Mehmet Özay 09.05.2026
Selçuk Esenbel Hoca’nın kaleme aldığı makale üzerinden, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine nasıl bakıldığını değerlendirmeye bu ikinci yazıda devam ediyorum.
İlk yazıda,
çalışmanın özellikle, onaltıncı yüzyıl gibi erken tarihsel dönemle başlayan ve
yirminci yüzyıl başına değin süren ilk bölümüyle ilgili ortaya konulan
hususlara dair kanaatlerimi paylaşmıştım.
Esenbel Hoca’nın,
bu kısa makalesinin ikinci bölümü ise, 2010’lu yıllara dair...
Nihayetinde,
Hoca’nın bu kısa çalışmayı -ve de bundan bir önceki- yazısını temellendirdiği
husus, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’in 2011’de Jakarta’ya
gerçekleştirdiği resmi ziyaret.
Esenbel
Hoca’nın yazılarını 2013’de kaleme almış olması, onun Sayın Gül’ün ziyareti
sonrasında bazı gelişmeleri dikkate aldığını gösteriyor.
Tsunamiyle
başlamak
Bu noktada,
gelişmelere hazırlık olarak, 26 Aralık 2004 tarihinde deprem ve tsunami sonrası
gelişmelerle Türkiye’den resmi, özel kurumların Açe’deki insani yardım
faaliyetlerini vurgusu dikkat çekiyor.
Yazının kaleme
alınış tarzından olsa gerek, bazı küçük abartılar olduğu da, gözden kaçmıyor.
Meselâ,
Türkiye’den gelen kurumların “gıda dağıtım merkezleri (food distribution
centers) açtıkları, fırınlar (bakeries), tıbbi yardım faaliyetleri
(medical facilities) vb. olduğu bilgisi...
Gıda
dağıtımları oldu, ancak ‘merkezler’yoktu. Fırın vardı, ancak bir taneydi...
Birden fazla değildi...
Fırın’ın,
İngilizce çevirisi “bakeries” yanlış anlaşılabilir...
Örneğin,
Endonezya’da -Malezya’da da böyledir-, “bakery” yazan dükkânlara girdiğinizde,
‘ekmekten’ çok unlu ve tatlı ürünlerle karşılaşırsınız.
Açe’de açılan
tek fırın ise, “sandviç ekmeği” boyutunda ekmekler üretip hem bu fırının önüne
gelen ‘ihtiyaç sahibi’ Açeliler istifade eder, hem de buradan pikap türü bir
arabaya yüklenen ekmekler bazı geleneksel dini okullara gönderilirdi ki,
oradaki öğrencilere yardım olsun diye.
Evet bir, “İstanbul
Köyü” (İstanbul Village) vardı. Ancak, burası geçici olarak inşa edilmişti.
Esenbel Hoca,
tsunami sonrası gelişen süreci iki ülke arasında “karşılıklı sempati”nin
gelişmesine katkı sağladığını söylüyor. Hoca, söz konusu yazısının ilk
cümlesinde “septami” kelimesini burada geliştirerek yazısını bu kavramla
çerçevlendirmeye çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır.
“Karşılıklı
sempati” yaklaşımına itirazım değil, ancak sahadan görüp duyduklarımdan
hareketle bir iki cümle yazabilirdim.
Ancak, bunu
belki bir on yıl sonra, yeni bir anı kitabı yayınına saklamamda yarar
var... Yani, şimdilik kalsın...
Bununla
birlikte, Hoca’nın ‘tsunami’ sürecinin, Türklerin dikkatini Endonezya’ya
çektiği konusunda hem fikirim.
Samimi olarak
söylemek gerekirse, son birkaç yayın çalışmamda bunu bir tez olarak ortaya
koymuş ve söylemlerimde dile getirmiş ve getirmeye de devam ediyorum.
Benzer bir
bakış açısına, Esenbel Hoca’ın bir yazısında tesadüf etmek ise, benim açımdan
gayet önemlidir.
“Aklın yolu
birdir” demeyeceğim, ancak gelişmeleri değerlendirmede demek ki, bazen
gözlemciler aynı yerde buluşabiliyorlarmış...
İş
dünyası
Tsunami
yardımlarından iş dünyasına geçişin nasıl olduğunu konusunda, Esenbel Hoca’nın
yaklaşımı üzerinde durmaya değer...
Bu anlamda, Hoca’nın,
o dönem itibarıyla iki ülke ilişkilerinde özellikle de, ticaret ve yatırım
alanlarında öne çıktığı gözlemlenen birkaç kurumun yetkilileriyle mülâkatları,
“işi ehlinden öğrenme” cehdinin bir göstergesi kabul etmek gerekir.
Kimdir bu ehil
kişiler diye baktığımızda karşımıza DEİK mensubu bir üye ve Pasiad’a mensup bir
üye -Galip Kayar- çıkıyor.
Biri
yarı-resmi -bildiğim kadarıyla-, diğeri özel kurum niteliği taşıyan bu iki
kurumda önde geldiği anlaşılan bireylerle yapılan görüşmelerin iki ülke
ekonomi, ticaret, yatırım vb. boyutlarında neyi, nasıl yansıttığı tartışmasına
girmeyeceğim.
Bunun yanı
sıra, özellikle, söz konusu özel kurubun içinde yer aldığı 2016, Temmuz
kalkışmasına da -nedeni, niçini, nasılı bağlamında- göndermede bulunmayacağım.
Türkler
Ancak, bu
kurum üzerinde, Endonezya ve Türkiye ilişkilerini değerlendirebilmenin bize ne
tür imkânlar sunduğu veya ne tür imkânların önünü kestiğini ya da aynı anda,
her ikisinin de mevcut olduğunu ortaya koymanın gerekliliğinin farkına
varılması gerekir.
Nihayetinde,
Pasiad adı verilen kurumun belki, adı henüz konulmadan üyelerinin Endonezya’da
icraata geçtiği yıllar 1990’ların ikinci yarısıdır.
2006 yılı
başlarında, kapısını çaldığım, o dönem bir üniversitenin rektörlüğünü yapan
Endonezyalı bir Hoca, “Burada, Türklerin faaliyetleri var” cümlesini sarf
etmesinin, birincil bir kaynak olarak değerlendirilmesi gerekir.
Esenbel
Hoca’nın, Kayar’ın şahsında Pasiad’ın Endonezya’ya ne denli entegre olduğunu
ortaya koyma adına sarfettiği “on beş yıl boyunca yaşamış, öğrenim görmüş,
çalışmış” ifadesini dikkate aldığımızda, tarihin 1990’ların ikinci yarısına
tekabül ettiği görülüyor.
Dolayısıyla,
benim kaynağım olan, sabık Rektör Hoca’nın da sözüne güvenilir bir kişi olduğu
kabul edilebilir.
Pasiad’ın,
Endonezya’daki -ve de adından da anlaşıldığı üzere, Pasifik bölgesindeki-
faaliyetlerinin Türkiye’nin 21. yüzyıl iç kalkınma ve dış ilişkiler boyutunda
ne tür etkisi ve katkısı olduğunun hesabının yapılabildiğini söylemek güç.
Ancak, Esenbel
Hoca’nın mülâkattan edindiği husus şu... Galip Kayar’ın sadır olan ifadeyle,
“kültürel yakınlık kesinlikle bir avantaj. Sağlam somut ilişkiler ise ancak
uzun dönemli ekonomik ilişkiler kurulmasıyla mümkün olabilir. İş yapmadan
insanları gerçek anlamıyla tanımak mümkün değil... Fabrikalar açmalısınız...
İnsanlar sizinle iş yapmak için oraya gelir ve sizi tanırlar”... (İngilizcesi
böyle... Yanılmıyorsam, fabrika sahibi yerlileri tanır olacaktı!... Her
neyse...).
Esenbel
Hoca’nın anlatısına göre, Kayar devam ediyor: “... İki ülke arasında, iş
dünyasını tamamlayıcı bir diğer bağlayıcı faktör, Endonezya’nın farklı
eyaletlerinde faaliyet gösteren Türk okullarıdır...”
Önlerini
açın
Bu durumla
ilgili bazı açıklayıcı görüşlere ihtiyaç var...
O da, o
yıllarda işitildiğine göre, 2011 yılındaki söz konusu resmi ziyaret öncesi veya
sırasında, Endonezya makamlarına -yuvarlayarak söylemek gerekirse-,
“Türkiye’den gelen kurumların önünü açın” talebinin yapıldığı hususudur.
Bu talebin, belirli
bir hedefe matuf olduğunu söylemek ve ileri sürmek mümkün gözüküyor.
Bu hedefin
elbette, devleti temsil makamındaki devlet adamlarının ve de bürokratların
devletin ali hedeflerini gözetmekle eş tutulması gerektiğini unutmadan dile
getiriyorum.
Bununla
birlikte, “Endonezya’da ‘iş’ yapmaları için kapıların açılması talebinin
yöneltildiği” iş çevrelerinin ideolojik temellerinden arındırılmış olarak
söylemek gerekirse, Türkiye’de tanınmış tüm veya çoğunluktaki iş çevrelerini
kapsayıp kapsamadığı üzerinde düşünülmeye değerdir.
Önlerini
kapatın
Bir anlamda,
Endonezya makamları nezdinde siyasi talep anlamına geleceği düşünülebilen bu
yaklaşımın sağlamasını yine, Endonezya makamlarının 2016 Temmuz’u sonrasında
yine, aynı devlet erkinin Endonezya makamlarından bu sefer, “bunların
kurumlarını kapatın” siyasi talebi karşısında verdikleri tepkiden anlamak ve
kavramak mümkün.
Endonezya
makamları, anlaşılması kolay olsun diye özetle söylüyorum, “dün bu kuruma
kapıları açın dediniz, bugün aynı kuruma kapıları kapatın diyorsunuz”
serzenişini siyasi, dini, etik ne tür bağlamda değerlendirmek gerekir sorusunu
da, ciddi bir şekilde bünyesinde taşıdığına kuşku bulunmuyor.
Burada biraz
nefes alıp, savunmacı bir üsluba doğru evrilerek, “Endonezya resmi makamları,
devlet erkanının Türkiye siyaseti, toplumu bünyesine has özellikleri bilmediği
ve bundan dolayı, yaklaşık altı yıllık süre zarfında olan bitene dair
gelişmeleri anlamakta gayet zorlandıkları sonucunu çıkartmak ve topu onların
sahasına atmak mümkün.
Esenbel
Hoca’nın, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine dair tarihi geçmişe yönelik
değerlendirmesinden güç alarak, Endonezya resmi makamlarının tutumuna dair
yukarıda dikkat çektiğim hususun yani, “Türkiye’de olup bitenleri
anlamadıkları” yönündeki yaklaşımı destekleyecek şekilde bir hususu hatırlatmak
daha doğrusu ortaya koymakta yarar var.
Referans:
19. yüzyıl
Tüm
gelişmelerin ağırlığı dikkate alındığında gayet uzun olan 19. yüzyıl boyunca,
Osmanlı Devleti’ne başvuran Açelilerin dört, Jambi yönetimin iki, Riau’dan bir
resmi bağlamda, -elçi gönderilmesi, mektup sunulması- olarak gündeme gelen Osmanlı
Devleti’ne başvurularını yorumlarken, bu Malay siyasi yapılarının başındaki
siyasi elitin, Osmanlı siyasal gerçekliğini, Avrupa’daki devrim boyutlarındaki
gelişmeleri ve de Osmanlı-Avrupa ilişkilerini anlamadıklarını yazmıştım.
Esenbel
Hoca’nın, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine dair yazısının akademik açıdan ele
almaya ve incelemeye devam edeceğim.




