29 Mart 2026 Pazar

Açe’de tarihi bir mekân: Tengku Chik Awe Geutah kompleksi (2) / A historical site in Aceh: Tengku Chik Awe Geutah complex (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.03.2026

Tengku Awe Geutah’ı konu alan yazının, ikinci bölümüne burada devam ediyorum.

Tengku Şeyh Awe Geutah’ın kabri, Bireun’a bağlı Peusangan bölgesindeki, ‘Lueng Daneun’ adlı köy’de bulunuyor.

Burayı, ‘kompleks’ olarak zikretmemin nedeni, Şeyh Efendi’nin kabrinin yanı sıra, “Dayah Tengku Şeyh Awe Geutah Köyü İslami Eğitim Merkezi” adıyla anılan geleneksel İslami eğitim kurumuna ev sahipliği yapmasıdır.

Bunun yanı sıra, Şeyh’in torunlarının halen yaşamakta olduğu iki adet geleneksel Açe evinin de burada yer almasıdır.

‘Awe Geutah’

İlgili mekânda yer alan silsilede, Awe Geutah’ın asıl adı, “Şeyh Abdur Rahim el Aşi” olarak belirtiliyor.

Bu vesileyle, gayet detaylı olduğu anlaşılan silsilenin ayrıca ciddi ve kapsamlı bir akademik çalışılmaya konu edilmesi gerektiğini burada belirtmeliyim.

Bölgeye Bağdat’dan gelip yerleştiğine dair görüşün bulunduğu Şeyh Abdur Rahim’in, “Awe Geutah” olarak anılması, bölgede yaygın adlandırmaların bir ürünü.

Kremeer, Açece-Hollandaca sözlüğünde, ‘awe’ kelimesinin anlamını ‘rotan’ olarak veriyor.[1] Geutah ise kauçuk anlamına geliyor. Muhtemelen Şeyh’in yaşadığı dönemde bölgede yetişen bu doğal ürüne atfen bu köyün anıldığını ve şeyhin de zamanla, bu adla zikredildiğini söylemek mümkün.

Bu mekânın örneğin, 19. yüzyıl sonlarında oynadığı role dair bazı veriler bulunuyor. Bu noktada Christiaan Snouck Hurgronje’un, tıpkı benzer dini mekânlar için kullandığı ve mensubu olduğu ‘bilimsel’ yaklaşımı yansıtacak şekilde, ‘Awe Geutah’ı Peusangan uleebalang’ından bağımsız bir yerleşim yeri ve “’fanatik Hocaların’ İslami bilimler okuttuğu yer” olarak tanıtıyor.[2]

Bölge aynı zamanda 1880’li yıllarda, o dönem Hollanda Savaşı’nın bazı bölgelerde yeniden hız kazandığı o dönemde, Awe Geutah’da direnişin pek etkili olmadığı ilgili metinlerde dikkat çekiliyor.[3]

Ramazan Bayramı’dan birkaç gün önce, eşim Nia Deliana ile ziyaret ettiğim mekânda yer alan ve yedinci nesil torunları olduğunu ifade eden yetmiş altmış altı yaşındaki Cut Mihram teyze ile kısa mülâkat yapma imkânı bulduk.

“Keşke daha önce gelseydiniz. Abim daha bilgili, onunla sohbet ederdiniz” dese de, Cut Mihram teyzenin verdiği bilgiler, Şeyh efendi ve kompleks hakkında ilk etapta gayet yeterliydi. Bu çerçevede, Cut Mihram teyze, Tengku Awe Geutah, kabri, mekânda yer alan evler ve halen korunmakta olan el yazmalarıyla ilgili kısa bilgilerle bu kompleksi tanımamıza yardımcı oldu.

Türbe

Şeyh’in mezarının veya bölgedeki adıyla söyleyecek olursam,Makam’ının bulunduğu yer, vefatı öncesinde bizatihi, kendisinin yaşadığı evi olduğu belirtiliyor.

Şeyh Efendi’nin vasiyeti üzerine vefatının ardından, evi ‘türbe’ye dönüştürülmüş. Türbe, bölgedeki diğer benzeri alimlerin mezarlarında rastlandığı üzere, genişçe bir hazirenin içinde.

Etrafı dörtgen şekilde, özellikle beyaz renk kumaşla çevrili. Bu nedenle, kabri görmek mümkün değil. Ancak, aileden veya görevliden izin alınmak suretiyle içeriye girmek ve kabri görmek mümkün.

Kabrin bu ana bölümünün hemen dışında yönü kabre bakan bölümde oturma bölümü bulunuyor. Burada yer alan Kur’an-ı Kerim ve dua kitapları ziyaretçilerin bu bölümde yere oturarak, Kur’an-ı Kerim ve ilgili dua kitaplarını okuduklarını gösteriyor.

Kabrin bir diğer yanında ise bir kuyu bulunuyor...

Tahmin edileceği üzere, kuyunun suyu bazı hastalıklar için şifalı... Bunu duymak şaşırtmıyor, aslında.

Bu durumu bizatihi test etmek yerine, şimdilik tecrübe edenlerin aktardıklarıyla yetinmek mümkün.

Batu Sungai

Bu ana kabrin dışında ancak yakınında iki mezar daha bulunuyor. Bu iki mezar, Şeyh’in iki oğluna ait. Yine bölge mezar inşa geleneğinde olduğu üzere ‘nehir taşı’ (batu sungai) denilen büyükçe taşlar mezarın özellikle baş ve ayak kesimlerine konuluyor. Nehir taşı’nın kullanılması, dönemin ve de şartların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.

Bundan anlaşılması gereken, Kuzey Sumatra kadar, Malay Yarımadası’nın Kedah’dan Cohor’a kadar olan Batı sahil şeridinde de karşılaşılan taş işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil eden Açe Mezar Taşı (Batu Aceh veya Batu Nisan Aceh) yapımını imkân tanıyan doğal taşın bölgede olmaması veya ilgili yerlerden getirtilememesi kadar, zaman zaman bölgede var olan çatışma ve savaşlar nedeniyle, çevrede rahatlıkla bulunabilen Nehir Taşı kullanılmıştır.

Rumoh Aceh

Kabirden yaklaşık yirmi metre mesafede, iki ev bulunuyor. Artık şehir merkezlerinde görmenin pek mümkün olmadığı, ancak kırsalda en güzel örneklerinin bulunduğu iki Açe Evi, yani Rumoh Aceh...

Bugün, iki evde de Şeyh’in torunları yaşam sürüyor. Cut Mihram teyzenin izni ve rehberliğinde evlerden birinin girişine (verandah) çıkabiliyoruz. Bölgenin ağaç işçiliğinin bir ürünü olan Açe evleri, mimari tarzı, süslemeleri, estetiği gibi çeşitli yönleriyle halen araştırmacılar için bir ilham kaynağı.

Öyle ki, sadece yerliler yani, Açe’nin farklı bölgelerinden ziyaretçiler değil, Endonezya’dan Cava Adası’ndan ve yabancı ülkelerden örneğin, Japonya’dan ziyaretçilerin bizatihi, görmek ve -akademisyenlerin- çalışmak isteği bir mimari ürün olarak kabul ediliyor.

Bu kompleksin ve özellikle de, Açe evlerinin, geçtiğimiz Aralık ve Ocak ayında tüm bölgeyi etkisi altına alan ‘doğal olmayan’ sel felâketinden etkilenmemiş olmasına ‘şükretmek’ gerekiyor...

Evin girişi’ne çıkan merdiven, alışkın olmayanlar için gayet zorlu diyebileceğim bir eğimde...

Allah’dan, tavandan sarkıtılan sağlamlığına kuşku olmayan demir zincir, dar ve eğimli merdivenleri çıkmada yardımcı oluyor.

Merdivenlerin yarısına gelindiğinde balkonu (verandah) ansıtan bir bölüm bulunuyor. Burası ev halkının dışarıyla bağını sağlayan ilk mekân olarak dikkat çekerken, gün içi eve gelen komşular ve çoluk çocuk için de bir oturma mekânı işlevi görüyor.

El yazmaları

Giriş’in sağlı sollu iki uç bölümünde sergilenen bazı maddi kültür örneklerine rastlanıyor. Örneğin, Şeyh Efendi’nin giydiği takunya bunlardan biri.

İlginçtir, bir çift olan takunyalardan birinin erkek, diğerinin bir bayana ait olduğudur. Bu tür maddi kültür örneğine daha önce benzer mekânlarda rastlamadığımı burada belirteyim.

Dikkat çeken diğer örnekler tahmin edilebileceği üzere ‘el yazmaları’...

Rahleye benzeyen iki platform üzerinde şeffaf plâstikle kapatılarak korunan birkaç kitabın yanı sıra, kilitli iki dolapta onlarca diyebileceğim diğer eserler yer alıyor.

Cut Mihram’ın izniyle birkaç eseri kısaca inceleme fırsatı bulduk...

Eserler arasında Açe dilinde (Bahasa Aceh) kaleme alınmış bir Hikayat’ da bulunuyor. Cut Mihrah teyzenin işaret ettiği üzere, geçmişte, bölge halkı özellikle de Dayah çevrelerinde öğrenim görenler çok dilli bir karakteristik sergiliyorlardı.

Öyle ki, günümüzde Awe Geutah’da da rastlanan Arapça, Açece, Malayca gibi farklı dillerdeki eserler bunun kanıtı hükmündedir.

Kitapların altında büyükçe zarf üzerindeki not, bize bu çalışmaların tsunamiden sonra bölgede başlatılan kültürel kayıt faaliyetlerinin burada da gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Ve Bireun Müzesi tarafından 2008 yılında, burada bir çalışma yapıldığı anlaşılıyor.

Ramazan Bayramı öncesinde kültürel zenginliği ile öne çıkan böylesi bir mekânı ziyaret etmek gayet keyif vericiydi.

Tüm içeriğiyle bu mekânı akademik bir çalışmaya konu etmek ise başlı başına önemli bir çaba olacaktır...

Bu konuda ilgili çevrelerin en kısa sürede harekete geçerek, önemli adımlar atması en samimi dileğimdir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/acede-tarihi-bir-mekan-tengku-chik-awe-geutah-kompleksi-2-a-historical-site-in-aceh-tengku-chik-awe-geutah-complex-2/



[1] Kreemer, J. (1931). Atjehsch Handwoordenboek (Atjehsch-Nederlandsch), N.V. Boekhandel En Drukkerij Voorheen E. J. Brill, Leiden, s. 18.

[2] Hurgronje, Snouck. (1903). Het Gajoland end Zijne Bewoners, Uitgegeven op last der Regering, Batavia: Landsdrukkerij, s. 14.

[3] Mededeelingen Betreffende de Atjehcshe Onderhoorigheden, uit de Bijdragen K. J. 1903, Adatrechtstichting, s. 120.

Ortadoğu’da savaşın tehlikeli yönelimi / The dangerous trajectory of war in the Middle East

Mehmet Özay                                                                                                                             28.03.2026

İran’a yönelik savaşın öncesinde, kimilerine göre görünmeyen yüzü giderek biraz daha belirginlik kazanıyor.

Bu durum, özellikle Suudi Arabistan’ın de facto lideri Mohammed bin Salman’ın, dün yaptığı açıklamada gün yüzüne çıkıyor.

Suudi Arabistan’ın talebi

Mohammad Salman, Trump’a açıkça çağrıda bulunarak, İran’a karşı açılan savaşın yarıda bırakılmamasını istiyor. Salman’ın bu çağrısının temel hedefi ise, Ortadoğu’da yeni bir haritanın oluşturulması yönünde...

Bu haritayı oluşturacak gücün ABD-İsrail ittifakı olduğunu da, bu yaklaşımıyla ortaya koyan Salman süreci, “tarihi bir fırsat” olarak tanımlamaktan da geri kalmıyor.

Bu tarihi fırsatın gerçekleştirilebilmesinin yolunu da Salman açıklamasında gündeme getiriyor.

Ve bu anlamda, İran’a yönelik saldırıların mevcut hâliyle kalmaması, aksine, yoğunlaştırılacak ve sürdürülecek görüşünde.

Evet, böylesi bir önerinin sadece Suudi Arabistan açısından değil, genel itibarıyla bakıldığında, Arap coğrafyasını oluşturan ulus-devletler bağlamında da, gayet önemli bir olgu olduğunu söylemek mümkün.

Ortadoğu ve yakın tarih

Bu yaklaşımın bugüne has bir siyasal niyet ve tutum olmadığı da tarihe az çok vukufiyeti olanlarca da malumdur.

Salman’ın açıklamasında yer alan veya açıklamasına eklenen “yeniden” ifadesi (to remake the Middle East), bize -en azından, yüz elli yıl öncesinde yine aynı coğrafyada gerçekleştirilen dönemin Ortadoğu’sunun ya da o dönemki adıyla Yakın Doğu’nun (Near East) ‘yeniden inşa’nın veya ‘yeniden tesisi’ni hatırlatıyor.

Aktörler kısmen farklı olsa da, temelde, Yakın Doğu’yu sınırlarıyla yeni devletleriyle, yeniden inşa sürecinde, Batı siyasal düşüncesinin egemen tutumu söz konusuydu.

Bu noktada, bugünün iki önemli ittifak gücü olan ABD ve İsrail’den, İsrail’in henüz devletleşmemiş, ancak Avrupa devletlerinden en azından bazılarını yönetebilecek ve yönlendirebilecek gücüyle öne çıkan ekonomik ve siyasal  güce sahipken, öteki gücü İngiltere teşkil ediyordu.

Riyad savaşa girer mi?

Riyad’dan yapılan açıklamaların ardından, Suudi Arabistan’ın ABD-İsrail ittifakının sadece arka plânında mı yer alacağı yoksa ön plânda da rol oynayıp isteyip istemeyceği ise şimdilik belirsiz gözüküyor.

Bu açıklamaya Washington’dan gelen teyidi, Salman’ın açıklamasının gelişigüzel yapılmadığının da, bir anlamda ifadesi kabul etmek mümkün.

Gazetecilerin sorusu üzerine ABD başkanı Donald Trump bu açıklamayı teyit ederken, Salman’a atıfla, “O bir savaşçı... Bizimle birlikte savaşıyor!” ifadesinde, Trump’a özgü klâsik bir abartı ihtimali göz ardı etmemekle birlikte, ortada ciddiye alınması gereken bir durum olduğuna kuşku yok.

Örneğin, Salman’ın savaşçılığına dair bugüne kadar aktif bir görünüm ortaya konulmuş değil... açıklamanın ikinci bölümünde yer alan ifade ise gerçek.

Öyle ki, bunun farkında olan İran’ın karşı saldırı hedeflerinden birinin, Suudi Arabistan sınırlarındaki üstlerin oluşturması tam da, bu duruma karşılık geliyor.

Belirsizlik

Ortada bir davet kadar, belirsizliğin de olduğuna kuşku yok...

Bir yandan, başta Başkan Trump olmak üzere bazı çevreler İran’la masaya oturulduğunu ve barış savaşı sona erdirme veya barış konusunda adımlar atıldığını ortaya koyuyorlar.

Öte yandan, Riyad’dan gelen savaşın bu haliyle sürmesi aksine, saldırı gücünün artırılarak gizli açık “İran’ı devreden çıkartın” mesajı bulunuyor.

Bu durum, sadece savaşla ilgili değil, Ortadoğu’nun siyasal ve hatta, teritoryal varlığında değişimler öngören projeksiyonların varlığına işaret ediyor.

Trump’ın güdümünde olduğu anlaşılan sözde barış sürecinin tıpkı Ukrayna barış süreci gibi muğlaklığa evrilmesi halinde, Salman’ın “daha fazla saldırın” önerisinin gündeme alınmayacağını kimse garanti edemez.

Uzmanlara dayandırılarak sunulan bazı açıklamalar dikkate alınacak olursa, bazı ülkelerin arabulucuğuyla sürdürülen barış sürecinin akamete uğraması halinde, Suudi Arabistan’ın, ABD-İsrail ittifakına ‘aktif’ katılımı olasılığını yabana atmamak gerekir.

Suudi Arabistan’ın böylesi önemli bir savaşta yer alması, modern Arap tarihinde bir ilk olacaktır.

Ve bu anlamda, Suudi Arabistan ordusunun ABD ve İsrail ordularıyla birlikte işbirliğini de, tüm dünya yakından izleyecektir.

Belirleyici olan Amerika

Bununla birlikte, Trump’ın üçüncü bir tarafın savaşta yer alıp almayacağı yönünde ne tür bir karar vereceği ise şimdilik belirsiz.

Her ne kadar, yukarıda dile getirdiğim üzere Trump, “Salman, bizimle birlikte savaşıyor.” ifadesini sarf etse de, böylesi bir aktif katılımın ABD açısından kontrol edilemeyecek bir düzeye çıkması da arzu edilir bir durum olmasa gerek.

Bu çerçevede, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde yönlendirici olanın Riyad yönetimi değil, Washington olduğunu unutmamak gerekiyor.

ABD çıkarları önceliği dikkate alındığında, Salman’a atıfta, Suudi Arabistan’dan yapılan önerinin ABD tarafından hayata geçirilip geçirilmeyeceğini de buna dayalı olarak hesap etmek gerekiyor.

Benzer bir talebin 2008 yılında, dönemin Suudi Arabistan kralı Abdullah’ın, Washington yönetimine “Kesin şu yılanın başını!” önerisiyle gündeme getirildiğini hatırlamakta yarar var.

Ortadoğu’da İran’a yönelik sürdürülen savaş ve İran’ın verdiği karşılığın barış süreci ile sonuçlanmaması halinde yöneliminde İran’a karşıtlığıyla bilinen Arap ülkelerinin ABD nezdinde ortaya koydukları talep ve beklentileri kadar, İran’ın bölgedeki ittifakı Yemen’deki Hutsilerle ne türden bir süreci başlatabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadoguda-savasin-tehlikeli-yonelimi-the-dangerous-trajectory-of-war-in-the-middle-east/

27 Mart 2026 Cuma

Açe’de tarihi bir mekân: Tengku Chik Awe Geutah kompleksi (1) / A historical site in Aceh: Tengku Chik Awe Geutah complex (1)

Mehmet Özay                                                                                                                             26.03.2026

Ramazan ayının son günlerinde, Kuzey Açe’de daha önce gidemediğim bazı bölgeleri ziyaret etme imkânı buldum. Bu ziyaretlerin öne çıkanlarından biri meşhur Peusangan’a bağlı birkaç köydü. Açe’deki ilk yıllarımda duyduğum “Tengku Awe Geutah”ın mezarının da bulunduğu köy Lueng Daneun adıyla biliniyor. Bununla birlikte, Tengku Awe Geutah adının ünü köyün de bu adla anılmasına yol açtığını söyleyebilirim.  

Lhokseumawe’den Bireun istikametine giden ‘otoban’dan, iç dağlık bölgeye doğru kıvrılan yoldan yaklaşık 20 km mesafe sonunda ulaşılan Awe Geutah Köyü, adı bugüne kadar anılan alimler arasında yer alan Awe Geutah’ın mezarının da bulunduğu bir yer. Genel itibarıyla, Malay dünyasında önde gelen alimlerin mezarlarının ‘Makam’ adıyla anıldığını, hemen burada ifade edeyim, daha doğrusu hatırlatayım...

Bölgede bilindiği ve yazıldığı şekliyle dile getirmek gerekirse, “Tengku Chiek Awee Geutah’ın ‘makam’ı, Bireun şehrinin önemli ilçelerinden Peusangan’a bağlı ve aynı adla anılan, yani Awe Geutah Köyü’nde bulunuyor. Bu alimin ve köy adının benzerliği bize, Awe Geutah’ın yaşadığı dönemde bölgede, ne denli etkili olduğunun ve bunun devamlılık arz ettiğinin bir işareti olarak kabul edilebilir.

20 km boyunca sağlı sollu yer alan diğer köylerin ardından ulaşılan ve ‘Sıblah Kreueng, Lueng Daneun’da bulunan ‘Awe Geutah kompleksi’ne, anayoldan içeriye yönelen dar bir sokaktan ulaşılıyor.

Bu kompleksi tanıtmadan önce, Köyün merkezinde aynı adla yani, Lueng Daneun adıyla tek kubbeli camiyle ilgili birkaç hususa değinmekte yarar var.

Caminin caddeye bakan girişi, üzeri işlemeli ve Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu oldukça gösterişli bir ‘taç kapı’ örneğini oluşturuyor. Bu kapı ile cami ana binası arasında, yaklaşık on beş metrelik alan araç parkı olarak kullanıldığı gibi, ihtiyaç duyulduğunda caminin doğal bir uzantısı işleviyle,   kalabalık olması halinde cemaatin ibadetine olanak tanıyor.

Caminin ana binasının ön cephesinin tavan bölümünde, bir tür ‘sur’ intibaı uyandıran ve daha önce pek rastlamadığım bir mimari özellik dikkat çekiyor.  Küçük sütunlar üzerine yerleştirilmiş demir platformlarda Allah, Muhammed vb. lafızlar yer alıyor.

Diğer bazı örneklerinin aksine, kubbe sadece caminin tavanında bir ‘dış süs’ ögesi olarak yer almıyor. Aksine, caminin iç bölümüne açılırken, üzerinde yer alan toplam sekiz adet küçük pencerelerle içeriye gün ışığının sızmasını sağlıyor. Tahmin edileceği üzere, günün farklı zamanlarında güneşin yön değiştirmesi caminin içine farklı atmosferlerin oluşmasını sağlıyor. Caminin ortasında, kubbeyi destekleyecek dört adet mermer sütun bulunuyor.

Camiyi benzerlerinden ayıran bir diğer özellik, tavan bölümünün ahşap olması. Bu husus, aynı zamanda bölgede orman kaynağı ve ağaç işçiliğinin varlığına bir delil olarak kabul edilebilir. Benzer bir işçilik bölgede yaygın olarak kullanılan minber’de de kendini ortaya koyuyor.

Mihrap’ın üst bölümünde, ön iç cepheyi, incelikli hat ile yazılmış Kur’an ayetleri süslüyor. Camiyi yandaki binalardan ayıran demir çit aralarında yer alan taş sütunların başlarında, genelde mezarlıklarda tanık olunan incelikli taş işlemeler bulunuyor. Bir köy’de böylesi özelliklere sahip bir camiyle karşılaşmak gerçekten şaşırtıcıydı. Bu durumu, Peusandan’a bağlı bu bölgenin uzun denilebilecek tarihinin bir yansıması olarak kabul etmek mümkün.

Camiden kısa mesafede ulaşılan ve yaklaşık 25 metre uzunluğundaki ara sokak, ilk etapta terk edilmiş izlenimi uyandıran bir pesantrene çıkıyor. Giriş bölümünde tahta bir platform üzerinde, “Pendidikan Islam Desa Awe Geutah” yazılı. İçinde yer alan ‘ışık saçan kitap ve yıldız’ figürünün etrafında ise, “Dayah Tgk. Chik Awe Geutah, Dewa Awe Geutah Kec. Pesuangan Sbl. Krueng Kab. Bireun’ yazılı. Yani, buranın tam adı, “Dayah Tengku Şeyh Awe Geutah Köyü İslami Eğitim Merkezi”...

Bu pesantren’i veya Açelilerin ifadesiyle Dayah’ı ‘terk edilmiş’ olarak tanımlamama sebep, Ramazan ayı öncesinden itibaren bu geleneksel eğitim kurumlarının faaliyetlerine ara vermesi. Yetkin öğrenciler çeşitli bölgelere giderek, Ramazan boyunca camilerde imamlık, vaizlik gibi vazifeler üstleniyorlar.

Öğrencilerin ders gördükleri dört tarafı açık ahşap malzemeden yapılmış ‘sınıf’ işlevi gören ve bölgede, ‘balee’ adıyla anılan yapılar bulunuyor. ‘Eski’ geleneksel pesantrenlerde bir tek öğrencinin kalabileceği genişlikteki ‘pondok’lar bulunmuyor. Bunun yerine, bir sıra üzerine inşa edilmiş ve yaklaşık on odadan oluşan bina almış. Odaların, birkaç öğrencinin kalabileceği büyüklükte olduğu anlaşılıyor.

Balelerin bulunduğu bölümden az ötedeki, Tengku Awe Geutah’ın kabrinin olduğu mekan rahatlıkla görülebiliyor. Bayram sürecinde bu tür mekânlara ziyaretçiler geldiğini biliyoruz. Bunun için komplekten sorumlu olduğu anlaşılan yaşlıca bir amca etrafı temizlemek amacıyla ot kesme makinesini hazırlıyor. Selam veriyoruz...

İşine mani olmamak için onunla sohbet etmek yerine, az ilerde elinde çalı süpürgeyle yerleri temizleyen teyzenin yanına gidiyoruz. Yılın sair zamanlarında, kendi halinde, sakin, günlük işleriyle meşgul bu insanların bugünlerde yani, Ramazan son günleri ve bayram öncesinde özel bir hazırlık içerisinde oldukları görülüyor.

Tengku Awe Geutah kompleksiyle ilgili izlenimlerime bir sonraki yazıda devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/acede-bir-tarihi-mekan-tengku-chik-awe-geutah-kompleksi-1-a-historical-site-in-aceh-tengku-chik-awe-geutah-complex-1/#

24 Mart 2026 Salı

İran savaşı ve ABD’nin barış arayışları / War on Iran and the U.S.’s strive for peace

Mehmet Özay                                                                                                                             24.03.2026

Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri çağrısı doğru ve gerçekçi mi?

Trump bu açıklamasıyla samimi mi, yoksa tüm meydan okumasına rağmen İran’a yönelik askeri saldırıların ardından, İran’ı masaya oturmaya zorlayarak olası bir ‘zafer’ peşinde mi?

İlk etapta, ABD ve İsrail ittifakının ürünü olarak dikkat çeken İran’a yönelik açık savaşın bugün geldiği noktada, barış arayışlarını temel alan yaklaşımın yine ABD’den gelmesi, gayet ilginç bir durum teşkil ediyor.

ABD başkanı Donald Trump tarafından gündeme getirilen İran’la masaya oturma düşüncesinin, 28 Şubat’ta İran’a saldırı kararını -İsrail’le birlikte- tek başına alan Trump’ın, -bugüne kadar ortaya koyduğu politik yaklaşımların- çelişkilerle dolu yönünün bugünkü örneğini teşkil ediyor.

Trump’ın, bu gelişmeyi, çoğunluğun aksine, bir ‘U dönüşü’ olarak yorumlamak yerine, gelinen noktada İran’la “iş ve ekonomi bağlamında masaya oturma” şeklinde yorumu da, gayet ilginç bir duruma işaret ediyor.

Trump, Tahran’a yaptığı barış çağrısıyla, İran’a yönelik olarak başlatılan savaşı kazandığını veya İran’a siyasal ve askeri açıdan yeterince hasar verdiğini mi ve şimdi sıranın, İran’ı ekonomik olarak ıslah etmeye geldiğini söylemek istiyor acaba?

Uluslararası yasaların ihlâli

Söz konusu savaşa yol açan etmenin, tıpkı geçtiğimiz iki yıl boyunca Filistin topraklarında sürdürülen ve bunun doğrudn uzantısı olarak Lübnan, İran ve Katar’a değin uzanan saldırılarda olduğu gibi, İsrail merkezli olduğu yönünde gizli/açık bir eğilimin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun yanı sıra, İran’a yönelik savaş sürecinin, nükleer programını sınırlandırmaya yönelik olarak bu ülkeyle masaya oturulmuş olduğu bir dönemde hayata geçirilmiş olması, Trump’a eleştirilerden çekinmeyen -başta Avrupalı olmak üzere- ülke yönetimlerinden ve yöneticilerinden geldiğini görüyoruz.

Batı’yı dikkate alarak ifade edecek olursak, bunun en önemli göstergesi, Almanya cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’in, ABD-İsrail ittifakının ürünü olan İran’a açılan savaşı, “uluslararası yasaların ihlâli” olarak nitelemesi oluşturuyor.

Almanya dışişleri bakanlığı da yapmış olan Cumhurbaşkanı Steinmeier, İran’a saldırıya gerekçe olarak ABD başkanı Trump’ın gündeme getirdiği, İran’ın ABD hedeflerine yönelik doğrudan saldırı ihtimalinin gerçeği yansıtmadığı görüşünde.

Steinmeier, aynı zamanda ABD’nin İran’a savaş kararının, ulus-devletlerin ulusal güvenliklerine yönelik tehdit karşısında öz savunma hakkı tanıyan Birleşmiş Milletler ilgili sözleşmesinin 51. Maddesi’yle çeliştiğine vurgu yapıyor.

Papa’nın vurgusu

Katolik Hıristiyan dünyasının lideri Papa Leo ise yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da süren savaşı “insanlık ailesine yönelik bir skandal” olarak tanımlıyor.

Özellikle, savaşın kurbanları olan masum halk kesimlerini öne çıkarttığı açıklamasında Papa, “ bu kitleleri yaralayan, tüm insanlığı yaralıyor” anlamına gelen yaklaşımıyla savaşın neden olduğu mağduriyetlerin boyutuna dikkat çekiyor.

U-dönüşü ve Avrupa’yı ikna

ABD dışişleri bakanı Marco Rubio’nun, Cuma günü paris’te yapılacak olan G7 dışişleri bakanları toplantısına katılacağı açıklandı.

Söz konusu bu karar, ABD başkanı Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri yapılması konusundaki açıklamasının doğrudan bir yansıması olarak kabul edilebileceğine kuşku yok.

Rubio’nun söz konusu toplantıda, Rusya’nın Ukrayna işgali ile İran konusunu Avrupalı temsilcilerle paylaşacağı açıklandı.

Rubio’nun, Paris toplantısına iştirakini, özellikle İran konusundaki gelişmelerin küresel enerji sektörü başta olmak üzere neden olduğu olumsuz gelişmeler dikkate alındığında sıradan bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün değil.

Özellikle, bu toplantının, “dünya barışı ve istikrar” başlığı ile tanımlanıyor olması, hiç kuşku yok ki, Batılı güçlerin aralarındaki görüş ayrılıkları ve alternatif yaklaşımları ele almaları noktasında önemli bir süreç olarak ortaya çıkıyor.

28 Şubat’ta İran’a yönelik olarak başlatılan savaş öncesinde ABD’nin, NATO üyesi Avrupalı müttefiklerini bilgilendirmemesinin neden olduğu ve bir anlamda skandal ve bunun, Avrupalı müttefiklerin İran savaşına aktif olarak katılmama kararı sonrası, -İsrail bir yana-, ABD’nin askeri ve siyasal açıdan geldiği kırılgan noktayla doğrudan bağlantılı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu durum, aynı zamanda ABD’nin İran savaşının maliyetini tek başına üstlen/e/meyeceğinin de açık bir göstergesidir.

2016 yılından bu yana, ABD-NATO ilişkilerine bakıldığında, başkan Trump’ın sürekli olarak NATO’ya yönelik kendi olarak gündeme getirdiği iç organizasyon ve bunun ekonomik boyutuna dair vurgusu bugün bir tezat olarak yine gündeme geldiği anlaşılıyor.

Bugüne değin Trump’un, NATO’yu kendi haline terk etmeye matuf açıkmaları Avrupalı müttefik güçler taarfından eleştiriyle karşılanırken,  İran savaşının ulaştığı bir anlamda açmaz karşısında Trump Avrupalı müttefikleri yanında olmalarını istemesi bu çelişkinin görünür bir yönünü oluşturuyor.

Yeni değil...

2016’dan bu yana, Trump politikalarının küresel ekonomi ve siyasal yapılaşmalarına veya yeni ekonomi ve siyasal yapılaşma çabalarına yönelik istikrarsızlık oluşturmaya hizmet ediyor.

Trump’ın, özellikle küresel gelişmeler dair yaptığı açıklamalar ve icraatları etki alanına bağlı olarak, örneğin uluslararası borsalarda olduğu gibi, bölgesel ve küresel kurumsal yapılarda dalgalanmalara yol açıyor.

Bu durumun, aynı zamanda ABD ile ilgili ülkelerin ikili ilişkileri ile ABD’nin bizatihi aktif taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve kurumlar nezdinde de, olumsuz bir karşılığı olduğuna tanık olunuyor.

28 Şubat’tan bu yana, İran’a yönelik gerçekleştirilen askeri saldırılarla, yine benzer şekilde, küresel sistemi ve de barışı tehdit etmekten çekinmeyen bir ABD ve başkan Trump var karşımızda...

İran’a yönelik savaşın bugün küresel çapta özellikle enerji sektöründe hissedilen doğrudan etkilerinin ortadan kaldırılması konusunda artan çağrılara ABD başkanı Trump’ın sessiz kalması mümkün gözükmüyor.

Bununla birlikte, şayet bu savaş sonlandırılacaksa da, bunun mimarının bizzat Trump olması, ABD’nin bugüne kadar uyguladığı politikalara uygun olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-savasi-ve-abdnin-baris-arayislari-war-on-iran-and-the-u-s-s-strive-for-peace/

20 Mart 2026 Cuma

Japonya-ABD ilişkileri ve İran konusu / Japan-US relations and the Iran issue

Mehmet Özay                                                                                                                             20.03.2026

Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ittifak ilişkisi, başbakan Sanae Takaichi’nin Washington ziyaretiyle yeni bir evreye girdiğini ortaya koyuyor.

Takaichi’nin, 19 Mart’ta Washington’da başkan Trump’la yaptığı görüşmeler, ikili ilişkiler kadar, son dönemde yaşanmakta olan uluslararası gelişmeler açısından da gayet önem arz ediyor.

Japonya’nın, uluslararası platformda yeniden güçlü bir aktör olarak belirmeye başlamasında belirleyici olan, hiç kuşku yok ki, öncelikle 2022’den itibaren Japonya’yı sarsan hükümet krizlerinin sona ermiş olmasıdır.

Güçlü Japonya

Öyle ki, 8 Şubat’ta yapılan ve Temsilciler Meclisi’ni (Diet) belirleyen genel seçimleri, iktidardaki koalisyonun büyük ortağı Liberal Demokrat Parti’nin (Liberal Democrat Party-LPD), modern Japonya tarihinin en önemli siyasi başarısını yakalaması hem, başbakan Takaichi’nin hem de, partisi LPD’nin sadece ulusal siyasette değil, uluslararası ilişkilerde de önemli bir sıçrama yaşayacağı anlamına geliyor.

Bu noktada, uluslararası ilişkilerin Japonya için belirleyici alanlarından birinin, ABD ile olan ittifakın oluşturduğuna kuşku yok.

Bu çerçevede, dün yapılan görüşmeler sürecinde başbakan Takaichi’nin, “Japonya geri döndü” ifadesini yabana atmamak gerekiyor.

Eşitlik vurgusu

İki ülke arasındaki yakın işbirliği ekonomi alanı kadar, askeri ve güvenlik merkezli olarak kendini ortaya koyarken, iç siyasette kararlı bir hükümet dönemine girmiş olan Japonya’nın, ABD ile ilişkilere daha da güçlü bir şekilde katkı vereceği anlamına geliyor.

Şubat ayından bu yana yaşanan gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, bunun en çarpıcı açılımını, Japonya ve Çin ilişkileri ile son üç haftadır devam eden İran’a açılan savaşta, Japonya’nın takındığı siyasal tutum oluşturuyor.

Özellikle, İran savaşı sürecinde ABD başkanı Donald Trump’ın Avrupalı müttefiklerinden arzu ettiği desteği bulamaması karşısında, Japonya’nın takındığı siyasi tutum önemli bir gelişme olarak kabul edilmelidir.

Japon başbakanı Takaichi’nin, Washington ziyaretinde sergilediği performans, ikili ilişkiler noktasında Japonya’nın ikincil bir konumda olmadığına aksine, ABD ile eşit şartlarda ittifak ilişkisinde yer aldığını ortaya koymasıyla da dikkat çekiyor.

Takaichi’nin açıklamaları arasında, “güçlü bir Japonya ve güçlü bir Amerika için ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi... ” söylemi bu yönde değerlendirilmeyi hak ediyor.

İran konusu

Washington’da, Takaichi ve Trump görüşmelerinin ikili ilişkiler kadar, günün en önemli konusu olarak İran konusuna eğilmesi kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu çerçevede, Trump her ne kadar, Avrupalı müttefiklerine yaptığı açık çağrıyı Japonya için yapmamış olsa da, söyleminde Japonya’nın, İran’a yönelik savaşta bir şekilde yer almasının neden önemli olduğuna değinerek Japonya’nın, bir şekilde Ortadoğu’daki gelişmelere aktif taraf olması yönündeki teklifini yapmış oldu.

Trump’ın dolaylı olarak gündeme getirdiği Japonya’nın ‘aktif desteği’nin rasyonalitesi ise Japonya’nın Ortadoğu’dan ithâl ettiği petrolün yüzde 90’ının, Hürmüz Boğazı vasıtasıyla gerçekleştiriliyor olmasıdır.

Trump’ın 2016-2020 yılları arasındaki ilk başkanlık döneminde başta NATO üyesi ülkeler olmak üzere, Doğu Asya’da Japonya’nın iki ülke ilişkilerinde özellikle de, askeri boyutta Amerika’nın taşıdığı ‘ağır yükü’ paylaşması çağrısı hatırlanacak olursa, bugün İran savaşının geldiği süreçte, Hürmüz Boğazı’nın güvenli denizyolu taşımacılığının yeniden tesisinde Japonya’nın desteğini küçümsememek gerekiyor.

Her ne kadar, detayları paylaşılmamış olsa da, bu yöndeki desteğin kısa sürede gündeme geleceğini söylemek mümkün.

Öyle ki, Trump söyleminde, iki ülkenin birbirlerine ihtiyacını ‘nazik’ bir dille dile getirmesi, Japonya’nın Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelere taraf olmasına yönelik dolaylı bir çağrıdır.

Trump’ın, “Japonya’nın harekete geçmesini umuyorum… Ve biz de, Japonya için harekete geçmeye hazırız…” anlamına gelecek yaklaşımı iki ülke arasındaki özellikle güvenlik bağlamında karşılılıklılık ilkesine gönderme yapıyor.

Japonya’nın İran politikası

İran’a yapılan saldırılar karşısında Japonya’nın ortaya koyduğu İran politikası, ABD’nin savaş öncesi ve sürecindeki politikalarıyla aynılığı gayet açık.

Bu çerçevede, Japon başbakanı Takaichi’nin Tahran’la yapılan görüşmelerde, ‘bölge saldırılarının sona erdirilmesi’, ‘Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını kınadıkları’ ve ‘nükleer silah programının kabul edilemez olduğu’ yönündeki yaklaşımı, yukarıda dikkat çektiğim aynılığı açık seçik ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, detaylara bakıldığında, Japonya’da mevcut anayasanın, Ortadoğu’daki gelişmelere özellikle de, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamaya yönelik verebileceği somut tepkileri sınırlandırıcı boyutu, ikili görüşmelerde perde arkasındaki görüşmelerin en önemli bölümünü oluşturduğu anlaşılıyor.

Söz konusu sınırlandırıcı boyut, Japonya’nın uluslararası arenada askeri varlığını ortaya koyabilmesinin, ‘Japonya’nın ulusal güvenliğine yönelik doğrudan tehdit’le bağlantılı oluşudur.

Trump’ın, “Japon hükümeti bunun bir yolunu bulmalı...” şeklindeki açıklaması, Japonya’nın bir şekilde Hürmüz Boğazı gelişmesine taraf olacağının işaretidir.

Bu noktada, Avrupa’daki müttefikler Alman şansölyesi Friedrich Merz’in ifadesiyle, “Trump, bize İran’a saldırı konusunda bilgilendirmedi ve Avrupa’nın desteğinin gerekliliğini dile getirmedi” nedeninden hareketle, Trump’ın yaptığı askeri destek çağrısına olumsuz karşılık vermişlerdi.

Bugün, Japonya da saldırı konusunda bilgilendirilmemekle birlikte, Avrupalı müttefiklerden farklı bir politika uygulamasıyla bugün, ABD’nin uluslararası ilişkilerinde önemli bir ortak olduğunu ortaya koyuyor.

Japonya ulusal siyasetinde yaşanan önemli değişim, başbakan Takaichi’nin aktif söylemleriyle uluslararası politikada da öne çıkmakta olduğuna işaret ediyor.

Bu çerçevede, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere Japon hükümetinin bugün söylem düzeyinde verdiği desteğin, yakında aktif destek haline gelmesi bu süreci doğrular nitelikte olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/japonya-abd-iliskileri-ve-iran-konusu-japan-us-relations-and-the-iran-issue/

19 Mart 2026 Perşembe

İran: Demokrasi ya da Batı’yla uyumluluk / İran: Democracy or compatibility with the West

Mehmet Özay                                                                                                                             19.03.2026

ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik olarak başlatılan savaşın başladığı 28 Şubat’tan bu yana, gözler bir yandan, ABD başkenti Washington’dan gelen haberlere yönelirken öte yandan, İran başkenti Tahran’da neler olup bittiğine konuşlanıyor.

İran’ın, her türlü iç siyasal ve toplumsal gelişmelere, taleplere, değişim arzusuna karşın güçlü olduğuna kuşku olmayan, ‘rejim’inin sonlandırılması hedefiyle hareket eden ABD-İsrail koalisyonunun temel hedefine bakıldığında, İran’ın dini-sivil, askeri lider kadrolarını ortadan kaldırmak olduğu görülüyor.

Bunun en son örneğini, İran güvenlik biriminin başında bulunan Ali Larijani ile Devrim Muhafızları’nın paramiliter birimi lideri Gholam Reza Soleimani’yi hedef alan saldırılar oluşturuyor…

Rejim değişimi (mi?)

İran’a yönelik savaşın devam ettiği bu süreçte, çeşitli ‘uzmanlar’ giderek daha çok bu konuya odaklanıyor.

Ve sorgulanan husus şu: ABD-İsrail koalisyonu bu strateji ile başarı elde edebilir mi?

ABD-İsrail koalisyonu tarafından belirlenen ve yukarıda dikkat çekilen ‘askeri’ stratejinin, İsrail tarafından geçtiğimiz iki yıl zarfında Filistin’e yönelik olarak sürdürülen saldırılarda ortaya konulması ve bunun bir tür başarı olarak kanıtlanmış olması, ABD-İsrail koalisyonunun, İran’a yönelik benzer bir strateji ile hareket etmelerinde belirgin bir neden veya kanıt olarak ileri sürmek mümkün.

Söz konusu ‘başarı’nın, ilgili birimleri veya Filistin halkının siyasal mücadelesini ortadan kaldırmaya yönelik hedefte ne denli başarılı olup olmadığı ise bir başka konu.

Bazı gözlemcilerin, bu tür stratejinin kapsamlı kurumsal değişimi getirmekten ziyade, refleksif direnişi körüklediği yönündeki görüşleri de yaşananlara bakıldığında haklılık payı taşımadığı söylenemez.

Bu noktada, Filistin bağlamında İsrail’in, ABD’nin stratejik katkılarıyla Filistin toprakları ile Lübnan, İran ve Katar’da gerçekleştirdiği nokta atışlı hedeflerin, Filistinlilerin önde gelen liderlerini ortadan kaldırmasıyla ortaya çıkan kazanımların bugün, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Bu strateji ile hedefte, İran’da rejim değişikliği bulunduğu ileri sürülebilir.

Ancak, bu noktada ortaya konulan görüşler, bu stratejinin İran’da Batı’nın ve özellikle de, “ABD’nin arzu ettiği demokrasi”yi getirmeyeceği yönünde. 

Diğer taraftan, lider kadrosuna yönelik ‘imha’ plânının, kurumsal yapıları gelişkin İran gibi ülkelerde işe yaramayacağı yönünde.

Demokrasi (!)

‘İran ve demokrasi’ konusunun çetrefil bir husus olduğuna kuşku yok...

ABD öncülüğündeki Batı’nın, -en azından-, Irak ve Afganistan deneyimlerinin, bu ülkelere demokrasiyi getirmediği ortada.

Ancak, özellikle 1980 sonrası yaşanan tüm gelişmelere bakıldığında, bu ülkelerin demokrasinin dışında nereye getirilip getirilmediği de, pek tartışma konusu yapılmıyor.

Benzer bir durum, bugün bir ölçüde -en azından olası sonuçlar itibarıyla-, İran için de geçerlilik taşıyor.

İran’da rejim değişikliği veya İran’a demokrasi getirilmesi konusunun, ABD öncülüğündeki Batı için bir öncelikli hedef olup olmadığı önemli bir husustur.

Evet, İran, Batı’nın siyasal söylemiyle 1979’dan bu yana önemli bir tehdit olarak algılanıyor. Batı için önemli olan ise var olan bu tehdidin ortadan kaldırılmasıdır.

Bunun araçlarından birinin ‘demokrasiyi bu ülkede’ icad etmek olasılıklardan biridir.

Ancak, bunun zayıf bir olasılık olduğunu Batı başkentlerinin özellikle de, İran konusunda yüzyıllara varan ilişkilere sahip Batı Avrupa ülkeleri için gerçekleştirilmesinin gayet sorunlu bir hedef olduğuna kuşku yok.

Bunun yanı sıra, ABD pragmatizminin, İran’a demokrasi getirme gibi bir hayali olsa da, bunun 20. yüzyıl ikinci yarısında bizzat ABD tarafından tecrübe edilen denemelerin gözgen geçirilmesi gerekiyor.

ABD başkentinin, bunu yapmadığı söylenemez…

Batı pragmatizmi ve Körfez Ülkeleri

Bunun sağlamasını yapmamızı sağlayacak bir diğer husus, bugün İran yönetiminin savaş boyunca hedef aldığı ülkeleri, yani Körfez ülkeleri, teşkil ediyor.

Bu ülkelerin bugün ABD-İsrail koalisyonu ile birlikte hareket ediyor oluşları, bu ülkelerin Batı siyasal sistemine eklemlendikleri anlamına gelmiyor.

Aksine, söz konusu bu ‘monarşi’ yapılarının, çeşitli ölçekler ve kriterler bağlamında, Batı siyasal sisteminin gayet ötesinde ve dışında, siyasal rejimleri teşkil ettiklerine de kuşku bulunmuyor.

ABD ve İsrail koalisyonunun ve de genel itibarıyla, Batı’nın bu ülkelerle ilişkilerinin ‘monarşi’ karşıtlığına dayanmadığı ve bu anlamda, kendilerini söz konusu bu rejimleri değiştirmeye odaklanmadıkları bugün gayet net bir şekilde ortadadır.

Genelde Batı ve özelde ABD için, bölgedeki farklı yapılaşmalarına rağmen, var olan ulus-devletlerin Batı siyasal ve ekonomik çıkarları ile özdeşleşmeleri, bu ülkelerin bugün varlık nedenlerinin en başında geldiğini yabana atmamak gerekir.

İran’a yönelik saldırıları, İran’da rejim değişikliği kadar, belki de bundan daha çok var olan bu rejimi genelde Batı ve özelde Batı çıkarlarıyla ne denli uyumlu hale getirip getirmemekle ilintili olduğunu dikkate almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-demokrasi-ya-da-batiyla-uyumluluk-iran-democracy-or-compatibility-with-the-west/