13 Eylül 2026 Pazar

Saffet Bey’in makalesi ve Osmanlı tarihçiliği üzerine bir tartışma / A discussion on Saffet Bey’s article and Ottoman historiography

Mehmet Özay                                                                                                                             13.09.2026

Saffet Bey’in, 1911/1912 yılında kaleme aldığı, “Osmanlı donanmasının Sumatra seferi” konulu iki makalesiyle ilgili görüşlerime, bu üçüncü yazıda devam ediyorum.

Bir hatırlatma olarak, kronolojik değil, konu temelli bir metot izlediğim bu yazı dizisini kaleme almamın iki nedeni var.

İlki, Malay Dünyası ile Osmanlı ilişkilerinde temel bir referans noktası olan 1560’lı yılların ikinci yarısında gerçekleşen ve somut bazı verilerle kanıtlanabilecek bir gelişmeyle, Osmanlı Devleti’nin Sumatra’ya “iki gemi” gönderdiği iddiasıdır.

İkincisi, söz konusu bu iddiaya, bölge ile ilgili çalışmalarıma başladığım 2005 yılından itibaren, yazılı metinlerde tanık olmamla birlikte, aynı zamanda tarih metodolojisi, tarihi kaynaklar, mantıksal yorumlama gibi bağlamlarda doğal olarak akla gelen bir dizi soruya cevap verme ihtiyacı duymamdan kaynaklanıyor.

Saffet Bey’in makalesinde dikkat çekici hususlar Osmanlı denizciliği, Osmanlı’nın Hint Okyanusu politikası ve özellikle Sumatra’da Açe ile olan ilişkileridir. yüzyıl ikinci yarısındaki boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak, tüm bu süreçlere yol açanın Sumatra’dan gelen Açeli elçiler gerçekliğidir... Bunu göz ardı etmemek gerekir.

Modern tarihçi Reid ve Osmanlı kaynakları

Modern dönemde Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine dair kayda değer akademik çalışmaları ortaya koyan ilk isimlerden biri ve aslen, Yeni Zelandalı olan tarihçi Anthony Reid’in doktorasını tamamlamasının ardından kaleme aldığı ilk makalelerinden birinde,[1] ‘tezini’ Saffet Bey’in makalesine dayandırmıştır.

Bunun yanı sıra, Reid’in bu makalesinde dile getirdiği argümanın, Portekiz kaynaklarına yakından vakıf olan İngiliz yazar Charles Ralph Boxer’ın yaklaşımına borçlu olduğunu intibaına sahip olduğumu söylemek istiyorum.

Bu hususu, ilerleyen günlerde kaleme alacağım bir yazıda dile getireceğimi umuyorum...

Burada kısa bir parantez açarak, Reid’in bu çalışmasına ilâve olarak, en azından o dönemde var olan ‘literatüre’ kısaca atıf anlamında, bir iki yayını zikretmek mümkün.

Daha önce ilgili yayınlarımda kaynak olarak da kullandığım,[2] Türkiye’de yayınlanan Tarih Hazine’si dergisinde çıkan kısa bir yazı[3] ile, 1967 yılında Fransız araştırmacı Denys Lombard’ın kaleme aldığı ve gayet kapsamlı bir çalışma olarak ele alınması gereken Le Sultanat D’Atjeh Au Temps D’Iskandar Muda (1607-1636)[4] başlıklı eseri kendi alanlarında dikkate alınması gereken çalışmalardır.

İlk iki makalede, Reid’in Osmanlı kaynaklarına erimişimdeki sınırlılığa değinirken, aynı zamanda Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Sumatra’daki varlığı konusunda gündeme getirdiği ‘iddiaların’ sağlık derecesini de kısaca değerlendirmeye çalıştım.

Bu üçüncü yazıda, konuyla ilgili diğer bazı hususları ele alacağım. Ve buna, Saffet Bey’in makalesinin ilk cümlesine atıf vererek başlamakta yarar var.

Karanlıkta kalan gerçek

Saffet Bey, konuyu şu şekilde gündeme getiriyor: “... Kitaplarımızda yok denecek kadar az ve karanlık kalan bu oldukça büyük vakıa için kayıtlarımızda elliyi bulur güzel vesikalar görülüyor”.

İlk etapda basitmiş gibi gelen bu cümle bize aslında, Osmanlı tarih yazımı, tarih metodolojisi, tarihi verilerin toplanması ve tasnifi, bu alanda kurumsallaşma ve ciddiyet gibi bir dizi konuyu akla getiriyor.

Saffet Bey’in “kitaplarımızda” dediği husus, Osmanlı döneminde kaleme alınan tarih kitapları olduğu aşikârdır.

Bir diğer husus, yaşanan “... bu oldukça büyük vakıa”ya rağmen, Osmanlı kaynaklarının konuyu nedense ele almakta ‘isteksiz!’ kalmış olmalarıdır.

Kanımca, burada dikkat çekilmesi gereken husus, sadece Osmanlı tarih kitaplarını yazan dönemin muhtemelen medreselerde görev yapan, bir yandan tarih ve kısmen coğrafyaya ilgi gösteren okur-yazar çevresinin bu konuyu nedense ‘göz ardı etmeleri’ değildir.

Bunun ötesinde, Osmanlı ‘siyasal bilinci’de kayda değer bir kopuşun ve gerilemenin yaşanmış olmasıdır.

Malay ve Osmanlı kaynakları

Kuzey Sumatra ve Açe kaynakları dikkate alındığında, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Hicaz bölgesini de Osmanlı siyasi ve teritoryal hakimiyetine aldığı döneme kadar geri götürüldüğü hatırlandığında, Osmanlı tarih yazımı ve siyasi bilincinin ne tür bir zeminde geliştiğini veya gelişmediğini bize gösteren önemli bir veridir.

Söz konusu bu görüşün, Osmanlı evrakları içerisinde ilgili döneme dair veriler ortaya çıkana ve ilgili çalışmalar yapılıncaya kadar da hükmünü sürdüreceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, Osmanlı kaynakları, ilgili bölge ile ilişkilerin başladığı dönemin, Kanuni’nin Zigetvar seferi son safhası ile Sultan 2. Selim’in tahta çıktığı 1567 yılı başları -ki, Sultan Süleyman’ın vefatının ardından yaşanan gelişmeler, 2. Selim’in resmen tahta çıkışını bu döneme işaret ediyor-, olduğunu gösteriyor.

2. Selim’e atfedilse de, dönemin yetkin devlet adamı Sokollu Mehmed Paşa ve ekibi tarafından yazıldığı anlaşılan belgeler, Açe Sultanı Alaaddin el-Kahhar’ın iki veya üç defa gönderdiği elçi ve/ya mektuplar karşısında tekrarlandığı intibaını veren, yine iki üç temel metne dayanıyor.

Saffet Bey ne diyor?

Bu noktada, Saffet Bey makalesinin ilgili yerinde, “elli civarında belge olduğunu[5] söylese de, sadece, Mühimme Defterleri’nde yer alan name-i humayunlardan -yani, dönemin padişahı 2. Selim’in elinden çıktığına işaret eden iki belgeye yer vererek konuyu ele alıyor.

Ve öyle anlaşılıyor ki, bunlardan hareketle genel bir sonuca varıyor...

Daha önce de belirttiğim üzere, Saffet Bey’in 16. yüzyılın önemli devlet adamlarından Feridun Ahmed Bey’in (ö. 1583) kaleme aldığı ve Kuzey Sumatra’da Açe ile ilgili iki mekbutun yer aldığı Münşeat, isimli çalışmasına atıfta bulunmuyor.

Saffet Bey’in iki makalesinde dikkatle ele alınması gerektiği olduğu izlenimi uyandıran bazı hususlar bulunuyor.

Örneğin, Kuzey Sumatra’dan geldiği belirtilen elçilerin, Saffet Bey’in ifadesiyle “... İşte böylece, İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar...” ifadesine karşın, bu elçilerin nasıl olup da ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a girdikleri ve bu süre zarfında yine kimsenin dikkatini çekmeden bir veya iki yıl kadar İstanbul’da yanlarında getirdikleri epeyce bir miktarda baharatı (pepper) satarak yaşam sürdükleri ve nihayetinde, aradan geçen onca süre sonrasında, bir kaza eseri (!) Cuma naması sonrası, Sultan 2. Selim’in dikkatini çektikleri muammalı bir duruma işarete diyor.[6]

Bazı metinlerde Osmanlı gerilemesinin başlangıcı ve atıl sultanların başlangıcı olarak atıfta bulunulan 2. Selim’in bu gelişmenin dönüm noktasını oluşturduğu görülüyor.

 

Öyle ki, bir Cuma namazı sonrası giysilerinin dikkatini çekmesiyle başlayan süreç ve ardından, Saffet Bey’in ifadesiyle, 2. Selim’in “... bu kadar uzun zaman geri bırakan memurları budalaca kibir ve gururlarından dolayı sert azardan sonra yabancıları hemen o gün saraya getirilmesini emretmesi”,[7]  bizde, 2. Selim’in ‘detayları pek de kaçırmayan’ gayet aklı başında bir hükümdar olduğunu intibaı uyandırıyor.

 

Buraya kadar ele aldığım bölümleri Saffet Bey, Christiaan Snouck Hurgronje’nin çalışmasından edindiğini söylüyor... Kanımca bunun yanı sıra, Batavya’da konsolosluk yapan Erşad Bey’i ziyaret eden ‘Açeli bir kişinin’ anlatısının da burada yer aldığını söylemek mümkün. Çünkü makaledeki anlatı, bize, Saffet Bey’in Erşad Bey’le yüz yüze görüştüğünü de gösteriyor.

 

Mahir Sumatralılar

 

Saffet Bey’in makalesinin ilk bölümünde dile getirdiği ve Kuzey Sumatra’dan Açe’den gelen elçilerin İstanbul serüveni bize bir başka gerçeği hatırlatsa gerek...

Saffet Bey, bunu yapmıyor...

Saffet Bey’in makalesinde dikkat hususlar Osmanlı denizciliği, Osmanlı’nın Hint Okyanusu politikası ve özelde Sumatra’da Açe ile olan ilişkilerin 16. yüzyıl ikinci yarısındaki boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Bir sonraki yazıda değineceğim üzere, Osmanlı denizciliğine değinen Saffet Bey, Sumatra’dan bu elçilerin nasıl bir denizcilik bilgisine ve tecrübesine sahip oldukları ve ne tür bir siyasi bilinçle hareket ettiklerine değinmiyor.

Bunun yanı sıra, Saffet Bey, İstanbul’un özellikle de, Kanuni döneminin sonlarında, -bırakın yabancıları-, Anadolu, Balkanlar ve Arap coğrafyasından geleceklerin bile pek de, öyle kolay kolay “hoş geldin” diyerek karşılanmayacakları aksine, sorgu sual vb. süreçlerin ardından, dertlerinin anlaşılıp hâl yoluna konulacağı ya da sınırlardan çıkartılacakları düşünüldüğünde, Sumatra gibi ‘uzak’ bir diyardan ve de yanlarında ‘ticaret meatı’ ile gelenlerin, böylesi hiçbir sürece takılmadan, İstanbul’un metropolit ortamında kendilerine nasıl yer bulduklarına da değinmiyor.

Anthony Reid’in makalesinde argümanını temellendirdiği Saffet Bey’in çalışmasını değerlendirmeye devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-beyin-makalesi-ve-osmanli-tarihciligi-uzerine-bir-tartisma-a-discussion-on-saffet-beys-article-and-ottoman-historiography/

 



[1] Anthony Reid. (1969) Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, Journal of Southeast Asian History 10 (3), 395-414.

[2] Bkz.: Mehmet Özay. (2026). Kesultanan Aceh dan Turki: Narasi Sejarah dan Ingatan Lokal, Banda Aceh: Bandar Publishing.

[3] Ayhan Nalbantoğlu. (1951). “Sumatra ve Cava’da Türk Topları” (Turkish Cannons in Sumatra and Java), Tarih Hazinesi, No. 10, Yıl 1, (Mayıs), İstanbul. (502-503, 518).

[4] Çalışma Paris’te, Ecole Française D’Extreme Orient tarafından yayınlanmıştır. Lombard’ın bu çalışması, daha sonra Endonezyaca diline (Bahasa Indonesia) çevrilmiştir. (1986). Kerajaan Aceh: jaman Sultan Iskandar Muda, 1607-1636, (Tr.: Winarsih Arifin), Jakarta: Balai Pustaka. https://archive.org/details/kerajaan-aceh-iskandar-muda; https://dn720006.ca.archive.org/0/items/kerajaan-aceh-iskandar-muda/Kerajaan%20Aceh%20Zaman%20Sultan%20Iskandar%20Muda%20%281607-1636%29.pdf

[5] Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 604. (604-614).

[6] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.e., s. 604.

[7] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.e, s. 605.

Saffet Bey ve Malay dünyası ile Osmanlı ilişkileri / Saffet Bey and relations between the Malay World and the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                             11.09.2026

Saffet Bey’in kaleme aldığı, “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi” başlıklı makalesi, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde başat bir yerde bulunan Kuzey Sumarta’da, Açe’ye atıf ile bu süreçte bölgeye gönderildiği ifade edilen gemi/ler/in varlığı açısından dikkat çekicidir.

Dün, Anthony Reid’i merkeze alarak dikkat çekmeye çalıştığım giriş mahiyetindeki yazının devamı olarak bugün, konuyu farklı bağlamda ele almaya devam edeceğim. 

Bununla birlikte, Saffet Bey’in makalesinin tamamını ele almak yerine, ilk bölümüne dair bazı hususları paylaşacağım.

“Osmanlı filosu ve Sumatra” sürecine dair konunun, Osmanlı’nın siyasi varlığının sonlarına yaklaşıldığı bir dönemde yayın hayatına başlayan Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası ile, bu mecmuada kalem oynayan Saffet Bey’in akademik ve bilimsel yaklaşımları bize sadece, döneminin Osmanlı tarihçiliğine bu tarihçiliğin metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gibi hususlara dair bir veri sunmakla kalmıyor, aynı zamanda yakın ve uzak geçmişe dair de ne tür bir tarihçilik metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi gündeme getirildiği konusunda bir takım fikirler vermesiyle önem taşıyor.

Makale bize ne söylüyor?

Saffet Bey, ilgili makalesini iki temel bölüme ayırıyor...

Ve ilkinde, 604 ila 606’ıncı sayfalarda Hollandalı oryantalist Christiaan Snouck Hurgronje’nin, meşhur etnoğrafya çalışması olan  ‘The Acehnese’ adlı eserine atıfla,[1] Batı’da yani, Avrupa’da konunun nasıl yanlış anlaşılmış olduğuna dikkat çekiyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Saffet Bey, çalışmasının hemen girişinde yani, ikinci cümlesinde, “oryantalizme” meydan okuyacak denli bir hınçla, “... Vakıayı, Avrupalılar biliyorsa da, bildikleri pek eksik ve yanlıştır.” diyerek tarihi gerçekleri ortaya koymaya girişiyor.

Ancak, makalenin bu bölümünü okuduğumuzda, karşımıza herhangi bir yanlış anlama çıkmıyor açıkçası! Saffet Bey’in, nasıl böyle bir kanaate vardığı belli değil.

“Vakıa”dan kasıt, Osmanlı devletine ait olduğu ileri sürülen gemilerin Kuzey Sumatra’ya gitmesidir.

Saffet Bey’in, ‘Avrupa kaynakları’ndan kastı ise, Hurgronje’nin yukarıda dikkat çektiğim  çalışmasıdır.

Bununla birlikte, Saffet Bey’in bu yaklaşımını, Hint Okyanusu ve Malay Takımadaları gerçekliğine dair belki de, Osmanlı okur yazar çevrelerinden Batılı tarih anlatısına ilk önemli eleştiri diyebiliriz.

Hurgronje-Reid benzerliği!

Hurgronje’nin neyi bilip neyi bilmediği meselesi, herhalde benim dünkü yazımda Anthony Reid’in, Osmanlı denizciliği, devlet yapılaşması, Hint Okyanusu ilişkileri gibi konulara ne denli vakıf olup olmadığına benzer bir sorgulamayı akla getiriyor.

Ortada, ilginç bir benzerlik gördüğümü ifade etmeliyim...

Tıpkı, Reid’in 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren vefat ettiği 2025 yılına kadar, zaman zaman Açe ile doğrudan irtibatında olduğu gibi, Hurgronje da sahada bulunmuş, Açelileri önce Cidde ve Mekke’de ardından, bizzat kaldığı Açe’de kendi topraklarında tanıma, kimliği, aidiyeti, siyaseti, kültürü vb. alanlara dair verileri toplama imkânı bulmuştur.

Hurgronje’nin, Osmanlı gemileri, denizcileri vs. ile ilgili bilgisi Açe’de yaptığı gözlem, görüşmeler üzerine inşa edildiğini biliyoruz.

Ancak, bunun dışında hem, Açe’de yazılı eserler hem de, Avrupa kaynaklarından en azından, bazılarına da ulaşmış olabileceğini göz ardı etmemek gerekir.

Açe yazılı eserlerinden “Hikayat Aceh”nin bugün dahi, başat bir kaynak olduğunu söylersem herhalde, Hurgronje’nin bu esere ulaşmış olabileceği ve ilgili bölümleri okumuş veya birisine okutmuş olabileceği ihtimal dışı değil...

Metodoloji meselesi

Saffet Bey’in, dönemine ve uzun geçmişe yönelik olarak ne tür bir tarih metodolojisi, kavramları, kaynakları ve söylemi ortaya koyduğu konusundaki hatırlatmamla ilgili olarak şunu söylemek isterim.

 

Tarihi geçmişle ilgili gerçekleri ortaya koyma noktasında, tür bir metodolojinin izlendiğine örnek olarak, Batavya’da dönemin Osmanlı konsolosunu ziyaret eden bir Açeli’nin verdiği anektod değerinde bir veriye dayanması ilk etapta önemli görünüyor.

 

Bundan kastım, etnografya çalışmasının doğası gereği, toplanan sözlü anlatıların bizim için önemi kadar, bu verilerin karşılaştırmalı bir şekilde ele alınması da en az bir o kadar önemlidir.

 

Kaldı ki, söz konusu Açeli’nin, Osmanlı konsolosunu 1900’lerin başında ziyaret ettiği ve konsolos Bey’e 1560’larda ortaya çıktığı belirtilen bir hadisenin ‘doğru bir veri’ olarak aktarılmış olabileceğini varsaymak büyük bir iyimserliği gerektiriyor.

Öte yandan, bu Açe’linin kim olduğu, ne tür bir siyasi ve toplumsal statüye sahip olduğu, konsolos Bey’i niçin ziyaret etme gereği duyduğu gibi hususları, Saffet Bey’in yazısında bulamıyoruz.

Bunun yanı sıra, -en azından bugüne kadar şahsen ben, adı geçen konsolos Bey’in konuyla ilgili herhangi bir resmi yazışmasına rastlamadığım gibi, kendisinin kaleme aldığı bir ‘anı’ kitabına da denk gelmedim.

Kaynaklar meselesi

Tıpkı, diğer bazı metinlerde olduğu üzere Saffet Bey’in, Sumatra’da olan bitene dair anlatısı, tarihsel gerçeklikleri veya tarihsel gerçekleşmiş gibi sunulan anlatıları, Osmanlı yazı dili form ve yapısına aktarmasında aralarında, ‘abartı’da olmak üzere, bazı farklılaşmalara neden olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, Açe devletinin üçüncü sultanı Alaaddin Riayat Şah el-Kahhar’ın 1564/67 gönderdiği ifade edilen mektubun içeriği bize, bu mektubun Açe sarayında yazılmış olamayacağına dair bir dizi anlatıları bünyesinde barındırıyor.

Belki, bu konuyu özel bir yazıda ayrıca ele almakta yarar var.

Saffet Bey, makalesinin ilk bölümünde, 604. sayfasının son cümlesiyle, 605. sayfanın ilk cümlesinde, “... O günlerde İstanbul’a Açelilerce ‘Esutamboy’da, Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi...” diyor.

Bu yaklaşım, yine yukarıda dile getirdiğim üzere Osmanlı tarih yazımı ve anlatısında başvurulan, ‘söylem dili’yle ilgili bir husus olsa gerek.

Yoksa, Saffet Bey’in hangi tarihi kaynağa başvurarak 1566-68 yıllarında İstanbul’da Osmanlı sarayında, entellektüel çevrelerinde, uleması arasında, Açe’yi ve Sumatra’yı bilenin olup olmadığını teyit edecek malzemesi olduğu kanaatinde değilim.

Oysa, Saffet Bey, tarih metodolojisi ilgili alanlarını uygulamış olsaydı, Ahmed Feridun Bey’in (ö. 1583) ‘Münşeatı’na dahi gitmesine gerek kalmadan, 1861-1885 yılları arasında İstanbul’da Arapça yayınlanmış olan al-Jawaib gazetesi ve yine 1870’den itibaren yayın hayatına başlayan Basiret gazetesinin ilgili sayılarında Açe’lilerle ilgili verileri ulaşabilirdi.

Böylece, Açelilerin Osmanlılarla irtibatının -Yavuz Sultan Selim dönemine değin geriye gittiğini fark ederek, hayal mahsulü değil, aksine, daha rasyonel cümleler kurardı.

Benzer şekilde, “... Vakıayı, Avrupalılar biliyorsa da bildikleri ipek eksik ve yanlıştır.” cümlesiyle doğrudan atıfta bulunduğu Hurgronje’nin, Osmanlı belgelerinde, “Abdul Gaffar” müstear adıyla yer aldığını, Cidde Valisi Osman Paşa döneminde Cidde’de bulunduğunu da bulabilirdi.

Al-Jawaib” gazetesinin meşhur sahibi ve editörü Ahmad el-Shidyaq’ın, dönemin İstanbul’unun kütüphanelerinin haline dair görüşlerini ve Osmanlı belgelerinin ne denli derli toplu olduğu konusunda pek de olumlu olmayan yaklaşımlarını hatırladığımızda, Saffet Bey’i bu konuda da hoş görmekten başka bir çare kalmıyor!

Saffet Bey’in makalesi üzerinden konuya dair değerlendirmelere devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-bey-ve-malay-dunyasi-ile-osmanli-iliskileri-saffet-bey-and-relations-between-the-malay-world-and-the-ottoman-state/



[1] Saffet Bey, bu ifadelerin Hurgronje’nin The Acehnese adlı eserinin birinci cildinde 208 ve 209. Sayfalarda olduğunu söylüyor. (Bkz.: Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 604. (604-614).

10 Eylül 2026 Perşembe

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde “iki gemi” olgusu / The phenomenon of the “two ships” in relations between the Malay World and the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                             10.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine dair gündeme getirilen çeşitli görüşler, temel itibarıyla Osmanlı merkezciliğinin ürünü olarak zuhur ediyor.

Bu durum, bize, geçmişin farklı evrelerinde var olduğu ifade edilen tarihsel ilişkilerin, farklı bakış açılarıyla da ele alınması gerektiği konusunu hatırlatmasıyla önem taşıyor.

Bununla birlikte, farklı bakış açılarının dayanak noktalarının sağlamlığı, bugüne kadar var olan Osmanlı-merkezci yapılaşmanın metodoloji, kaynaklar ve yorumlar gibi alanlarda karşımıza çıkan aksaklıklarını, yanlışlıklarının anlaşılmasıyla yakından ilgilidir.

Aksi halde, benzeri bir hataya düşülebileceği gibi, bu yaklaşımın tıpkı ilkinde olduğu gibi tarihi yanlış anlamalara yol açacağını hatırlamak gerekiyor.

İki gemi

Bu kısa girişle gündeme getirmek istediğim husus, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde öne çıkan ve tarihsel olarak ilk olarak gündeme gelmesi itibarıyla gayet önemli olan, Kuzey Sumatra’da Açe bağlamında karşımıza çıkan, “iki gemi” olgusudur.

Batılı ülkeler, özellikle de, Batı Avrupa’da -Fransızca, Felemenkçe, İngilizce- ortaya konulmuş olan literatürde “Açe İslam Sultanlığı” adıyla bilinen Kuzey Sumatra’daki bu siyasi yapının Osmanlı ile ilişkilerinde, “iki gemi” olgusu üzerinde durmak istiyorum.

Konuyu, daha önce farklı vecheleriyle akademik makaleler ve kitaplarda ele almam nedeniyle, burada uzun uzadıya gündeme getirmeyeceğim.

İki gemi olgusuna Açe, Kuzey Sumatra, Endonezya ve genel itibarıyla, Güneydoğu Asya tarihçisi olarak tanınan Anthony Reid’in çalışmalarında, Türkiye’de ise Salih Özbaran Hoca’nın çalışmaları ve devamında alanda varlık gösteren bir iki tarihçi tarafından gündeme getirilmiştir.

Yanılmıyorsam, modern Türkiye tarihinde konuya bir iki satırla değinen ilk kişi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı olmalı... Onun da referansı -aşağıda değineceğim üzere- şayet Saffet Bey ise şaşırmamak gerekir.

Bu noktada, Reid’in ilk önemli makaleleri arasında kabul etmemiz gereken, 1969 yılında yayımlanan, “16. yüzyılda Batı Endonezya’ya Türk Tesiri” (“Sixteenth Century Turkish Influence In Western Indonesia”)[1] başlıklı makalesidir.

Niçin tartışılmıyor?

Bu iki geminin nasıl olup da, Kuzey Sumatra’ya ulaştığı konusunun tartışma konusu yapılmamış olması, bu olgu hakkında, bugüne değin devam eden ilgimin oluşmasını sağlamıştır.

Osmanlı denizciliğinin, okyanus denizciliğiyle kıyaslanmasının gayet zor olduğu bilinirken; Açelileri, Sumatra’yı henüz 1567’de duymuş olan Osmanlı devlet erkanının Sumatra’ya nasıl gidileceğini nasıl öğrendiği konusu gayet muğlak iken;[2] üstüne üstlük, Osmanlı denizcilik seferlerinde, -uzmanının ifade ettiğine göre, en az altı gemiden müteşekkil bir yapının varlığına ihtiyaç duyulurken, iki geminin Kuzey Sumatra’ya gittiğini gündeme getirmek oldukça ilginçtir.

Bu noktada, Osmanlıca bilmeyen Anthony Reid’in kaynaklara erişiminin -en azından- doğrudan ulaşmasının mümkün olmaması kadar, Osmanlı tarihine dair ilgisinin gayet az veya hiç noktasında olduğu dikkate alındığında başvuru kaynağının neresi olduğuna dair merakımı artırmıştı.

Reid’e, iki gemi” olgusunu sorduğumda, “Özbaran Hoca”yı işaret etmişti.

Aradan epeyce bir süre geçtikten sonra, 2018 yılında, Özbaran Hoca’yı İzmir’de ziyaret etme ve sohbet etme fırsatı bulmakla, doğal olarak bu konuyu bir de ona açmam kaçınılmaz olmuştu.[3]

Özbaran Hoca, yaşlılığı, yorgunluğu vb. gibi nedenlerden olsa gerek, “O zamanlar yazdık... Bizden geçti, artık... Sizler, genç araştırmacılar ilgilensin” bağlamında bir yaklaşımla konuyu bir şekilde kapatmış oldu. Tabii, Hoca’ya hürmeten, ısrarcı olmanın bir anlamı da yoktu.

Bu noktada, Anthony Reid’e ve Salih Özbaran Hoca’yla görüşmelerimde gündeme getirmeme rağmen, sağlıklı bir netice veya arzu ettiğim tatmin edici cevabı alamamıştım.

Gidecekti ama!

Kısaca ifade etmek gerekirse, “iki gemi” olgusu temelde, kuvvetle muhtemel 1567’de hazırlandığı düşünülen, 15 kadırga ve 2 barka toplam 17 gemiden oluşan filonun, 1568’de Yemen’deki isyan dolayısıyla Sumatra gitmesinin sürekli ertelenmesinin ardından, neler olduğuna dair bir yaklaşıma tekabül ediyor.

Buna, özellikle Reid bağlamında şunu eklemek gerekir ki, mevcut Batı literatüründe yer alan verilerin dışında, Kuzey Sumatra ve Açe çalışmaları dolayısıyla bölgeyi zaman zaman ziyaret etmesi, Banda Açe’de ‘Kampung Bitay’ olarak bilinen mevkiden ve bölgedeki sözlü gelenekten haberdarlığıyla yakından alâkalı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu anlamda, konunun canlı görünür yanları noktasında, Özbaran Hoca’dan ziyade, Reid’in konuya daha vakıf olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Saffet Bey’i unutmak (mı?)

Söz konusu “iki gemi” olgusu Reid’in, 1969 yılında yayınladığı makalesinin Ek (Appendix) bölümünde Saffet Bey’in makalesine atıfla açıklık getiriyor.

Bunu söylemekle, “zaten sorun çözülmüştür” diye düşünenler olabilir. Ancak, bu durum çözüm yerine sorunu, daha da çetrefil hale getirdiği kanaatindeyim.

Nihayetinde, zamanında Reid’in kendisine yönelttiğim soruya cevaben, Özbaran Hoca’yı işaret etmesine rağmen, Saffet Bey’e atıfta bulunmaması oldukça ilginçtir.

“Unutmuş olabilir”, diyebiliriz...

Ancak, yukarıda dile getirdiğim üzere Reid’in, linguistik bağlamında Osmanlı kaynaklarına erişmesi söz konusu olmadığı gibi, Osmanlı tarihine dair de pek donanımlı olmaması onun, doktora çalışması sürecinde veya hemen akabinde aynı dönemde, Londra’da bulunan Özbaran Hoca vasıtasıyla, Saffet Bey’in makalesine ulaştığını gösteriyor.

Genelde Osmanlı tarihçiliğine, özelde Hint Okyanusu bağlamında, eleştirel tutumuyla takdir edilmesi gereken Özbaran Hoca’nın, iki gemi olgusuna derinlemesine incelememiş olması da üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur.

Bu hususu belki, bir akademisyen olarak Türkiye’de oturarak, Sumatra’ya bakmak ya da bakamamakla ilişkilendirerek anlamak mümkündür.

Reid’in, kendi makalesinde, İstanbul Üniversitesi’ne yaptığı ‘teşekkür’ atfını da unutmamak gerekir... Demek ki, o dönemde yabancı bir araştırmacıya binlerce kilometre öteden yardım edebilecek birileri varmış...

Reid’in, Saffet Bey’in makalesinden nasıl haberdar olduğunu da ortaya koymak gerekiyor. Buna açıklık getiren yine kendisi...

Reid bu bilgiye, makalesinin ‘EK’ bölümünde Leiden Üniversitesi tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nin (Encyclopedia of Islam) -alanda olanlarca yakinen bilinen- Juynbool ve Voorhoeve tarafından kaleme alınan, “Atjeh” maddesinden edindiğini bir şekilde ortaya koyuyor.

Yeni bir bakış açısı

Saffet Bey’in, 1911/1912 yıllarında kaleme aldığı Sumatra Seferi adıyla meşhur çalışması bize, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine dair bazı noktalara ışık tutmasıyla dikkat çekiyor.

Saffet Bey’in iki makaleden oluşan çalışmasının Osmanlıca olması, Osmanlı devletinin neredeyse devrini kapatmak üzere olduğu bir dönemde, -tarihin cilvesine bakın ki- yeni kurulan bir kurumun yayın organı olan Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası başlıklı dergide gündeme gelmesi, klasik diyebileceğimiz bazı Osmanlı evrakları ile bir ölçüde Fransızca ve ardından İngilizce’ye çevrilen Christiaan Snouck Hurgronje’nin çalışmasına atıfları gibi özellikleriyle dikkat çekicidir.

Bununla birlikte, Saffet Bey’in “iki gemi” olgusuna dair ifadesinde temel referansı yüzyılın başında Batavya’da konsolos olarak görev yapan Erşad Bey’in aktardığı kısa anektod...

Kendisini makamında ziyaret eden bir Açe’linin -ki kuvvetle muhtemel sürgünde olan son Açe Sultanı Davud Şah’a yakın bir isim olmalıdır- “zamanında bize iki gemi gönderilmişti” şeklinde özetleyebileceğim ifadesine dayanıyor...

Bu ifadeyi göz ardı etmek mümkün değil...

Bununla birlikte, yukarıda dile getirdiğim üzere Osmanlı denizciliği ve oknayus koşulları ile diğer bazı hususlar bize gemilerin bizatihi Osmanlı Devlet erkanının emriyle gönderilip gönderilmediği veya gemilerin başka unsurlara ait olup olmadığı gibi bir dizi sorunun halen gündemde olduğuna işaret ediyor.

İlginçtir, 16. yüzyılın önemli devlet adamlarından Ahmed Feridun Bey, münşeat’ında Açe’den gönderilen iki mektubun dışında bize bir veri sağlamıyor.

Bu noktada, Saffet Bey, Snouck Hurgronje, Anthony Reid tarafından kaleme alınan çalışmaları yeniden farklı bir gözle incelemeye ihtiyaç olduğu gibi, Kuzey Sumatra’ya kimlerin hangi yollarla gitmiş olabileceğine dair verileri ancak, bölgede yapılacak saha çalışmaları gerçekleştirerek ve Hint Okyanusu bağlamını merkeze alarak incelemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-iki-gemi-olgusu-the-phenomenon-of-the-two-ships-in-relations-between-the-malay-world-and-the-ottoman-state/


[1] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December.

[2] Saffet Bey’in ifadesine başvurarak ifade etmek gerekirse, “... O günlerde İstanbul’a Açelilerce ‘Esutamboy’da, Açe’yi duyan ve nerede olduğunu bilen yok idi ...” Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 604, 605. (678-683).

[3] Bu vesileyle, görüşmeyi organize eden Ekrem Saltık arkadaşımıza burada, bir kez daha teşekkür ediyorum.

 

8 Eylül 2026 Salı

Siyaset kurumu ve yükseköğretim kurumları / Political institutions and higher education institutions

Mehmet Özay                                                                                                                             08.09.2026

Hatırlarsanız, bir süre önce Münire Hoca’nın önemli katkıda bulunduğu  Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı bir kitap yayınını gündeme getirmiştim.

Çalışma, ülkenin yükseköğretim kurumlarında yer alan akademisyenlerin akademik ve entellektüel çabalarının yetersizliği ve ilgisizliği şeklinde iki kelimeyle özetlenebilecek halini ortaya koyuyordu.

Bu durumun sadece, ‘akademisyen’ olarak adlandırılan kişilerden kaynaklı bir sorun olmadığı, genel itibarıyla, ülkenin siyaset kültürünün derin etkisini ve uzantısını içinde barındırdığı.

Kafası karışıklar

Geçenlerde, Hoca’nın 2019 yılında, aynı konuda bir gazeteye verdiği açıklama gözüme çarptı.

Hoca, bu demecinde, merhum babası Hüseyin Alatas’ın kaleme aldığı bir kitap üzerinden yine, akademi dünyasına yönelik eleştirel bir söylemi gündeme taşımış.

Aslında, Hoca’nın “Gerak” yani, Malezya Akademi Çalışanları Haraketi (Pergerakan Tenaga Akademik Malaysia) içinde yer alması, akademik kariyerinde eğitim-öğretim araştırma süreçlerinin yanı sıra, akademi dünyasını eleştirel açıdan ele alan bu kurumda faal olduğu hatırlandığında, ortaya koyduğu eleştirilerin süreklilik arz ettiği ortadadır.

Münire Hoca’nın, 2019’da gündeme gelen demeci, akademi dünyasında yaşanan sorunun, akademi kimliğini taşıyan bireylerin yeterliliği ve yetersizliği dışında, bu kitleyi ve içinde yer aldıkları yükseköğretim kurumlarını da doğrudan etkilediğine işaret ediyor.

Bu durumun, sadece, ülkenin modern tarihini yapılandıran siyaset ve yükseköğretim kurumu ile sınırlı olmadığı görülüyor.

Öyle ki, sahadan olmayan kişilerin de işittiğini tahmin ettiğim Hüseyin Alatas’ın, “zincire vurulmuş düşünce” olarak çevirebileceğim ‘captive mind’ kavramının hem siyaset dünyasında hem de akademi dünyasında yer alan bireylerde yansımasının devamına işaret ettiği iddiasıyla dikkat çekiyor bu demeç.

Bu genel yaklaşımın ötesinde, demecin dikkat çeken yönü, yükseköğretim Bakanlığı’nın plân ve projelerinin yükseköğretim kurumlarında düşünce üretmeye matuf süreçleri harekete geçirmeye, bu alanı genişletmeye, yükseköğretim kurumlarından başlayarak toplumun farklı katmanlarına doğru yayılmaya yönelik çabalar yerine, “piyasa talepleri”ne odaklı bir yükseköğretim hedefine tutulmuş olduğu anlaşılıyor.

Egemenlik ilişkisi

Münire Hoca’nın, babası Hüseyin Alatas’ın kavramsallaştırması belki de, yaşadığı dönemin toplumsal gerçekliğinde farklı bir yere oturtulabileceği düşünülebilirse de, 21. yüzyılın ilk birkaç on yılında yaşananların pek de öyle farklı ve sağlıklı bir süreci doğurmadığı görülüyor.

Bu durum bize, yükseköğretim kurumlarının asli görevinin piyasanın taleplerine hizmet eden aracı kurumlar olmadığını, aksine, ‘yükseköğretim’ kavramının kendinde yetkin bir anlamı barındırdığını ve bunun bilgi-düşünce ve düşünce üretimi gibi süreçlerden bağımsız ele alınamayacağını ortaya koyuyor.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, bir yanda sömürge dönemi söylemlerinin gizli-açık içeriğine sahip bir siyaset kültürünün ve bu siyaset kültürünün yükseköğretim kurumları üzerindeki etkisi, yükseköğretim kurumlarının temel yapılanması ile çelişkileri ortaya gayet çelişkili bir yapıyı çıkartıyor.

Yine hatırlarsanız, içinde bulunduğumuz yükseköğretim kurumunda dekanlık ve rektör yardımcılığı yapmış birinin, “Biz, hükümet ne derse ona uyarız” şeklindeki sözünü gündeme getirmiştim.

Bu noktada, Münire Hoca’nın siyaset kurumu ile yükseköğretim kurumu arasındaki ilişkiye dair söylemine ve eleştirisine bizatihi sahada tanık olunduğu ortadadır.

İlgili kurumlar arasındaki bu ilişki türü, yükseköğretim kurumunu iki açıdan etkilediği anlamına geliyor.

İlki, siyaset kurumunun egemen varlığı sadece, ilgili yükseköğretim kurumlarının bütçelerini belirlemede değil, bu kurumların içeriklerine ve yönelimlerine dair katı bir belirleyiciliği ile rol aldığına ortaya koyuyor.

İkincisi, yükseköğretim kurumlarının kendilerinden beklenen araştırma, düşünce, yayın vb. süreçlerinin toplumun hemen hemen her kesimine yönelik “eleştirel” tutumuna mani olan ve kendi kendine sansür uygulayan bir tür “yükseköğretim kültürü” oluşturduğuna işaret ediyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, araştırmayı ve düşünceyi kendine temel alan olarak seçen yükseköğretim kurumları gizli-açık karşı karşıya kaldıkları sınırlamalar ve belki de baskılar karşısında bu görevlerini icra edemez hale geliyorlar.

Kalkınma ve akademi

Siyaset alanının ve bu alanın içinde belirli bakanlıkların veya bakanlıkların yönetimine matuf olan yükseköğretim kurumlarının ülkenin “kalkınma odaklı” yapılanmasında aldığı konum elbette anlaşılabilir bir yönü bulunuyor.

Burada temel husus, yükseköğretim kurumlarının genel yapılanması ve eğiliminin bu kurumların doğasıyla çelişkili olup olmadığıdır. Tıpkı, benzeri ülkelerde olduğu üzere, bu ülkede de sorunun gelip dayandığı nokta bu alanda zuhur ediyor.

Ancak, Hüseyin Alatas’ın ‘captive mind’ kavramıyla tek tek bireylerin, okuryazarların ve hususen yükseköğretim kurumlarında ‘eğitimci’, ‘öğretici’ kimliğiyle yer alanların ‘düşünce’ olgusuyla ilişkileri ve bu ‘düşünceyi’ kendi aralarından başlayarak, kurumlara ve topluma doğru genişleyen bir yönelimle ortaya koymalarında karşılaşılan kısırlığın temel bir nedeni olarak gündeme geliyor.

‘Teknik’ öğretim

Yazının ilgili yerlerinde dikkat çekildiği üzere siyaset kurumunun, ülkenin kalkınma odaklı yapılanmasında ‘öncelikler’ ve ‘zorunluluklar’ gibi yaklaşımlarla yükseköğretim kurumlarının temel işlevi olan araştırma ve düşünce üretmeyi ikincil plana atan veya göz ardı eden tutumu bu kurumları ‘teknik’ düzeye hapsediyor.

Ülkelerin kalkınma çabalarında temelde bir sorun yok...

Ancak, yukarıda ele alındığı üzere, yükseköğretim kurumlarının varlık nedeninden uzaklaştıran politikaların temel bir yanlış üzerine oturduğunu görmek gerekiyor.

Ya da şöyle bir çözümü gündeme getirmek mümkün. Kalkınma eksenli yapılanmada ‘teknik eğitim’ ile ilgili kurumsal yapılanmalar gündeme getirilebilir. Ancak ülkenin, örneğin ortaöğretimden başlayarak bu yönde ne tür bir yapılanma içinde olduğu ayrı bir araştırma konusudur. 

6 Eylül 2026 Pazar

Akademi kurumları ve memurluk olgusu / Academic institutions and the phenomenon of civil servant

Mehmet Özay                                                                                                                             05.09.2026

Müslüman dünyanın akademi kurumlarının bugün içinde bulunduğu zaafiyeti, modernleşme ile mi yoksa geleneğin bir tür devamı olarak mı değerlendirmek gerekir?

Hangisi olursa olsun, karşımıza çıkan tablonun hiç de, iç açıcı olmadığı aşikârdır.

Bu yazıda, akademi kurumlarının işletimi ve işleyişi konusuna ‘bürokrasi ve memurluk’ kavramları özelinde değinmeye çalışacağım.

Öyle ki, akademik kurumlarını standartlaştırılmış bürokratik yapılaşmanın ve bu kurumlarda yer alan akademisyenleri standartlaştırılmış memurluk normlarına hapsetme geleneğinin, Müslüman toplumların araştırma, bilgi üretimi ve entelektüel yaşamda karşı karşıya kaldıkları önemli problemlerin oluşmasında kayda değer bir rol oynuyor.

Bu durumun, ilgili çevreler tarafından sıradan bir mesele olarak algılanıyor olmasını veya hiç dikkate alınmamasını, en başta en temel bir hata olduğunu görmek gerekiyor.

Nihayetinde, Müslüman toplumların siyaset dünyasından, kültür yaşamına değin var olan ve de giderek artan tüm sorunlarını gündeme taşıması beklenen ve bu sorunlara çözüm sunma imkânını bünyesinde barındıran unsurlar olarak akademik kurumların, bugün içinde bulundukları durum, hiç kuşku yok ki, söz konusu sorunların ne çözümüne önemli ölçüde katkıda bulunuyor, ne de halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlar ile küresel çapta insanlığa alternatif görüş, düşünce, felsefe, kurumsal ve sistemik yapılaşmalar sunabiliyor.

Bu hususun öneminin, aynı akademik dünyanın içinde bulunan belki de, azımsanmayacak sayıda kişi tarafından hissedildiğini söylemek mümkün.

Bununla birlikte, ortada var olan gerçeklik, karşı çıkış, alternatif söylem üretme, yenileyici bir alan açma gibi yapılaşmaları gündeme getirmek yerine, bu alanda söz söyleme cüretini gösterme eğilimi sergilemek isteyenleri, temelde ekonomik varoluşsallık zorunluluğu, mevcut sisteme eklemlenme yani akomodatif yaklaşıma ve de nihayetinde var olan statükoyu desteklemeye veya yeni statükoların oluşumuna eğilimler nedeniyle neredeyse, yok hükmünde kalıyor.

Buna alternatif olarak, bu kitlelerin akademik dünyasındaki memurluklarının dışında ve ötesinde, özel yaşamları içerisinde düşünülebilecek şekilde sivil toplum ve düşünce kuruluşları içinde varlık sürdürüp mevcut sorunlara çözümler üretebilecekleri veya ürettikleri konusundaki görüşü de yabana atmamak gerekiyor.

Ancak, bir çözümmüş gibi sunulan bu gelişmenin bile, mevcut akademi kurumlarının işleyişi, sürekliliği gibi bizatihi kendi varlığıyla ilgili sorunların üstesinden gelmeye yetmediği görülüyor.

Akademi gerçekliği

Kaldı ki, akademi kurumlarının varlığı söz konusu olduğunda, ortada kaynak, sistem ve anlayış konusunda ciddi aksaklıklar ve yolsuzluklar olduğunu açıkça ortaya koymak gerekiyor.

Nihayetinde, adına akademi denilen kurumların varlığının öyle gelişigüzel sıradan yapılar olmadığı düşüncesinden hareket ettiğimizde, bunların gayet önemli maddi ve manevi varlıklara ihtiyaç duyduğunu görmezden gelmek, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların sömürge sonrası bağımsızlıkları sürecinde kendi kaynaklarını nasıl hunharca yok ettiklerini bize gösteriyor.

Akademi dünyasının memurluk sınırlarına hapsedilmesinin göstergelerinden biri, katı organizasyonel yapılaşmanın hâkim kılınmasıdır.

Bu organizasyonel yapılaşmanın, bazı kurumlarda, bazı ülkelerde iki boyutta ortaya çıktığı görülür.

Bunlardan ilki, akademi kurumunu akademisyen olmayan bürokrat ve memurların kalıplaşmış, katı, hükmedici yapısına terk etmek, ikincisi, akademisyenler arasından -tıpkı birincisine benzer şekilde eylemde bulunan- akademi kurumunu yönetecek bürokrat ve memur üretmek.

Söz konusu bu iki boyut arasında, bu yazı çerçevesinde dile getirmeye çalıştığım sorunlar açısından açıkçası pek de büyük bir fark bulunmuyor.

Nihayetinde, bürokrasinin ve memurluk olgusunun -nereden gelirse gelsin- belirleyici olması, her hâlükârda akademi kurumunun akışkan, dinamik ve üretken doğası önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Bu çerçevede dile getirmeye çalıştığım, akademi dünyası ile memurluk olgusunun bir dikotomiye denk geldiği anlaşılmış olmalıdır.

Bu temel sorunun ortaya çıkması bizatihi, her iki dünyanın farklı vechelere sahip olmasından kaynaklanıyor.

Bürokrasi ve memurluk sınırlandırıcı, tektipleştirici vb. doğasıyla dikkat çekiyor...

Oysa, akademi dünyası, ki bünyesinde sadece eğitim-öğretimi değil, araştırmayı, düşünmeyi, uygulamayı, üretmeyi yeniden sorgulamayı gerektiren bir dizi ilişkiler ağıyla gayet dinamik ve kendine özgü bir yapılanma sergiliyor.

Bu alanların sınırlandırılmaya matuf olduğunu düşünen bürokrasi ve memurluk düşüncesi sadece, akademi dünyasını değil, bütün bir ulusu ve ulusu şekillendiren kültür, düşünce, bilgi vb. süreçleri gizli veya açık engelleyici bir rol oynuyor.

Tarihi derinlik

Dün ve bugün ilişkisi çerçevesinde, -ki, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların bu ilişkiden âzade olmadığı ortadadır-, özellikle akademi kurumlarının yapılaşması veya yeniden yapılaşması noktasında şu hususun gündeme getirilmesinde yarar var.

O da, bürokrasi, memurluk bağlamının, sadece bizim neslin veya yaşamakta olduğumuz süreci paylaşan birkaç neslin değil, tarihin uzak ve yakın evrelerinde de, benzeri süreçlerin yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kaldı ki, bu konuda elimizde, örneğin, Osmanlı gibi bir devletin kurumsal yapılaşmasının, döneminin sistemik bürokratik oluşumunun, bu oluşumu şekillendiren insan faktörünün ve tüm ilgili alanlarının -görece, kısa süren başarılarla dolu dönemin ardından- yaşanan gerilemelerin, başarısızlıkların, yolsuzlukların vb. temelinde yer aldığı gayet açık seçik anlaşılıyor.

Bu tarihi olgunun, “Altın Devir” (Golden Age) söylemi ile modern devlet, bürokrasi, kurumsallaşma ile ne denli örtüşüp örtüşmediği elbette, tartışmaya açık bir konudur.

Ve bunu, başka yazı/lar/da tartışabileceğimizi düşünüyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademi-kurumlari-ve-memurluk-olgusu-academic-institutions-and-the-phenomenon-of-civil-servant/