Mehmet Özay 19.03.2026
İran’ın, her türlü iç siyasal ve toplumsal
gelişmelere, taleplere, değişim arzusuna karşın güçlü olduğuna kuşku olmayan,
‘rejim’inin sonlandırılması hedefiyle hareket eden ABD-İsrail koalisyonunun
temel hedefine bakıldığında, İran’ın dini-sivil, askeri lider kadrolarını
ortadan kaldırmak olduğu görülüyor.
Bunun en son örneğini, İran güvenlik biriminin
başında bulunan Ali Larijani ile Devrim Muhafızları’nın paramiliter birimi
lideri Gholam Reza Soleimani’yi hedef alan saldırılar oluşturuyor…
Rejim değişimi (mi?)
İran’a yönelik savaşın devam ettiği bu
süreçte, çeşitli ‘uzmanlar’ giderek daha çok bu konuya odaklanıyor.
Ve sorgulanan husus şu: ABD-İsrail
koalisyonu bu strateji ile başarı elde edebilir mi?
ABD-İsrail koalisyonu tarafından belirlenen ve
yukarıda dikkat çekilen ‘askeri’ stratejinin, İsrail tarafından geçtiğimiz iki
yıl zarfında Filistin’e yönelik olarak sürdürülen saldırılarda ortaya konulması
ve bunun bir tür başarı olarak kanıtlanmış olması, ABD-İsrail koalisyonunun,
İran’a yönelik benzer bir strateji ile hareket etmelerinde belirgin bir neden
veya kanıt olarak ileri sürmek mümkün.
Söz konusu ‘başarı’nın, ilgili birimleri veya
Filistin halkının siyasal mücadelesini ortadan kaldırmaya yönelik hedefte ne
denli başarılı olup olmadığı ise bir başka konu.
Bazı gözlemcilerin, bu tür stratejinin kapsamlı
kurumsal değişimi getirmekten ziyade, refleksif direnişi körüklediği yönündeki
görüşleri de yaşananlara bakıldığında haklılık payı taşımadığı söylenemez.
Bu noktada, Filistin bağlamında İsrail’in, ABD’nin
stratejik katkılarıyla Filistin toprakları ile Lübnan, İran ve Katar’da
gerçekleştirdiği nokta atışlı hedeflerin, Filistinlilerin önde gelen
liderlerini ortadan kaldırmasıyla ortaya çıkan kazanımların bugün, İran’a
yönelik ABD-İsrail saldırılarına temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu strateji ile hedefte, İran’da rejim
değişikliği bulunduğu ileri sürülebilir.
Ancak, bu noktada ortaya konulan
görüşler, bu stratejinin İran’da Batı’nın ve özellikle de, “ABD’nin arzu ettiği
demokrasi”yi getirmeyeceği yönünde.
Diğer taraftan, lider kadrosuna yönelik ‘imha’ plânının,
kurumsal yapıları gelişkin İran gibi ülkelerde işe yaramayacağı yönünde.
Demokrasi (!)
‘İran ve demokrasi’ konusunun çetrefil bir husus olduğuna
kuşku yok...
ABD öncülüğündeki Batı’nın, -en azından-, Irak ve
Afganistan deneyimlerinin, bu ülkelere demokrasiyi getirmediği ortada.
Ancak, özellikle 1980 sonrası yaşanan tüm gelişmelere
bakıldığında, bu ülkelerin demokrasinin dışında nereye getirilip getirilmediği de,
pek tartışma konusu yapılmıyor.
Benzer bir durum, bugün bir ölçüde -en azından olası
sonuçlar itibarıyla-, İran için de geçerlilik taşıyor.
İran’da rejim değişikliği veya İran’a demokrasi
getirilmesi konusunun, ABD öncülüğündeki Batı için bir öncelikli hedef olup
olmadığı önemli bir husustur.
Evet, İran, Batı’nın siyasal söylemiyle 1979’dan bu yana
önemli bir tehdit olarak algılanıyor. Batı için önemli olan ise var olan bu
tehdidin ortadan kaldırılmasıdır.
Bunun araçlarından birinin ‘demokrasiyi bu ülkede’ icad
etmek olasılıklardan biridir.
Ancak, bunun zayıf bir olasılık olduğunu Batı başkentlerinin
özellikle de, İran konusunda yüzyıllara varan ilişkilere sahip Batı Avrupa
ülkeleri için gerçekleştirilmesinin gayet sorunlu bir hedef olduğuna kuşku yok.
Bunun yanı sıra, ABD pragmatizminin, İran’a demokrasi
getirme gibi bir hayali olsa da, bunun 20. yüzyıl ikinci yarısında bizzat ABD
tarafından tecrübe edilen denemelerin gözgen geçirilmesi gerekiyor.
ABD başkentinin, bunu yapmadığı söylenemez…
Batı pragmatizmi ve Körfez Ülkeleri
Bunun sağlamasını yapmamızı sağlayacak bir diğer husus,
bugün İran yönetiminin savaş boyunca hedef aldığı ülkeleri, yani Körfez
ülkeleri, teşkil ediyor.
Bu ülkelerin bugün ABD-İsrail koalisyonu ile birlikte
hareket ediyor oluşları, bu ülkelerin Batı siyasal sistemine eklemlendikleri
anlamına gelmiyor.
Aksine, söz konusu bu ‘monarşi’ yapılarının, çeşitli
ölçekler ve kriterler bağlamında, Batı siyasal sisteminin gayet ötesinde ve
dışında, siyasal rejimleri teşkil ettiklerine de kuşku bulunmuyor.
ABD ve İsrail koalisyonunun ve de genel itibarıyla,
Batı’nın bu ülkelerle ilişkilerinin ‘monarşi’ karşıtlığına dayanmadığı ve bu
anlamda, kendilerini söz konusu bu rejimleri değiştirmeye odaklanmadıkları
bugün gayet net bir şekilde ortadadır.
Genelde Batı ve özelde ABD için, bölgedeki farklı
yapılaşmalarına rağmen, var olan ulus-devletlerin Batı siyasal ve ekonomik
çıkarları ile özdeşleşmeleri, bu ülkelerin bugün varlık nedenlerinin en başında
geldiğini yabana atmamak gerekir.
İran’a yönelik saldırıları, İran’da rejim değişikliği
kadar, belki de bundan daha çok var olan bu rejimi genelde Batı ve özelde Batı
çıkarlarıyla ne denli uyumlu hale getirip getirmemekle ilintili olduğunu
dikkate almak gerekiyor.





