14 Ağustos 2026 Cuma

Açe’de, barış’ın 20. yılı / 20th Anniversary of peace in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                             15.08.2026

Yirmi yıl toplumların tarihinde belki, kısa bir süreye tekabül ediyor.

Ancak, günümüz modern ya da post-modern toplumlarında yirmi yıl, hızla yaşanan değişim süreçlerine konu olmasıyla dikkat çekiyor.

Tıpkı, özellikle, son birkaç nesildir dünya toplumlarının, -en azından- azımsanmayacak bir bölümünün tecrübe ettiği üzere, değişimin hızı bizi, 20 yıllık sürecin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Bu noktada, Helsinki Barış Antlaşması’nın 20. yıldönümü olan bugün, dönüp aradan geçen yirmi yıllık sürece baktığımızda, bu anlaşmanın ne tür değişimlere neden olduğu, ne tür yeni süreçleri ortaya çıkardığı, ilgili anlaşmaya taraf olanların birbirlerine karşı ne tür tutum, davranış ve düşüncelere evrildiğini durup düşünmek gerekiyor.

Bu kısa yazının bu hususları kapsamlı bir şekilde ele almasını beklemek mümkün değil.

Bununla birlikte, en azından bu yönde bir dileği yerine getirmenin gerekliliğini paylaşmanın önemine kuşku bulunmuyor.

Bu çerçevede, bu kısa yazıda, daha çok birtakım soruları gündeme getirmenin kâfi olacağını düşünüyorum.

Açe’de barış

Söz konusu bu anlaşmayla kast ettiğim, 15 Ağustos 2015 tarihinde Endonezya merkezi hükümetiyle, o dönem adından çokça bahsettiren, Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) arasında imzalanan ‘barış’ anlaşmasıdır.

Barış anlaşmasının adının ‘Helsinki’ olması tıpkı, benzeri anlaşmalarda tanık olunduğu üzere, zikredilen tarafların Finlandiya’nın başkentinde biraraya gelmiş olmaları ve sürecin orada nihayete erdirilmiş olmasıdır.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, söz konusu tarihi dönüm noktasına dair, kısa, hatırlatıcı ve belki biraz zihnimizi kışkırtıcı birkaç hususa değinmekte yarar var.

Helsinki

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, yirmi yıllık süre kadar, küresel gelişmelere veya coğrafi uzaklık gibi tarihsel tekrara konu olan bir olgudan ötürü, geniş Malay coğrafyasına pek de, aşina olmayanlar için, genel bir bilgiye yer vermek gerekir.

Helsinki’den, Finlandiya’nın başkenti olması kadar, bu başkentte, Endonezya merkezi hükümeti ile bu ulus-devletin bir eyaleti olan Açe’de 1976 yılından itibaren var olan çatışma ortamının, 2005 yılında sona erdirilmesinde önemli rol oynamış bir mekân anlaşılır.

Her ne kadar, örneğin, sıradan bir Açeli ve Endonezya vatandaşı için Helsinki’nin dünya haritası üzerindeki yerini bilmemek pek o kadar da dikkat çekici olmasa da, bu ülkenin siyasi elitinin, akademisyeninin, gazetecisinin Açe’yi ve Endonezya’yı biliyor olmaları, hiç kuşku yok ki, manidardır.

Sorular

Bu noktada, söz konusu barış anlaşması süreciyle bağlantılı olarak belki, şu birkaç soruyu haklı bir şekilde ortaya koyabiliriz...

Niçin, bir Doğu başkenti değil de, Helsinki?

Niçin, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ulus-devlet değil de, Finlandiya?

Niçin, Hint Okyanusu’nu çevreleyen ülkelerden biri değil de, Avrupa’nın kuzeyinde, bir ülke?

Niçin, aidiyeti, kimliği itibarıyla Müslüman bir devlet adamı, bir diplomat değil de, Marthi Ahtisarri gibi Finlandiya eski devlet başkanı?

Bu minvalde soruları niceliksel olarak çoğaltmak mümkün...

Bununla birlikte, söz konusu bu nicelikselliğin gizli/açık içinde barındırdığı ‘niteliği’, göz ardı etmemek gerekir.

Ve bu ‘Niçin’ soru cümlesiyle başlayan soru cümlelerine, ‘nasıl?’, ‘neden?’, ‘kim?’, ‘nerede?’ gibi diğer soru cümlelerini de eklememiz mümkün.

Giriş’te dikkat çektiğim yirmi yıllık zaman diliminin, bölgesel ve küresel olarak, gayet önemli değişimlere konu olan süreçlere paralel gerçekleşmiş olmasını, tarihi bir tesadüf olarak yorumlamak mümkün.

Bununla birlikte, Açe’de, 1976 yılından 2005 yılına değin şu veya bu şekilde var olan, zaman zaman etkisi artan, zaman zaman azalan çatışma ortamını sona erdiren bu barış anlaşmasının Açe’ye, Endonezya’ya ve hatta, bölgeye neler kazandırdığı ya da kazandırmadığı, ne tür gelişmelere imkân tanıdığı ya da tanımadığı veya ne tür gelişmelere imkân tanımadığı ya da tanımadığı şeklinde, zihinleri kurcalayıcı soruları gündeme getirmek gerekiyor.

Kim, ne öğrendi?

Bunlara ilâve olarak, bir iki ilginç soru daha üretebiliriz...

Meselâ, bu barış antlaşmasını gündeme getiren Finlandiya’da faaliyet gösteren düşünce kuruluşunun, Finlandiya eski devlet başkanı’nın, Finlandiya akademisinin, Finlandiya’da barış ve çatışma süreçlerini çalışan çeşitli kurumların, bu barış anlaşmasından neler öğrenip öğrenmedikleri de, gayet dikkat çekici sorular olsa gerek.

Avrupa’nın en kuzeyindeki bir noktadan bakıldığında, yani Finlandiya’dan yani Helsinki’den bakıldığında, dünyanın öteki ucuna tekabül eden Endonezya’da, bu ulus-devletin teritoryal olarak küçük bir bölgesini teşkil eden Açe Eyaleti’nde olan biten gelişmeleri anlamak, siyasi aktörlerini, siyasal tarihlerini analiz etmek, bu analiz üzerinden birbiriyle sadece, fiziki olarak değil, dini ve kültürel olarak da gayet yakın olmasına rağmen, birbirinden yine oldukça uzak olan Endonezya merkezi hükümeti ve siyasi eliti ile Açe siyasi elitini ve de halkını, birbirlerini anlamaya sevk edecek bir platform teşkil ettirebilmek ve bu platformu adına, ‘barış’ denilen sürece evirebilmek oldukça önemli bir ilgi ve alâka, önemli bir bilgi birikimi, dikkat çekici bir sabır, gayet önemli bir diplomatik çaba vb. ortaya konmuş olsa gerek...

Peki, niçin bir Doğu başkenti bu sürecin merkezinde olamıyor?

Peki, niçin, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ulus-devlet bu süreci yönetmeyi üzerine alamıyor?

Peki, niçin, aidiyeti, kimliği itibarıyla Müslüman bir devlet adamı, bir diplomat, bir düşünce kuruluşu vb. Endonezya gibi önemli bir ülkenin, Açe gibi önemli bir bölgenin barış’la buluşmasını sağlayamıyor?

Açe’de barışın 20. yılına girilirken, aradan geçen sürecin Açe toplumuna, siyasetine, akademisine neler kazandırdığı veya kazandırmadığı, Endonezya merkezi yönetiminin bu süreçte ne tür roller oynadığı veya oynamadığı her yıl olduğu gibi bu yıldönümü dolayısıyla yine bu yıl da ele alınması gerekir. 

13 Ağustos 2026 Perşembe

Zhu Rongji: Çin’de bir dönemin sonu / Zhu Rongji: The end of an era in China

Mehmet Özay                                                                                                                             08.13.2026

Çin’de, eski başbakan Zhu Rongji’nin vefatı, Çin’in modern tarihinde bir dönemin kapanması anlamına geliyor.

Ülkelerin ve milletlerin tarihlerinde belirli dönüm noktaları vardır. Adı üstünde, bu ‘dönüm noktaları’ söz konusu ülkeler ve milletler için bir anlamda varoluşsal bir sorun teşkil eder.

Bu dönüm noktalarının aşılması ve yeni bir döneme, alana giriş yapılması anlamı taşır. Çin böylesi dönüm noktalarından birini hayata geçiren eski başbakan Zhu Rongji’nin dün yani, 12 Ağustos’da, 98 yaşında vefatıyla, önemli bir dönemi geride bırakmış oldu.

Zorlu süreç

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında, Soğuk Savaş döneminin yaşandığı 1970’li yılların ortalarında, aynı ABD’nin uluslararası ilişkilerde paradigma yenilenmesi anlamına gelecek şekilde Çin’le ilişkileri başlatması gayet önemliydi.  

Benzer şekilde, belki de kimilerince o dönem itibarıyla, ‘uyuyan dev’ olarak da adlandırılmayı hak eden, Çin’i küresel topluma açma düşüncesi ne kadar önemliyse, 1998-2003 yıllarında başbakan olarak görev yapan Zhu Rongji’nin özellikle, ülkenin ekonomik geleceği için aldığı kararlar da bir o kadar önemlidir.

Jiang Zemin’in 1989-2002 yıllarında devlet başkanı olduğu dönemin sonlarında, başbakan olarak ve özellikle de, ekonomi yönetiminde söz sahibi bir politikacı olarak Zhu Rongji’nin varlığı dikkat çekiyor.

Yakın tarih ve değişim

Vefatıyla birlikte, Çin’in yakın tarihi bir kez daha gündeme gelirken, hiç kuşku yok ki, bugün Çin’in, küresel ekonominin ikinci büyük gücü olmasındaki rolüyle Zhu Rongji, ayrı bir yere ve öneme sahiptir.

Siyasal sistemlerin devamlılığında ekonomi alanında alınan kararların belirleyiciliğine en dikkat çekici örneklerden biri belki de, Çin'i oluşturuyor. Bu noktada, Çin siyasi elitinin, 1989 sürecinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) hayata geçirememesi ve siyasi varlığını yitirmesi örneğini gayet iyi değerlendirdiğini söylemek gerekir.

Bu sürecin önemli bir adımı olarak Zhu’nun, Çin ekonomisini plânlı ekonomiden, ‘sosyalist piyasa’ ekonomisine dönüştürme düşüncesi ve çabası -en azından- aradan geçen süre zarfında, ne denli stratejik ve rasyonel bir karar olduğunu ortaya koyuyor.

20. yüzyılın sonu itibarıyla Çin’de, -yukarıda dikkat çektiğim üzere 1976 süreci kadar belki de, akıllarda yer eden en önemli gelişme 1989 Tiananmen gösterileri ve gösterilerin bastırılış biçimiydi.

Dünyaya açılma sürecinde, Çin’de bazı toplumsal kesimlerin süreci hızlandırma adına girişimleri olarak da yorumlanabilecek Tiananmen gösterilerinin istenilen sonucu vermediği söylenebilir.

Ancak, bugünden bakıldığında Tiananmen olgusunun içinde barındırdığı eylem ve düşüncesini özellikle, Zhu’nun 1993 yılında başbakan yardımcılığı ile hem, kendi siyasal kariyerini ve hem de, Çin’in ekonomi alanında dönüşüm sürecini yönetebilmeyi gerekli kılan bir neden olarak da anlaşılmaya el veriyor.

Ekonomik değişim ve devinim

Dönüşümün temel parametresini, plânlı ekonominin motoru mevkiindeki devlet işletmelerinin dönüştürülmesi ve vergi sisteminin yenileştirilmesi oluşturuyordu.

Zhu’nun ve Çin’in yeni bir ekonomi modeli uygulama hedefinde, adına ‘devlet işletmeleri’ denilen yapılaşmanın elverişsizliği, kadüklüğü ve statikliğinin yerine üretken, rekabetçi ve dinamik bir yapıya evrilmesi; başta ABD olmak üzere uluslararası çevrelerden gelen baskının bir neticesi olduğu kadar, Çin’de bizatihi kendi siyasal ve toplumsal süreçlerin gelip dayandığı ve çözümün ancak evrilmeyle, reformla gerçekleştirilmesine duyulan inancın ve rasyonel tutumun bir sonucudur.

Devlet teşekküllerinin değişimi insan işgücü, bürokrasi, yönetim, yatırım, yenilikçilik gibi bir dizi olgunun ekonomi süreçlerine dahil olmasını gerektiriyor.

Etkinlik ve verimliliğin şartlarından biri işinin ehli çalışanlar ve üretkenlik iken, makineleşme ve teknoloji bir diğer alanı teşkil ediyor.

Kabaca bakıldığında, bu dönüşüm sürecinde yerleşikliğin, statükoculuğun ve bunlara adapte olmuş çalışan kitlenin işlerini kaybetmesi öne çıkarken, gelişmenin öte yanında yeni dönemde çalışan kimliğinin ve karakterinin nasıl olacağı olgusundan başlayarak eğitimden iş ahlâkına değin uzanan önemli bir toplumsal ve kültürel değişim sürecinin de gündeme gelmesi söz konusudur.

İkinci sırada yer verilen ‘vergi sisteminin’ yenilenmesi ise hiç kuşku yok ki, geniş toplum kesimlerinin belki de ilkinden ziyade daha çok ilgisini ve alâkasını çeken bir konudur. Nihayetinde, kadim zamanlardan modern döneme değin, adına ‘devlet’ denilen yapılaşmanın varlığının dayanaklarının başında ‘vergi toplamak’ gelir.

Modern dönemde ‘vergi adaleti’ olarak da bir anlamda, hümanistik olarak güncellenen yapılaşma, devlet eksenli yapılaşmanın dışında ve ötesinde sıradan vatandaşın, kendi halinde üreticinin vb. devletle ilişkisinin nasıl olacağının belirlendiği bir alana tekabül eder.

Küresel sisteme adaptasyon

Ekonomi dönüşümünü yöneten Zhu’nun bu iki alanla başlayan teşebbüsünün uluslararası ayağında ise Çin’in, 11 Aralık 2001 tarihinde, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olması bulunuyor.

Bugün varlığı ve etkinliği hayli sorgulanır bir hale gelmiş olan Dünya Ticaret Örgütü’nün, o dönem küresel ticaret sisteminin belirleyici yapısını kabul eden Çin’in bugün bu yapının açıklarını gören ve alternatif arayan konuma gelmesini de özellikle dikkate almak gerekir.

Bu teşebbüs ve üyelik, iki alanı içeriyor, hiç kuşku yok ki.

Bunlardan ilki, Çin’in üretim sisteminin yalnızca ülke sınırları içerisinde kalmadığı ya da kalmayacağıydı.

İkincisi ise, iç üretim süreçlerinin sadece, Çin merkezli ve kaynaklı şirketler ve kurumlar vasıtasıyla değil, uluslararası şirketlerin Çin’de yatırımlarıyla geliştirilecek bir mekanizmanın gündeme getirilmesiydi.

Bu iki açılım, Çin’in başta kendi bölgesinden başlayarak ekonomik teşebbüslerini uluslararası sisteme açacağı, paylaşacağı anlamına geliyordu.

Bu sürecin belki de, ilk etapta gizli kalmış yönlerinden biri Çin toplumunun ‘tüketim’ toplumu özelliği kazanmasıydı.

Zhu’nun ısrarla üzerinde durduğu ve her ne olursa olsun, dönüşümü gerçekleştirme sürecinde karşılaştığı zorluklardan birinin, halk katmanlarının sadece ‘vergi sistemi’ açısından değil, bunun yanı sıra bu toplumun pek de alışkın olmadığı bir ‘tüketim’ evrenine girişinin neden olduğu toplumsal dönüşümler ve bunların içerdiği bir dizi sarsıntı olduğu söylenebilir.

Zhu Rongji’nin ısrarlı ve sistemli çalışmasının ürünü olarak ortaya çıkan ekonomik dönüşümü, zamanın ruhunu hisseden bir lider profili olarak görmek kadar, küresel olarak önemli siyasal, teknolojik ve toplumsal değişimlerin yaşandığı bir dönemde karar alma süreçlerinde ülkede liderlerin ve sektörlerin adaptasyon dönemini hızla gerçekleştirebilmelerine imkân tanımasına da yol açtığını söylemek mümkün.

9 Ağustos 2026 Pazar

Arakanlı Müslümanlar sorununu anlamak / Understanding of the Arakanese Muslim problem

Mehmet Özay                                                                                                                             09.08.2026

Arakan Müslümanları ve maruz kaldıkları ‘soykırım’ konulu bir konuşmaya davet edilmem üzerine, elimdeki yazılı ve görsel belgeleri bir kez daha gözden geçirme fırsatı buldum.

Bu tür konuşmalarda, daveti yapan kuruluşa ve katılımcılara ilgili konuda doğru bilgiyi makul bir şekilde aktarmak önemlidir. Konunun hassasiyeti kadar, ilgili daveti yapanların ve özellikle katılımcı olarak bulunanların konuyla ilgili neye ve nasıl hâkim oldukları ya da olmadıkları da gayet önemlidir.

Sadece Arakan Müslümanları konusunda değil, genel itibarıyla neredeyse her konuda, alelacele toplanmış, güvenilirlikten, doğruluktan, mantıksal kurgudan çeşitli düzeylerde uzak söylemlerin bireylerin zihinlerine kolayca işlenebildiği ve bu doğrudan uzak anlayışları doğru bilgiye çevirmenin ne denli zorlu bir iş olduğuna kuşku bulunmuyor.

Arakanlı Müslümanlar konusunu, küresel medyanın gündeme taşıdığı 2012 yılına ve ardından 2015-2017 sürecine indirgemek, temelde böylesi büyük bir yanlışın ilk alanı olarak dikkat çekiyor.

Bitmeyen süreç

Günümüzde Arakanlı Müslümanlar sorunun kayda değer ölçüde değişik katmanlarda devam ettiğine dair bir veri olarak şunu hatırlatmakta yarar var.

En son, Temmuz ayının ikinci haftasında, sayıları 250 civarında olduğu tahmin edilen Arakanlı Müslümanları taşıyan bir teknenin Malaka Boğazı’nın batı girişinde battığı bildirildi.

Kim sorumlu olduğu kadar, 2012 ya da öncesinden itibaren Arakanlı Müslümanların karşı karşıya oldukları sorunları nasıl anladığımız ve ne tür çözüm yolları bulmaya çabaladığımız da yakından ilgilidir.

Doğru bilgi

Arakanlı Müslümanları, dini mensubiyetlerinden dolayı ‘bizden birileri’ olarak görmekle, onların maruz kaldıkları siyasal, toplumsal, kültürel ve dini bağlamlarda gündeme gelen ayrımcılıkları prensip olarak birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindeyim.

Bunun temel nedeni, bizden birileri olmalarının olan biteni, gerçeği hakkıyla ele almayı, öğrenme süreçlerini gerçekleştirmeyi ve doğruyu ortaya koymayı engelleyici bir yönü olduğu ortadadır.

Bunun aksinin kesinlikle mümkün olmadığını söylemek istemiyorum…

Yani, bizden biri olarak kabul etmekle başlayan süreçte, ilgili öğrenme, anlama ve yorumlama süreçlerini hakkıyla yerine getirmemiz halinde, bunda bir sorun olmadığını da ifade etmeliyim.

Bunun için, psikolojik ve kognitif olarak fazlaca çaba harcamak gerektiğini unutmamak gerekiyor.

Bizden biri olarak kabul etmek suretiyle, Arakanlı Müslümanlar sorununa yaklaşmanın, en azından çoğu kitlenin zannettiği şekilde, 2012’den itibaren, söylemek gerekirse, aradan geçen bu süre zarfında dahi söz konusu bu sorunları halledebilmeye yaramamış olmasını bir kanıt olarak sunuyorum.

Unutma hali

Birkaç örnekle, Arakanlı Müslümanlar konusunda ne tür bir unutma haliyle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaya çalışayım.

Konuşmaya davet eden ülkenin bir grup siyasi elitinin, Arakanlı Müslümanların 2012’de karşı karşıya kaldıkları sorun üzerine o dönemde “sorunu hallediyoruz” yollu Twitter mesajlarının neye karşılık geldiği ve ne tür sonuçlar ürettiği...

Ve akabinde, ilgili ülkenin önde gelen bir kurumunun, Arakanlı Müslümanlara yardım için öngördüğü/söz verdiği azımsanmayacak meblağa tekabül eden uluslararası yardım sözünden vazgeçmesi...

Uluslararası çevrelerin, Myanmar’ın batısındaki Arakan Eyaleti’ne giremediği bir dönemde, “Arakanlı Müslümanlar için azımsanmayacak sayıda kurban kestikleri” söylemini gündeme taşıyan sivil toplum kurumunun bu işi nasıl gerçekleştirdiğini ya da gerçekleştirmediklerini...

Ya da, hatırlanması gereken bir diğer husus...

İslam toplumlarını uluslararası arenada temsil etme iddiasındaki bir kurumun, Arakanlı Müslümanların sorunlarını uluslararası arenada gündeme taşıma, savunma gibi süreçleri yönetmesi üzerine “temsilci” olarak o dönem Amerika’da akademisyen olan Dr. Waqaruddin Hocayı atamasının ardından, -9 Nisan 2022’de vefat etmiş olan- Waqaruddin Hoca’nın ne gibi ciddi faaliyetler içinde bulunduğu, ne gibi gelişmelere imza attığı kadar, söz konusu uluslararası kurumun ve bu kurumun tüm üye ülkelerinin Arakanlı Müslümanlar sorununda Dr. Waqaruddin’le ne tür yakın siyasi, sosyal ilişkiler kurdukları veya kurmadıkları...

Tüm bu ve benzeri gelişmeler konuyla ilgili tutum, tavır, davranış, bilgilenme, süreci yönetme gibi birbiriyle doğrudan ilintili süreçlerde ne türden rasyonel bir yaklaşımın sergilenip sergilenmediğini açıkça ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

Kanımca, yukarıda dikkat çekilen örnekler ve Arakanlı Müslümanların yaşadıklarına dair tüm süreçleri ciddi olarak ele almamız gerektiğini bir kez daha dile getirmekte yarar var.

Sorumluluk

İlk etapta, bu ve benzeri olguların ilgili konuşmamızı dinlemeye gelen kişilerin bilmesi gereken hususlar olup olmadığı elbette tartışılabilir.

Tarihi gelişme olarak, 2012’den birkaç yıl daha geriye gitmek suretiyle, Arakanlı Müslümanların Kuzey Sumatra’daki sahillerinde Açeli balıkçıların yardımıyla karaya çıkartılmalarını hatırladığımızda, yakın dönemde olan bitene dair ciddi bir unutkanlığımızın ya da bilgi eksikliğimizin -veya her ikisi birden- olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum, bize sorunun başladığı Myanmar’ın Arakan (Rakhine) eyaletinde yaşayan Arakanlı Müslümanların, bölgedeki Myanmar ordusu ve sivil yapılaşma (milita) tarafından en azından bir grup Budistin hedefi haline gelmeleriyle, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda vatandaşsızlıkla karşı karşıya kalmaları ve nihayetinde bu topraklardan çıkarılmaları sürecini hakkıyla anlayıp anlamadığımızı ve ne tür rasyonel tepkiler verip vermediğimizi bir kez daha düşünmemizi gerektiriyor.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/arakanli-muslumanlar-sorununu-anlamak-understanding-of-the-arakanese-muslim-problem/

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe / North Sumatra and Aceh in Indonesian Historiography

Mehmet Özay                                                                                                                             05.08.2026

Geçen hafta Kuzey Sumatra Üniversitesi, Kültür Çalışmaları bölümüyle birlikte, “Endonezya Tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe’nin Önemi” başlıklı akademik etkinlik gerçekleştirdik.

Endonezya tarihçiliği içerisinde, Kuzey Sumatra ve Açe’yi ele alan önde gelen akademisyenlerden Anthony Reid’in, 8 Haziran 2025 tarihinde vefatının hemen ardından yaptığımız anma toplantısını müteakiben, böylesi bir akademik etkinliğin yapılması konusunda ilgili hocalarla hemfikir olmuştuk.

Böylece, 29-30 Temmuz 2026 günlerinde, yani yaklaşık bir yıl sonra gerçekleştirilen etkinlikle bu niyetimiz karşılık bulmuş oldu.

“Niçin Kuzey Sumatra ve Açe?”, “Niçin Anthony Reid?” soruları elbette, önemli ve bu sorulara anlamlı cevaplar üretmek mümkün. Temelde, geçen hafta gerçekleştirdiğimiz etkinlik fiili olarak bu ve benzeri sorulara vermiş olduğumuz cevapların bir yansıması olarak düşünmek gerekir.

Dünya’nın altıncı büyük adası olan Sumatra’nın sadece, kuzey bölgesini ele alan böylesi bir çabanın hiç kuşku yok ki, tarihsel bir karşılığı olmalıdır.

Bunu desteklemek adına, örneğin, niçin Batı Sumatra, Güney Sumatra, Doğu Sumatra değil gibi soruları da peş peşe sormak mümkün.

Reid ve bölge çalışması

1960’larda doktora çalışması ve doktora sonrası çalışmalarını Kuzey Sumatra ve Açe bağlamında yoğunlaştıran ve ardından Güneydoğu Asya’nın farklı bölgelerine dair çalışmalarıyla da dikkat çeken Anthony Reid’i bu bölgeyi öncelikle iten sebepleri belki tarihsel bir şans olarak değerlendirmek gerekir.

Ya da öğrenim gördüğü Cambridge Üniversitesi’ndeki hocalarının tıpkı, Reid gibi diğer Batılı öğrencileri Endonezya’nın yanı sıra, Güneydoğu Asya’daki toplumların, ulus-devletlerin tarihsel yapılanmalarını, süreçlerini, değişimlerini vs. ele almaları konusunda teşvik edici, yönlendirici olmalarıyla da açıklamak mümkün.

Reid’in, muhtemel olan bu teşvikleri iyi değerlendirdiğini yaklaşık elliye yakın çalışmasını şu veya bu şekilde Kuzey Sumatra ve Açe’ye hasretmiş olmasından anlaşılmaktadır. Hesaplamam yanlış değilse bu sarak, Reid’in toplam çalışmalarının beşte birine tekabül ediyor.

Endonezya ulus devlet sınırları içerisinde bir akademisyeni Kuzey Sumatra ve Açe’yi çalışmaya sevk eden nedenlerin başında, bu ulus-devletin ilân edildiği 17 Ağustos 1945 tarihinden kısa bir süre sonra neşet veya daha doğrusu var olan ancak giderek ‘radikalleşen’ bazı toplumsal hareketlerin bölgenin ve de şu veya bu şekilde, yeni kurulan ulus-devletin yapısal gerçekliğini oluşturmadaki rolüyle öne çıktığını söylemek gerekir.

Bu durum, açıkçası, niçin geçen hafta yaptığımız akademik etkinliğin başlığını, “Endonezya tarihyazımında Kuzey Sumatra ve Açe” tercih ettiğimizi de açıklamaya yeter bir neden teşkil ediyor.

Reid’in, doktora ve doktora çalışmaları sonrası konuşlandığı bölgenin bağımsızlık öncesi boyutunun daha dikkat çekici bir yapısallık arz ettiği ve bu sürecin bir devamı olarak, Endonezya ulus-devleti ilânının akabinde gerçekleşen ve ‘devrimci’ olarak anılmayı hak eden veya kimilerince, bu şekilde yorumlanan toplumsal hareketleri ele almasına rağmen, bölge tarihçiliğinin ulus-devlet tarihçiliği içerisindeki yerinin sorgulanmaya değer olduğuna kuşku bulunmuyor.

Tarihi süreçler ve tarihyazımı

Bu anlamda, yapılan etkinliğin, Endonezya ulusal tarihçiliğine bir hatırlatma kadar aynı zamanda, bir katkı olarak görmek mümkün.

Bu çerçevede, Kuzey Sumatra ve Açe’nin tarihsel gelişim ve değişim evrelerinin önceki yüzyıllar bir yana, özellikle 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında olan biten bir dizi gelişmeler dikkate alınmadan anlamlandırmak mümkün değildir.

Öyle ki, 1786, 1805, 1818, 1824 gibi yıllara tekabül edecek şekilde İngilizlerin Penang’den başlayıp Singapur’a uzanan yapılaştırıcılığı ile Hollanda’nın, Avrupa’daki Napolyon Savaşları’ndan -belki de, kılpayı çıkışının ardından, tüm Takımadalar bölgesinde yeniden ekonomik ve ardından, siyasal egemenlik tesisine yönelik girişimlerindeki yerlerini ele almak gerekir.

Kılpayı diyorum, çünkü Avrupa’da o dönem itibarıyla var olan güç yapılaşmalarında esamesinin pek de, dikkate alınamayacağı görülen Hollanda Krallığı’nın ‘kurtuluşuna’ vesile olan yine, Avrupa iç siyasal dengelerinin bir sonucu olduğunu hatırlamak gerekir.

Kuzey Sumatra ve Açe’nin bu süreçte, her iki Batı Avrupa denizci uluslarıyla ilişkilerinin, bu her iki bölgenin jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik gibi bazı belirleyici konumlarının, bölge tarihinde bağımsızlık süreci ve hatta, bugüne değin uzanacak şekilde uzun dönemli bir belirleyiciliği olduğu ortadadır. 

Avrupa ekonomisi veya küresel kapitalizm

Söz konusu 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başları Batı Avrupa’da yenilikçi bir evrene girdiği görülen merkantalist ekonominin teritoryal egemenlik, finans kapitalizmi gibi süreçlerine temel teşkil edecek köklü ekonomi politikalarını hayata geçirdikleri yerlerin başında Kuzey Sumatra ve Açe geliyor.

Niçin diğer bölgeler değil de, bu iki bölge sorusu -yukarıda dikkat çektiğim üzere jeo-stratejik, jeo-ekonomik ve jeo-politik bağlamlarıyla anlamlandırılabilir.

Kısaca ifade edecek olursam, bu iki bölgenin Malaka Boğazı’nın Batı’da Hint Okyanusu’na açılışına bakan coğrafyası; İngilizlerin Malay Yarımadası’nın biri kuzey ucu yani, Penang ve diğeri güney ucunda yani, Singapur’da denizcilik ve serbest ticaret süreçlerine başlamasıyla Avrupa ve Çin bağlantısını sağlam alt yapıya bağlamış olması; Kuzey Sumatra ve Açe topraklarının doğal ve verimli ürünler yetiştirilmeye elveren konumu; bölgedeki yerel Malay Sultanlıklarının Batılı yönetimlerle işbirliğine açık yapıları vb. gibi hususiyetler bölgenin hem bölgede İngiltere ve Hollanda varlığıyla ilişkilerini geliştirilmesine yol açarken süreçte, bu bölgenin yetiştirdiği ürünlerin yine bu iki ülke yönetimleri, tüccarları ve altyapısı vasıtasıyla ürünlerin Batı Avrupa’ya taşınmasına olanak tanımıştır.  

Söz konusu bu bölgesel özelliklerin dışında ve ötesinde, İngiltere ve Hollanda’nın yine, Avrupa iç siyasal hesaplaşmalarının bir neticesi olarak doğrudan ve askeri bağlamda, Kuzey Sumatra ve Açe’yi çevreleyen topraklarla ve denizlerde karşı karşıya gelmemiş olmaları, hiç kuşku yok ki, bölgedeki merkantalist kapitalizmin tüm süreçleriyle ortaya çıkması ve gelişmesinde başat rol oynamıştır.

Bu sürece, özellikle 1820’lerden itibaren, Amerikan özellikle de, Boston’dan (Salem) tüccar sınıfının da iştiraki bölgenin yani, Kuzey Sumatra ve Açe’de tarım merkezli ekonomik yapılaşmayı körüklediği gibi ticari çekişmenin de giderek artan bir faktör olarak gündeme gelmesine yol açmıştır.

Elbette buraya kadarki söylemim, Kuzey Sumatra ve Açe toplumları için herhangi bir sorun teşkil etmediği yönünde bir algıya yol açmış olabilir.

Tarihsel gerçekliğin böyle olmadığını Kuzey Sumatra ve Açe tarih yazımı, konumuz çerçevesinde dile getirecek olursam Reid’in, çeşitli başlıklar altında kaleme aldığı çalışmalarıyla ortaya konmuştur. Bu anlamda, Reid’in bölgeyi modern dönemde çalışan ilk akademisyenlerden olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1850’lerden itibaren, Siak Sultanlığı üzerinden kuzeydeki tüm Malay sultanlıklarını tesiri ve etkisi altına alan Hollanda’nın 1860’ların başlarında Kuzey Sumatra’da Serdang Sultanlığı sınırlarındaki Sunggal Savaşı ve 1870’lerin başlarında Açe’de başlattığı savaş hiç kuşku yok ki, sadece bu bölgeleri değil, etkileri Avrupa’ya ve Amerika’ya kadar ulaşacak yansımaları olmuştur.

Söz konusu bu uzun sömürge savaşlarının ardından, Japonya’nın tüm bölgede 3.5 yıl süren varlığı ve 1945 yılında gelen bağımsızlık ilanı Kuzey Sumatra ve Açe’de suların durulması anlamına geleceği izlenimi verse de, gerçekte bölge yeni bir mücadele ve değişim evresine girdiğini yaşanan ‘devrimci’ toplumsal değişimlerle göstermiştir.

1946 yılı başlarında gerçekleşen ve nedenleri ve aktörleri farklı olmakla birlikte, hem Kuzey Sumatra ve hem de Açe’de yaşanan, “toplumsal devrim” başlıklarıyla eserlere konu olan gelişmeler özellikle, Kuzey Sumatra’da geleneksel Malay sultanlıklarına mensup ailelerin hayatlarını yitirmeleriyle kalmayan, ardından köklü kurumların da ortadan kalkmasına yola çan bir süreç olarak tarihte yerini almıştır.

Tam da bu son gelişmenin Endonezya ulus-devletinin yapılaşma süreçlerine tekabül etmesi bugüne kadar süren tartışmaların ortaya çıkarırken, bu çalışmaya konu olan tarihyazımı söyleminin de merkez-çevre arasında ne denli ayrışmasına yol açtığını da bize hatırlatıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-tarihyaziminda-kuzey-sumatra-ve-ace-north-sumatra-and-aceh-in-indonesian-historiography/

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi (2) / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             03.08.2026

Akademi kurumlarında, eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin sorununa dair geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Söz konusu bu sorunu salt tekil, geçici, güncel, bireysel olarak nitelendirilebilecek bir bağlamda ele almadığım anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Öyle ki, sorunu sadece, bugün halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların oluşturduğu ulus-devletlerdeki akademi kurumlarıyla sınırlandırmıyorum.

Sorunu, sömürge dönemi koşullarında Müslüman toplumun okur yazar, medrese vb. öğretim kurumlarında rol alan öğretici kadroları, alimleri, entellektüelleri, dönemin yönetim organizasyonunda yer alan sorumluları bağlamından başlatıp, bugüne kadar gelen bir süreci gündeme taşıyorum.

Bu yazıda, konuya bu çerçeveden devam etmenin yararlı olduğu kanaatindeyim.

Siyasal varoluş sorunu

Öyle ki, son yüzyıllık süreçte bağımsızlıklarına kavuşarak kendi ayakları üzerinde durması beklenecek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların aradan geçen süre zarfında bilgi, bilim, bilgi üretme vb. süreçlerine yönelik yapılaşmalarının büyük bir sorunlar yumağına konu olduğu iddiasını, önemli bir tartışma konusu olarak gündememize almamız gerekmektedir.  

Söz konusu bu ulus-devletlerin temel sorununun, var olan bölgesel ve küresel yapılaşmalar çerçevesinde, ilk hedefinin ‘ekonomik’ ve ‘siyasal’ veya tam tersi bir ifadeyle, ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ olarak ayakta kalmak, varlığını sürdürmek olması gerçeği sürekli gündemi işgal etmesi oluşturmaktadır.

Bu durum, maalesef bu ulus-devletlerde, sömürge güçlerini büyük bir kararlılıkla ve kahramanlıkla topraklarından defetmenin ardından, ilim, bilim, bilimsel çalışma, bilgi üretme ve tüm süreçlerin tam odağında yer alan araştırma olgusuna ve bu kavramın çerçevelediği tüm kurumsal ilişkiler ağı üzerinde düşünecek ve hakkıyla hayata geçirecek sürdürülebilir bir eylem tarzının ortaya çıkmadığını gösteriyor.

Var olan akademi yapılaşmalarının hizmet ettiği yegane husus siyasal ve ekonomik kurumsallaşmalarda ayakta kalabilmeyi sağlayacak insan gücü yaratmaktan ibarettir.

Bu sürecin, bilgi, bilgi üretimi, araştırma ile ilişkisi olmadığı gayet açıktır...

Bahane

Tam da, bu noktada karşımıza, iki temel ve büyük sorunun çıktığına kuşku yok.

İlki, eğitimin temel kurumlarından bilimsel faaliyetler ve bilgi üretme süreçlerine kadar geçmişte, ortaya pek de bir şey konulamamış olmasının sorumluluğunu eski sömürge yönetimlerine atmak.

Elbette, bu yaklaşımda doğruluk payı olduğu gibi, var olan sorunların üstesinden gelme becerisi ve marifeti sergileyememiş olanlar için, gayet işlevsel ve pragmatik bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.

İkincisi, aşağı yukarı bağımsızlıkların kazanılmasından bu yana, aradan geçen yaklaşık yüz yıllık azımsanmayacak bir sürece karşın, ilgili ulus-devletlerin bilgi, bilim, bilim üretme süreçleri konusunda bugün içinde bulundukları durumun memnuniyet verici olmayan duruma neden olarak ‘küresel güçlerin hegemonik yapılaşmalarına” yapılan göndermedir.  

Bu noktada, ilk durumu bir an için göz ardı edersek, ikinci durumda yani, bağımsızlıklar sürecinde ilgili ulus-devletlerin eğitimin temel basamaklarından, bilgi üretmeye aday olduğu varsalıyan ve kimi çevrelerce, söylem düzeyinde ve bir ölçüde pratiğe geçirildiği söylenebilecek bilgi üretme süreçlerinin, eski sömürgeci ülkelerin izinden gidilen yapay, sentetik, manipülatif içeriğini görmemek ve fark etmemek elde değil.

Sağımıza solumuza baktığımızda ilk etapta ve görünürde, buna ulaştığı varsalıyan birkaç ülkeye tesadüf edebiliriz hissi uyanıyor.

Ancak, bu bağlamda dahi olan biten, yazının girişinde dile getirdiğim bilgi, bilgi üretme ve bunları sağlayacak tüm çerçevesiyle araştırma olgusunun varlığına bizi götürmüyor...

Olan biten şundan ibarettir: Söz konusu bu süreçleri yönetmesi için inşa edilen akademilerin işlevleri, ilgili ulus-devletlerin, -yukarıda dikkat çektiğim üzere- başta ekonomik ve siyasal veya siyasal ve ekonomik varlıklarının teminatını sağlayacak bir anlayışa ve yapılaşmaya hizmet etmesinden ibarettir.

Bunun garanti altına alınmışlığı hissi, doğal olarak bilim, bilgi ve bunları ortaya koyacak araştırma süreçlerinin rasyonel bir şekilde gündeme getirilmesinin, yapılaştırılmasının ve sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, aradan geçen süre zarfında, siyasal ve ekonomik temellerin sağlanması ve sürdürülmesi konusundaki çabaların, bir türlü arzu edilen düzeye getirilememiş olmasını temel almak gerekir.

Ve bugün karşı karşıya kalınan nokta, bu temel safhanın aşılıp, bilgi üretme ve bu bilgi üretmenin tüm kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyacak bir iradenin ne, siyasal ne de, özel teşebbüsler tarafından gerçekleştirilebilmiş olmasıdır.

Taklit/çilik

Bilgi inşası, üretimi için kurulduğu iddia edilen akademilerin bugüne kadar ortaya koyduğu yapı, eski sömürge güçlerinin veya genel itibarıyla söylemek gerekirse, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın neredeyse, tüm siyasal ve ekonomik yapılanmalarına konuşlanmaktan ibarettir.

Bu konuşlanma hem, siyasal sistem  ve yönetim biçimleri hem de, ekonomik yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarken, bu iki temel olgunun tüm toplumu ve toplumsal kurumları yapılaştırıcı gücü ve niteliği, diğer alanların doğal olarak yine, eski sömürgeci güçlerin veya Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin yapılaşmasına odaklanıldığına işaret ediyor.  

İlgili ulus-devlet yönetimlerince uygulanan taklide dayanan, böylesi genel bir politikanın doğuracağı neticenin, ilgili ulus-devletleri, taklit edilen ülkeler düzeyine çıkaracağı varsayımıdır.

Ancak, bugünün gelinen noktada, ne taklit edilen ülkeler düzeyine çıkılabilmiş ne de kendinde, özgün bir akademi dünyası oluşturulabilmiştir.

Bu noktada, sorunun temelinin sömürge dönemi süreçlerinde olduğu kabulünden hareketle, geriye dönüp sorunu anlama ve tanımlama süreçlerinin yeniden ele alınması ve nerede, hata yapıldığının rasyonel bir şekilde ortaya konulması gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-2-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research-2/

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research

Mehmet Özay                                                                                                                             01.08.2026

Modern dönemde ve halen içerisinde yaşamakta olduğumuz kimilerince, post-modern olarak adlandırılan ve diğer bazı kesimce, yüksek modernleşme (high-modernity) olarak tanımlanan süreçlerde, Müslüman toplumların bilgi üretimi ve bilgi üretimine konu olacağı varsayılan akademi kurumlarının ne halde oldukları, ne tür bir işlev sergiledikleri konusu oldukça önemlidir.

Temel itibarıyla, akademi dünyasını eğitim öğretim süreçleriyle ilişkilendirmek kadar, bu dünyanın daha çok araştırma ve bilgi üretme süreçleriyle bağlantısının ele alınması ve buna dikkat çekilmesi gerekiyor.

Uzunca bir süredir, konuyla ilgili bizzat tanıklığım, tecrübelerim, okumalarım bana, akademi dünyasının bu iki alanı arasında derin bir kopukluk ve ilişkisizlik olduğunu gösteriyor.

Akademi dünyasını hem, eğitim-öğretim süreçleri hem de, araştırma ve bilgi üretimi olarak tanımlama çabasının samimi olmadığı, hatta akademik ve entellektüel ikiyüzlülüğü derinden içinde barındırdığını ileri sürüyorum.

Böylesi bir önemli sonuca varmış olmak kanımca, sadece bana özgü ve benim şahsi tecrübelerimle sınırlı olmadığını da düşünüyorum.

Akademi ve pragmatizm

Bu ikili yapıda yer alan ilk olgunun yani, akademi dünyasının eğitim-öğretim işleri yapan kurumlar olmaları dolayısıyla ilgili ülkelerin ve toplumların insan işgücü ihtiyacına karşılık gelecek bir boyutu olduğu ortadadır.

Bunun, ne denli rasyonel bir anlama tekabül ettiğinin de farkındayım.

Bununla birlikte, aynı kurumları bilgi üretimi ile ilişkilendirmek ve bu kurumlara, bu rolü ve işlevi yüklemenin ne denli haklılık payı taşıdığını cesaretle sormamız gerekiyor.

Akademi dünyasında var olan veya ona yüklenen bu ikinci olgunun neye tekabül ettiği, hangi temeller üzerine inşa edildiği veya inşa edilmesi gerektiği, bu süreçlerin nasıl yönetildiği veya yönetilmesi gerektiği gibi pek çok soruyu ortaya koyabiliriz.

Var olan bu ikiliğin, sorunlara çözüm bulmayı değil, sorunları çözmemeye ve dolasıyıla var olan sorunları artırmaya neden olduğu da bir gerçektir.

Yukarıda dikkat çektiğim bu olgunun bir anlamda, akademik veya entellektüel ikiyüzlülükle açıklanmaya değer bir yönü bulunuyor.  

Nihayetinde, ilk olgunun yani, eğitim-öğretim süreçlerinin alt yapısının belirli standartlara oturmuşluğu bu anlamda, altında kalkılabilir bir yapısının oluşu kadar, ulus-devletlerin ihtiyaç duyduğu insan-işgücü üretimindeki rolleri ile bizatihi, ulus-devletlerin doğrudan ve bilinçli olarak yatırım yaptıkları bir alanı teşkil ediyor.

Oysa, ikinci alan, böylesi bir doğrudan kabule sahip midir?

Bu alan, gerçekte büyük bir kuşkuyu içinde barındırıyor.

Manipülasyon

Adil olma adına, ilgili ulus-devletlerin araştırma nosyonunu -en azından, iki alanda yani, teknolojik ve tüm çeşitliliğiyle sosyal bilimler - insani bilimler olarak anladıklarını söyleyebiliriz.

Fen Bilimleri yerine, ‘teknoloji’ kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü, Fen Bilimleri bile kendi bünyesinde araştırmayı bilimsel bir faaliyet önceliğiyle ortaya koyar.

Oysa, ‘teknoloji’ alanı her ne kadar Fen Bilimleriyle doğrudan ilişkisi olsa bile, yine burada karşımıza pragmatizm çıkması dolayısıyla, bir tür manipülasyondan bahsedebiliriz. 

Bu noktada, yukarıda dikkat çektiğim ayrışmanın doğurduğu dikomotik süreç bile, ilgili ulus-devletlerde yönetim erklerinin ve akademi dünyasında egemen olan anlayış ve güçlerin araştırma olgusunu ve süreçlerini, gizli/açık manipüle ettiklerini de gayet açık yüreklilikle söylemek gerekir.

Öyle ki, araştırma merkezli olarak bilgi üretiminden ihtiyaç duyulan hususun meselâ insanı, toplumu, kültürü, tarihi, folklorü, inancı, felsefeyi vb. alanları geliştirmek anlaşılmamaktadır.

Araştırma düşüncesizliği

Bu toplumlarda, bir önceki cümlede zikrettiğim alanları kendi ulus-devlet sınırları içerisinde hakkıyla ve gerçekçi bir şekilde araştırmak söz konusu olmadığı gibi, diyelim ki, dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplumları ve Müslüman olmayan toplumlara yönelik araştırmaları akla getirmek dahi gayet zor ve problemlidir.

Bugün bağımsızlığını kazanmış ve halkının tahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, diyelim ki, ulus-devletlerin yakın ve uzak geçmişte kendilerini sömürgeleştirmiş olan devletlere ve toplumlara yönelik araştırmalarına rastlamak mümkün müdür?

Aksine, araştırmadan anlaşılan, adına ulus-devletler denilen yapıların fiziki, maddi varlıklarını devam ettirmeye, var olan diğer ulus-devletlerle rekabetçi süreçlerde, kendine yer edinmede elini çabuk tutmanın bir yolu ve yordamı olarak ortaya konmaktadır.

Bu var olan ikiliğin pek çok sorunu, gizli açık bünyesinde barındırdığını ileri sürüyorum. Sorunlu olduğunu düşündüğüm temel ikiliği aşmak, gayet önem arz ediyor.

İthal düşünceler ve kurumlar

Nihayetinde, bugün halkı Müslüman olan toplumlarda var olan bu kurumların yine, bu ilgili toplumların bizzat ürettikleri kurumlar olmayıp, dışardan ithâl ve -aşağıda değineceğim üzere-, azımsanmayacak bir tarihi geçmişle bağlantılı bir yönü bulunuyor.

Meselâ, bu kurumların gayet belirgin bir kimlik ve aidiyet sorunu bulunmaktadır...

Benzer şekilde, bu kurumlarda çeşitli derecelere bölünmüş halleriyle öğretici sıfatıyla yer alan sözde ‘yetkin’/’uzman’ kişiler; yine bu kurumlara ‘bilgi almak’ üzere geldiği varsayılan kitle yani, öğrenciler; bu kurumları, ulusal kalkınma hamlelerinin odaklarından biri olarak gören tüm ilgili birimleriyle devlet bürokrasisi bir aidiyete krizi içerisindedir.

Bu kriz, girişte bahsettiğim ikilikten neşet etmektedir.

Bu bağlamda, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ilgili ulus-devletler, -sözde- sorumluluk besledikleri varsayılan kendi toplumlarında örneğin bürokrasi, endüstrileşme gibi temel ekonomi-eksenli kalkınma süreçlerine ve idaresine hasredilmiş bir sınırlılıkla hareket etmektedirler.

 

Sömürge gerçekliği

Bu noktada, belki de, “Sorun nerede başladı?” şeklinde, temel bir soru ile olan bitene farklı bir açıdan yaklaşmak mümkün gözüküyor.

Yüksek öğretime denk geldiği şekliyle, akademi dünyasının halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda, eğitim-öğretim süreçleri ile bilgi üretme kurumu olma arasında kalmışlığı gayet, temel bir modernleşme problemi olarak ele alınmayı hak ediyor.

Modernleşmeyi kollektif, toplumsal ve kurumsal değişimin adı olarak belirlediğimizde, eğitim-öğretim kurumlarının bu süreçlerin en başında geldiğine kuşku bulunmuyor.

Bu durum, bir yandan sömürge süreçlerin ekonu olan Müslüman toplumlarda ‘modern’ eğitim kurumları yapılaşmasının hem, sömürge yönetici eliti hem de, sömürge süreçlerine şu veya bu şekilde yakınlık gösteren Müslüman okur-yazar çevrelerinin çabalarının başında toplumu yenilemenin, değiştirmenin, geliştirmenin ilk adımı olarak eğitim süreçlerine yatırım yaptıkları ortadadır.

Bununla birlikte, hem, dışarlıklılar olarak sömürge yönetici elitinin hem de, Müslüman toplumlar içerisinde bir şekilde toplum önderleri olarak ortaya çıkan bireylerin çabalarının bilgi üretmeden ziyade, toplumu eğitmeye doğru bir yönelim sergilediği görülür.

Bu ikinci durumun yani, toplumu eğitmenin pragmatik, pratik ve işlevci bir hedefi var ki, o da, sömürge topraklarında giderek yaygınlık kazanan ‘modern kurumsal yapılaşmalar’ içerisinde var olan, ortaya çıkan ve giderek artan insan işgücü ihtiyacına katkı sağlamak.

Ya da var olan ve giderek artan, bunun yanı sıra, ilgili yerli toplumlar, göçmen toplumlar, dikotomisinde bir tür varoluşsal bir soruna dönüşen toplumsal yapılaşma ve değişim süreçlerinde etkin rol almanın adı olarak gündeme gelen insan işgücü rekabetinde ve mücadelesinde kendine yer alabilmektir.

Bunu anlamak ve gözlemlemek, pek o kadar zor değil...

Örnekler

Bunun için, en azından 19. yüzyıl başlarından itibaren Hint Alt Kıtası ile Malay Yarımadası’nda İngiliz sömürge süreci ile Sumatra’da ve Java’da Hollanda sömürgeci süreçlerine konu olan Müslüman toplumların önce karşı çıkıp, ardından zamanla, tedrici olarak alıştıkları ve bir süre sonra, birincil aktörü olmaya başladıkları uzun bir süreç vardır.

Bu süreçte, temel yapılandırıcı aktör olarak sömürgeci yönetici eliti ile bu sömürge yönetimlerinin Avrupa’daki ana vatanlarındaki gelişmelerin belirleyiciliğine kuşku bulunmamaktadır.

İlk safha olarak adlandırabileceğim bu süreçte, Müslüman topluma mensup bireylerin grupların sömürge döneminde ortaya çıkan bilgi üretme süreçlerine ne denli katkı yapıp yapmadıkları araştırılmaya değer bir konudur.

Modern okur-yazarlığın, yabancı veya sömürge diline aşinalığın ve öğrenmenin, sömürge veya Müslüman toplumun çaba ve talebiyle açılan okullarda öğrenim gören Müslüman öğrencilerin dönemin bilgi üretimine, ne şekilde katkı yaptıklarını araştırmak önemlidir.

Bu durum, bağımsızlık süreçleri sonrasında yapısal olarak pek değişiklik sergilememekle birlikte, temelde aktörlerin değişmesiyle ortaya çıkan yeni dönemde akademi dünyasının nasıl bir yönelim aldığına dair sorgulamamızı kolaylaştıracak, bir çıkış yolu olacağını düşünüyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research/

31 Temmuz 2026 Cuma

İbrahim Müteferrika ve dönemine dair bazı görüşler / Some opinions upon İbrahim Müteferrika and his era

Mehmet Özay                                                                                                                             31.07.2026

Osmanlı Devleti’nde, “bir dönemin açılıp bir dönemin kapanması” ifadesine muhatap olacak azımsanmayacak süreçlerin olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bunlardan birinin, 18. yüzyıl başlarında daha çok, 1718’de başlayan veya başlatılan ‘Lâle Devri’ ile zihinlere kazınan bununla birlikte, yine bu dönemi, 1730’da Patrona Halil İsyanı’yla sona erdirilen 13 yıllık dönem oluşturuyor.

Lâle’nin, sadece saray bahçeleri ve muhtemelen dönemin ‘kamusal’ denilebilecek bazı mekân ve mevkilerini süsleyen nadide bir çiçekle sınırlı olmadığı, aynı zamanda siyasal denmese bile, toplumsal ve kültürel alana özgü  bazı alt birimleri yeniden ele alma, hatta değiştirme anlamında bir sürecin varlığı ortadadır.

Bu değişimin sanıldığının aksine, sıradan ve kendinde bir reform olmadığı, bu süreç öncesinde örneğin, bir önceki yüzyılın yani 17. yüzyıl sonlarında yaşanan, Karlofça Anlaşması’yla (1699) görünürlük kazanan ve bu anlamda, giderek belirgin ve kalıcı hale gelmekte olan askeri, siyasi ve teritoryal gerilemelere, kayıplara verilen veya verilmeye çalışılan bir cevap olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Reformdan devrime

Bu ifadeler ve niyetler doğru ise, 1730’da karşı devrimin veya bir başka ifadeyle bir sosyal devrimin ortaya çıkmasıyla, başlatılan sürecin toplumsal ve ilgili siyasal çevreler üzerinde ve nezdinde pek de, ikna edici kabul olmadığı veya bu çevreler tarafından makbul bulunmadığı ve hatta, bir tehdit olarak algılandığını göstermektedir.

Bu noktada, akla gelen bir diğer husus, söz konusu ‘gerilemelere’ cevap olması için başlanan ve reform olarak adlandırılan girişimin akamete uğramasında, bu işi yürütmekle yetkili olan çevrelerin ana hedeften sapmalarına bağlamak da mümkün.

Nihayetinde, ‘Lâle Devri’ hakkında genel bir kanaat olarak bugüne kadar var olan anlayış, Avrupa’dan ithal mimari yapılaşmanın merkezinde bulunduğu buna, yukarıda dikkat çektiğim üzere kamusal alanı ‘Lâle’lerle ‘kuşatma’ ile devam eden ve yine, kamusal alanların genişlemesine örnek olarak, ‘çayırlar’da başgösteren depdebe misali olguların belirli çevrelerde reform kadar reformdan sapma karşısında verilen tepkiler olarak da, algılanmaya müsait gözüküyor.

İbrahim Müteferrika

Bu dönem içerisinde doğup gelişen ve hatta bu sürecin ötesine taşan önemli bir gelişme olarak İbrahim Müteferrika’nın yayıncılık faaliyetini başlatmış olması bu süreçten bağımsız ele alınamayacağı gibi, gerek şahsının gerekse yaptığı yenilikçi girişimin, bu süreçle ne denli irtibatlı olup olmadığı üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Elbette, bugüne kadar Lâle Devri ve İbrahim Müteferrika üzeri, birbirinden bağımsız ve ilintili yazılar kaleme alınmıştır. Kanımca, bu süreci yeniden ele almamızın herhangi bir mahsuru bulunmadığı gibi, önceki üç yazının bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Bu dördüncü yazıyı, önceki üç yazının devamı olarak görmek de mümkün.

Bu anlamda, bazı soruları gündeme getirmek mümkündür.

İbrahim Müteferrika’nın yakın arkadaşı olduğu belirtilen 28 Çelebi Mehmed’in oğlu Said Ağa ile olan irtibatından mütevellit, örneğin, niçin birlikte Paris’e gitmediğidir.

Said Ağa ile ilişki çerçevesinde bir diğer soru, İbrahim Müteferrika’nın 1745 (veya 1547)’de vefatının ardından, Said Ağa’nın 25 Ekim 1755 ila 1 Nisan 1756 tarihleri döneminde kısa bir süre de olsa, Vezir-i Azam olsa da yayıncılık faaliyetlerini yeniden niçin başlatmamış olmasıdır.

3. Osman dönemine (1754-1757) denk gelen bu süreçteki diğer gelişmelerin de etkisi olduğu düşünülebilir.

Paris Raporu

Baba-oğul, 28 Çelebi Mehmed ve Said Ağa’nın ‘kaleme aldıkları’ belirtilen ‘Paris Raporu’ olarak adlandırabileceğimiz raporunu, İbrahim Müteferrika vezir-i azam -ve de, muhtemelen padişah 3. Ahmed’e sunduğu “Vesiletü’t-Tiba’ adlı kısa eserine yazarken kullanmış olabilir mi?  

Şayet -bazı yerlerde zikredildiği üzere, İbrahim Müteferrika bu kısa eserini, baba-oğul 28 Çelebi Mehmed ve Said Ağa’nın Paris gezileri öncesinde yazmış ise, muhtemelen o dönem kabul görmemiş olmalıdır.

Bu kısa çalışmanın veziriazam ve ardından doğal olarak, padişah tarafından kabulünün, Paris Raporu’nun gündeme gelmesi sonrasında gerçekleşmesi, kuvvetle muhtemel 28 Çelebi Mehmed ve oğlu Said Ağa’nın önemli desteklerini almış olmasına bağlanabilir.

Bu anlamda, İbrahim Müteferrika’nın zamanın ruhunu takip eden bir kişi mi yoksa, zamanın ruhunu bizzat kendisi oluşturmaya çalışan biri mi olduğu sorusunu sorabiliriz.

İbrahim Müteferrika’nın 13 yıllık süre zarfında, içinde sözlükler, tarih, coğrafya, teknik gibi alanları içeren 17 farklı çalışmayı toplam 23 cilt olacak şekilde yayınlaması, kayda değer bir süreci başlatmış olduğuna işaret ediyor.

Bu sürecin anlamlılığını yine İbrahim Müteferri’kanın, söz konusu bu eserlerin girişlerinde birbirinin aynı veya benzeri ifadelerde dile getirdiği üzere, “... eşi benzeri görülmemiş bu baskı sanatının, kitap yayımına, ilmin ihyasına ve ilim çevrelerinin memnuniyetine...”[1] şeklinde dile getirilebilecek yaklaşımı ortaya koyduğu çalışmanın Osmanlı toplumunda özellikle de, ilim çevrelerine yönelik oldukça yenilikçi yönü ortaya çıkıyor.

Bu noktada, İbrahim Müteferrika’dan önce baskı tekniği ve işini ortaya koyan olmaması, onun zamanın ruhunu oluşturmada birincil aktör olarak adlandırılmasına imkân tanıyor.

Döneminin ruhunu oluşturması kadar, uzunca bir süre bu ruhun sönüp gidişine rağmen, Osmanlı okur-yazar, ilim ve bir kısım bürokrasi çevrelerindeki kişilerin akıllarında, bir İbrahim Müteferrika örneği ve çabası yer ettiğini de ileri sürebiliriz.

Bir reform dönemi olarak anılan ‘Lâle Devri’ döneminde başlaması dolayısıyla, İbrahim Müteferrika’nın yayıncılık faaliyetini bir ‘kültür devrimi’ örneği olarak nitelemek mümkün.

Her ne kadar, ‘Lâle Devri’nin sonu karşı bir devrimle ve dönemin padişahının azli ve kellesinin alınması gibi olağanüstü bir sürece yönelmiş olsa da, İbrahim Müteferrika aynı süreci ‘kazasız atlatması’ önemli bir tarihi olgu olarak karşımızda duruyor.

Lâle Devri, bu devirin önemli figürlerinden İbrahim Müteferrika’nın Osmanlı toplumunda değişimin izlerini güçlü bir şekilde içlerinde barındırmalarına rağmen, süreklilik arz etmemiş olmaları ve bu anlamda, uzunca bir süre benzeri gelişmelerin ortaya konulmamış olması Osmanlı reform süreçleri açısından yeniden incelenmeyi hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-ve-donemine-dair-bazi-gorusler-some-opinions-upon-ibrahim-muteferrika-and-his-era/



[1] Tarikh-i sayyah dar bayan-i  zuhur-i Afghaniyyan ve inhidam-ı dawlat-i Safawiyyan (1729), p. ii, satır 10-11.