20 Mart 2026 Cuma

Japonya-ABD ilişkileri ve İran konusu / Japan-US relations and the Iran issue

Mehmet Özay                                                                                                                             20.03.2026

Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ittifak ilişkisi, başbakan Sanae Takaichi’nin Washington ziyaretiyle yeni bir evreye girdiğini ortaya koyuyor.

Takaichi’nin, 19 Mart’ta Washington’da başkan Trump’la yaptığı görüşmeler, ikili ilişkiler kadar, son dönemde yaşanmakta olan uluslararası gelişmeler açısından da gayet önem arz ediyor.

Japonya’nın, uluslararası platformda yeniden güçlü bir aktör olarak belirmeye başlamasında belirleyici olan, hiç kuşku yok ki, öncelikle 2022’den itibaren Japonya’yı sarsan hükümet krizlerinin sona ermiş olmasıdır.

Güçlü Japonya

Öyle ki, 8 Şubat’ta yapılan ve Temsilciler Meclisi’ni (Diet) belirleyen genel seçimleri, iktidardaki koalisyonun büyük ortağı Liberal Demokrat Parti’nin (Liberal Democrat Party-LPD), modern Japonya tarihinin en önemli siyasi başarısını yakalaması hem, başbakan Takaichi’nin hem de, partisi LPD’nin sadece ulusal siyasette değil, uluslararası ilişkilerde de önemli bir sıçrama yaşayacağı anlamına geliyor.

Bu noktada, uluslararası ilişkilerin Japonya için belirleyici alanlarından birinin, ABD ile olan ittifakın oluşturduğuna kuşku yok.

Bu çerçevede, dün yapılan görüşmeler sürecinde başbakan Takaichi’nin, “Japonya geri döndü” ifadesini yabana atmamak gerekiyor.

Eşitlik vurgusu

İki ülke arasındaki yakın işbirliği ekonomi alanı kadar, askeri ve güvenlik merkezli olarak kendini ortaya koyarken, iç siyasette kararlı bir hükümet dönemine girmiş olan Japonya’nın, ABD ile ilişkilere daha da güçlü bir şekilde katkı vereceği anlamına geliyor.

Şubat ayından bu yana yaşanan gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, bunun en çarpıcı açılımını, Japonya ve Çin ilişkileri ile son üç haftadır devam eden İran’a açılan savaşta, Japonya’nın takındığı siyasal tutum oluşturuyor.

Özellikle, İran savaşı sürecinde ABD başkanı Donald Trump’ın Avrupalı müttefiklerinden arzu ettiği desteği bulamaması karşısında, Japonya’nın takındığı siyasi tutum önemli bir gelişme olarak kabul edilmelidir.

Japon başbakanı Takaichi’nin, Washington ziyaretinde sergilediği performans, ikili ilişkiler noktasında Japonya’nın ikincil bir konumda olmadığına aksine, ABD ile eşit şartlarda ittifak ilişkisinde yer aldığını ortaya koymasıyla da dikkat çekiyor.

Takaichi’nin açıklamaları arasında, “güçlü bir Japonya ve güçlü bir Amerika için ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi... ” söylemi bu yönde değerlendirilmeyi hak ediyor.

İran konusu

Washington’da, Takaichi ve Trump görüşmelerinin ikili ilişkiler kadar, günün en önemli konusu olarak İran konusuna eğilmesi kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu çerçevede, Trump her ne kadar, Avrupalı müttefiklerine yaptığı açık çağrıyı Japonya için yapmamış olsa da, söyleminde Japonya’nın, İran’a yönelik savaşta bir şekilde yer almasının neden önemli olduğuna değinerek Japonya’nın, bir şekilde Ortadoğu’daki gelişmelere aktif taraf olması yönündeki teklifini yapmış oldu.

Trump’ın dolaylı olarak gündeme getirdiği Japonya’nın ‘aktif desteği’nin rasyonalitesi ise Japonya’nın Ortadoğu’dan ithâl ettiği petrolün yüzde 90’ının, Hürmüz Boğazı vasıtasıyla gerçekleştiriliyor olmasıdır.

Trump’ın 2016-2020 yılları arasındaki ilk başkanlık döneminde başta NATO üyesi ülkeler olmak üzere, Doğu Asya’da Japonya’nın iki ülke ilişkilerinde özellikle de, askeri boyutta Amerika’nın taşıdığı ‘ağır yükü’ paylaşması çağrısı hatırlanacak olursa, bugün İran savaşının geldiği süreçte, Hürmüz Boğazı’nın güvenli denizyolu taşımacılığının yeniden tesisinde Japonya’nın desteğini küçümsememek gerekiyor.

Her ne kadar, detayları paylaşılmamış olsa da, bu yöndeki desteğin kısa sürede gündeme geleceğini söylemek mümkün.

Öyle ki, Trump söyleminde, iki ülkenin birbirlerine ihtiyacını ‘nazik’ bir dille dile getirmesi, Japonya’nın Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelere taraf olmasına yönelik dolaylı bir çağrıdır.

Trump’ın, “Japonya’nın harekete geçmesini umuyorum… Ve biz de, Japonya için harekete geçmeye hazırız…” anlamına gelecek yaklaşımı iki ülke arasındaki özellikle güvenlik bağlamında karşılılıklılık ilkesine gönderme yapıyor.

Japonya’nın İran politikası

İran’a yapılan saldırılar karşısında Japonya’nın ortaya koyduğu İran politikası, ABD’nin savaş öncesi ve sürecindeki politikalarıyla aynılığı gayet açık.

Bu çerçevede, Japon başbakanı Takaichi’nin Tahran’la yapılan görüşmelerde, ‘bölge saldırılarının sona erdirilmesi’, ‘Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını kınadıkları’ ve ‘nükleer silah programının kabul edilemez olduğu’ yönündeki yaklaşımı, yukarıda dikkat çektiğim aynılığı açık seçik ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, detaylara bakıldığında, Japonya’da mevcut anayasanın, Ortadoğu’daki gelişmelere özellikle de, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamaya yönelik verebileceği somut tepkileri sınırlandırıcı boyutu, ikili görüşmelerde perde arkasındaki görüşmelerin en önemli bölümünü oluşturduğu anlaşılıyor.

Söz konusu sınırlandırıcı boyut, Japonya’nın uluslararası arenada askeri varlığını ortaya koyabilmesinin, ‘Japonya’nın ulusal güvenliğine yönelik doğrudan tehdit’le bağlantılı oluşudur.

Trump’ın, “Japon hükümeti bunun bir yolunu bulmalı...” şeklindeki açıklaması, Japonya’nın bir şekilde Hürmüz Boğazı gelişmesine taraf olacağının işaretidir.

Bu noktada, Avrupa’daki müttefikler Alman şansölyesi Friedrich Merz’in ifadesiyle, “Trump, bize İran’a saldırı konusunda bilgilendirmedi ve Avrupa’nın desteğinin gerekliliğini dile getirmedi” nedeninden hareketle, Trump’ın yaptığı askeri destek çağrısına olumsuz karşılık vermişlerdi.

Bugün, Japonya da saldırı konusunda bilgilendirilmemekle birlikte, Avrupalı müttefiklerden farklı bir politika uygulamasıyla bugün, ABD’nin uluslararası ilişkilerinde önemli bir ortak olduğunu ortaya koyuyor.

Japonya ulusal siyasetinde yaşanan önemli değişim, başbakan Takaichi’nin aktif söylemleriyle uluslararası politikada da öne çıkmakta olduğuna işaret ediyor.

Bu çerçevede, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere Japon hükümetinin bugün söylem düzeyinde verdiği desteğin, yakında aktif destek haline gelmesi bu süreci doğrular nitelikte olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/japonya-abd-iliskileri-ve-iran-konusu-japan-us-relations-and-the-iran-issue/

19 Mart 2026 Perşembe

İran: Demokrasi ya da Batı’yla uyumluluk / İran: Democracy or compatibility with the West

Mehmet Özay                                                                                                                             19.03.2026

ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik olarak başlatılan savaşın başladığı 28 Şubat’tan bu yana, gözler bir yandan, ABD başkenti Washington’dan gelen haberlere yönelirken öte yandan, İran başkenti Tahran’da neler olup bittiğine konuşlanıyor.

İran’ın, her türlü iç siyasal ve toplumsal gelişmelere, taleplere, değişim arzusuna karşın güçlü olduğuna kuşku olmayan, ‘rejim’inin sonlandırılması hedefiyle hareket eden ABD-İsrail koalisyonunun temel hedefine bakıldığında, İran’ın dini-sivil, askeri lider kadrolarını ortadan kaldırmak olduğu görülüyor.

Bunun en son örneğini, İran güvenlik biriminin başında bulunan Ali Larijani ile Devrim Muhafızları’nın paramiliter birimi lideri Gholam Reza Soleimani’yi hedef alan saldırılar oluşturuyor…

Rejim değişimi (mi?)

İran’a yönelik savaşın devam ettiği bu süreçte, çeşitli ‘uzmanlar’ giderek daha çok bu konuya odaklanıyor.

Ve sorgulanan husus şu: ABD-İsrail koalisyonu bu strateji ile başarı elde edebilir mi?

ABD-İsrail koalisyonu tarafından belirlenen ve yukarıda dikkat çekilen ‘askeri’ stratejinin, İsrail tarafından geçtiğimiz iki yıl zarfında Filistin’e yönelik olarak sürdürülen saldırılarda ortaya konulması ve bunun bir tür başarı olarak kanıtlanmış olması, ABD-İsrail koalisyonunun, İran’a yönelik benzer bir strateji ile hareket etmelerinde belirgin bir neden veya kanıt olarak ileri sürmek mümkün.

Söz konusu ‘başarı’nın, ilgili birimleri veya Filistin halkının siyasal mücadelesini ortadan kaldırmaya yönelik hedefte ne denli başarılı olup olmadığı ise bir başka konu.

Bazı gözlemcilerin, bu tür stratejinin kapsamlı kurumsal değişimi getirmekten ziyade, refleksif direnişi körüklediği yönündeki görüşleri de yaşananlara bakıldığında haklılık payı taşımadığı söylenemez.

Bu noktada, Filistin bağlamında İsrail’in, ABD’nin stratejik katkılarıyla Filistin toprakları ile Lübnan, İran ve Katar’da gerçekleştirdiği nokta atışlı hedeflerin, Filistinlilerin önde gelen liderlerini ortadan kaldırmasıyla ortaya çıkan kazanımların bugün, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Bu strateji ile hedefte, İran’da rejim değişikliği bulunduğu ileri sürülebilir.

Ancak, bu noktada ortaya konulan görüşler, bu stratejinin İran’da Batı’nın ve özellikle de, “ABD’nin arzu ettiği demokrasi”yi getirmeyeceği yönünde. 

Diğer taraftan, lider kadrosuna yönelik ‘imha’ plânının, kurumsal yapıları gelişkin İran gibi ülkelerde işe yaramayacağı yönünde.

Demokrasi (!)

‘İran ve demokrasi’ konusunun çetrefil bir husus olduğuna kuşku yok...

ABD öncülüğündeki Batı’nın, -en azından-, Irak ve Afganistan deneyimlerinin, bu ülkelere demokrasiyi getirmediği ortada.

Ancak, özellikle 1980 sonrası yaşanan tüm gelişmelere bakıldığında, bu ülkelerin demokrasinin dışında nereye getirilip getirilmediği de, pek tartışma konusu yapılmıyor.

Benzer bir durum, bugün bir ölçüde -en azından olası sonuçlar itibarıyla-, İran için de geçerlilik taşıyor.

İran’da rejim değişikliği veya İran’a demokrasi getirilmesi konusunun, ABD öncülüğündeki Batı için bir öncelikli hedef olup olmadığı önemli bir husustur.

Evet, İran, Batı’nın siyasal söylemiyle 1979’dan bu yana önemli bir tehdit olarak algılanıyor. Batı için önemli olan ise var olan bu tehdidin ortadan kaldırılmasıdır.

Bunun araçlarından birinin ‘demokrasiyi bu ülkede’ icad etmek olasılıklardan biridir.

Ancak, bunun zayıf bir olasılık olduğunu Batı başkentlerinin özellikle de, İran konusunda yüzyıllara varan ilişkilere sahip Batı Avrupa ülkeleri için gerçekleştirilmesinin gayet sorunlu bir hedef olduğuna kuşku yok.

Bunun yanı sıra, ABD pragmatizminin, İran’a demokrasi getirme gibi bir hayali olsa da, bunun 20. yüzyıl ikinci yarısında bizzat ABD tarafından tecrübe edilen denemelerin gözgen geçirilmesi gerekiyor.

ABD başkentinin, bunu yapmadığı söylenemez…

Batı pragmatizmi ve Körfez Ülkeleri

Bunun sağlamasını yapmamızı sağlayacak bir diğer husus, bugün İran yönetiminin savaş boyunca hedef aldığı ülkeleri, yani Körfez ülkeleri, teşkil ediyor.

Bu ülkelerin bugün ABD-İsrail koalisyonu ile birlikte hareket ediyor oluşları, bu ülkelerin Batı siyasal sistemine eklemlendikleri anlamına gelmiyor.

Aksine, söz konusu bu ‘monarşi’ yapılarının, çeşitli ölçekler ve kriterler bağlamında, Batı siyasal sisteminin gayet ötesinde ve dışında, siyasal rejimleri teşkil ettiklerine de kuşku bulunmuyor.

ABD ve İsrail koalisyonunun ve de genel itibarıyla, Batı’nın bu ülkelerle ilişkilerinin ‘monarşi’ karşıtlığına dayanmadığı ve bu anlamda, kendilerini söz konusu bu rejimleri değiştirmeye odaklanmadıkları bugün gayet net bir şekilde ortadadır.

Genelde Batı ve özelde ABD için, bölgedeki farklı yapılaşmalarına rağmen, var olan ulus-devletlerin Batı siyasal ve ekonomik çıkarları ile özdeşleşmeleri, bu ülkelerin bugün varlık nedenlerinin en başında geldiğini yabana atmamak gerekir.

İran’a yönelik saldırıları, İran’da rejim değişikliği kadar, belki de bundan daha çok var olan bu rejimi genelde Batı ve özelde Batı çıkarlarıyla ne denli uyumlu hale getirip getirmemekle ilintili olduğunu dikkate almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-demokrasi-ya-da-batiyla-uyumluluk-iran-democracy-or-compatibility-with-the-west/

15 Mart 2026 Pazar

Ortadoğu: Nihilist ve nihilist olmayanların savaşı! / The Middle East: A war between nihilists and non-nihilists!

Mehmet Özay                                                                                                                             15.03.2026

İran’a yönelik saldırıların temelde, bu ülkenin siyasal sistemini hedef alan ilk gününün ardından yaşanan gelişmeler, Batı ve ittifak güçlerinin beklentisinin aksine, farklı bir yöne doğru evrilmiş gözüküyor.

ABD başkanı Donald Trump, bunu açıkça ifade etmesi, savaşın beklenmeyen gelişmelere konu olduğu gibi bundan sonra da, diğer bazı beklenmedik gelişmelere yol açabileceğinin göstergesi kabul edilebilir.

Fiili olarak, görece kısa sürede İran’ı pes ettireceği öngörülerek başlatılan saldırıların bugün geldiği noktada İran’ın, Körfez Ülkeleri’ne yönelik verdiği askeri karşılığın, savaşın kimler arasında ve niçin sürmekte olduğuna dair sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Din savaşı mı?

Yaşanan gelişmeler bize, savaşın ötesinde var olan sorunun, ‘Doğu-Batı’ ya da ABD-İran arasında yaşanan bir din savaş olmadığını ortaya koyuyor.

Evet doğru, ABD’nin temel hedefinde İran rejiminin lider kadrosu bulunuyordu. Ve bu kadronun önemli ve tanınan isimleri, hayatlarını kaybettiler.

Ancak, saldırı sürecine İran’ın verdiği karşılık, bugün savaşın ABD ve İsrail’i hedef alan yanı ve boyutu kadar, daha çok, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleri yani, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kadar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Umman oluşturuyor.

Körfez Arap ülkeleri ifadesi, gizli ve açık, bir şekilde ‘İslam’la ilişkilendirilen monarşilere gönderme yapıyor.

BAE’in rolü

Bu noktada, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklama bize, yaşanmakta olan sürecin temellerine dair bazı fikirler veriyor.

Bakan Nusseibeh’nin ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu belirtmesi ortada kayda değer bir duruma işaret ediyor.

Elbette, İran elinde imkân olsa doğrudan ABD’yi ve İsrail’i hedef alacağına kuşku yok. İran’dan her daim yapılan açıklamalar, zaten bunu ortaya koyuyor...

Ancak, bu bile, ABD-İsrail ikilisinin özellikle de, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleriyle askeri ve siyasi işbirliğinin boyutlarını gizlemeye yetmeyecektir.

BAE dışişleri bakanının açıklaması, İran’ın bölgede neye tekabül ettiği kadar, aynı zamanda BAE’nin, Batı ile yani, ABD ve İsrail ile niçin siyasal ve askeri ittifak içinde bulunduklarını izaha yönelik bazı ifadelerde barındırıyor.

Model monarşi

Bakan Nussebileh, BAE’nin “bir model olduğunu” ve bu modele karşılık olarak da, İran’ın bu modelle çatışan boyutuna dikkat çekerek yaşanmakta olan savaşın daha çok, siyasal epistomolojik olgu üzerinden var olduğuna işaret ediyor.

‘Siyasal epistemolojik’ kavramını bakan kullanmıyor... Onun söyleminden hareketle bu kavramı, ben gündeme getiriyorum.

Bu açıklamada BAE’nin payına, “geniş bir coğrafya içerisinde birlikte yaşama, hoşgörü, barış modeli...” çıkıyor, bakanın açıklamasına göre.

Bakan, bu cümlenin devamı olarak bu modelin, “meta, enerji, güvenlik ve barış alanlarında istikrarı ihraç etme arzusunda” olduğuna vurgu yapıyor.

İran ve nihilizm

Ve ekliyor, “Şayet bu kampta değilseniz, İran kampında yer alıyorsunuz demektir” diyor...  Bu durumda, İran’ın payına ise -yapılan açıklamanın devamında anlaşıldığı üzere, “nihilizm” düşüyor...

Bir başka ifadeyle BAE bakanı, ‘biz, nihilizmden yana değiliz’, diyor.

Açık seçik görüldüğü üzere bu yaklaşımda, bir nebze olsun dini bir nitelik, izah, dayanak vb. bulunmuyor...

Ancak, bakan, söz konusu ‘nihilizmin’ neye tekabül ettiğine dair bir tanımlamada da bulunmuyor.

BAE’nin içinde bulunduğu kamp temel alındığında, bu kampın nihilist değerler taşımadığını görülürken, İran, bu kampta yer almaması nedeniyle, ‘nihilist’ olarak değerlendirilmeyi hak ediyor...

Bakan’ın söylemini mantıki bir şekilde yeniden açıklamak gerektiğinde karşımıza böylesi bir tablo çıkıyor.

Nihilist dünya!

Bununla birlikte, bu nihilist devletin yani, İran’ın uluslararası ilişkilerine baktığınızda aralarında, Çin ve Rusya gibi küresel sistemi yapılandırmada gayet etkili iki ülkenin yanı sıra Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ‘Güney’i temsil kabiliyetinde olan gelişmekte olan ülkeler de bulunuyor.

Söz konusu bu ülkelerin bugün, İran’a doğrudan askeri destek verip vermedikleri bir başka husus olduğu gibi, farklı bir bağlamda değerlendirilmeyi de hak ediyor.

Bakan Nussebileh’nin, gayet açık bir şekilde ortaya koyduğu yaklaşım bize, BAE’nin küresel sistemin temel ortaklarından biri olduğunu, İran’ın ise bu sistem içerisinde yerinin olmadığını söylüyor...

Ve İran’ı, bu yöne davet etmekten de geri kalmıyor, BAE Bakanı...

Yukarıda dikkat çekilen, ‘küresel sistemin temel ortağı olmak’ olgusunun, paylaşımcılık noktasında eşitlikçi bir konum tekabül edip etmediği ise tartışmaya açık.

Bakan’ın küresel sistem dediği unsurun enerji ve güvenlik gibi bağlamlarını bir an için dışarda tuttuğumuzda diğerleri yani, birlikte yaşama, hoşgörü ve barış gibi gayet temel değerler noktasında BAE’nin küresel sisteme, ne türden katkı yaptığını açıklamada bulamıyoruz.

Muhtemelen, “yapılan açıklamanın kapsamı, bu unsurlar üzerinde görüş beyan etmeyi gerektirmediğinden olsa gerek” diyerek bir izah getirebiliriz.

Yazının girişinde dikkat çektiğim üzere, ortada bir din savaşı yok...

BAE dışişleri bakanının söylemini dikkate alacak olursak, ortada nihilist olan ‘bir ülke’ ile nihilist olmayan ötekiler arasında bir savaş var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadogu-nihilist-ve-nihilist-olmayanlarin-savasi-the-middle-east-a-war-between-nihilists-and-non-nihilists/

Ahmat Adam ve bilimsel tarih kavramı / Ahmat Adam and the concept of ‘scientific history’

Mehmet Özay                                                                                                                             13.03.2026

Merhum tarihçi Ahmat Adam’ın, Malezya bilim dünyasına katkısını değerlendirme çabası bize, başta tarih bilimi çalışmaları olmak üzere genelde, sosyal bilimler alanındaki çalışmaları yeniden ele almamıza, düşünmemize imkân tanıyor.

Tarih çalışmalarının bilimsel veriler üzerine temellendirilmesi konusundaki vurgusu ile öne çıkan Ahmat Adam’ın eserlerinin bu hususu öncellendiğini ve örneklik teşkil ettiğini söylemek gerekir.

Bilimsel kıstaslar ile ilgili yaklaşım, Ahmet Adam’ın tarih olgusu ve çalışmaları üzerinden “doğru”nun (truth) araştırılması ve bulunmasına hizmet etmesi amacını taşır.

Bu anlamda, “doğru”luk, Ahmet Adam’ın tarih düşüncesi ve yazımında, son derece temel bir unsur olarak belirginlik kazanır.

Öğrenme yöntemi

Bir bilim alanı olarak ‘tarih’ söyleminin, rasyonel bir araştırmaya ve anlamaya matuf olduğu yönündeki yaklaşımının, doğrudan karşılığı olduğunu ileri sürebileceğimiz Ahmat Adam’ın önemi, Malezya’da ‘tarih’ konusunda ortaya konulan yaklaşımların, -şu veya bu şekilde var olan- zaafiyetine verilen bir cevaptır.  

Ahmat Adam, “tarih’i bir öğrenme yöntemi” olarak kabul eder...

Ve, bu öğrenme yönteminin ilkelerinin, modern bilimin sunduğu imkânlarla ilintili yanına vurgu yapar.

Öte yandan, bazı çevrelerin, tarih’i günümüz bireysel, kurumsal vb. yapılaşmalarını haklılaştırmaya ya da diğer, bireysel ve kurumsal yapıları karalamaya matuf bir araç konumuna indirgeme çabalarına tanık olunur.

Ya da, yine bu çevrelerin aynı olguyu yani, tarih çalışmalarını geçmişte belirsizliklere konu olan bireyleri, kurumları ‘gerçekte’ var olduklarını kanıtlamaya matuf irrasyonel çabalar dizisine malzeme etmeleri şeklinde karşımıza çıkar. 

Böylesi bir ‘akademik’ ve ‘bilimsel’ ortamda, bir akademisyen ve araştırmacı olarak Ahmat Adam’ın akademik yaklaşımının, modern bilimin kendi içinde eleştirelliğini de taşıyan boyutlarıyla ele alan tutumunun, bilim sınırlılığı içerisindeki anlamıyla kayda değer bir önemi olduğuna kuşku yoktur.

Bu çerçevede, Ahmat Adam’ın, “modern bilim” ve bu bilim içerisinde yer alan “tarih bilimi” çalışmalarında sahip olduğu akademik tutumunda, onun Batı’da sürdürdüğü öğrenim süreçlerinin etkisini görmek mümkün.

Bunu söylerken, Batı’yı ne olumlayıcı ne de olumsuzlayıcı bir anlamda ele alıyorum.

Nihayetinde, ‘tarih’ biliminin ‘modern’ bir evrende ortaya çıkışının Batı ile doğrudan ilişkililiği, bize ortada değerle yüklü bir yaklaşımdan öte, nötr bir tutum geliştirmemize neden olması gerektiğini düşünüyorum.

Ahmat Adam’ın da bunu böyle anladığı tahmin ediyorum...

‘Duygusal toplum’ ve akademi

Ahmet Adam, akademi kurumunda ortaya koyduğu bu ‘bilimsel tarih’ çabasına karşılık, aynı bilimsel kurum çatısı altında yer alan bazı, sözde akademisyenlerin sergiledikleri çabaların, bilimsel kurumun doğasına aykırılığına yönelik eleştirelsizlik sadece, söz konusu bilimsel kurumu veya kurumları değil, genel itibarıyla toplumu olumsuz etkileyen sonuçlara yol açmasıyla dikkat çekiyor.

Tarih’i ve tarih çalışmalarını bir tür manipülatif yönelimle ele alma eğilimi olarak adlandırabileceğimi bu tutum ve davranışın, bir anlamda, “duygusal toplum” olma özelliği taşıyan yapıların belki de, bilim dünyasına ve bilimsel kurumlara nüfusunun bir sonucu olarak görmek mümkün.

“Duygusal toplum”, kavramıyla ‘duygu’ olgusunu olumsuzlayıcı bir yaklaşım ortaya koymak istemiyorum.

Söylemek istediğim, bilimsel kurumlar ve bilimsel araştırma olgularının kendine yönelik yapılaşmalarının, tutarlılıklarının, ilkelerinin ‘duygu’ ile karışımıyla oluşabilecek hasarlara malzeme edilebilmeleridir.

Bunun en açık göstergelerinden birinin, tarih olgusu ve tarih çalışmalarında ortaya konması, toplumda sıradan bireyden başlayarak, günümüz ulus-devlet yapılaşmalarının siyasal olgular zeminine değin uzanan boyutunda önem arz etmesinden kaynaklanır.

‘Duygu’nun akademi ve bilim dünyasına gelişigüzel taşınmasının oluşturduğu yapıyı, “duygusal akademi” olarak adlandırıyorum.

Evet, doğru, bu kavram bir anlamda çelişkiyi de bünyesinde taşımasıyla dikkat çekiyor.

Aslında, tam da söylemek istediğim husus, bu kavram vasıtasıyla söz konusu bu çelişkinin görülmesini sağlamaktır.

Bu noktada, Ahmet Adam’ın tarihsel vakaları, olguları anlama ve araştırma süreçlerinde bilimsel temeller bağlamında ortaya koyduğu yaklaşım, bizatihi çalışma alanında devamlılık, sürdürülebilirlik ve yenilebilirliğe imkân tanımasıyla önem taşır.

“Duygusal akademi”nin gizli/açık üretme peşinde olduğu yaklaşım ise, tarihi dinamikleri, etkileşimleri, bir tür seçicilik ile indirgemeciliğe mahkûm etmekle, kendine ‘yarar’ olanı almaya ve/ya tarihi vakaları, olguları kendine yarar hâle getirmeye yönelik çabasıyla dikkat çeker.

Ahmet Adam’ın tarihi ele alış, tutum ve yaklaşımında, tarihi vaka ve olguların sıradan gelişigüzel bir anlatı süreci olmadığı, aksine olay ve olgular bütününün çoklu nedenselliklere konu olabileceği ve bu anlamda kayda değer bir analitik yaklaşımın sergilenmesi gerektiği konusu öne çıkar.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ahmat-adam-ve-bilimsel-tarih-kavrami-ahmat-adam-and-the-concept-of-scientific-history/

9 Mart 2026 Pazartesi

Seyyid Muhammed Naquib al-Attas Hoca Vefat etti / Sayyid Muhammad Naquib al-Attas Passed Away

Mehmet Özay                                                                                                                             08.03.2026

Ramazan’ın 19. günü, yani bugün akşam saat 6.47’de vefat eden Naquib Hoca’yı Rahmetle anıyorum. Ruhu şad olsun.

Seyyid Muhammad Naquib al-Attas Hoca, Malay dünyasının son yüzyılında yetişen önemli bilim adamlarından, entelektüellerden, düşünürlerden biriydi.

20 yüzyılın, son derece çalkantılı dönemi olan 1930’ların hemen başında (1931), Cava Adası’nın batısında Bogor’da dünyaya gelen Naquib Hoca, Hadrami Arab aile geleneğine mensubtur.

Baba tarafı ‘Al-Attas’, anne tarafı ‘Al-Aydarus’ ailesinden olması, onun, iki kanattan Hadrami Arab geleneğinin temsilcisi olduğunu gösterir.

Bu anlamda, seyyid unvanını taşıyan önemli bir bilim adamı olması ile dikkat çekerken, yaşanan göçler, ulus-devletler süreçleri sonrasında Malezya ‘ulus-devlet’ kimliğini taşısa da, bunun ötesinde ve dışında, kendine özgü (unique), otantik ve evrensel bir Müslüman birey olarak tarihte yer alacağına kuşku bulunmuyor.

Naquib Hoca’yı tanımak için, biraz Hadhrami ailelerinin yapısından haberdar olmak gerekir...

Hz. Hasan kolundan Peygamber neslinden olmaları, 10. yüzyılda Basra’dan başlayan göç süreçlerinin önce Yemen’in Arab Denizine bakan güney sahil şeridinin ortasında, Hadhramaut bölgesinde ve özellikle de, Tarim vb. bölgenin öne çıkan şehir ve kasabalarında varlık sürmelerine yol açarken, zamanla yine sosyal-ekonomik ve dini-siyasal nedenlerle göç süreçlerinin bir yönü Malay Dünyası’na ulaşması bugün içinde Naquib Hoca’nın bulunduğu Hadrami aileleri geleneğinin oluşmasına neden olmuştur.

Naquib Hoca’nın ailesinin bugün Endonezya adıyla anılan ulus-devletin merkezi denilebilecek Cava Adası’nın batısında Bogor’da yerleşik olmasına rağmen, başta Cava olmak üzere Singapur, Sumatra, Malay Yarımadası gibi bölgenin önemli bölgelerindeki Hadrami aileleriyle yakın ve doğrudan ilişkileri kurmalarına mani olmamıştır.

Temelde, Hadrami ağı (Hadhrami network) olarak adlandırılan bu süreç, seyyid ailelerinin birbirleriyle temasına işaret ettiği gibi, taşıdıkları misyonun bu kanallar ve ağlar vasıtasıyla bölgedeki diğer Malay toplumlarına ulaşmasına da vesile olmuştur.

Bahsi geçen adalar başta olmak üzere diğerlerinde de, Hadhrami ailelere yönelik hürmet, ihtiram bunu teyit anlamındadır.

Salt, ‘seyyid ailesine mensubiyet’ ile kalmayan bunun ötesinde, İslami bilimler başta olmak üzere ‘seküler’ bilimler konusunda ortaya koydukları çaba, yapılaşma onları yine, Malay Müslümanlar kadar, Müslüman olmayan toplum kesimleri nezdinde de, önemli bir toplumsal grup olmalarına neden olmuştur.

Dini, bilimsel alandaki varlıkları kadar, Hadrami ailelerinin özellikle küçük aile işletmeleri şeklinde başlayan ‘ticari’ faaliyetleri, sahip oldukları geniş iletişim ve etkileşim ağı ve Müslüman toplumlar arasındaki kabul edilebilirlikleri zamanla onları, bölgenin önemli liman şehirleri başta olmak üzere ticarete konu olan yerleşimlerinde bir ekonomik yapılaşmanın oluşmasına da katkıda bulunmuştur.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, Naquib Hoca’nın doğduğu yılların kendine özgü koşulları, önce Endonezya ve ardından, Malay Yarımadası’nda yaşanan bağımsızlık süreçleri onun hem, göç ve ardından hem de, eğitim süreçlerinin farklı yapılaşmalara konu olmasını sağlamıştır.

Naquib Hoca’nın gençlik ve erken yetişkinlik yıllarında İngiltere’de askeri akademide okuduğuna tanık oluruz. Ardından, akademi ve bilim dünyasına geçişini, ‘kader’ ve/ya kayda değer ‘tarihi bir şans’ olarak değerlendirmek gerekir.

Bunun temel nedeni, akademi dünyasına geçişiyle birlikte, Naquib Hoca sahip olduğu bireysel, zihinsel, düşünsel niteliklerini yansıtacağı farklı bilim alanlarında söz sahibi olmasına yol açmasıdır.

Naquib Hoca’nın dilbilim, tarih, el yazmaları, felsefe başta olmak üzere çalışmalarının yanı sıra, özellikle hat, kara kalem / mimari çizim gibi güzel sanatlar alanında da, önemli yeterliliğe sahip olduğunu ortaya koyduğu bugün çok açık bir şekilde görülmektedir.

Bu bilim alanlarındaki kabiliyeti, yeterliliği onun akedemi dünyasında yönetici sıfatıyla da oynadığı rollerde kendini ortaya koyar.

Önce, Malezya Ulusal Üniversitesi (Universiti Kebangsaan Malaysia-UKM) ve ardından, Uluslararası İslam Üniversitesi bünyesinde Uluslararası Islam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nün (International Institue of Islamic Thought and Civilisation-ISTAC) kurucu müdürü olmasında tanık olunur. 

Naquib Hoca’nın, UKM’de oynadığı rolün başlı başına önemli olmasına karşılık, onun sadece geniş Malay dünyasında değil, küresel anlamda Malay çalışmalarıyla ilgilenen tüm çevreler tarafından tanınırlılığına neden olan ikinci yani, ISTAC’ın kurulmasıyla gelişme gösteren süreçtir.

Naquib Hoca’nın çocukluk ve gençlik yıllarında karşılaştığı ya da maruz kaldığı çalkantılı dönemin bir benzeri, onun ilerleyen yaşlarında bir başka bağlamda karşısına çıkmıştır.

‘Kaderin bir cilvesi olarak’ adlandırabileceğimiz bu süreç, Naquib Hoca’nın akademi kurumundan ‘zorunlu emekliliği’ anlamına gelse de, çalışmalarını vefatına yakın döneme kadar sürdürdüğüne tanık olunur.

Naquib Hoca’nın cenazesi yarın sabah al-Taqwa camiinde kılınacak cenaze naması sonrasında,  Bukit Kiara mezarlığı’na defnedilecek.

Bugün akşam saatlerinde vefat eden Naquib Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Makamı cennet olsun.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/seyyid-muhammed-naquib-al-attas-hoca-vefat-etti-sayyid-muhammad-naquib-al-attas-passed-away/

7 Mart 2026 Cumartesi

İran, Müslüman toplumlar ve travma / Iran, Muslim societies and trauma

Mehmet Özay                                                                                                                             07.03.2026

İran’a yönelik ortaya konulan askeri saldırıların salt, ABD ve İsrail eksenli bir gelişme olmadığı ortadadır.

İran’la ilgili bazı görüşlerimi, daha önceki yazılarda dile getirmiştim... Bu yazıda, bugün yaşanmakta olan sorunun farklı bir yönüne değineceğim.

İran’ın, 2025 Haziran ayında, ABD-İsrail işbirliğiyle gerçekleşen nükleer tesislere yönelik bombalama sürecinde de gözlemlendiği üzere, ulusal güvenliğine yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmayacağı açıklamasında siyasal bir blöf yapmadığı ve bu anlamda, ne denli ciddi olduğu, bugün kendini gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor.

Travma

İran’ın ortaya koymakta olduğu ciddi askeri karşılığın sadece, ABD ve İsrail ittifakına yönelik ve bununla sınırlı olmayan bir duruma işaret ettiğine de kuşku bulunmuyor.

Bununla kast etmeye çalıştığım husus, İran’ın hedef olarak belirlediği ülkeler ve topraklar...

Bu ülkelerin ve bu ülkelerde yaşayan toplumların kendilerini İslam’la, Müslümanlıkla ilişkilendirmiş olmalarının bugün küresel anlamda Müslüman toplumların, ne denli derin bir travma içinde olduklarının fiili göstergesini oluşturuyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bugün yaşanmakta olan travma sadece, İran’la, İran siyasal yapısıyla, İran toplumuyla ilgili değildir.

Bunun ötesinde, Müslüman toplumların ve bu toplumları temsil ettiği iddiasındaki yönetimlerin de içinde olduğu, daha küresel bir sorun bulunmaktadır.

Tekrarlanan süreçler

Yine, sadece bugüne bakıp, Müslüman toplumlar açısından söz konusu küresel sorunun, bugünün eseri olduğunu söylemek de mümkün değil.

Önemlerine kuşku olmamakla birlikte, önceki dönemler bir yana, Geniş Ortadoğu sınırlarında, 20. yüzyıl şartlarının doğurduğu ulus-devletlerin varlığının, birbirleriyle ikili ve kollektif ilişkilerini yapılandırmada yaşanan sorunların, dün Filistin’de yaşananlarda olduğu gibi bugün de, İran’da yaşanmakta olanların ortaya çıkmasındaki rolü üzerinde düşünmek gerekiyor.

Bu noktada, bir iki soruyu gündeme getirebiliriz...

Müslüman toplumların ve bu toplumları temsil ettiği iddiasındaki ulus-devlet yönetimlerinin, karşı karşıya kaldığı sorunlar, ‘modern ulus-devlet yapılaşması’yla sınırlı mıdır?

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, çeşitli çevrelerce ileri sürüldüğü üzere, sorunun temelinde Müslüman toplumların ruhuna uymayan ‘ulus-devlet yapısı mı’ bulunmaktadır?

Yoksa, bu sorunlar, söz konusu bu ulus-devletleri oluşturan halkların, siyasal ve askeri elitlerin ve bunlara eklemlenen özellikle, İslam bilimlerinin çeşitli alanlarını bünyelerinde taşıyan çevrelerin yani alimlerin, tarihin değişik evrelerinden tevarüs ettikleri teolojik sorunlarla mı bağlantılıdır?

Birincisine verilecek ‘Evet, ulus-devlet yapılaşması bünyemize uymuyor’ cevabı travmadan kurtulabilmenin açık bir yolu olarak kabul edilebilir.

Ancak, ikinci soruya yönelik olarak, ‘Tarihsel olarak tevarüs eden ve teolojik boyutu derin bir şekilde içinde barındıran bir bağlam’ cevabı hiç kuşku yok ki, içinden çıkılması zor bir durumla karşı karşıya olunduğuna işaret ediyor.

Bu sorgulama sürecinin, ne İran’a yapılan saldırıları ne de, ABD-İsrail işbirliğinin sadece Geniş Ortadoğu’yu değil, küresel yapıları sarsan ‘kararlılıklarını’ göz ardı etmeyi gerektiriyor. Bunun ötesinde bir bağlama dikkat çekmeye çalışıyorum...

Siyasal ittifak – Dini ayrışma

ABD-İsrail siyasal ve askeri ittifakının ötesinde özellikle, Geniş Ortadoğu sınırlarında var olan çeşitli ülkelerle -ki, bunların çoğunluğunu Arap yönetimleri teşkil ediyor- olan yakın işbirliklerinin, bugün yaşananları doğuran en önemli faktörlerden biri olduğuna kuşku bulunmuyor.

Haddı zatında, ‘Batılı’ olarak adlandırdığım bu iki gücün yanında yer alan Geniş Ortadoğu’daki söz konusu bu siyasal yapıların varlığı, yeni bir olgu da değildir...

Geniş Ortadoğu coğrafyasındaki bu bölgesel gerçeklik bize, 20. yüzyıl ‘bağımsızlık’ süreçlerinin, bu süreçlerin sonrasında ilgili ülkelerde oluşan siyasal sistemlerin, siyasal ‘bağımsızlık’ olgusunun sanıldığının aksine kendinde, içten, ilgili toplum ve siyasal yapı ile sınırlı olmadığını gösteriyor.

Bununla birlikte, aynı yapıların özellikle, 1948 yılından itibaren, Filistin topraklarında olan biten gelişmelerin 1960’lı yıllarda aldığı boyut karşısında, Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ulus-devletlerin, o dönem yaşanmakta olan soruna çözüm arayışları amacıyla biraraya gelişleri bir tür, ‘yeniden dirilme umudu’ algısını doğurması bakımından önemliydi.

Burada kastedilen ulus-devletler ötesi kurumun, İslam İşbirliği Teşkilatı olduğu herkesce malumdur...

Ancak, söz konusu bu yapılaşmadan bu yana geçen süre zarfından, -diğerleri bir yana, Geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşanan travmaların birbiri ardına yenilenerek ortaya çıkması sadece çatışma, savaş, ekonomik kayıplar gibi maddi anlamlarla anlaşılabilecek bir boyuta tekabül etmiyor.

Bunun ötesinde, ilgili kuruma üye ulus-devletlerin siyasal kurumlarının, mekanizmalarının dışında, bu devletlerde yaşam süren Müslüman toplumların ve bu toplumlara dini hüviyetini, kimliğini, devamlılığını kazandıran akademi kurumlarının, dini yapılarının, her nevinden sivil ve toplumsal liderlerinin ne tür bir varoluşsal sorunla karşı karşıya kaldıkları anlamına geliyor.

Bu durum, temelde Filistin meselesinin çözümü ile Müslüman toplumların ‘yeniden dirilişi umudu’nu hayata geçirmeyi hedefleyen yukarıda bahsi geçen kurumun, bugün işlevini yitirmiş bir görünüm arz etmesi, salt kurumsal bir erozyon anlamına gelmiyor.

Haddi zatında, söz konusu bu kurumun fiziki varlığı, kurumsal anlamı ve içeriğinde yaşanan kırılmaların dışında ve ötesinde, Müslüman toplumların küresel anlamda gayet önemli bir varoluş sorunuyla karşı karşıya olduklarını gösteriyor.

Sorunun gelip dayandığı nokta, bırakın Filistin konusundaki olası beklentilerle Müslüman toplumlarda ‘yeniden diriliş umudunu’ yeşertmeyi, bu kurumun mensubu olan ülkelerin ABD-İsrail ittifakı içerisinde yer alma ve almama gibi tarümar edici bir cepheleşmenin içinde yer almalarıdır.

Yukarıda ortaya koyduğum hususlarla çelişme adına, tüm yaşanmakta olanların bir ‘din savaşı’ olmadığını söylesem bile, Müslüman toplumları temsil eden ulus-devletlerin Ortadoğu gerçekliğinde içinde bulundukları durum bize hiç de, anlamlı bir durumla karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor.

Bu durumda, ABD ve İsrail ikilisiyle, bu iki ‘Batı’lı güç yanında ve karşısında yer alanların ne tür ilişkilere konu olduklarını, sadece bugünkü gelişmelere değil, bunun ötesinde tarihsel bağlamda  derinlemesine araştırmak ve anlamak gerekiyor.

Yaşanmakta olan travma’yı aşabilmenin önemli yollarından biri bu olsa gerek...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-musluman-toplumlar-ve-travma-iran-muslim-societies-and-trauma/