19 Ağustos 2026 Çarşamba

‘Malay Dünyası’ ve kültürel yapılaşma / The Malay World and Cultural Structuring

Mehmet Özay                                                                                                                             17.08.2026

Günümüzde tecrübe edilmekte olan ve bir anlamda, ‘belirsizlikler dönemi’ olarak adlandırılmayı hak eden süreçte ulus-devletler gerçekliğinde jeo-politik vb. gelişmelerin yanı sıra, bu gelişmeyle doğrudan ve dolaylı etkisi bağlamında, jeo-kültürel yapılar göz ardı edilemez. Bu yaklaşımla, jeo-politik gelişmelerin bir anlamda, jeo-kültürel yapılarca belirlenebileceği, yeniden inşa edilebileceğini ileri sürebiliriz. Bu yazıda, ‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ olarak adlandırdığımız toplumların -tüm değişimlere rağmen ve ulus-devlet sınırlamalarına rağmen, halen sahip oldukları jeo-kültürel yapıya kısaca değinilecektir.

Günümüz jeo-politiği ve bunu oluşturan siyasal yaklaşımlara temel oluşturan ulus-devlet yapılaşmalarının, bu örnekte, Malay dünyasını ve bunun kültürel zeminini anlamlandırmak gayet önemlidir. Ve bu anlamda, Güneydoğu Asya bölgesinin jeo-politik zemininde tarihsel ve geleneksel varlığıyla dikkat çeken ancak, son dönem gelişmeler nedeniyle dar kalıplara sokulan, göz ardı edilen, ve hatta unutulan ya da unutturulmaya çalışılan ‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ kavramları bütüncül boyutlarıyla ele alınmalıdır.

‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ olarak anlaşılmasını ileri sürdüğümüz toplumlar bugün, dünya üzerinde Güneydoğu Asya coğrafyası olarak bilinen bölgede varlık sürmektedirler. Bu hatırlatma, bize Güneydoğu Asya’yı bir bütün olarak anlamamıza olanak tanıyacak ögeler sunduğu gibi, aynı zamanda yukarıda dikkat çekilen ulus-devlet ve jeo-politik ilişkiler çerçevesinde, Malay dünyasının kültürel bir yapı olarak, bütünlüklü bir güç ve etki olarak ortaya çıkıp çıkamayacağının da tartışmaya açılmasına kapı aralayacaktır.

Malay tanımlaması konusunda ortaya konulan görüşler arasında yer alan, “Malay toplumunun temel aidiyeti bir etnik veya dini birime yönelik değil aksine, bir monarşiye’dir” (Jones, 2015: xv) yaklaşımında haklılık payı olduğu gibi, bu görüşün daha çok İslam öncesi dönemden ilhamla ilişkilendirilmesinden yola çıkıldığı ve bu anlamda, tarihsel ve geleneksel yapılaşmaları dikkate alarak farklı tanımlar olduğuna dikkat çekilmelidir. Bir başka deyişle, tarihsel ve geleneksel yapılaşmalar arasında etnik ve dini yapının, -en az yukardaki ifade kadar, önem arz ettiğine dair kayda değer veriler bulunmaktadır.

Yukardaki ifadenin sınırlandırıcılığının farkına vararak ve buna ilâve olarak söylenmesi gereken husus, Malay dünyasının salt bir coğrafya, ırk, kültür vb. yapılaşması olmadığı, aksine, -tüm aksi gelişmelere rağmen-, tarihsel ve geleneksel devamlılıkla dikkat çekilen tüm bu unsurları, halen bünyesinde potansiyel olarak barındığıdır. Bu iddianın anlaşılabilmesine katkısı olacağı düşüncesiyle konuyu, Güneydoğu Asya özelinde değerlendirmek ve bir tür tartışma gündeme getirilmelidir.

Dil olgusu

Yukarıda dikkat çekilen iddianın temelinde, dil olgusunun yattığı görülür. Öyle ki, tarihin erken dönemlerinden itibaren, bölgeyle ilgili yaklaşımları ortaya koyan özellikle, farklı coğrafyalardan gelenlerin, tüm bölgeyi kendinde bir çaba olarak anlama ve tanımlama süreçlerinin eseri olarak ‘Malay’ kavramı gündeme gelmiştir. Bu kavramsallaştırma çabasında ‘dil’ olgusu, kendinde ve doğal bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Dil yani, dışardan gelenlerin bölgede tanık oldukları ve zamanla, iletişim aracı olarak öğrendikleri ve bu öğrenme sürecinin ögeleri olan sözlüklerden başlayarak çeşitli dilbilimsel çalışmalar ve literatür ortaya koymaları, Malay olgusunun sözlü ve ardından, kayda değer bir şekilde, yazılı kültür geleneğinin oluşumuna ve gelişimine işaret eder.

Literatürde sıklıkla rastlanan ‘Bahasa Melayu’ yani, Malay dili tarihsel ve geleneksel devamlılığa vurgusuyla önem taşımaktadır. Tarihin erken dönemlerinde bölge toplumları özellikle de, sahil şeridlerindeki toplumlarda iletişim aracı olan Malay dili bu özelliğini bugün yukarıda zikredilen ulus-devlet bağlamında parçalı yapısıyla gizli-açık devam ettirmektedir. Örneğin, Endonezya’da kullanılan dilin “Bahasa Endonezya” adıyla anılmasına rağmen, yakın geçmişe kadar bu dil Bahasa Melayu yani, Malay dili olarak adlandırılıyordu (‘Bahasa Indonesia’, 1950: 31).

Dini-kültürel yapılar

Güneydoğu Asya bölgesi, çeşitli siyasal ve toplumsal kategorilerle ifade edilebilme imkânı sunduğu gibi benzer şekilde, din odaklı yapılaşmalar bağlamında bir kategorikleştirmeye de olanak tanımaktadır. Bu durum, -şu veya bu şekilde- var olan ırksal ve etnik çeşitliliği ortadan kaldırmamakla beraber, daha bütüncül bir alan olarak toplumsal gerçekliği ele alma imkânı sunmaktadır. Söz konusu bu dini alanın ilkini, Güneydoğu Asya’nın kıta yönünde belirginlik gösteren Hind-Çini olarak adlandırılan coğrafyada, Budist-Hindu yapılaşması oluştururken, ikinci alan daha çok, Takımadalar bağlamında İslam, bir dini-kültürel öge olarak gündeme gelmektedir.

Söz konusu her iki alanın bizatihi, kendi bünyelerinde barındırdığı dini-kültürel zemin, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren gündeme gelen ulus-devletleşme oluşumu çerçevesinde, alt birimler olarak adlandırılabilecek siyasi-hegemonik yapılara bürünmüştür. Yazının sınırlılığı nedeniyle Hint-Çini bağlamını bir kenara bırakarak, ikinci alana dair bazı görüşleri ortaya koyacağım. Tarihte, Malay Takımadaları (Malay Archipelago) ve/ya Nusantara olarak anılmış olan ve gayet geniş bir coğrafyayı içine alan bölgedeki toplumların İslamlaşmalarıyla birlikte ortaya çıkan bu yapı, ulus-devletleşme sınırlığına rağmen, halen varlığından bahsettirmektedir. Bu çerçevede, İslam dini-kültürel yapısı içerisinde yer alan toplumsal gruplar, bütüncül bir yaklaşım olarak kabul edilen, ‘Malay’ kavramıyla izah edilmesini, kültürel genişleme ve yayılımın bir imkânı olarak görmek ve değerlendirmek mümkündür.

Ulus-devlet ve Malay kavramı

Modern dönemin zorunlu bir unsuru olan ulus-devlet yapılaşmasının, tarihsel ve geleneksel bir devamlılık olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürdüğümüz ‘Malay’ kavramını ve bu kavram bünyesinde ortaya çıkan veya çıkması beklenen ve Malay coğrafyasını içine alan toplumsal gerçekliği yansıttığını söylemek güçtür. Güneydoğu Asya’da, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren sırasıyla, ulus-devletleşme tecrübesini yaşayan Endonezya Cumhuriyeti, Malezya Federasyonu, Bruney Sultanlığı çerçevesinde, ‘Malay’ varlığının günümüz jeo-kültürel yerini anlamaya katkısı bağlamında, -burada belki de, sorunsalı demek daha doğru-, bu kavram üzerinde kısaca durulmalıdır.

Malay dünyası olarak adlandırdığımız günümüz küresel toplum, içerisinde sahip olduğu toplumsal ve etnik farklılıklar ile dikkat çeker. Bununla birlikte, ‘Malay’ kavramının tüm bu farklı unsurları birarada ele almamızı sağlayan tarihsel ve geleneksel boyutlarıyla oldukça donanımlı olduğu görülür. Bununla birlikte, farklı tanımlarla karşılaştığımız da bir gerçektir. Bu durum, ilgili yazarların kavramı hangi açıdan ve hangi disiplin bağlamında ele aldıklarıyla ilintilidir. Hiç kuşku yok ki, bu farklılaşmanın veya ortaya koymak istediğim üzere kavramı sınırlandırma çabasının ulus-devlet yapısının zorunlu bir ürünü olduğunu söylemek gerekiyor. Bu sınırlandırma çabasını günümüz Malezya Federasyonu’nda devlet otoritesinin toplumun neredeyse, her alanını çerçeveleme veya sınırlandırma çabasının ürünü olarak çıktığı iddiası göz ardı edilmemelidir.

 

Bu kavramsal genişliği ve toplumsal karşılığına karşın, Malay kavramını, günümüzde bu bölgede, modern bir ulus-devlet olan Malezya Federasyonu ile karıştırma yanlışı ile bu kavramın, tarihsel ve geleneksel bağlamlara tekabül eden bütüncüllüğünün anlaşılamamış olması bizleri tarihsel bağlamı kadar, bugünün yani, çağdaş jeo-politik, jeo-ekonomik ve jeo-dini ile ilintili alanlarını anlamamızı zorlaştırmaktadır. Malezya’daki ‘Malay’ları tanımlama konusunda şöyle bir ifade dikkat çeker: “Malay, İslam dinine mensup, Malay dilini konuşan ve Malay geleneğine bağlı olan kişidir” (Melayu ertinya seseorang yang menganuti agama Islam, lazim bercakap bahasa Melayu, menurut adat istiadat Melayu (Din, 2016: 19). Bu tanım, içinde doğruluk payı taşımakla birlikte, Malezya Federasyonu ulus-devlet sınırlılığına hapsedilmişliğini ortaya koymaktadır. Bu sınırlılık, ulus-devlet bünyesinde önde gelen Çin ve Hintli gibi etnik gruplar karşısında gizli/açık savunmacı bir yaklaşımın izini taşımaktadır. Oysa, ‘Malay’ kavramı antropolojik ve sosyolojik olarak, çok daha evrensel bir karşılığa tekabül eder.

 

Bu sığ bakış açısının dışında ve ötesinde, Malay kavramı evrensel boyuta taşıyan tanım çabalarının olduğunu da tanık oluyoruz. Sinar bir yandan geleneksel Malay monarşiye mensupken, öte yandan  akademik ilgisi ve çalışmaları nedeniyle görüşlerine dikkat çekilmesi gereken bir isimdir. Malay’ın Müslüman oluşu, Malay dilini konuşması ve Malay geleneğine bağlılığı gibi genelgeçer tanımı gündeme taşırken, yukarda sunulan tanımın dışında ulus-devlet sınırlılığına düşmemekte aksine, ‘Malay’ kavramına gayet önemli bir kapsayıcılık kazandırmaktadır (Sinar, 1996: 1). Sınar, bu temel tanımda hem fikir olduğu gibi, zamanla ortaya koyduğu düşünceyle Malay bakış açısını veya dünya görüşünü Kuzey Sumatra sınırlarından öte coğrafyalara taşımasıyla Malay dili ve kültürüne evrensellik iddiasını gündeme taşımaktadır (Umry, 2011: 2). 

Günümüz Güneydoğu Asya coğrafyasında varlık süren Malay toplumlarını, tek tek ulus-devletlere bölünmüşlükleriyle değil, bunun dışında çok daha kapsamlı ve evrensel mahiyetiyle ele alınmayı hak etmektedir. Bu durum, Malay kavramının içkin olduğu dil ve zamanla bölge toplumlarının İslamlaşmasıyla ortaya çıkan ve var olan kültürel yapıya eklemlenerek genişleyen tarihsel süreçlerin bir sonucudur. Nihayetinde, tarihsel, geleneksel ve dini devamlılıkları ile ele aldığımızda, Malay kavramının gayet kuşatıcı bir kavram olarak işlevsellik kazandığı görülür.

Kaynaklar

‘Bahasa Indonesia’, (1950, Madjallah Rakyat ‘Bahasa Indonesia’, No. 1, Djawatan Pendidikan Masjarakat.

Din, A. (2016). “Asas Kebudayaan Melayu”. Asas Kebudayaan dan Kesenian Melayu, Bangi: Penerbit Universiti Kebangsaan Malaysia. 19-28.

Jones, Russell. (2013). “Introduction”, The Pasai Chronicle, Kuala Lumpur: Institute Terjemahan&Buku Malaysia-ITBM. (xii-xxxii).

Sinar, Tengku Luckan. (1996). “Adat dan Budaya Melayu di Pesisir Timur Sumatera”. Seminar Adat Melayu Serantau, 9-12 September 1996, Kerajaan Negeri Melaka, Dengan Kerjasama: Perbadanan Muzium Melaka; Institut Kajian Patriotisma Malaysia, Lembaga Bahasa Melayu, Akademi Seni Melaka, 1-11.

Umry, Shafwan Hadi. (2011). “Tengku Luckman, Tuan Sri Lanang Dari Serdang”. Media Forkala: Media informasi, kominikasi Adat dan Budaya Daerah, Edisi I. 2-5.

https://platform.ilke.org.tr/en/analyses/the-malay-world-and-cultural-structuring/

 

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Endonezya Cumhuriyeti: meşruiyet ve bağımsızlık / Indonesian Republic: legitimacy and independence

Mehmet Özay                                                                                                                             17.08.2026

20. yüzyılda Doğu ve Güney toplumlarının bağımsızlık süreçleri bazı ölçülerde benzerlikler gösterir. Bunların başında, söz konusu bölgelerin ve toplumların sömürge topraklarından bağımsızlıklarını ‘kazanmış’ olmaları gelir.

Az da olsa, bazı bölgelere ve toplumlara bağımsızlıkları ‘sömürge yönetimi eliyle’ devriyle gerçekleşmiş olsa da, temelde sömürge geçmişiyle kopuş bu grubu da, ilk grup arasında saymamıza elverecek bir veri sağlar.

Doğu’nun önemli coğrafyalarından olan ve tarihte, Malay Takımadaları adıyla anılan ve aynı zamanda antropolojik temellerden kaynaklanan bir genelleme ile “Malay” olarak zikredilen topraklarda, 1945 yılı 17 Ağustos’unda Endonezya Cumhuriyeti adıyla yeni bir ulus-devletin kurulması, gayet önemli bir sürece tekabül eder.

Sukarno ve Muhammed Hatta’nın bağımsızlık ilânındaki rolleri kadar, bu ikili süreçte öne çıkartan dönemin önde gelen siyasi ve entellektüel grupları göz ardı etmemek gerekir...

Ve bağımsızlığın, üç buçuk yıl süren gayet zorlu bir sürecin ardından küresel toplum tarafından kabul edilmesi, sürecin gayet önemli dönüm noktaları olduğunu ortaya koyuyor.

Bugün, 81. yılını kutlayan Endonezya Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda bağımsızlık sürecine ulaştığına kısaca bakmakta yarar var.

Teoriler

Bu süreçle ilgili olarak, dikkat çeken bazı önemli hususlar vardır. Bu hususları çeşitli kategoriler bağlamında değerlendirmek mümkün.

Örneğin, kahir ekseriyetinin Müslüman toplum olması; Pasifik Savaşı sonrası küresel sistemin tesisinde jeo-stratejik bir bölgede yeni bir devletin oluşumu; tarihde, pek nadir süreçler dışında, tüm Takımadalar coğrafyasının belki de, ilk kez böylesine merkezi ve bütünlüklü bir yapıya kazanma yönündeki adımı ilk akla gelen unsurlardandır.

Bunlardan biri, o dönemin Endonezya toplumunun bağımsızlığı kendi başına elde etmediği, yaklaşık üç buçuk yıl Takımadalar’da varlık süren Japonya tarafından veya Japonların desteğiyle bağımsızlığın kazanıldığı iddiasıdır.

Bu konuya dair, akademik tartışmaların bittiğini söylemek güç...

Bir diğer husus, 17 Ağustos’da ilân edilen bağımsızlığa rağmen, eski sömürgeci Hollanda ve 2. Dünya Savaşı’nda ittifak halinde olduğu daha doğrusu koruması altında bulunduğu İngiltere ve ABD ile birlikte eski topraklarını yeniden sömürgeleştirme amacıyla, 1945 yılı Ekim ayından itibaren başta Cava, Sulawesi, Kuzey ve Batı Sumatra, Palembang, Riau gibi bölgelere girmiş olmasıdır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Jakarta’da bağımsızlık ilânından iki aydan daha az bir süre sonra ‘Batılı güçler’ Takımadalar topraklarına ayak basmıştır.

Bu durum, o dönem, uluslararası toplum tarafından, ‘bağımsız bir ülkeye yapılış saldırı ve işgal’ olarak değerlendirilmemiştir...

Nihayetinde, bölgedeki adıyla ifade edecek olursak, Pasifik Savaşı’nın kazananının ABD önderliğindeki İttifak olması ve bu ittifakın önemli güçlerinin yani, bizatihi, ABD ve İngiltere’nin, Hollanda’nın sözde topraklarını savunmak amacıyla, Takımadalar coğrafyasına nüfuzlarının, uluslararası camiada kayda değer bir sesin olmadığının da bir başka göstergesidir.

Avrupa topraklarında, Hitler Almanyası’na karşı Batı bloğuyla ittifak kuran Rusya’nın, Malay Takımadaları’na dair söyleyecek pek bir sözü yoktur.

Ne de, kendi coğrafyasında ‘milliyetçiler’ ile ‘komünistlerin’ iktidar mücadelesine konu olan Çin’in, tarihsel olarak ilişkileri olan Malay takımadaları’nda olan bitene yönelik bir siyaset takip etme imkânına sahip olduğunu söylemek mümkün...

Oysa, Burma, Mısır, Hindistan gibi bağımsızlığını kazanan veya henüz kazanmamış olan bazı ülkeler, Endonezya Cumhuriyeti’nin kuruşulunu destekledikleri gibi, bu bağımsızlık sürecinden kendilerine yönelik bir pay da çıkarmışlardır.

Yeniden sömürgeleştirme

Endonezya bağımsızlığının kurucu figürlerinin ve destekçilerinin sınırlı bölgelerdeki serbestiyetlerine karşılık, İngiltere ve ABD’din desteğindeki Hollanda, askeri varlığının yanı sıra, sivil yönetimini de yeniden bölge yönetimlerine taşımak suretiyle, belirli bölgelerde “yeniden sömürgeleştirme” sürecine başladı.

Ve bu sürecin ardından, ‘Endonezya Cumhuriyeti’ siyasi varlığına karşı, Hollanda krallığı’na bağlı “Endonezya Birleşik Devletleri” adıyla yeni bir siyasi yapı kurulması, Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı sürecin akamete uğratılması amacına matuf bir girişimdi.[1]

Hollanda Krallığı, yeniden sömürgeleştirme sürecini bu şekilde yönetmeye çalışırken, bu gelişme karşısında, Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı güçlerin teritoryal dayanak noktalarına değinmek gerekir.

Cumhuriyetçi egemenlik

Cumhuriyetçi yapının siyasi eliti ve geniş halk kitlelerinin özellikle, yukarıda zikredilen bölgelerde, 1947 ve 1948’de verdikleri bağımsızlık mücadelesi nihayetinde, 1949 yılı Aralık ayında yeni bir ulus-devletin küresel güçler ve bunların kurumsal yansıması olan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmasıyla sonuçlandı.

17 Ağustos 1945 ilâ Aralık 1949 arasında geçen dönem boyunca Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı yapının siyasi meşruiyetine dair kaynaklar bize iki temel veri sunmaktadır.

Bunlardan ilki Orta Cava’da Yogyakarta Sultanlığı’na bağlı küçük bir bölgedir. Cumhuriyetçi güçlere destek veren Sultanlık, yeniden sömürgeleştirme sürecinde Cakarta’dan çıkmak zorunda kalan Cumhuriyetçi güçlerin sığınak noktası olmuştur.

Kuzey Sumatra

İkinci veri ise Kuzey Sumatra’da, yani Açe’yle ilgilidir. İttifak güçleri, özellikle de, Hollanda ve İngiliz birlikleri, 31 Ağustos 1945’te Sri Lanka’dan Sabang’a geçmelerine rağmen, Açe topraklarına nüfuz etmemişlerdir.

Bölgedeki farklı kaynaklar dikkate alınacak olursa, 17 Ağustos 1945 tarihinde Cakarta’daki bağımsızlık ilânının ilk önemli yansımalarının, Açe’de ve Kuzey Sumatra’da ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Hollanda’nın Açe’ye gir/e/memesinin gayet açık nedeni, 1873’ten itibaren bölgede var olan savaşın fiziki etkisi giderek azalmakla birlikte, Açe toplumu arasında Hollanda’ya yönelik tepki ve hissiyat noktasında gayet dinamik bir mücadele ruhunun varlığıdır.

Açe toplumunun, bu özelliklerini yanı başlarındaki yani, Kuzey Sumatra’da bölgedeki diğer grupların İngiliz ve Hollanda birliklerine karşı mücadelelerine fiili desteklerinde görmek mümkündür.

Burada vurgulanması gereken şudur...

Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı yapının Cava Adası’nda kendine siyasal meşruiyetini sağlayan Yogyakarta Sultanlığı bölgesi iken, teritoryal olarak bir diğer alan -ki, bu alan Yogyakarta Sultanlığı bölgesinden çok daha geniş ve siyasal ve toplumsal yapı açısından da oldukça farklılık taşıyan Açe topraklarıdır.

Bu yazıya açıklık getirmesi amacıyla kullandığım görsel kaynak oldukça önemlidir. Siyah ile işaretlenmiş olan bölgeler Cumhuriyetçilerin egemenliği altındadır (Tanda hitam: daerah yang diakui dikuasai oleh Republik.). Bu haritanın ilk yayınlandığı yer ise, Hollanda’da yayınlanan “Nieuwe Post” adlı Felemenkçe gazetedir.[2]

Sukarno’nun 1947 yılında Açe’ye yaptığı ziyaret ve dönemin Açeli liderleriyle görüşmeleri, bu anlamda Endonezya bağımsızlığının temel teritoryal ve toplumsal yapılaşmasında kritik gelişmelerden biridir.

Tarihsel olarak Malay Takımadaları olarak bilinen ve yirminci yüzyıl başlarından itibaren ‘Endonezya’ adının kullanımının nihayet bağımsız bir ulus-devlete evrildiği 17 Ağustos 1945 tarihinin önemine kuşku bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu bağımsızlığın tesisinde ve devamında, bir ulus-devlet olma temel şartlarından biri olan teritoryal bağımsızlığı sağlayan yapının, Yogyakarda Sultanlığı bölgesi ile Kuzey Sumatra’da Açe topraklarını kapsadığını dikkate almak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-cumhuriyeti-mesruiyet-ve-bagimsizlik-indonesian-republic-legitimacy-and-independence/



[1] Mohammad Said. (1948). “Ke Djawa Serintas Lalu” (lanjutan Kemarin), Waspada, Sabtu, 27 Maret 1948, No. 347, p. 2.

[2] İlgili görselin kaynağı: Waspada, 19 Djuni 1949, Djum’at, No. 651, Tahun Ke-III, p. 2(!). 

14 Ağustos 2026 Cuma

Açe’de, barış’ın 20. yılı / 20th Anniversary of peace in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                             15.08.2026

Yirmi yıl toplumların tarihinde belki, kısa bir süreye tekabül ediyor.

Ancak, günümüz modern ya da post-modern toplumlarında yirmi yıl, hızla yaşanan değişim süreçlerine konu olmasıyla dikkat çekiyor.

Tıpkı, özellikle, son birkaç nesildir dünya toplumlarının, -en azından- azımsanmayacak bir bölümünün tecrübe ettiği üzere, değişimin hızı bizi, 20 yıllık sürecin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Bu noktada, Helsinki Barış Antlaşması’nın 20. yıldönümü olan bugün, dönüp aradan geçen yirmi yıllık sürece baktığımızda, bu anlaşmanın ne tür değişimlere neden olduğu, ne tür yeni süreçleri ortaya çıkardığı, ilgili anlaşmaya taraf olanların birbirlerine karşı ne tür tutum, davranış ve düşüncelere evrildiğini durup düşünmek gerekiyor.

Bu kısa yazının bu hususları kapsamlı bir şekilde ele almasını beklemek mümkün değil.

Bununla birlikte, en azından bu yönde bir dileği yerine getirmenin gerekliliğini paylaşmanın önemine kuşku bulunmuyor.

Bu çerçevede, bu kısa yazıda, daha çok birtakım soruları gündeme getirmenin kâfi olacağını düşünüyorum.

Açe’de barış

Söz konusu bu anlaşmayla kast ettiğim, 15 Ağustos 2015 tarihinde Endonezya merkezi hükümetiyle, o dönem adından çokça bahsettiren, Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) arasında imzalanan ‘barış’ anlaşmasıdır.

Barış anlaşmasının adının ‘Helsinki’ olması tıpkı, benzeri anlaşmalarda tanık olunduğu üzere, zikredilen tarafların Finlandiya’nın başkentinde biraraya gelmiş olmaları ve sürecin orada nihayete erdirilmiş olmasıdır.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, söz konusu tarihi dönüm noktasına dair, kısa, hatırlatıcı ve belki biraz zihnimizi kışkırtıcı birkaç hususa değinmekte yarar var.

Helsinki

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, yirmi yıllık süre kadar, küresel gelişmelere veya coğrafi uzaklık gibi tarihsel tekrara konu olan bir olgudan ötürü, geniş Malay coğrafyasına pek de, aşina olmayanlar için, genel bir bilgiye yer vermek gerekir.

Helsinki’den, Finlandiya’nın başkenti olması kadar, bu başkentte, Endonezya merkezi hükümeti ile bu ulus-devletin bir eyaleti olan Açe’de 1976 yılından itibaren var olan çatışma ortamının, 2005 yılında sona erdirilmesinde önemli rol oynamış bir mekân anlaşılır.

Her ne kadar, örneğin, sıradan bir Açeli ve Endonezya vatandaşı için Helsinki’nin dünya haritası üzerindeki yerini bilmemek pek o kadar da dikkat çekici olmasa da, bu ülkenin siyasi elitinin, akademisyeninin, gazetecisinin Açe’yi ve Endonezya’yı biliyor olmaları, hiç kuşku yok ki, manidardır.

Sorular

Bu noktada, söz konusu barış anlaşması süreciyle bağlantılı olarak belki, şu birkaç soruyu haklı bir şekilde ortaya koyabiliriz...

Niçin, bir Doğu başkenti değil de, Helsinki?

Niçin, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ulus-devlet değil de, Finlandiya?

Niçin, Hint Okyanusu’nu çevreleyen ülkelerden biri değil de, Avrupa’nın kuzeyinde, bir ülke?

Niçin, aidiyeti, kimliği itibarıyla Müslüman bir devlet adamı, bir diplomat değil de, Marthi Ahtisarri gibi Finlandiya eski devlet başkanı?

Bu minvalde soruları niceliksel olarak çoğaltmak mümkün...

Bununla birlikte, söz konusu bu nicelikselliğin gizli/açık içinde barındırdığı ‘niteliği’, göz ardı etmemek gerekir.

Ve bu ‘Niçin’ soru cümlesiyle başlayan soru cümlelerine, ‘nasıl?’, ‘neden?’, ‘kim?’, ‘nerede?’ gibi diğer soru cümlelerini de eklememiz mümkün.

Giriş’te dikkat çektiğim yirmi yıllık zaman diliminin, bölgesel ve küresel olarak, gayet önemli değişimlere konu olan süreçlere paralel gerçekleşmiş olmasını, tarihi bir tesadüf olarak yorumlamak mümkün.

Bununla birlikte, Açe’de, 1976 yılından 2005 yılına değin şu veya bu şekilde var olan, zaman zaman etkisi artan, zaman zaman azalan çatışma ortamını sona erdiren bu barış anlaşmasının Açe’ye, Endonezya’ya ve hatta, bölgeye neler kazandırdığı ya da kazandırmadığı, ne tür gelişmelere imkân tanıdığı ya da tanımadığı veya ne tür gelişmelere imkân tanımadığı ya da tanımadığı şeklinde, zihinleri kurcalayıcı soruları gündeme getirmek gerekiyor.

Kim, ne öğrendi?

Bunlara ilâve olarak, bir iki ilginç soru daha üretebiliriz...

Meselâ, bu barış antlaşmasını gündeme getiren Finlandiya’da faaliyet gösteren düşünce kuruluşunun, Finlandiya eski devlet başkanı’nın, Finlandiya akademisinin, Finlandiya’da barış ve çatışma süreçlerini çalışan çeşitli kurumların, bu barış anlaşmasından neler öğrenip öğrenmedikleri de, gayet dikkat çekici sorular olsa gerek.

Avrupa’nın en kuzeyindeki bir noktadan bakıldığında, yani Finlandiya’dan yani Helsinki’den bakıldığında, dünyanın öteki ucuna tekabül eden Endonezya’da, bu ulus-devletin teritoryal olarak küçük bir bölgesini teşkil eden Açe Eyaleti’nde olan biten gelişmeleri anlamak, siyasi aktörlerini, siyasal tarihlerini analiz etmek, bu analiz üzerinden birbiriyle sadece, fiziki olarak değil, dini ve kültürel olarak da gayet yakın olmasına rağmen, birbirinden yine oldukça uzak olan Endonezya merkezi hükümeti ve siyasi eliti ile Açe siyasi elitini ve de halkını, birbirlerini anlamaya sevk edecek bir platform teşkil ettirebilmek ve bu platformu adına, ‘barış’ denilen sürece evirebilmek oldukça önemli bir ilgi ve alâka, önemli bir bilgi birikimi, dikkat çekici bir sabır, gayet önemli bir diplomatik çaba vb. ortaya konmuş olsa gerek...

Peki, niçin bir Doğu başkenti bu sürecin merkezinde olamıyor?

Peki, niçin, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ulus-devlet bu süreci yönetmeyi üzerine alamıyor?

Peki, niçin, aidiyeti, kimliği itibarıyla Müslüman bir devlet adamı, bir diplomat, bir düşünce kuruluşu vb. Endonezya gibi önemli bir ülkenin, Açe gibi önemli bir bölgenin barış’la buluşmasını sağlayamıyor?

Açe’de barışın 20. yılına girilirken, aradan geçen sürecin Açe toplumuna, siyasetine, akademisine neler kazandırdığı veya kazandırmadığı, Endonezya merkezi yönetiminin bu süreçte ne tür roller oynadığı veya oynamadığı her yıl olduğu gibi bu yıldönümü dolayısıyla yine bu yıl da ele alınması gerekir. 

13 Ağustos 2026 Perşembe

Zhu Rongji: Çin’de bir dönemin sonu / Zhu Rongji: The end of an era in China

Mehmet Özay                                                                                                                             08.13.2026

Çin’de, eski başbakan Zhu Rongji’nin vefatı, Çin’in modern tarihinde bir dönemin kapanması anlamına geliyor.

Ülkelerin ve milletlerin tarihlerinde belirli dönüm noktaları vardır. Adı üstünde, bu ‘dönüm noktaları’ söz konusu ülkeler ve milletler için bir anlamda varoluşsal bir sorun teşkil eder.

Bu dönüm noktalarının aşılması ve yeni bir döneme, alana giriş yapılması anlamı taşır. Çin böylesi dönüm noktalarından birini hayata geçiren eski başbakan Zhu Rongji’nin dün yani, 12 Ağustos’da, 98 yaşında vefatıyla, önemli bir dönemi geride bırakmış oldu.

Zorlu süreç

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında, Soğuk Savaş döneminin yaşandığı 1970’li yılların ortalarında, aynı ABD’nin uluslararası ilişkilerde paradigma yenilenmesi anlamına gelecek şekilde Çin’le ilişkileri başlatması gayet önemliydi.  

Benzer şekilde, belki de kimilerince o dönem itibarıyla, ‘uyuyan dev’ olarak da adlandırılmayı hak eden, Çin’i küresel topluma açma düşüncesi ne kadar önemliyse, 1998-2003 yıllarında başbakan olarak görev yapan Zhu Rongji’nin özellikle, ülkenin ekonomik geleceği için aldığı kararlar da bir o kadar önemlidir.

Jiang Zemin’in 1989-2002 yıllarında devlet başkanı olduğu dönemin sonlarında, başbakan olarak ve özellikle de, ekonomi yönetiminde söz sahibi bir politikacı olarak Zhu Rongji’nin varlığı dikkat çekiyor.

Yakın tarih ve değişim

Vefatıyla birlikte, Çin’in yakın tarihi bir kez daha gündeme gelirken, hiç kuşku yok ki, bugün Çin’in, küresel ekonominin ikinci büyük gücü olmasındaki rolüyle Zhu Rongji, ayrı bir yere ve öneme sahiptir.

Siyasal sistemlerin devamlılığında ekonomi alanında alınan kararların belirleyiciliğine en dikkat çekici örneklerden biri belki de, Çin'i oluşturuyor. Bu noktada, Çin siyasi elitinin, 1989 sürecinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) hayata geçirememesi ve siyasi varlığını yitirmesi örneğini gayet iyi değerlendirdiğini söylemek gerekir.

Bu sürecin önemli bir adımı olarak Zhu’nun, Çin ekonomisini plânlı ekonomiden, ‘sosyalist piyasa’ ekonomisine dönüştürme düşüncesi ve çabası -en azından- aradan geçen süre zarfında, ne denli stratejik ve rasyonel bir karar olduğunu ortaya koyuyor.

20. yüzyılın sonu itibarıyla Çin’de, -yukarıda dikkat çektiğim üzere 1976 süreci kadar belki de, akıllarda yer eden en önemli gelişme 1989 Tiananmen gösterileri ve gösterilerin bastırılış biçimiydi.

Dünyaya açılma sürecinde, Çin’de bazı toplumsal kesimlerin süreci hızlandırma adına girişimleri olarak da yorumlanabilecek Tiananmen gösterilerinin istenilen sonucu vermediği söylenebilir.

Ancak, bugünden bakıldığında Tiananmen olgusunun içinde barındırdığı eylem ve düşüncesini özellikle, Zhu’nun 1993 yılında başbakan yardımcılığı ile hem, kendi siyasal kariyerini ve hem de, Çin’in ekonomi alanında dönüşüm sürecini yönetebilmeyi gerekli kılan bir neden olarak da anlaşılmaya el veriyor.

Ekonomik değişim ve devinim

Dönüşümün temel parametresini, plânlı ekonominin motoru mevkiindeki devlet işletmelerinin dönüştürülmesi ve vergi sisteminin yenileştirilmesi oluşturuyordu.

Zhu’nun ve Çin’in yeni bir ekonomi modeli uygulama hedefinde, adına ‘devlet işletmeleri’ denilen yapılaşmanın elverişsizliği, kadüklüğü ve statikliğinin yerine üretken, rekabetçi ve dinamik bir yapıya evrilmesi; başta ABD olmak üzere uluslararası çevrelerden gelen baskının bir neticesi olduğu kadar, Çin’de bizatihi kendi siyasal ve toplumsal süreçlerin gelip dayandığı ve çözümün ancak evrilmeyle, reformla gerçekleştirilmesine duyulan inancın ve rasyonel tutumun bir sonucudur.

Devlet teşekküllerinin değişimi insan işgücü, bürokrasi, yönetim, yatırım, yenilikçilik gibi bir dizi olgunun ekonomi süreçlerine dahil olmasını gerektiriyor.

Etkinlik ve verimliliğin şartlarından biri işinin ehli çalışanlar ve üretkenlik iken, makineleşme ve teknoloji bir diğer alanı teşkil ediyor.

Kabaca bakıldığında, bu dönüşüm sürecinde yerleşikliğin, statükoculuğun ve bunlara adapte olmuş çalışan kitlenin işlerini kaybetmesi öne çıkarken, gelişmenin öte yanında yeni dönemde çalışan kimliğinin ve karakterinin nasıl olacağı olgusundan başlayarak eğitimden iş ahlâkına değin uzanan önemli bir toplumsal ve kültürel değişim sürecinin de gündeme gelmesi söz konusudur.

İkinci sırada yer verilen ‘vergi sisteminin’ yenilenmesi ise hiç kuşku yok ki, geniş toplum kesimlerinin belki de ilkinden ziyade daha çok ilgisini ve alâkasını çeken bir konudur. Nihayetinde, kadim zamanlardan modern döneme değin, adına ‘devlet’ denilen yapılaşmanın varlığının dayanaklarının başında ‘vergi toplamak’ gelir.

Modern dönemde ‘vergi adaleti’ olarak da bir anlamda, hümanistik olarak güncellenen yapılaşma, devlet eksenli yapılaşmanın dışında ve ötesinde sıradan vatandaşın, kendi halinde üreticinin vb. devletle ilişkisinin nasıl olacağının belirlendiği bir alana tekabül eder.

Küresel sisteme adaptasyon

Ekonomi dönüşümünü yöneten Zhu’nun bu iki alanla başlayan teşebbüsünün uluslararası ayağında ise Çin’in, 11 Aralık 2001 tarihinde, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olması bulunuyor.

Bugün varlığı ve etkinliği hayli sorgulanır bir hale gelmiş olan Dünya Ticaret Örgütü’nün, o dönem küresel ticaret sisteminin belirleyici yapısını kabul eden Çin’in bugün bu yapının açıklarını gören ve alternatif arayan konuma gelmesini de özellikle dikkate almak gerekir.

Bu teşebbüs ve üyelik, iki alanı içeriyor, hiç kuşku yok ki.

Bunlardan ilki, Çin’in üretim sisteminin yalnızca ülke sınırları içerisinde kalmadığı ya da kalmayacağıydı.

İkincisi ise, iç üretim süreçlerinin sadece, Çin merkezli ve kaynaklı şirketler ve kurumlar vasıtasıyla değil, uluslararası şirketlerin Çin’de yatırımlarıyla geliştirilecek bir mekanizmanın gündeme getirilmesiydi.

Bu iki açılım, Çin’in başta kendi bölgesinden başlayarak ekonomik teşebbüslerini uluslararası sisteme açacağı, paylaşacağı anlamına geliyordu.

Bu sürecin belki de, ilk etapta gizli kalmış yönlerinden biri Çin toplumunun ‘tüketim’ toplumu özelliği kazanmasıydı.

Zhu’nun ısrarla üzerinde durduğu ve her ne olursa olsun, dönüşümü gerçekleştirme sürecinde karşılaştığı zorluklardan birinin, halk katmanlarının sadece ‘vergi sistemi’ açısından değil, bunun yanı sıra bu toplumun pek de alışkın olmadığı bir ‘tüketim’ evrenine girişinin neden olduğu toplumsal dönüşümler ve bunların içerdiği bir dizi sarsıntı olduğu söylenebilir.

Zhu Rongji’nin ısrarlı ve sistemli çalışmasının ürünü olarak ortaya çıkan ekonomik dönüşümü, zamanın ruhunu hisseden bir lider profili olarak görmek kadar, küresel olarak önemli siyasal, teknolojik ve toplumsal değişimlerin yaşandığı bir dönemde karar alma süreçlerinde ülkede liderlerin ve sektörlerin adaptasyon dönemini hızla gerçekleştirebilmelerine imkân tanımasına da yol açtığını söylemek mümkün.

9 Ağustos 2026 Pazar

Arakanlı Müslümanlar sorununu anlamak / Understanding of the Arakanese Muslim problem

Mehmet Özay                                                                                                                             09.08.2026

Arakan Müslümanları ve maruz kaldıkları ‘soykırım’ konulu bir konuşmaya davet edilmem üzerine, elimdeki yazılı ve görsel belgeleri bir kez daha gözden geçirme fırsatı buldum.

Bu tür konuşmalarda, daveti yapan kuruluşa ve katılımcılara ilgili konuda doğru bilgiyi makul bir şekilde aktarmak önemlidir. Konunun hassasiyeti kadar, ilgili daveti yapanların ve özellikle katılımcı olarak bulunanların konuyla ilgili neye ve nasıl hâkim oldukları ya da olmadıkları da gayet önemlidir.

Sadece Arakan Müslümanları konusunda değil, genel itibarıyla neredeyse her konuda, alelacele toplanmış, güvenilirlikten, doğruluktan, mantıksal kurgudan çeşitli düzeylerde uzak söylemlerin bireylerin zihinlerine kolayca işlenebildiği ve bu doğrudan uzak anlayışları doğru bilgiye çevirmenin ne denli zorlu bir iş olduğuna kuşku bulunmuyor.

Arakanlı Müslümanlar konusunu, küresel medyanın gündeme taşıdığı 2012 yılına ve ardından 2015-2017 sürecine indirgemek, temelde böylesi büyük bir yanlışın ilk alanı olarak dikkat çekiyor.

Bitmeyen süreç

Günümüzde Arakanlı Müslümanlar sorunun kayda değer ölçüde değişik katmanlarda devam ettiğine dair bir veri olarak şunu hatırlatmakta yarar var.

En son, Temmuz ayının ikinci haftasında, sayıları 250 civarında olduğu tahmin edilen Arakanlı Müslümanları taşıyan bir teknenin Malaka Boğazı’nın batı girişinde battığı bildirildi.

Kim sorumlu olduğu kadar, 2012 ya da öncesinden itibaren Arakanlı Müslümanların karşı karşıya oldukları sorunları nasıl anladığımız ve ne tür çözüm yolları bulmaya çabaladığımız da yakından ilgilidir.

Doğru bilgi

Arakanlı Müslümanları, dini mensubiyetlerinden dolayı ‘bizden birileri’ olarak görmekle, onların maruz kaldıkları siyasal, toplumsal, kültürel ve dini bağlamlarda gündeme gelen ayrımcılıkları prensip olarak birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindeyim.

Bunun temel nedeni, bizden birileri olmalarının olan biteni, gerçeği hakkıyla ele almayı, öğrenme süreçlerini gerçekleştirmeyi ve doğruyu ortaya koymayı engelleyici bir yönü olduğu ortadadır.

Bunun aksinin kesinlikle mümkün olmadığını söylemek istemiyorum…

Yani, bizden biri olarak kabul etmekle başlayan süreçte, ilgili öğrenme, anlama ve yorumlama süreçlerini hakkıyla yerine getirmemiz halinde, bunda bir sorun olmadığını da ifade etmeliyim.

Bunun için, psikolojik ve kognitif olarak fazlaca çaba harcamak gerektiğini unutmamak gerekiyor.

Bizden biri olarak kabul etmek suretiyle, Arakanlı Müslümanlar sorununa yaklaşmanın, en azından çoğu kitlenin zannettiği şekilde, 2012’den itibaren, söylemek gerekirse, aradan geçen bu süre zarfında dahi söz konusu bu sorunları halledebilmeye yaramamış olmasını bir kanıt olarak sunuyorum.

Unutma hali

Birkaç örnekle, Arakanlı Müslümanlar konusunda ne tür bir unutma haliyle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaya çalışayım.

Konuşmaya davet eden ülkenin bir grup siyasi elitinin, Arakanlı Müslümanların 2012’de karşı karşıya kaldıkları sorun üzerine o dönemde “sorunu hallediyoruz” yollu Twitter mesajlarının neye karşılık geldiği ve ne tür sonuçlar ürettiği...

Ve akabinde, ilgili ülkenin önde gelen bir kurumunun, Arakanlı Müslümanlara yardım için öngördüğü/söz verdiği azımsanmayacak meblağa tekabül eden uluslararası yardım sözünden vazgeçmesi...

Uluslararası çevrelerin, Myanmar’ın batısındaki Arakan Eyaleti’ne giremediği bir dönemde, “Arakanlı Müslümanlar için azımsanmayacak sayıda kurban kestikleri” söylemini gündeme taşıyan sivil toplum kurumunun bu işi nasıl gerçekleştirdiğini ya da gerçekleştirmediklerini...

Ya da, hatırlanması gereken bir diğer husus...

İslam toplumlarını uluslararası arenada temsil etme iddiasındaki bir kurumun, Arakanlı Müslümanların sorunlarını uluslararası arenada gündeme taşıma, savunma gibi süreçleri yönetmesi üzerine “temsilci” olarak o dönem Amerika’da akademisyen olan Dr. Waqaruddin Hocayı atamasının ardından, -9 Nisan 2022’de vefat etmiş olan- Waqaruddin Hoca’nın ne gibi ciddi faaliyetler içinde bulunduğu, ne gibi gelişmelere imza attığı kadar, söz konusu uluslararası kurumun ve bu kurumun tüm üye ülkelerinin Arakanlı Müslümanlar sorununda Dr. Waqaruddin’le ne tür yakın siyasi, sosyal ilişkiler kurdukları veya kurmadıkları...

Tüm bu ve benzeri gelişmeler konuyla ilgili tutum, tavır, davranış, bilgilenme, süreci yönetme gibi birbiriyle doğrudan ilintili süreçlerde ne türden rasyonel bir yaklaşımın sergilenip sergilenmediğini açıkça ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

Kanımca, yukarıda dikkat çekilen örnekler ve Arakanlı Müslümanların yaşadıklarına dair tüm süreçleri ciddi olarak ele almamız gerektiğini bir kez daha dile getirmekte yarar var.

Sorumluluk

İlk etapta, bu ve benzeri olguların ilgili konuşmamızı dinlemeye gelen kişilerin bilmesi gereken hususlar olup olmadığı elbette tartışılabilir.

Tarihi gelişme olarak, 2012’den birkaç yıl daha geriye gitmek suretiyle, Arakanlı Müslümanların Kuzey Sumatra’daki sahillerinde Açeli balıkçıların yardımıyla karaya çıkartılmalarını hatırladığımızda, yakın dönemde olan bitene dair ciddi bir unutkanlığımızın ya da bilgi eksikliğimizin -veya her ikisi birden- olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum, bize sorunun başladığı Myanmar’ın Arakan (Rakhine) eyaletinde yaşayan Arakanlı Müslümanların, bölgedeki Myanmar ordusu ve sivil yapılaşma (milita) tarafından en azından bir grup Budistin hedefi haline gelmeleriyle, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda vatandaşsızlıkla karşı karşıya kalmaları ve nihayetinde bu topraklardan çıkarılmaları sürecini hakkıyla anlayıp anlamadığımızı ve ne tür rasyonel tepkiler verip vermediğimizi bir kez daha düşünmemizi gerektiriyor.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/arakanli-muslumanlar-sorununu-anlamak-understanding-of-the-arakanese-muslim-problem/

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe / North Sumatra and Aceh in Indonesian Historiography

Mehmet Özay                                                                                                                             05.08.2026

Geçen hafta Kuzey Sumatra Üniversitesi, Kültür Çalışmaları bölümüyle birlikte, “Endonezya Tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe’nin Önemi” başlıklı akademik etkinlik gerçekleştirdik.

Endonezya tarihçiliği içerisinde, Kuzey Sumatra ve Açe’yi ele alan önde gelen akademisyenlerden Anthony Reid’in, 8 Haziran 2025 tarihinde vefatının hemen ardından yaptığımız anma toplantısını müteakiben, böylesi bir akademik etkinliğin yapılması konusunda ilgili hocalarla hemfikir olmuştuk.

Böylece, 29-30 Temmuz 2026 günlerinde, yani yaklaşık bir yıl sonra gerçekleştirilen etkinlikle bu niyetimiz karşılık bulmuş oldu.

“Niçin Kuzey Sumatra ve Açe?”, “Niçin Anthony Reid?” soruları elbette, önemli ve bu sorulara anlamlı cevaplar üretmek mümkün. Temelde, geçen hafta gerçekleştirdiğimiz etkinlik fiili olarak bu ve benzeri sorulara vermiş olduğumuz cevapların bir yansıması olarak düşünmek gerekir.

Dünya’nın altıncı büyük adası olan Sumatra’nın sadece, kuzey bölgesini ele alan böylesi bir çabanın hiç kuşku yok ki, tarihsel bir karşılığı olmalıdır.

Bunu desteklemek adına, örneğin, niçin Batı Sumatra, Güney Sumatra, Doğu Sumatra değil gibi soruları da peş peşe sormak mümkün.

Reid ve bölge çalışması

1960’larda doktora çalışması ve doktora sonrası çalışmalarını Kuzey Sumatra ve Açe bağlamında yoğunlaştıran ve ardından Güneydoğu Asya’nın farklı bölgelerine dair çalışmalarıyla da dikkat çeken Anthony Reid’i bu bölgeyi öncelikle iten sebepleri belki tarihsel bir şans olarak değerlendirmek gerekir.

Ya da öğrenim gördüğü Cambridge Üniversitesi’ndeki hocalarının tıpkı, Reid gibi diğer Batılı öğrencileri Endonezya’nın yanı sıra, Güneydoğu Asya’daki toplumların, ulus-devletlerin tarihsel yapılanmalarını, süreçlerini, değişimlerini vs. ele almaları konusunda teşvik edici, yönlendirici olmalarıyla da açıklamak mümkün.

Reid’in, muhtemel olan bu teşvikleri iyi değerlendirdiğini yaklaşık elliye yakın çalışmasını şu veya bu şekilde Kuzey Sumatra ve Açe’ye hasretmiş olmasından anlaşılmaktadır. Hesaplamam yanlış değilse bu sarak, Reid’in toplam çalışmalarının beşte birine tekabül ediyor.

Endonezya ulus devlet sınırları içerisinde bir akademisyeni Kuzey Sumatra ve Açe’yi çalışmaya sevk eden nedenlerin başında, bu ulus-devletin ilân edildiği 17 Ağustos 1945 tarihinden kısa bir süre sonra neşet veya daha doğrusu var olan ancak giderek ‘radikalleşen’ bazı toplumsal hareketlerin bölgenin ve de şu veya bu şekilde, yeni kurulan ulus-devletin yapısal gerçekliğini oluşturmadaki rolüyle öne çıktığını söylemek gerekir.

Bu durum, açıkçası, niçin geçen hafta yaptığımız akademik etkinliğin başlığını, “Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe” tercih ettiğimizi de açıklamaya yeter bir neden teşkil ediyor.

Reid’in, doktora ve doktora çalışmaları sonrası konuşlandığı bölgenin bağımsızlık öncesi boyutunun daha dikkat çekici bir yapısallık arz ettiği ve bu sürecin bir devamı olarak, Endonezya ulus-devleti ilânının akabinde gerçekleşen ve ‘devrimci’ olarak anılmayı hak eden veya kimilerince, bu şekilde yorumlanan toplumsal hareketleri ele almasına rağmen, bölge tarihçiliğinin ulus-devlet tarihçiliği içerisindeki yerinin sorgulanmaya değer olduğuna kuşku bulunmuyor.

Tarihi süreçler ve tarihyazımı

Bu anlamda, yapılan etkinliğin, Endonezya ulusal tarihçiliğine bir hatırlatma kadar aynı zamanda, bir katkı olarak görmek mümkün.

Bu çerçevede, Kuzey Sumatra ve Açe’nin tarihsel gelişim ve değişim evrelerinin önceki yüzyıllar bir yana, özellikle 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında olan biten bir dizi gelişmeler dikkate alınmadan anlamlandırmak mümkün değildir.

Öyle ki, 1786, 1805, 1818, 1824 gibi yıllara tekabül edecek şekilde İngilizlerin Penang’den başlayıp Singapur’a uzanan yapılaştırıcılığı ile Hollanda’nın, Avrupa’daki Napolyon Savaşları’ndan -belki de, kılpayı çıkışının ardından, tüm Takımadalar bölgesinde yeniden ekonomik ve ardından, siyasal egemenlik tesisine yönelik girişimlerindeki yerlerini ele almak gerekir.

Kılpayı diyorum, çünkü Avrupa’da o dönem itibarıyla var olan güç yapılaşmalarında esamesinin pek de, dikkate alınamayacağı görülen Hollanda Krallığı’nın ‘kurtuluşuna’ vesile olan yine, Avrupa iç siyasal dengelerinin bir sonucu olduğunu hatırlamak gerekir.

Kuzey Sumatra ve Açe’nin bu süreçte, her iki Batı Avrupa denizci uluslarıyla ilişkilerinin, bu her iki bölgenin jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik gibi bazı belirleyici konumlarının, bölge tarihinde bağımsızlık süreci ve hatta, bugüne değin uzanacak şekilde uzun dönemli bir belirleyiciliği olduğu ortadadır. 

Avrupa ekonomisi veya küresel kapitalizm

Söz konusu 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başları Batı Avrupa’da yenilikçi bir evrene girdiği görülen merkantalist ekonominin teritoryal egemenlik, finans kapitalizmi gibi süreçlerine temel teşkil edecek köklü ekonomi politikalarını hayata geçirdikleri yerlerin başında Kuzey Sumatra ve Açe geliyor.

Niçin diğer bölgeler değil de, bu iki bölge sorusu -yukarıda dikkat çektiğim üzere jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik bağlamlarıyla anlamlandırılabilir.

Kısaca ifade edecek olursam, bu iki bölgenin Malaka Boğazı’nın Batı’da Hint Okyanusu’na açılışına bakan coğrafyası; İngilizlerin Malay Yarımadası’nın biri kuzey ucu yani, Penang ve diğeri güney ucunda yani, Singapur’da denizcilik ve serbest ticaret süreçlerine başlamasıyla Avrupa ve Çin bağlantısını sağlam alt yapıya bağlamış olması; Kuzey Sumatra ve Açe topraklarının doğal ve verimli ürünler yetiştirilmeye elveren konumu; bölgedeki yerel Malay Sultanlıklarının Batılı yönetimlerle işbirliğine açık yapıları vb. gibi hususiyetler bölgenin hem bölgede İngiltere ve Hollanda varlığıyla ilişkilerini geliştirilmesine yol açarken süreçte, bu bölgenin yetiştirdiği ürünlerin yine bu iki ülke yönetimleri, tüccarları ve altyapısı vasıtasıyla ürünlerin Batı Avrupa’ya taşınmasına olanak tanımıştır.  

Söz konusu bu bölgesel özelliklerin dışında ve ötesinde, İngiltere ve Hollanda’nın yine, Avrupa iç siyasal hesaplaşmalarının bir neticesi olarak doğrudan ve askeri bağlamda, Kuzey Sumatra ve Açe’yi çevreleyen topraklarla ve denizlerde karşı karşıya gelmemiş olmaları, hiç kuşku yok ki, bölgedeki merkantalist kapitalizmin tüm süreçleriyle ortaya çıkması ve gelişmesinde başat rol oynamıştır.

Bu sürece, özellikle 1820’lerden itibaren, Amerikan özellikle de, Boston’dan (Salem) tüccar sınıfının da iştiraki bölgenin yani, Kuzey Sumatra ve Açe’de tarım merkezli ekonomik yapılaşmayı körüklediği gibi ticari çekişmenin de giderek artan bir faktör olarak gündeme gelmesine yol açmıştır.

Elbette buraya kadarki söylemim, Kuzey Sumatra ve Açe toplumları için herhangi bir sorun teşkil etmediği yönünde bir algıya yol açmış olabilir.

Tarihsel gerçekliğin böyle olmadığını Kuzey Sumatra ve Açe tarih yazımı, konumuz çerçevesinde dile getirecek olursam Reid’in, çeşitli başlıklar altında kaleme aldığı çalışmalarıyla ortaya konmuştur. Bu anlamda, Reid’in bölgeyi modern dönemde çalışan ilk akademisyenlerden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1850’lerden itibaren, Siak Sultanlığı üzerinden kuzeydeki tüm Malay sultanlıklarını tesiri ve etkisi altına alan Hollanda’nın 1860’ların başlarında Kuzey Sumatra’da Serdang Sultanlığı sınırlarındaki Sunggal Savaşı ve 1870’lerin başlarında Açe’de başlattığı savaş hiç kuşku yok ki, sadece bu bölgeleri değil, etkileri Avrupa’ya ve Amerika’ya kadar ulaşacak yansımaları olmuştur.

Söz konusu bu uzun sömürge savaşlarının ardından, Japonya’nın tüm bölgede 3.5 yıl süren varlığı ve 1945 yılında gelen bağımsızlık ilanı Kuzey Sumatra ve Açe’de suların durulması anlamına geleceği izlenimi verse de, gerçekte bölge yeni bir mücadele ve değişim evresine girdiğini yaşanan ‘devrimci’ toplumsal değişimlerle göstermiştir.

1946 yılı başlarında gerçekleşen ve nedenleri ve aktörleri farklı olmakla birlikte, hem Kuzey Sumatra ve hem de Açe’de yaşanan, “toplumsal devrim” başlıklarıyla eserlere konu olan gelişmeler özellikle, Kuzey Sumatra’da geleneksel Malay sultanlıklarına mensup ailelerin hayatlarını yitirmeleriyle kalmayan, ardından köklü kurumların da ortadan kalkmasına yola çan bir süreç olarak tarihte yerini almıştır.

Tam da bu son gelişmenin Endonezya ulus-devletinin yapılaşma süreçlerine tekabül etmesi bugüne kadar süren tartışmaların ortaya çıkarırken, bu çalışmaya konu olan tarihyazımı söyleminin de merkez-çevre arasında ne denli ayrışmasına yol açtığını da bize hatırlatıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-tarihyaziminda-kuzey-sumatra-ve-ace-north-sumatra-and-aceh-in-indonesian-historiography/

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi (2) / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             03.08.2026

Akademi kurumlarında, eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin sorununa dair geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Söz konusu bu sorunu salt tekil, geçici, güncel, bireysel olarak nitelendirilebilecek bir bağlamda ele almadığım anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Öyle ki, sorunu sadece, bugün halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların oluşturduğu ulus-devletlerdeki akademi kurumlarıyla sınırlandırmıyorum.

Sorunu, sömürge dönemi koşullarında Müslüman toplumun okur yazar, medrese vb. öğretim kurumlarında rol alan öğretici kadroları, alimleri, entellektüelleri, dönemin yönetim organizasyonunda yer alan sorumluları bağlamından başlatıp, bugüne kadar gelen bir süreci gündeme taşıyorum.

Bu yazıda, konuya bu çerçeveden devam etmenin yararlı olduğu kanaatindeyim.

Siyasal varoluş sorunu

Öyle ki, son yüzyıllık süreçte bağımsızlıklarına kavuşarak kendi ayakları üzerinde durması beklenecek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların aradan geçen süre zarfında bilgi, bilim, bilgi üretme vb. süreçlerine yönelik yapılaşmalarının büyük bir sorunlar yumağına konu olduğu iddiasını, önemli bir tartışma konusu olarak gündememize almamız gerekmektedir.  

Söz konusu bu ulus-devletlerin temel sorununun, var olan bölgesel ve küresel yapılaşmalar çerçevesinde, ilk hedefinin ‘ekonomik’ ve ‘siyasal’ veya tam tersi bir ifadeyle, ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ olarak ayakta kalmak, varlığını sürdürmek olması gerçeği sürekli gündemi işgal etmesi oluşturmaktadır.

Bu durum, maalesef bu ulus-devletlerde, sömürge güçlerini büyük bir kararlılıkla ve kahramanlıkla topraklarından defetmenin ardından, ilim, bilim, bilimsel çalışma, bilgi üretme ve tüm süreçlerin tam odağında yer alan araştırma olgusuna ve bu kavramın çerçevelediği tüm kurumsal ilişkiler ağı üzerinde düşünecek ve hakkıyla hayata geçirecek sürdürülebilir bir eylem tarzının ortaya çıkmadığını gösteriyor.

Var olan akademi yapılaşmalarının hizmet ettiği yegane husus siyasal ve ekonomik kurumsallaşmalarda ayakta kalabilmeyi sağlayacak insan gücü yaratmaktan ibarettir.

Bu sürecin, bilgi, bilgi üretimi, araştırma ile ilişkisi olmadığı gayet açıktır...

Bahane

Tam da, bu noktada karşımıza, iki temel ve büyük sorunun çıktığına kuşku yok.

İlki, eğitimin temel kurumlarından bilimsel faaliyetler ve bilgi üretme süreçlerine kadar geçmişte, ortaya pek de bir şey konulamamış olmasının sorumluluğunu eski sömürge yönetimlerine atmak.

Elbette, bu yaklaşımda doğruluk payı olduğu gibi, var olan sorunların üstesinden gelme becerisi ve marifeti sergileyememiş olanlar için, gayet işlevsel ve pragmatik bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.

İkincisi, aşağı yukarı bağımsızlıkların kazanılmasından bu yana, aradan geçen yaklaşık yüz yıllık azımsanmayacak bir sürece karşın, ilgili ulus-devletlerin bilgi, bilim, bilim üretme süreçleri konusunda bugün içinde bulundukları durumun memnuniyet verici olmayan duruma neden olarak ‘küresel güçlerin hegemonik yapılaşmalarına” yapılan göndermedir.  

Bu noktada, ilk durumu bir an için göz ardı edersek, ikinci durumda yani, bağımsızlıklar sürecinde ilgili ulus-devletlerin eğitimin temel basamaklarından, bilgi üretmeye aday olduğu varsalıyan ve kimi çevrelerce, söylem düzeyinde ve bir ölçüde pratiğe geçirildiği söylenebilecek bilgi üretme süreçlerinin, eski sömürgeci ülkelerin izinden gidilen yapay, sentetik, manipülatif içeriğini görmemek ve fark etmemek elde değil.

Sağımıza solumuza baktığımızda ilk etapta ve görünürde, buna ulaştığı varsalıyan birkaç ülkeye tesadüf edebiliriz hissi uyanıyor.

Ancak, bu bağlamda dahi olan biten, yazının girişinde dile getirdiğim bilgi, bilgi üretme ve bunları sağlayacak tüm çerçevesiyle araştırma olgusunun varlığına bizi götürmüyor...

Olan biten şundan ibarettir: Söz konusu bu süreçleri yönetmesi için inşa edilen akademilerin işlevleri, ilgili ulus-devletlerin, -yukarıda dikkat çektiğim üzere- başta ekonomik ve siyasal veya siyasal ve ekonomik varlıklarının teminatını sağlayacak bir anlayışa ve yapılaşmaya hizmet etmesinden ibarettir.

Bunun garanti altına alınmışlığı hissi, doğal olarak bilim, bilgi ve bunları ortaya koyacak araştırma süreçlerinin rasyonel bir şekilde gündeme getirilmesinin, yapılaştırılmasının ve sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, aradan geçen süre zarfında, siyasal ve ekonomik temellerin sağlanması ve sürdürülmesi konusundaki çabaların, bir türlü arzu edilen düzeye getirilememiş olmasını temel almak gerekir.

Ve bugün karşı karşıya kalınan nokta, bu temel safhanın aşılıp, bilgi üretme ve bu bilgi üretmenin tüm kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyacak bir iradenin ne, siyasal ne de, özel teşebbüsler tarafından gerçekleştirilebilmiş olmasıdır.

Taklit/çilik

Bilgi inşası, üretimi için kurulduğu iddia edilen akademilerin bugüne kadar ortaya koyduğu yapı, eski sömürge güçlerinin veya genel itibarıyla söylemek gerekirse, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın neredeyse, tüm siyasal ve ekonomik yapılanmalarına konuşlanmaktan ibarettir.

Bu konuşlanma hem, siyasal sistem  ve yönetim biçimleri hem de, ekonomik yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarken, bu iki temel olgunun tüm toplumu ve toplumsal kurumları yapılaştırıcı gücü ve niteliği, diğer alanların doğal olarak yine, eski sömürgeci güçlerin veya Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin yapılaşmasına odaklanıldığına işaret ediyor.  

İlgili ulus-devlet yönetimlerince uygulanan taklide dayanan, böylesi genel bir politikanın doğuracağı neticenin, ilgili ulus-devletleri, taklit edilen ülkeler düzeyine çıkaracağı varsayımıdır.

Ancak, bugünün gelinen noktada, ne taklit edilen ülkeler düzeyine çıkılabilmiş ne de kendinde, özgün bir akademi dünyası oluşturulabilmiştir.

Bu noktada, sorunun temelinin sömürge dönemi süreçlerinde olduğu kabulünden hareketle, geriye dönüp sorunu anlama ve tanımlama süreçlerinin yeniden ele alınması ve nerede, hata yapıldığının rasyonel bir şekilde ortaya konulması gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-2-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research-2/