3 Temmuz 2026 Cuma

Coğrafi tanımlama çabası olarak ‘Kuzey Sumatra’ / ‘North Sumatra’ as an effort at geographical definition

Mehmet Özay                                                                                                                             03.07.2026

Bugün, Endonezya Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Kuzey Sumatra, gayet ilginç boyutlarıyla dikkat çekiyor.

Coğrafi sınırlama ve tanımlamaları, tarihsel ve geleneksel olarak kendilerine ev sahipliği  yaptığı, farklı etnik ve toplumsal grupların varlığı, siyasal ve toplumsal değişimlerin aldığı hâl ve yönelim, bölgenin dikkatle incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu hususların sadece, tarihin belirli bir dönemiyle sınırlı olmadığı aksine, uzun dönemli gelişmelerin adına, ‘dün’ dediğimiz olgunun, uzak döneminden yakın dönemine değin, geniş bir zamansal yapıyı bünyesinde barındırdığı söylemek yanlış olmayacaktır.

Aynı şekilde, bünyesinde İslam öncesi, İslamlaşma, sömürgeleşme, ulus-devlet yapılaşması bağlamında, yeni veya modern siyasal unsurları barındıran, gayet dinamik siyasal ve toplumsal değişimler zincirini de sunmasıyla önem arz ediyor.

Bu çerçevede, coğrafi tanımlama bağlamında bazı hususlara kısaca değineceğim...

Coğrafyi tanımlama

Bir coğrafi tanımlama olarak yani, Sumatra’nın ‘Kuzey’i olarak yapılan göndermenin sorgulanabilir olması dikkat çekicidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bugün Kuzey Sumatra olarak adlandırılan coğrafya parçasının, tarihsel olarak, Kuzey Sumatra değil de, Doğu Sumatra olarak adlandırılmış olması, bize bunun sıradan bir coğrafi bilgi yanlışı ve tanımlaması mı, yoksa farklı bir nedenle ortaya konulmuş bir kasıtlılık mı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum, bize hangi siyasal yapının, hangi dönemsel şartlar altında, ekonomik ve toplumsal gerçekliği dikkate aldığı veya söz konusu bu ekonomik ve politik gerçekliği yapılandırma arzusunda olduğuyla ilişkililiği üzerinde durmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Yani, ortada sıradan ve gelişigüzel bir şekilde ortaya konulan bir Kuzey Sumatra ve/ya DoğuSumatra olgusu bulunmuyor.

Kuzey Sumatra coğrafi tanımlamasının bir diğer dikkat çeken yönü örneğin, Açe’nin, aynı ‘kuzey’ içerisinde yer aldığı coğrafya bilgimiz ve verili fiziki yapının ortaya koymasına rağmen, ‘Kuzey Sumatra’ kavramının Açe’yi içermediği görülür. Oysa, Açe mevcut literatürde ‘northern tip’ olarak tanımlandığı konusunda gayet keskis bir konsensüs olduğunu biliyoruz.

Oysa, çeşitli tarihsel parametreler ve bunların gizli açık içinde barındırdığı sosyal, ekonomik ve demografik unsurlarıyla ortaklığı temelde Açe’yi, Kuzey Sumatra’ya dahil etmeyi de gerekli kılıyor.

Coğrafi tanım etrafında gündeme gelen tartışma ya da, daha doğrusu tartışma talebi-, Kuzey Sumatra’nın kendinde dinamik özellikleriye ilgilidir.

‘Malay’ kavramı

Bu çerçevede, insan stoğu bağlamında değerlendirildiğinde Kuzey Sumatra’nın adına, ‘Malay’ denilen sözde etnik yapıyla birlikte anılması, coğrafya ve insan stoğu ilişkisinin tarihsel derinliğiyle alâkalıdır.

Bu noktada, ‘Malay’ kavramının ‘Malezya’ ile ilişkili olmadığını bir kez daha hatırlatmakta yarar var. Malezya’nın bir ulus-devlet, Malay kavramının ise, çok daha geniş coğrafi sınır ve insan stoğunu içinde barındırdığının farkında olmamız gerekir.

Malezya ulus devleti içerisinde yer alan insan stokları içerisinde, ‘Malay’ birimine gönderme yapıldığı söylenerek, bir tür haklılık payı iddiasında bulunulsa da, bunun ‘Malay’ kavramından anlaşılması gereken hususlardan sapmaya -kasıtlı veya kasıtsız- gayet müsait oluşu dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Yakından tanık olunduğu üzere, temelde bu farkında olunamayış, gayet keskin ve köklü bir siyasal bilinçsizlik olgusuyla karşı karşıya olduğumuzu gösterdiği gibi, gizli/açık bir tür tarihsel boyutların her türlü parametreleriyle ilgili bir manipülatif tavrın varlığına da gönderme yapıyor.

Kuzey-Doğu dikotomisi

Antropolojik bir veri olarak, Malay kavramının içinde barındırdığı toplumsal ve kültürel çeşitlilik ve bu çeşitlilikleri bünyesinde barındırabilme gücü karşımıza, coğrafi gerçeklik olarak Kuzey Sumatra olgusunu çıkardığı gibi, aynı zamanda bu çeşitlilik üzerinde gizli/açık kırılgan bir algı oluşturma noktasında, Kuzey Sumatra-Doğu Sumatra dikotomisini de çıkartmaktadır.

Kuzey Sumatra’nın, insan stoğu ve coğrafi yapısı bağlamındaki tartışmanın, bölgeyi tanımlama sürecinin çokça, dış etkenlerle ilgili olduğu tarihsel bir veri olarak elimizde mevcuttur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Kuzey Sumatra, Doğu Sumarta tanımlamaları bölge toplumlarından ya da siyasal yapılarından ziyade, dışarlıklı çevrelerin örneğin, Avrupalı denizci milletlerin ve bunların, uzun tarihi süreçte, bölgede tesis ettikleri siyasal yapıların coğrafi tanımlama arzusu ve de ihtiyacından neşet etmiştir.

Benzer şekilde, modern siyasal yapılaşma dönemde yani, yirminci yüzyılın ortasından itibaren, bölgeye yönelik merkez-çevre ilişkilerinin ve bu ilişkilerin bünyesinde barındırdığı, tüm ekonomi politik yapıların etkisiyle de, benzeri sürecin bir şekilde devam ettirildiği görülür.

Kuzey Sumatra bağlamında ortaya konulan coğrafi tanımlama çabalarının, toplumlar ve coğrafya ilişkisine dair dikkat çekici ipuçları sunduğunu söylemeliyim.

Bu tanımlamanın, bölgede yaşayan toplumların dışında ve ötesinde, dışarlıklı grupların içerisinde antropolojik ve sosyolojik boyut kadar, ekonomi politik olguları da barındıracak şekilde gündeme getirildiğini söylemek gerekir.

Bu çerçevede, Kuzey Sumatra’nın hem, bölgenin kendi tarihsel süreçleri hem de, bu tarihsel süreçlerine belirli bir dönemde eklemlenmiş olan Batı Avrupa’daki denizci milletlerinde ortaya çıkan özellikle, ekonomi politik gelişmelerle ilgili boyutu bize, bu bölgenin önemi konusunda ipuçları sunuyor.

Benzer önemin, yukarıdaki tarihsel süreçle kıyaslandığında bize çok daha yakın olduğuna kuşku olmayan, modern ulus-devlet yapılaşmasında neye tekabül ettiği gerçeklikle bağını da gayet dikkatlice ele almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cografi-tanimlama-cabasi-olarak-kuzey-sumatra-north-sumatra-as-an-effort-at-geographical-definition/

30 Haziran 2026 Salı

“Budaya dan adat istiadat: Lensa T.L. Sinar”,

Mehmet Özay – Faisal Riza                                                                                                     25.06.2026 

Opini singkat ini, secara kritis, membahas kontribusi intelektual almarhum Tengku Luckman Sinar (1933-2011). Di sini, kita secara singkat membahas apa yang dipertahankan Sinar dalam usaha dan wacana intelektual pribadinya sepanjang hidupnya. Untuk tujuan itu, minat utama kita adalah dua konsep, yaitu adat dan budaya Melayu, yang diyakini dapat memberikan pemahaman yang cukup logis dan bermakna tentang gagasan-gagasan beliau.

Dalam hal ini, kami menyadari bahwa isu-isu budaya dan adat dalam tulisan Sinar telah dipelajari oleh akademisi dan peneliti lain selama 15 tahun terakhir sejak wafatnya. Dan kita dapat menyebut individu-individu ini sebagai ‘peneliti yang terinspirasi oleh Sinar’. Selain itu, terlepas dari ketulusan kami, kemungkinan ada beberapa kelemahan dalam pemahaman dan interpretasi kami.

Budaya dan adat istiadat, sebagai fenomena sosiologis, sangat penting bagi masyarakat manusia. Dalam hal ini, perlu dikemukakan bahwa kedua komponen ini memainkan peran penting baik dalam ontologi maupun epistemologi. Dengan mengatakan ini, tentu saja kita tidak mengabaikan dimensi agama atau religiusitas. Memang, budaya dan adat istiadat merupakan komponen yang tak terpisahkan dari agama, sebagaimana yang telah diamati secara historis di seluruh Kepulauan Melayu. Namun, dalam makalah interpretatif singkat ini, kami ingin membahas kedua komponen tersebut melalui pemahaman kami tentang pemikiran almarhum Sinar. Pada awalnya, dapat dikatakan bahwa budaya dan adat istiadat menempati tempat yang signifikan dalam tulisan dan pemikiran Sinar.

Tokoh terkemuka

Tengku Luckman Sinar adalah seorang tokoh terkemuka, dibesarkan dalam keluarga kerajaan Serdang. Beliau mengabdikan seluruh hidupnya untuk mempelajari dan menghidupkan kembali budaya dan adat Melayu. Inspirasinya bukan hanya keluarganya sendiri, tetapi juga budaya Melayu secara umum, baik di Sumatera Utara maupun di luar negeri.

Beberapa peneliti, seperti Eldin (2016) menggambarkannya sebagai “pemimpin tradisional komunitas Melayu Sumatera Utara”. Dan ia menghabiskan hidupnya untuk mempelajari, menganalisis, dan merekonstruksi budaya Melayu di Sumatera Utara. Upayanya secara luas dianggap berharga bagi orang-orang dari berbagai lapisan masyarakat, menginspirasi mereka untuk menghidupkan kembali nilai-nilai budaya Melayu.

Istilah ‘budaya’ dan ‘adat’ yang digunakan di sini harus dipahami secara umum, yaitu mencakup seluruh siklus hidup masyarakat Melayu. Tanpa membahas perbandingan antar masyarakat Melayu, kita akan meneliti langkah-langkah Sinar dan sejauh mana ia mengembangkan gagasan untuk menghidupkan kembali tatanan budaya Melayu. Tidak diragukan lagi, ketertarikannya dimulai di tanah kelahirannya sendiri. Secara bertahap, ketertarikan itu meluas ke wilayah-wilayah terdekat, termasuk masyarakat yang secara historis menetap di sepanjang zona pesisir Selat Malaka dan di Sumatera Utara dan Timur. Kita dapat secara singkat berpendapat bahwa masyarakat yang tidak menganggap diri mereka sebagai ‘Melayu’ secara nama, bagaimanapun, memiliki tatanan budaya yang sama dengan yang dibahas oleh Sinar. Dan usulan Sinar mengenai adat Melayu pada dasarnya bersifat transregional. Dengan kata lain, usulan ini tidak terbatas pada wilayah Sumatera Utara, tetapi menjangkau seluruh dimensi geografis Kepulauan Melayu. Dan memang, beberapa referensi sejarah mendukung argumennya secara netral.

Tidaklah salah jika dikatakan bahwa Sinar bermaksud untuk secara pasti dan bertahap membangun kembali sistem adat. Ia menetapkan standar untuk wacana akademis dan intelektualnya sendiri dan menyebarkan ide-idenya melalui berbagai saluran. Kami berpendapat bahwa Sinar tidak hanya mempelajari tetapi juga secara signifikan menginternalisasi adat Melayu dan tetap menjadi pengamatnya sepanjang hidupnya. Proses ini sendiri sangat penting dan bermakna. Bahkan tanpa melihat hasilnya, apakah ia berhasil atau tidak, proses ini menyaksikan sebuah usaha intelektual. Ia mengoperasionalkan pengetahuan abstraknya dengan mempraktikkan semua pengetahuan yang telah dikumpulkan melalui institusionalisasi yang berbeda, dimulai dari lingkungan keluarganya sendiri.

Pada tahap ini, kami berpendapat bahwa Sinar adalah seorang intelektual yang lebih ‘berorientasi ke dalam’ (inward-looking) daripada ‘berorientasi ke luar’ (outward-looking). Sebagaimana terlihat dalam beberapa sumber, seorang intelektual yang berorientasi ke dalam adalah seorang pemikir yang terutama berfokus pada pengetahuan diri, lanskap mental batin mereka, dan introspeksi mendalam. Dengan kata lain, ia menghasilkan kekuatan melalui sumber budaya dan intelektualnya sendiri. Wacana-wacananya pada dasarnya bersifat reaksioner. Namun, yang ia tekankan adalah kekuatan batinnya terikat pada entitas sosialnya sendiri.

Mungkin ini terasa seperti pernyataan yang sudah pasti, tetapi kita tidak boleh ragu untuk menyatakan di sini bahwa karya-karya Sinar, sebagai refleksi pemikirannya, tampaknya bertujuan untuk membangun organisasi sosial yang, tanpa diragukan lagi, mencakup budaya dan adat istiadat. Upaya retrospektifnya, pada kenyataannya, diperlukan untuk mewujudkan pembangunan kembali ini. Kemungkinan besar proses ini juga berkontribusi pada 'pembangunan kembali pribadi' dirinya sendiri. Di sini saya terpaksa menggunakan atau menyarankan konsep Jerman "bildung". Artinya, tahapan-tahapan berurutan dalam kehidupan seseorang membantu pertumbuhan kematangan intelektual individu dan, dalam arti itu, kedewasaan.

Dalam hal ini, jelas bahwa Sinar juga mengajak masyarakatnya sendiri menuju kemajuan intelektual ini melalui tindakan, organisasi, dan gagasan yang ia gagas atau yang ia sumbangkan secara konstruktif. Dan upayanya, dalam konteks sosial-budaya, berfungsi untuk menciptakan stabilitas, yang kemudian terganggu oleh berbagai gangguan sosial. Dan itu adalah proses transformasi yang lambat namun pada dasarnya dinamis. Ada juga anggapan bahwa tangan yang tak terlihat berperan dalam persiapan Sinar untuk jabatannya di masa depan. Ia meningkatkan reputasi Melayu sebagai inovator di Sumatera Utara dan memperluasnya melampaui batas-batas budaya Melayu. Usahanya dalam bidang budaya dan adat istiadat merupakan penyempurnaan dari hal tersebut, yang dibentuk oleh berbagai pengaruh dan persaingan. Namun demikian, apakah masyarakat Melayu menyadarinya atau tidak, itu adalah masalah lain.

Pembangun sistem dan keadilan budaya

Sinar adalah seorang pembangun (bukan dekonstruktor), seorang pembangun system (system builder), seorang yang teguh percaya pada budaya dan adat istiadat. Ia berpikiran terbuka dalam memahami sistem di luar konteks Melayu, dan ia meneliti komunitas lain di Sumatera Utara, seperti yang dinyatakan oleh Edy Ichsan (2016). Ia menyadari nilai-nilai ontologis dan epistemologis mereka. Ia tidak mewakili kecanggihan intelektual (intellectual sophistication) tetapi dengan tulus optimis tentang komitmen intelektualnya. Dan di sini kami menyarankan beberapa konsep untuk menggambarkan karya, ide, dan tujuan ambisiusnya. Konsep-konsep tersebut adalah “sosialisasi budaya” (cultural socialization) dan “keadilan budaya” (cultural justice). Mungkin, saya akan menambahkan beberapa konsep lagi selama pembacaan saya.

Terlihat bahwa Sinar menggunakan kedua konsep tersebut secara bersamaan. Misalnya, dalam salah satu tulisannya yang terbaru (2005), ia menyatakan “… Adat dan budaya yang kita miliki saat ini telah ditambah, dimodifikasi, dan diuji selama ratusan tahun”. Dalam konteks ini, patut dikemukakan bahwa ketekunan Sinar dalam studi budaya sangat jelas. Dan ia membuktikannya sepanjang karya dan aktivitasnya. Karya intelektual dan akademiknya mencakup periode dari awal tahun 1950-an hingga ia meninggal pada tahun 2011. Upayanya mengarah pada perkembangan pemikiran budaya Melayu. Upaya Sinar sangat penting karena, untuk waktu yang lama, terjadi interaksi antara budaya Melayu—komponen-komponennya, sumber-sumber nyatanya, dan lain-lain—dengan berbagai faktor yang muncul dalam lingkungan sosialnya melalui pengaruh eksternal.

https://epaper.waspada.co.id/reader/157

Waspada, 25 June 2026 (Kamis), Opini, B2.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/budaya-dan-adat-istiadat-lensa-t-l-sinar/

25 Haziran 2026 Perşembe

Filipinler: Güney Çin Denizi’ne yasal düzenleme / The Philippines: Legal regulation of the South China Sea

Mehmet Özay                                                                                                                             24.06.2026

ASEAN dönem başkanlığını yürüten Filipinler, Güney Çin Denizi’nde belirleyici olacak yeni denizcilik yasasını kabulü konusunda kararlı gözüküyor.

Güney Çin Denizi’nde seyr-ü sefer ve güvenliği tesis etmesi amacıyla, uzun süredir üzerinde konuşulan denizcilik yasası, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler üzerine, ASEAN’da öncelikli konu haline gelmiş bulunuyor.

Bu suyolunun Doğu Asya, Güneydoğu Asya üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması hiç kuşku yok ki, başta bu bölgelerdeki ulus devletlerin denizcilik başta olmak üzere, ekonomik ve ticaret süreçlerini doğrudan etkileme özelliğine sahiptir.

Bununla birlikte, Çin’in ilgili suyoluna dair egemenlik iddiası tek tek ilgili ülkeleri karşı karşıya getirdiği gibi özellikle, ABD gibi küresel güçlerin Çin’le çatışmacı söylemle birbirlerini hedef almalarına da neden oluyor.

‘Dünyaya hediye’

Filipinler dışişleri bakanı Theresa Lazaro, bölgenin önde gelen bir media kuruluşuna verdiği özel mülâkatta, söz konusu denizcilik yasası’nın kabul edilmesi halinde bunun, “ASEAN’dan dünyaya bir hediye olacağı”nı söyledi.

Lazaro yaptığı açıklamada, Güney Çin Denizi seyri-sefer süreçlerini yönetecek bir normlar bütününün, yaşanan son gelişmeler üzerine, ne denli aciliyet olduğuna dikkat çekerken, Filipinler’in ASEAN dönem başkanlığında ilgili denizcilik yasasının kabülüne çalıştığı görülüyor.

Bakan Lazaro, Çin ve ASEAN arasında son yirmi yıla varan sürece boyunca görüşmelere konu olan denizcilik yasasına dair dört ana konuya dikkat çekiyor.

Bunlar, yasal bağlılık, coğrafi çerçeve, bu yasa ile, 2002 yılında kabul edilen Güney Çin Denizi’ne taraf olanların eylemleri deklârasyonu -ki, bu madde ASEAN ve Çin arasında bağlayıcı olmayan bir çerçeve anlaşma olarak anılıyor-, temel tanımlar.

Bu temel alanların yanı sıra, Filipinler yönetimi varılacak anlaşmanın, Birleşmiş Milletler Denizcilik Yasası (United Nations Convention on the Law of the Sea -UNCLOS) uyumlu olması konusunda ısrarcı.

Bu zorlu sürece rağmen, Filipinler yönetimi, dönem başkanlığı sürecinde, ASEAN ve Çin arasındaki görüşmelerin nihayete erdirilerek, ilgili denizcilik yasasının kabulü konusunda kararlılığını ortaya koyuyor.

Çin yönetiminin de ASEAN gibi Güney Çin Denizi’nde belirleyici olarak bir yasanın kabulünden yana olması olumlu bir işaret olarak algılanabilir.

Bununla birlikte, Güney Çin Denizi sınır ve egemenlik hakları bağlamında başta, Çin ve Filipinler ile Çin ve Vietnam arasında geçtiğimiz yıllarda yaşanan ve tarafların deniz kuvvetlerini karşı karşıya getiren gelişmeler hatırlandığında bu durumun hem pozitif hem negatif etkilerle önümüzdeki süreci belirleyebileceğini ileri sürebiliriz.

Bununla birlikte, ilgili denizcilik yasasında yer alan bazı kavramların tanımları konusunda dahi tarafların henüz ortak bir karara varamamış olmaları sürecin kolay işlemeyeceğinin de bir işaretidir.

Enerji ve barış

Küresel yönetişimde bu yüzyıl başından itibaren, ortaya çıkan sorunların sonuncusu olan ABD ve İsrail ittifakının, İran’a yönelik saldırıları sonucu ortaya çıkan Hürmüz Boğazı sorunu, enerji başta olmak üzere neredeyse, her çeşidinden ticari emtianın bölgesel ve küresel üretim, dolaşım ve tedarikini etkilemiş durumda.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bu sorunun bir benzerinin, Malaka Boğazı ve Güney Çin Denizi bağlamında ortaya çıkmaması için, elde sağlam veriler ve üzerinde durulmaya değer küresel kurallar bütünü olduğunu söylemek ise güç.

Hürmüz Boğazı sorununun, küresel çapta denizcilik ve suyollarına yönelik ilgiyi ve kısmen de olsa, bilgilenmeyi tetiklediği alanlardan biri, hiç kuşku yok ki, Malaka Boğazı’dır.

Hint Okyanusu’nu, ara denizlerle Pasifik Okyanusu’na bağlayan Malaka Boğazı’nın yanı sıra, yaklaşık son on beş yıldır gündemde sürekli yer alan Güney Çin Denizi’nin, bu çerçevede yine güncellendiğine tanık olunuyor.

Filipinler: ulusal güvenlik ve ASEAN

Bu yıl ASEAN dönem başkanlığını üstlenen Filipinler dışişleri bakanı Lazaro, iki gün önce bir mülâkatta, bu konuda gözlerin yeniden, bölgeye dönmesine vesile olacak açıklamalarda bulunmasını, hiç kuşku yok ki, başta bölge ülkeleri ve güvenlik olgusu açısından gayet önemli bir gelişme olarak yorumlamak gerekir.  

Filipinler’in söz konusu suyoluyla ilgili kurallar bütününü ortaya koyacak düzenlemeye olan ilgisi sadece bu yıl yürütmekte olduğu ASEAN dönem başkanlığı ile sınırlı değil.

Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıllarda kıta sahanlığı konusunda Çin’le doğrudan karşı karşıya gelen ülkelerin başında gelen Filipinler böylesi bir seyr-ü seferi düzenleyecek denizcilik yasası ile hiç kuşku yok ki, kendi ulusal güvenliğini de sağlamış olacak.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere özellikle son on beş yıldır bölgenin en hassas güvenlik konularının başında gelen Güney Çin Deniz’nde seyri sefer, özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilgili denizin yüzde 90’unda egemenlik iddia etmesine dayanıyor.

Bu hak iddiası Çin’i, ASEAN üyesi Filipinler, Malezya, Vietnam, Bruney ve Endonezya ile şu veya bu şekilde karşı karşıya getiriyor.

Bunun yanı sıra, ilgili suyolunun Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması, başta ABD olmak üzere, küresel denizcilik ve ticarette yer alan tüm ülkeler için de vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/filipinler-guney-cin-denizine-yasal-duzenleme-the-philippines-legal-regulation-of-the-south-china-sea/

21 Haziran 2026 Pazar

ABD ve İran: ‘Kazananını bekleyen savaşta’ ne oldu? / the U.S and Iran: What happened to ‘A war awaits its winner’?

Mehmet Özay                                                                                                                             21.06.2026

Hürmüz bölgesinde yaşanan savaş ortamının, ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ sıfatlarıyla anılmış olsa da, şimdilik sona erdirilmesinin, herkesi sevindirdiğine kuşku yok.

17 Haziran’da ABD ve İran liderleri arasında sanal olarak imzalandığı açıklanan anlaşma, temelde, Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine açılması, ABD’nin İran’a yönelik petrol ihraç ambargasonun kaldırılması ve İran’a ait yurt dışı mal varlıklarının serbest bırakılmasını içeriyor.

İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik ‘görüşmeler’ ise sonraya bırakıldı. Oysa, savaşın başlama sebebi aslında, tam da buydu...

Süreç

17 Haziran sürecinin ortaya çıkmasını tekil bir gelişme olarak değerlendirmek yerine temelde 28 Nisan’da savaşın ABD tarafından örtü kapalı olarak sona erdirilmek zorunda kalınmasıyla ilişkilendirmek gerekiyor.

Söz konusu bu ‘kırılgan’ anlaşmanın, somut bir niteliğe büründürülmesi amacıyla, 19 Haziran’da Cenevre’de yapılması beklenen toplantı gerçekleşmezken tarafların bugün biraraya geldikleri yönündeki açıklamalar ‘kırılgan’ kelimenin bu süreçte gayet başat bir konumda olduğunun yeni bir örneğidir.

Görüşmeler için Cenevre’ye, ABD adına başkan yardımcısı J. P. Vance, İran adına ise parlamento sözcüsü ve merkez başkanı başkanının gelmesi yine ortada bir tür ‘dengesiz’ katılıma işaret ediyor...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD’den başkan yardımcısına karşılık İran’dan ona muadil bir temsilcinin veya bir başka ifadeyle İran’ın Cenevre’ye “ağır toplarını” göndermemesi gözlerden kaçmıyor...

Son bir haftadır yaşanan gelişmeler, savaşın başından bu yana sürgit devam eden açıklamalar dikkate alındığında ortada pek de şaşılacak bir durum olmadığının işaretidir.

Kazanan-kaybeden

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a açtıkları savaşın, iki aylık yani altmış günlük sürede durdurulmasının ne, ABD başkanı Donald Trump ne de, İran devlet başkanı veya ruhani lideri Ayeullah Mücteba Hamaney tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz.

28 Nisan’da kaleme aldığım “İran’da kazananını bekleyen savaş” başlıklı yazıda, o döneme kadar savaşın iki kanadını temsil eden, ABD ve İran tarafından yapılan açıklamalarda, ve sonunda, bir şekilde, 28 Nisan’da sonlandırılığı ilân edilen savaşı ‘kendilerinin’ kazandığı yönünde ifadelerin gündeme geldiğini belirtmiştim.

Oysa, ortada yaşanan çoklu yıkımın gerçekliğini görmeden veya göz ardı ederek, her iki tarafın da ‘kazandık’ söylemine yüklenmeleri gerçekte, ortada bir savaş galibi olmadığının açık ifadesiydi.

Ve bu nedenle söz konusu başlıkta, bir tür ihtiyazla karışık olarak, “kazanını bekleyen savaş” başlığını kullanmıştım.

Niçin altmış gün?

İki ülke devlet başkanı tarafından 28 Nisan’da sanal olarak imzalandığı belirtilen ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ anlaşma temelde, savaşın fiziki olarak sona ermesi anlamı taşırken, savaşı kimin kazandığına dair bize bir veri sunmuyordu.

Bu nedenle, istihzayla karışık olarak savaşı bir yandan, ABD’nin öte yandan, İran’ın kazandığı söylemlerini gündeme taşımıştım.

28 Nisan’dan bu zamana kadar geçen süre zarfında, hem ABD ve hem de İran tarafının dolaylı da olsa, savaşı sonlandırırken yine, ‘kazanma’ olgusunu öne çıkartarak, bir siyasal söylemi yönelimleri beklentisi hakimdi.

Ve nitekin, 28 Nisan’dan bu yana sıcak savaş sona ermiş olsa da, taraflar arasında yaşanan söz düellolarında ‘kazanmış olma’ argümanının izlerini bulmak mümkündü.

‘Senato’ farkı

Geçtiğimiz hafta sonu ABD ve İran tarafından teyit edilen “savaşı sona erdirdik, anlaşmaya gidiyoruz” açıklamalarının aslında, ABD senatosunun devlet başkanının herhangi bir savaşı senato onayı olmadan devam ettirebileceği zaman sınırlamasına kararına dayanıyor.

Time’de yer alan bir makaleye dayanarak ifade etmek gerekirse, ilgili karar 1973 yılı Savaş Yetkileri Yasası’na dayanıyor.

Bu süreçte, Trump’ı -istemese de- ikna edenin yukarıda dikkat çekilen Senato’da kararı olmuştur.

Kırılgan barış

Pakistan’ın arabulucuğuyla yapıldığı ifade edilen barış sözü’nün gerçekleşebilmesi için tarafların biraraya gelerek kalıcı barış anlaşmasına imza atmaları gerekiyor(du).

Bu amaçla, 19 Haziran’da Paris’te biraraya gelmesi beklenen ve söz konusu imzanın atılmasını bekleyen uluslararası çevreler, bir kez daha hayal kırıklığına uğradılar.

Washington’dan 18 Haziran’da yapılan açıklamada, Cenevre’de yapılması beklenen barış anlaşmasına ramak kala, İran tarafının, “her iki devlet başkanının imzaladığı sözleşme sonrası yeni bir anlaşma imzalamaya gerek yok” siyasal tavrının neden olduğu belirtiliyor.

Bu durum, İran iç siyasetinde farklı görüşlerin yani ABD ile masaya oturma ve oturmama gibi iki fraksiyon arasındaki görüş ayrılığının ürünüdür.

Yukarıda dile getirdiğim üzere, bugün Cenevre’ye gelen İran heyetinde ‘ağır top’ olmaması kanımca, İran siyasetinde ABD ile olan anlaşma sürecinde kafaların karışık olduğunu gösteriyor.

Savaşın maliyeti

İran’a saldırıların sona erdirilmesi amacıyla neredeyse, saldırılardan bu yana, çeşitli ülke ve yönetimlerin ortaya koydukları barışı bulma çabasında tam iki ayın sonunda belirleyici olduğu söylenebilecek bir sürece girilmesi önemlidir.

Bununla birlikte, söz konusu iki ayla sınırlandırılan savaşta ne barışa katkısı ile gündeme gelen Pakistan ne, ABD veya ABD Başkanı Trump ne de, İran yönetiminin temel bir aktörlüğünden söz edilebilir.

İsrail’i ise, burada zikretmeye zaten gerek olmadığı aşikâr...

Savaşın iki ayla sınırlandırılması, temelde ABD yasalarının bir sonucuydu... Ve de öyle de oldu...

Öyle ki, teknik detayları bir yana, devlet başkanının senato’dan onay almadan bir savaş açılması ve sürdürülmesinin altmış günle sınırlandırılması aslında, ABD’de bir anlamda demokratik kurumsallaşmanın belki de, giderek azalan ögelerinden biri olarak belirleyici oldu.

Bu gelişmeye en çok sevinenlerin ABD başkanı Trump, Adalet bakanı Pete Hegseth ya da İran tarafı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kanımca, altmış gün sonunda silahların durdurulmasına en çok sevinenin, savaşı başından beri istemeyen ABD toplumu olduğu ortadadır.

2. Dünya Savaşı’ndan başlayarak neredeyse ABD’nin öteki coğrafyalardaki savaşlarına destekçi olmayan ABD kamuoyu bugün de benzer tepkiyi vermekle sivil toplum olgusunu ortaya koyuyor.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, ABD kamuoyu, savaşın ekonomik külfetini çoktan çekmeye başlamış durumda.

Buna ilâve olarak, Pentagon’un açıklamaları dikkate alınacak olursa, savaşın maliyetinin 80 milyar Doları bulması, faturanın bir şekilde ABD kamuoyuna yansıyacağının bir başka delilidir.

Bu durum bize küresel güçlerin yaratıcısı oldukları savaşların sadece, savaşa maruz kalan devletler ve toplumları değil, kendi toplumlarını da doğrudan etkileyebileceğinin en son ve açık örneğini teşkil ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/kazananini-bekleyen-savasta-ne-oldu-what-happened-to-a-war-awaits-its-winner/

16 Haziran 2026 Salı

“Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi”; Küresel belirsizlik ve zorbalık karşısında alternati arayışı / “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy”: The search for alternatives in the face of global uncertainty and coercion

Mehmet Özay                                                                                                                             16.06.2026

Küresel belirsizlikler karşısında, ulus-devletleri idare eden siyasilerin çözüm arayışlarının yanı sıra, akademi ve düşünce dünyasının da bu alanda söz söylemekte olduğu görülüyor.

Akademisyenler, kendi tekil alanlarında ya da ait oldukları akademilerde veya alternatif olma iddialarıyla öne çıkan düşünce kuruluşlarında, küresel çapta yaşanmakta olan belirsizliklere çözüm önerileri üretiyorlar.

Bunlardan biri, Patrick O’Sullivan ile Paolo Ricci ve Ola Ngau’nun kaleme aldıkları, “Zorbalığın ve Jeo-Politik Anarşi’nin Engellenmesi: Bir Ulus Ötesi Dünya Düzeni Önerisi” olarak çevirebileceğimiz, “Overcoming Gangsterism and Geo-Political Anarchy: The Case for a Supranational World Order” adlı kitap bunlardan belki de, kitap boyutunda en son gündeme getirilenlerden biri.

Prof. Patrick O’Sullivan, bu yıl yayınlanan bu eserle gündeme getirilen temel argümanı bugün, Malaya Üniversitesi Asya-Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde (Asia-Europe Institute -AEI) akademisyen ve öğrenciler önünde tartışmaya açtı.

Zorbalık ve alternatif küresel yönetim

Eserin temel argümanı, mevcut küresel yönetişimi ve var olan uluslararası normları hiçe sayarak yaşanmakta olan çatışmalar ve savaşlar dolayısıyla tecrübe edilmekte olan krizi sona erdirmeyi hedefleyen bir yaklaşım...

Bu yaklaşım, küresel yönetişimde Avrupa Birliği ve ASEAN’a biçilen kapsamlı ve öncü bir rolle bir tür küresel üst yönetim çağrısını içeriyor...

Temel hedef, savaş ve askeri yapılaşmaları önlemeye yönelik bir girişim.

Öneride yer verilen Avrupa Birliği ve ASEAN’ın seçilmiş olması bir tesadüf değil...

Her iki küresel yapılaşmanın birlik-içi sivil siyaset ve diğer yapılaştırıcı unsurlarının dinamizmleriyle oluşturdukları ‘barış’ ortamının küresel boyuta taşınması.

Üzerinde durup konuşmaya değer bir konumu?

Evet, göz atmakta yarar var. Nihayetinde, aklı eren, vicdan sahibi herkesin aramakta olduğu çözüm yollarından birinin belki de burada olduğunu fark etmek mümkün...

O’Sullivan konuşmasında, eserde yer verilen bazı detayları paylaşması, akıllara bir tür hibrid yönetim oluşumunun gündeme getirilmekte olduğu kanaatini uyandırıyor.

Buna değinmeden önce, eserin neye karşı çıktığına kısaca değinmekte yarar var. aslında başlık bize, bir süredir küresel yönetişimde olan biteni anlamaya elverecek dinamikleri içeriyor. ‘Gangester’ kelimesini ‘Zorbalık’ olarak çevrimekte bir mahsur olmadığı kanaatindeyim.

Nihayetinde, sadece son birkaç yıldaki gelişmeler dikkate alındığında örneğin, Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali, İsrail’in 2023 Filistin saldırıları, ABD’nin 2026 Kolombiya girişimi, ABD ve İsrail’in 2026 İran saldırıları bize jeo-politik ve jeo-ekonomik kazanımları hedefleyen girişimlerin küresel yönetişim olgusu bir başka deyişle uluslararası hukuk ve ilgili tüm anlaşmaları hiçe sayan ve sanki tarihsel bir zorunlulukmuş gibi birbiri peşi sıra ortaya çıkan gelişmelerdir.

Bu gelişmeleri birbiri peşi sıra ortaya çıkmasını gelişigüzel birtarihsel benzerlik ile açıklamak yerine, daha rasyonel bir yaklaşımla uluslararası yönetişim normlarında son dönemde yaşanan kırılmaların doğrudan bir sonucu kabul etmek gerekir.

Benzeri etkinliklerde olduğu gibi, bugün de bu etkinlikte Antonio Gramsci’nin, “Dünya düzeni kay kaybediyor... Ancak, yerine yenisinin geleceğine dair bir emare yok” anlıman gelecek söylemi yer buldu...

Prof. O’Sullivan’ın temelleri noktasında ortaya koyduğu argüman, söz konusu uluslararası yönetişime karşılık gelecek içeriktedir.

Öneri, Avrupa Birliği ve ASEAN doğrudan ilişkililiği ve işbirliğiyle ortaya konulacak küresel ulus-devletler üstü bir dünya yönetişimidir.

Bu iki bölgesel birliğin geçen Var olan Birleşmiş Milletler kurumsallaşmasını reddetmemekle beraber, son dönemde yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan tüm ulus-devlet yönetimlerinin de hem fikir olduğu şekilde, BM’nin işlevini yerine getirememekte olduğu konusunda bir ortak karar oluşmuş durumda.

Bu noktada, örneğin, BM’de beş temel ülkenin veto hakkı ile yapısal kararlılıklarını tüm ülkelere ve tüm küresel gelişmelere dikte ettirmelerini bu anlamda değerlendirmek mümkün.

Bağlantısızlar Birliği

Prof. O’Sullivan’ın, bir siyasal proje olarak ortaya konulan bu eserin içeriğinde yer alan Güneydoğu Asya olgusuna hem, akademik hem de, fiili olarak yabancı olmadığı anlaşılıyor.

Dönem dönem bölgede bulunmuş olması, bölgenin modern tarihinde ulus-ötesi veya ulus-aşırı bölgesel ve küresel yapılaşmaların ortaya çıktığının farkında ve bilincinde olması nedeniyle, konuşmasında önceliği, 1955 yılında, Sukarno liderliğindeki Endonezya’nın Bandung şehrinde düzenlenen ve Bandung Konferansı adıyla bugüne kadar varlığından bahsettiren ‘Bağlantısızlar Birliği’ girişimidir.

Bugünden o yıllara ve aradan geçen yıllarda ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında temelde, Bağlantısızlar Birliği’nin kaçırılmış önemli bir fırsat olarak anlamak gerekir. Her ne kadar, çeşitli aralıklarla Bandung Ruhu’na atıf ve değerlendirmeler gündeme gelse de, bunların yapıcı ve sürdürülebilir kurumsallaşmaya yol açmadığı da bir gerçek.

Bununla birlikte, tüm çelişkilerine rağmen, bir bölgesel güvenlik evreni projesi olarak gündeme getirilen ASEAN’ı, Sukarno ile birlikte Jawaharlal Nehru, Cemal Abdül Nasır (Gamal Abdel Nasser), gibi dönemin Asyacı lider tipolojisinin öncü isimlerinin gündeme getirmeye çalıştığı bağlantısızlar birliğini bir ölçüde yansıtmakta olduğu düşünülebilir.

Bunu, Prof. O’Sullivan’ın konuşmasında ve de genel itibarıyla siyasi projesinde görmemek mümkün değil... Bu nedenledir ki, AB ile birlike küresel güçler karşısında alternatif bir uluslar-ötesi küresel yönetişim oluşumunda ASEAN’a rol biçebiliyor.

O’Sullivan’ın, iki bölgesel yönetişim modeli olarak AB ve ASEAN’ı gündeme getirmesinin, kendinde bir anlamlılığı bulunduğuna kuşku yok.

Kendisinin bir Avrupa vatandaşı olmasından hareketle O’Sullivan sunumunda temel ağırlığı, Avrupa Birliği ve tarihsel olarak Avrupa’da önce ulus-devlet ve ardından, AB’nin ortaya çıkışını -diğerleri bir yana- daha çok, Thomas Hobbes ve Immanuel Kant’ın siyasal felsefelerine atıfları gündeme getirdi.

ASEAN dinamiği

Eserin, bu enstitüde tartışılmasının bir tesadüf değil, kasıtlı ve bilinçli bir tercih olduğunu söylemeliyim. Nihayetinde, eserin Avrupa Birliği ve ASEAN bağlamı, içeriği, anlamı ve siyasal önerisi bize bunu açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla, Malezya’da Asya ve Avrupa çalışmalarını bir çatı altında biraraya getiren tek akademik enstitü olma özelliği taşıyan AEI’de bu sunumun ve tartışmanın yapılmış olmasını, önemsemek ve dikkate almak gerekir.

Yaşanan belirsizlikler çağında özellikle, ABD ve Çin arasında son on yılı aşkın süredir giderek ivme kazanan ve gümrük tarifeleri ile güncellenen bir çatışmacı evrenle karşı karşıyayız. ASEAN’ın üye ülkeler, siyasi liderler ve akademi çevreleri tarafından, ABD-Çin arasında yaşanmakta olan çatışmacı gelişme karşısında bir anlamda, barış köprüsünü kurma konusunda yapıcı rol oynayabileceği söylemine tanık oluyoruz.

Prof. O’Sullivan’ın yayınladığı eserle ortaya koymayı arzuladığı tartışmada ASEAN’a, yukarıda dile getirilen boyuttan çok daha öte bir rol biçildiğini söylemek gerekir.

Bu gelişmeye eklemlenecek başta Ortadoğu, Batı Asya başta olmak üzere, diğer küresel gelişmeleri dikkate aldığımızda, küresel toplumun çatışmacı bir yapılaşmanın tehdidi altında bulunması karşısında, ASEAN’ın kurumsal yeterliliklerindeki zaaflara rağmen, AB ile birlikte küresel yeniden yapılaşmada rol alabileceği düşüncesine umutla bakmak gerekir.

Bu anlamda, O’Sullivan’ın, AB ve ASEAN ilişkiliğinden hareketle gündeme getirdiği alternatif bir dünya düzeni düşünecisini bir yere kaydetmekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/zorbaligin-ve-jeo-politik-anarsinin-engellenmesi-kuresel-belirsizlik-ve-zorbalik-karsisinda-alternati-arayisi-overcoming-gangsterism-and-geo-political-anarchy/

14 Haziran 2026 Pazar

“Keling”, geniş Malay Dünyası ve toplumsal kimlik inşası / “Keling, the general Malay World and construction of social identity

Mehmet Özay                                                                                                                             13.06.2026

Geniş Malay Dünyası’nın çok ırklı, çok etnikli yapısına dair vurgular neredeyse, her resmi ve uluslararası akademik ortamda gündeme getirilen bir husustur.

Bu durum, bölgedeki ilgili ulus-devletlerin, bünyelerinde barındırdıkları toplumların farklılığından, bunun doğurduğu harmoniden ve hiç kuşku yok ki, bu olgunun yumuşak güç oluşundan bir anlamda gurur duymalarına neden olur.

Ve ilgili etnik yapıların bölgeyle etkileşimlerinin ortaya koyduğu zenginlik, bugünün parçalı ve bölünmüşlüklere konu olan modern dünyasında gizli/açık yeniden birleştirici bir unsur olarak gündeme getirilir.

Bununla birlikte, ulus-devleti yapılandırmanın bir unsuru olarak ortaya konulan söz konusu bu söylem bu inşasına rağmen, yine aynı toplumların sosyal gerçekliğinin ortaya çıktığı çeşitli alanlarında ayrımcılık, dışlayıcılık, nefret dili gibi bağlamların ortaya çıktığı da, bir o kadar gerçektir.

Söz konusu olguda yaşanan bu çelişkili durumun, bugün var olan yapısal durumunu burada ele almayacağım.

Aksine, böylesi bir algının tesisinde, belirli tarihsel kırılmaların, dönüşümlerin etkili olduğunu ve bu süreçlerin modern ulus-devlet süreçlerine aktarıldığın söyleyerek yetinmek istiyorum.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ilgili ırk ve etnik yapılardan bazılarının tarihsel varlığı ile günümüzde algılanış bağlamları arasında, taban tabana diyebileceğimiz zıtlıklar bulunmaktadır.

‘Keling’

Bunlardan biri, ‘Keling’ kelimesi yüklenen olumsuz anlamla, kendilerinin bu etnik yapıya ait olduğu ileri sürülen toplumsal kesime yönelik bir anlamda, ‘aşağılayıcı’lık niteliğiyle anılmalarıdır.

Oysa, tarihi veriler bize Güney Hindistan’dan gelen toplumsal kesime ad olan ‘Keling’in, bugün yansıtıldığının gibi ‘aşağılayıcı’ bir anlam içermediğidir. Aksine, bu grubun ilgili dönemlerin ticaret dünyasında yer alan, aynı zamanda bazı zanaatkârlık gibi alanlarda varlık gösterdiklerini ortaya koyuyor.

Endonezyalı akademisyen Nia Deliana’nın kaleme aldığı, “The Ocean Remembers: Indians and the Tides of Empire” başlıklı eser, ‘Keling’ konusuna açıklık getirmesiyle dikkat çekiyor.

Çalışma, temel itibarıyla bir Hint Okyanusu bağlamında olması ticaret, göç, kimlik, değişim gibi çeşitli alt konuları bir araya getirirken, aynı zamanda ‘Keling’ gibi tüm bu süreçlerde, -tıpkı Lebai/Labbai, Chulia, Nainar, Marakayyar vb.- yer alan grubun bir tür arkeolojisini yapma iddiasında.

Malezya’nın önde gelen yayınevlerinden GerakBudaya tarafından yayınlanan çalışmanın tanıtım toplantısı bugün, yayınevinin Petaling Jaya’daki merkezinde yapıldı. Toplantıya katılanların isimleri etkinliğin, akademik bir forum olarak da anılmasını hak ettirecek düzeydeydi.

Nia Deliana, çalışmasının ana odaklarından biri olan, ‘Keling’ toplumsal grubuyla ilgili olarak Malayca el yazmalar gibi otantik ile Marco Polo, Ibn Batuta, Tome Pires gibi kısmen birincil veya daha çok ikincil diyebileceğimiz kaynaklara dayalı tarihsel içerikli sunumuyla dinleyicileri bilgilendirmesinin ardından, moderatörlüğünü Jason Ganesan’ın yaptığı forum, Singapur Ulusal Üniversitesi’nden (NUS) Sumit Mandal ile Endonezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nden (IIIU) Farish A. Noor’un katılımıyla gerçekleştirildi.

İki önemli akademisyen eserli ilgili görüşlerini ortaya koyarken, katılımcıların soru-cevap bölümüne aktif katılımları, etkinliğin gayet dinamik bir ortamda geçmesine neden oldu.

‘Keling’ toplumsal grubuna mensup olanların temelde, ‘ticaretle’ meşgul olan kesimler arasında yer aldığı hususu hem, Kuzey Sumatra’da gerçekleştirilen saha çalışması hem de, yukarıda değinilen otantik kaynaklara başvuruyla ortaya konuldu.

Örneğin, bu isim çerçevesinde kaynaklarda Tanah Keling, Benua Keling, Negara Keling olarak zikredilen kavramsallaştırmalar, bu toplumsal kesimin varlığı ile ilişkilendirilen bir coğrafyaya atıf olduğuna gönderme yapmaktadır.

Geniş Malay Dünyası

Keling ve diğer toplumsal grupların Hint Okyanusu bağlamında içinde yer aldıkları göç ve ticaret süreçlerinde hedeflerden birinin Geniş Malay Dünyası olması bu olguya kısa değinmeyi gerektiriyor.

Keling ve Malay Dünyası ilişkisi, hiç kuşku yok ki, Takımadalar bölgesinin tarihsel olarak ele alınmasında kaçınılmaz bir öneme sahip olan suyolları ile bağlantılığını ortaya koyuyor.

Söz konusu suyolları Malay Takımadaları olarak da anılan Malay Dünyası’nın kendi doğal sınırları içerisindeki varlığıyla irili ufaklı Malay siyasi yapılarını birbirine bağladığı gibi, geniş suyolları vasıtasıyla bir yandan, Çin ve öte yandan, Hindistan ile olan ve devamlılık arz eden ilişkililiği bilinen bir gerçektir.

Bu coğrafi varlık ve doğrudan ilişkililik hali, bize Malay Dünyası’nın veya Takımadalar’ın tarih boyunca etkin bir coğrafi yapı olduğunu ve değişime açık olduğu gibi, değişimi talep eden bir yönünün de olduğunu söylememize imkân tanıyor.

Bu durum, karşımızda statik bir Malay Dünyası veya Takımadalar dünyası olmadığını aksine, yukarıda kısaca değinilen suyolları bağlamında hem, iç ve hem de, dış unsurların Malay Dünyası ile irtibanının devamlılık arz ettiğini gösteriyor.

Bu anlamda, tarih boyunca dış etkilenimler bölge için siyasal, sosyal ve kültürel bir tehdit değil olarak algılanmamıştır. Aksine, bölgenin bu alanlarda genişlemesi ve gelişmesi bakımından oldukça önemli imkânları çıkarmıştır.

Bu süreçlerin içinde yer alan yabancı toplumsal gruplardan biri adına ‘Keling’ denilen, Güney Hindistan özellikle de, Koromandel sahil bölgesi kökenli toplumsal gruptur.

Varlıkları, Bengal Körfezi ile Malaka Boğazı boyunca uzanan kara toprak parçalarında ve Adalar’da hissettiren ‘Keling’lerin tıpkı, benzeri topluluklar gibi, başta ticaret alanındaki varlıkları onları, tarihin erken dönemlerinden itibaren, bölgede etkileri hissedilen gruplar arasında yer almasına yol açmıştır.

Kelimenin etimolojik kökenine dair veri eksikliğine rağmen, bazı görüşler akla Hindistan’da “Kalinga” dönemini akla getirse de, temel kaynaklara erişene kadar bu hususu temkinli karşılamak gerekir.

Anlam kaybı

Bir toplumsal gruba ad olan ‘Keling’in anlam kaybının ne zaman olduğu konusu bir araştırma sorusu olarak halen önümüzde duruyor.

Ancak, sömürgecilik süreciyle birlikte yaşanan bazı gelişmeler ki, bunlar arasında nüfus sayımı gibi süreçler öne çıkıyor, Takımadalar bölgesindeki etknik unsurların, Batılı sömürgeci yapılar tarafından sınıflandırılması ve bir ölçüde kategorilere ayrıştırılarak yeniden tanımlanmalarına yol açtığı biliniyor.

Yukarıda dikkat çekilen çalışmanın ilgili bölümlerinde yer verilen bu süreçler, sömürge öncesi ve sömürgecilik dönemi gibi iki tarihsel parametreye vurgu yapıyor.

Ve ilkinde, ‘Keling’ toplumsal grubu kendinde Malay Takımadaları coğrafyasındaki ‘pozitif’ veya en azından, ‘nötr’ denilebilecek anlam ile ilişkilendirilirken, ikinci dönemde kırılmaya uğrayarak etkisini bugüne kadar devam ettirmiş gözüküyor.

Nia Deliana’nın, Hint Okyanusu temelli göç ve ticaret süreçleri bağlamında ele aldığı ‘Keling’ kavramı, tarihsel gerçekliği belgelerle ortaya koyarken, aynı zamanda günümüz ulus-devletleri bünyesinde var olan bazı olguların yeniden sorgulanmasına da kapı aralıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/keling-genis-malay-dunyasi-ve-toplumsal-kimlik-insasi-keling-the-general-malay-world-and-the-construction-of-social-identity/

11 Haziran 2026 Perşembe

Sabri Orman ve İslam İktisadı / Sabri Orman and Islamic Economics

Mehmet Özay                                                                                                                             11.06.2026

Sabri Orman Hoca’nın vefat yıldönümü vesilesiyle kısa bir yazıyla kendisini anmak ve ortaya koyduğu akademik, entellektüel düşüncesinden bir parçasını gündeme getirmek istiyorum.

Hoca’nın vefatının altıncı yılı dolayısıyla bugün bir vakıf üniversitesi’nde yapılan etkinliğe dinleyici olarak katılmayı arzu etmiş olsam da, böyle bir maddi alt yapının yapılmamış olduğunu sonradan fark ederek, bu gelişmeye üzüldüğümü belirtmek isterim.

Nejatullah Siddiqi

Bugün, yine benzer bir şekilde bulunduğumuz mekânda, son dönemde yetişmiş Hindistanlı bilim insanlarından, merhum Mohammed Nejatullah Siddiqi Hoca’ya adanan bir eserin tanıtımı ve bu bağlamda düzenlenen bir panele dinleyici olarak katılmam dolayısıyla, Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam İktisadı’ konusundaki görüşlerinin ülkede sınırlı bir çevreyle kalmaması gerektiğini bana hatırlattı.

Kıymetli İmtiyaz Yusuf Hoca ile rahmetli Nejatullah Siddiqi’nin yeğeni Mohammad Ahmadullah Siddiqi’nin editörlüğünü yaptığı ve Malezya başbakanı Enver İbrahim’in Önsöz ile katkıda bulunduğu çalışma, Siddiqi Hoca’nın İslam Ekonomisi alanında yenileştirici ve diriltici katkısına binaen gelişmeleri ele alıyor.

Sabri Orman Hoca’nın, ‘İslam Düşüncesi’ çerçevesinde yapılaşan bir kurumda hem, fiili olarak yer almış ve hocalık yapmış olması ve aynı zamanda yukarıda dikkat çektiğim, İslam İktisadı alanındaki yaklaşımlarını geliştirme fırsatı bulmasını önemli bir imkân olarak görmek gerektiği kanaatindeyim.

Gazali ve İslam İktisadı

Sabri Hoca’nın, İstanbul Üniversitesi’nden 1981 yılında tamamladığı doktora tez çalışması Gazali’nin İktisat Felsefesi konulu olduğu biliniyor.

Ve ardından, 1984 yılında bir eser olarak yayınlanmasıyla geniş kamuoyunun ilgisine sunulmuştu. İslam düşüncesinin binyılcı yaklaşımlarında önemli yer alan Gazali’nin bir iktisatçı olmadığı malum.

Ve Sabri Hoca çalışmasında Gazali’nin “sistematik bir İslam ekonomisi teorisi” geliştirmediğini de ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Gazali’nin, “toplumsal gerçeklik” bağlamında ihtiyaç duyduğu noktalarda iktisat alanına dair görüşleri paylaştığı görülür.

Örneğin, Sabri Hoca, meşhur Ihya al-Ulum ad-Din adlı eserde, Gazali’nin iktisata dair görüşlerini sistematik olarak geliştirip bir bölüm altında yer vermediğini hatırlatıyor.

Bununla birlikte, Gazali’nin ortaya koymuş olduğu ve ‘geniş İslam düşüncesi’ olarak adlandırabileceğim ‘ilmi yaklaşımların’dan hareketle -tıpkı eğitim, İslam hukuku, tasavvuf gibi çeşitli alanlarda olduğu gibi ‘iktisat’ alanında da bir başvuru kaynağı olma veya bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ‘bilgi ve ilham’ alınabilecek bir kaynak olma nitetiği taşıdığına kuşku yok.

Sabri Hoca’nın, Gazali’yi iktisat bilimi çerçevesinde ele alıp işlemesi hiç kuşku yok ki, iki açıdan önemlidir.

İlki, Gazali gibi İslam tarihinin gayet önemli ve belki de, ilk evrensel dönüm noktalarından birinde ortaya çıkıp, bu dönemi belirleyen isim veya isimlerden biri olmasıdır.

Bilginin İslamileştirilmesi

İkincisi, 20. yüzyıl son çeyreğinde gündeme gelen ‘bilginin İslamileştirilmesi’ olarak adlandırabileceğimiz alanın giderek akademik kurumlarda ve düşünce dünyasında giderek yer edinmesidir.

Hiç kuşku yok ki, bu akademik ve düşünce ikliminin temel ve gerçekçi toplumsal ihtiyaçların zorlamasıyla ve talebiyle ortaya çıktığı da bir başka husustur.

Bu anlamda, ‘pür bir İslamlaşma’dan ziyade, toplumsal gerekçeleri olan bir maddi zemin üzerinden, İslami bilginin iktisadi alana dair verilerini Gazali üzerinden ele alıp değerlendirmek kıymetli bir çabayı gerektirirdi.

Sabri Hoca’nın, -haddimi aşmayarak söylemem gerekirse, yaptığı tam da buydu.

‘Pür bir İslamlaşma’dan kasıt, İslam İktisat bilgisini salt iktisat bilgisi olarak anlama çabasına tekabül ettiğidir. Bunda hiç kuşku yok ki, zararlı bir yön bulunmuyor.

Toplumsal adalet

Ancak, vurgulamak istediğim husus, Sabri Hoca’nın, Gazali ve İktisat bağlamını, 20. yüzyılda yüksek sesle gündeme getirmeyi gerektirecek koşulların ortaya çıkmış olduğudur.

Gazali’de iktisat olgusunu işlerken, Hoca’nın dikkate aldığı kavramsallaştırmalardan önde geleninin belki de, ilkinin ‘toplumsal adalet’ olduğu görülür.

Bir hukuk bilim kavramı olan ‘adalet’in, ekonomi alanında karşılık bulduğuna şaşırmak gerekmiyor.

Nihayetinde, psikolojisinden, tüketimci boyutuna değin iktisadi davranışın neye tekabül ettiği meselesinde ‘adalet’, kaçınılmaz bir önem arz ediyor. Bu hususa, burada detayıyla girmeye gerek görmüyorum ve yeri de değil.

Ancak kastetmek istediğim, İslam düşüncesi bağlamında ekonomik faaliyetlerin yerinin adil olmak, adaletli olmak ile birlikte gerçekleştirildiği veya gerçekleştirilmesi gerektiği yönündeki bir iddianın varlığıdır.

Bir öneri: “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi”

Dikkate almak istediğim bir diğer husus, Gazali’nin iktisat felsefesine dair görüşlerinden hareketle Sabri Hoca’nın bütünlüklü bir “İslam İktisat Düşüncesi Tarihi” fikrini ortaya atmış olmasıdır.

Hoca’nın bundan kastı, İslam İktisadına dair eserler kaleme almış, görüşler ortaya koymuş İslam düşünürlerinin, ilim adamlarının eserlerinin biraraya getirilmesi ve bu geniş eserler üzerinden, kapsamlı bilimsel çalışmaların ortaya konulmasıdır.

Bu çabanın temel yapısal amaçlarından biri, “teorik bir perspektifle’ hareket etmektir.

Bu çabanın, aynı zamanda biraraya getirilen tüm birincil ve ikincil kabul edilebilecek kaynaklardan hareketle İslam ekonomi teorisi veya teorileri başlığı altında çalışmaların yapılabileceğidir.

Bu yaklaşımın ‘bir ideal’ olduğu görüşüne kısmen katılabiliriz...

Ancak, bu ideali gerçekleştirebilme yetisinin olduğunu da unutmamak gerekir. Bu çabanın maddi boyutu kadar, ilmi, akademik çaba ve istikrara ihtiyaç olduğu da bir o kadar gerçek.

Bugün, merhum Nejatullah Siddiqi Hoca’ya ithaf edilen bir eserin tanıtımı vesilesiyle gerçekleştirilen panele katılan Prof. Shahed İbrahim Mohsin Khawaja Hoca’nın, İslam ekonomisine dair ‘teorik çalışmaların’ gayet azlığına yaptığı vurguyu burada hatırlatmak ve merhum Sabri Hoca’nın tasarımladığı bilimsel çabanın ne denli önemli olduğuna bir kez daha işaret etmek isterim.

Bu vesileyle, Sabri Hoca’ya Allah rahmet dilerim. Ruhu şad olsun...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sabri-orman-ve-islam-iktisadi-sabri-orman-and-islamic-economics/