Popüler Yayınlar

8 Ekim 2026 Perşembe

Japonya başbakanı Takaichi’den önemli açıklamalar / Important messages from Japanese Prime Minister Takaichi

Mehmet Özay                                                                                                                             08.10.2026

Japonya başbakanı Sanae Takaichi, yaptığı açıklamalarla ülke ekonomisi ve dış politikası konusunda bazı yeni ipuçları verdi.

15 Ekim’de başbakanlığında bir yılı dolduracak olan başbakan Takaichi’nin, geçtiğimiz Pazartesi günü mecliste yaptığı konuşmanın gündeminde, ekonomi ve dış politika yer alıyordu.

Ekonomi kadar, komşu ülke Çin’le ilişkilerin yeniden rayına oturtulması konusundaki siyasi niyeti öne çıktığı konuşma, Japonya dış politikasında yenileşme sinyali olarak değerlendiriliyor.

Başbakan Takaichi’nin özellikle Çin’e atıfla, “önemli komşu” atfı, gözlemcilerin öne çıkarttığı bir konu olarak uluslararası medyada yer almaya devam ediyor.

Güçlü liderlik ve ekonomi

Takaichi, Japon ekonomisinde bir yıllık süre zarfından gelinen noktada, “temel ekonomi politikalarını eyleme koymaya başladıklarını” söylerken, bu süreçte özellikle, “sorumlu ve proaktif kamu maliyesi” kavramına dikkat çekti.

Bunun yanı sıra, “istikrarlı uzun dönemli yönetim” vurgusuyla politika yapım süreçlerinde sürdürülebilirliğe ve bunun ekonomi politikaları üzerindeki etkisine vurgu yaptı.

Başbakan Takaichi’nin konuşmasında, ülke iç politikasına dair bu iki ana konuya dikkat çekerken, “Önceliklerinin ekonomik gücü halkın geçim kaynaklarını korumak ve geleceğe umutlu bir geleceğin yolunu açmak” olduğunu ifade etti.

Dış politikada ise, komşu ülke Çin ile bağları yeniden arzu edilen düzeye çıkartılması hususunu gizli/açık gündeme taşıyan Takaichi’nin hedefinde Çinle ikili ilişkileri özellikle geliştirmek bulunuyor.

Takaichi, bu noktada Çin’le önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesini hedeflediği işbirliğini, “ulusal çıkarları gözeten bir diyalog anlayışının geliştirilmesi ve yapıcı ve istikrarlı işbirliğinin inşası” şeklinde özetledi.

Bu çerçevede, Japonya’da güçlü liderlik olgusunun Çin’le ilişkilerin yeniden geliştirilmesindeki rolü, Japonya’da gündemin önemli konularından biri olarak görülüyor.

Takaichi’nin Pazartesi günkü açıkmalarının, Kasım ayında Shenzhen’de yapılacak olan  Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) toplantıları öncesinde gelmesi dikkat çekicidir.  

Bugün ise, Takaichi Çin ile ikili ilişkilerde gelişme sağlanması konusunda adım atmaya çalışıyor. Bu amaçla, dışişleri eski bakanlarından Pekin’e yaptığı ziyaret bu anlamda, oldukça önemlidir.

İstikrara yönelim

15 Ekim 2025’de Japonya’da tarihin en önemli meclis parti ve meclis desteğini alarak başbakanlık koltuğuna oturan ultra milliyetçi yönelimiyle tanınan Takaichi, özellikle Tayvan konusunda yaptığı açıklamalarla Çin’in tepkisini çekmişti.

Aradan geçen süre zarfında, Japonya-Çin ilişkilerinde durgunluğun bugün yerini, aktif etkileşime bırakması konusunda, Tokyo yönetiminden bir inisiyatif geliştirilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, Tokyo yönetimi, APEC sürecini Japonya-Çin ilişkilerinde normalleşme sürecinin başlangıcı olması niyetinde.

Bu siyasi niyetin bugün ortaya çıkmış olmasını sadece, APEC toplantısının Çin’de yapılacak olmasıyla ilişkilendirmek güç.

ABD faktörü

Bunun dışında, son dönemde yaşanan küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkilerinin Japonya’nın, Çin’le ilişkilerini yeniden düzenleme ihtiyacında olduğunu ortaya koyuyor.

ABD başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz Mayıs ayında Çin’e, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ise Eylül ayı sonunda, Washington’a yaptığı resmi ziyaret iki ülke ilişkileri kadar, küresel yönetim ve işbirlikleri açısından da önem taşıyor.

Bu çerçevede, ABD’nin Doğu Asya’daki en yakın müttefiki konumundaki Japonya’nın, bu gelişmeden etkilenmemesi mümkün değildir.

Geçen yıl bu dönemde küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkileri dikkate alınacak olursa, Takaichi’nin Japonya dış politikasını ABD ile paralel götürme çabasının, Japonya-Çin ilişkilerine doğrudan yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin’le ilişkiler

Japonya-Çin ilişkilerinde önceliği, hiç kuşku yok ki ekonomi oluşturuyor.

Bu durum, iki ülke arasında söz dalaşından kaynaklanan gerginlikler ve kırılganlıkların aşılmasının iki ülke siyasi moral değerlerinin artışına ve bunun ekonomi işbirliklerine olumlu olarak yansımasına yol açacağı ortadadır.

Japon başbakanı Takaichi, geçtiğimiz Pazartesi günü meclis’te yaptığı konuşmada, önceliğinin ‘ekonomi’ olduğuna değinmesi, sadece ulusal gündemle ilişkili değildir.

Ekonominin istikrara kavuşması ve kalkınmanın arzu edilebilir düzeylere erişmesinde yanı başındaki komşusu ve küresel ekonominin iki numaralı ismi olan Çin’le ilişkilerin belirleyiciliği oldukça önemlidir.

Takaichi yaptığı konuşmada, kamu-özel sektör ortak yatırımlarındaki olumlu gelişmeleri ve ücretlerde yüzde 5 oranındaki artışı örnek göstererek, Japonya ekonomisinin doğru yolda olduğu yönündeki vurgusu, bölgesel ve uluslararası ekonomi ilişkilerinde, yeni adımların atılmaması halinde sürdürülebilirliğinin kuşkulu olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.

Takaichi, ekonomide yaşanan bu gelişmeyi “sorumlu ve proaktif kamu maliyesi” kavramıyla açıklıyor. Bu sürecin yönetilebilmesi için ortaya koyduğu formülasyon ise “kararlılık, cesaret ve eylem” şeklinde ortaya çıkıyor.

Bir diğer önemli alan ise, “istikrarlı uzun dönemli yönetim”. Bu husus, hiç kuşku yok ki, akıllara Şinzo Abe dönemi politikalarını akla getiriyor.

Yönetimde sağlanacak istikrar ve ekonomik yatırımlar, Japonya’nın arzu ettiği gelişme süreçlerini ortaya koymasını sağlayacaktır.

Bu gelişmenin sağlanmasında, komşu ülke Çin’le olan ilişkilerin ise her iki alana yansıyacak etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Takaichi’nin, başbakanlık koltuğuna oturmasından itibaren, önceliğinin kamu maliyesi olduğu ortadadır.

Bunun yanı sıra, gündelik yaşamın vazgeçilmez başat konusu ve halkın geniş kesimlerini ilgilendiren “ev ekonomisi”nin rayına oturtulması amacıyla, “tüketim vergisinde indirime” gidilmesi önerisini gündeme getirmiş olması da, bir o kadar dikkat çekicidir.  

Takaichi, başbakanlığı sürecinde bir yıla yaklaşırken, Çin klasik kaynaklarına atıfla gündeme getirdiği “dünyayı yönetim, halkı koruma” şeklinde ifade edilebilecek olan bir slogan gündeme getirdi.

Takaichi’nin Japon dış politikasında özellikle, Çin’le olan ilişkilere dair yaptığı değerlendirmede öne çıkan, “ne söylenmesi gerekiyorsa, Japonya onu söylemelidir” şeklindeki sözü, bir yandan kendi özgüvenini ortaya koyarken, aynı zamanda Çin’le ilişkilerde yeni imkanların değerlendirilmesi gerektiğini akla getiriyor.

Takaichi’nin, özellikle Çin’le ilişkileri konu alan açıklamalarının Pekin’de nasıl karşılık bulacağını APEC öncesi gelişmelerde tanık olmak mümkün olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/japonya-basbakani-takaichiden-onemli-aciklamalar-important-messages-from-japanese-prime-minister-takaichi/

4 Ekim 2026 Pazar

ABD-Çin ilişkilerinde yeni dönem (mi?) / A new era in US-China relations (or not)?

Mehmet Özay                                                                                                                             04.10.2026

Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ABD’ye yaptığı ziyaretin yankıları sürüyor...

Bu ziyaret bağlamında, Çin-ABD ilişkilerinde yeni bir sürecin başladığı ortadadır.

Önce Mayıs ayında Donal Trump’ın Pekin ziyareti, ardından Eylül ayı sonunda Şi Cinping’in Washington ziyareti iki ülke ikili ilişkilerinde yeniden yapılandırılması yönünde bir ‘siyasi niyetin’ olduğunu ortaya koyuyor.

Anlama

Başkan Şi Cinping’in 23-25 Eylül günlerinde, ABD başkenti Washington’a yaptığı üç günlük ziyaret, özellikle son on yılda tedirci olarak gerginleşen iki ülke ilişkilerinin adına, ‘ötekini anlama’ şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz bir sürece getirmiş durumdadır.

Kimi gözlemciler bu gelişmeyi, ABD’nin Çin karşısında teslimiyetçiliğine yorarak, bu süreci küresel güç deviniminde ivmenin Çin’e doğru evrilmesi yönündeki yaklaşımları, ABD yönetiminin gizli/açık onayladığı şeklinde sunuluyor.

Acaba durum böyle mi?

Semboller ve siyaset

ABD başkanı Donald Trump’ın gayet nadir bir uygulama olarak bir yabancı devlet başkanının havalimanında karşılamasının, sıradan bir nezaketin ötesinde iki likedir ve iki ülkenin birbirine bakışında nelerin değişmekte olduğuna dair sembolik bir önemi ortaya koyuyor.

Kaynaklar, bu yönde bir talebin Şi Cinping tarafından geldiğini ve böylesi bir karşılamanın “siyasal olarak” onun için oldukça önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Bu ‘siyasal’dan kasıt ise, 26-29 Ekim günlerinde yapılacak olan, Komünist Partisi 5. Merkez Komite Toplantısı (Plenum)’dur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Şi Cinping, küresel lider ABD’nin başkanı tarafından, uçağından iner inmez karşılanmasının, Çin’de siyasal rejimin ve bu rejimin sağlık derecesine etkisini hesapladığına işaret ediyor.

Ancak, buradan hareketle, sadece Şi Cinping istediği için, Trump gibi bir liderin buna, öylesine bir ‘evet’ diyerek kabul edeceğini düşünmek ise yanlıştır.

Temel nedeni, Trump’ın sadece tekil bir siyasetçi olarak kendi yaklaşımını değil, bundan daha da ötesi, siyasal yaşamı boyunca ortaya koymaya çalıştığı üzere, ‘Amerikalılık’ olgusuyla çelişen bir yönü olacaktır.

Başkan Trump, velev ki, Şi Cinping’den gelen böylesi bir talebi kabul etmiş gözükse de, yine tekrar ederek söylemek isterim ki, bunun ötesinde bir siyasal yaklaşımın biçimlenmekte olduğuna dair gelişmenin bir açılımı olarak da görmek gerekir.

Bu noktada, olağandışı bir diğer gelişme, dört ay aralıkla iki liderin ziyaretlerini gerçekleştirmiş olmalarıdır...

Yani, geçtiğimiz Mayıs ayında Donald Trump’ın Pekin ziyaretinin ardından, Eylül ayı sonunda Şi Cinping Washington’a gelmiş bulunuyor.

Bir benzerlik var mı?

Gözlemcilerin iki ülke ilişkilerinde bugüne kadar görülmemiş olarak nitelendirdikleri bu açılım, kanımca 1970’lerin başlarında ABD’nin, Çin’in kapılarını dünyaya açma sürecine benzerliğiyle dikkat çekiyor.

Bununla kastım, ABD-Çin küresel rekabetinde son otuz yılda Çin’in aldığı mesafe dudak uçuklatırken, bu sürecin başlangıcının, ABD tarafından alınan kararla atılmış olmasını unutmamak gerekiyor.

Bugün gelinen süreçte, iki ülkenin rakip haline gelmiş, -veya en azından öyle gözüküyor olmasını, iki ülke devlet başkanlarının son dört içerisinde karşılıklı resmi ziyaretlerinin, küresel sistemin yeniden yapılandırılmasına matuf bir girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bu durum, küresel güç etkileşiminde öne çıkan ve diğer bölgeleri ve ülkeleri, belirlilik -hiç kuşku yok ki daha çok, belirsizliklerle karşı karşıya bırakan son on yıllık gelişmelerin, yeni bir evreye doğru yönelmekte olduğunun işaretidir.

Akıllar net mi?

Semboller üzerinden yapılan bu değerlendirmenin öte yanında, reel bir anlaşma sürecinin gündeme gelip gelmediği meselesinde akıllar pek net değil.

Bu durumu, doğal kabul etmek gerekir.

Nihayetinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan veya Asya-Pasifik’deki bağlamıyla söyleyecek olursak, Pasifik Savaşı’ndan bu yana, küresel sistemin tasarımcısı olan ABD’nin, son otuz yılda küresel kalkınmanın motoru konumundaki Çin’le karşılaşmasının doğurduğu gerilimin boyutu, hiç kuşku yok ki, önemine kuşku olmasa da, sadece birkaç görüşme süreciyle ile hâl yoluna konulabilecek gibi değildir.

Bunun böyle olmadığını, ABD Başkanı Trump, önce birinci başkanlık döneminde gizli/açık ve ikinci başkanlık döneminin ilk gününden itibaren ise kasıtlı ve bilinçli olarak sergilediği, diğer konular bir yana, gümrük tarifeleri konusundaki politikaları ile ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada, ABD ve Çin arasındaki gerilimin küresel sistemde gerilimleri ortadan kaldırmaya yönelik bir sürece girebilmesi için, daha çok etkileşime ihtiyaç olduğu bir gerçektir.

Bununla birlikte, ABD ve Çin arasında temel meseleler henüz masa başında onaylanmayı beklerken, karşılıklı güvensizlik olgusunun etkisine yapılan vurgu önemlidir.

Buna kuşku yok...

Ancak, yukarıda değindim, 1970’lerin başındaki gelişmeyi hatırlayacak olursak, Çin’in kapılarını küresel gelişmelere açması sürecinde acaba, o dönem ABD ve Çin yönetimleri arasında güven unsuru ne boyuttaydı?

Elbette, iki dönemi birbirinden ayıran temel unsurlar var. Bunu, yadsımıyorum.

Ancak, “güven” sorunuyla ilgili gelişmeleri her daim dikkate almamızı sağlayacak temel bir duruşun olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

Örneğin, bunların başında, 1970’lerin ortalarından itibaren, ABD ve küresel kapitalizmin gölgesinde küresel açılımını tedrici olarak ortaya koyan bir Çin vardı.

Yani, her türünden dış sermayeye, yatırıma, know-how’a vb. muhtaç bir Çin vardı.

Bugün ise, ABD’ye, açıktan açığa kafa tutmamakla birlikte, “küresel rekabetçi bir devlet olarak varım” söylemini gündeme taşıyan bir Çin’le karşı karşıyayız.

Başta, Çin resmi medyası olmak üzere, iki ülke ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı gündeme getiriliyor.

Bu “stratejik istikrar”ın konsolide edilmesi ve/ya buna bir başka sıfat eklenerek “inşacı” (constructive) denilmek suretiyle ortaya yeni bir yol haritası konuluyor.

Anlaşılan o ki, ortada herhangi kayda değer bir anlaşma maddeleri zinciri olmamasına rağmen, en azından, sembolik açılımlar ve verilen demeçler iki ülke ikili ilişkilerinin ‘çatışmaya yanaşmama’ yönünde bir yönelim sergilemekte olduğudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-cin-iliskilerinde-yeni-donem-mi-a-new-era-in-us-china-relations-or-not/

1 Ekim 2026 Perşembe

“Menegaskan Selat Malaka...”

Mehmet Özay                                                                                                                             26.09.2026

TANJUNG PINANG, 26 September 2026 — Perhelatan International Conference on the Strait of Malacca (ICSM 2026) yang diselenggarakan oleh Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI) menghadirkan perspektif akademis mendalam mengenai masa depan tata kelola maritim kawasan. Cendekiawan, sejarawan, dan sosiolog, Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay, dalam pemaparannya, menekankan pentingnya merevisi cara pandang dunia terhadap Selat Malaka. Menurutnya, Selat Malaka tidak boleh sekadar dipandang melalui kacamata geopolitik sempit atau titik sumbat (choke point) perdagangan semata, melainkan sebagai ruang bertemunya kebudayaan, kearifan lokal, dan peradaban dunia.

Dalam forum internasional bertema "Assessing the Future of the Strait of Malacca: IMO Global Regulations, Blue Economy, and the Existence of Marine and Coastal Indigenous Peoples". Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay adalah seorang sejarawan, sosiolog, dan akademisi asal Turki yang mengajar serta meneliti di International Institute of Islamic Thought and Civilization (ISTAC-IIUM), Kuala Lumpur, Malaysia. Menyelesaikan pendidikan doktoralnya (S3) dalam bidang Sosiologi Agama di Marmara University, Istanbul, Dr. Özay dikenal luas atas kontribusinya dalam mengkaji peradaban Dunia Melayu, sejarah Nusantara, serta relasi historis, geopolitik, dan kebudayaan antara wilayah Samudra Hindia dan Kesultanan Utsmaniyah. Sebagai pengarang buku terkemuka seperti Açe Darüsselam Sultanlığı (2018), ia aktif meneliti dinamika sejarah sosial, modernisasi, dan hubungan internasional masyarakat Muslim. Selain menjadi peneliti dan penulis produktif di berbagai media internasional dan nasional (seperti Politics Today dan Waspada), Dr. Özay juga kerap memberikan kuliah umum di berbagai perguruan tinggi terkemuka di Indonesia, termasuk di Universitas Sumatera Utara (USU) Medan dan UIN Sumatera Utara.

Membuka paparannya, Dr. Özay membagikan pengalaman personalnya tumbuh di Paşabahçe, sebuah kota di tepi Selat Bosphorus, Istanbul. Pengalaman hidup di kawasan selat strategis dunia memberinya pemahaman mendalam tentang dua sisi kehidupan selat: sebagai ruang hidup yang damai sekaligus wilayah dengan dinamika lalu lintas laut yang sangat padat dan rentan bahaya. Mengaitkan pengalaman Bosphorus dengan Selat Malaka, Dr. Özay menyoroti kebiasaan literatur maritim global yang cenderung repetitif dengan menjuluki selat-selat strategis dunia, seperti Suez, Panama, Bosphorus, hingga Phillips Channel di Selat Malaka, hanya sebagai choke points atau jalur transit semata.

"Bagi ekonom, Selat Malaka mungkin hanya dihitung dari data kapal pembawa minyak, gas cair, atau komoditas kargo. Namun, bagi ilmu peradaban, Selat Malaka adalah ekosistem manusia dan alam yang kaya akan dimensi keagamaan, filosofis, serta kearifan masyarakat adat (indigenous knowledge). Selat Malaka adalah pusat pertemuan budaya dan peradaban yang dibentuk oleh keberagaman masyarakat dari masa ke masa," papar Dr. Özay.

 

Di tengah era "ultra-globalisasi" yang dipenuhi ketidakpastian politik dan konflik global—seperti yang terlihat pada dampak perang terhadap rantai pasok pangan dan energi dunia—Dr. Özay menegaskan bahwa isu keamanan di Selat Malaka harus dimaknai secara luas. Keamanan tidak hanya mencakup keselamatan kapal yang melintas, tetapi juga perlindungan terhadap masyarakat desa di wilayah pesisir, ekosistem laut, hingga hutan hujan di sekitarnya.

Ia mengusulkan agar para pembuat kebijakan, akademisi, dan pelaku industri tidak terjebak dalam wacana geopolitik berbasis kekuasaan (power-oriented) yang didorong oleh kekuatan-kekuatan besar dunia. Sebaliknya, pendekatan berbasis kearifan (wisdom-based approach) dan dimensi intelektual universal harus diprioritaskan.

Mengutip karya-karya sejarawan dan pemikir besar, mulai dari Fernand Braudel, Marco Polo, Tome Pires, Ibn Battuta, Zheng He, hingga pemikir kontemporer seperti Prof. Syed Muhammad Naquib al-Attas dan Tuanku Luckman Sinar, Dr. Özay menguraikan bagaimana sejarah mencatat kawasan Selat Malaka sebagai ruang interaksi yang damai.

"Masyarakat Melayu secara historis dan ontologis memiliki tradisi keterbukaan dan perdamaian. Sebagaimana ditelaah oleh almarhum Tuanku Luckman Sinar, archetype masyarakat Melayu berakar pada nilai-nilai kemanusiaan universal yang senantiasa menyambut kehadiran 'pihak lain' (the others) secara harmonis dan inklusif," jelasnya.

Dr. Özay mencontohkan jejak peradaban seperti Samudra Pasai yang tumbuh menjadi pusat ilmu pengetahuan dan perdagangan, serta toleransi berdampingan yang harmonis di pesisir Nusantara sebagai bukti sejarah bahwa tata kelola di Selat Malaka dibangun atas dasar nilai-nilai kebudayaan yang konstruktif, bukan destruktif.

Menutup pemaparannya, Dr. Özay merekomendasikan agar pemerintah dan pemimpin di kawasan Selat Malaka mengadopsi prinsip "surviving together" (bertahan bersama) dalam menghadapi tantangan zaman. Mengambil keteladanan dari pemikiran al-Farabi dan al-Ghazali dalam Nasihat al-Muluk, ia mengingatkan pentingnya kualitas moral dan kemampuan diplomasi bagi para pemimpin untuk menghindari konflik.

"Di tengah ketidakpastian global, negara-negara dan masyarakat Melayu di kawasan Selat Malaka dapat memberikan respons strategis melalui dimensi epistemologis dan filosofis mereka: yaitu dengan konsisten mengedepankan tindakan damai, menjaga keamanan, serta merawat ekosistem hidup secara berkelanjutan," pungkas Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay.

Penyampaian Dr. Mehmet Özay ini memperkaya landasan akademis bagi Resolusi dan Rekomendasi Kebijakan yang dirumuskan dalam ICSM 2026, mempertegas komitmen ISMI dalam mengawal kedaulatan, kebudayaan, dan kesejahteraan kawasan Selat Malaka.

Panitia Pengarah ICSM 2026 / Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI)

https://melayu.us/pubs/detail/icsm-2026-assoc-prof-dr-mehmet-ozay-menegaskan-selat-malaka-bukan-sekadar-koridor-transit-melainkan-ruang-peradaban-global-dan-pusat-kearifan-lokal

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/menegaskan-selat-malaka/

Papa’nın Fransa’ya dönüşü: Din ve Avrupa (2) / The Pope’s Return to France: Religion and Europe (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             01.10.2026

Papa 14. Leo’nun, geçen hafta Fransa’ya yaptığı ziyaret sadece, Katolik dünyasında değil, genel itibarıyla küresel çapta yaptığı yankıyla dikkat çekiyor.

Bu yankının temel nedeni, Fransa gibi laikliğiyle öne çıkan bir ülkeyi, uzun bir aradan sonra bir Papa’nın ziyaret etmesi ve bu ziyaretin içeriğinden kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, bu gelişmenin hem Fransa ve Katolik dünyasında ve hem de, küresel boyutta dikkat çekmesinin, içinde bulunduğumuz şartlarla ilintili olduğunu ileri sürüyorum.

Özellikle, “belirsizlikler çağı” olarak adlandırılan ve bu olgunun her daim yinelenmesiyle, küresel toplumda belirsizlikten karamsarlığa doğru evrilen, gizli/açık bir sürecin yaşanıyor olmasının etkisini  göz ardı etmemek gerekir.

Öyle ki, Papa 14. Leo’nun ziyaret süreci, içeriği ve bağlamı ile Fransa kamuoyunun bu gelişmelere verdiği tepkilerin, olan biteni anlamamıza yardımcı olacaktır.

Bu çerçevede, söz konusu bu gelişmeyi anlama çabasının, önemli olduğunu düşünüyorum.

Geri dönen ‘Din’

Uluslararası medyada konuyla ilgili haberlere kısaca göz atıldığında, “Din, geri mi dönüyor?” ve benzeri başlıklarla karşılaşılıyor.

Bu yaklaşıma, şaşırmamak gerekir...

Söz konusu bu ziyaretin içeriğine ve çerçevesine bakıldığında, “Din’in, Katolik dünyasının en güçlü figürü olan Papa vasıtasıyla Fransa gibi bir ülkeye geri dönüşüne kuşku yok.

Buna ister, sembolik diyelim, ister tepkisel ortada anlaşılmaya ve analiz edilmeye değer bir  süreç bulunuyor.

Ve bu durum bizi, gelişmeleri Din Sosyolojisi bağlamında değerlendirmeye sevk ediyor.

Bu hususa, bir önceki yazıda kısaca değinmiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında sekülerlikten sekülerlik karşıtına yönelin paradigma değişimi bağlamında hatırlatmada bulunmuştum.

Uluslararası medyanın, Papa 14. Leo’nun Fransa ziyaretine dair, “Din’in geri dönüyor” oluşuna dair sorgulayıcı yaklaşımının ardında, tarihsel gelişmelerin tezatlığı ve buna dayalı bir karşılaştırma çabasının olduğu görülür.

Nedir bu tarihsel karşılaştırma?

18. yüzyıl ikinci yarısı, -belki de, ondan birkaç yüzyıl önce başlayan ve özellikle, Fransa’da yaşanan gelişmelerin nihai bir souncu olarak, değişim olgusunun kendini toplumsal değişimi ‘devrim’le ifade etme imkânı bulduğu bir dönemdir.

Devrimle açığa çıkan gelişme, kabaca söylemek gerekirse, Fransız monarşisine ve Katolik Kilise’sine yönelik bir halk ayaklanması olan Fransız Devrimi sürecinde, sayısı yüzlerle ifade edilen din adamının hayatlarını, kilisenin maddi gücünü ve manevi yapılaşmasını önemli ölçüde yitirmesidir.

Yeni bir sosyoloji (mi?)

Din’in Fransa’ya yeniden dönüşü olgusunu güçlü kılan unsurların başında, bu yaşananların Papa 14. Leo’nun ortaya koyduğu sıradan bir ziyaret olmadığı aksine, devlet başkanından bir kasabadaki yeni ihtida etmiş bir Katolik Hıristiyan’ı ziyarete, devlet erkanı ve misyon şefleriyle toplantıdan gençlerle buluşmaya değin uzanan, gayet önemli sosyolojik alanlara temas eden bir ziyaret olmasıdır.

Bu buluşmaların, bir bölümünün ya da çoğunluğunun diplomatik içerikli, nezaketen gerçekleşmiş, önceden plânlanmış ve bu anlamda, palyatif olarak adlandırılabilecek bir yapıda olsa bile, Fransa gibi bir ülkede, din olgusunun toplumsal gerçekliğin odağında cesurca ortaya konulduğu ortadadır.

Umutla dönüş

Papa 14. Leo’nun Fransa ziyaretinde, medya sorumlusu olan Başpapaz (Archbishop) Celsetino Migliore verdiği demeçte, “Fransa’da Hıristiyanlığın yeniden keşfi” olgusunu gündeme getiriyor.

Ve bunun ötesinde, bu ziyaretin Fransa özelinde olmakla birlikte, “tereddüt içerisindeki Avrupa”ya yönelik önemli bir mesaj olduğuna dikkat çekiyor.

Bu iki kavram üzerinden gelişmeyi anlamaya çalıştığımızda, klasik bağlamda bir ‘dini uyanış’ olgusu kadar, dini yapının -bu örnekte, Katolik Kilisesi’nin ve Papa’nın “tereddüt içerisindeki Avrupa halklarına” yönelik din-eksenli bir umut aşılama yaklaşımı ortaya koydukları görülmektedir. 

Papa 14. Leo’nun ziyaretinin Fransa toplumu için ne anlama geldiği konusunda yapılan kamuoyu yoklaması, “tereddüt içerisindeki Avrupa” olgusuna açıklık getirmemize imkân tanıyan bir boyutuyla ortaya çıkıyor.

Öyle ki, -şayet veriler doğruysa- ankete katılanların yüzde 80’i aşkını, Papa 14. Leo hakkında olumlu kanaate sahip oldukları yönündedir.

Tabii, “olumlu kanaatten kasıt nedir?” sorusu, doğal olarak akla gelmiyor değil.

Ancak, bu kadarıyla bile olsa, halkının yüzde 29’unun kendisini Katolik Hıristiyan kabul ettiği bir Fransa toplumunda, yüzde 80’i aşkın bir oranda kitlenin Papa hakkında olumlu kanaate sahip oluşunu sıradan bir sempati ile izah da güç gözüküyor.

Nihayetinde, karşımızda güçlü laik temellere sahip ve bunu, örneğin sosyal politikalar bağlamında ortaya koymaktan çekinmeyen bir ülkenin oluşu ile Giriş’te dile getirdiğim üzere, yaşanmakta olan “belirsizlikler çağı” ve “tereddüt içerisindeki bir Avrupa” gerçekliğini önemsemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/papanin-fransaya-donusu-din-ve-avrupa-2-the-popes-return-to-france-religion-and-europe-2/

28 Eylül 2026 Pazartesi

Papa’nın Fransa’ya dönüşü: Din ve Avrupa / The Pope’s Return to France: Religion and Europe

Mehmet Özay                                                                                                                             28.09.2026

Papa 14. Leo’nun Fransa’ya yaptığı ziyaret, tarihi bir anlam ifade ediyor.

Niçin Fransa, niçin tarih?

Fransa, modernleşmenin ve laikliğin merkezidir. Bu keskin ifadeyi, tarihte bıraktığı derin izlere dayanarak ifade ediyorum.

Yoksa, Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın ürettiği sekülerliklerin farkındayız.

Ancak,  Fransa’da yaşananlar, genel itibarıyla söylemek gerekirse, paradigma olarak farklılıkları içinde barındırır.

Bu anlamda, Fransa’da yer bulan laikliğin, kendine has boyutları olduğunu unutmadan, “Fransa, Batı Avrupa modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin dinamiğidir” demek, yanlış olmayacaktır.

Adına, “Aydınlanma” denilen ve Batı Avrupa’nın değişik bölgelerinde yaşaman tecrübe, Avrupa’yı dönüştürme gücünü içinde barındırmıştır.

Özellikle bu felsefi, düşünsel yönelimin önemli araçlarından biri olarak “hümanizma” denilen akımın Hollanda’da doğmasına rağmen, Fransa yaşattığı 1789 yılındaki Devrim’le, adını modern dönemin vazgeçilmez bir öncüsü olarak sadece, Avrupa kıtasında değil, diğer kıtalarda da adından söz ettirmiştir.

Ve, bu etkinin devam etmediği söylenemez...

Bugün, Papa 14. Leo’nun, Fransa’ya yaptığı gezi bağlamında yaşananları ise, Papa’nın dönüşü başlığıyla gündeme getirirken, modern ulus-devlet döneminde bir Papa’nın ilk kez Fransa topraklarına ayak basması anlamında, somut bir dönüş olarak kullanıyorum.

Elbette, bu somut ziyaretin önemli bir anlamı var.

Ve Papa 14. Leo, Katolisizm öğretisini yeniden yayma ve tanıtma amacıyla dört gün boyunca, Fransa’da ziyaretler yapacağını zaten ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, bu olgusal durumun, sembolik boyutu da, bir o kadar ‘gerçek’lik olarak karşımızda duruyor.

Kutsal’ın dönüşü

O da, ‘Kutsal’ın Fransa’ya dönüşüdür...

Alanında uzman ve tanınmış bir Din Sosyologu olan Peter Berger’in, 1969 yılında yayımladığı meşhur kitabının adı “Kutsal Şemsiye”dir.

Bir dönem, klasik sekülerleşme tezinin önde gelen isimlerinden olan Berger, gözlerini sadece Kıta Avrupası’na değil, ötelere çevirmek suretiyle, çeşitli toplumlarda, ‘Kutsal’ın varlığının toplumsal süreçlerde karşılaşmasıyla, yeni bir paradigma olarak sekülerleşme karşıtı olarak da adlandırılabilecek, bir dini-sosyolojik boyutu ortaya koyuyordu.

Papa Leo’nun ziyaret mekânları arasında, yine sembolik ve gerçeklik olarak adlandırılmayı hak eden tarihi bir mekân bulunuyordu.

O da, Bernadette Soubirous adlı bir inanan Katolik kadının 1858 yılında Pirene Dağları’nın eteklerindeki Tarbes-Lourdes adlı kasabadaki bir mağarada ki, bugün, ‘Gave de Pau’ olarak adlandırılıyor, Hz. Meryem’in silüetini gördüğü ifade edilen yerdi.

Mekan ve kutsallık

Aslında, bu ziyaret bir ‘hac ziyareti’dir, Katolik inananlar için.

Ve Papa Leo, Katolik Hıristiyanlığın ruhani lideri olarak, sıradan Katolik inananların yaptığı gibi hac ziyaretini yaptı.

Bu durum, karşımıza sıradan bir mekân’ın nasıl kutsallaştırıldığına dair gayet açık bir örnek ortaya koyar.

Adı geçen mağarayı yani, Gave de Pau’yu, diğer benzeri maddi mağaralardan ayıran, orada yaşanmış, tanık olunmuş, hissedilmiş vb. hallerle örtüştürülmesidir.

Papa’nın, binlerce inanan Katoliğin eşliğinde mağaraya gelişi, -artık kendisine, ‘azizlik’ unvanı verilmiş olan- Bernadette’nin, Hz. Meryem silüetini gördüğü mekânda, ‘kutsal ve sembolik’ içeriklere sahip edimleriyle 168 yıl sonra aynı maneviyatçı iklimin Katolik inananlar arasında yaşanmasına neden oldu.

Su ve arınma

Neydi, bu edimler?

Mağara’nın duvarına dokunması, mağara duvarından sızan pınardan çıkan suyu içmesi...

Bunu yapmasına sebep, 1858 yılında Bernadette’nin gördüğü silüetin kendisine, “Git, şu pınardan iç ve yıkan” demesidir.

Su, bir maddi olgu olmanın ötesinde ve dışında, bir anlam ifade eder dinler için.

Bu dinler, vahyi olsun veya tıpkı, Doğu Asya’da karşılaşılan ve ‘kültürel içerikli’ olduğu belirtilen dünyevi dinler olsun su’yu kutsal addeder.

Su, sadece maddi kirlerden arınmanın değil bunun ötesinde, manevi kirlerden arınmanın aracıdır. Su’yu kutsal yapan da budur aslında...

Papa 14. Leo’nun ziyaretinde, Hz. Meryem heykeli önünde yaptığı konuşmada, hitap ettiği kişi hiç kuşku yok ki, “Hz. Meryem’dir”.

Ancak, bu duasında bazı özellikler var ki, yine söylemi, söylemin gönderme yaptığı alanları Kutsal şemsiyesi içine alır kasıtlı ve bilinçli olarak...

Papa 14. Leo’nun duasında dikkat çeken ilk husus, dini yerelleştirme, dini yerel figürlerle açıklama, anlama ve Katolik inananları bu anlama sürecine davettir.

Böylece, yerel toplumu bu kutsal atmosfere çekme, davet etme işlevini de yerine getirmesini sağlayacak şekilde, ‘Aziz Bernadette’yi “alçakgönüllü bir Fransız kızı” olarak tanımlamasıdır.

Burada yerelden kasıt, hiç kuşku yok ki, öncelikle Tarbes-Lourdes şehridir. Ve ardından, tüm Fransa’dır...

Kutsal’a davetin bir diğer ögesi olarak, Papa’nın duasında ortaya koyduğu unsurlardır. Kardeşlik, ahenk (harmoni), ahenkli toplum, şiddet ve kinden arındırma, herkesin bir aile sahibi olması, herkesin yaşamını barış içerisinde geçirmesi -ki, bunu en başta, bireylerin hayatlarını idare ettirecek bir iş ve meşguliyeti olarak anlamak gerekir-; toplumun en dezavatajlı, en yoksul ve yoksun kesimlerinin desteklenmesi; ülkenin, yani Fransa’nın ortaya çıkan tüm meydan okumalara anlamlı cevaplar üretebilecek ve topluma, ‘ortak iyilik’ olgusu çerçevesinde hizmet edecek bilge liderlerce yönetilmesi...

Tüm bu sosyo-ekonomik olguları sıradan bir siyasetçi, bir ekonomist, bir sosyologdan duymak mümkündür. Ancak, bir Papa’nın ağzından bir duada zikredilen bu sosyolojik olgular maddi alemin ötesine taşınır ve Kutsal’la bütünleştirilerek inananlara geri sunulur.

Papa 14. Leo’nun duasıyla yaptığı da, tastamam budur aslında.

Papa 14. Leo’nun Fransa’ya dönüşü, yaşadığımız modern dönemde bir ilk olmasıyla dikkat çekerken, bu durum, dünyada ‘laikliğiyle’ tanınan Fransa’ya ve Fransız toplumuna ‘Katolik köklerini’ yeniden hatırlatan Kutsal bir içeriğe sahip.

Peter Berger’in Kutsal Şemsiye’si, aradan geçen neredeyse altmış yıl sonra laikliğin merkezi Fransa’ya ulaşmış gözüküyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/papanin-fransaya-donusu-din-ve-avrupa-the-popes-return-to-france-religion-and-europe/

26 Eylül 2026 Cumartesi

Saffet Bey ve Anthony Reid: Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin anlaşılması sorunu / Saffet Bey and Anthony Reid: The problem of understanding relations between the Malay world and the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                             26.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin başlangıcını oluşturan ve tarihi bir vak’a olarak bize aktarılan, “iki gemi” olgusuna dair Saffet Bey’in ve Anthony Reid’in makalelerini karşılaştırmaları olarak değerlendirmeye devam ediyorum.

Bir önceki yazıda, Saffet Bey’in konuyla ilgili kaleme aldığı ve iki makale halinde yayınladığı çalışmasına dair yaklaşımımı büyük ölçüde tamamlamıştım.[1]

Bu yazıda, Reid’in makalesinin özellikle, Saffet Bey’den alıntı yaptığı, gizli/açık referansta bulunduğu bölümler bağlamında genel bir değerlendirmede bulunacağım.

Varsayımlar gerçekliği(!)

Reid, bu noktada tespit edebildiğim kadarıyla makalesinde, on yedi varsayım cümlesi kullanıyor.

Bu durum, Reid’in, Saffet Bey’den alıntı yaptığı bölümlerin konuyla ilgili kesin bilgi vermediğini ortaya koyuyor.

Bunun yanı sıra, Reid, bu hususları kesin veriye dayandıracak bir girişimde de bulunmadığını gösteriyor.

Bununla birlikte, Reid, makalesinin sonunda önemli bazı açıklamalarda bulunuyor.

Öyle ki, ‘Ek’ bölümünde, Leiden’da yayınlanan Encyclopedia of Islam’ın I. Cildinde s. 743’deki ‘Atjeh’ maddesine ve Safffet Bey’in makalesinin ikinci bölümüne (678-683)  ‘değerlendirme’ yapıyor.

Burada, ilgili ‘Atjeh’ maddesinin yazımında bir tarih dönüştürme konusunda ‘hata yapıldığına’ dikkat çekiyor.

Ardından, Saffet Bey’in makalesini kendisinin “nasıl anladığına” dair bir açıklama yapıyor.

Buna göre, adını daha önce zikrettiğim Salih Özbaran ve dönemin önemli oryantalistlerinden olan Bernard Lewis’in söz konusu metnin çevrilmesindeki katkılarına değiniyor.

Ancak, bu iki ismin Saffet Bey’in iki makalesini tümüyle mi İngilizce’ye çevirdikleri yoksa, bu iki makalenin ana noktalarını ele alan bir özeti mi, Reid’le paylaştıklarını söylemek biraz güç.

Önemli değerlendirmeler

En azından, Reid, çalışmasının son üç sayfasında özet olarak konuyu değerlendiriyor.

Bu noktada, Saffet Bey’i, “deniz tarihçisi” olarak tanıtan Reid, Saffet Bey’in makalesinin “akademik bir bağlamda yazılmadığını” da eleştiri olarak ortaya koyuyor.[2]

Reid, Saffet Bey’in, “Açeli elçilenin İstanbul’da yabancı elçilere tahsis edilen bir yerde kaldığını” söylediğine değiniyor.[3]

Oysa, Saffet Bey, bir bilinmeze yani, Açeli elçilerin Sultan 2. Selim tarafından ‘bir tarihi şans’ üzere görülmeleri üzerine, İstanbul’da geçirdikleri birkaç yılda nasıl ve nerede yaşadıklarına açıklık getirmek adına, genel bir bilgiyi paylaşıyor o kadar.

O bilgi de, Osmanlı başkentine gelen yabancı elçilerin ki, özellikle de, Müslüman elçilerin, “Fatih yakınlarında ayrıca bir ‘Elçi Misafirhanesi’”nde kaldıkları yönündedir.

Bu durum, Açeli elçilerin Fatih yakınlarındaki elçi misafirhanesi’nde kaldıkları anlamına gelmiyor.

Kaldı ki, burada kalabilecek olan elçilerin Osmanlı bürokrasisinin ilgili kanallarınca tanınmış, kaydı tutulmuş ve hatta, saray ile irtibata geçilerek vezir, vezir-i azam veya dönemin sultanıyla görüşmeleri konusunda girişimler başlatılmış olsa gerek!

Ancak, bu süreçlere dair elimizde herhangi bir veri yok maalesef.

Kılıç, kalkan

Reid, Saffet Bey’in Katip Çelebi’nin ‘Cihannüma’ ve Ebu Bekir Dimişki’nin ‘Coğraf’ kitaplarına atıfla Açe’den çok az bahsettiklerine gönderme yapıyor. Bu da, Açelilerin “çok iyi savaşçı oldukları ve silah ve kılınç yapmayı Türklerden öğrendikleri”dir.[4]

Saffet Bey’in metnine baktığımızda bu alıntının tam ifadesi şöyle olduğu görülür: “... Açelilerin çenkçi olduklarını, top dökmeyi; kılıç, mızrak tutmayı bildiklerini bunları hep Türklerden öğrendikleri ...”[5]

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Açeliler, sadece silah ve kılınç yapmayı değil, “mızrağın nasıl tutulacağını” dahi Türklerden öğrenmiştir!

Saffet Bey, bu cümlelerinin devamında şunu da söylüyor: “... bundan on yıl, sonra miladın 1579 Hicri 986. yılında Menluyis(!) denilen bir Portekiz amiralinin on iki gemilik filosuyla bunları fena halde bozduğunu ve yüz gemi kadar kayıp ettiklerini söylüyor ...”[6]

Ancak, Reid, bu hususa değinip, Açelilerin Türklerden kılıç kalkan kulanmayı ne de top dökmeyi öğrenmelerinin denizci Portekizliler karşısında pek de işe yaramadığını söylemiyor.

Ayrıca, burada adı geçen Portekiz amirali, ‘Dom Luís de Ataíde’ olmalıdır.

Reid, Saffet Bey’in makalesinden son olarak, Açeli Raca’ya atıfla Açe’ye gelen iki gemi ile bir Türk elçisi ki adı Seyyid el-Kemal’e gönderme yapıyor.[7]

Mit, gerçeklik ve iki Türk tarihçisi

Bunun ardından, “iki Türk tarihçisinin Saffet Bey’in makalesinden hareketle konuyu yeniden gündeme getirdiklerini söylüyor. Bu tarihçiler İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve ikincisi İsmail Hakkı Danişmend.

Ancak, Reid, burada ilginç bir yorumda bulunarak Saffet Bey’in metninin diğer yazarlar, yani yukarıda zikredilen yazarlar için “tarihi gerçek” (become fact) olduğu hipotezini gündeme getiriyor.

Reid, şöyle özetliyor: Uzunçarşılı, çalışmasında sadece bir paragraf ile yer vererek, nihayetinde Sumatra’ya “iki gemi”nin gittiğini; Danişmend ise, Sultan 2. Selim’in name-i humayununda da zikredilen tüm filonun yani, topla 21 geminin Sumatra’ya gittiğini söylüyor” diyor.

Reid, Osmanlı tarihçilerinin içinde bulundukları durumu özetliyor bu kısa açıklamasıyla...

Aslında, bu yazı dizisinin başından bu yana ortaya koymaya çalıştığım husus tam da, bu ve bunun bizzat Anthony Reid tarafından tekrarlanmış olduğunu ileri sürüyorum.

Konuyla ilgilenen günümüz Türk yazarlarının, neyi nasıl anlattıklarına dair verileri bu yazı dizisinde gündeme getirmedim.

Sadece, Saffet Bey’in metnini inceleme konusu yaparak, “iki gemi” olgusunun nasıl olup da Güneydoğu Asya ve Açe tarihçisi unvanına sahip olan Anthony Reid tarafından bugüne kadar detaylı inceleme konusu yapılmadan, 1969 yılındaki makalesinde ortaya koyduğu şekliyde diğer çalışmalarına konuyu aksettirdiğidir.

Sebep

Reid’in, 1969 yılında yayınlanan makalesini, bir örnek çalışma olarak ele almamın temel sebebi, ortaya konulan söylemin bugüne kadar tartışılmamış olması ve Reid sonrası diğer ilgili sosyal bilimciler tarafından tekrara konu olmasıdır.

Bununla kastım, bölge tarihçisi olması hasebiyle Anthony Reid’in çalışmalarının, söylemlerinin birer ‘norm’ veya ‘gerçeklik’ olarak algılanarak diğer araştırmacı ve yazarlarca tekrarlanmış olmasıdır.

Buna dair, erken dönem örneklerden birini vereceğim.

Reid tarafından öne sürülen, Açe ile Osmanlılar arasında daha yakın ilişkiler bulunduğuna dair tez, araştırmaları sırasında Reid'e danışan bazı genç Avustralyalı araştırmacıların çalışmalarına da yansımıştır. Reid'in konuyla ilgili yaklaşımı, bu çalışmalarda da karşılığını bulmaktadır.

Örneğin, Açe'de sanat üzerine çalışan Barbara Leight, Açe'deki Osmanlı unsurlarına —her ne kadar kısaca olsa da— değinmiştir. Yine Leight, Osmanlı kaynaklarından veya diğer kaynaklardan doğrudan, özgün ve kesin veriler toplamaksızın, bizzat Reid'den ve onun —muhtemelen— ilk dönem makalelerinden öğrendiklerini tekrar etmektedir Leight,[8] Reid'den alıntı yaparak şöyle belirtir: "Türk askeri taktiklerinin, askeri mühendisliğin ve topçuluğun Açeliler tarafından kullanılmaya devam edilmesinde Türk etkisi varlığını sürdürmüştür".

Buna ek olarak, yine Reid'in bu konudaki anlatısına atıfta bulunarak şunları kaydeder: "Reid bize, kültürel açıdan Açe'nin Batı'daki Müslüman ülkelerle yakın temasını koruduğunu anlatır. Ayrıca Arapçanın öneminden ve bu dil ile yazı sistemine dair bilginin üst sınıflar arasında yaygın olduğundan bahseder. 17. yüzyılın başlarında Açe tarafından yazılan diplomatik mektupların birçoğunun —Lancaster ile Kraliçe Elizabeth'e gönderilen mektup da dahil olmak üzere— Arapça kaleme alındığı görülmektedir. Türkiye ile olan ilişki yüzyıllar boyunca önemli görülmüştür. 1873 gibi geç bir tarihte dahi Açeliler, Hollandalıları püskürtmek amacıyla Türk askeri desteği talep etmişlerdir".[9]

Bilimsellik ve gerçeklik

Girişte dile getirdiğim üzere Reid, makalesinde Saffet Bey’in çalışmasına atıf yaparken, kurduğu 17 varsayım cümlesine rağmen, ilerleyen dönemde bu varsayımları yadsıyacak veya doğrulayacak veriler ortaya koyup koymadığı incelenmeye değerdir.

Öyle ki, bu durum, böylesi bir konuyu ilk defa ele alan genç bir akademisyen için kabul edilebilir bir mazeret şeklinde sunulabilir.

Hele hele, Anthony Reid gibi Güneydoğu Asya tarihinde son elli yılda ismini önemle zikredilen bir tarihçi ise, genç yaşlarında bu girişimi hoş görülebilir.

Ancak, Reid, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkileri bağlamında ciddi denilebilecek ilk teşebbüsünün ardından, burada elde ettiği verileri daha sonraki çalışmalarında da kullanması tarihçilik adına ne kadar hoş görülebilir, tartışmaya açılmayı bekliyor.

 “İki gemi” olgusuna açıklık getirmek amacıyla, Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerini karşılaştırmalı olarak ele almaya çalıştığım yazıların bizi getirdiği nokta bu iki ismin, tarih biliminin sınırlılıkları ile subjektif-romantik yaklaşımı ortaya koymuş olmalarıdır.

Her ne kadar, Reid, yukarıda aktardığım üzere, Saffet Bey’in ve diğer iki Türk tarihçisinin yaklaşımlarına eleştirel bir yaklaşım sergiliyormuş yaklaşımı ortaya koysa da, bunda devamlılık göstermeyerek, sonraki diğer eserlerinde konuyu tekrar edenler arasında yer almıştır.

Bu durum, maalesef Osmanlı’nın “okyanus denizciliği” bağlamında çok yönlü olarak değerlendirilmesi gereken bir konu üstün körü ele alınarak etkileri bugüne kadar devam eden kanımca, yanlış bilgi ve yanlış yorumlamalara neden olmuştur.

Bu durum bize, tarih biliminin kronolojik gelişim üzerinden değerlendirilemeyeceği gibi, kaynak çeşitliliği ve kaynakların mantıksal bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Bunların ötesinde, Saffet Bey ve Reid’in çalışmalarında ortaya koydukları görüş darlığının, disiplinlerarası ve çoklu disiplinler yaklaşımını uygulamamış olmalarından kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-bey-ve-anthony-reid-malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinin-anlasilmasi-sorunu-saffet-bey-and-anthony-reid-the-problem-of-understanding-relations-between-the-malay-world-and-the-ottoman-stat/



[1] Saffet Bey’in peşpeşe yayınladığı iki makalesi şunlardır: Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi. (604-614); Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. (678-683).

[2] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, Journal of Southeast Asian History 10 (3), s. 412 (395-414).

[3] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 413.

[4] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 413.

[5] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 681.

[6] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 681.

[7] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 414.

[8] Barbara Leight. (1983). Design Motifs in Aceh: Indian and Islamic Influences”, The Malay-Islamic World of Sumatra: Studies in Politics and Culture, (ed.: John Maxwell), Monash University, s. 5. (3-34).

[9]  Barbara Leight. (1983). A.g.m., s. 5.