‘köy çocuğu’nun nasıl olup da, sömürge sonrası dönemin şartları muvacehesinde, bazı siyasal süreçlerin neticesi olarak gelişip yeşeren ulus-devlet içerisinde kendilerine toplumsal, ekonomik ve siyasal statü bağlamında, gayet önemli bir yer bulabildiklerinin gururunu da hissedebilirsiniz.

Sömürge modernleşmesi

Yukarıda dikkat çekilen ‘sömürgecilik’ kavramının kökenine atfen söylemek gerekirse, ortada baştan aşağı (top-down) veya hiyearşik katı bir sömürgecilikten ziyade, aslında farklı katmanları, ilişkileri içinde barındıran gayet karmaşık bir ‘sömürgecilik dönemi’ gerçekliğiyle karşılaşırız.

Bugün ‘sömürgecilik’ sürecini -haklı olarak- eleştiren bazı çevrelerin yedi, sekiz nesil öncesinde aynı sömürgeci sisteminin kurucu ve yönetici figürlerinin kararlarıyla sömürge topraklarında ekonomi, ticaret, eğitim ve hatta askeri faaliyetlerine davet edildiklerini, konu olduklarını, yer aldıklarını hatırlamak bu anlamda gayet dikkat çekici bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Elbette, bu süreci yöneten ilgili sömürgeci yönetim elitinin gayesinin “yerli” olarak algılanan toplum kesimlerini veya bu kesimlerin ilgili bazı bireylerini oluşmakta olan sömürge sisteminde yer almaya davet etmeleri, onların ‘kara kaşı ve kara gözü’ için olmadığını da fark etmek gerekir.

Ancak, bu durum, nihayetinde ilgili kesimlerin sömürge yönetiminin marifetleriyle ‘sömürge modernleşmesine’ konu olmalarının önünde bir mani teşkil etmiyor(du).

Sömürge sonrası süreçler ise bize yaşanan tüm karşı çıkışlar, alternatif arayışları, ya da yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘sömürge modernleşmesi’ süreçlerine rağmen, Müslüman toplumların bugün içinde bulundukları halin, hiç de iç açıcı olmamasının nedenlerinin, kaynaklarının değerlendirilmesinin iyi yapılması gerekiyor.

Yukarıda ‘kampung boy’ kavramıyla örneklendirmeye çalıştığım ve sömürge sürecinin gelişimlerinden istifade eden, tabiri caizse meyvelerini yiyen çevrelerin devran dönüp ulusal bağımsızlıklar kazanıldığında ortaya ne türden bir ‘modern devlet’ sistemi oluşturup oluşturamadıkları sorgulanmayı hak ediyor.

Öyle ki, ‘onlar azınlıktı’ denilip kestirilip atılamayacak olan, bu toplumsal sınıf veya sınıfların sömürge döneminin yol açtığı ‘sömürge modernleşmesi’ne adaptasyonları, kabulleri ve o sürecin ürettiği siyasal, ekonomik, ticari, hatta askeri kurumsallaşmalarından aldıkları paylarla ‘modernleşme’ süreçlerini içselleştirirken, aynı nesil veya takip eden ve/ya onların izinden giden nesillerin nasıl olup da, geniş Müslüman toplumları gayet önemli bir cendere içinde yaşamaya zorladıkları üzerinde durup düşünmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlarin-hallerine-dair-somurge-modernlesmesi-on-the-condition-of-muslim-societies-colonial-modernization/

11 Nisan 2026 Cumartesi

Müslüman toplumlar ve ‘karakter eğitimi’ / Muslim societies and ‘character education’

Mehmet Özay                                                                                                                             11.04.2026

‘Karakter eğitimi’, eğitim bilimcilerin önemli uğraş alanları arasında yer alıyor.

Bununla birlikte, bu alanın sadece eğitim bilimcilerle de sınırlı olmayan boyutuyla öne çıktığını da söylemek mümkün.

Bu anlamda, dini ve/ya seküler çerçevede, ilgili bilim alanlarına mensup akademisyen ve araştırmacıların da bu alana dair söylemleri, kavramsallaştırmaları ve hatta sistemik yapılar ortaya koyduklarına tanık olunuyor.

‘Karakter eğitimi’ne dair ortaya konulan teorilere ve yaklaşımlara rağmen, günümüzde, özellikle de, Müslüman toplumların bu alana dair yaklaşımları yakından incelenmeyi hak ediyor.

‘Müslüman toplumlar’ demek suretiyle, ‘biz ve ötekiler’ gibi, katı bir ayrıştırma ortaya koyma niyetinde değilim.  

Aksine, içinde bulunduğumuz toplumsallık yani, Müslüman toplumlar içinde var olup gelişme, yaşama ve de eğitim süreçlerimiz bizi, bu alanla kendimizi sınırlandırmamıza olanak tanıyor.

Karakter eğitimi ve bilimsellik

Modern bir terminoloji ve yaklaşım olarak algılansa da, temelde ‘karakter’in ve ‘karakterin eğitim işine konu olması’, tarihinin gayet eski olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Nihayetinde, karşımızda, çok temel bir insani olgu bulunuyor...

Ve bu durumun, tüm insan toplumlarının karşı karşıya bulunduğu bir duruma tekabül ettiğini söylemek yanlış olmayackatır.

Tıpkı, modern dönemdeki diğer benzeri eğitim teorileri, yaklaşımlarında ve çabalarında olduğu gibi...

Ancak, aradaki temel fark, söz konusu yaklaşımın ‘bilimsel’ kriterlerle ortaya konulmasıdır.

Burada, ‘bilimsel’i niteleyenin, eğitim alanında ve bunun içinde yer alan karakter geliştirmeye matuf sürecin, ‘bilimsel araştırmalara’ konu olması ve verilerin, bu çerçevede gündeme getirilmesidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bilimsel olan ve olmayan kıstaslar ayrımına rağmen, karşımızda sadece bireyi ve öğreneni değil, aynı zamanda bu bireyin ve öğrenenin içinde yer aldığı ve/ya alacığı toplumu da yakından ilgilendiren bir durumla karşı karşıyayız.

Bu nedenledir ki, karakter eğitiminin önemi bireyin dışında ve ötesinde toplumsal olanda doğrudan ve vazgeçilmez bir önem arz etmektedir.

Ağaç yaşken...

Bu gayet temel açılımı gündeme getirmemin nedeni, günümüzde, Müslüman toplumlarda ana okulundan yüksek öğretime değin eğitim işinin, doğrudan ve/ya dolaylı olarak -diğer alanlar bir yana-, zaman zaman ortaya konulan ‘karakter’ üzerine temellendirme çabaları ve bu çabaların, neye tekabül ettiğine dair bir görüş teatisinde bulunmaktır.

Karakter olgusunun gelişiminin formel eğitim yani, okullu eğitimle ilgili bir yönü olduğuna kuşku yok.

Modern toplumların özelliği de, her toplumsal kurumu olduğu gibi eğitim kurumunu da, belli başlı formel yapılarla geliştirmek ve sürdürmektir.

Bununla birlikte, modern denilen dönemin Müslüman toplumlara düşen payında ve de geldiğimiz noktada, eğitim alanındaki yönetici makamında yer alan profesyonellerden duyduğumuz üzere, “Hocam, iş ailede biter!” ifadesi, gayet can alıcıdır.

Bu kısa ancak, can alıcı cevabın temelde, Müslüman toplumlar ile modernleşme arasındaki bağın neye tekabül ettiğini ve eğitim başta olmak üzere, ilgili toplumsal alanların nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda, ne tür bir algının olduğuna dair, bir tür ipucu verdiğini de söylemek mümkündür.

İş, yani çocuğun, öğrencinin gelişim süreçlerine katkısını koyması beklenen formel eğitim kurumu yani, okulun, öyle sanıldığı gibi öğrenciye şekil-şema verme, yapılandırma, karakter oluşturma ve şahsiyet kazandırma vb. gibi süreçlerdeki rolü sorgulanmaya değer bir duruma indirgenmiş gözüküyor.

Aile gerçekliği

İş’in ailede biteceğini gözlem, tecrübe ve bilgi süreçleriyle edindiğini varsayabileceğimiz eğitim alanındaki profesyonellerin belki de, gözden kaçırdığı temel bir alan ise referans yaptıkları ‘aile kurumunu’ ne halde olduğuna dairdir.

Bu boyutu yani, aile kurumunu dikkate almaya başladığımızda, bu kurum içerisinde eğitim kurumuna ‘öğrenci’ sıfatıyla gönderilen çocuğun okulla ilişkisinin, sağlık ve nitelik derecesinin, aile ortamında aldığı ‘enformel’ ‘karakter’ eğitimi ve yönelimiyle doğrudan ve kaçınılmaz bağı ve vurgusu, söz konusu aile ortamında bireylerin yani, ebeveynlerin, diğer aile büyüklerinin, abi abla gibi aile fertlerinin ne tür bilinçli, kendinde, öğrenmeye, öğretmeye, paylaşmaya, denemeye, düşünmeye vb bağlı bir yapılanma sergileyip sergilemedikleri gibi pek çok düşünceyi akla geliyor.

Yüksek öğretim

Karakter eğitiminin sadece, daha alt kategorilerdeki okul türlerinde, eğitim safhalarında değil, bunun ötesinde, üst kategorilerdeki eğitim kurumları örneğin, üniversiteler gibi yapılarda da karşımıza çıktığına, çıkabileceğine yakinen şahit oluyor ve biliyoruz.

Burada durum, yaşı onyedi, onsekiz’e gelmiş ve üniversite adı verilen her haliyle, ‘bilimsel’ kurum niteliği taşıdığı varsayılan ve eğitim faaliyetinin ‘üst düzey’de ortaya konmasıyla kalmayıp bizatihi adına, ‘araştırma’ denilen süreçlerle başta, eğitim kurumunun kendisini olmak üzere, toplumsal yapıların her birine müdahale edebilecek faaliyetlerin merkezi olma hüviyetine sahip kurumda bulunan bir kişinin artık, ne tür ‘karakter’ eğitime konu olabileceği sorgulanabilir elbette.

Bundan kastın, bu yaşa değin ilgili öğrencinin, bireyin çoktan karakter yönelimini tamamladığı, kendinde bir şahsiyete muhatap bir birey olarak, başta üniversite gibi yüksek öğretim başta olmak üzere, geniş toplum sahasında yerini aldığı düşüncesinin egemen olduğu anlaşılıyordur.

Oysa, toplumsal yaşam gerçekliğinde karşılaşılan ile sanki, a-priori olarak kabul ettiğimiz olgu arasında, derin bir uçurum söz konusudur.

Yani, yüksek öğretim kurumunda karakterini tamamlamış bireyler yerine, karakteri yerleşmemiş, kadük kalmış, hatta gelişmeye müsait olmayacak denli katılaşmış bireylerle karşılaşıyoruz.

Bu katılık, -tüm aksaklıklara rağmen- ilgili kurumda öğrencilere yönelik karakter geliştirme süreçlerinin var olduğu düşüncesini sorgulamamıza yol açtığı gibi, aynı zamanda bizatihi adına ‘bilimsel’ denilen yüksek öğretim kurumunun doğası gereği öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine ve yenilemelerine yönelik potansiyel imkânların da hayata geçirilebilmesine mani olmaktadır.

Bu durum, görece erken denilebilecek bu yaş grubunda karşılaşılan, söz konusu ‘karakter dengesizliği’nin tamire muhtaçlığı ile bu tamirin artık, ne kadar gerçekleştirilebileceği konusunda da, gayet tartışmaya açık çetin bir durumla karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

Aslında, tam da bu durum, Müslüman toplumlarda karşı karşıya kalınan sorunun niteliğini ortaya koyması açısından gayet dikkat çekicidir.

Bu konuyla ilgili diğer bazı alanlara ilerleyen günlerdeki yazılarda devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-karakter-egitimi-muslim-societies-and-character-education/

7 Nisan 2026 Salı

Askeri ültimatom ve değişim arasında İran / Iran: Between military ultimatum and change

Mehmet Özay                                                                                                                             07.04.2026

Arab Körfezi’ne yayılan, İran’a yönelik açılan savaş bir süredir bitti, bitiyor söylemine konu olurken ABD başkanı Donald Trump’dan Pazar günü gelen ve dün yenilenen açıklamayla, dünyayı hop oturtup hop kaldırtıyor...

Trump açıklamasında, İran’ı yeni bir ültimatom salvosuyla hedef alarak, “... Çarşamba sabahı saat 3’e kadar ya, ateşkes anlaşmasını imzalarsınız ya da, sizi yok ederiz” diyor.

Buna paralel olarak dün Birleşik Arap Emirlikleri devlet başkanı siyasi işler danışmanı Anwar Gargash, Avrupa basınına yaptığı açıklamada “olası bir ateşkes yerine çok daha kapsamlı bir “Yeni Körfez” yapılaşması talebinde bulunuyor.

Oysa günler öncesinde mevcut savaş ortamını sonlandırmaya matuf felişmeler yaşanıyordu...

Söz konusu bu açıklamalar Washington’dan gelirken, başkan Donald Trump önce Pazar günü ve ardından, dün yinelediği açıklamalarla, hiç kuşku yok ki, sürecin yeniden Trumpvari politikaların sarmalına girdiğini ortaya koyuyor.

Blöf!

Başkan Trump’ın, NATO üyesi Avrupa ülkelerini “gelin petrolünüzü kendiniz alın, sizin bekçiniz” değilim anlamına gelen söylemi, sanki savaşı bitirmekte olduğu izlenimi doğuruyordu.

Bu ‘açık davet’e Avrupa’dan olumlu cevap gelmedi...

Bununla birlikte, Trump’ın ABD’ye ait tüm savaş donanımını Körfez’den çektiğine de tanık olmadık.

Demek ki, ortada -bir gerçeklik kadar, açıkçası bir tür blöfün de varlığına delalet edecek gelişmeler olduğunu söylemek gerekiyor.

Başkan Trump, Pazar günü ve dün yaptığı açıklamalarla, İran’a verdiği ültimatom herhalde Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu petrol ve özellikle de gaz’ın temini için olmasa gerek...

Ya da, Avrupa’daki NATO üyesi ülkelere, “Ben olmadan bir şey yapacağınız yok... Hadi yine sizi ben kurtarayım” mı diyor acaba?

Savaşın tarafları kim?

Bu son gelişme, gelişmeleri ‘uzak’tan takip etmeye çalışan bizleri, “Acaba, savaşın tarafları kim?” sorusunu bir kez daha sormaya sevk ediyor.

Başkan Trump’ın açıklamalarıyla, -muhtemelen tesadüfi bir şekilde- eş zamanlı olarak Avrupa basınına düşen bir haberin, yukarıda dile getirdiğim soruya bir tür karşılık olduğunu söylemek istiyorum.

İlgili haber, Birleşik Arap Emirlikleri (UAE) devlet başkanının siyasi işler danışmanı Anwar Gargash’ın yaptığı açıklama...

Gargash, ABD başkanı Trump’ın İran’la barış görüşmeleri sürecine atıf yapıyor.

Ve bu anlamda, açıkçası, ortada sürüp giden barış görüşmelerinden haberdarlığını ve bu gelişmelerin, BAE için tatminkâr olmadığı yönünde bir intiba uyandırıyor.

Başkan danışmanının, ABD’ye dolaylı olarak, “Böyle bir barış yapacaksan, hiç yapma daha iyi” dercesine, bir eleştirel tutum geliştirdiği gibi, açıkçası ABD’yi İran siyasal rejimi ve varlığı konusunda çok daha ‘dönüştürücü’ bir süreci hayata geçirmesi davetinde bulunuyor.

BAE aynı yerde!

Bu haberle karşılaştığımda, Mart ayının ortasında, yine BAE’den ve o zaman Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’den sadır olan açıklamayı hatırladım..

Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklamada, “ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu” belirtmişti.

BAE devlet başkanının siyasi işler danışmanının ABD’den ve de Trump’dan talebi şu: Kapsamlı bir anlaşma yapılarak, başta kendi ülkesi olmak üzere Körfez bölgesine yönelik olarak İran’ın yeniden siyasal ve askeri bir tehdit ortaya koymamasını temin etmek...

Böylesi kapsamlı anlaşmanın adını da, “sürdürülebilir bölgesel güvenlik” olarak koyuyor Gargash...

İran ve güven meselesi

Açıklamasında, “İran mevcut rejimiyle bir güven tesis etmiyor” diyor, Gargasah.

Yukarıda hatırlattığım üzere, BAE dışişleri bakanının “en çok füzeyi ve dronu biz yedik...” anlamına gelen açıklamasının bir şekilde devamı olarak bugün danışman Gargash’ın, “... BAE olarak, bir deniz gücüyle harekete geçmeye hazır değiliz” açıklamasıyla karşı karşıyayız.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, danışman Gargash yaptığı açıklamayla, İran’ın, BAE olmak üzere Körfez Arap ülkelerine yönelik misilleme saldırılarıyla bu ülkeleri, ABD ve İsrail ile ittifak halinde olduğunu kanıtlıyor.

Elbette, bu husus bilinmeyen, görülmeyen, fark edilmeyen bir durum değil. Ve bunda şaşılacak bir durumda bulunmuyor...

Ancak, danışman Gargash’ın açıklamasının devamı, çok daha önemli...

“Bu durumda, Hürmüz Boğazı’nı açımaya yönelik ABD öncülüğündeki bir oluşuma veya ortaya konulacak uluslararası çabalara katılmaya hazırız” diyor.

Bunun yanı sıra, ABD’nin İran’la sürdürdüğü yönündeki barış sürecinin ‘ateşkes’le sınırlı olmaması, aksine, bölgedeki “yapısal riskleri hesaba katan bir çözüm olması gerektiğine” dikkat çekiyor...

Acaba bu söylemi nasıl yorumlamak lazım?

Şayet söylentiler doğru ise ABD ve İran arasında olası bir ateşkes sağlanacaksa, bu durum başta BAE olmak üzere tüm Körfez Arap ülkelerince, İran’ın askeri varlığını yeniden inşa edecek bir süreç olarak mı algılanıyor?

Bunu ‘doğru’ kabul eder ve danışman Gargash’ın açıklamasının devamına bakacak olursak, böylesi bir gelişmenin tüm bölge için, “çok daha tehlikeli bir ortam oluşturacağı” tahmininde bulunuluyor.

Gargash, İran’ın tümden yok edilmesine taraftar değil. Ortaya koyduğu söylemle, “İran, bu rejimle devam edemez”e getirmek istiyor.

Bir anlamda, İran halkı ve mevcut İran siyasal rejimi arasında kesin bir ayrım gözetiyor.

Ve böylesi bir sonucun hasıl olabilmesi için de, Trump başkanlığındaki ABD’yi işaret ediyor...

Gargash, söyleminin devamında, “müzakerelere İran’ın saldırdığı başta BAE olmak üzere bölge ülkeleri de katılmalı” diyor.

BAE’ye biçtiği bu ‘muhtemel’ rol, hiç kuşku yok ki, İran’dan en çok füze ve dron saldırısına maruz kalan ülke olması gerçeğine dayanıyor...

BAE’den gelen bu talebin ABD tarafından dikkate alınıp alınmayacağının kararını verecek olan ABD’dir...

Bu noktada, ABD ve başkan Trump Körfez Arap ülkelerinden gelen talepleri ne şekilde değerlendireceği ise yine ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına bağlı olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/askeri-ultimatom-ve-degisim-arasinda-iran-iran-between-military-ultimatum-and-change/

4 Nisan 2026 Cumartesi

NATO’da tarihi dönüm noktası / A historic turning point for NATO

Mehmet Özay                                                                                                                             04.04.2026

İran’a yönelik sürdürülen savaşın belki de, öngörülemeyen etkilerinden biri, NATO bağlamında ortaya çıkmış gözüküyor.

Açılan savaşı kazandıklarını iddia eden ABD Başkanı Donald Trump, aynı zamanda küresel batı’nın güvenlik ve askeri yapılaşması olan NATO’ya yönelik eleştirileriyle gündemi işgal ediyordu.

Starmer’den tepki

Gelinen noktada, Trump’ın söyleminde ortaya çıktığı üzere, NATO’nun varlık nedeni dikkat çekici ölçüde sorgulanırken, kendini NATO’yu temsil makamında gören bazı Avrupalı liderler, NATO’yu savunma konumunda buluyorlar.

Son gelişmeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, bunların başında İngiltere başbakanı Keir Starmer geliyor...

Starmer, hafta başında yaptığı açıklamada, NATO’nun küresel sistem içerisinde, “en etkili askeri ittifak” olduğunu ileri sürdü.

NATO’ya olan güvenini bu şekilde ifade eden Starmer, Trump’ın aksine, bu askeri ve güvenlik kurumunun halen ihtiyaç duyulurluğuna yaptığı vurgu dikkat çekiciydi.

NATO sorunu: yeni değil!

Geçen gün kaleme aldığım yazıda dile getirdiğim üzere, Trump’ın, NATO’ya yönelik eleştirileri İran savaşı ile başlamış değil.

Ancak, gelinen noktada, ABD-İsrail ittifakının askeri kaynaklarıyla İran’ı arzu edilir şekilde pes ettirmede yaşanan zorluk Trump’ın, NATO üyesi bazı ülkeleri Hürmüz Boğazı’na davet etmesine neden olmuştu.

NATO’yu sadece katı bir askeri varlık olarak görmek yerine, farklı açılımlarıyla önce, Avrupa ardından, Avrupa’nın küresel olarak çıkar ve güvenliğini korumaya matuf yapısı, Kramer’in söylemine haklılık kazandırıyor.

Ve Trump’ın tüm eleştirilerine karşın, NATO adına mikrofonu eline alan Kramer bu kurumun, yeniden yapılandırılmasına yönelik çıkışıyla dikkat çekiyor.

Bu noktada, 35 ülkenin katılımıyla yapılacağını duyurduğu yeni oluşumun sadece, Hürmüz Boğazı’nda denizcilik güvenliği ve barışı tesisle sınırlı olup olmayacağına ilgili toplantı süreçlerinde tanık olacağız.

Ancak, yapılan ilk açıklamalarda, 35 ülkenin iştirakıyla yapılacak toplantının akabinde, “Hürmüz Boğazı seyir ve güvenliğini sağlamayı amaçlayan olası askeri plânları ele alacak görüşmelerin başlayacağı” ifadesi, pragmatik bir açılım anlamı taşıyor.

Bununla birlikte, bu gelişmenin ardından, Kramer ve ona yakın isimlerin, NATO’yu yeniden yapılandırma konusunda kayda değer adımlar atmayacağı anlamına gelmiyor. 

NATO süreci

Ancak şu var ki, NATO gibi 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana özellikle önce, Batı Avrupa’nın ve ardından, Avrupa Kıtası’nın askeri ve siyasal güvenliğine yönelik varlığının bugün geldiği nokta, yeni bir dönüşüme işaret ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu dönüşümü anlayabilmek için, yakın geçmişteki bazı gelişmeleri hatırlamak gerekiyor.

Öyle ki, NATO’nun modern Avrupa tarihinde geçtiği şu evreler önem taşıyor.

Önce, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin komünist rejim ihracına yönelik boyut. İkinci olarak, ABD öncülüğünde küresel plânda açılan yeni düşman kurgusuyla, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkelere -örneğin, Irak, Afganistan, Sudan vs.- yapılan güvenlik konseptli icraatlar.

Üçüncü olarak, bu yüzyılın başında Rusya’da yönetime gelen Vladimir Putin ve uzantılı veya güdümündeki tüm hükümetlerin, Batı Avrupa ile olan tarihsel hesaplaşmasına neredeyse, yeniden başladığı intibaını güçlü bir şekilde sunan ve çoklukla da, jeo-politik ve askeri boyutuyla ortaya çıkan gelişmeler.

Bu son gelişmenin en açık göstergesi, hiç kuşku yok ki, Ukrayna topraklarına yönelik girişim önce 2014’de Kırım işgaliydi...

Ve ardından, 2022’de başkent Kiev’e kadar uzanan askeri saldırılar başta Kuzey Avrupa’nın küçük ülkeleri olmak üzere, genel itibarıyla Avrupa kıtası’nda, askeri ve güvenlik olgularının ciddi anlamda yer etmekte olduğuna işaret ediyor.

NATO’da yeni bir dönüşüm (mü?)

NATO’ya özellikle, askeri alt yapı anlamında en büyük katkıyı sunan ülkenin, ABD olduğu ortada.

Bu nedenledir ki, Başkan Trump 2016’dan başlayarak, NATO’ya yönelik eleştirilerini dobra dobra ortaya koyabiliyor.

Önce, ABD’nin NATO’ya yönelik askeri alt yapı desteğinin ekonomi boyutunu gündeme getirmişti. Bu durum, açıkçası AB bünyesindeki NATO üyelerini bu askeri alt yapının varlığının sürdürülebilmesi ve etkinliği konusunda bir davetti.

Bu söylemin jeo-politik ve güvenlik noktasında bir tehdit boyutuna ulaşmasında Rusya’nın, Ukranya saldırısı ve halen devam eden savaş sürecinin büyük bir rolü bulunuyor.

Benzer bir durumun, doğrudan veya dolaylı olarak İran savaşıyla güncellenmesi, NATO bünyesinde güç dengesin elinde tutan yapılar arasında önemli bir ayrışması ortaya koymuş gözüküyor.

NATO’nun Avrupalı üyelerini İran saldırısı hakkında bilgilendirmeyen ABD’nin, bugün aynı unsurları eleştiriyor olması gayet dikkat çekicidir.

ABD yönetiminin, saldırı sürecinde İngiltere, Polanya, Fransa, İsyanya gibi bazı Avrupa ülkelerine ait bazı üstleri kullanma veya lojistik talebine aldığı ‘red’ cevabını da, bu sürecin önemli bir parçası olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, Trump kadar, G-7 dışişleri bakanları toplantısına katılan ABD dışişleri bakanı Marco Rubio’nun, “NATO’yla ilişkilerimizi yeniden gözden geçireceğiz” söylemiyle açıklamalarında da yer aldı...

Güven bulanımı

Taraflar arasında önemli bir güven bunalımı olduğu aşikâr...

Başkan Trump’ın bir anlamda söylemek istediği, “Biz yoksak, NATO’da yok...” boyutunda. Bu söylemde haklılık payı olmadığı ileri sürülemez.

Ancak, yarın veya öbür gün fikir değiştirmeyeceğinden emin olmadığımız Trump bu yaklaşımında istikrarlı bir tutum ortaya koyarsa bir süre sonra, NATO bünyesinde en azından, ‘aktif’ bir ABD varlığı görmeyeceğiz demektir.

Bu durumun, Avrupa Kıtası’nda bir alarma yol açıp açmadığı henüz belli değil...

Örneğin, bazı ülke liderlerinin ABD’de başkanlık değişimine bir anlamda ramak kaldığı düşüncesine dayanarak, “biraz daha bekleyim” kararı verebilirler.

Öte yandan, AB bünyesinde öncü ülkeler olarak dikkat çeken İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya’nın kendi öz kaynakları kadar, AB bünyesinde oluşturulacak yeni kurumsal yapılarla kıta’nın güvenliğini sağlamaya yönelik adımlar atması da, beklenen bir durum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/natoda-tarihi-donum-noktasi-a-historic-turning-point-for-nato/

1 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın gerçekliği: Bölünmüş İslam dünyası mı, bölünmüş Batı mı? / The reality of the war: A divided Islamic world or a divided West?

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2026

İran’a yönelik başlatılan savaşın sona ereceğine yönelik iddialar gündemde yer alırken, tarafların, bir ayı aşkın süredir olan bitenden çıkarmaya çalıştıkları sonuçlar da, hayli ilginç bir görünüm arz ediyor.

Yıllardır, Batı’nın siyasal ve ekonomik yaptırımlarına maruz kalması nedeniyle, kaynaklar noktasında elinde pek de bir şeyi kalmadığı ifade edilen İran’ın, bugüne kadarki savaş sürecinde, toprağa gömdüğü silahları teker teker çıkartarak neredeyse, çevresindeki tüm ülkeleri hedef alması, temelde İran’ın tahmin edildiğinin aksine, kolay bir lokma olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, İran’ın ‘doğal’ jeo-stratejik’ konumundan öte, var olan ekonomik donanımını halkının refahı yerine, orduya yatırım yaparak gerçekleştirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum. Bu hususu burada ele almak yerine, bir başka yazıya konu etmek gerekiyor.

Lidersiz İran

Batı koalisyonu içerisinde yer alan, bununla birlikte, Batı’nın değil Ortadoğu’nun hakimi olmaya aday İsrail öncülüğünde geliştirildiği anlaşılan savaşta, ABD-İsrail işbirliği daha ilk günden, İran’ın önde gelen dini-siyasi liderlerini ortadan kaldırırken, bu gelişme üzerine, savaşın ikinci gün -lidersiz kalan- İran’ın teslim olacağını varsaymış olmalı.

Bugün gelinen noktada, İran teslim olmadı...

Ancak İran, uzun yıllardır, maruz kaldığı Batı’nın tüm yaptırımlarına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, bu gelişmeye adapte olmayı başarmış...

Öte yandan, yine İran, halkının kalkınması ve refahı için sarf etmesi gereken var olan ekonomik kaynaklarını çokça silaha yatırmış olmalı ki, liderlerini kaybetse de, savaşı yönetebilecek kadroları sayesinde silah depolarını ‘düşman safları’ üzerine boşaltmaya devam ediyor.

Bu gelişmenin, sadece hem ABD-İsrail koalisyon gücünü değil, aynı zamanda -içerde ve dışarda- İran halkını da şaşırttığını söylemek mümkün.

Gelişmiş süper teknolojik araç ve vasıtalarıyla İran’a yüklenen söz konusu koalisyonun, İran’ı “en kısa sürede” pes ettireceği düşüncesi bugüne kadar gerçekleştirebilmiş değil.

Halk varsıllığı-silah depoları

En yakın tarih itibarıyla söylemek gerekirse, savaş öncesinde birkaç aylık dönemde İran’da temelde, “ekonomik” nedenlere dayalı olarak baş gösteren toplumsal çalkantılara hükümetin verdiği “sert” tepkiye rağmen, İran halkının haklılığı -bir anlamda-, savaş sürecinde İran ordusunun bitmek bilmeyen silah depolarıyla kanıtlanmış oldu.

İran’ın, çevre ülkelere ve Hürmüz Boğazı güzergâhındaki tankerlere yönelik saldırılarının etki gücü sadece, bölgedeki Arap ülkeleriyle sınırlı kalmadı.

Bunun ötesinde, yaşanan karşı saldırılar doğrudan küresel düzeyde hissedilirken, İran yönetiminin silahla kurduğu ilişkinin, bizatihi “halkının ekonomik ve toplumsal refahını fedaya değer mi?” sorusunu da sormayı gerektiriyor.

Bu soruyu gündeme getirirken, İran’ın karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik, egemenlik vs. gibi koşullarını yadsıyor değilim.

Aksine, ulusal güvenliğin ve egemenliğin temel amili olan halkın güvenliğinin tesisinde, -ülkede yaşananlara dikkatlice bakıldığında- bir anlamda, süreci yönetememiş olmanın İranlı liderlere ne tür bir sorumluluk yükleyip yüklemediğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bağımlı-bağımsız Körfez

On yıllarca, Batı’nın desteğiyle ekonomik modernleşmesini ‘ultra’ düzeyde gerçekleştiren Körfez Arap Ülkeleri, İran’ın, pek çoğu yarı yolda akamete uğrasa da, saldırı aracı olarak kullandığı füze ve dronları karşısında, “güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde, saldırmaktan çekinmeyiz” benzeri söylemlere veya naralara rağmen, eli kolu bağlı olarak ABD’nin karşılık vermesini bekliyor.

Nihayetinde, bu ülkelerin ekonomik varsıllığının temel dayanak noktasını oluşturan petrol’ün ve bu doğal kaynağın davet ettiği Batılı uzmanlar, insan işgücü, kurumlar ve sermayesiyle oluşturulmuş ve bir anlamda, suni denilebilecek monarşiler, kendilerini korumak için yine, bir Batılı ülkeye sığınmanın onurunu da (!) böylece tatmış oluyorlar.

Kazanan kim?

Bugün gelinen noktada, “savaşı biz kazandık!” naraları atan her çevrenin ilk etapta, dönüp kendisine ve çevresine bakması gerekiyor.

Öyle ki, savaş öncesi, savaşın devam eden yönü ve olası sonucu bağlamında olan biteni dikkatle izleyen gözlerden kaçmayan gelişme hem, İslam dünyasının hem de, Batı’nın kendi içlerinde bölünmüşlüğü gerçekliğidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanan savaş ortamı, bir yandan İslam dünyasının kendi içerisinde öte yandan, Batı dünyasının kendi arasında var olan kopuşları neredeyse, onarılamaz derinlikte ortaya koyması açısından da, önemli bir sonucu doğurduğunu ileri sürebiliriz.

İslam dünyası

Tam da bu nokta, yani, hem, bizatihi İran’ın hem de, İran’ın saldırılarına hedef olan ulus-devletlerin halklarının kahir ekserisinin Müslüman olması, İslam dünyası açısından bir travma niteliği taşıdığına kuşku yok...

Daha önceki yazılarımda, olan bitenin bir din savaşı olmadığını ileri sürmüştüm. Bu görüşümü devam ettiriyorum.

Bununla birlikte, din savaşı olmasa dahi, halklarının inanç noktasında aynı ve/ya benzer bir alanı paylaştığı ülkelerin yani, İran ve Körfez Arap Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler çerçevesin de bile, kendi aralarında kuramadıkları bir ilişkinin acısını bugün, sadece bu bölge toplumları değil, tüm küresel Müslüman toplum çekiyor.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı çevresinde olan biten savaşı, ‘barış’la sonuçlandırma çabasındaki halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan örneğin Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, önce dönüp kendi ulus-devletlerinde Müslüman toplumun hali ve ahvalini ele alıp değerlendirmeleri gerekiyor.

Tabiri caizse, kendi evinin içini düzenleyememiş bu ülkelerin, ortaya koymak istedikleri barış çabalarının, uluslararası çevreler ve kurumlar tarafından ciddiye alınırlılığı gayet şüphelidir...

Yaşanan tüm bu gelişmeler, aynı zamanda adına Müslüman toplumların küresel kurumsal temsili yapısı kabul edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne maddi, ne de manevi bağlamıyla bir temsiliyeti hak ettiğini ortaya koyuyor...

Batı öncülüğünde oluşturulmuş, küresel kurumsal yapıların işlevsizliğine yapılan atıfların benzerinin niçin Müslümanların sözde birliği, kardeşliği, refahı için kurulduğu öngörülen bu ve benzeri kurumlar için geliştirilmediği üzerinde durmak gerekiyor.

NATO’nun çöküşü

Batı’nın birliği, askeri ve güvenlik anlamında NATO üzerinden gerçekleştiğine kuşku yok...

NATO’nun, bir askeri birlik olmak özelliğiyle, gayet dikkat çeken varlığının temelde, Afganistan sürecinden sonra giderek önemini yitirmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar, ABD öncelikli bir süreç yaşanmış olsa da, nihayetinde Afganistan, NATO’nun önde gelen ülkelerinin işbirliği ve koalisyonuyla hâl yoluna koyulmaya çalışılmıştı.

Ancak, diğer bazı nedenler bir yana, bölgenin topografik, iklim ve toplumsal dokusunun gerçekliği, NATO’nun plânlarının yanılgıya süreklendiğini açıkça kanıtladı.

2015 yılında, ABD’de iktidara gelen Donald Trump’ın diğer uluslararası alanlar kadar, özellikle de, NATO’yla işbirliği konusunda Avrupa ülkelerine karşı takındığı eleştirel tutum bugün, Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ABD ile NATO’nun Avrupalı önde gelen ülkeleri arasında kırılmaya ramak kalmış bir ilişki türüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

İslam dünyası ve ve Batı...

Bu kavramları her işittiğimde ve yazılarımda her kullandığında, dönüp kendine soruyorum: “Acaba, bunlarla anlatmak istediğimiz olgulara yönelik doğru kavramları mı kullanıyoruz?

Bir yanda, İslam Dünyası diyerek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletleri ifade ediyoruz.

Öte yandan, Batılı ülkeler veya Batı bloğu diyerek -dini paranteze- almış ya da yok saymış olmanın getirdiği ve bir önceki kullanımla yani, İslam dünyasıyla paralel olmayan bir karşılaştırmayla hareket ediyoruz.

Maddi kayıplar, küresel etkiler vs. gibi gelişmelerin dışında ve ötesinde, bir yandan Körfez Arap ülkelerinin şu veya bu şekilde, ABD-İsrail koalisyonu bünyesindeki varlıklarıyla, İran’ı doğrudan veya dolaylı hedef alan siyasal tutumlarıyla, İran’ın kendi teritoryal bölgesindeki ‘Müslüman’ ülkeleri askeri açıdan hedef alan açılımı, önümüzdeki süreçte epeyce akademik çalışmanın yapılmasına elverecek bir süreç anlamına geliyor.

Ancak, bunlar arasında en önemlilerinin, İslami bilimlerin sınırları içerisindeki alanlar olacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/savasin-gercekligi-bolunmus-islam-dunyasi-mi-bolunmus-bati-mi-the-reality-of-the-war-a-divided-islamic-world-or-a-divided-west/

Meninjau kembali idea Tengku Luckman Sinar

Mehmet Özay – Faisal Rıza                                                                                              14 March 2026

Jika saya tidak salah mengingat, saya pertama kali menemukan nama Allahyarham Tengku Luckman Sinar (1933-2011) dalam lembaran-lembaran kertas usang di Perpustakaan Ali Hasjmy, tempat yang sering saya kunjungi untuk penelitian sejak tahun 2005 hingga 2010. Pada masa itu, untuk penyelidikan saya di Aceh, saya telah menjadi pengunjung tetap perpustakaan tersebut, yang terletak kira-kira seratus meter di jalan raya setelah membelok ke kiri dari Jl. Soekarno-Hatta ke Jl. Jenderal Sudirman. Perpustakaan ini bukan sahaja terkenal dengan sumbernya tentang Aceh tetapi juga kerana pengetahuannya tentang Kepulauan. Salah satu karya ini ialah “Sari Sejarah Serdang”, yang ditulis oleh Tengku Luckman Sinar.

Buku ini akhirnya menemukan tempatnya secara langsung dalam kajian sejarah saya, dan saya kemudian mengutipnya dalam beberapa karya akademik saya. Didirikan sebagai sebuah negeri Melayu yang merdeka pada tahun 1723, Kesultanan Serdang tidak diragukan lagi memegang tempat yang penting dalam kalangan negeri-negeri Melayu di rantau ini. Dalam konteks ini, tiada masalah dengan hubungan Tengku Luckman Sinar dengan akar rumpun ini, kerana baginda membawa dalam dirinya kenangan dan legasi sejarah silam yang panjang ini.

Walaupun saya mengunjungi Medan pada tahun 2005 dan 2007, saya tidak berpeluang bertemu Tengku Luckman Sinar secara langsung pada masa itu. Bertahun-tahun kemudian, ketika saya kembali berada di Medan untuk pelbagai kajian akademik, nama Tengku Luckman Sinar segera menarik perhatian saya.

Kenapa T. L. Sinar

Dalam esai ini, kami akan secara singkat membahas mengapa penting untuk meninjau kembali wacana intelektual yang dikembangkan oleh almarhum Tengku Luckman Sinar. Mengingat perkembangan sosial-politik saat ini, kita melihat mengapa pemikiran dan kehidupan intelektual menjadi jauh lebih penting. Dan Sinar, melalui karya dan ide-idenya, memberi kita petunjuk tentang jenis alat budaya dan intelektual yang perlu kita miliki dalam menghadapi perkembangan kontemporer. Dalam hal ini, komitmen Tengku Luckman Sinar terhadap budaya istana yang berakar kuat bukanlah pasif. Sebaliknya, beliau adalah tokoh terkemuka di zaman kita, yang berupaya merekonstruksi berbagai aspek istana lama dan, khususnya, beberapa elemen pendukungnya, seperti tradisi Melayu dalam arti yang lebih luas, adat.

Upaya intelektualnya di bidang ini telah membuatnya dikenal oleh masyarakat umum, dunia akademis, dan pejabat pemerintah. Bahkan, dedikasinya terhadap pemahaman dan pemugaran budaya Melayu dan Istana Serdang telah memberikan kontribusi besar terhadap integrasi budaya Melayu, tidak hanya dalam konteks lokal—yaitu, terbatas pada wilayah pesisir Sumatera Utara—tetapi juga ke wilayah Melayu di kedua sisi Selat Malaka dan sekitarnya.

Kami percaya bahwa menelaah wacana Sinar akan memberi kita kesempatan untuk merekonstruksi pemikiran intelektualnya berdasarkan perspektif teoretis tertentu. Tidak diragukan lagi, beberapa akademisi telah menulis artikel dan buku tentang beliau sejak kematiannya (2011). Pentingnya karya-karya tersebut juga tidak dapat disangkal. Namun, saya percaya bahwa masih ada beberapa bidang, terutama dalam dimensi teoretis dan interpretatif, yang belum sepenuhnya dieksplorasi.

Perspektif baru dimungkinkan

Dalam konteks ini, perspektif metodologis dan teoretis tertentu akan memungkinkan kita untuk mendefinisikan ulang dan menafsirkan kembali karakteristik intelektualnya melalui konseptualisasi baru. Upaya ini juga berarti merekonstruksi gagasan Sinar. Di luar kehidupan pribadinya, setiap tema karya akademis dan intelektualnya, yang mencakup berbagai bidang sosial dan budaya, dapat menjadi subjek penelitian dengan meneliti karyanya secara detail. Pentingnya dan kontribusi masing-masing bidang ini juga memungkinkan studi perbandingan, dengan mempertimbangkan karya-karya intelektual terkemuka lainnya yang hidup pada periode yang sama.

Pertama-tama, mempelajari kehidupan dan karya intelektual Sinar sebagai studi kasus memungkinkan kita untuk menganalisis secara cermat dimensi sosial, budaya, politik, dan sejarah wilayah dan negara tersebut. Dalam hal ini, saya mengusulkan untuk menetapkan periodisasi tahapan kehidupannya. Periodisasi serupa juga dapat diterapkan pada Kesultanan Serdang, tempat ia aktif menghabiskan 80 tahun terakhir hidupnya.

Pada dasarnya, perpustakaan pribadi yang didirikan dan dikembangkan oleh Tengku Luckman Sinar masih memainkan peran penting sebagai pusat sumber daya yang tidak hanya berisi karya-karya akademiknya tetapi juga koleksi materi yang beragam dan multibahasa, termasuk dokumen arsip, makalah seminar, buku-buku sosial dan antropologi, novel, dan koleksi video. Beberapa elemen budaya nyata yang diperolehnya selama perjalanannya ke berbagai negara mengungkapkan minatnya dalam penelitian intelektual dari perspektif lain. Saya percaya bahwa semua elemen yang ditemukan di tempat yang sekarang dikenal sebagai ‘Perpustakaan Tengku Luckman Sinar’ menunjukkan cakupan latar belakang dan minat budaya dan intelektualnya. Lebih lanjut, mengamati, memeriksa, dan mempelajari semua sumber daya ini di tempat di mana ia menghabiskan seluruh hidupnya juga penting dalam hal merasakan semangat tempat tersebut.

Secara umum, beberapa penulis tidak secara langsung merujuk pada pendekatan filosofis ketika menyampaikan pandangan mereka di bidang studi masing-masing. Tentu saja, ada pengecualian. Misalnya, sudah sewajarnya dan terbukti bahwa mereka yang terlibat dalam karya filosofis akan menyajikan landasan filosofis. Namun, secara umum, penekanan pada perspektif filosofis tidak dianjurkan. Saya percaya ini adalah cara untuk menjangkau pembaca umum dan mengungkapkan pokok bahasan tanpa memperumit situasi. Namun, dimungkinkan untuk menyajikan landasan filosofis berdasarkan karya-karya tersebut yang telah menjadi subjek penelitian oleh peneliti lain di kemudian hari. Saya ingin mengatakan bahwa situasi ini juga berlaku dalam penelitian karya Tengku Luckman Sinar.

Situasi ini memberi kita dua wawasan mendasar. Pertama, hal ini memungkinkan klasifikasi sistematis karya Sinar di bawah perspektif filosofis tertentu. Singkatnya, ini berarti sebuah proses rekonstruksi. Seperti yang saya sebutkan di atas, hingga saat ini telah ada penelitian akademis atau semiakademis tentang Sinar. Lebih lanjut, kelanjutan proses ini, yang berarti bahwa karya Sinar di berbagai bidang sosial dan budaya dapat menjadi subjek penelitian baru, adalah mungkin. Alasan mendasar untuk ini terkait dengan keuntungan yang diberikan oleh perkembangan berkelanjutan dari perspektif, konseptualisasi, dan teori dalam ilmu sosial.

Solusi untuk Krisis

Ada beberapa alasan yang memungkinkan kita untuk meninjau kembali Sinar dan karyanya. Kekayaan informasi yang ditawarkan oleh Sinar sangat penting. Menurut saya, ini berasal dari upaya Sinar untuk meninjau kembali, mungkin dengan makna baru, unsur-unsur budaya Melayu yang terlupakan dan terabaikan di wilayah tersebut, yang merupakan hasil dari kondisi yang ditimbulkan oleh era modern. Karena ini bukan studi akademis, saya tidak akan menguraikannya di sini.

Namun, yang ingin saya katakan adalah bahwa upaya akademis dan intelektual Sinar, dalam arti tertentu, merupakan perjuangan melawan modernisasi. Secara umum, dalam menghadapi "modernisasi", yang menandakan perubahan yang signifikan dan berkelanjutan, Sinar mengingatkan masyarakat tempat ia tinggal akan realitas sejarah, budaya, dan sosialnya, sambil mengambil langkah-langkah untuk mencegah hilangnya makna, krisis identitas, dan keterasingan dalam masyarakat yang lebih luas yang biasanya disebabkan oleh modernisasi. Pada intinya, pendekatan ini merupakan upaya untuk membawa dinamisme baru ke masyarakat.

Namun, dengan risiko bertentangan dengan apa yang telah saya katakan di atas, usulan Sinar mungkin memberikan kesan bahwa ia sengaja mereduksi masyarakat Melayu dalam konteks tidak mengubahnya. Namun, bukan itu poin utamanya. Kenyataan bahwa perubahan ada di setiap masyarakat memiliki tempatnya dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar. Akan tetapi, konteks epistemologis perubahan yang ditimbulkan oleh modernisasi adalah paradigma mendasar yang ditantang dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar.

Dalam konteks ini, karya akademik dan nonakademik Sinar, yang menawarkan kemungkinan 'realitas kolektif', serta kehadirannya sebagai praktisi di bidang seni dan usulan-usulan yang dia ajukan, menandai penciptaan kembali dan pembaruan komposisi budaya regional. Hal ini, dengan sendirinya, menunjukkan pendekatan yang inovatif.

Dalam esai singkat ini, saya telah mengungkapkan pandangan saya tentang apa yang dimaksud dengan karya Sinar. Pada titik ini, isu utamanya adalah bahwa Sinar menyajikan teori pengetahuan (theory of knowledge). Saya percaya kita memiliki cukup materi untuk mendefinisikan dan membuktikan hal ini.

Waspada, 14 Maret 2026, Opini, Sabtu, B3.

https://epaper.waspada.co.id/reader?file=%2Fstorage%2Fepaper%2F2026-03-14.pdf

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/meninjau-kembali-idea-tengku-luckman-sinar/

29 Mart 2026 Pazar

Açe’de tarihi bir mekân: Tengku Chik Awe Geutah kompleksi (2) / A historical site in Aceh: Tengku Chik Awe Geutah complex (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.03.2026

Tengku Awe Geutah’ı konu alan yazının, ikinci bölümüne burada devam ediyorum.

Tengku Şeyh Awe Geutah’ın kabri, Bireun’a bağlı Peusangan bölgesindeki, ‘Lueng Daneun’ adlı köy’de bulunuyor.

Burayı, ‘kompleks’ olarak zikretmemin nedeni, Şeyh Efendi’nin kabrinin yanı sıra, “Dayah Tengku Şeyh Awe Geutah Köyü İslami Eğitim Merkezi” adıyla anılan geleneksel İslami eğitim kurumuna ev sahipliği yapmasıdır.

Bunun yanı sıra, Şeyh’in torunlarının halen yaşamakta olduğu iki adet geleneksel Açe evinin de burada yer almasıdır.

‘Awe Geutah’

İlgili mekânda yer alan silsilede, Awe Geutah’ın asıl adı, “Şeyh Abdur Rahim el Aşi” olarak belirtiliyor.

Bu vesileyle, gayet detaylı olduğu anlaşılan silsilenin ayrıca ciddi ve kapsamlı bir akademik çalışılmaya konu edilmesi gerektiğini burada belirtmeliyim.

Bölgeye Bağdat’dan gelip yerleştiğine dair görüşün bulunduğu Şeyh Abdur Rahim’in, “Awe Geutah” olarak anılması, bölgede yaygın adlandırmaların bir ürünü.

Kremeer, Açece-Hollandaca sözlüğünde, ‘awe’ kelimesinin anlamını ‘rotan’ olarak veriyor.[1] Geutah ise kauçuk anlamına geliyor. Muhtemelen Şeyh’in yaşadığı dönemde bölgede yetişen bu doğal ürüne atfen bu köyün anıldığını ve şeyhin de zamanla, bu adla zikredildiğini söylemek mümkün.

Bu mekânın örneğin, 19. yüzyıl sonlarında oynadığı role dair bazı veriler bulunuyor. Bu noktada Christiaan Snouck Hurgronje’un, tıpkı benzer dini mekânlar için kullandığı ve mensubu olduğu ‘bilimsel’ yaklaşımı yansıtacak şekilde, ‘Awe Geutah’ı Peusangan uleebalang’ından bağımsız bir yerleşim yeri ve “’fanatik Hocaların’ İslami bilimler okuttuğu yer” olarak tanıtıyor.[2]

Bölge aynı zamanda 1880’li yıllarda, o dönem Hollanda Savaşı’nın bazı bölgelerde yeniden hız kazandığı o dönemde, Awe Geutah’da direnişin pek etkili olmadığı ilgili metinlerde dikkat çekiliyor.[3]

Ramazan Bayramı’dan birkaç gün önce, eşim Nia Deliana ile ziyaret ettiğim mekânda yer alan ve yedinci nesil torunları olduğunu ifade eden yetmiş altmış altı yaşındaki Cut Mihram teyze ile kısa mülâkat yapma imkânı bulduk.

“Keşke daha önce gelseydiniz. Abim daha bilgili, onunla sohbet ederdiniz” dese de, Cut Mihram teyzenin verdiği bilgiler, Şeyh efendi ve kompleks hakkında ilk etapta gayet yeterliydi. Bu çerçevede, Cut Mihram teyze, Tengku Awe Geutah, kabri, mekânda yer alan evler ve halen korunmakta olan el yazmalarıyla ilgili kısa bilgilerle bu kompleksi tanımamıza yardımcı oldu.

Türbe

Şeyh’in mezarının veya bölgedeki adıyla söyleyecek olursam,Makam’ının bulunduğu yer, vefatı öncesinde bizatihi, kendisinin yaşadığı evi olduğu belirtiliyor.

Şeyh Efendi’nin vasiyeti üzerine vefatının ardından, evi ‘türbe’ye dönüştürülmüş. Türbe, bölgedeki diğer benzeri alimlerin mezarlarında rastlandığı üzere, genişçe bir hazirenin içinde.

Etrafı dörtgen şekilde, özellikle beyaz renk kumaşla çevrili. Bu nedenle, kabri görmek mümkün değil. Ancak, aileden veya görevliden izin alınmak suretiyle içeriye girmek ve kabri görmek mümkün.

Kabrin bu ana bölümünün hemen dışında yönü kabre bakan bölümde oturma bölümü bulunuyor. Burada yer alan Kur’an-ı Kerim ve dua kitapları ziyaretçilerin bu bölümde yere oturarak, Kur’an-ı Kerim ve ilgili dua kitaplarını okuduklarını gösteriyor.

Kabrin bir diğer yanında ise bir kuyu bulunuyor...

Tahmin edileceği üzere, kuyunun suyu bazı hastalıklar için şifalı... Bunu duymak şaşırtmıyor, aslında.

Bu durumu bizatihi test etmek yerine, şimdilik tecrübe edenlerin aktardıklarıyla yetinmek mümkün.

Batu Sungai

Bu ana kabrin dışında ancak yakınında iki mezar daha bulunuyor. Bu iki mezar, Şeyh’in iki oğluna ait. Yine bölge mezar inşa geleneğinde olduğu üzere ‘nehir taşı’ (batu sungai) denilen büyükçe taşlar mezarın özellikle baş ve ayak kesimlerine konuluyor. Nehir taşı’nın kullanılması, dönemin ve de şartların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.

Bundan anlaşılması gereken, Kuzey Sumatra kadar, Malay Yarımadası’nın Kedah’dan Cohor’a kadar olan Batı sahil şeridinde de karşılaşılan taş işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil eden Açe Mezar Taşı (Batu Aceh veya Batu Nisan Aceh) yapımını imkân tanıyan doğal taşın bölgede olmaması veya ilgili yerlerden getirtilememesi kadar, zaman zaman bölgede var olan çatışma ve savaşlar nedeniyle, çevrede rahatlıkla bulunabilen Nehir Taşı kullanılmıştır.

Rumoh Aceh

Kabirden yaklaşık yirmi metre mesafede, iki ev bulunuyor. Artık şehir merkezlerinde görmenin pek mümkün olmadığı, ancak kırsalda en güzel örneklerinin bulunduğu iki Açe Evi, yani Rumoh Aceh...

Bugün, iki evde de Şeyh’in torunları yaşam sürüyor. Cut Mihram teyzenin izni ve rehberliğinde evlerden birinin girişine (verandah) çıkabiliyoruz. Bölgenin ağaç işçiliğinin bir ürünü olan Açe evleri, mimari tarzı, süslemeleri, estetiği gibi çeşitli yönleriyle halen araştırmacılar için bir ilham kaynağı.

Öyle ki, sadece yerliler yani, Açe’nin farklı bölgelerinden ziyaretçiler değil, Endonezya’dan Cava Adası’ndan ve yabancı ülkelerden örneğin, Japonya’dan ziyaretçilerin bizatihi, görmek ve -akademisyenlerin- çalışmak isteği bir mimari ürün olarak kabul ediliyor.

Bu kompleksin ve özellikle de, Açe evlerinin, geçtiğimiz Aralık ve Ocak ayında tüm bölgeyi etkisi altına alan ‘doğal olmayan’ sel felâketinden etkilenmemiş olmasına ‘şükretmek’ gerekiyor...

Evin girişi’ne çıkan merdiven, alışkın olmayanlar için gayet zorlu diyebileceğim bir eğimde...

Allah’dan, tavandan sarkıtılan sağlamlığına kuşku olmayan demir zincir, dar ve eğimli merdivenleri çıkmada yardımcı oluyor.

Merdivenlerin yarısına gelindiğinde balkonu (verandah) ansıtan bir bölüm bulunuyor. Burası ev halkının dışarıyla bağını sağlayan ilk mekân olarak dikkat çekerken, gün içi eve gelen komşular ve çoluk çocuk için de bir oturma mekânı işlevi görüyor.

El yazmaları

Giriş’in sağlı sollu iki uç bölümünde sergilenen bazı maddi kültür örneklerine rastlanıyor. Örneğin, Şeyh Efendi’nin giydiği takunya bunlardan biri.

İlginçtir, bir çift olan takunyalardan birinin erkek, diğerinin bir bayana ait olduğudur. Bu tür maddi kültür örneğine daha önce benzer mekânlarda rastlamadığımı burada belirteyim.

Dikkat çeken diğer örnekler tahmin edilebileceği üzere ‘el yazmaları’...

Rahleye benzeyen iki platform üzerinde şeffaf plâstikle kapatılarak korunan birkaç kitabın yanı sıra, kilitli iki dolapta onlarca diyebileceğim diğer eserler yer alıyor.

Cut Mihram’ın izniyle birkaç eseri kısaca inceleme fırsatı bulduk...

Eserler arasında Açe dilinde (Bahasa Aceh) kaleme alınmış bir Hikayat’ da bulunuyor. Cut Mihrah teyzenin işaret ettiği üzere, geçmişte, bölge halkı özellikle de Dayah çevrelerinde öğrenim görenler çok dilli bir karakteristik sergiliyorlardı.

Öyle ki, günümüzde Awe Geutah’da da rastlanan Arapça, Açece, Malayca gibi farklı dillerdeki eserler bunun kanıtı hükmündedir.

Kitapların altında büyükçe zarf üzerindeki not, bize bu çalışmaların tsunamiden sonra bölgede başlatılan kültürel kayıt faaliyetlerinin burada da gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Ve Bireun Müzesi tarafından 2008 yılında, burada bir çalışma yapıldığı anlaşılıyor.

Ramazan Bayramı öncesinde kültürel zenginliği ile öne çıkan böylesi bir mekânı ziyaret etmek gayet keyif vericiydi.

Tüm içeriğiyle bu mekânı akademik bir çalışmaya konu etmek ise başlı başına önemli bir çaba olacaktır...

Bu konuda ilgili çevrelerin en kısa sürede harekete geçerek, önemli adımlar atması en samimi dileğimdir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/acede-tarihi-bir-mekan-tengku-chik-awe-geutah-kompleksi-2-a-historical-site-in-aceh-tengku-chik-awe-geutah-complex-2/



[1] Kreemer, J. (1931). Atjehsch Handwoordenboek (Atjehsch-Nederlandsch), N.V. Boekhandel En Drukkerij Voorheen E. J. Brill, Leiden, s. 18.

[2] Hurgronje, Snouck. (1903). Het Gajoland end Zijne Bewoners, Uitgegeven op last der Regering, Batavia: Landsdrukkerij, s. 14.

[3] Mededeelingen Betreffende de Atjehcshe Onderhoorigheden, uit de Bijdragen K. J. 1903, Adatrechtstichting, s. 120.