4 Kasım 2026 Çarşamba

ABD’de Demokratların tsunamisi / A Democratic tsunami in the US

Mehmet Özay                                                                                                                             04.11.2026

ABD’de, 3 Kasım’da yapılan ara seçimler Demokratların büyük başarısıyla sonuçlandı...

Seçim tarihine, “Demokratların tsunamisi” olarak geçmeyi hak eden 3 Kasım seçimleri sonunda Cumhuriyetçiler, Senato’da temsil çoğunluğunu kaybetti.

Senato ve Temsilciler Meclisi’nin yanı sıra ve bazı bölgelerde valilik seçimleri olarak gündeme gelen 3 Kasım seçimlerinde, her üç alanda da Demokratlar önemli bir başarı sağladı.

Referandum

ABD kamuoyunun, dün yapılan seçimlere verdiği önem ortaya referandum atmosferinin çıkmasına neden oldu.

Amerikan kamuoyu hem, ülke içerisinde hem de, küresel çapta yapıcı olmaktan ziyade daha çok, ‘yıkıcı olarak anılmayı hak eden son iki yıllık iktidarı sürecindeki Trump politikalarına karşı büyük uyarıda bulundu.

Bu anlamda, ortaya çıkan seçim sonuçlarını, Amerikan halkının ‘sağduyusu’ olarak değerlendirmek gerekir.

Bu durum, Trump iktidarının son iki yılında, Senato ve Temsilciler Meclisi’nde önemli bir muhalefette karşı karşıya kalacağı anlamı taşıyor.

Başkan Donald Trump, seçim sonuçlarının büyük ölçüde netleşmesi üzerine yaptığı açıklamada, Demokratların 11 yıl sonra gelen seçim başarısını kutlayarak, “Sonuçları kabul ediyorum. Önümüzdeki dönemde Demokratlarla çalışacaklarını” söyledi.

Trump, bu açıklamayı yaparken, sembolik olarak da çelişkili bir mesaj vermeyi unutmadı.

Daha önce, sürekli “Önce Amerika” şapkasıyla kamuoyu önünde yer alan Trump bu sefer “Veto” yazılı sapkayla basının önüne çıktı...

Trump bu sembolik çıkışıyla, Temsilciler Meclisi ve Senato’da Demokratların ortaay koyacakları yasama süreçlerine engel olabileceğini ortaya koyuyor.

Rakamlar

435 üyeli Temsilciler Meclisi ile 100 üyeli Senato için yapılan seçimlerde, demokratlar önemli başarı kazandı. Senato için, her eyaletten iki senatör seçiliyor.

Temsilciler Meclisi temelde tüm vergi ve gelirler konuları ile başkan dahil federal bürokratların görevden alınması, çoğunluğun sağlanamaması halinde, başkan seçimi gibi alanlarda öne çıkıyor.

Senato ise, başkan tarafından sunulan tasarın ve uluslararası anlaşmaların onaylanması gibi alanlarda rol oynuyor. 

Şu ana kadar açıklanan rakamlara göre, Demokratlar senato’da 54, Cumhuriyetçiler 44 sandalye elde etti. Bunun yanı sıra, Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi’nde 228, Cumhuriyetçiler ise 139 sandalye kazandı.

Kısmi valilik seçimlerinde ise Demokratlar 27, Cumhuriyetçiler ise 20 eyalette valilik kazanmış gözüküyor.

Demokratların başarısında özellikle Texas, Kentucky, North Carolina, New Jersey, Pennyslvania, gibi eyaleterdeki sonuçlar etkili oldu.

Özellikle, Cumhuriyetçilerin kalesi olarak bilinen Texas’da 1988 yılından bu yana ilk kez Demokratlar bir senatör çıkararak, önemli bir başarıya imza attılar.

Texas’da bir diğer zafer ise valilik seçiminde ortaya çıktı. Cumhuriyetçilerin eyaletteki önemli isimlerinden Greg Abbott karşısında Demokrat aday Gina Hinojosa 36 yıl sonra ilk Demokrat vali olarak Texas’da görev yapacak.

Azınlık gücü

Dünkü seçimlerin ortaya koyduğu bir diğer gerçeklik farklı etnik yapılara mensup adayların seçimleri kazanması oldu.

Georgia eyaleti valilik seçimini Demokrat Keisha Lance Bottoms kazanırken, ilk siyahi kadın vali olarak tarihe geçti. Bu zafer aynı zamanda Geogria’da yirmi yılı aşkın Cumhuriyetçi yönetimin de sonu anlamına geliyor.

New Mexico’da ise, Deb Haaland, ilk Amerikalı yerli kadın siyasetçi olarak valilik seçimini kazandı.

Ayrıca, Michigan eyaletinde sol siyasetin öne çıkan isimlerinden kabul edilen Abdul el-Sayed, ilk Müslüman kimlikli ilk siyasetçi olarak Senato’ya seçildi.

Güçlü tepki

Demokrat Parti içerisinde liderlik krizi olarak nükseden gelişmelere rağmen, eyaletlerde adaylar ve özellikle, eski başkan Barack Obama’nın kritik çıkışları 3 Kasım seçim sonuçlarını Demokratlar lehine dönmesini sağladı.

Obama, seçim sonuçlarının netleşmesi üzerine yaptığı açıklamada,

“Bu akşam, Amerikan halkı, toplumu ayrıştıran değil, birleştiren politika ve kendilerine meydan okuyan değil, sorunlarına somut çözümler sunan siyasal liderler istediklerine dair açık bir mesaj vermiştir” dedi. 

Kimileri için sürpriz olarak değerlendirilebilecek ABD seçimlerinin, Amerikan kamuoyunun duyarlılığını ortaya koyması açısından gayet önemli kabul etmek gerekir.

Bu önem, sadece “tek lider” sultasını Kuzey Amerika demokrasisine giydirmeye çalışan Donald Trump ve ekibine yönelik Amerikan halkının ortak kararı olarak değerlendirilmelidir.

Bu sonucu seçim sonuçlarını gösteren harita üzerinde net olarak görmek mümkün. Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak güçlü oldukları Utah, Teksas, Colarado, Iowa, Kansas gibi eyaletlerde Demokrat adayların kazanması önemli bir toplusal tepkinin olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin, Colarado’da Demokrat Parti adayı John Hickenlooper yüzde 60’ı aşan oranda oy alırken, cumhuriyetçi rakibi Mark Baisley, yaklaşık yüzde 35 oy aldı.

Demokratların seçim zaferinin sadece Amerikan ulusal yapısı içerisinde değil, küresel gelişmeler üzerinde de önemli değişimleri gündeme getireceğini düşünmek mümkün.

Amerikan seçmenlerinin özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında Trump karşıtı görüşlerin destekçisi olmaları, önümüzdeki dönemde, Amerikan yönetiminin başta Ortadoğu olmak üzere küresel politikalarında artık karşısında güçlü bir muhalefet olarak hareket edeceğinin göstergesidir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-demokratlarin-tsunamisi-a-democratic-tsunami-in-the-us/

 

2 Kasım 2026 Pazartesi

ABD’de ara seçim: Alternatif arayışları / US midterm elections: The search for alternatives

Mehmet Özay                                                                                                                             02.11.2026

3 Kasım yani, yarın ABD’de yapılacak olan ara-seçimlerin önemi sadece, ülke siyasetinin kontrol merkezi Amerikan Kongresi’nde senatör adaylarının sayısının değişmesiyle sınırlı değil.

Bunun ötesinde, ABD toplumunun ve de siyasetinin geleceğinin belirlenmesi açısından da, önem arz ediyor.

Bu durum, siyasetten elini eteğini çektiği varsayılabilecek 2008-2016 yıllarında Demokrat Parti’li bir başkan olarak ülkeyi yöneten Barack Obama’nın, bir süredir ülke siyasetine yönelik söylemlerini, yarın yapılacak seçim nedeniyle meydanlara inerek göstermesinden anlaşılıyor.

Bu durum, Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti arasında her dönem var olan siyasi çekişmede, bugün gelinen noktada, yeni bir boyuta evrildiğini ortaya koyuyor.

Obama faktörü

Ülkenin 44. Devlet başkanı Barack Obama son dönemde Demokrat Parti içerisinde yaşanan kırılmaların önüne geçmek ve mevcut ABD siyasetinin önünü açmak amacıyla epeyce çaba sarf ediyor.

Bu gelişmeyi sadece, Trump iktidarlarının Obma dönemi politikalarını yerle bir etmesiyle açıklamak mümkün değil.

Obama, bir yandan Demokrat Parti’yi yeniden toparlamaya çalışırken, öte yandan, ABD’de ve küresel sistemde onulmaz yarıklar açan Trump rejiminin önünü almaya çalışıyor.

Obama’nın eleştirilerinin başında Trump’ın “otokrat yönetim” modeli olduğu ortada.

Trump yönetimi sadece, ABD toplumu ve siyasetinde neden olduğu kırılganlıklar ve yarıklar değil, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde doğrudan çatışmacı yönelimleri ortaya koyması ve körüklemesiyle bir hedef haline gelmiş durumda. 

Obama, meydanlarda yaptığı konuşmalarda, yarın yapılacak ara seçimleri “Trump’ı dizginlemede son şans” olarak değerlendirmesini abartı olarak kabul etmek mümkün mü?

Kanımca, hayır...

Dünyanın bugün geldiği noktada, her bir ülkenin aynı ve benzer büyük tehditler karşısında bulunduğu hatırlanacak olursa, Obama’nın çıkışını salt bir seçim retoriği olarak kabul etmek yanlış olur.

Trump’la gelen on yıl

Son on yıla damgasını vuran Trump rejiminin bugün sadece, ABD topraklarında değil, dünya genelinde oluşturduğu ‘negatif değişim’ süreci, ABD siyasal yaşamında derin varoluşsal izler bıraktığına kuşku yok.

Bugün, neredeyse dünyanın dört bir tarafında yankılanan ‘belirsizlikler çağı’ söyleminin, belki  başlatıcısı değil ancak, derin bir nitelik kazanmasında, Trump’ın ve de onun siyasal söylem ve eylemlerine eklemlenenlerin rolüne kuşku bulunmuyor.

Bununla birlikte, Demokratlar’ın bu gelişim karşısında, 2020-2024 yılları arasında, Joe Biden’la vermeye çalıştıkları karşılık yerini bulmadığı da ortadadır.

Donald Trump’ın, ABD’nin ve de dünyanın küresel yapılaşmasını derinden yerinden oynatan girişiminin ilk ayağını, 2016 yılı seçimlerini -pek çok kişi için süprniz bir şekilde- kazanmasıyla ortaya çıkmıştı.

ABD’nin siyasal yapısını ve toplumsal dinamiklerini değiştirmede ve de küresel sistemi reforme etmek yerine, her şeye rağmen, var olan temellerinden yoksun bırakma konusunda hızını alamayan Trump, ikinci başkan seçilişi ile misyonuna kaldığı yerden devam ettiriyor.

Trump’ın çok değişkenliği, bir başka deyişle, yapıcı olmak yerine istikrarsızlıklara kapı aralayan söylemleri ve bunların politikaya evrilme süreçlerinin en görünür yönleri, daha ilk seçildiği yıl, uluslararası politikada çizdiği zikzaklar ve ‘tek adam’ rolünü kasıtlı ve bilinçli olarak üstlenmesi nedeniyle kendisine en yakın isimlerin tek tek kabineden ayrılmasıyla ortaya kondu.

İkinci döneminde ise kendine “yakın” genç nesil ve de “idealist” Cumhuriyetçilerle, kendisine herhangi bir eleştirel alan bırakmamacasına yoluna devam ediyor.

Elbette, burada ABD’de ve de küresel sistemde yaşanan değişimlerin tek sorumlusu olarak Trump’ı göstermek, sosyolojik ve siyasal anlamda doğru değil.

Ancak, küresel sistemin başında yer alan bir ülkenin başkanı olarak Trump’ın, hem ülkesindeki ırk-temelli yaklaşımların körüklenmesinde ve gündelik yaşamın derinlerine nüfuz etmesinde hem de, küçük ve orta ölçekteki ülkelerdeki son dönemdeki rejimleri üretenlerin kendilerinde güç ve modellik bulacakları bir yönetim tarzını belirlemesi, hiç kuşku yok ki, gözlerden kaçmıyor.

Demokrasi: Kendinde devinim

ABD siyasetinde, temeller dikkate alındığında, Demokratlar veya Cumhuriyetçilerin birini diğerinden ayırmak belki de, pek mümkün değil.

Buna gerek te yok...

Bunu bize söyleten, Batı’nın kendi toplumsal ve siyasal dinamikleri içinde kurmuş olduğu sistemik yapılanmadır.

Mükemmel olmamakla birlikte, bugüne kadar adına demokrasi denilen siyasal rejimi, kurallar ve kurumlar bütünü çerçevesinde, yerleşik hale getiren bir yapının olduğuna kuşku yok.

Ancak, Donald Trump’la birlikte, hegemon yapı sistemsel düzeyden, tek bir bireyin hegemon anlayışını hakim kılmaya matuf bir gelişmeye konu olmasıyla diğer süreçlerden ayrılıyor.

ABD’de yarın yapılacak ara-seçimler, Trump’ın ve hükümetlerinin kurduğu, geliştirdiği ve de küresel sistemi gelip dayattığı ‘belirsizliklere’ belki de, Obama’nın ifadesiyle, “dur demenin” adı olacak. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-ara-secim-alternatif-arayislari-us-midterm-elections-the-search-for-alternatives/

30 Ekim 2026 Cuma

Çin’de Komünist Partisi'nin yenilenmesi hedefi / The goal of renewing the Communist Party in China

Mehmet Özay                                                                                                                             31.10.2026


Perşembe günü sona eren Çin Komünist Partisi'nin 20. Merkez komite toplantısı, alınan önemli kararlarıyla dikkat çekiyor. 

Toplantıların son günü yapılan açıklamalar, komünist partisinin parti içi yeniden yapılaşması açısından önem taşırken, olan biteni yalnızca parti içi bir olgu olarak açıklamak da mümkün değil.

İlk etapta, son dönemde yaşanan küresel belirsizlikler karşısında eko-politik tedbirler ve yenilikleri gündeme getirmek yerine, ülke yönetiminde tek söz sahibi olan komünist parti içerisinde yaşanan ve özellikle de, ‘yolsuzluklar’ olarak ortaya çıkan değişimlerin önlenmesi ve bunlara imkân tanınmaması bağlamında bir tür parti disiplini sağlamaya matuf gelişmeler anlaşılıyordu.

Bu çerçevede, bildiride ortaya konulan bir dizi anahtar kavram arasında ‘entegrasyon’, ‘bütüncül yaklaşım’, ‘etkin önleyici tedbirler’, ‘ağır cezalar’ vb. yer verildiği dikkat çekiyor...

Bununla birlikte, Perşembe günü yapılan açıklamalardaki detaylara bakıldığında, ortada yalnızca parti disiplini kavramıyla sınırlı olmayan; bunun ötesinde, partinin ve 1949 yılından bu yana ülkeyi yöneten komünist ideolojinin varoluşsal temelleriyle de doğrudan bağlantılı bir durumun söz konusu olduğu görülüyor.

Bu çerçevede, küresel, ulusal ve parti bünyesindeki değişimler karşısında yeniden yapılanma sorumluluğunun adresi olarak parti merkez komitesi gösteriliyor.

Şi Cinping olgusu

Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu tarafından yönetilen toplantılara, parti genel sekreteri sıfatıyla, aynı zamanda devlet başkanı olan Şi Cinping’in başkanlık etmesi önemliydi.

Toplantılar öncesinde bir komite tarafından hazırlanan ve gelişmelerin odağında yer alan rapor, genel sekreter Şi Cinping tarafından okunurken, delegeler arasında açılan tartışmada gündeme getirilen konular enine boyuna ele alınmış görünüyor.

Bu noktada, Komünist Partisi’nin mevcut iç ve dış koşullar ve gelişmeler karşısında yenilenmesi, bir başka ifadeyle reforma tabi tutulması anlamını taşıyan bir tasarının gündeme getirilmesi ve tartışmaya açılması, partinin yeniden yapılanması ve yakın geleceğe hazırlık anlamı taşıyor.  

Bu durum, parti içerisinde en üst düzeyde, yeni bir yönetim anlayışının hiyerarşik olarak hayata geçirileceğine dair bir sinyal olarak da görülebilir.

Bu gelişmeyi, bir tür reform olarak değerlendirmek de mümkün.

Bununla birlikte, olan bitenin, daha önceki yazıda da dikkat çektiğim üzere, Şi Cinping’in son dönemde gündeme getirdiği parti içi ve yönetim çevrelerindeki hiyerarşik yönergelere uyulmaması gibi bir dizi disiplinsizlik ve yolsuzlukla ilgili gelişme karşısında, güçlü bir komünist partisi olgusunun yeniden gündeme getirilmesi anlamı taşıyor.

Yeni dönem

Pazartesi-Perşembe günlerini kapsayan dört günlük toplantıların, önümüzdeki yıl yapılacak olan ve başkan Şi Cinping’in dördüncü dönem liderliğinin zeminini oluşturduğu konusunda ortak bir kanaat bulunuyor.

Bununla birlikte, sürecin sadece Şi Cinping’in önümüzdeki dört yılıyla sınırlı olmadığını; kanımca, partiyi bir sonraki nesle taşıyacak bir yapılanmanın gerçekleştirilmekte olduğunu söylemek de mümkün.

Toplantılarla ilgili yansımaların en iyi gözlemlenebileceği Çin veya Çin yanlısı basın organlarında çıkan haberler dikkate alındığında, komünist partisi merkez komitesinin kuruluşundan bu yana kendini başarılı kabul ettiği tüm gelişmelerin ardında; “komünizm idealine” bağlılık, Çin halkının büyüklüğü, Çin halkının mutluluğu ve bu toplumun yenilenmesi gibi olguların yer aldığı yönünde bir yaklaşım ortaya konuluyor.

Ortada, idealist bir tutum ve söylemin varlığına kuşku yok.   

Açıklanan bildiride yer alan maddelerden biri, parti içi idealizmi ortaya koyarken, “parti içi demokratik merkeziyetçilik” olgusuna değiniyor.

İçinde ‘demokrasi’ kavramının geçtiği bir parti yönetimi öngörülürken, bunun partinin “kendini tam ve titiz bir şekilde yönetmesini sağlamanın doğal bir gerekliliği” olarak adlandırılması ve “temel örgütsel ilkesi” olarak belirlenmesi dikkat çekicidir.

Parti ve toplum

Burada kısaca bir tartışma ortaya koymak faydalı olacaktır.

O da, Komünist Parti toplantılarının yapılaşma biçimi olarak ‘demokrasi’ ve ‘demokratik yapılaşma’ya yapılan vurgu ile toplumun geneli arasında keskin bir ayrım yapılmış olmasıdır.

Toplumu yönetmenin, toplumla birlikte değil, toplum üzerinde hegemonik bir yapı olan komünist parti aracılığıyla gerçekleştirilmesidir.

‘Tek seslilik’ olgusunun egemen olduğu bir siyasal ortamda, toplumun tümünün aynı ve tek bir kimlik ve söylemle hareket ettiğini söylemek ise sadece, yapılan resmi açıklamalarla sınırlı bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin’de son çeyrek yüzyılda ortaya konulan ekonomik modernleşmeyle gelen tüm değişim süreçlerinin sadece, askeri ve teknolojik alanda Çin’i öne çıkarmakla kalmadığını, aynı zamanda Çin’in komünist partisinin hakimiyetinin ve de başarısının, Çin içerisinde farklı toplum kesimleri tarafından nasıl algılandığı, ne tür değişimlere konu olduğu gibi bir dizi sorunun da dışarıdan konuyu gözlemleyenler için gayet muğlak olduğunu söylemek gerekir.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, sadece komünist partiler için değil, farklı ideolojik yapıların yansıması olarak ortaya çıkan ve ağırlıklı olarak tek parti yönetimlerini yansıtan siyasi yapılar için de geçerlidir.

Özünde parti içi disiplini sağlamaya yönelik girişimler olarak adlandırılan söylemlere rağmen, detaylara bakıldığında hem, komünist parti yönetim çevrelerinde hem de küresel gelişmeler karşısında partinin yeni tedbirlerle bir anlamda daha katı disiplin uygulamalarıyla yönetimdeki gücünü pekiştirmek istediği ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-komunist-partisinin-yenilenmesi-hedefi-the-goal-of-renewing-the-communist-party-in-china/

Gandhi’yi, Mahatma’ yapan nedir? / What is it that makes Gandhi a ‘Mahatma’?

Mehmet Özay                                                                                                                             30.10.2026

3 Ekim Cumartesi günü, 2 Ekim 1869’da doğan Mahatma Gandhi’yi ve ortaya koyduğu mücadeleyi anmak amacıyla, Kuala Lumpur’un Brickfields semtinde, “Netaji Subhas Chandra Bose Indian Cultural Centre”de bir etkinlik gerçekleştirildi.

Malezya-Hindistan Tarihsel Miras Toplumu (Malaysia-India Heritage Society) tarafından düzenlenen etkinlikte Gandhi’nin, Güney Afrika’daki yaşamına ışık tutan film gösterimi ve ardından yapılan panel, bir liderin ortaya çıkışının ve mücadelesinin temel noktalarını ortaya koyması açısından önemliydi.

Bu kısa yazıda, özellikle film üzerinden bazı görüşleri ortaya koyacağım.

‘Mahatma’

Gösterime konu olan filmin adı, “The Making of the Mahatma”. Bu başlık, bize bir bireyin oluşumu ve inşasıyla ilgili olduğu izlenimini veriyor.

Ancak, Sanskritçe “Mahatman’ın yani, “Büyük Ruh”un, Gandhi olduğunun bilinmesi, bizi onun bir toplumsal hareketin lideri olduğunu hatırlatıyor.

Bu durum, aslında bir film üzerinden bir şahsiyetin inşası, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sıradan bir birey olan Gandhi’nin, ‘mahathan’ unvanına erişmesi, Almanca bir kavramla ifade etmek gerekirse ‘Bildung’ sürecine gönderme yaparken, toplumsallaşmış bir figür olarak Gandhi vasıtasıyla bir toplumun yani, -genel bir yaklaşımla- Hint Alt Kıtası toplumunun özgürleşmesini akla getirir.

Batılı eğitim ve Batılılaşma

İngiliz sömürge yönetimi altında yaşamış ve ardından, yine ilgili sömürgeleştirilmiş toplumların bağımsızlık mücadelelerinde yer almış olan Gandhi, İngiltere’de hukuk eğitimi almış bir liderdir.

Burada, “tıpkı benzerleri” gibi demek mümkündür.

Nihayetinde, sömürge yönetimlerine karşı mücadelelerde, Hint Alt Kıtası, Hint-Çin’i ve Malay Takımadaları coğrafyasında karşımıza çıkan lider profillerinde benzeri bir yönelimi görmek mümkündür.

Eğitim süreçlerinin sömürge yönetimleri için bir ‘ikilem’ olduğunu sonradan görmelerine rağmen, süreci değiştirememiş olmaları da, üzerinde dikkatle durulması ve araştırılması gereken alanlardan birini oluşturmaktadır.

‘Mahatma Gandhi’ olarak bilinen ve Hint altkıtası’nın İngilizlerden bağımsızlığının öncü ismi olarak kabul edilen liderin aslında, özgürlük hareketinin başlatıcısı olduğu iddiası, Hindistan topraklarında gerçekleşmemiştir.

Ne de, bütün bir Hint alt kıtası toplumunu öncelleyen bir siyasal hareket olarak doğmuştur.

Aksine, İngiltere’de hukuk öğreniminin ardından, Güney Afrika’daki Hindistan göçmenlerinin haklarının korunması amacıyla aldığı bir davetle başlayan bir serüvendir onunkisi.

İkircikli durum

Yukarıda dikkat çekilen husus dikkate alındığında, ortada gayet ikircikli bir durum olmadığı söylenemez.

Bir yandan, sömürge yönetimine konu olan bir toplum ve onun ferdi olan Gandhi’nin Londra serüveni onu Batılılaşmış bir ‘Hintli’ yaparken, aynı zamanda öğrenim gördüğü bilim dalından edindiği bilgi ve bunun oluşturduğu ‘güç’ ile aynı sömürgeci gücün, Gandhi’nin mensup olduğu toplumu ana vatanlarından sürüp geniş sömürge topraklarının bir başka bölgesine taşıması ve nihayetinde, ortaya çıkan ‘adaletsizlik’ olgusu, iç içe geçmiş koşulların zorluğuna işaret eder.

Ekranda, bir İngiliz beyefendisi kıyafetiyle beliren Gandhi, artık Batılılaşmış bir Hintli’dir...

Ancak, aynı şekilde, büyük bir özgüvenle Güney Afrika’ya giden ve -tabiri caizse- daha limana ayak basar basmaz sömürge gerçekliğiyle karşı karşıya kalan Gandhi’nin serüveni, temelde bir kişilik değişimi ve evrimini içermesi dolayısıyla, psikolojik bağlam açısından da önem taşımaktadır.

Öyle ki, sahip olduğu diplomanın onu, beyaz adamla aynı kompartımanda seyahat etmesine yetmeyeceği ve bunun bir ilüzyon olduğunu, tren seyahati için aldığı birinci sınıf biletle bindiği vagondan, bir beyaz adamın şikayeti üzerine apar topar dışarı atılmasıyla yerini farklı bir gerçekliğe bırakır.  

Kapitalist yatırımlar ve sömürge

Güney Afrika’da haklarının korunması olarak gündeme gelen kitle, Güney Afrika’da kapitalist yatırımcıların açtığı çeşitli plantasyonlarda çalıştırılmak üzere, İngiliz sömürge yönetimi tarafından Hint Alt Kıtası’ndan getirilen işçilerdir.

Ekonomi-politik literatüründe, İngilizce bir kelime olan ‘coolie’ (kuli) olarak yer alan kavram, temelde sömürge döneminin 19. yüzyılın ikinci yarısında icat ettiği ve 2. Dünya Savaşı veya Pasifik Savaşı'nın başlangıcına kadar yerleşik hale gelen bir olgudur.

Filmde, söz konusu işçilerin dini ve etnik kimlikleri öne çıkarılmazken, maruz kaldıkları adaletsizlikler onları ‘Hindistan kökenli olanlar’ sınıflamasıyla bir toplumsal grup olarak gündeme getirir.

Hint Alt Kıtalı olma gerçekliği, Gandhi’yi Güney Afrika’ya işçilerin haklarının korunması için davet edenlerin, Müslümanların oluşturduğu veya yönetiminde Müslüman bireylerin de yer aldığı bir birliğin oluşmasıdır.

Ancak, Hint Alt Kıtası gerçekliği, filmin çeşitli sahnelerinde ortaya konduğu üzere, aralarında Müslümanların da bulunduğu, genel itibarıyla ‘Hindu’ denilen geniş dini yapı içerisinde yer alan farklı dini gruplar ve bunların ait oldukları etnik yapıların gerçekliğiyle yüzleşmemizi sağlar.

Gandhi’nin, plântasyon sahiplerinin ve de İngiliz yönetimi altında adaletsizliklerle karşı karşıya kalan işçilerin haklarını koruma mücadelesinde başvuru kaynağının yine, İngiliz adalet normları olması, aslında İngiliz sömürge yönetimi için bir çelişkidir.

Gandhi’nin, bizatihi karşı karşıya kaldığı çelişkili kimlik düzeni, yüksek öğrenimli bir Hintli olmasına rağmen ‘beyaz adam’ olmaması gerçeğiyle ortaya konur.

Gandhi’nin Güney Afrika mücadelesinin dönüm noktalarından birini gazetecilik faaliyetidir. Kamuoyu oluşturmanın ve sömürge yönetimi karşısında kamuoyu baskısı oluşturmanın aracı olarak gündeme gelen yayıncılıkta The Indian Opinion adlı gazete öncü bir rol oynar.

“Kuli”

“Kuli toplumu”nu, Batı Avrupa bağlamında bir ‘işçi sınıfı’ olarak değerlendirmenin mümkün olup olmadığını ancak, arşiv ve hâlâ geçerli olduğunu görebilecek şekilde, saha çalışmalarıyla tespit etmek mümkündür.

19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlara genel olarak bakıldığında, bir sınıf hareketinin ortaya çıkması yönünde girişimler olduğu söylenebilirse de, bunun yapısal bir nitelik kazandığını söylemek zordur.

Özellikle, 1860’lardan itibaren baş gösteren dönemin başat eko-politik gelişmelerinin bir neticesi olarak, İngilizlerin Malay Yarımadası’ndaki varlığı nedeniyle Malaya’da—özellikle de, Batı sahil şeridi boyunca uzanan kasabalar ve kırsal bölgelerde —ve benzer şekilde, Hollanda sömürge yönetiminin egemen olduğu Malay Takımadaları’nda, özellikle de, Kuzey Sumatra’da, küresel endüstriyel gelişmelerin doğrudan bir yansıması olarak plântasyon endüstrisinin doğmasıyla gelişme gösteren bir olgudur ‘kuli’.

Bu gelişmenin, Gandhi’nin yaşamıyla örtüşmesi ise, giriş’te dile getirmeye çalıştığım üzere, İngiliz sömürge yönetiminin teritoryal genişliğinin doğurduğu yönetim ve ekonomi ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Gandh’nin genç bir avukat olarak yıllarca Güney Afrika’da Hint Alt Kıtalı ve de Afrikalı işçilerin hakları adına çalışması, onun önce kendi bireysel kimliğinde çeşitli evrilmelere konu olduğunu gösterir.

Bu durum, sembolik anlamda onun ‘mahatman’ unvanını edinişinde ortaya konur.

Buna paralel olarak, Gandhi ile birlikte, sömürge yönetimi ve adaletsizliklerine karşı yine bir direniş ruhunun gelişmesi, etkisini sadece Hint Alt Kıtası'nın bağımsızlığında değil, bugüne kadar devam eden siyasi direnişlerde de sürdürmüştür.

Bu durum bize, Gandhi’nin önce manevi olarak bireysel gelişim ve dönüşüme odaklandığını ve ardından, tedrici olarak geliştirdiği siyasal düşüncesinin kurumsallaşarak önce Güney Afrika’ya, ardından da bütün bir Hint Alt Kıtası’na yayılarak on yıllar sonra meyvesini verdiğini gösterir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/gandhiyi-mahatma-yapan-nedir-what-is-it-that-makes-gandhi-a-mahatma/

29 Ekim 2026 Perşembe

Çin’de merkez komite toplantısında yolsuzluklar ve gelecek / Corruption and the future discussed at a central committee meeting in China.

Mehmet Özay                                                                                                                             29.10.2026

Çin’de bu hafta içinde, Komünist Partisi genel kurul toplantısı gerçekleştirilirken, dikkatler parti kurulları ve yönetimde yolsuzluklar konusuna odaklandı.

26 Ekim’de başlayan ve bugün, yani 29 Ekim’de sona eren, dört günlük Çin Komünist Partisi 20. Merkez Komite'nin beşinci toplantılarına yaklaşık 300 üye katılırken, yapılan oturumlar lider-parti ve ülke gelişmelerinin ele alındığı bir platform olmasıyla dikkat çekti.

İlkeler dönüş

Bu noktada, Çin’in özellikle, son çeyret yüzyılda elde ettiği ekonomik kalkınma ile bu süreci ortaya koyan temellerin, toplantıda öne çıkan konular arasında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun yanı sıra, toplantılarda, küresel çapta ‘dudak uçuklatan’ ekonomik modernleşmesini devam ettirme çabasında olan Çin’in hem, iç toplumsal gelişmeler ve tehditler hem de, küresel alanda meydana gelen gelişmeler karşısında, parti ve yönetim ilişkisini derinlikli olarak yeniden değerlendirerek, geleceğe yeni bir vizyonla adım atma konusunda çaba sergilediği de gözlemleniyor.

Bu çerçevede, başkan Şi Cinping’e atıfla gündeme getirilen beş ilkenin, yani örgütlenme, eğitim, denetim, kurumsallaşma ve hesap verebilirlik olgularının önümüzdeki dönemde partide güçlü bir şekilde uygulamaya konulacağı anlaşılıyor.

Yeni döneme hazırlık

Önümüzdeki yıl yani, 2027 Sonbaharı’nda yapılacak olan parti kongresine hazırlık anlamı da taşıyan bu hafta içinde yapılan 5. Plenum, bir anlamda, devlet başkanı ve Komünist Partisi genel sekreteri 73 yaşındaki Şi Cinping’in dördüncü dönem adaylığı için de önem arz ediyor.

Bu noktada, komünist partisi içerisinde ve hükümet yönetiminde, “yolsuzlukların üzerine gidilmesi” ve “kadrolar arasında etkin ve sadakatin daha çok önem çıkartılması”nı gayet anlamlıdır.

Toplantılar öncesinde gözlemcilerin dikkat çektiği üzere, temel konular arasında ulusal ekonomik kalkınma, küresel ekonomi gibi konuların yer almaması ya da belirleyici konular arasında yer almaması, komünist partinin yakın geleceğini belirleyecek sürecin konsolidasyonuna yönelik bir çaba olarak tanımlanıyor. 

Aslında, yukarıda dikkat çektiğim konuların 2025 yılında, olağanüstü bir şekilde, 4. Plenum’da ele alınarak 2026-2040 yılları arasını kapsayan beş yıllık kalkınma plânının gündeme getirilmesi, bu yıl yapılan toplantılarda parti içi disipline eğileceğinin habercisiydi.

Parti merkez komitesinin disiplin ve yolsuzluklar konusunun bugün niçin bu denli önemsenmesi, geçtiğimiz yıllarda binlerce kamu görevlisi ile düzinelerce merkez komite üyesinin, disiplin ve yolsuzluklar konusunda ihracının gerçekleştirilmiş olmasının bir yansımasıdır.

Öyle ki, bu hafta içi yapılan toplantılar öncesinde gündemi belirlemeye matuf olarak ortaya konulan haberlerde, Şi Cinping’in bazı konuşmalarına atıfla parti kurullarında ve hükümette “sözünün dinlenmediği” yönünde bir yaklaşım ortaya konuluyordu.

Şi Cinping, parti kadroları arasında “iki yüzlü” olarak değerlendirdiği bazı üyeleri, merkez karar kurullarınca alınan kararlara “içerden direniş” gösterenler ve bu nedenle, “bireyselci” ve “siyasal fırsatçılar” olarak adlandırdığına vurgu yapıyordu.

Bu durum, parti içinde ve hükümet yönetiminde konsolidasyonu sağlamanın bir yolu olarak da değerlendirilmelidir.

İdeolojik gerçeklik

Nihayetinde, komünist ideolojinin temelinde var olan özellikler, parti başarısının ulusal başarıya veya tersinin biraradalığını gerektiriyor.

Bu çerçevede, ekonomik modernleşmeyle gelen bir anlamda, ‘moderniteye’ içkin olan özelliklerle Çin toplumunda yaşanan değişimler ile yaklaşık olarak son on yılda küresel çapta yaşanmakta olan belirsizliklerin Komünist Parti yönetimi üzerinde oluşturduğu baskı, gündemin en önemli iki konusudur.

Çin’i bugün sadece Doğu Asya, Asya-Pasifik ve Hint Pasifik bölgesinde değil, küresel olarak öne çıkartan gelişmelerin sadece belirli ekonomik parametrelerle ilintili olmadığı, bunun ardında çok daha derinde yatan, bir dizi ilkeler bütününün belirleyiciliğinden bahsetmek mümkündür.

Çin’in ortaya koyduğu ekonomik modernleşme süreçlerinde sergilediği başarıların temelinde, “parti disiplini” ve “yolsuzluklarla mücadele”ye yaptığı vurgu yatmaktadır.

Benzer şekilde, toplantılar öncesinde resmi medyanın açıklamalarında devlet başkanı Şi Chinping liderliğine bağlılığa yapılan vurguyu ise, gerçekçi ve ideolojik boyutuyla ele almak gerekir.

Öyle ki, komünist hareketler ve partilerde lider ve parti olgusunun tek düzeliği ve bu olgu etrafında oluşturulan siyasi atmosferin doğrudan etkisi olarak ‘disiplin’in belirleyici bir unsur olarak ortaya çıktığı görülür.

Buna, kanımca Şi Cinping’in, ‘modern Batı’dan öğrendiği bir ilke olarak ‘yolsuzluklarla mücadele’yi önceleyerek parti içinde ve tüm parti yönetim mekanizmalarında uygulamaya koyması şaşırtıcı değildi.

Temelde, bu iki olgu arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin’in bu yöndeki gelişimini anlamlandırmak için Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’daki benzeri ülkelere göz atmakta yarar var. Bunlar arasında, Singapur, Vietnam, Tayvan, Kuzey Kore dikkat çeken ülkeler arasındadır.

Vietnam hariç, diğer üç ülke yönetimi ‘komünist partisi’ veya ilintili bir siyasal ideolojiyle yönetilmese de, liderlik olgusu, parti ve yönetim mekanizmalarında liderin belirleyiciliği öne çıkıyor.

Çin’in son çeyrek yüzyılda gerçekleştirdiği ekonomik modernleşmenin bugün geldiği noktada, özellikle de parti kurullarında karşılaşılan yolsuzluklar, parti yönetimini yeniden güçlü bir parti disiplinini hayata geçirmek zorunda bırakıyor.

Bu gelişme, bir yandan başkan Şi Cinping’in liderlik vasfını daha güçlü bir şekilde ortaya koyması anlamı taşırken, aynı zamanda önümüzdeki yıl yapılacak toplantıda parti liderliğinde dördüncü kez aday olması için de önemli bir süreç olarak değerlendiriliyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-merkez-komite-toplantisinda-yolsuzluklar-ve-gelecek-corruption-and-the-future-discussed-at-a-central-committee-meeting-in-china/

 

26 Ekim 2026 Pazartesi

Malay Takımadaları'nda el-Cevaib'i okumak / Reading al-Jawaib in the Malay Archipelago


 

Mehmet Özay                                                                                               27.10.2026

You may watch the talk through the link below:

https://www.youtube.com/live/qC3UjCAO6_k?si=yyxm4jpRDJAOp7xo

Sırbistan’da siyasal tepkiler ve demokrasi / Political reactions and democracy in Serbia

Mehmet Özay                                                                                                                             26.10.2026

Modern Avrupa tarihinin yeni yüzlerinden Sırbistan’da, Pazar günü yapılan erken genel seçimleri muhalefet kazandı.

Yaklaşık, 6.5 milyonluk Sırbistan’da yaşanan siyasal gelişmeler sonrasında, yeni dönemi belirlemek amacıyla, 2.2 milyon seçmen, 250 sandalyeli mecliste yeni hükümeti kurmak amacıyla sandık başındaydı.

Seçimlerin hemen ertesi günü yani, bu sabah yapılan açıklamalarda, Öğrenci Listesi’nin yüzde 52.65, iktidardaki “Sırbistan İlerlemeci Partisi”nin (Serbian Progressive Party-SNS) yüzde 39.2 oy aldığı yönündeydi.

Uluslararası medyaya göre, seçim sonuçlarının parlamento dağılımında Öğrenci Listesi 140; SNS 103; Voyvodina Macarları Briliği 3; Arnavutluk Koalisyonu 2 ve iki bağımsız aday bulunuyor.

Uluslararası basında “siyasal deprem” olarak zikredilen seçimlerin, hiç kuşku yok ki, sadece Balkanların bu küçük ülkesi için değil, genel itibarıyla Avrupa için önemli bir gelişme kabul etmek gerekiyor.

Vucic’e son

14 yıldır iktidarda bulunan ve ülkenin ‘güçlü siyasetçisi’ olarak adlandırılan Alexander Vucic’in, yaklaşık iki yıldır devam eden öğrencilerin önderliğinde süren protestolar sonrasında aldığı erken genel seçim kararı, kendisine ve partisi “Sırbistan İlerlemeci Partisi” hezimet olarak geri döndü.

Ülkenin, bir anlamda seçime ve değişime aç olduğunun somut ve pratik göstergelerinden biri, Pazar günü oy verme saatinin başlamasından itibaren, birkaç  saat içerisinde yoğun bir seçmen kitlesinin sandık başlarında yerini almasıydı.

Rakamlar, bu seçimlere katılımın yüzde 67.8 olduğunu gösterirken, bu oran bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, 2022 ve 2023 seçimlerinden yaklaşık yüzde 12’yi aşan bir seçmen kitlesinin oy verdiği anlamına geliyor.

Tepki neye?

Sırbistan’da siyasal gelişmeleri ve bunun yansıması olan iktidar değişikliğini, son on dört yılın birikimi olan bir “tepki” oylarıyla açıklamak mümkün mü?

Bugünden geriye doğru gidildiğinde, temel birkaç gelişmenin toplumda ve özellikle de, genç kitleler arasında muhalefet sinerjisini tetiklediği görülüyor.

16 kişinin hayatına mal olan bir tren garında yaşanan çökme yolsuzluklarla özdeşleştirilmesi ve Bosna’da uyguladığı soykırımla “Bosna kasabı” unvanıyla tanınan general Ratko Mladiç’in, geçtiğimiz Eylül ayında cenazesinin ulusal kahraman statüsüyle gerçekleştirilmesi halkta ahlak ve adalet duygusunun güçlü bir şekilde uyandığını ortaya koyuyordu.

Bu siyasal gelişmede, diğer benzeri ülkelerde görüldüğü üzere yolsuzluklara karşı mücadeleyle başlayan ve öncülüğünü gençlerin yaptığı gösteriler sonrasında, konvansiyonel anlamda herhangi bir muhalif partinin ortaya çıkmak yerine “Öğrenci Listesi” adıyla iktidar partisine karşı seçime girilmiş olmasıdır. 

İki temel durum

Bu durum iki açıdan önemli görünüyor.

İlki, geleneksel muhalefet yapma biçiminde önemli bir değişim ortaya çıkmış durumda.

Ülkede, adına muhalefet partileri denilen siyasi hareketlerin oylarının, iktidar partisinin tüm olumsuzluklarına rağmen gerilemiş olması gayet önemli bir durum.

İkincisi, muhalefet partileri gerilerken, yeni bir sivil siyasal bilinç ve bunun kolektif bir harekete dönüşümü, hiç kuşku yok ki, üzerinde durulması gereken bir durum.

Özellikle, yerel siyaset kavramının güçlü bir şekilde gelişme gösterdiği anlaşılan Sırbistan kamuoyunda siyasal bilincin yeniden şekillenmesinde, öğrenci ve akademi dünyasının rolü dikkat çekiyor.

Önümüzdeki süreçte, gündeme gelecek soruların başında bu yerel gücün, kendini ulusal siyasette nasıl yapılaştıracağı olgusu olacaktır.

Temelde bu oluşumun hedefinin, yolsuzluklarla mücadele ve şeffaflık olması, kamuyönetimini baştan aşağıya yeniden ele alınmasını gerektirecek önemde olduğuna kuşyu yok.

İlk etapta, riskli olduğuna kuşku olmayan bu “liste” açılımının, Sırbistan siyasetinde iktidardaki SPP’nin yerine geleceği kesinleşen yeni hükümetin, ne tür bir koalisyon felsefesiyle hareket edeceği şimdiden merak konusu.

AB’ye yakınlaşma

Sırbistan’daki seçimler sadece, Balkanların bu küçük ülkesinin sınırlarının dışına taşan siyasal gelişmeleri, Avrupa Birliği tarafından yakından izlenirken, dünyanın farklı bölgelerinin de bu gelişmeye kayıtsız kalmadığını söylemek mümkün.

27 üyeli Avrupa Birliği’nin, son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle, genişlemeci yönelimini dinç ve dinamik tuttuğu hatırlandığında, Balkanlar’daki teritoryal olarak küçük, ancak jeopolitik ve jeoekonomik olarak önemli ülkeleri tek tek bünyesine almak istediği biliniyor.

Seçimleri, toplumsal muhalefeti oluşturan ‘Öğrenci Listesi’ kazanmış olması, AB ile bütünleşme politikalarının hız kazandıracağını söylemek mümkün.

Bu durum, aynı zamanda, oluşturulacak yeni hükümetin AB merkezi yönetimiyle yakın işbirliği halinde olacağı anlamına gelecektir.

Balkanlar’da yaşanan sürecin Rusya, ABD ve Çin tarafından da yakından takip edildiği hatırlanacak olursa, Balkanlar’da yaşanan en küçük gelişmenin dahi küresel güçler nezdinde bir karşılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sirbistanda-siyasal-tepkiler-ve-demokrasi-political-reactions-and-democracy-in-serbia/