Mehmet Özay 07.11.2026
Şimdi sıra, Demokratlar’ın niçin kazandıklarını tartışmaya geldi.
ABD’de ana
akım diyebileceğimiz medyadaki görüşlere baktığımızda, bugün tartışma gündemine
Demokratlar’ı bu denli önemli bir başarıya, neyin getirdiği konusundaki
tartışmaların aldığı görülüyor.
Temelde, benim
de son dört yazıda ortaya koyduğum üzere, hedefte, ‘Trump ve Trump politikaları
olduğu’ konusundaki yaklaşım kadar, daha derinlerde ‘kapitalist’ kurumlar ve
değerler üzerinden bir açılım sergilendiği anlaşılıyor.
Bunu
söylerken, ortada ilginç bir tartışmanın gelişmekte olduğunu ileri sürüyorum.
İdeolojik
tanımlamalar
Temelde,
Amerikan toplumunda ‘kapitalizme’ yönelik genel bir eğilim olduğu düşüncesi
yanlış olmasa da, kapitalizmin kendi içerisinde, “hangi kapitalizm?” sorusunu
sormayı gerektirecek farklılaşmaların olduğunu, bu tartışmalar vesilesiyle fark
etmeye yönelik bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.
Bu konuyu,
burada ele almayacağım...
Ancak, şu
kadarını söylemek gerekir ki, Trump’ın, Demokrat Parti’ye yönelik eleştirilerinde
2016’dan bu yana sarf ettiği kavramları, sıfatları yan yana koyduğumuzda sanki,
karşımıza “bir komünist blok” çıktığı düşüncesine kapılabilirsiniz.
Demokrat
Parti’nin gerçekte, elbette bir “komünist partisi” olmadığı ortada...
Bununla
birlikte, parti vizyonu ve politikalar noktasında geniş toplum kesimlerine daha
yakınlaşan ve toplumun varsılları kadar, yoksullarına yönelik sosyal
politikalarıyla gündeme geliyor.
Bu hususu,
Cumhuriyetçi Parti’nin kalesi olan Texas, Güney Karolina, Kansas gibi
eyaletlerde Demokratların önemli oy almaları, senatör ve vali çıkarmalarına
neden olan siyasal söylemlerine ve hatta, Demokrat adayların, parti dışında,
kişilik ve kimliklerine baktığımızda farklılaşan boyutların gayet açık bir
şekilde gözlemleniyor.
Monopolistler
Demokratları 3
Kasım seçimlerinde başarıya götürenin, “Trump ve Trump politikaları” demekle
“kapitalizmin dev kurumsal monopolleri” demek arasında, pek bir fark
bulunmuyor.
Nihayetinde,
Trump, 2016 yılından başlayarak ulusal siyasette öne çıkarken, ana akım bir
siyasi gelenekten gelen bir isim değildi.
Aksine,
milyonlarca insanın onu yaptığı televizyon programıyla tanıması ve emlâk
dünyası başta olmak üzere gelişme gösterdiği iş dünyasındaki ‘başarısı’ onu hiç
kuşku yok ki, tam da, örnek veya model bir Amerikan kapitalisti yapıyordu.
“Bir başkan
olarak, Trump’dan beklentiler nedir?” sorusu ise aslında en başta yani, 2016’da
sorulması gerekirdi.
Ancak, öyle
anlaşılıyor ki, bu soru sorulmadığı ve/ya bu soru sorulsa bile, hak ettiği
cevabın verilmemesi nedeniyle 2024 seçimlerinde, ikinci kez Trump’la karşı
karşıya kaldı Amerikan seçmeni.
Hangi
“büyük Amerika”?
2024 seçim
kampanyasında Trump, “Yeniden Büyük Amerika” sloganı ile meydanlara inerken, bu
Amerikan hayalinin aslında, kendisinin ortaya koyduğu bireysel ‘kapitalist
başarısı’nın bir benzerinin Amerikan genelinde gerçekleştirilmesi hayaliydi.
Öyle ya, bir
siyasetçi olarak meydanlara indiğinizde verdiğiniz mesaj milyonlarca seçmeni
ilgilendirecektir.
Tam da, bu
noktada, bir tür illüzyonun gizli/açık ortaya konduğuna tanık olduğumuz belki
de, 3 Kasım seçimleri sonrası yapılan
değerlendirmelerle ancak anlayabiliyoruz.
Nihayetinde,
Demokratların seçim zaferinin Trump ve Trump politikaları yüzünden olduğunu söylemekle,
aradan geçen iki yıllık süre zarfında, Trump’ın vaad ettiği “Büyük Amerika”
vizyonu Amerikan halkının kahir ekseriyetini kapsayan bir gelişmeye, büyümeye
evrilmek yerine, çokça -tıpkı kendisinin temsilcisi olduğu üzere-, “kapitalist
tikel şirketler, sermayedarlar, iş adamları” ve bugün çokça dillendirildiği
üzere “Teknoloji Şirketleri (Tech Companies) sahiplerinin elde ettiği varsıllık
konuşuluyor.
Bir başka
ifadeyle söylemek gerekirse, Trump’ın neredeyse dünyanın tüm belli başlı
ülkeleri ve birliklerine uygulamaya başladığı gümrük tarifeleriyle ABD’ye
akacak olan milyarlarca doların, orta halli Amerikan halkının yaşamını olumlu
yönde etkileyeceği hayali gerçekleşmedi.
Fatura
kime çıktı?
Aksine,
Amerika’da enflasyon yüzde 3.5’ları bulurken, tüm kalkınmışlığına rağmen, yaşanan
Hürmüz Savaşı nedeniyle başta benzin ve gübre fiyatlarındaki artış, ABD’nin
halen bir tür tarım ülkesi olduğunu ortaya koyacak şekilde, orta ve güney
eyaletlerindeki ağırlıklı çiftçi toplumunun ekonomik yaşam standardlarını
derinden etkilerken, orta sınıfın farklı katmanları da bu gelişmeden payını
aldığı görülüyor.
Hiç şüphe yok
ki, son iki yıllık süre zarfında, küresel bir güç olarak varlığını sürdüren
ABD’de kazananlar da vardı.
Bu kazanlar,
yukarıda dile getirmeye çalıştığım üzere, başta Trump olmak üzere onunla aynı
ekonomik sınıfı paylaşan tekil iş çevreleri olduğu, bugün çok daha açık seçik
anlaşılmış durumda.
Trump’ın,
sembolik öneme sahip bazı icraatları onun kamu maliyesini nasıl değerlendiği
konusunda bir fikir veriyor.
Ve bu noktada,
Beyaz Saray’da gündeme gelen milyon dolarlık renovasyon bunun en iyi
göstergelerinden biri olarak ortada duruyor.
Demokratlar
ne yaptı?
Öte yandan,
önemli bir seçim başarısı elde eden Demokrat Parti’de, özellikle kritik
bölgelerde seçimi önde bitiren adaylara bakıldığında, kendilerini topluma
anlatmak kadar, toplumun sesini dinlemeyi de öncelleyen ve bu anlamda, siyasal
bir denge kurdukları görülür.
Adına
demokrasi denilen seçim sisteminde, tek tek bireylerin seçme hakkını, aynı
zamanda bir siyasal kabiliyeti olarak da değerlendirmek gerekir.
Aynı zamanda,
seçimlere siyasi aday olarak giren bireylerin de seçimlere, kendi bireysel
çıkarları doğrultusunda değil, topluma veya toplumun belirli bir kesimine
hizmeti öncelleyen ve bu çerçevede, elde somut, tutarlı, rasyonel ve içten
çözüm önerileri bulunan bir paketle çıkmaları beklenir.
Demokratlar da
bunu yaptı...
Örneğin asgari
ücret iyileştirmeleri, çocuk yardımı, sağlık reformu, ev sahibi olabilme, ‘teknoloji
şirketlerinin dizginlenmesi’ vb. gibi sıradan Amerikalıyı doğrudan ilgilendiren
konuları gündeme taşıdı.
Demokratların
3 Kasım seçimlerinde sergiledikleri başarının ardında, temelde böylesine temel ve
doğru bir kamu politikası yaklaşımıyla, bunun doğru bir şekilde dillendirilmiş olduğu
kanaatindeyim.
Geçen günkü
yazımda dile getirdiğim bir cümleyi burada tekrarlamak isterim: “Seçim
sonrasında oluşan tabloyu, sıradan bir seçim başarısı ve kazanımı değil,
aksine, ABD’nin kendisinin oluşturduğu ve genel çoğunluğun kabülüne dayanan
siyasal ahlaki normların yeniden inşası olarak değerlendirmek gerekiyor.






