Mehmet Özay 07.03.2026
İran’la ilgili bazı görüşlerimi, daha önceki yazılarda
dile getirmiştim... Bu yazıda, bugün yaşanmakta olan sorunun farklı bir yönüne
değineceğim.
İran’ın, 2025 Haziran ayında, ABD-İsrail işbirliğiyle
gerçekleşen nükleer tesislere yönelik bombalama sürecinde de gözlemlendiği
üzere, ulusal güvenliğine yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmayacağı
açıklamasında siyasal bir blöf yapmadığı ve bu anlamda, ne denli ciddi olduğu,
bugün kendini gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor.
Travma
İran’ın ortaya koymakta olduğu ciddi askeri karşılığın
sadece, ABD ve İsrail ittifakına yönelik ve bununla sınırlı olmayan bir duruma işaret
ettiğine de kuşku bulunmuyor.
Bununla kast etmeye çalıştığım husus, İran’ın hedef
olarak belirlediği ülkeler ve topraklar...
Bu ülkelerin ve bu ülkelerde yaşayan toplumların
kendilerini İslam’la, Müslümanlıkla ilişkilendirmiş olmalarının bugün küresel
anlamda Müslüman toplumların, ne denli derin bir travma içinde olduklarının
fiili göstergesini oluşturuyor.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bugün yaşanmakta
olan travma sadece, İran’la, İran siyasal yapısıyla, İran toplumuyla ilgili
değildir.
Bunun ötesinde, Müslüman toplumların ve bu toplumları
temsil ettiği iddiasındaki yönetimlerin de içinde olduğu, daha küresel bir
sorun bulunmaktadır.
Tekrarlanan süreçler
Yine, sadece bugüne bakıp, Müslüman toplumlar açısından
söz konusu küresel sorunun, bugünün eseri olduğunu söylemek de mümkün değil.
Önemlerine kuşku olmamakla birlikte, önceki dönemler bir
yana, Geniş Ortadoğu sınırlarında, 20. yüzyıl şartlarının doğurduğu
ulus-devletlerin varlığının, birbirleriyle ikili ve kollektif ilişkilerini
yapılandırmada yaşanan sorunların, dün Filistin’de yaşananlarda olduğu gibi
bugün de, İran’da yaşanmakta olanların ortaya çıkmasındaki rolü üzerinde
düşünmek gerekiyor.
Bu noktada, bir iki soruyu gündeme getirebiliriz...
Müslüman toplumların ve bu toplumları temsil ettiği
iddiasındaki ulus-devlet yönetimlerinin, karşı karşıya kaldığı sorunlar,
‘modern ulus-devlet yapılaşması’yla sınırlı mıdır?
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, çeşitli çevrelerce
ileri sürüldüğü üzere, sorunun temelinde Müslüman toplumların ruhuna uymayan
‘ulus-devlet yapısı mı’ bulunmaktadır?
Yoksa, bu sorunlar, söz konusu bu ulus-devletleri
oluşturan halkların, siyasal ve askeri elitlerin ve bunlara eklemlenen
özellikle, İslam bilimlerinin çeşitli alanlarını bünyelerinde taşıyan
çevrelerin yani alimlerin, tarihin değişik evrelerinden tevarüs ettikleri
teolojik sorunlarla mı bağlantılıdır?
Birincisine verilecek ‘Evet, ulus-devlet yapılaşması
bünyemize uymuyor’ cevabı travmadan kurtulabilmenin açık bir yolu olarak kabul
edilebilir.
Ancak, ikinci soruya yönelik olarak, ‘Tarihsel olarak
tevarüs eden ve teolojik boyutu derin bir şekilde içinde barındıran bir bağlam’
cevabı hiç kuşku yok ki, içinden çıkılması zor bir durumla karşı karşıya
olunduğuna işaret ediyor.
Bu sorgulama sürecinin, ne İran’a yapılan saldırıları ne
de, ABD-İsrail işbirliğinin sadece Geniş Ortadoğu’yu değil, küresel yapıları
sarsan ‘kararlılıklarını’ göz ardı etmeyi gerektiriyor. Bunun ötesinde bir
bağlama dikkat çekmeye çalışıyorum...
Siyasal ittifak – Dini ayrışma
ABD-İsrail siyasal ve askeri ittifakının ötesinde
özellikle, Geniş Ortadoğu sınırlarında var olan çeşitli ülkelerle -ki, bunların
çoğunluğunu Arap yönetimleri teşkil ediyor- olan yakın işbirliklerinin, bugün
yaşananları doğuran en önemli faktörlerden biri olduğuna kuşku bulunmuyor.
Haddı zatında, ‘Batılı’ olarak adlandırdığım bu iki gücün
yanında yer alan Geniş Ortadoğu’daki söz konusu bu siyasal yapıların varlığı,
yeni bir olgu da değildir...
Geniş Ortadoğu coğrafyasındaki bu bölgesel gerçeklik
bize, 20. yüzyıl ‘bağımsızlık’ süreçlerinin, bu süreçlerin sonrasında ilgili
ülkelerde oluşan siyasal sistemlerin, siyasal ‘bağımsızlık’ olgusunun
sanıldığının aksine kendinde, içten, ilgili toplum ve siyasal yapı ile sınırlı
olmadığını gösteriyor.
Bununla birlikte, aynı yapıların özellikle, 1948 yılından
itibaren, Filistin topraklarında olan biten gelişmelerin 1960’lı yıllarda
aldığı boyut karşısında, Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu
ulus-devletlerin, o dönem yaşanmakta olan soruna çözüm arayışları amacıyla
biraraya gelişleri bir tür, ‘yeniden dirilme umudu’ algısını doğurması
bakımından önemliydi.
Burada kastedilen ulus-devletler ötesi kurumun, İslam
İşbirliği Teşkilatı olduğu herkesce malumdur...
Ancak, söz konusu bu yapılaşmadan bu yana geçen süre
zarfından, -diğerleri bir yana, Geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşanan
travmaların birbiri ardına yenilenerek ortaya çıkması sadece çatışma, savaş,
ekonomik kayıplar gibi maddi anlamlarla anlaşılabilecek bir boyuta tekabül
etmiyor.
Bunun ötesinde, ilgili kuruma üye ulus-devletlerin
siyasal kurumlarının, mekanizmalarının dışında, bu devletlerde yaşam süren
Müslüman toplumların ve bu toplumlara dini hüviyetini, kimliğini, devamlılığını
kazandıran akademi kurumlarının, dini yapılarının, her nevinden sivil ve
toplumsal liderlerinin ne tür bir varoluşsal sorunla karşı karşıya kaldıkları
anlamına geliyor.
Bu durum, temelde Filistin meselesinin çözümü ile
Müslüman toplumların ‘yeniden dirilişi umudu’nu hayata geçirmeyi hedefleyen
yukarıda bahsi geçen kurumun, bugün işlevini yitirmiş bir görünüm arz etmesi,
salt kurumsal bir erozyon anlamına gelmiyor.
Haddi zatında, söz konusu bu kurumun fiziki varlığı,
kurumsal anlamı ve içeriğinde yaşanan kırılmaların dışında ve ötesinde, Müslüman
toplumların küresel anlamda gayet önemli bir varoluş sorunuyla karşı karşıya
olduklarını gösteriyor.
Sorunun gelip dayandığı nokta, bırakın Filistin
konusundaki olası beklentilerle Müslüman toplumlarda ‘yeniden diriliş umudunu’
yeşertmeyi, bu kurumun mensubu olan ülkelerin ABD-İsrail ittifakı içerisinde
yer alma ve almama gibi tarümar edici bir cepheleşmenin içinde yer almalarıdır.
Yukarıda ortaya koyduğum hususlarla çelişme adına, tüm
yaşanmakta olanların bir ‘din savaşı’ olmadığını söylesem bile, Müslüman
toplumları temsil eden ulus-devletlerin Ortadoğu gerçekliğinde içinde
bulundukları durum bize hiç de, anlamlı bir durumla karşı karşıya olmadığımızı
gösteriyor.
Bu durumda, ABD ve İsrail ikilisiyle, bu iki ‘Batı’lı güç
yanında ve karşısında yer alanların ne tür ilişkilere konu olduklarını, sadece
bugünkü gelişmelere değil, bunun ötesinde tarihsel bağlamda derinlemesine araştırmak ve anlamak
gerekiyor.
Yaşanmakta olan travma’yı aşabilmenin önemli yollarından
biri bu olsa gerek...





