12 Temmuz 2026 Pazar

Yüksek öğretim kurumları ve manipülasyon / Higher education institutions and manipulation

Mehmet Özay                                                                                                                             07.11.2026

Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki, yüksek öğretim kurumlarının temel yapısal sorunlarının birbirine benzerliğine kuşku yok.

Bu durum, açıkçası, ilgili toplumların sadece eğitim alanına dair yaşanan kısırlılıklar ve çözümsüzlüklerle de sınırlı değildir. Aksine, bu durum, Müslüman toplumlarda geniş ve yaygın tüm kurumsal yapıları içine alacak denli yaygınlık göstermektedir.

Bununla birlikte, yüksek öğretim kurumlarını önemsemimizin veya öncellememizin kendinde bir anlamı ve mantığı bulunuyor. O da bu kurumların bilgi ve bilgi üretimi yönelimindeki tüm süreçleri bünyesinde barındırıyor olmasıdır...

Ve bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının, diğer kurumlardan farklılaşan yönünün bilincinde olmak, bunu ortaya koymak ve bunda ısrarlı olmak gerekiyor.

Özerksizlik

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının Müslüman toplumların sorunlarını ortaya koyma, sorunları irdeleme, çözüm arayışları sunma gibi eylemlerinde süreklilik arz etmesi beklenirken, bu kurumların değişen siyasal rejimler, değişen hükümetlere bağımlılığı ve bu bağımlılığın bile isteye, kasıtlı bir şekilde bu yüksek öğretim kurumlarının mensupları tarafından ortaya konulması, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne denli büyük olduğuna işaret ediyor.

Dün kaleme aldığım yazıda da görüldüğü üzere, kendisine referans yaptığım, ilgili dekan hocanın dile getirdiği, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” yaklaşımı sanki, tekil bir eylem ve düşünceymiş gibi algılanabilir.

Ancak, yüksek öğretim kurumlarında mevcut durum temelde söz konusu dekan’ın kişiliğinin, kimliğinin, akademik ilgisinin vb. ötesindedir. Ve bu küçük örneği sadece, çok daha derin ve yapısal olduğuna kuşku olmayan sorunların mikro alandaki bir yansıması olarak kabul etmek gerekir.

Söz konusu bu düşünce biçimi, yaklaşım tarzı ve nihayetinde, eyleme bürünmüş hali, bütün kapsamlarıyla yüksek öğretim kurumlarındaki akademik, bilimsel, entellektüel kayıtsızlıklarla ve ilgisizliklerle bağlantılıdır.

Bu yaklaşımın, bugün bizi getirdiği yer, sözde Müslüman toplumların sorunlarına teorik ve pratik olarak cevap vermesi beklenen yüksek öğretim kurumlarının kendi kurumsal yapılarını dahi idare edemeyecek bir konuma indirgenmişliğidir.

Hangi etik?

Nasıl olur da, daha kendi bölümünde, fakültesinde, merkezinde, enstitüsünde, kampüsünde mikro düzeyden makro düzeye kadar var olan sorunları çözmede, bırakın İslami etiği ve davranışı, seküler etik ve davranışı bile ortaya koymaktan aciz ve bu yaklaşımları akademik kültür haline getirememiş, bunu teorik olarak eğitim politikalarına ve pratik olarak gündelik davranış kalıplarına yansıtamamış bir yüksek öğretim kurumundan, evrensel olarak Müslüman toplumların sorunlarını çözmeye yönelik çaba içerisinde olması beklenebilir!

Şatafatlı toplantılarda, ekranlarda vb. ortamlarda, İslam düşüncesini, teorisini, paradigmasını ve bunlarla bağlantılı olarak sözde, çözüme matuf modellerini ve modüllerini sunmada ilk sırayı kimseye kaptırmayan akademisyenlerin, bölüm başkanlarının, dekanların, rektörlerin önce dönüp, son otuz-kırk yılda, bizatihi kendi akademik çalışmalarının ne denli anlamlı, bütünlüklü, yapmacıksız ve gerçekçi olup olmadığını incelemek gerekiyor.

Ve bunun yanı sıra, akedemi dünyasının bu fertlerinin içinde yer aldıkları bölümlerdeki, fakültelerdeki, kampüslerdeki en sıradan ancak, hayatın dinamiği ve akışı içerisinde gayet önemli olduğuna kuşku olmayan, mikro düzeyden makro düzeye değin sorunları ortaya koymayı, bu sorunları açıkça, samimi ve bilimsel bir şekilde tartışmayı ve anlamlı cevaplar ve çözümler üretmeyi niçin gündeme getirmediklerini araştırmak gerekiyor.

İtirazlar gelecektir, elbette... “Hayır efendim, yapıyoruz ya...” Evet, doğru ancak, yapılanların pek çoğu göstermelik ve manipülatif içeriklidir.

Nihayetinde, dünkü yazıda dile getirdiğim üzere, ortaya konulan eylemler ne bilim ve bilimin alanına giren süreçlerle bağlantılı olarak ve ne de, yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsızlığından hareketle ortaya konmaktadır.

Olan biten, kendisine referans yaptığım ilgili dekan hocanın söyleminde gayet net bir şekilde gözlemlendiği üzere, var olan hükümet aygıtlarının yönlendirmesine, yaptırımlarına boyun eğmekten başka bir şey değildir.

Bu durum, çok acıdır ki, siyasal yaşamın ve bu siyasal yaşamın bir unsuru olan hükümetlerin, bizatihi, kendi dinamiklerinin savrulmalarına konu olan yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsız kurumlar olma özelliklerinden çokça uzaklaşmaları anlamına geliyor.

Böylesine kayıtsız bir sürecin varlığı karşısında akademisyen, bölüm başkanı, dekan, enstitü müdürü, rektör tüm bu gerçekliğe gözlerini kapatırken, içinde bulundukları sözde, tüm eğitim-öğretim süreçlerinde kendilerine bağlı tüm akademi bünyesindeki bireylerin de, aynı şekilde gözlerini kapatmalarını istemekten başka bir ‘eğitim politikaları’ bulunmuyor...

Tüm bu süreçlerin bizi getirdiği nokta, bilim ve bilimi oluşturan ve bu alan içinde düşünülebilecek tüm bilimsel etkinliklerin ve faaliyetlerin manipüle edilmesidir. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, yüksek öğretim kurumlarında anlamsızlıkla yüklü süreçler bütünü bulunuyor.  

Bu durumun, bir ulus-devletin teritoryal sınırlarının çeperinde kalmış ‘kasaba üniversiteleri’yle sınırlı olmayan aksine, adında bir yandan, “uluslararasılık” sıfatını öte yandan, İslam toplumlarına rehberlik, önderlik vb. gibi çokça idealist yaklaşımları barındıran yüksek öğretim kurumlarında olması, Müslüman toplumların yüksek öğretim kurumlarının içinde bulunduğu hali göstermesi açısından gayet manidardır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-manipulasyon-higher-education-institutions-and-manipulation/

Bilim, hakikat ve siyasal gerçeklik / Science, truth and political reality


Mehmet Özay                                                                                                                             10.07.2026

Bir üniversite enstitüsünde dekanlık yapan bir zat-ı muhteremin, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” anlamına gelecek şekilde sarf ettiği söz aslında, o güne değin yüksek öğretim kurumlarındaki bireylerden, -bu denli açıklıkta duymamakla birlikte-, pratikte ve gizli/açık yapısal olarak tanık olduğum durumu izhar etmesiyle önem taşıyordu benim için.

Bu durum, salt şahsımla yani, şahsımın üniversite ve/ya hükümet, devlet ile ilgili bireysel düşüncemle sınırlı değildir.

Aksine, dikkat çekilen bu durum, bir toplumsal kurumda yapısal bir sorun olmak kadar, bilgi, bilgi üretimi ve bu alanların felsefesi ve hatta, dini bağlamlarıyla ilişkisi noktasında, oldukça sorunlu bir duruma tekabül etmektedir.

Manipülatif çabalar

Sayın dekan’ın söylemini hükümet değiştiğinde, benim bilimsel yaklaşımım da, teorilerim de, saha çalışmalarım da, yorumlarım da, ulaşmak istediğim gerçeklik de değişir vs. demeye getiriyor.

Ya da, kendisinin ve de kurumunun diyelim ki, gerçekliğe ulaşma noktasında gayet anlamlı bilimsel ve dini-felsefi çabalarının varlığına rağmen, bu bilimsel ve dini-felsefi çabaları ve ulaştığı gerçeklikleri, zamanı ve yeri geldiğinde değiştirme, manipüle etme, hatta reddetme gibi süreçleri benimsemekten geri kalmayacağını ortaya koyduğunu da söyleyebiliriz.

Kaldı ki, bu ve benzeri dekanların, rektörlerin vb. yanında yeter miktarda zaman geçirildiğinde, olan bitenin bundan başka bir şey olmadığını gözlemlemek ve tanık olmak o kadar da zor olmuyor...

Gündeme getirmeye çalıştığım sorunun tekil bir dekan, tekil bir enstitü, tekil bir üniversite ve/ya yüksek öğretim kurumu olmadığı anlaşılmıştır herhalde...

Buna, yüksek öğretim kurumlarındaki idari mekanizmada yer almayan kendi halinde tekil akademisyenler ile söz konusu bu kurumlardaki idari mekanizmanın en üst düzeyindeki konumu yani, rektörlük makamını işgal eden yöneticileri de dahil etmekte bir sakınca bulunmuyor. Nihayetinde, karşımızda tekil bir sorun değil, kurumsal ve yapısal bir sorun olduğu aşikârdır.

Bu noktada, yukarıda dikkat çekilen üniversitenin nerede ve hangi üniversite olduğu, kendisine referans yapılan dekan’ın kim ve hangi akademik alana mensup olduğu, üniversite ve dekan’ın yer aldığı ülkenin ve de hükümetin hangisi olduğunun dışında ve ötesinde, burada sunmaya çalıştığım sorunun genel itibarıyla, Müslüman toplumların ortak bir sorunsalı olduğunu ileri sürüyorum.

Bu tecrübeyi ve gözlemi yapan kişinin, tek ben olmadığım da malumdur...

Ancak, burada bu hususu ele almak suretiyle, bu konuda yazılanlara, gündeme getirilmeye çalışılan görüşlere destek ve süreklilik kazandırmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bilgi ve ‘gerçek’

Genel itibarıyla üniversitelerin bilgiyle, bilimle, bilgi üretmeyle ilintili oluşu onu örneğin, kamuya hizmet verdiği varsayılan diğer devlet kurumlarından ayrıldığını ortaya koyar.

Veya bilgi ve bilimle ilgilenen çevrelerin, kurumların böylesi bir özerk ve/ya bağımsız yapılarının varlığının gerekliliğini yüksek sesle dile getirmek gerekir.

Oysa bilginin, bilgiyi oluşturmanın ve üretmenin koşullarının, siyasal bir erk üzerinden tesisi ya da sınırlılığı konusu bize, adına üniversite denilen ve evrensel kabul edilen kurumlardan beklentinin katı ve çarpıcı bir şekilde, manipülatif bir zemine yönlendirildiğini akla getiriyor.

Söz konusu bilgi, bilgi oluşumu ve üretiminin, ilgili bilimsel alanların teorik ve fiili alanlara yönelik çabalarının, ‘gerçeklik’ olgusu ve oluşumuyla doğrudan ilintisi, bir kurum olarak üniversitenin ve bu kuruma anlam kazandıran veren araştırmacıların, düşünürlerin yani, bilgi üreticilerinin ‘gerçekliğe’ ulaşma noktasında kendilerini sınırlandırmama ilkesiyle çelişen bir durumdur.

Burada bahsettiğim ‘sınırlandırmama’yı, popüler ‘özgürlük’ anlamında kullanmadığımı belirtmek isterim. Ve bu anlamda, sıradan ve popüler bir özgürlük söylemini gündeme getirmiyorum...

Nihayetinde, bu yazının çıkış noktasını, girişte atıfta bulunduğum ve hayatının büyük bir bölümünü üniversitede geçirmiş, rektör yardımcılığı ve dekanlık yapmış bir öğretim üyesinin görüşüyle bağlantılıdır.

Ancak, onun zikredilen yaklaşımının bireysel ve sübjektif bir tutum olmadığını aksine, gayet genel kabul görmüş bir tutum haline almış ve bu anlamda neredeyse ‘kurumsallaşmış’ olduğuna vurgu yapıyorum.

Bu durumda, yukarıda dikkat çekilen zat-ı muhteremin, erken akademisyenlik döneminden itibaren, içinde yer aldığı sınırlı akademik çevreden başlayarak yani, kendi akademi çevresinden, öğrencilerinden, meslektaşlarından gerçek veya imajinatif ‘ümmetçiliğe’ yani, küresel Müslüman toplumu hedef alarak sarf ettiği ve ürettiği tüm söylemlerin hakikatle, gerçeklikle ilişkisinin, gayet sorunlu bir yapı arz ettiğini görmek gerekiyor.

Nihayetinde, bir bilim insanı olarak kendisini ve de bilim üreten bir alan olarak kurumunu, her dönem değişen siyasal yapının yani, hükümetlerin aygıtı konumunda görmesi, hiç kuşku yok ki, mensubu bulunduğu akademik alanın ve bu akademik alanın üretmeyi arzu ettiği bilimsel yaklaşımların, yönelimlerin, teorilerin, saha çalışmalarının velhasıl, tüm bilim üretme yani, gerçeği ortaya koyma çabalarının ve mekanizmalarının yüzeysel, değişken ve manipülatif olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.

Bunu söylerken, siyasal yapıların, hükümetlerin bu hükümetler içerisinde yer alan yüksek öğretim bakanlıklarının vb. kurumsal araçların bütünüyle olumsuzlanması gerektiğini söylemiyorum.

Burada söylemeye çalıştığım husus, özerk ve bağımsız çabaların ürünü olması beklenen ve hedefinde, gerçeklik inşası olması beklenen bilgi üretme süreçleriyle, bilgi üretimini siyasal anlayış ve yaklaşımlarla sınırlandırma çabaları arasındaki ilişkinin gayet sorunlu olduğudur.

Gerçeklikle ilişki

Bu noktada, söz konusu bu konunun, bir süredir Müslüman toplumların yaşanmakta olan sorunlarına dair, kısa notlar şeklinde kaleme aldığım olgulardan bağımsız olmadığını hatırlatmak isterim.

Müslüman toplumların bir yandan, kendi dini inanç ve gelenek temelleri öte yandan, modernleşme ile olan sorunlarına karşın ortaya konulmaya çalışılan çabaları, büyük ölçüde gerçeklikten bir kaçış olarak zuhur ediyor.

Bu kaçışta, adına yüksek öğretim kurumları denilen yapıların da olması yaşanan tecrübenin ne denli acı olduğuna işaret ediyor.

Sözde Müslüman toplumların sorunlarına, düşünce ve fiili olarak cevaplar vermesi ve Müslüman toplumu yeniden inşada başat rol oynaması beklenen yüksek öğretim kurumları bunu yapmak yerine, -yukarıda dikkat çekilen örneğin, genelleştirilmiş halini topyekün tekrarlayan bir konuma yönelmeleriyle, asli fonksiyonlarından kasıtlı olarak ferâgat ediyorlar.

Bunu yaparken de, gayet savunmacı bir dil ve eylemle, “biz hükümet ne derse onu yaparız” söylemini açık seçik ilân ediyorlar.

Bu kaçış karşısında, Müslüman toplumlar içerisinde sıradan insanları bir yana bırakarak, daha çok ve de özellikle, bulundukları kurumlarda yönetim erkini oluşturan bireylerin, grupların ortaya koydukları düşünce yapısı, söylem ve pratiklerine yönelik ciddi bir eleştirinin, karşı duruşun veya öz-eleştirinin ortaya konulması gerekiyor.

Böylesine eleştiriyi ve/ya öz-eleştiriyi yapan bireyler veya kısmen kurumsal yapılar olduğu söylenebilse de, bunun ana akım bir düşünce halini almadığı, diğer erkler arası süreçlerde dikkate getirilmediği ve genel toplum katmanlarında karşılık bulmadığı gerçeği bize, var olan yapıların ve söylemlerin kısır bir döngü içerisinde hareket ettiklerini gösteriyor.

Yüksek öğretim kurumlarının temel hedefi olan gerçeklik bilgisi ve üretimi yerine, gizli/açık işlevsizleştirilme çabasının çokça Müslüman toplumlara zarar veriyor. Bu durumun özellikle, din ve felsefe üzerinden gerçeklik inşası iddiasında bulunan çevrelerden gelmesi ise sorunun Müslümanlar için ne denli derin olduğuna işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bilim-hakikat-ve-siyasal-gerceklik-science-truth-and-political-reality/

6 Temmuz 2026 Pazartesi

‘Sosyal Devrimler’ bağlamında Endonezya / Indonesia in the context of ‘social revolutions’

Mehmet Özay                                                                                                                             06.07.2026

Endonezya’nın, kompleks ve karmaşık modern siyasal tarihinde ‘devrim’ vurgusu dikkat çekici bir olgudur.

Öyle ki, devrim olgusunun birden fazla bağlamda ve bölgede ortaya çıkmış olması, merkez-çevre ilişkisinin, ülke bağımsızlığının daha ilk birkaç yılından başlayarak, ne denli belirleyici bir argüman olduğunu bize gösterir.

Fiziki devrim

Bu bağlamda, ‘devrim’lerden hangisinin, kime ve nasıl hizmet ettiği konusu siyasal çevrelerde tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Bunların başında ulus-devletin ‘hegemonik’ belirleyici vasfının temeli ve de göstergesi olarak,  ‘devrim’ olgusu ve söylemi resmi tarih yazımında karşımıza, ‘1945-1949 yılları arasında Hollanda krallığı’nın yeniden sömürge dönemini inşa etme sürecine doğrudan mücadeleyle karşılık veren ‘milliyetçi’ çevrelerin bu dönemi ‘fiziki devrim’ olarak adlandırmalarında karşılık bulur.

Söz konusu bu ‘fiziki devrim’, temelde Avrupa’daki 2. Dünya Savaşı’nda  siyasal egemenlik ve meşruiyetini İngiltere’ye borçlu olan Hollanda ve zorunlu olarak ona eklemlenen İngiliz ve Amerikan ordularının işgalci varlığına karşı, gerilla mücadelesi olarak adlandırılan sürece tekabül eder.

Bununla birlikte, resmi tarih içerisinde ne kadar yer aldığı tartışmalı olan ve çokça ‘yerel’ kaldığı anlaşılan diğer devrimsel gelişmeleri göz ardı etmek ise mümkün değildir.

Ulus-devlet inşasının hem, geniş Takımadalar halklarınca ve hem de, uluslararası çevrelerce kabulünde önemli bir rolü olan ‘fiziki devrim’in yanı sıra veya ötesinde, yerel/bölgesel özellikleriyle dikkat çeken devrimler, ‘sosyal devrim’ olarak anılır ve adlandırılır.

‘Sosyal devrim/ler’

Söz konusu bu devrimlerin bu özelliğini temelde, -önceki süreçler bir yana bıkarılırsa, en azından bağımsızlık ilânından yaklaşık altı ay sonra ortaya çıkan ‘sosyal devrim’ler ile örneğin 1948, 1953 gibi, devam eden dönemlerde, bu devrimlere benzer çabaları ortaya koyma siyasal ve kültürel arzusu ve isteği, -şu veya bu şekilde-, bugün dahi alternatif siyasal söylemlerde önemini korur ve tekrar edilir.

Endonezya’da ilk bağımsızlık ilânının ardından, “sosyal devrim”in ortaya çıktığını ilk defa, Açe’de duymuş ve okumuştum. Açe tarihsel ve toplumsal bağlamında bu ‘devrim’in, neye tekabül ettiğini tahmin etmek güç değildir.

Ancak, Cumbok Savaşı (Perang Cumbok) adıyla literatüre geçen ve bazı bölgelerde özellikle de, Kuzey Açe’deki yerel toplumsal-siyasal liderleri hedef alan bu ‘sosyal devrim’in, Açe sınırları içerisinde gerçekleşmiş olmasına konuşlanmış olmam, ötekileri gizli/açık göz ardı ettiğim anlamına geldiğini bugün açıkça fark ediyorum.

Bununla birlikte, bir süre sonra geleneksel İslam sultanlıkları olarak bilinen siyasal yapıların liderlerini hedef alan benzer bir siyasal olgunun yani, ‘sosyal devrim’in, Kuzey Sumatra’da da ortaya çıkmış olduğunu okumam ve duymamla birlikte, “Acaba bu devrimlerin içeriği nedir, neye tekabül ediyor, birbirinden farklılaşan yönleri nelerdir?” vb. sorular doğal olarak gündemimde yer almaya başlıyordu.

Açe’de, sosyal devrim’in aktörleri denilebilecek çevreler ve kurbanı olan çevrelerle yüz yüze geldiğim, bu çevreleri konu alan eserleri okumama rağmen, Kuzey Sumatra’daki gelişmeye uzunca bir süre yabancı kaldığımı söylemeliyim.

Yaklaşık, son beş yıldır üzerinde çalıştığım Muhammed Said (v. 1995), Tengku Luckman Sinar (v. 2011) ve bunlar çerçevesinde hem, bu isimlere yakın hem de, uzak diğer bireyler bağlamında, Kuzey Sumatra entellektüelleri ile ilgili çalışmalarım vesilesiyle giderek daha çok, bu bölgeyi etkisi altına alan ‘sosyal devrim’i, aktörlerini ve giderek daha çok eserleri ele alma imkânı buluyorum.

Bugünden, kendi bireysel tarihimde son yirmi yılıma dönüp baktığımda, Kuzey Sumatra’da halen etkisi şu veya bu şekilde hissedilen, anlatılara konu olan, gazetede köşe yazılarında gündeme taşınan bu siyasal ve toplumsal olgunun hem, kurbanı ve hem de, bu sürecin -şu veya bu şekilde- ortadan kaldırdığı yapıları, yeniden inşa etme gücünü kendinde bulan birkaç aktörü hayatlarındayken görebilme imkânına kaçırdığımı fark ediyorum.

Örneğin, bağımsızlık öncesinde dünyaya gelen ve 2011 yılında vefat eden Tengku Luckman Sinar’ı, Muhammad Tok Wan Haria’yı 2005, 2008 ve 2009 Kuzey Sumatra Eyaleti başkenti Medan’a ziyaretlerimde potansiyel olarak görebilme imkânım bulunuyordu.

Oysa, Sinar’ın çalışmalarının en başında gelen Seri Sejarah Serdang adlı çalışmayı Banda Açe’de, Ali Haşimi Kütüphanesi’nde gözden geçirmiş olmama rağmen, kendisiyle görüşme düşüncesi aklıma gelmemişti.

O dönem, Sinar’ı sadece bir yazar olarak kabul edip, Serdang tarihiyle ilgili kaleme aldığı bu eseri, Açe tarihi bağlamına dair içeriğiyle ele alma sınırlılığıyla hareket etmişim!

Sömürge dönemi öncesinde erken gençlik yıllarında dahil olduğu bağımsızlık hareketi ve ardından gazetecilik süreciyle Muhammad Tok Wan Haria’la 2023 yılında görüşme imkânı bulmuş olmakla birlikte, ilerlemiş yaşı ve konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetmiş olması nedeniyle sohbet etmek imkânını kaçırmıştım.

Ve ardından, Tok Wan Haria da, 2025 yılı Ocak ayında vefat etmişti...

Kendini inşa: bildung

Başta Tengku Luckan Sinar olmak üzere, geleneksel saray çevresine mensup yaşını başını almış bunun yanı sıra, entellektüel kimlikleri ile Kuzey Sumatra ve Endonezya tarihine önemli veriler bırakmış bazı benzeri kişilerle görüşememiş olmamı, bugün önemli bir kayıp olarak değerlendiriyorum.

Bu kayıp, dönemi bizzat yaşamış, dönemle ilgili araştırmaları hiçbir akademik destek ve zorunluluk olmadan kendi çabalarıyla ortaya koymuş ve bu anlamda, Alman entellektüel evreninde önemli bir yer tutan ‘bildung’ kavramıyla tanımlanmayı hak eden bireylerin, bir araştırmacı olarak bana söyleyecekleri hususların otantikliği, sahiciliği, kendiliğindenliğinin önemini göz ardı etmek mümkün değildir.

Her ne kadar, bu isimlerin kaleme aldıkları eserler, ilgili gazetelerdeki köşe yazıları bana, bilmeyi arzu ettiğim hususları aktarma konusunda aracı olsalar da, yüz yüze gelmenin, tarihsel kişiliklerin psikolojisini hissetmenin, söylem güçlerine tanık olmanın kendi başına anlamı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Luckman Sinar özelinden bahsedecek olursam, ‘sosyal devrim’in doğrudan hedefi olmuş bir aileye mensubiyeti onu, yukarıda zikrettiğin diğer iki isimden ve benzerlerinden ayırt etmemize yol açıyor.

Ve hatta, bu ayrımın bir zorunluluk olarak ortaya konması gerektiğini iddia ediyorum.

Sinar’ın mensubu olduğu ailenin yani, Serdang Sultanlığı’nın 1946 yılının hemen başlarındaki siyasal gelişmelerin ‘yıkıcı’ veya devrimci’ boyutundan kurtulmalarına karşılık, geleneksel ve siyasal varlıklarını ve bunun içerdiği kurumsal ve maddi koşullarını yitirmeleri, devrim’in etkisinin ne denli önemli ve de kalıcı olduğuna işaret ediyor.

Bunun yanı sıra, Kuzey Sumatra’daki örneğin, Langkat, Deli, Asahan gibi diğer sultanlık ailelerinin aynı dönemde, ‘yıkıcı’ ve ‘devrimci’ unsurlara doğrudan tanık olmaları, bize bölgenin bütüncül bir şekilde ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Günümüzde, Kuzey Sumatra’da belli ölçüde yeniden var olabilme şartlarını konuşan, tartışan ve bu imkânın kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyma modeli üretme uğraşındaki, geçmişte bölgede kayda değer rol oynadığı ileri sürülebilecek bu geleneksel yönetim çevrelerinin bugünkü fertlerinin çabalarının, resmi tarihin sürekli gönderme yaptığı ve meşruiyetinin temeli olarak ortaya koyduğu tarih anlayışına ne tür katkısı olup olmadığı üzerinde durup dünüşünülmeye değer bir konudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sosyal-devrimler-baglaminda-endonezya-indonesia-in-the-context-of-social-revolutions/

3 Temmuz 2026 Cuma

Coğrafi tanımlama çabası olarak ‘Kuzey Sumatra’ / ‘North Sumatra’ as an effort at geographical definition

Mehmet Özay                                                                                                                             03.07.2026

Bugün, Endonezya Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Kuzey Sumatra, gayet ilginç boyutlarıyla dikkat çekiyor.

Coğrafi sınırlama ve tanımlamaları, tarihsel ve geleneksel olarak kendilerine ev sahipliği  yaptığı, farklı etnik ve toplumsal grupların varlığı, siyasal ve toplumsal değişimlerin aldığı hâl ve yönelim, bölgenin dikkatle incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu hususların sadece, tarihin belirli bir dönemiyle sınırlı olmadığı aksine, uzun dönemli gelişmelerin adına, ‘dün’ dediğimiz olgunun, uzak döneminden yakın dönemine değin, geniş bir zamansal yapıyı bünyesinde barındırdığı söylemek yanlış olmayacaktır.

Aynı şekilde, bünyesinde İslam öncesi, İslamlaşma, sömürgeleşme, ulus-devlet yapılaşması bağlamında, yeni veya modern siyasal unsurları barındıran, gayet dinamik siyasal ve toplumsal değişimler zincirini de sunmasıyla önem arz ediyor.

Bu çerçevede, coğrafi tanımlama bağlamında bazı hususlara kısaca değineceğim...

Coğrafyi tanımlama

Bir coğrafi tanımlama olarak yani, Sumatra’nın ‘Kuzey’i olarak yapılan göndermenin sorgulanabilir olması dikkat çekicidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bugün Kuzey Sumatra olarak adlandırılan coğrafya parçasının, tarihsel olarak, Kuzey Sumatra değil de, Doğu Sumatra olarak adlandırılmış olması, bize bunun sıradan bir coğrafi bilgi yanlışı ve tanımlaması mı, yoksa farklı bir nedenle ortaya konulmuş bir kasıtlılık mı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum, bize hangi siyasal yapının, hangi dönemsel şartlar altında, ekonomik ve toplumsal gerçekliği dikkate aldığı veya söz konusu bu ekonomik ve politik gerçekliği yapılandırma arzusunda olduğuyla ilişkililiği üzerinde durmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Yani, ortada sıradan ve gelişigüzel bir şekilde ortaya konulan bir Kuzey Sumatra ve/ya DoğuSumatra olgusu bulunmuyor.

Kuzey Sumatra coğrafi tanımlamasının bir diğer dikkat çeken yönü örneğin, Açe’nin, aynı ‘kuzey’ içerisinde yer aldığı coğrafya bilgimiz ve verili fiziki yapının ortaya koymasına rağmen, ‘Kuzey Sumatra’ kavramının Açe’yi içermediği görülür. Oysa, Açe mevcut literatürde ‘northern tip’ olarak tanımlandığı konusunda gayet keskis bir konsensüs olduğunu biliyoruz.

Oysa, çeşitli tarihsel parametreler ve bunların gizli açık içinde barındırdığı sosyal, ekonomik ve demografik unsurlarıyla ortaklığı temelde Açe’yi, Kuzey Sumatra’ya dahil etmeyi de gerekli kılıyor.

Coğrafi tanım etrafında gündeme gelen tartışma ya da, daha doğrusu tartışma talebi-, Kuzey Sumatra’nın kendinde dinamik özellikleriye ilgilidir.

‘Malay’ kavramı

Bu çerçevede, insan stoğu bağlamında değerlendirildiğinde Kuzey Sumatra’nın adına, ‘Malay’ denilen sözde etnik yapıyla birlikte anılması, coğrafya ve insan stoğu ilişkisinin tarihsel derinliğiyle alâkalıdır.

Bu noktada, ‘Malay’ kavramının ‘Malezya’ ile ilişkili olmadığını bir kez daha hatırlatmakta yarar var. Malezya’nın bir ulus-devlet, Malay kavramının ise, çok daha geniş coğrafi sınır ve insan stoğunu içinde barındırdığının farkında olmamız gerekir.

Malezya ulus devleti içerisinde yer alan insan stokları içerisinde, ‘Malay’ birimine gönderme yapıldığı söylenerek, bir tür haklılık payı iddiasında bulunulsa da, bunun ‘Malay’ kavramından anlaşılması gereken hususlardan sapmaya -kasıtlı veya kasıtsız- gayet müsait oluşu dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Yakından tanık olunduğu üzere, temelde bu farkında olunamayış, gayet keskin ve köklü bir siyasal bilinçsizlik olgusuyla karşı karşıya olduğumuzu gösterdiği gibi, gizli/açık bir tür tarihsel boyutların her türlü parametreleriyle ilgili bir manipülatif tavrın varlığına da gönderme yapıyor.

Kuzey-Doğu dikotomisi

Antropolojik bir veri olarak, Malay kavramının içinde barındırdığı toplumsal ve kültürel çeşitlilik ve bu çeşitlilikleri bünyesinde barındırabilme gücü karşımıza, coğrafi gerçeklik olarak Kuzey Sumatra olgusunu çıkardığı gibi, aynı zamanda bu çeşitlilik üzerinde gizli/açık kırılgan bir algı oluşturma noktasında, Kuzey Sumatra-Doğu Sumatra dikotomisini de çıkartmaktadır.

Kuzey Sumatra’nın, insan stoğu ve coğrafi yapısı bağlamındaki tartışmanın, bölgeyi tanımlama sürecinin çokça, dış etkenlerle ilgili olduğu tarihsel bir veri olarak elimizde mevcuttur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Kuzey Sumatra, Doğu Sumarta tanımlamaları bölge toplumlarından ya da siyasal yapılarından ziyade, dışarlıklı çevrelerin örneğin, Avrupalı denizci milletlerin ve bunların, uzun tarihi süreçte, bölgede tesis ettikleri siyasal yapıların coğrafi tanımlama arzusu ve de ihtiyacından neşet etmiştir.

Benzer şekilde, modern siyasal yapılaşma dönemde yani, yirminci yüzyılın ortasından itibaren, bölgeye yönelik merkez-çevre ilişkilerinin ve bu ilişkilerin bünyesinde barındırdığı, tüm ekonomi politik yapıların etkisiyle de, benzeri sürecin bir şekilde devam ettirildiği görülür.

Kuzey Sumatra bağlamında ortaya konulan coğrafi tanımlama çabalarının, toplumlar ve coğrafya ilişkisine dair dikkat çekici ipuçları sunduğunu söylemeliyim.

Bu tanımlamanın, bölgede yaşayan toplumların dışında ve ötesinde, dışarlıklı grupların içerisinde antropolojik ve sosyolojik boyut kadar, ekonomi politik olguları da barındıracak şekilde gündeme getirildiğini söylemek gerekir.

Bu çerçevede, Kuzey Sumatra’nın hem, bölgenin kendi tarihsel süreçleri hem de, bu tarihsel süreçlerine belirli bir dönemde eklemlenmiş olan Batı Avrupa’daki denizci milletlerinde ortaya çıkan özellikle, ekonomi politik gelişmelerle ilgili boyutu bize, bu bölgenin önemi konusunda ipuçları sunuyor.

Benzer önemin, yukarıdaki tarihsel süreçle kıyaslandığında bize çok daha yakın olduğuna kuşku olmayan, modern ulus-devlet yapılaşmasında neye tekabül ettiği gerçeklikle bağını da gayet dikkatlice ele almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cografi-tanimlama-cabasi-olarak-kuzey-sumatra-north-sumatra-as-an-effort-at-geographical-definition/

30 Haziran 2026 Salı

“Budaya dan adat istiadat: Lensa T.L. Sinar”,

Mehmet Özay – Faisal Riza                                                                                                     25.06.2026 

Opini singkat ini, secara kritis, membahas kontribusi intelektual almarhum Tengku Luckman Sinar (1933-2011). Di sini, kita secara singkat membahas apa yang dipertahankan Sinar dalam usaha dan wacana intelektual pribadinya sepanjang hidupnya. Untuk tujuan itu, minat utama kita adalah dua konsep, yaitu adat dan budaya Melayu, yang diyakini dapat memberikan pemahaman yang cukup logis dan bermakna tentang gagasan-gagasan beliau.

Dalam hal ini, kami menyadari bahwa isu-isu budaya dan adat dalam tulisan Sinar telah dipelajari oleh akademisi dan peneliti lain selama 15 tahun terakhir sejak wafatnya. Dan kita dapat menyebut individu-individu ini sebagai ‘peneliti yang terinspirasi oleh Sinar’. Selain itu, terlepas dari ketulusan kami, kemungkinan ada beberapa kelemahan dalam pemahaman dan interpretasi kami.

Budaya dan adat istiadat, sebagai fenomena sosiologis, sangat penting bagi masyarakat manusia. Dalam hal ini, perlu dikemukakan bahwa kedua komponen ini memainkan peran penting baik dalam ontologi maupun epistemologi. Dengan mengatakan ini, tentu saja kita tidak mengabaikan dimensi agama atau religiusitas. Memang, budaya dan adat istiadat merupakan komponen yang tak terpisahkan dari agama, sebagaimana yang telah diamati secara historis di seluruh Kepulauan Melayu. Namun, dalam makalah interpretatif singkat ini, kami ingin membahas kedua komponen tersebut melalui pemahaman kami tentang pemikiran almarhum Sinar. Pada awalnya, dapat dikatakan bahwa budaya dan adat istiadat menempati tempat yang signifikan dalam tulisan dan pemikiran Sinar.

Tokoh terkemuka

Tengku Luckman Sinar adalah seorang tokoh terkemuka, dibesarkan dalam keluarga kerajaan Serdang. Beliau mengabdikan seluruh hidupnya untuk mempelajari dan menghidupkan kembali budaya dan adat Melayu. Inspirasinya bukan hanya keluarganya sendiri, tetapi juga budaya Melayu secara umum, baik di Sumatera Utara maupun di luar negeri.

Beberapa peneliti, seperti Eldin (2016) menggambarkannya sebagai “pemimpin tradisional komunitas Melayu Sumatera Utara”. Dan ia menghabiskan hidupnya untuk mempelajari, menganalisis, dan merekonstruksi budaya Melayu di Sumatera Utara. Upayanya secara luas dianggap berharga bagi orang-orang dari berbagai lapisan masyarakat, menginspirasi mereka untuk menghidupkan kembali nilai-nilai budaya Melayu.

Istilah ‘budaya’ dan ‘adat’ yang digunakan di sini harus dipahami secara umum, yaitu mencakup seluruh siklus hidup masyarakat Melayu. Tanpa membahas perbandingan antar masyarakat Melayu, kita akan meneliti langkah-langkah Sinar dan sejauh mana ia mengembangkan gagasan untuk menghidupkan kembali tatanan budaya Melayu. Tidak diragukan lagi, ketertarikannya dimulai di tanah kelahirannya sendiri. Secara bertahap, ketertarikan itu meluas ke wilayah-wilayah terdekat, termasuk masyarakat yang secara historis menetap di sepanjang zona pesisir Selat Malaka dan di Sumatera Utara dan Timur. Kita dapat secara singkat berpendapat bahwa masyarakat yang tidak menganggap diri mereka sebagai ‘Melayu’ secara nama, bagaimanapun, memiliki tatanan budaya yang sama dengan yang dibahas oleh Sinar. Dan usulan Sinar mengenai adat Melayu pada dasarnya bersifat transregional. Dengan kata lain, usulan ini tidak terbatas pada wilayah Sumatera Utara, tetapi menjangkau seluruh dimensi geografis Kepulauan Melayu. Dan memang, beberapa referensi sejarah mendukung argumennya secara netral.

Tidaklah salah jika dikatakan bahwa Sinar bermaksud untuk secara pasti dan bertahap membangun kembali sistem adat. Ia menetapkan standar untuk wacana akademis dan intelektualnya sendiri dan menyebarkan ide-idenya melalui berbagai saluran. Kami berpendapat bahwa Sinar tidak hanya mempelajari tetapi juga secara signifikan menginternalisasi adat Melayu dan tetap menjadi pengamatnya sepanjang hidupnya. Proses ini sendiri sangat penting dan bermakna. Bahkan tanpa melihat hasilnya, apakah ia berhasil atau tidak, proses ini menyaksikan sebuah usaha intelektual. Ia mengoperasionalkan pengetahuan abstraknya dengan mempraktikkan semua pengetahuan yang telah dikumpulkan melalui institusionalisasi yang berbeda, dimulai dari lingkungan keluarganya sendiri.

Pada tahap ini, kami berpendapat bahwa Sinar adalah seorang intelektual yang lebih ‘berorientasi ke dalam’ (inward-looking) daripada ‘berorientasi ke luar’ (outward-looking). Sebagaimana terlihat dalam beberapa sumber, seorang intelektual yang berorientasi ke dalam adalah seorang pemikir yang terutama berfokus pada pengetahuan diri, lanskap mental batin mereka, dan introspeksi mendalam. Dengan kata lain, ia menghasilkan kekuatan melalui sumber budaya dan intelektualnya sendiri. Wacana-wacananya pada dasarnya bersifat reaksioner. Namun, yang ia tekankan adalah kekuatan batinnya terikat pada entitas sosialnya sendiri.

Mungkin ini terasa seperti pernyataan yang sudah pasti, tetapi kita tidak boleh ragu untuk menyatakan di sini bahwa karya-karya Sinar, sebagai refleksi pemikirannya, tampaknya bertujuan untuk membangun organisasi sosial yang, tanpa diragukan lagi, mencakup budaya dan adat istiadat. Upaya retrospektifnya, pada kenyataannya, diperlukan untuk mewujudkan pembangunan kembali ini. Kemungkinan besar proses ini juga berkontribusi pada 'pembangunan kembali pribadi' dirinya sendiri. Di sini saya terpaksa menggunakan atau menyarankan konsep Jerman "bildung". Artinya, tahapan-tahapan berurutan dalam kehidupan seseorang membantu pertumbuhan kematangan intelektual individu dan, dalam arti itu, kedewasaan.

Dalam hal ini, jelas bahwa Sinar juga mengajak masyarakatnya sendiri menuju kemajuan intelektual ini melalui tindakan, organisasi, dan gagasan yang ia gagas atau yang ia sumbangkan secara konstruktif. Dan upayanya, dalam konteks sosial-budaya, berfungsi untuk menciptakan stabilitas, yang kemudian terganggu oleh berbagai gangguan sosial. Dan itu adalah proses transformasi yang lambat namun pada dasarnya dinamis. Ada juga anggapan bahwa tangan yang tak terlihat berperan dalam persiapan Sinar untuk jabatannya di masa depan. Ia meningkatkan reputasi Melayu sebagai inovator di Sumatera Utara dan memperluasnya melampaui batas-batas budaya Melayu. Usahanya dalam bidang budaya dan adat istiadat merupakan penyempurnaan dari hal tersebut, yang dibentuk oleh berbagai pengaruh dan persaingan. Namun demikian, apakah masyarakat Melayu menyadarinya atau tidak, itu adalah masalah lain.

Pembangun sistem dan keadilan budaya

Sinar adalah seorang pembangun (bukan dekonstruktor), seorang pembangun system (system builder), seorang yang teguh percaya pada budaya dan adat istiadat. Ia berpikiran terbuka dalam memahami sistem di luar konteks Melayu, dan ia meneliti komunitas lain di Sumatera Utara, seperti yang dinyatakan oleh Edy Ichsan (2016). Ia menyadari nilai-nilai ontologis dan epistemologis mereka. Ia tidak mewakili kecanggihan intelektual (intellectual sophistication) tetapi dengan tulus optimis tentang komitmen intelektualnya. Dan di sini kami menyarankan beberapa konsep untuk menggambarkan karya, ide, dan tujuan ambisiusnya. Konsep-konsep tersebut adalah “sosialisasi budaya” (cultural socialization) dan “keadilan budaya” (cultural justice). Mungkin, saya akan menambahkan beberapa konsep lagi selama pembacaan saya.

Terlihat bahwa Sinar menggunakan kedua konsep tersebut secara bersamaan. Misalnya, dalam salah satu tulisannya yang terbaru (2005), ia menyatakan “… Adat dan budaya yang kita miliki saat ini telah ditambah, dimodifikasi, dan diuji selama ratusan tahun”. Dalam konteks ini, patut dikemukakan bahwa ketekunan Sinar dalam studi budaya sangat jelas. Dan ia membuktikannya sepanjang karya dan aktivitasnya. Karya intelektual dan akademiknya mencakup periode dari awal tahun 1950-an hingga ia meninggal pada tahun 2011. Upayanya mengarah pada perkembangan pemikiran budaya Melayu. Upaya Sinar sangat penting karena, untuk waktu yang lama, terjadi interaksi antara budaya Melayu—komponen-komponennya, sumber-sumber nyatanya, dan lain-lain—dengan berbagai faktor yang muncul dalam lingkungan sosialnya melalui pengaruh eksternal.

https://epaper.waspada.co.id/reader/157

Waspada, 25 June 2026 (Kamis), Opini, B2.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/budaya-dan-adat-istiadat-lensa-t-l-sinar/

25 Haziran 2026 Perşembe

Filipinler: Güney Çin Denizi’ne yasal düzenleme / The Philippines: Legal regulation of the South China Sea

Mehmet Özay                                                                                                                             24.06.2026

ASEAN dönem başkanlığını yürüten Filipinler, Güney Çin Denizi’nde belirleyici olacak yeni denizcilik yasasını kabulü konusunda kararlı gözüküyor.

Güney Çin Denizi’nde seyr-ü sefer ve güvenliği tesis etmesi amacıyla, uzun süredir üzerinde konuşulan denizcilik yasası, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler üzerine, ASEAN’da öncelikli konu haline gelmiş bulunuyor.

Bu suyolunun Doğu Asya, Güneydoğu Asya üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması hiç kuşku yok ki, başta bu bölgelerdeki ulus devletlerin denizcilik başta olmak üzere, ekonomik ve ticaret süreçlerini doğrudan etkileme özelliğine sahiptir.

Bununla birlikte, Çin’in ilgili suyoluna dair egemenlik iddiası tek tek ilgili ülkeleri karşı karşıya getirdiği gibi özellikle, ABD gibi küresel güçlerin Çin’le çatışmacı söylemle birbirlerini hedef almalarına da neden oluyor.

‘Dünyaya hediye’

Filipinler dışişleri bakanı Theresa Lazaro, bölgenin önde gelen bir media kuruluşuna verdiği özel mülâkatta, söz konusu denizcilik yasası’nın kabul edilmesi halinde bunun, “ASEAN’dan dünyaya bir hediye olacağı”nı söyledi.

Lazaro yaptığı açıklamada, Güney Çin Denizi seyri-sefer süreçlerini yönetecek bir normlar bütününün, yaşanan son gelişmeler üzerine, ne denli aciliyet olduğuna dikkat çekerken, Filipinler’in ASEAN dönem başkanlığında ilgili denizcilik yasasının kabülüne çalıştığı görülüyor.

Bakan Lazaro, Çin ve ASEAN arasında son yirmi yıla varan sürece boyunca görüşmelere konu olan denizcilik yasasına dair dört ana konuya dikkat çekiyor.

Bunlar, yasal bağlılık, coğrafi çerçeve, bu yasa ile, 2002 yılında kabul edilen Güney Çin Denizi’ne taraf olanların eylemleri deklârasyonu -ki, bu madde ASEAN ve Çin arasında bağlayıcı olmayan bir çerçeve anlaşma olarak anılıyor-, temel tanımlar.

Bu temel alanların yanı sıra, Filipinler yönetimi varılacak anlaşmanın, Birleşmiş Milletler Denizcilik Yasası (United Nations Convention on the Law of the Sea -UNCLOS) uyumlu olması konusunda ısrarcı.

Bu zorlu sürece rağmen, Filipinler yönetimi, dönem başkanlığı sürecinde, ASEAN ve Çin arasındaki görüşmelerin nihayete erdirilerek, ilgili denizcilik yasasının kabulü konusunda kararlılığını ortaya koyuyor.

Çin yönetiminin de ASEAN gibi Güney Çin Denizi’nde belirleyici olarak bir yasanın kabulünden yana olması olumlu bir işaret olarak algılanabilir.

Bununla birlikte, Güney Çin Denizi sınır ve egemenlik hakları bağlamında başta, Çin ve Filipinler ile Çin ve Vietnam arasında geçtiğimiz yıllarda yaşanan ve tarafların deniz kuvvetlerini karşı karşıya getiren gelişmeler hatırlandığında bu durumun hem pozitif hem negatif etkilerle önümüzdeki süreci belirleyebileceğini ileri sürebiliriz.

Bununla birlikte, ilgili denizcilik yasasında yer alan bazı kavramların tanımları konusunda dahi tarafların henüz ortak bir karara varamamış olmaları sürecin kolay işlemeyeceğinin de bir işaretidir.

Enerji ve barış

Küresel yönetişimde bu yüzyıl başından itibaren, ortaya çıkan sorunların sonuncusu olan ABD ve İsrail ittifakının, İran’a yönelik saldırıları sonucu ortaya çıkan Hürmüz Boğazı sorunu, enerji başta olmak üzere neredeyse, her çeşidinden ticari emtianın bölgesel ve küresel üretim, dolaşım ve tedarikini etkilemiş durumda.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bu sorunun bir benzerinin, Malaka Boğazı ve Güney Çin Denizi bağlamında ortaya çıkmaması için, elde sağlam veriler ve üzerinde durulmaya değer küresel kurallar bütünü olduğunu söylemek ise güç.

Hürmüz Boğazı sorununun, küresel çapta denizcilik ve suyollarına yönelik ilgiyi ve kısmen de olsa, bilgilenmeyi tetiklediği alanlardan biri, hiç kuşku yok ki, Malaka Boğazı’dır.

Hint Okyanusu’nu, ara denizlerle Pasifik Okyanusu’na bağlayan Malaka Boğazı’nın yanı sıra, yaklaşık son on beş yıldır gündemde sürekli yer alan Güney Çin Denizi’nin, bu çerçevede yine güncellendiğine tanık olunuyor.

Filipinler: ulusal güvenlik ve ASEAN

Bu yıl ASEAN dönem başkanlığını üstlenen Filipinler dışişleri bakanı Lazaro, iki gün önce bir mülâkatta, bu konuda gözlerin yeniden, bölgeye dönmesine vesile olacak açıklamalarda bulunmasını, hiç kuşku yok ki, başta bölge ülkeleri ve güvenlik olgusu açısından gayet önemli bir gelişme olarak yorumlamak gerekir.  

Filipinler’in söz konusu suyoluyla ilgili kurallar bütününü ortaya koyacak düzenlemeye olan ilgisi sadece bu yıl yürütmekte olduğu ASEAN dönem başkanlığı ile sınırlı değil.

Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıllarda kıta sahanlığı konusunda Çin’le doğrudan karşı karşıya gelen ülkelerin başında gelen Filipinler böylesi bir seyr-ü seferi düzenleyecek denizcilik yasası ile hiç kuşku yok ki, kendi ulusal güvenliğini de sağlamış olacak.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere özellikle son on beş yıldır bölgenin en hassas güvenlik konularının başında gelen Güney Çin Deniz’nde seyri sefer, özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilgili denizin yüzde 90’unda egemenlik iddia etmesine dayanıyor.

Bu hak iddiası Çin’i, ASEAN üyesi Filipinler, Malezya, Vietnam, Bruney ve Endonezya ile şu veya bu şekilde karşı karşıya getiriyor.

Bunun yanı sıra, ilgili suyolunun Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlanması, başta ABD olmak üzere, küresel denizcilik ve ticarette yer alan tüm ülkeler için de vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/filipinler-guney-cin-denizine-yasal-duzenleme-the-philippines-legal-regulation-of-the-south-china-sea/

21 Haziran 2026 Pazar

ABD ve İran: ‘Kazananını bekleyen savaşta’ ne oldu? / the U.S and Iran: What happened to ‘A war awaits its winner’?

Mehmet Özay                                                                                                                             21.06.2026

Hürmüz bölgesinde yaşanan savaş ortamının, ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ sıfatlarıyla anılmış olsa da, şimdilik sona erdirilmesinin, herkesi sevindirdiğine kuşku yok.

17 Haziran’da ABD ve İran liderleri arasında sanal olarak imzalandığı açıklanan anlaşma, temelde, Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine açılması, ABD’nin İran’a yönelik petrol ihraç ambargasonun kaldırılması ve İran’a ait yurt dışı mal varlıklarının serbest bırakılmasını içeriyor.

İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik ‘görüşmeler’ ise sonraya bırakıldı. Oysa, savaşın başlama sebebi aslında, tam da buydu...

Süreç

17 Haziran sürecinin ortaya çıkmasını tekil bir gelişme olarak değerlendirmek yerine temelde 28 Nisan’da savaşın ABD tarafından örtü kapalı olarak sona erdirilmek zorunda kalınmasıyla ilişkilendirmek gerekiyor.

Söz konusu bu ‘kırılgan’ anlaşmanın, somut bir niteliğe büründürülmesi amacıyla, 19 Haziran’da Cenevre’de yapılması beklenen toplantı gerçekleşmezken tarafların bugün biraraya geldikleri yönündeki açıklamalar ‘kırılgan’ kelimenin bu süreçte gayet başat bir konumda olduğunun yeni bir örneğidir.

Görüşmeler için Cenevre’ye, ABD adına başkan yardımcısı J. P. Vance, İran adına ise parlamento sözcüsü ve merkez başkanı başkanının gelmesi yine ortada bir tür ‘dengesiz’ katılıma işaret ediyor...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ABD’den başkan yardımcısına karşılık İran’dan ona muadil bir temsilcinin veya bir başka ifadeyle İran’ın Cenevre’ye “ağır toplarını” göndermemesi gözlerden kaçmıyor...

Son bir haftadır yaşanan gelişmeler, savaşın başından bu yana sürgit devam eden açıklamalar dikkate alındığında ortada pek de şaşılacak bir durum olmadığının işaretidir.

Kazanan-kaybeden

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a açtıkları savaşın, iki aylık yani altmış günlük sürede durdurulmasının ne, ABD başkanı Donald Trump ne de, İran devlet başkanı veya ruhani lideri Ayeullah Mücteba Hamaney tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz.

28 Nisan’da kaleme aldığım “İran’da kazananını bekleyen savaş” başlıklı yazıda, o döneme kadar savaşın iki kanadını temsil eden, ABD ve İran tarafından yapılan açıklamalarda, ve sonunda, bir şekilde, 28 Nisan’da sonlandırılığı ilân edilen savaşı ‘kendilerinin’ kazandığı yönünde ifadelerin gündeme geldiğini belirtmiştim.

Oysa, ortada yaşanan çoklu yıkımın gerçekliğini görmeden veya göz ardı ederek, her iki tarafın da ‘kazandık’ söylemine yüklenmeleri gerçekte, ortada bir savaş galibi olmadığının açık ifadesiydi.

Ve bu nedenle söz konusu başlıkta, bir tür ihtiyazla karışık olarak, “kazanını bekleyen savaş” başlığını kullanmıştım.

Niçin altmış gün?

İki ülke devlet başkanı tarafından 28 Nisan’da sanal olarak imzalandığı belirtilen ‘geçici’ ve ‘kırılgan’ anlaşma temelde, savaşın fiziki olarak sona ermesi anlamı taşırken, savaşı kimin kazandığına dair bize bir veri sunmuyordu.

Bu nedenle, istihzayla karışık olarak savaşı bir yandan, ABD’nin öte yandan, İran’ın kazandığı söylemlerini gündeme taşımıştım.

28 Nisan’dan bu zamana kadar geçen süre zarfında, hem ABD ve hem de İran tarafının dolaylı da olsa, savaşı sonlandırırken yine, ‘kazanma’ olgusunu öne çıkartarak, bir siyasal söylemi yönelimleri beklentisi hakimdi.

Ve nitekin, 28 Nisan’dan bu yana sıcak savaş sona ermiş olsa da, taraflar arasında yaşanan söz düellolarında ‘kazanmış olma’ argümanının izlerini bulmak mümkündü.

‘Senato’ farkı

Geçtiğimiz hafta sonu ABD ve İran tarafından teyit edilen “savaşı sona erdirdik, anlaşmaya gidiyoruz” açıklamalarının aslında, ABD senatosunun devlet başkanının herhangi bir savaşı senato onayı olmadan devam ettirebileceği zaman sınırlamasına kararına dayanıyor.

Time’de yer alan bir makaleye dayanarak ifade etmek gerekirse, ilgili karar 1973 yılı Savaş Yetkileri Yasası’na dayanıyor.

Bu süreçte, Trump’ı -istemese de- ikna edenin yukarıda dikkat çekilen Senato’da kararı olmuştur.

Kırılgan barış

Pakistan’ın arabulucuğuyla yapıldığı ifade edilen barış sözü’nün gerçekleşebilmesi için tarafların biraraya gelerek kalıcı barış anlaşmasına imza atmaları gerekiyor(du).

Bu amaçla, 19 Haziran’da Paris’te biraraya gelmesi beklenen ve söz konusu imzanın atılmasını bekleyen uluslararası çevreler, bir kez daha hayal kırıklığına uğradılar.

Washington’dan 18 Haziran’da yapılan açıklamada, Cenevre’de yapılması beklenen barış anlaşmasına ramak kala, İran tarafının, “her iki devlet başkanının imzaladığı sözleşme sonrası yeni bir anlaşma imzalamaya gerek yok” siyasal tavrının neden olduğu belirtiliyor.

Bu durum, İran iç siyasetinde farklı görüşlerin yani ABD ile masaya oturma ve oturmama gibi iki fraksiyon arasındaki görüş ayrılığının ürünüdür.

Yukarıda dile getirdiğim üzere, bugün Cenevre’ye gelen İran heyetinde ‘ağır top’ olmaması kanımca, İran siyasetinde ABD ile olan anlaşma sürecinde kafaların karışık olduğunu gösteriyor.

Savaşın maliyeti

İran’a saldırıların sona erdirilmesi amacıyla neredeyse, saldırılardan bu yana, çeşitli ülke ve yönetimlerin ortaya koydukları barışı bulma çabasında tam iki ayın sonunda belirleyici olduğu söylenebilecek bir sürece girilmesi önemlidir.

Bununla birlikte, söz konusu iki ayla sınırlandırılan savaşta ne barışa katkısı ile gündeme gelen Pakistan ne, ABD veya ABD Başkanı Trump ne de, İran yönetiminin temel bir aktörlüğünden söz edilebilir.

İsrail’i ise, burada zikretmeye zaten gerek olmadığı aşikâr...

Savaşın iki ayla sınırlandırılması, temelde ABD yasalarının bir sonucuydu... Ve de öyle de oldu...

Öyle ki, teknik detayları bir yana, devlet başkanının senato’dan onay almadan bir savaş açılması ve sürdürülmesinin altmış günle sınırlandırılması aslında, ABD’de bir anlamda demokratik kurumsallaşmanın belki de, giderek azalan ögelerinden biri olarak belirleyici oldu.

Bu gelişmeye en çok sevinenlerin ABD başkanı Trump, Adalet bakanı Pete Hegseth ya da İran tarafı olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kanımca, altmış gün sonunda silahların durdurulmasına en çok sevinenin, savaşı başından beri istemeyen ABD toplumu olduğu ortadadır.

2. Dünya Savaşı’ndan başlayarak neredeyse ABD’nin öteki coğrafyalardaki savaşlarına destekçi olmayan ABD kamuoyu bugün de benzer tepkiyi vermekle sivil toplum olgusunu ortaya koyuyor.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, ABD kamuoyu, savaşın ekonomik külfetini çoktan çekmeye başlamış durumda.

Buna ilâve olarak, Pentagon’un açıklamaları dikkate alınacak olursa, savaşın maliyetinin 80 milyar Doları bulması, faturanın bir şekilde ABD kamuoyuna yansıyacağının bir başka delilidir.

Bu durum bize küresel güçlerin yaratıcısı oldukları savaşların sadece, savaşa maruz kalan devletler ve toplumları değil, kendi toplumlarını da doğrudan etkileyebileceğinin en son ve açık örneğini teşkil ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/kazananini-bekleyen-savasta-ne-oldu-what-happened-to-a-war-awaits-its-winner/