Mehmet Özay 01.06.2026
Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (International
Institute for Strategic Studies-IISS) tarafından organize edilen Shangri-La
toplantıların, Ada ülkesi Singapur’un ev sahipliğinde yapılması oldukça
önemlidir.
Bu durum, bir
ulus-devlet olarak görece mikro düzeyde var olduğu ileri sürülen Ada ülkesinin
Asya-Pasifik ve bir ölçüde, küresel olarak sahip olduğu yumuşak gücü göstermesi
açısından dikkat çekicidir.
Çatışan
görüşler
Shangri-La
Diyalogu (Shangri-La Dialogue -SLD) olarak da anılan etkinlikde,
Asya-Pasifik vurgusu öne çıksa da, Kuzey Amerika, Avrupa ve Ortadoğu’dan
katılımlar Shangri-La organizasyonunu, şu veya bu şekilde küresel bir
organizasyon anlamına geliyor.
Açılış
konuşmasını Vietnam devlet başkanı Tô Lâm
yaparken, ABD savunma bakanı Pete Hegseth ve Doğu Timor devlet
başkanı Jose Ramos-Horta dikkat çekici konuşmalarıyla etkinlikte yer aldılar.
Shangri-La
toplantıları küresel güçler kadar, orta ölçekli güç yapılaşmaları ile kendilerini,
bu ikisi arasında yapıcı unsur olarak görmeye çalışan ülkelerin “savunma ve
güvenlik” konularındaki argümanlarını ortaya koymalarına ve bir anlamda,
entellektüel ve politika rekabetinin yaşandığı bir ortam sağlıyor.
Shangri-La
toplantıları bu yıl ki oturumları da tıpkı, geçen yıl ki gibi, Güney Çin Denizi
boyutundan ziyade bu sefer, Hint Okyanusu’nun Batısı’nda yaşanan ve sona erdiği
söylenemeyecek gelişmeler belirledi.
Hint Okyanusu Batısı
demekle, hata yapmadığımı söylemeliyim...
Uluslararası
medyanın, söz konusu bölgede var olan savaşı coğrafi olarak tanımlarken
kullandığı Batı Asya’nın yerine, Hint Okyanusu merkezli bir bakışı ortaya
koymaya çalışıyorum.
Toplantıların
yeni yüzü, Doğu Timor devlet başkanı ve nobel barış ödülü sahibi Jose
Ramos-Horta’ydı.
Jose Ramos’un
özellikle, savunma harcamaları ile barış tesis yolunda yapılacak çabalar ve
bunların maliyetleri arasında kısa ancak, anlamlı bir karşılaştırmaya dayanan
yaklaşımı gayet önemlidir.
Bu hususa
aşağıda değineceğim.
Realizm-idealizm
dikotomisi
Shanri-la
gündeminde hiç kuşku yok ki, bu yılın başından itibaren, ABD’nin küresel
platformda uygulamakta olduğu ve savunma bakanı Hegseth tarafından ‘realist yaklaşım’
olarak adlandırılan politika bulunuyordu.
Hegseth,
‘realist’ olgusuna sadece, son altı aydı ABD’nin ortaya koyduğu ‘güvenlik
politikaları’na atıfta bulunmuyor.
Konuşmasının
odağında Asya-Pasifik bölgesi ülkeleriyle ABD arasındaki güvenlik işbirliği
bağlamına değinirken 2026 yılı güvenlik konseptinde yer alan ‘realism’ olgusunu
yüksek sesle dile getiriyor.
Hedefine ise
‘idealizmi’ koyuyor...
Kanımca,
Hegseth’in konuşmasını bir başka yazıda derinlemesine ala almakta yarar var...
Bu konunun
gündeme gelmesinde özellikle, Donald Trump liderliğindeki ABD’nin, küresel
barış ve savaş süreçlerinde son derece belirleyici olmasıyla ilintilidir.
Bu anlamda,
ilgili çevrelerin atıf yaptığı üzere, Beyaz Saray Politika ve İç Güvenlik
Danışmanı Stephen Miller’ın, geçtiğimiz Ocak ayında ortaya attığı “gerçek
dünya” (real world) konsepti ve tanımını hatırlamakta fayda var.
Bu noktada,
Miller’in ‘gerçek dünya’ kavramı ile Hegseth’in Cumartesi günü Singapur’da
yaptğı konuşmada dikkat çektiği ‘realizm’in aynı olduğu gözlerden kaçmıyor...
Miller’in, “gerçek
dünyanın ‘güç’ merkezli yapılaşmasına yaptığı güçlü vurgu sadece, belirli
çevrelerin güç üzerinden yeniden egemenlik tesisi ile sınırlı değildir”
söyleminin bireysel değil, mevcut ABD yönetiminin bu konudaki görüşünü
yansıttığına kuşku yok.
Aksine ve
bunun ötesinde, uluslararası yasa ve düzenlemelerin göz ardı edilmesi ve diğer
irili ufaklı ülkelerin de, benzer süreçlere yönelmeleri anlamına gelmektedir.
Bu durum, hiç
kuşku yok ki, küresel sistemi yönetem ulusalararası kurumlar ve bu kurumlar
üzerinde denge unsuru sağladığı varsayılan, ulus-devletler ve bölgesel
birliklerin topyekün zaafiyetinden neşet ediyor.
En azından,
belirli ölçülerde konsensüse dayalı olarak ortaya konulduğu ileri sürülebilecek
küresel kurumsal unsurlarda ortaya çıkan yapısal bozukluklar bir anlamda,
‘otorite’ boşluğu doldururken, sahip olduğu teritoryal özellikler, hinterland
olgusu ve tarihsel geçmiş gibi çeşitli faktörlerle yeniden güç tesis etmek
isteyen irili ufaklı ülkelerin kendinde iddialarıyla ortaya çıkmalarına neden
oluyor.
Bölgesel ve
küresel gelişmelere kısaca göz atıldığında, bu yeni ancak, yanlış ve hatalı yapılaşmanın
unsurlarını görmek mümkün...
Jose
Ramos ve alternatif söylem
Diğer ‘uzman’
ve ‘bakan’ düzeyindeki katılımcıların dışında ve ötesinde, Jose Ramos uzun
çatışma dönemi tecrübesi ve 26 Ekim 2025’den itibaren, ASEAN 11. üyesi bağlamında,
yeni bir ulus devlet olarak, dünya sahnesinde denemese de bile, Asya-Pasifik
bölgesinde önemli bir ses olarak ortaya çıktı.
Jose Ramos’un
konuşmasında dikkat çeken hususlardan bazılarına burada değinmekte yarar var.
Bunlardan
ilki, çatışma süreçlerini engellemede savunma harçamalarının kayda değer rolü
olduğu tezine karşı çıkmasıydı.
Jose Ramos,
ulus devletlerin savunma harcamalarına sarf ettikleri, maddi ve manevi
süreçlerin çatışmaları önlemeye yönelik çabaları sekteye uğrattığı görüşünde.
Muthemelen,
bazı çevreler bu görüşün Jose Ramos’a özgü olmadığını iddia edebilirler. Bunda
doğruluk payı da yok değil...
Ancak, Jose
Ramos’un Asya-Pasifik bölgesinde ve özellikle de, ASEAN coğrafi ve toplumsal
sınırları bağlamında bu cümleyi sarf etmesinin temelde, iki açılımına yönelik
olduğunu ifade edebilirim.
İlki, ASEAN
üyesi ülkelerin -ki bunların başında ilgili kurumun sekreteryasına ev sahipliği
yapan Endonezya geliyor, kendi iç toplumsal barışı ve çatışma süreçlerini
yönetmek ve bunu bölgesel sürece yaymak yerine yönelimini çatışmacı bir evreye
doğru gizli/açık süreklediğini ortaya koyacak şekilde savunma harcamalarına
yönelmesidir.
Jose Ramos’un
temel argümanında ikinci temel alan ise, Asya-Pasifik bölgesinde olası bir
çatışma evreninin ortaya çıkmasına müsait birkaç alanla ilgili ve bu
alanlardaki ilgili ulus-devletlerin çatışma-barış süreçlerindeki rolleriyle
bağlantılıdır.
Bununla kast
ettiğim husus, örneğin, Kuzey-Güney Kore örtülü çatışması; Çin Halk Cumhuriyeti
ile Tayvan arasında yaşanan ‘eyalet’-‘bağımsız devlet’ tartışması üzerinden
şekillenen siyasal egemenlik bağlamı; yine Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgesel ve
küresel yükselişine paralel olarak kendi doğal teritoryal sınırlarını
genişletme ve böylece, kendini daha çok güvende hissetme ihtiyacından
kaynaklanan Güney Çin Denizi sınırlarının neredeyse tümünü, kendi deniz kıta
sahanlığı sınırlarına çekme çabasıdır.
Çin’in, Güney
Çin Denizi boyutunda ortaya koyduğu bu geniş kıta sahanlığı hiç kuşku yok ki,
Çin doğrudan Japonya, Vietnam, Filipinler, Malezya, Endonezya, Bruney gibi bazı
bölge ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor.
Bunun yanı
sıra, söz konusu bu geniş suyolunun uluslararası suyolları serbest seyir ve
güvenliği konusundaki öneminden ötürü, başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere
uluslararası camiayı da karşısına almasına neden oluyor.
Bu temel
alanların dışında örneğin, Tayland ve Kamboçya arasında geçen yıl ve bu yıl
başlarında tanık olduğumuz tarihsel-dini-kültürel bağlamı çok güçlü bir şekilde
ortaya çıkan sınır çatışması; Malezya-Singapur arasında birkaç adalar meselesi;
Myanmar’ın merkezi hükümet veya ordusu ‘Tatmadaw’ ile sınır boylarınca uzanan
çeşitli etnik yapılarla uzun erimli yaşanan çatışma ortamı akla geliyor.
Alternatif
eylem
Savunma ve
güvenlik merkezli diyalog sürecine konu olan Shangri-La toplantılarının yaşanan
küresel gerilemeler karşısında, yeni söylem ve eylemleri gündeme getirmesiyle
önem taşıdığı ortada.
Toplantıların
gerçekleştirildiği Singapur başta olmak üzere ASEAN bünyesinde küresel güçlerin
doğrudan yaptırımlarından ziyade, bölgesel siyasal değerlerin öncellendiği bir
tutumun ortaya konulma çabasını dikkatle incelemek ve anlamak gerekiyor.
Bu noktada,
girişte dile getirdiğim üzere küçük bir Ada ülkesi olan Singapur’un yaşanan
küresel gelişmeler karşısında alternatif söylemle sınırlı olmayan ve içinde
eylemi de barındıran politik tutumuna dair, iki örneğe kısaca dikkat çekmekte
yarar var.
Bunlardan
ilki, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (United Nations Convention on the Law of the Sea -UNCLOS)
çerçevesinde, “biyolojik çeşitliliği” korumaya yönelik yeni
bir “açık deniz anlaşması”nın 2023’de sonuçlandırılmış olması ve “gümrük
tarifleri” bağlamında son dönemde yaşanan küresel ticaret ve ekonomi sistemine
yönelik müdahalelere karşı bir alternatif olarak yine Singapur öncülüğünde ve
13 ülkenin katılımıyla “Yatırım ve Ticaret Ortaklığı Geleceği” (the Future
of Investment and Trade Partnership (FIT-P) bir işbirliği bloğunun
oluşturulmasını önemsemek gerekiyor.






