16 Haziran 2026 Salı

“Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi”; Küresel belirsizlik ve zorbalık karşısında alternati arayışı / “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy”: The search for alternatives in the face of global uncertainty and coercion

Mehmet Özay                                                                                                                             16.06.2026

Küresel belirsizlikler karşısında, ulus-devletleri idare eden siyasilerin çözüm arayışlarının yanı sıra, akademi ve düşünce dünyasının da bu alanda söz söylemekte olduğu görülüyor.

Akademisyenler, kendi tekil alanlarında ya da ait oldukları akademilerde veya alternatif olma iddialarıyla öne çıkan düşünce kuruluşlarında, küresel çapta yaşanmakta olan belirsizliklere çözüm önerileri üretiyorlar.

Bunlardan biri, Patrick O’Sullivan ile Paolo Ricci ve Ola Ngau’nun kaleme aldıkları, “Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi: Bir Ulus Ötesi Dünya Düzeni Önerisi” olarak çevirebileceğimiz, “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy: The Case for a Supranational World Order” adlı kitap bunlardan belki de, kitap boyutunda en son gündeme getirilenlerden biri.

Prof. Patrick O’Sullivan, bu yıl yayınlanan bu eserle gündeme getirilen temel argümanı bugün, Malaya Üniversitesi Asya-Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde (Asia-Europe Institute -AEI) akademisyen ve öğrenciler önünde tartışmaya açtı.

Zorbalık ve alternatif küresel yönetim

Eserin temel argümanı, mevcut küresel yönetişimi ve var olan uluslararası normları hiçe sayarak yaşanmakta olan çatışmalar ve savaşlar dolayısıyla tecrübe edilmekte olan krizi sona erdirmeyi hedefleyen bir yaklaşım...

Bu yaklaşım, küresel yönetişimde Avrupa Birliği ve ASEAN’a biçilen kapsamlı ve öncü bir rolle bir tür küresel üst yönetim çağrısını içeriyor...

Temel hedef, savaş ve askeri yapılaşmaları önlemeye yönelik bir girişim.

Öneride yer verilen Avrupa Birliği ve ASEAN’ın seçilmiş olması bir tesadüf değil...

Her iki küresel yapılaşmanın birlik-içi sivil siyaset ve diğer yapılaştırıcı unsurlarının dinamizmleriyle oluşturdukları ‘barış’ ortamının küresel boyuta taşınması.

Üzerinde durup konuşmaya değer bir konumu?

Evet, göz atmakta yarar var. Nihayetinde, aklı eren, vicdan sahibi herkesin aramakta olduğu çözüm yollarından birinin belki de burada olduğunu fark etmek mümkün...

O’Sullivan konuşmasında, eserde yer verilen bazı detayları paylaşması, akıllara bir tür hibrid yönetim oluşumunun gündeme getirilmekte olduğu kanaatini uyandırıyor.

Buna değinmeden önce, eserin neye karşı çıktığına kısaca değinmekte yarar var. aslında başlık bize, bir süredir küresel yönetişimde olan biteni anlamaya elverecek dinamikleri içeriyor. ‘Gangester’ kelimesini ‘Zorbalık’ olarak çevrimekte bir mahsur olmadığı kanaatindeyim.

Nihayetinde, sadece son birkaç yıldaki gelişmeler dikkate alındığında örneğin, Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali, İsrail’in 2023 Filistin saldırıları, ABD’nin 2026 Kolombiya girişimi, ABD ve İsrail’in 2026 İran saldırıları bize jeo-politik ve jeo-ekonomik kazanımları hedefleyen girişimlerin küresel yönetişim olgusu bir başka deyişle uluslararası hukuk ve ilgili tüm anlaşmaları hiçe sayan ve sanki tarihsel bir zorunlulukmuş gibi birbiri peşi sıra ortaya çıkan gelişmelerdir.

Bu gelişmeleri birbiri peşi sıra ortaya çıkmasını gelişigüzel birtarihsel benzerlik ile açıklamak yerine, daha rasyonel bir yaklaşımla uluslararası yönetişim normlarında son dönemde yaşanan kırılmaların doğrudan bir sonucu kabul etmek gerekir.

Benzeri etkinliklerde olduğu gibi, bugün de bu etkinlikte Antonio Gramsci’nin, “Dünya düzeni kay kaybediyor... Ancak, yerine yenisinin geleceğine dair bir emare yok” anlıman gelecek söylemi yer buldu...

Prof. O’Sullivan’ın temelleri noktasında ortaya koyduğu argüman, söz konusu uluslararası yönetişime karşılık gelecek içeriktedir.

Öneri, Avrupa Birliği ve ASEAN doğrudan ilişkililiği ve işbirliğiyle ortaya konulacak küresel ulus-devletler üstü bir dünya yönetişimidir.

Bu iki bölgesel birliğin geçen Var olan Birleşmiş Milletler kurumsallaşmasını reddetmemekle beraber, son dönemde yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan tüm ulus-devlet yönetimlerinin de hem fikir olduğu şekilde, BM’nin işlevini yerine getirememekte olduğu konusunda bir ortak karar oluşmuş durumda.

Bu noktada, örneğin, BM’de beş temel ülkenin veto hakkı ile yapısal kararlılıklarını tüm ülkelere ve tüm küresel gelişmelere dikte ettirmelerini bu anlamda değerlendirmek mümkün.

Bağlantısızlar Birliği

Prof. O’Sullivan’ın, bir siyasal proje olarak ortaya konulan bu eserin içeriğinde yer alan Güneydoğu Asya olgusuna hem, akademik hem de, fiili olarak yabancı olmadığı anlaşılıyor.

Dönem dönem bölgede bulunmuş olması, bölgenin modern tarihinde ulus-ötesi veya ulus-aşırı bölgesel ve küresel yapılaşmaların ortaya çıktığının farkında ve bilincinde olması nedeniyle, konuşmasında önceliği, 1955 yılında, Sukarno liderliğindeki Endonezya’nın Bandung şehrinde düzenlenen ve Bandung Konferansı adıyla bugüne kadar varlığından bahsettiren ‘Bağlantısızlar Birliği’ girişimidir.

Bugünden o yıllara ve aradan geçen yıllarda ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında temelde, Bağlantısızlar Birliği’nin kaçırılmış önemli bir fırsat olarak anlamak gerekir. Her ne kadar, çeşitli aralıklarla Bandung Ruhu’na atıf ve değerlendirmeler gündeme gelse de, bunların yapıcı ve sürdürülebilir kurumsallaşmaya yol açmadığı da bir gerçek.

Bununla birlikte, tüm çelişkilerine rağmen, bir bölgesel güvenlik evreni projesi olarak gündeme getirilen ASEAN’ı, Sukarno ile birlikte Jawaharlal Nehru, Cemal Abdül Nasır (Gamal Abdel Nasser), gibi dönemin Asyacı lider tipolojisinin öncü isimlerinin gündeme getirmeye çalıştığı bağlantısızlar birliğini bir ölçüde yansıtmakta olduğu düşünülebilir.

Bunu, Prof. O’Sullivan’ın konuşmasında ve de genel itibarıyla siyasi projesinde görmemek mümkün değil... Bu nedenledir ki, AB ile birlike küresel güçler karşısında alternatif bir uluslar-ötesi küresel yönetişim oluşumunda ASEAN’a rol biçebiliyor.

O’Sullivan’ın, iki bölgesel yönetişim modeli olarak AB ve ASEAN’ı gündeme getirmesinin, kendinde bir anlamlılığı bulunduğuna kuşku yok.

Kendisinin bir Avrupa vatandaşı olmasından hareketle O’Sullivan sunumunda temel ağırlığı, Avrupa Birliği ve tarihsel olarak Avrupa’da önce ulus-devlet ve ardından, AB’nin ortaya çıkışını -diğerleri bir yana- daha çok, Thomas Hobbes ve Immanuel Kant’ın siyasal felsefelerine atıfları gündeme getirdi.

ASEAN dinamiği

Eserin, bu enstitüde tartışılmasının bir tesadüf değil, kasıtlı ve bilinçli bir tercih olduğunu söylemeliyim. Nihayetinde, eserin Avrupa Birliği ve ASEAN bağlamı, içeriği, anlamı ve siyasal önerisi bize bunu açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla, Malezya’da Asya ve Avrupa çalışmalarını bir çatı altında biraraya getiren tek akademik enstitü olma özelliği taşıyan AEI’de bu sunumun ve tartışmanın yapılmış olmasını, önemsemek ve dikkate almak gerekir.

Yaşanan belirsizlikler çağında özellikle, ABD ve Çin arasında son on yılı aşkın süredir giderek ivme kazanan ve gümrük tarifeleri ile güncellenen bir çatışmacı evrenle karşı karşıyayız. ASEAN’ın üye ülkeler, siyasi liderler ve akademi çevreleri tarafından, ABD-Çin arasında yaşanmakta olan çatışmacı gelişme karşısında bir anlamda, barış köprüsünü kurma konusunda yapıcı rol oynayabileceği söylemine tanık oluyoruz.

Prof. O’Sullivan’ın yayınladığı eserle ortaya koymayı arzuladığı tartışmada ASEAN’a, yukarıda dile getirilen boyuttan çok daha öte bir rol biçildiğini söylemek gerekir.

Bu gelişmeye eklemlenecek başta Ortadoğu, Batı Asya başta olmak üzere, diğer küresel gelişmeleri dikkate aldığımızda, küresel toplumun çatışmacı bir yapılaşmanın tehdidi altında bulunması karşısında, ASEAN’ın kurumsal yeterliliklerindeki zaaflara rağmen, AB ile birlikte küresel yeniden yapılaşmada rol alabileceği düşüncesine umutla bakmak gerekir.

Bu anlamda, O’Sullivan’ın, AB ve ASEAN ilişkiliğinden hareketle gündeme getirdiği alternatif bir dünya düzeni düşünecisini bir yere kaydetmekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/zorbaligin-ve-jeo-politik-anarsinin-engellenmesi-kuresel-belirsizlik-ve-zorbalik-karsisinda-alternati-arayisi-overcoming-gangsterism-and-geo-political-anarchy/

14 Haziran 2026 Pazar

“Keling”, geniş Malay Dünyası ve toplumsal kimlik inşası / “Keling, the general Malay World and construction of social identity

Mehmet Özay                                                                                                                             13.06.2026

Geniş Malay Dünyası’nın çok ırklı, çok etnikli yapısına dair vurgular neredeyse, her resmi ve uluslararası akademik ortamda gündeme getirilen bir husustur.

Bu durum, bölgedeki ilgili ulus-devletlerin, bünyelerinde barındırdıkları toplumların farklılığından, bunun doğurduğu harmoniden ve hiç kuşku yok ki, bu olgunun yumuşak güç oluşundan bir anlamda gurur duymalarına neden olur.

Ve ilgili etnik yapıların bölgeyle etkileşimlerinin ortaya koyduğu zenginlik, bugünün parçalı ve bölünmüşlüklere konu olan modern dünyasında gizli/açık yeniden birleştirici bir unsur olarak gündeme getirilir.

Bununla birlikte, ulus-devleti yapılandırmanın bir unsuru olarak ortaya konulan söz konusu bu söylem bu inşasına rağmen, yine aynı toplumların sosyal gerçekliğinin ortaya çıktığı çeşitli alanlarında ayrımcılık, dışlayıcılık, nefret dili gibi bağlamların ortaya çıktığı da, bir o kadar gerçektir.

Söz konusu olguda yaşanan bu çelişkili durumun, bugün var olan yapısal durumunu burada ele almayacağım.

Aksine, böylesi bir algının tesisinde, belirli tarihsel kırılmaların, dönüşümlerin etkili olduğunu ve bu süreçlerin modern ulus-devlet süreçlerine aktarıldığın söyleyerek yetinmek istiyorum.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ilgili ırk ve etnik yapılardan bazılarının tarihsel varlığı ile günümüzde algılanış bağlamları arasında, taban tabana diyebileceğimiz zıtlıklar bulunmaktadır.

‘Keling’

Bunlardan biri, ‘Keling’ kelimesi yüklenen olumsuz anlamla, kendilerinin bu etnik yapıya ait olduğu ileri sürülen toplumsal kesime yönelik bir anlamda, ‘aşağılayıcı’lık niteliğiyle anılmalarıdır.

Oysa, tarihi veriler bize Güney Hindistan’dan gelen toplumsal kesime ad olan ‘Keling’in, bugün yansıtıldığının gibi ‘aşağılayıcı’ bir anlam içermediğidir. Aksine, bu grubun ilgili dönemlerin ticaret dünyasında yer alan, aynı zamanda bazı zanaatkârlık gibi alanlarda varlık gösterdiklerini ortaya koyuyor.

Endonezyalı akademisyen Nia Deliana’nın kaleme aldığı, “The Ocean Remembers: Indians and the Tides of Empire” başlıklı eser, ‘Keling’ konusuna açıklık getirmesiyle dikkat çekiyor.

Çalışma, temel itibarıyla bir Hint Okyanusu bağlamında olması ticaret, göç, kimlik, değişim gibi çeşitli alt konuları bir araya getirirken, aynı zamanda ‘Keling’ gibi tüm bu süreçlerde, -tıpkı Lebai/Labbai, Chulia, Nainar, Marakayyar vb.- yer alan grubun bir tür arkeolojisini yapma iddiasında.

Malezya’nın önde gelen yayınevlerinden GerakBudaya tarafından yayınlanan çalışmanın tanıtım toplantısı bugün, yayınevinin Petaling Jaya’daki merkezinde yapıldı. Toplantıya katılanların isimleri etkinliğin, akademik bir forum olarak da anılmasını hak ettirecek düzeydeydi.

Nia Deliana, çalışmasının ana odaklarından biri olan, ‘Keling’ toplumsal grubuyla ilgili olarak Malayca el yazmalar gibi otantik ile Marco Polo, Ibn Batuta, Tome Pires gibi kısmen birincil veya daha çok ikincil diyebileceğimiz kaynaklara dayalı tarihsel içerikli sunumuyla dinleyicileri bilgilendirmesinin ardından, moderatörlüğünü Jason Ganesan’ın yaptığı forum, Singapur Ulusal Üniversitesi’nden (NUS) Sumit Mandal ile Endonezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nden (IIIU) Farish A. Noor’un katılımıyla gerçekleştirildi.

İki önemli akademisyen eserli ilgili görüşlerini ortaya koyarken, katılımcıların soru-cevap bölümüne aktif katılımları, etkinliğin gayet dinamik bir ortamda geçmesine neden oldu.

‘Keling’ toplumsal grubuna mensup olanların temelde, ‘ticaretle’ meşgul olan kesimler arasında yer aldığı hususu hem, Kuzey Sumatra’da gerçekleştirilen saha çalışması hem de, yukarıda değinilen otantik kaynaklara başvuruyla ortaya konuldu.

Örneğin, bu isim çerçevesinde kaynaklarda Tanah Keling, Benua Keling, Negara Keling olarak zikredilen kavramsallaştırmalar, bu toplumsal kesimin varlığı ile ilişkilendirilen bir coğrafyaya atıf olduğuna gönderme yapmaktadır.

Geniş Malay Dünyası

Keling ve diğer toplumsal grupların Hint Okyanusu bağlamında içinde yer aldıkları göç ve ticaret süreçlerinde hedeflerden birinin Geniş Malay Dünyası olması bu olguya kısa değinmeyi gerektiriyor.

Keling ve Malay Dünyası ilişkisi, hiç kuşku yok ki, Takımadalar bölgesinin tarihsel olarak ele alınmasında kaçınılmaz bir öneme sahip olan suyolları ile bağlantılığını ortaya koyuyor.

Söz konusu suyolları Malay Takımadaları olarak da anılan Malay Dünyası’nın kendi doğal sınırları içerisindeki varlığıyla irili ufaklı Malay siyasi yapılarını birbirine bağladığı gibi, geniş suyolları vasıtasıyla bir yandan, Çin ve öte yandan, Hindistan ile olan ve devamlılık arz eden ilişkililiği bilinen bir gerçektir.

Bu coğrafi varlık ve doğrudan ilişkililik hali, bize Malay Dünyası’nın veya Takımadalar’ın tarih boyunca etkin bir coğrafi yapı olduğunu ve değişime açık olduğu gibi, değişimi talep eden bir yönünün de olduğunu söylememize imkân tanıyor.

Bu durum, karşımızda statik bir Malay Dünyası veya Takımadalar dünyası olmadığını aksine, yukarıda kısaca değinilen suyolları bağlamında hem, iç ve hem de, dış unsurların Malay Dünyası ile irtibanının devamlılık arz ettiğini gösteriyor.

Bu anlamda, tarih boyunca dış etkilenimler bölge için siyasal, sosyal ve kültürel bir tehdit değil olarak algılanmamıştır. Aksine, bölgenin bu alanlarda genişlemesi ve gelişmesi bakımından oldukça önemli imkânları çıkarmıştır.

Bu süreçlerin içinde yer alan yabancı toplumsal gruplardan biri adına ‘Keling’ denilen, Güney Hindistan özellikle de, Koromandel sahil bölgesi kökenli toplumsal gruptur.

Varlıkları, Bengal Körfezi ile Malaka Boğazı boyunca uzanan kara toprak parçalarında ve Adalar’da hissettiren ‘Keling’lerin tıpkı, benzeri topluluklar gibi, başta ticaret alanındaki varlıkları onları, tarihin erken dönemlerinden itibaren, bölgede etkileri hissedilen gruplar arasında yer almasına yol açmıştır.

Kelimenin etimolojik kökenine dair veri eksikliğine rağmen, bazı görüşler akla Hindistan’da “Kalinga” dönemini akla getirse de, temel kaynaklara erişene kadar bu hususu temkinli karşılamak gerekir.

Anlam kaybı

Bir toplumsal gruba ad olan ‘Keling’in anlam kaybının ne zaman olduğu konusu bir araştırma sorusu olarak halen önümüzde duruyor.

Ancak, sömürgecilik süreciyle birlikte yaşanan bazı gelişmeler ki, bunlar arasında nüfus sayımı gibi süreçler öne çıkıyor, Takımadalar bölgesindeki etknik unsurların, Batılı sömürgeci yapılar tarafından sınıflandırılması ve bir ölçüde kategorilere ayrıştırılarak yeniden tanımlanmalarına yol açtığı biliniyor.

Yukarıda dikkat çekilen çalışmanın ilgili bölümlerinde yer verilen bu süreçler, sömürge öncesi ve sömürgecilik dönemi gibi iki tarihsel parametreye vurgu yapıyor.

Ve ilkinde, ‘Keling’ toplumsal grubu kendinde Malay Takımadaları coğrafyasındaki ‘pozitif’ veya en azından, ‘nötr’ denilebilecek anlam ile ilişkilendirilirken, ikinci dönemde kırılmaya uğrayarak etkisini bugüne kadar devam ettirmiş gözüküyor.

Nia Deliana’nın, Hint Okyanusu temelli göç ve ticaret süreçleri bağlamında ele aldığı ‘Keling’ kavramı, tarihsel gerçekliği belgelerle ortaya koyarken, aynı zamanda günümüz ulus-devletleri bünyesinde var olan bazı olguların yeniden sorgulanmasına da kapı aralıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/keling-genis-malay-dunyasi-ve-toplumsal-kimlik-insasi-keling-the-general-malay-world-and-the-construction-of-social-identity/

11 Haziran 2026 Perşembe

Sabri Orman ve İslam İktisadı / Sabri Orman and Islamic Economics

Mehmet Özay                                                                                                                             11.06.2026

Sabri Orman Hoca’nın vefat yıldönümü vesilesiyle kısa bir yazıyla kendisini anmak ve ortaya koyduğu akademik, entellektüel düşüncesinden bir parçasını gündeme getirmek istiyorum.

Hoca’nın vefatının altıncı yılı dolayısıyla bugün bir vakıf üniversitesi’nde yapılan etkinliğe dinleyici olarak katılmayı arzu etmiş olsam da, böyle bir maddi alt yapının yapılmamış olduğunu sonradan fark ederek, bu gelişmeye üzüldüğümü belirtmek isterim.

Nejatullah Siddiqi

Bugün, yine benzer bir şekilde bulunduğumuz mekânda, son dönemde yetişmiş Hindistanlı bilim insanlarından, merhum Mohammed Nejatullah Siddiqi Hoca’ya adanan bir eserin tanıtımı ve bu bağlamda düzenlenen bir panele dinleyici olarak katılmam dolayısıyla, Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam İktisadı’ konusundaki görüşlerinin ülkede sınırlı bir çevreyle kalmaması gerektiğini bana hatırlattı.

Kıymetli İmtiyaz Yusuf Hoca ile rahmetli Nejatullah Siddiqi’nin yeğeni Mohammad Ahmadullah Siddiqi’nin editörlüğünü yaptığı ve Malezya başbakanı Enver İbrahim’in Önsöz ile katkıda bulunduğu çalışma, Siddiqi Hoca’nın İslam Ekonomisi alanında yenileştirici ve diriltici katkısına binaen gelişmeleri ele alıyor.

Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam Düşüncesi’ çerçevesinde yapılaşan bir kurumda hem, fiili olarak yer almış ve hocalık yapmış olması ve aynı zamanda yukarıda dikkat çektiğim, İslam İktisadı alanındaki yaklaşımlarını geliştirme fırsatı bulmasını önemli bir imkân olarak görmek gerektiği kanaatindeyim.

Gazali ve İslam İktisadı

Sabri Hoca’nın, İstanbul Üniversitesi’nden 1981 yılında tamamladığı doktora tez çalışması Gazali’nin İktisat Felsefesi konulu olduğu biliniyor.

Ve ardından, 1984 yılında bir eser olarak yayınlanmasıyla geniş kamuoyunun ilgisine sunulmuştu. İslam düşüncesinin binyılcı yaklaşımlarında önemli yer alan Gazali’nin bir iktisatçı olmadığı malum.

Ve Sabri Hoca çalışmasında Gazali’nin “sistematik bir İslam ekonomisi teorisi” geliştirmediğini de ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Gazali’nin, “toplumsal gerçeklik” bağlamında ihtiyaç duyduğu noktalarda iktisat alanına dair görüşleri paylaştığı görülür.

Örneğin, Sabri Hoca, meşhur Ihya al-Ulum ad-Din adlı eserde, Gazali’nin iktisata dair görüşlerini sistematik olarak geliştirip bir bölüm altında yer vermediğini hatırlatıyor.

Bununla birlikte, Gazali’nin ortaya koymuş olduğu ve ‘geniş İslam düşüncesi’ olarak adlandırabileceğim ‘ilmi yaklaşımların’dan hareketle -tıpkı eğitim, İslam hukuku, tasavvuf gibi çeşitli alanlarda olduğu gibi ‘iktisat’ alanında da bir başvuru kaynağı olma veya bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ‘bilgi ve ilham’ alınabilecek bir kaynak olma nitetiği taşıdığına kuşku yok.

Sabri Hoca’nın, Gazali’yi iktisat bilimi çerçevesinde ele alıp işlemesi hiç kuşku yok ki, iki açıdan önemlidir.

İlki, Gazali gibi İslam tarihinin gayet önemli ve belki de, ilk evrensel dönüm noktalarından birinde ortaya çıkıp, bu dönemi belirleyen isim veya isimlerden biri olmasıdır.

Bilginin İslamileştirilmesi

İkincisi, 20. yüzyıl son çeyreğinde gündeme gelen ‘bilginin İslamileştirilmesi’ olarak adlandırabileceğimiz alanın giderek akademik kurumlarda ve düşünce dünyasında giderek yer edinmesidir.

Hiç kuşku yok ki, bu akademik ve düşünce ikliminin temel ve gerçekçi toplumsal ihtiyaçların zorlamasıyla ve talebiyle ortaya çıktığı da bir başka husustur.

Bu anlamda, ‘pür bir İslamlaşma’dan ziyade, toplumsal gerekçeleri olan bir maddi zemin üzerinden, İslami bilginin iktisadi alana dair verilerini Gazali üzerinden ele alıp değerlendirmek kıymetli bir çabayı gerektirirdi.

Sabri Hoca’nın, -haddimi aşmayarak söylemem gerekirse, yaptığı tam da buydu.

‘Pür bir İslamlaşma’dan kasıt, İslam İktisat bilgisini salt iktisat bilgisi olarak anlama çabasına tekabül ettiğidir. Bunda hiç kuşku yok ki, zararlı bir yön bulunmuyor.

Toplumsal adalet

Ancak, vurgulamak istediğim husus, Sabri Hoca’nın, Gazali ve İktisat bağlamını, 20. yüzyılda yüksek sesle gündeme getirmeyi gerektirecek koşulların ortaya çıkmış olduğudur.

Gazali’de iktisat olgusunu işlerken, Hoca’nın dikkate aldığı kavramsallaştırmalardan önde geleninin belki de, ilkinin ‘toplumsal adalet’ olduğu görülür.

Bir hukuk bilim kavramı olan ‘adalet’in, ekonomi alanında karşılık bulduğuna şaşırmak gerekmiyor.

Nihayetinde, psikolojisinden, tüketimci boyutuna değin iktisadi davranışın neye tekabül ettiği meselesinde ‘adalet’, kaçınılmaz bir önem arz ediyor. Bu hususa, burada detayıyla girmeye gerek görmüyorum ve yeri de değil.

Ancak kastetmek istediğim, İslam düşüncesi bağlamında ekonomik faaliyetlerin yerinin adil olmak, adaletli olmak ile birlikte gerçekleştirildiği veya gerçekleştirilmesi gerektiği yönündeki bir iddianın varlığıdır.

Bir öneri: “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi”

Dikkate almak istediğim bir diğer husus, Gazali’nin iktisat felsefesine dair görüşlerinden hareketle Sabri Hoca’nın bütünlüklü bir “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi” fikrini ortaya atmış olmasıdır.

Hoca’nın bundan kastı, İslam İktisadına dair eserler kaleme almış, görüşler ortaya koymuş İslam düşünürlerinin, ilim adamlarının eserlerinin biraraya getirilmesi ve bu geniş eserler üzerinden, kapsamlı bilimsel çalışmaların ortaya konulmasıdır.

Bu çabanın temel yapısal amaçlarından biri, “teorik bir perspektifle’ hareket etmektir.

Bu çabanın, aynı zamanda biraraya getirilen tüm birincil ve ikincil kabul edilebilecek kaynaklardan hareketle İslam ekonomi teorisi veya teorileri başlığı altında çalışmaların yapılabileceğidir.

Bu yaklaşımın ‘bir ideal’ olduğu görüşüne kısmen katılabiliriz...

Ancak, bu ideali gerçekleştirebilme yetisinin olduğunu da unutmamak gerekir. Bu çabanın maddi boyutu kadar, ilmi, akademik çaba ve istikrara ihtiyaç olduğu da bir o kadar gerçek.

Bugün, merhum Nejatullah Siddiqi Hoca’ya ithaf edilen bir eserin tanıtımı vesilesiyle gerçekleştirilen panele katılan Prof. Shahed İbrahim Mohsin Khawaja Hoca’nın, İslam ekonomisine dair ‘teorik çalışmaların’ gayet azlığına yaptığı vurguyu burada hatırlatmak ve merhum Sabri Hoca’nın tasarımladığı bilimsel çabanın ne denli önemli olduğuna bir kez daha işaret etmek isterim.

Bu vesileyle, Sabri Hoca’ya Allah rahmet dilerim. Ruhu şad olsun...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sabri-orman-ve-islam-iktisadi-sabri-orman-and-islamic-economics/

10 Haziran 2026 Çarşamba

Letta, Delors ve ‘Avrupa’yı Düşünmek” / Letta, Delors and ‘Thinking Europe”

Mehmet Özay                                                                                                                             10.06.2026

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan gerilimli dönemin, her iki tarafın mensubu olduğu Batı medeniyeti bağlamında kırılmalara yol açması beklentisi yok değil.

Bununla birlikte, her iki bölge, aynı medeniyet çerçevesi içerisinde yer almakla birlikte, kendini farklı alanlarda temellendirme konusunda çekingen davranmıyor.

İki taraf arasında bu yöndeki son gelişmeler özellikle, NATO tartışmaları, gümrük tarifeleri bağlamında ticaret anlaşmaları ve de Avrupa sınırlarına tekabül eden Grönland’ı ‘işgal’ tasarımıyla gündeme gelen gerilimlerin, daha çok Avrupa’nın uyanmasına ve de kendine gelmesine yol açtığı yönünde son dönemde yapılan açıklamalar dikkat çekicidir.

Bu noktada, İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın katıldığı bir televizyon programında ortaya koyduğu söylem sadece, ABD başkanı Donald Trump’ın, AB’ye yönelik eleştirilerine ve de tehditlerine sıradan ve gelişigüzel bir cevap mahiyeti taşımıyor.

Bunun ötesinde, bir anlamda, AB’nin siyasal ontolojisine dair kayda değer açılımların bünyesinde barındırmasıyla dikkat çekiyor.

Letta’nın söylemiyle ortaya konulan tartışmanın temel dinamikleri bakımından bugünün eseri olmadığını aksine, yirminci yüzyılın son on yıllarında yine, AB bünyesi içerisinde yaşanan değişim süreçlerinde belirlenen teorik ve pratik açılımlarla bağlantılı olduğunu söylemek mümkün.

Bu noktada Letta’nın görüş ve yaklaşımlarını, AB Komisyon başkanlığı yapmış olan Fransız Jacques Delors’ın düşünce sistemaği ve pratik uygulamalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Letta, “küresel güçler” diyerek hedef aldığı ABD ve Çin karşısında, “AB’nin her iki gücün sömürgesi olmaması gerektiği”ne vurgu yapıyor. Letta’nın bu çıkışı temelleri, 2024 yılında yayınladığı bir rapora dayanıyor.

Ortaya koyduğ söylemle, Avrupa Birliği’nin bir süredir maruz kaldığı çelişkilerle dolu gerçekliği aşmada, rotayı daha rekabetçi bir Avrupa olgusu üzerine dayandırıyor Letta.

Bununla anlaşılması gereken husus, ABD’nin yenilikçi teknolojik gelişmişliği ile özellikle Çin’in, bu yüzyılın başından bu yana ortaya koyduğu kalkınmacı modernleşmenin küresel güçler arasında yol açtığı gerilim ve çatışmacı ortamda AB’nin geri kaldığı konusundaki söylemlere karşılık gelecek cevaplar üretilmesidir.

Latte, bunu 2024 yılındaki raporuyla ortaya koyuyor...

Bilgi teknolojisi

Latte’nin vurgusu, Avrupa ticaret ve ekonomisinin bütünlüklülüğü ile sınırlı olmayan aksine, bu olguyu aşan bir yaklaşımla “Bir Piyasa’dan Daha Çoğu” (Much More than a Market) adını verdiği raporunun ana omurgasını “bilgi ekonomisi” teşkil ediyor.

“Bunun alt birimleri nelerdir?” diye soruşturduğumuzda ise, karşımıza enerji birliği, dijital hizmetler, sermaye piyasalarında birlik gibi gayet kritik alanlar çıkıyor.

Letta, bu ve benzeri alanlarda, “güçlü bir endüstriyel strateji” bağlamına vurgu yaparken bunun, “Endüstriyi Hızlandırma Yasası” olarak adlandırılabilecek kavramsal ve yasal zeminini de ortaya koyuyor.

Yasal zeminin iki yıl zarfında tamamlanması beklenirken, ortaya konulan bu alanların bugün yerel toplumsal yaşamdan küresel toplumsallığa değin çok yönlü etki gücüne sahip olduğu herkesin malumu olsa gerektir.

Letta’nın raporu ile ortaya konulmak istenen çabayı bu nedenle, sıradan bir teknoloji yarışı olarak algılamak yerine, belki de yine, Trump’a atıfla medeniyet zaafiyetle anılmaya çalışılan AB’nin bir sıçrama girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Letta bu yasa girişimi ile, tüm AB sınırlarında ve bütün üye ülkeleri içerecek kapsamlı ve bütüncül endüstrileşmeye vurgu yapıyor.

Delors’la bağlantısı

Letta’nın gündeme taşıdığı ve kanımca ‘Yeni Avrupa’ olarak adlandırılmayı hak eden kalkınmacı tasarımını, 1985-1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu başkanlığı görevini yürüten Fransız Jacques Delors’ın, Avrupa’yı temelden yapılandıran yenilikçi politikalarının devamı olarak adlandırmak mümkün.

Örneğin, Delors’un on yıllık komisyon başkanlığı görevinde “tek piyasa, AVRO, Schengen, genişleme ve Erasmus, birlik fonu (cohesion funds), toplumsal diyalog ve toplumda dezavantajlılara yardım” gibi başlıklar altında toplanan alanlardaki yenilikçi yaklaşımıdır.

Tüm bu hususların ortaya konmuş olması, o dönem itibarıyla Avrupa’nın kendi iç çelişkilerini aşmak kadar, belki de, -her ne kadar sonuna yaklaşmakta olsa da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sistemine karşı durabilmenin teorik ve pratik yaklaşımı olarak değerlendirmek mümkün.

Bugün Letta’nın ortaya koymakta olduğu çabayı kanımca, Avrupa’nın yüzyılın başından itibaren çeşitli nedenlerle ve de tedrici olarak duraklamasına yol açan süreci, yeniden ve de yenilikçi politikalarla alt etme niyeti ve çabası olarak görebiliriz.

Delors ve Letta kalkınmacı kurgularındaki benzerlikler “rekabetçilik, işbirliği ve dayanışma” olgularında ortaya çıkıyor.

Küresel gerilimlerin giderek arttığı günümüzde güç merkezleri arasında Avrupa Birliği’nin kendine yeniden yer açma çabası Avrupa siyasi liderlerinin gündeminde.

Bugün bunların başında İtalya eski başbakanı Enrico Letta’nın öncüsü olduğu anlaşılan girişim teşkil ediyor.

Letta, AB’yi bütüncül anlamda ele alan teorik yaklaşımını küresel güçler dengesinde belirli alanlarda yoğunlaştırarak pratiğe geçirilmesini teklif ediyor.

Bu sürecin, AB’nin karşı karşıya kaldığı kriz ve sorunlara yönelik ilk cevap arayışı olmadığı ortada.

Bu nedenle, Letta’nın siyasal ontoloji ile anlaşılması gereken yaklaşımını, 20 yüzyıl son çeyreğinde ortaya koyduğu düşünce çerçevesiyle AB’nin yapılaşmasını belirlemiş olan Fransız Delors’la bağlantılandırmak mümkün.

Trump’ın sözlü saldırılarına ve fiili icraatlarına rağmen, AB bünyesinde birlik olgusu bugün çok daha farklı ve kapsamlı boyutlarıyla ortaya konulmaya çalışılıyor. Bu gelişmeyi yakinen izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/letta-delors-ve-avrupayi-dusunmek-letta-delors-and-thinking-europe/

9 Haziran 2026 Salı

Singapur-Afrika ilişkilerinde yeni safha / A new process in Singapore-Africa relationships

Mehmet Özay                                                                                                                             09.06.2026

Singapur devlet başkanı Tharman Shanmugaratnam resmi ziyaretlerde bulunmak amacıyla  Doğu Afrika’da...

Söz konusu ziyaret, Tanzanya devlet başkanı Samia Suluhu Hassan’ın resmi daveti üzerine gerçekleşirken, hedefte Doğu Afrika Birliği (East African Community-EAC) ve Singapur arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalanması bulunuyor.

Ziyaret aynı zamanda iki ülke ilişkilerinin 45. yılına denk gelmesiyle de önem arz ediyor.

Başkan Shanmugaratnam’ın Tanzanya ziyareti 8-10 Haziran günlerini kapsıyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam ile Tanzanya devlet başkanı Hassan arasında gerçekleşen bugünkü görüşmelerin gayet samimi geçtiği ve hedef odaklı olduğu anlaşılıyor.

Singapur’dan bir ilk

Singapur devlet başkanının Doğu Afrika ziyareti, bölge ülkelerinin Ada ülkesine yönelik ilgisi kadar, Singapur’un da Afrika’ya yönelik son yıllardaki ilgisinin artmakta olduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Doğu Afrika Birliği’ne (East African Community-EAC) üye 8 ülkenin talebi üzerine gerçekleşmesi beklenen ile Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanması halinde birliğin Afrika dışından bir ülkeyle bu alanda yapacağı ilk anlaşma olacak.

Söz konusu 8 ülke şunlar: Tanzanya, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kenya, Rwanda, Somali, Güney Sudan ve Uganda.

Tanzanya devlet başkanı Samia Suluhu Hassan ise görüşmeler sırasında Singapur’un Tanzanya’da elçilik açmaya davet etmesi Singapur’u bölgede önem verilen bir ülke olduğunun bir başka göstergesidir.

Afrika’ya ilgi

Singapur’un Afrika’ya ilgisinin artmasında bugün her daim kullanılan, küresel belirsizlikler olgusu karşısında yeni arayışlarla ilintili olduğunu söylemek gerekir.

Bu durum, devlet başkanı Shanmugaratnam’ın Tanzanya’da verdiği demeçte, bu husus merkezi bir önem taşıyordu.

Öyle ki, Başkan, açıklamasında, “Doğu Afrika Birliği ve Singapur arasında serbest ticaret anlaşması yaşanmakta olan jeo-politik gerilimler sürecinde ticaret ağımızı farklılaştırarak geliştirmemize imkân tanıyacaktır” dedi.

Doğu Afrika Birliği için ise, bu anlaşma hiç kuşku yok ki, ASEAN’a üye toplam on bir ülkeyle doğrudan ilişkiler kurma anlamı taşıyacaktır.

Bu noktada, Singapur’un ASEAN bölgesinde jeo-politik konusundan ötürü sahip olduğu önem, Doğu Afrika Birliği’nin ticari ilişkilerinin artırılmasında başat rol oynayacaktır.

Afrika-Singapur İş Forumu

Singapur’un Afrika açılımı, ‘Singapur İşbirliği Programı’nın (Singapore Cooperation Programme -SCP) 2022 yılında 30. kuruluş yıldönümü vesilesiyle üç yıl boyunca Afrika’yı gündeme alan bir projenin ifadesidir.

Bu noktada, Afrika’nın konumuna kısaca bakmakta yarar var. Nihayetinde, Singapur’un “gözü kara” bir şekilde Afrika Kıtası’na girmeyeceği düşünüldüğünde, Ada ülkesinin hangi rasyonalitelerle hareket ettiğini anlamak gerekiyor.

Bu çerçevede, genç ve üretime açık nüfus ile şehirleşme başta olmak üzere modernleşme süreçlerinde yaşanan gelişmeler, Afrika’nın küresel güçler kadar, gelişmekte olan bazı ülkeler nezdinde de cazip bir ‘piyasa’ olarak algılanmasına neden oluyor.

Geçen yıl 26-28 Ağustos günlerinde “Singapur Yatırım kurumu” tarafından Ada’da düzenlenen “8. Afrika-Singapur İş Forumu” (Africa-Singapore Business Forum -ASBF) bir yandan, 2022 yılında başlayan üç yıllık Afrika’ya yönelik özel eğilimin ifadesi olduğu kadar, aynı zamanda 2010’dan bu yana, iki yılda bir yapılmakta olan Forum’un devamlılığını göstermesi açısından da gayet önemlidir.

“İmkânların Birleştirilmesi, Sürdürülebilir Kalkınmanın Gerçekleştirilmesi” başlığıyla gerçekleştirilen Forum, Ada ülkesinin son dönemde Afrika açılımının bir göstergesi kadar, Singapur’un gelişmekte olan Afrika ilişkilerine verdiği önemi de ortaya koyuyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam bugün yapılan görüşmelerde benzer bir kavramı gündeme getirerek “Afrika ve Asya arasında köprülerin kurulması”na dikkat çekti

Teknoloji ve know-how

Singapur-Afrika ilişkilerinde temelde ‘yumuşak güç’ ile ‘belirli iş sektörlerine yönelik doğrudan yatırım’ gibi seçilmiş alanlar bulunuyor. 

Nüfus ve ekonomik büyüklüğü dikkate alındığında G20 üyesi olmasa da, Singapur kalkınmış ülke statüsünde bulunması dolayısıyla küresel güçlerin doğrudan ilgisine muhatap.

Öte yandan, Singapur’un özellikle teknolojik gelişme, bilgi üretimi, yüksek öğretim ve araştırma gibi alanlarda  ASEAN içerisinde oynadığı öncü rol onu hem, bu geniş bölgesel birlik hem de, Birlik’in doğrudan ilişki geliştirdiği ülkeler noktasında öne çıkmasına neden oluyor.

Singapur sahip olduğu bu pozitif etkisinin yanı sıra, son dönemde Afriya açılımıyla bir anlamda, ‘küçük ülke’ sendromundan da çıkmayı hedeflediğini söylemek mümkün.

Her ne kadar yukarda ‘yeni’ olarak ifade etmiş olsam da, Singapur’un Afrika ile ilişkilerinin 1992 yılında kurulan ‘Singapur İşbirliği Programı”nın kurulduğu 1992 yılına kadar uzandığı görülüyor.

Aradan geçen süre zarfından özellikle, bilgi ve know-how aktaramı konusunda Afrika’nın değişik ülkelerinden 12.500 bürokrata çeşitli alanlarda eğitimler verildi.

Bu alanlar arasında özellikle sivil havacılık, kamu yönetimi ve yönetişim, ekonomik kalkınma, çevre ve şehir planlaması ile bilgi ve iletişim teknolojisinin öne çıkıyor.

Bu alanlar, açıkçası yukarıda dikkat çektiğim üzere, Afrika Kıtası’nda genel bir kalkınma ve modernleşme eğilimin varlığına işaret ederken, Singapur’un bu sürece doğrudan katkıda bulunduğunu da ortaya koyuyor.

Afrika ülkeleri açısından bakıldığında ise, küresel güçlerin veya bu merkezlerle irtibatlı ülkelerin Kıta’ya yaklaşımı ile Singapur gibi bir Ada ülkesinin yaklaşımı arasında temel bir ayrışma olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir başka ifadeyle, Singapur’un diğer bazı ülkeler gibi egemenlik iddiası nosyonuyla hareket etmemesi aksine, teknolojik yatırım ve ekonomik ilişkiler ile kendi küresel ilişki alanlarını genişletirken, aynı zamanda Afrika ülkelerinin ihtiyaç duyduğu çeşitli alanlara özgü gayet önemli bilgi ve tecrübelerini de aktarma olanağı buluyor.

Singapur devlet başkanı Shanmugaratnam’ın Tanzanya’ya yapmakta olduğu ziyaret geçen yıl başbakan Lawrence Wong’un Etiyopya’ya yaptığı ziyaretin ardından ikinci önemli ziyaret olarak dikkat çekiyor.

Wong ziyareti sırasında Addis Ababa’ya elçilik açacaklarını duyurması, Singapur’un bir yandan ikili ilişkiler öte yandan Doğu Afrika Birliği gibi bölgesel yapılarla ilişkilerini geliştirme konusundaki ciddiyetini ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/singapur-afrika-iliskilerinde-yeni-safha-a-new-process-in-singapore-africa-relationships/

7 Haziran 2026 Pazar

Batı Balkanlar, Avurap Birliği üyeliği ve medeniyet / The Western Balkans, European Union membership and civilization

Mehmet Özay                                                                                                                             07.06.2026

Avrupa Birliği’nin, Batı Balkanlar’daki küçük ancak, farklı bağlamları ile önemli altı ülkesini Birliğe dahil etme çabasını  dikkatle ele almak gerekir.

Cuma günü Montenegro’da yapılan Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi  çerçevesinde ortaya konulan görüşler, AB tarafından, “yeni jeopolitik meydan okumalar” olarak tanımlanan, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin bölgeye nüfuz çabalarına yönelik bir ön almanın belirleyici olduğu, açık seçik ortaya konuluyor.

Diğerleri bir yana, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin, Çin ve Rusya bölgeye nüfuz çabalarının ne denli hayati olduğuna dair yaptığı vurgu, Batı Balkanlar’ın yakın ve orta vade geleceği açısından yaşanabilecek riskleri hatırlatıyor.

Bununla birlikte, günümüz uluslararası ilişkileri, Çin ve Rusya gibi süper güçlerin jeo-stratejik eğilimleri ve projeleri vb. bağlamlarında anlamlandırmak kadar, tarihsel ve medeniyet boyutuyla da ele almak mümkün.

Bu yazıda kısaca dile getirmeye çalışacağım, ‘medeniyet projesi’ boyutunun bundan uzak ve imkânsız bir olgu olmadığını ileri sürüyorum.

Çeşitli alanlardaki pragmatik yaklaşımlarını göz ardı etmemekle birlikte, hiç kuşku yok ki, AB bir ekonomik ve siyasi proje olduğu gibi siyasal epistemolojisi bağlamında kendine özgü medeniyet yapılaşmasıyla dikkat çekiyor.

Batı Balkanlar

Söz konusu altı ülkenin yani, Montenegro, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın, dünyanın farklı bölgelerinde gözlemlendiği üzere, büyük güçlerin dominyonu veya piyonu konumuna düşürülebilme olasılığı bulunuyor.

Bugün, Avrupa Birliği’nin aklı konumundaki siyasiler ve kurumlar bu gelişmeyi göz ardı etmediklerini yeni açılım politikasıyla ortaya koyuyorlar.

Ve söz konusu altı Batı Balkan ülkesinin bu yüzyılın başında başlayan AB üyelik başvurularının hızlandırılması konusunu ciddi olarak öncelliyorlar.

Bu noktada, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın, geçtiğimiz Perşembe günü Belgrad ziyaretinde sarf ettiği, “Batı Balkanlar’ı içine alan genişleme, Avrupa Birliği’nin gerçekleştirmekte olduğu en önemli jeo-politik yatırımdır” sözünü, bu anlamda değerlendirmek gerekir.

Benzer şekilde, Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in ortaya koyduğu söylemde görüldüğü  üzere, ilgili Batı Balkanlar aday ülkelerinin Birliğe üyeliğe kısa sürede kazandırılmaları bağlamında teşvik edilmeleriyle ilgili olarak, AB pazarına katılımları ve AB kurumlarına gözlemci bulundurmalarının öne çıkartılmasını dikkate almak gerekir.

Bununla birlikte, Batı Balkanlar özelinde altı ülkenin AB’ye üyelik süreçlerini AB tarafından, salt maddi gelişmeler bağlamında, bir ön alma çabası ile açıklamak da mümkün gözükmüyor.

Medeniyet projesi

Nihayetinde, AB’nin bir ‘medeniyet projesi’ olduğu ifadesi yabana atılamayacak olduğuna göre, bu medeniyetin bazı temel parametlerinin bugün güncellenmekte olduğunu ileri sürülebilir.

Böylece, AB’nin yaşamakta olduğu tüm sorunlara rağmen, niçin altı yeni ülkeyle üyelik sürecini yürütmekte olduğu ve bunlardan birkaçının, yakın bir gelecekte üyelik statüsü verileceği ‘müjdesi’nin ortaya konulmasını mantıksal bir zemine oturtabiliriz.

Bu üyeliklerden ilkinin Montenegro olacağı ve bu küçük ülkenin, 2028’de AB’nin 28. Üye ülkesi olarak ilân edileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Bir başka ifadeyle, Avrupa medeniyet projesinin, temeller ve süreçler bağlamında, Rusya ve Çin ile ilişkisizliğinin bugün, dünyada süper güç konumlandırmasında gayet önemli yerleri olan iki ülkenin, jeo-politik ve jeo-ekonomik süreçleriyle Avrupa karşısında yer almakta oldukları aşikârdır.

Bu noktada, en azından AB açısından sorun, ‘maddi temellerle’ sınırlı bir alana haspedilemeyecek bir öneme sahiptir.

Girişte dile getirdiğim ‘temel parametrelere’ kısaca bakmakta yarar var.

Bunlar arasında, insan stoğu, coğrafi yakınlık, kültürel yapı gibi alanlar bize, AB merkezinde -diyelim mi, Fransa ve Almanya gibi- siyasal, kültürel ve medeniyet yapılaşmalarıyla ilgili düşünce ve kurumsallaşma süreçlerini elinde tutanların, Batı Balkanları kendi aralarına kabulü kolaylaştırıcı olgular olarak gördükleri anlaşılıyor.

Franko-German inisiyatifi

Fransa ve Almanya diyorum, çünkü Batı Balkanlar’daki altı ülkenin AB’ye katılımı, bu iki ülke adıyla anılan yani, “Franko-German inisiyatifi”nin bir ürünüdür.

İnsan stoğu yani, Balkan halklarının kendinde etnik ve milli yapılaşmaları kadar, bir yandan, Slav halkları öte yandan, -en azından, tarihin değişik evrelerinde gündeme gelen Latin ve Alman etkisi, bugün birer ulus devlet nosyonu altında varlıklarını sürdüren bu toplumları Kıta Avrupa’sına bağlayan hususlardır.

Coğrafi yakınlık hususunda, Avrupa’nın bir medeniyet projesi kabul edilmesi öncellendiğinde Güney’in ne tür katkısı olduğu sorgulandığında belki de süreci Helen ve Roma dönemleriyle başlatmak ve Rönesans ile ilintilendirmek gerekir.

Önceki iki dönem bir yana, üçüncüsü yani, bir yeniden doğuş ve aydınlanış süreci olarak Rönesans’ın hiç kuşku yok ki, ilk olarak akla getirdiği İtalyan şehir devletlerinin Batı Balkanlar ile fiziki yakınlığı ve bunun ürettiği kültürel etkileşimi dikkate almak mümkün.

AB’nin bir medeniyet projesi olduğu ve üye ülkelerin şu veya bu şekilde Avrupa medeneyi olarak adlandırılan yapının tarihsel, geleneksel, dini ve modernleşme olraak yer aldıklarını hatırlamak gerekiyor.

Bugün Batı Balkanlar’daki altı küçük ülkenin Birliğe dahil edilmelerinde böylesi bir gerçeklik kendini ortaya koyuyor.

Bu noktada, Kuzey Makedonya dışişleri bakanı Timcho Mucunski’nin “... Avrupa Birliği yanlısı olmaktan gurur duymamız salt bir retorik değil. Aksine, toplumumuzda uygulamakta olduğumuz değerler noktasında da, Avrupa yanlısı olmaktan gurur duyuyoruz...” ifadesi tam da, yukarıda vurgu yapmaya çalıştığım ‘medeniyet’ bağlamına tekabül etmektedir.

20. yüzyıl ilk yarısında kurulma süreçlerini başlatan ve yüzyılın ikinci yarısı başlarında ve ardından, Sovyet Bloğu’nun çöküşüyle genişleme süreçlerini sürdüren AB bugün Batı Balkanları bünyesine katma arzusunda.

Bu süreç, görünürde Çin ve Rusya gibi bazı küresel güçlerin bölgeye nüfuzuna karşı bir Avrupa refleksi olarak ortaya çıksa da, bunun ardında ‘Avrupa medeniyet projesi’nin kendini derinden ortaya koyma çabası olduğuna şüphe bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bati-balkanlar-avurap-birligi-uyeligi-ve-medeniyet-the-western-balkans-european-union-membership-and-civilization/

Avrupa Birliği’nde genişleme söylemi ve eylemi / The discourse and practice of enlargement in the European Union

Mehmet Özay                                                                                                                             05.06.2026

Avrupa Birliği’nde genişleme yönünde hareketlilik...

Son dönemde, Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığı gündeme gelirken, öte yanda, aynı Birlik, yeniden genişleme süreci alternatifiyle kendine alan açmaya çalışıyor.

Bugün, Adriyatik Denizi’ne komşu Montenegro’da gerçekleştirilen Avrupa Birliği ve Batı Balkan Ülkeleri Zirvesi, AB’nin yaşamakta olduğu tüm siyasi ve de ekenomik dalgalanmalara rağmen, Kıta’nın geleceği konusunda Batı Balkanlar örneğinde, yeni ve yenilikçi adımlar atmaktan geri durmadığını da ortaya koyuyor.

Toplantıya, başta Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron, Alman şansölyesi Friedrich Merz, İtalya başbakanı Giorgia Meloni olmak üzere toplam 22 AB üyesi ülke iştirak etti.

Zirve’ye ayrıca, AB konseyi başsanı Antonio Costa ile AB komisyonu başkanı Ursula van der Leyen de katıldı.

Söz konusu zirveye bu üst düzey katılım, Avrupa Birliği’nde siyasi birliğin gayet önemli bir görünümünü ortaya koyuyor.

AB’nin siyasi ve ekonomik sınırlarını genişletme çabası bugün kendini Batı Balkanlar’da somut olarak ortaya koyarken, bölgede yer alan altı ülkenin Avrupa Birliği’ne üyeliklerinin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda da siyasi bir irade ortaya konuluyor.

Bu anlamda, sürecin Montenegro ile gerçekleştirilmesi bugünkü zirvenin bu ülkede gerçekleştirilmesinin sembolik olarak da önemine işaret ediyor.

Gelişmenin detaylarına bakıldığında, AB’nin periyodik olarak bir araya geldiği Balkan ülkelerinin siyasi geleceğinin, AB bünyesinde olacağı konusunda güçlü sinyaller veriliyor.

Genişleyen Avrupa

Bu anlamda, başta Montenegro olmak üzere, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan, AB üyeliği için listede yer almaları, Birliğin tükenmekte olduğu yolundaki tezlerin antitezi olarak gündeme geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu ülkeler arasında üyeliğe en yakın adayın Montenegro olduğu ifade ediliyor. Bunun sembolik ifadesi ise bugünkü toplantının, yaklaşık 625.000 nüfuslu bu ülkede yapılıyor olmasında görmek mümkün.

22 yıldır üyelik başvuru süreci devam eden Montenegro’da halkın yüzde 80’inin, AB üyeliğine destek vermesi, para biriminin 2002 yılından bu yana, halkın ‘de facto’ olarak Avro kullanması, 2017 yılında NATO’ya katılması gibi özellikler, Montenegro’nun ‘doğru yolda olduğunun’ ipuçlarıdır.

Buna göre, Montenegro’nun, 2028 yılında AB’nin 28. üyesi olmasına kesin gözüyle bakıldığını söylemek mümkün.

Altı ülkeyi içine alan söz konusu genişlemenin kısa sürede gerçekleştirilmesi konusunda AB üst düzey siyasetçileri arasında güçlü bir eğilim olduğu gözleniyor.

Örneğin, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa açıklamasında bu hususa dikkat çekerek, söz konusu Balkan ülkelerinin son yirmi yıldır ağır bir yük altında olduklarına işaret ederken, bir anlamda, üyelik için sürecin basitleştirilmesi yöntemine başvurulmasının gerekliliğine vurgu yapıyordu.

Hangi dengeler?

Bu sürecin, AB’nin kendi iç dengelerinin bir ürünü olarak görülebileceği gibi, AB başkenti Brüksel’de bölgesel ve küresel olarak yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler karşısında verilen, anlamlı ve bütünlüklü bir refleks olarak da düşünmek mümkün.

İç dengelerden kastın özellikle, AB’nin iki önemli gücü olan Almanya ve Fransa ittifakının oluşturduğu ve destek verdiği bir genişleme projesiyle karşı karşıyayız.

Bu iki ülke öncülüğünde AB’nin söz konusu altı ülkeye kapılarını açarken, öncelikli olarak tüm aday ülkelerden beklenen reform sürecinin tamamlanması gerekiyor.

Dış faktörler arasında sadece, ABD ile yaşanan bir tür ‘Atlantik Soğuk Savaşı’ bulunmuyor...

Bunun yanı sıra, özellikle Kıta Avrupası’nı Doğu’dan siyasal olarak zorlayan Rusya ile Çin’in hem, deniz ve hem, kara İpek yolları vasıtasıyla genişleme süreçleri AB tarafından karşılık verilmesi gereken gelişmeler olarak dikkat çekiyor.

Özellikle, Rusya ve Çin’in söz konusu bu ‘küçük’ ülkelerle ekonomik ikili ilişkilerle kendilerine bağlama girişimlerinin AB tarafından görüldüğü ortada.

Bu çerçevede, AB, Batı Balkan ülkeleri bağlamında genişleme sürecinde, söz konusu altı ülkenin Rusya ve Çin’le ekonomik işbirliklerinden uzak durmaları konusuna dikkat çekiyorlar.

Bu noktada, Alman parlamentosu dış ilişkiler komisyonu başkanı David McAlister’ın “Balkanlar’da tehlikeli gri bölgeler”den sakınmamız gerekir ifadesinin ardında, AB’nin yokluğunda içinde Rusya ve Çin’in de bulunduğu küresel güçlerin alabileceği tehlikesi bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Bu hususa doğrudan dikkat çeken AB Komisyonu Başkanı Antonio Costa, “Balkanların, Avrupa için jeostratijk önemi” olduğuna vurgu yaptı.

AB’den kararlılık

Son dönemde Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi varlığının sorgulanırlığına kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, özellikle üye ülkelerde öne çıkan siyasi iktidar olgusunda Avrupa sağının ideolojik akımların sağladığı gelişmelerin yanı sıra, Birlik’in NATO bağlamında, Amerika Birleşik devletleriyle yaşamakta olduğu gerginlik, hiç kuşku yok ki, bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Söz konusu soru işaretlerine ön alıcı olarak, ABD başkanı Donald Trump ve ekibinin ortaya koymaya çalıştığı AB’nin medeniyet krizi yaşadığı, tükenmekte olduğu yönündeki tezi, hiç kuşku yok ki, AB nezdinde sert eleştirilere neden oluyor.

Bunun son örneğini, geçtiğimiz hafta sonu Singapur’da gerçekleştirilen Shanri-La güvenlik toplantıları açılış konuşmalarından birini yapan ABD savunma bakanı veya daha doğrusu savaş bakanı Pete Hegseth’in söyleminde tanık olduk.

Bakan Hegseth, AB’ye yönelik olarak “... Kendilerini çok uyardık, ancak dinlemediler. Şimdi gelişmeleri yakalamaya çalışıyorlar” diyerek, AB’nin silahlanma sürecine gönderme yapıyordu.

NATO bağlamında kıtanın güvenlik sahasının tehdit altında oluşu ki, bunun en yakın ve güncel örneğini Rusya’nın 2014’deki Kırım işgalinden bu yana, Ukrayna üzerinde geliştirdiği ve özellikle, 2022’den itibaren, Orta ve Kuzey Avrupa’yı doğrudan etkisi altına alan işgal girişimi oluşturuyor.

Batı Balkanlar’ın Adriyatik kıyısındaki küçük ülkesi Montenegro’da bugün yapılan Zirve AB’nin siyasal ve ekonomik genişleme stratejisinde küresel rakipleri karşısında kendine önemli bir avantaj sağlaması olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/avrupa-birliginde-genisleme-soylemi-ve-eylemi-the-discourse-and-practice-of-enlargement-in-the-european-union/