4 Şubat 2026 Çarşamba

Batı’da açmaz ve İngiltere Çin’le yakınlaşması / The dilemma in the West and Britain's rapprochement with China

Mehmet Özay                                                                                                                             03.02.2026

ABD’de başkan Donald Trump’ın küresel sistemi yeniden ve hatta, baştan aşağıya hiyearşik olarak inşa etme plânı, küçük, orta ve büyük ölçek kabul edilebilecek neredeyse tüm ülkeleri etkilemeye devam ediyor.

Batı içerisinde sistemik bir yapılaşmanın varlığına rağmen, bugün bizzat Trump politikalarının olumsuz etkisinden en başta nasibini alan ülkelerin ve bölgelerin başında Avrupa’nın geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Batı’da ayrışmaya cevap

Daha önceki birkaç yazıda dile getirdiğim üzere bu durum, Batı içerisinde kayda değer bir ayrışmayı gündeme getiriyor.

Trump’ın, birinci başkanlık dönemi söylemleri ve bir süredir devam eden tartışmalar hatırlanacak olursa, sorun sanki sadece, NATO kurumsal yapısıyla ilgiliymiş gibi gözüküyor.

Ancak, Batı’da, Atlantik Okyanusu’nun iki kıyısında yani, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki kriz bunun ötesinde bir anlam içeriyor.

Belçika başbakanı Bart de Wever’in ifadesiyle kriz’in adı, “ABD’ye, aşırı derecede bağlılık...”

Bu durum, Avrupa ülkelerini yeni ve alternatif ve hatta, beklenmedik çıkışlarla ikili ve bölgesel ilişkiler geliştirme noktasına sevk etmiş gözüküyor.

Trump’ın, bugüne kadar sergilediği politikalara ve bunun ardındaki argümanlara bakıldığında, tüccar hem de kaba bir tüccar başkan rolünü oynamakta ısrarla devam ettiği görülür.

Bireysel yaşamının getirdiği karakteristikleri, ulus-devlet şemasına dobra dobra yansıtma eğilimi, bugün Trump’ı sadece, Güney ve Doğu ile değil, bizatihi Batı içerisinde algılanması zor ve bunun ötesinde baş edilmesi gereken bir sorun olarak nüksediyor.

Batı, bu anlamda Avrupa, bu sorunun altından kalkabilecek mi?

Pasif tepkiselliklere bakıldığında, Trump’a yönelik olarak “ölse de kurtulsak!” söylemine tutunurken, daha rasyonel ve mantıklı hareket edenler, çözümü Batı içerisinde yaşanan temel sorunu aşmada, küresel sistemin öne çıkan öteki başat aktörleriyle biraraya gelmekte buluyorlar.

Bunun son örneğine, İngiltere başbakanı Keir Starmer’ın, 28-31 Ocak günlerinde, Çin’e yaptığı resmi ziyaret vesilesiyle tanık olduk.

İngiltere’den Çin’ açılımı

Başbakan Starmer’ın, geçen hafta Pekin’e yaptığı ziyaret ile sadece, iki ülke arasında ikili ilişkileri güncelleme olarak gündeme gelmiyor.

Bunun aksine, Batı’nın liberal söylemlerin en azından, felsefi ve de belirli ölçülerde pratik yansımalarının merkezi olan İngiltere’nin, ideolojik Doğu’nun merkezi denilmeyi hak eden Çin’le  yakınlaşma niyeti ve çabaları, siyasal anlamda temel bir olgusal çıkış anlamına geliyor.

Kimileri, Başbakan Stamer’ın ziyaretini İngiliz pragmatikliğiyle açıklayabilir.

Evet, buna kuşku yok...

Ancak, bugün İngiltere’yi yöneten aklın, Batı’nın kendi içerisinde olan biten gelişmeleri hesaplı kitaplı bir şekilde değerlendirdiğine de kuşku bulunmuyor.

Öyle ki, başbakan Starmer, Pekin ziyaretine yönelik olarak, İngiliz siyasetinden gelen eleştiriler karşısında parlamentoda yaptığı konuşmada, olan biteni konvansiyonel anlamda, salt ikili ilişkilere dayalı olarak açıklamıyor.

Bunun ötesinde, “Çin’le ilişkilerin geliştirilmesini İngiltere’nin, Çin’i doğru dürüst anlamasına imkân tanıyacak bir stratejik bakış açısının deneyimlenmesi” olduğuna dikkat çekiyor başbakan Stamer...

İlginç bir yaklaşım, değil mi?

Stamer, argümanını güçlendirme adına, söz konusu bu girişimin gayet gecikmiş olduğunu da dile getirdi.

Bu anlamda, İşçi Partisi iktidarından önce, son sekiz yıldır ülkeyi yöneten muhafazakâr parti’nin pasif ve gayet mesafeli Çin politikasına atıf yapan başbakan, diğer önde gelen diğer Batılı ülkelerin Çin’le yakınlaşma konusundaki girişimlerine karşın bu süreçte İngiltere’nin, zaman kaybettiğine dikkat çekti.

Bu yaklaşım, aslında tam da, Batı’nın kendi içerisinde yaşamakta olduğu krizin boyutunu gizli/açık ortaya koyuyor.

Başbakan Kramer, Pekin ziyaretinin nedenini açıklarken temelde vurgusu, “ulusal çıkarlar” oluyor...

Batı, kendi içerisinde küresel sistemi onarma ve yeniden inşada ayrışmacı bir yapı sergilerken, Avrupa’da tek tek ülkeler, kendi ulusal çıkarlarını koruma adına yeni ve de beklenmedik adımlar atmaktan çekinmiyor.

Bugün İngiltere’nin, Başbakan Kramer’in Pekin ziyaretiyle yapmak istediği de bu...

Açılımın bir tarafında yer alan İngiltere’nin siyasal girişimine bakarken, Çin’in neredeyse son on yılda durağanlaşan İngiltere ilişkilerinin yeniden başlamasını kucak açarak karşılık verdiğini söylemek de güç...

Ancak, Kramer’in parlamento konuşmasında vurgu yaptığı ve aşağı yukarı şu anlama gelen yani, “Doğrudan temas kurulmayan bir Çin’le ilişkilerin geliştirilebilmesi de o denli zor...” söylemi, Çin’le yakınlaşmada, çok daha rasyonel ve kapsamlı etkileşimlere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor.

İngiltere, bunu yapabilir mi?

Bunun cevabını belki de, sadece iktidar partisi ve başbakan Kramer değil, genel itibarıyla İngiliz siyasetinin ve kurucu aktörlerinin vermesini beklemek gerekiyor.

Değişim

Hatırlayalım, ABD ve Avrupa Birliği, Çin’le ilişkilerinde özellikle on yılı aşkın süre önce, Hong Kong’da yaşanan dev gösteriler sürecindeki politikalar nedeniyle, bu ülkeyi eleştiriye tutuyorlardı.

Çin ulus-devleti sınırları içerisinde özerk yönetimiyle bilinen Hong Kong’da ortaya çıkan insan hakları, özgürlükler konusundaki sorunlar karşısında, neredeyse birlik olan Batı, aynı birlikteliği örneğin ekonomi, küresel siyasal kurumların istikrara kavuşturulması vb. noktalarda ortaya koyamadılar.

Batı’da yaşanan ayrışmanın bugün, Çin’e yansıyan yönüyle bu ülkeye bir kazanım olarak döndüğünü düşünmek mümkün.

Bu nokta, bizi yine, başbakan Kramer’in Pekin ziyaretinin pragmatik bir açılım olup olmadığı sorgulamasına getiriyor.

Öyle anlaşılıyor ki, başta İngiltere olmak üzere Çin’le yakınlaşma süreci yaşayan Fransa, Almanya, Kanada ve Avrupa’nın bazı küçük ülkeleri, ABD başkanı Trump’ın öncülüğünde güdümlenmeye çalışılan sistemik değişim karşısınd, yeni bir küresel yapılaşmanın ipuçlarını vermeye çalışıyorlar.

Bu yaklaşım, olan biteni dikkate alarak ortaya konmuş bir tahmin sadece....

Bunun sağlamasını ancak, önümüzdeki dönemde, yaşanacakları bekleyerek ve rasyonel analizler yaparak anlamak mümkün olacak.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/batida-acmaz-ve-ingiltere-cinle-yakinlasmasi-the-dilemma-in-the-west-and-britains-rapprochement-with-china/

1 Şubat 2026 Pazar

İran dinamiği üzerine bazı görüşler / Some ideas on Iran dynamics

Mehmet Özay                                                                                                                             01.02.2026

İran’da, son dönemde yaşananlar sadece, iç siyasal ve de ekonomik gerilimlerin ürünü değil...

Evet, doğru...

Son dönemde yaşanan meydan gösterilerinin ardında, farklı ideolojik ve toplumsal sınıf katmanlarından gruplar bulunuyor.

Gizli bir konsensus ya da ittifakla ya da tarihsel bir şans olarak, tüm toplumsal farklılıklarıyla bu kesimlerin mevcut yönetime karşı bir araya geldiklerini söylemek mümkün.

Bunun yanı sıra, küresel yeniden yapılaşmayı öngören ve bu anlamda, önemli adımlar atmaktan çekinmeyen ABD başkanı Donald Trump’ın da hedefleri arasında yer alması dolayısıyla İran, dış veya uluslararası gerilime konu olmasıyla dikkat çekiyor.

ABD’yi ya da Trump’ı bu alanda yanlız bırakmayan iki temel güç yapılaşmasının da varlığına vurgu yapmakta yarar var.

Bunların ilki İsrail, ikincisi de, Batı’nın siyasal tarihinde önemli rol oynayan Avrupa...

Birinci neden

İran’ı ABD’nin hedefine koyan gelişmeleri tek bir nedene de bağlamak mümkün gözükmüyor.

1979 sürecinde, ABD büyükelçiliğinin maruz kaldığı kuşatma ve bunun, ABD yönetimi ve kamuoyunda oluşturduğu psikolojik gerilimi yabana atmamak lazım.

Bununla, ABD yönetiminin İran’a karşı kaba bir intikam peşinde olduğunu söylemek istemiyorum.

Ancak, küresel bir güç olmanın getirdiği dayanılmaz ağırlık altında, ABD yönetiminin, İran’ı siyasal ve de ekonomik olarak kendi radarı içerisine alma konusundaki istekliliğinin, 1979’dan beri var olduğunu ileri sürüyorum.

İkinci neden

İran’ı, genel itibarıyla Batı olarak adlandırabileceğimiz güç yapılaşmasının hedefi haline gelmesinde ikinci temel neden, İsrail’in varlığına yönelik doğrudan ve dolaylı olarak hissedilen  tehdittir.

Bu tehdit, İran’ın salt bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olmasından kaynaklanmıyor...

Nihayetinde, geniş Ortadoğu sınırları içerisinde kendisini ‘İslam’ ile tanımlayan diğer ülkeler de mevcut...

Bunun ötesinde, temel olgu veya ayrışma, İran’da, İslam-i rejimin kendisine çizdiği jeo-politik ve jeo-dini hedefler çerçevesindeki yapılaşmasıyla belirginlik kazanıyor.

Bu jeo-dini hedeflerin başında ise, Filistin’in geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır...

Jeo-dini hedef

Adına, Filistin toprakları denilen coğrafyada yaşananlar, Mescid-i Aksa’nın karşı karşıya bulunduğu kuşatma tehdidi, bu coğrafyayı yani Filistin’i, 1979’den bu yana, İran’ın jeo-dini hedeflerinin başına koymuş durumda.

Bu konuda, kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum.

Filistin topraklarına yönelik İsrail işgalinin sadece İran’ın değil, adına Müslüman toplum denilen ve farklı ulus-devletler çatısı altında yaşayan tüm Müslümanların tepkisini çektiği de, bir o kadar doğrudur.

Bu noktada, bir ulus-devlet olarak İran’ın varlığının, Batı ve Batı sisteminin Ortadoğu’daki birincil temsilcisi hükmündeki İsrail için tehdit olması, örneğin adına, Müslüman dünya diyebileceğimiz coğrafyalardan yükselen tepkilerden farklılık arz ediyor.

Müslüman dünyadan yükselen tepkisellik konusunu, birkaç cümle ile açıklamak mümkün. 

Örneğin, Güneydoğu Asya’daki geniş Malay dünyasının temsilcisi konumundaki birer ulus-devlet olarak Endonezya ve Malezya, İsrail ile doğrudan ikili ilişkiler içerisinde olmamakla İsrail’i jeo-politik arenalarından savuşturabilirlerken, bu siyasal tutum aktif değil, pasif bir tepki ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Oysa, -yukarıda dikkat çektiğim üzere, bir ulus-devlet olarak ve de bu devletin ontolojik varlığını, İsrail gibi bir güce karşı yapılaşma olarak ortaya koyması İran’ı, Batı sistemi nezdinde farklı bir şekilde konumlandırılmasına neden oluyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, İran, İsrail’e karşı sahip olduğu ulus-devlet nosyonu içerisinde kollektif bir güç oluşturmasıyla tehdit oluşumunda öne çıkıyor.

Üçüncü neden

Avrupa’dan İran’a yönelik eleştirileri, ABD’de olduğu gibi salt İsrail faktörüyle eşleştirmek mümkün gözükmüyor.

Avrupa, tüm benzerliğine rağmen, ABD’den siyasal temeller noktasında ayrışmasıyla dikkat çekiyor.

Bununla söylemek istediğim, tüm yaşanan travmalara rağmen, Avrupa’nın bir şekilde Batı’nın vicdanı rolünü oynamaya devam etmesidir.

Bu rolde belirleyici olan insan hakları başta olmak üzere temel haklar noktasında İran’da ortaya çıkan zaafiyete yönelik eleştirileri geliyor.

Bu durum, özellikle son dönemde İran’daki gösteriler çerçevesinde yaşanan tepkilerde kendini gayet net bir şekilde ortaya koymuş durumda.

İran ve ötekiler 

Bir ulus devlet olarak İran’ın, siyasal rejim olarak benimsediği İslam Cumhuriyeti olgusuna rağmen, İran’ın azımsanmayacak süredir karşı karşıya kaldığı tehdit ile halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletler ile ilişkileri de, en az bu ülkeye yönelik tehditler kadar anlaşılmayı gerektiriyor.

Nihayetinde, İran’ın, Batı sistemi nezdinde bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmasında, Filistin konusunda sergilediği siyasal ve militarist yapılaşması, ilgili ulus-devletlerden -en azından- açık bir destek bulmasına neden olmuyor.

Bu durumu nasıl anlamak gerekiyor?

İran’ın yanı başındaki diyebileceğimiz Ortadoğu’daki başta Körfez Ülkeleri olmak üzere neredeyse, tüm Arap ülkeleri karşısında yapayalnız kalması, modern ulus-devlet süreçlerinde yaşanan siyasal ve ekonomik çekişmelerin bir ürünü olarak anlamak yanlış olacaktır.

Aksine, bugün Batı sistemi karşısında hedef haline gelen İran’ın yalnızlığa terk edilmesinde, kendi bölgesinde yani, Ortadoğu’da yaşananların kayda değer bir rolü bulunuyor.

Bu anlamda, İran’ın siyasal ontolojisi ile komşu ülkeler yani, Arap ülkelerin siyasal ontolojileri arasında çatışmacı bir evrenin varlığının, günün reel politik durumuyla örtüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda dikkat çektiğim hususlar, bir ulus-devlet olarak İran’ın veya siyasal rejim olarak İslam Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya kaldığı zorluklara tekabül ediyor.

İran’da yaşanacak olası bir değişimin tıpkı, 1979’da yaşanan değişimin ardında olduğu gibi, İslam dünyasında bir dizi gelişmelerin ortaya çıkmasına yol açacağını söylemek mümkün.

Bunu söylerken, İran’ın siyasal ontolojisiyle ‘ötekiler’in siyasal ontolojileri arasındaki farkı göz ardı ediyor değilim.

Ancak, tarihsel olarak bir Müslüman toplumda yaşanan değişimlerin şu veya bu şekilde ötekisinde karşılık bulduğundan hareket edersek, İran’da yaşanacak herhangi bir değişimin ‘ötekiler’ üzerindeki yansımalarını durup beklemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-dinamigi-uzerine-bazi-gorusler-some-ideas-on-iran-dynamics/

Müslüman eğitimcilerin ‘eleştirel düşünce’ söylemi / The discourse of ‘critical thinking’ of Muslim educators

Mehmet Özay                                                                                                                             01.02.2026

Kimliklerinde, ‘Müslüman’ sıfatını taşıyan eğitimcilerin, eğitim ve bilimsel faaliyetlerde, ‘eleştirel düşünce’ (critical thinking) kavramı üzerine olumlu vurgularına zaman zaman sıklıkla rastlanır.

“Eğitimde ve bilimsel faaliyetlerde, ‘eleştirel düşünce’yi pratiğe geçirmeliyiz, geliştirmeliyiz” vs. söylemi ile Müslüman toplumlarda eğitim ve eğitimin her kademesi, özellikle de, yüksek öğretimde ve de bilimsel faaliyetlerde ne yapılması gerektiğine dair bir vurgudur bu.

Bu yaklaşıma yapılan sıklık, özellikle, ilgili Müslüman toplumların eğitim kurumsallaşmalarına yönelik olarak dışardan ve içerden gelen eleştirilerin boyutu ve yoğunluğuna göre azalır veya artar.

Dışardan ve içerden ile kastım...

Dışardan yani, Müslüman olmayan çevrelerin eleştirel tutumlarıdır. İçerden yani, Müslüman toplumun kendi içerisinde gelen eleştirel yaklaşımlardır.

Birinci durum bir yana, ikinci durum bize Müslüman toplumlarda eğitimin ve bilimsel faaliyetlerin nasıl olması konusunda birbirinden ayrışan tutum ve yaklaşımların var olduğunu ortaya koyuyor.

Bunun yanı sıra, söz konusu bu yaklaşım, aynı zamanda içinde Müslümanlar kadar, Müslüman olmayan veya Müslüman olup seküler yönelimlere sahip geniş toplum kesimlerine verilen bir mesajdır, aynı zamanda.

Bir diğer mesaj ise...

Batı’da modernleşmenin, doğal ve doğrudan bir nedeni ve sonucu olarak gelişen düşünce ve pratik yapılaşmasının, Müslüman toplumlarda -çeşitli iç ve dış nedenlerle- ilgili modernleşme süreçlerinde gayet geri kalmasından neşet eden zaafiyetin artık aşıldığına yönelik gizli/açık bir atıf söz konusudur.

Samimiyetsizlik

Temelde, ‘eleştiri’nin ve ‘düşünce’nin birleştirilmiş hâli yani, birleşik kelime olarak karşımıza çıkan ‘eleştirel düşünce’nin, Müslümanların yönetimindeki eğitim kurumlarında ve bilimsel faaliyetlerinde de var olduğu konusu, inandırıcı ve iknaya yönelik bir çaba olarak zuhur ederken, aynı zamanda bu yaklaşımı ortaya koyma iddiasındaki kişilerin ve kurumların samimiliği, sahihliği ve ciddiyeti konusunda önemli handikaplar ve çelişkilerin var olduğuna tanık oluruz.

Özellikle, ‘kelli felli’ diyebileceğimiz -ya da öyle oldukları varsayılan- ‘hocaların’, eğitim ve bilimsel çalışmalar bağlamındaki söylemlerinde yer alan ‘eleştirel düşünce’ ile neyi kast ettikleri konusundaki belirsizlik ve hatta şüphe, bu kişilerin ve grupların söylem ve eylem süreçlerinde var olan derin yarıkla kendini ortaya koyuyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse ortada, ‘teori’ ve ‘pratik’ alanlarının birbirinden gayet uzaklaştığı bir durumla karşı karşıyayız.

Bizde de var(dı!)

‘Eleştirel düşünce’nin temelde, Batı Avrupa’da aydınlanma ve modernleşme ile birlikte gündeme gelen ve temelde, insan tekinin kendisini, toplumu, doğayı, evreni algılama yöntemlerinde temel bir yaklaşım olarak belirlenen bir tutum olduğu hatırlandığında, Müslüman toplumların bünyelerinde yer alan, -en azından, bazı hocaların ve kurumların, ‘eleştirel düşünce’ vurgusuna yönelik söylem ve yaklaşımlarının-, savunmacı (defensive) ve aşağılık kompleksi (inferiority complex) refleksi olduğu hissini ve görüşünü, güçlü bir şekilde yansıttığını söyleyebiliriz.

Öte yandan bu durum, Batı eğitim sistemi, politikaları, felsefesi karşısında, Müslüman eğitimci ve bilim çevrelerinin, kendilerini konumlandırma veya yeniden konumlandırma gereğinden kaynaklanmaktadır.

Bu hocalar ve kurumlar, bunun böyle olduğunun bilincinde olmalılar ki, ‘eleştirel düşünce’ söylem ve vurgularına paralel olarak dönüp, ‘eleştirel düşünce’nin Batı’dan önce, Müslüman toplumlarda var olduğunu ifadeye çalışırlar.

Bu ikinci tutumun, bir tür özgüven oluşturma ve tabiri caizze, özgüven pompalama bağlamında tezahür ettiği ileri sürülebilir.

Ve herhangi bir ön yargı gütmeden, yukarıda dile getirilen ‘eleştirel düşünce’nin, bizde de olduğu yönündeki yaklaşıma hak vermemek mümkün değil.

Ancak, zamanla ortaya konulan söylem ve pratik ayrışmasının veya yukarıda dile getirdiğim üzere, söylem ve pratik yarığının genişlemesi, söz konusu söylemi dile getiren çevrelerin bu söylemlerinde samimiyetsiz oldukların gönderme yapıyor.

İki temel durum

Burada iki temel durumdan bahsetmek mümkün...

Bunlardan  ilki, Batı’da veya Batı modernleşmesinde olan biteni ve özellikle de, sadece felsefe alanında değil, bilgi üretiminin neredeyse, her safhasında kabul edilen ve genel geçer bir konsensuse tabi olan ‘eleştirel düşünce’ kavramı ve olgusunun anlaşılmadığıyla ya da hakkıyla anlaşılmadığıyla ilgilidir.

İkincisi, ‘eleştirel düşünce’ kavramını söylemlerinde dile getiren ilgili hocaların, eğitimcilerin vs. bu kavramın neye tekabül ettiğini bilmekle birlikte, kasıtlı ve bilinçli olarak bu kavramın pratiğe geçirilmemesi konusundaki gayet monopolist ve diktacı bir tutumu sergilemeleridir.

Bu nokta, pratikte karşımıza, ilgili hocaların ve eğitimcilerin kendi bilim alanlarında ürettikleri görüşleri eleştiriye açmama konusundaki tutum ve davranışları gelmektedir.

Ya da bunun ötesinde, daha bütüncül yapısal sorun olarak, eğitim olgusuyla doğrudan ilintili tüm süreçlere dair teorik ve pratik yaklaşımlara kendilerini kapatmalarıdır. 

Öyle ki, bu süreçlerin eleştirel düşünceye yol açmaması, ilgili hocaların ve eğitimcilerin beden dillerinden başlayarak, yönetiminde yer aldıkları kurumların idari yapılaşmasından, müfredata, ders kitaplarından, ders işleniş teori ve meodolojilerine, araştırma süreçlerinin yapılaştırılması ve yönetimine, akademi dışı memurin kadrosunun oluşturulmasından ve yönetiminden, öğrenci alımı ve öğrenci tezlerinin yönetimine değin, eğitim süreçlerinin pek çok alanında sergiledikleri kısırlıklarıyla kendini ortaya koyuyor.

İnanç temellilik

Bunun ötesinde, bu yaklaşımla verilmek istenen temel mesaj, ‘eleştirel düşünce’ olgusunun, Müslüman toplumların inanç temelleriyle doğrudan ilişkililiğidir...

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, İslam’ın bir din olarak ve bu dini, insan toplumlarına tanıtan vasıta olarak, vahyi temellerin ürünü olan Kur’an-ı Kerim’in ve bu vahyi mesaja doğrudan muhatap olan Hz. Peygamber’in, Müslüman toplumlarda bizatihi ‘eleştirel düşünce’nin ortaya çıkmasını sağladığı yönündedir.

Bu yaklaşıma -bunun zıddı iddialara rağmen- temelde, itiraz edilebilecek bir durum bulunmuyor.

Örneğin, burada hatırlanmasında yarar gördüğüm bir husus, yukarıda ne söylenmek istediğini anlamamızı kolaylaştırabilir.

Naquib al Attas, Malay -Malezya değil!- toplumlarının, İslamlaşma ile birlikte ‘rasyonelleştikleri’ yönündeki yaklaşımı dikkat çekici bir öneme sahiptir. Kanımca, salt bu olgudan hareketle bir yazı yazmakta yarar var...

Sosyolojik zaafiyet

Yukarıdaki hususa dönecek olursam...

Burada göz ardı edilen gayet temel bir husus var ki, o da şudur.

Öncelikle, din ile toplum ilişkisinde ve ardından, Müslüman toplum ile öteki toplumlararası ilişkilerdeki sosyolojik yapılaşmanın, ciddi anlamda göz ardı edilmiş olduğu gerçeğidir.

Dini, dini mesajı, dini mesaja muhatap olan toplumları ve nihayetinde, bu mesajı kabul edip ilgili toplumun, ‘Müslüman’ sıfatıyla anılmasına yol açan sürecin ve ilâ nihaye Müslüman toplumların kendi iç devinimleri ile yine, bu Müslüman toplumların diğer yani, Müslüman olmayan toplumlarla devam eden tüm toplumsal süreçlerin dinamik yapısının, kayda değer ölçüde paranteze alınmışlığı ile karşılaşıyoruz.

Evet, bu durumda, yukarıdaki tartışmada geldiğimiz bu noktada, ‘sorun nedir?’ diye bir soru yönelttiğimizde, hiç kuşku yok ki, tarihsel süreçleri tek tek ve detaylı bir şekilde ele almamız gerekiyor.

Elbette, bu kısa yazıda, bunu ortaya koyacak değilim.

Ancak, bu yazıda ne demek istediğimi biraz daha netleştirme adına, bu soruyu yöneltmek gerektiği kanaatindeyim.

Bununla kastım, Müslüman toplumlarda -diyelim ki, 8. yüzyıldan itibaren gelişme kaydetmeye başlayan ve öncesinde, her nev’inden İslami bilimler ve ardından, bünyesine edebiyat, tarih, coğrafya, mimari ile nihayetinde, pozitif olarak tanımlanan, doğayı, doğal olgular ve süreçlerle ilgili çalışmaların yapıldığı bilim alanlarında faaliyetlerin varlığıdır.

Sadede gelecek olursam...

Müslüman toplumların erken dönemlerinde, adına bilimsel denilen faaliyetlerin başlatılması, geliştirilmesi ve sürdürülmesinde Müslüman toplum bireylerinin, düşünürlerinin, bilim adamlarının dışarıyla ilişkiye kapalı bir tutum ve davranış içerisinde olmadıklarıdır.

Nihayetinde, insan toplumlarının kendinde ve hatta -doğal olarak-, önceki vahyi süreçlerin eseri ve sonucu olarak, bu yazının odağında yer alan ‘eleştirel düşünce’ yaklaşımını anlama, uygulama konusunda şu veya bu şekilde bir çaba içerisinde olduklarını söylemek gerekiyor.

Müslüman toplumların uzun denilebilecek tarihsel süreçlerinin ardından, ‘yüksek modernlik’ sürecine konu olan bugünün Müslüman toplumlarındaki, her bağlamı ile eğitim ve bilimsel faaliyetler süreçlerinin içinde debelenip durduğu açmazdan kurtulmak için tutunulmak istenen ‘eleştirel düşünce’ olgusunun neye tekabül ettiğini netleştirmek için, tarihsel süreçte biraz geriye doğru uzanıp, inceleme ve araştırma yapmak gerekiyor...

Müslüman toplumların eğitim ve bilimsel çalışmalarında ‘eleştirel düşünce’ vardı. Ancak, belirli sebepler nedeniyle, kayda değer gerileme yaşandığının ve/ya ortadan kalktığının ciddi olarak tanımlanması ve belirlenmesi gerekiyor.

Şayet bu yaklaşımda hem fikir isek, bu durumun, Müslüman toplumların eğitim ve bilimsel çalışmaları gerçekliğinde, gayet derin bir tarihsel yarıkla karşı karşıya olduğumuzu bize hatırlattığını söylemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-egitimcilerin-elestirel-dusunce-soylemi-the-discourse-of-critical-thinking-of-muslim-educators/

29 Ocak 2026 Perşembe

Ahmet Adam’ı anmak: Basın tarihi ve akademik nitelik / Commemoration of Ahmet Adam, history of press and academic merit

Mehmet Özay                                                                                                                             29.01.2026

Bir tarihçi olarak bilinen ve 4 Ekim 2025 tarihinde vefat eden, Ahmet Adam’ı anma programı gerçekleştirildi...

Kendisiyle tanışmam, 2023 yılında bir araştırmam vesilesiyle olmuştu. İlerlemiş yaşına rağmen, evine davet etme nezaketini göstermiş ve keyifli bir sohbet yapmıştık.

Bunun ardından, yaklaşık bir yıl ay sonra, eş ve dostlarıyla evinde tertip ettiği bir toplantıya davet etmişti.

İlk görüşmemde, yaklaşık iki saat süren mülâkat, Sumatra’da yayınlanan bir gazete ile ilgili araştırmam için önem taşıyordu. Sadece ilgili gazeteyi, yayıncısını değil, dönemi ve bölgeyi anlama adına da bu görüşme oldukça önemliydi...

Görüşme süreci, onun bir akademisyen olarak onun, meseleleri ele alışı noktasında da fikir sahibi olmama olanak tanımıştı.

İkinci görüşme, aynı jenerasyona mensup akademisyen, yazar, yayıncı niteliklere haiz bir grubu içeriyordu.

Ve bu toplantı açıkçası, “bir tür veda toplantısı” görünümündeydi...

Öyle ki, Ahmet Adam, bunu açıkça ifade etmiş ve bu toplantının, benzerlerinin sonuncusu olduğuna işaret etmişti.

Veda

İlerleyen yaşı, kovid 19 sürecinden hasıl olan rahatsızlığının devamı onu, bir tür ümitsizliğe sevk ettiğini gözlemlemiştim.

O dönem, hâlâ yazı çalışmalarına devam etse de, hafızasının güçlü olmadığına işare ederek, kaleme almakta olduğu çalışmasının yavaş ilerlediğini söylüyordu.

Bu ortama rağmen, kalabalığın dağılmaya başladığı bir sırada, kendisiyle ayak üstü, yine sohbet etmek imkânı bulmuştum.

Yaklaşık yarım saat kadar, çeşitli konularda kendisine yönelttiğim sorulara açık ve net cevaplar veriyordu.

Keyifli bir sohbet olduğunu hatırlıyorum... Eşi, Aysha Hanım’ın, “Bitir artık, yoruldu... ” ifadesini taşıyan beden diliyle karşılaşmamla sohbeti sonlandırmak zorunda kalmıştım...

Her ne kadar, zaman zaman mesajla hâl ve hatırını sorsam da, kendisiyle bir daha yüz yüze görüşme fırsatım olmadı...

Vefat haberini, yine kendisine böylesi bir mesaj göndermemin ardından, kızının yazdığı mesajla sağlık durumunun iyi olmadığı haberini almıştım.

Ve bundan kısa bir süre sonra da vefat etti.

Oryantalist hocalar

Malezya’da bağımsızlık öncesinde Melaka’da dünyaya gelen (1941) ve ardından, çocukluk ve erken gençlik yıllarında önemli siyasal dönüşümlerin yaşandığı dönemi tecrübe eden bir isimdi Ahmet Adam.

Sırasıyla önce Malay, ardından İngiliz okulu ve nihayet Eğitim Enstitüsü’nde öğrenimini devam ettirdi.

Malezya Milli Üniversitesi’nde (UKM) başladığı akademisyenliğinin ilk yıllarında, aynı jenerasyonun ‘şanslı’ kabul edilebilecek kesimleri gibi o da, bursla İngiltere’de yüksek öğrenim görme imkânı buldu.

Çalışmalarında dile getirdiği üzere ‘oryantalist’ sınıfına giren İngiliz ve Avustralyalı hocaların danışmanlığında tez çalışmasını tamamladı. Bu bağlamda, özellikle, çalışmalarında, John Bastin, John Bastin, Clive Kessler, Harold Crouch, Benedict Anderson, isimlerini zikreder.

Ahmet Adam’ın, söz konusu bu oryantalistlere dair görüşlerini okurken, Prof. Naquib el-Attas’ın benzer görüşü aklıma geldi...

Batı düşüncesini kıyasıya eleştiren bir isim olarak bilinen Naquib Hoca, bilimsel çalışmaların hakkını verircesine, kendisinin önemli oryantalistlerle çalıştığını ve bir anlamda, onların ürünü olduğunu gizli/açık ifade eder.

Benzer bir hususu, Ahmet Adam’da da sezinlediğimi söylemek yanlış olmayacaktır.

Basın tarihi

Yerel gazeteler veya Malayca yayınlanan gazeteler, bölgenin 19. yüzyıl ortalarından Pasifik Savaşı’nın gerçekleştiği yıllara kadar olan yaklaşık yüz yıllık zaman diliminde, neredeyse tüm bölgede olan biteni anlama konusunda birinci kaynak hükmündedir.

John Bastin’in ve de diğer hocaların, Ahmet Adam’ı yerel gazeteleri çalıştırmalarının ardında, böylesine önemli bir akademik ve entellektüel arka plân yer alır.

Bu noktada, Ahmet Adam’ın genel olarak, Takımadalar’da özellikle de, Sumatra’da yayınlanan gazetelerle ilgili “Yerel Basın ve Endonezya Bilincinin Doğuşu (1855-1913)” (The Vernacular Press and the Emergence of Indonesian Consciousness (1855-1913) başlığını taşıyan çalışmasının, bugün alanında klasik bir eser olarak anıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 Elbette, yerel gazetelerin yayını Endonezya bağımsızlığının ilân edildiği 1945 yılına kadar devam etti.

Ancak, akademi dünyasında ve araştırma evreninde genel geçer bir kural olarak çalışma alanını sınırlandırma nedeniyle Ahmet Adam bu tezini 1913 ile sınırlandırmış gözüküyor.

Ancak, basın alanındaki verilerin bolluğuna kuşku bulunmuyor...

Bu gazeteler, bölge kütüphanelerinde pek çok nüshaları eksik olmakla birlikte bulunurken, kapsamlı kolleksiyonlar Batı Avrupa kütüphanelerinde ‘korunuyor’.

Ahmet Adam da, tahmin ettiğim üzere, yine onun ilgili çalışmalarında dile getirdiği üzere, dönemin yerel gazetelerinin Batı Avrupa başkentleri kütüphanelerinde korunması, onun doktora çalışması sırasında kaynaklara erişimini kolaylaştırırken, ilerleyen yıllarda ilgili alanda diğer eserleriyle basın tarihi, entellektüel tarih gibi alanlara isimlerini yazdırdığını söyleyebilirim.

Eleştiri

Bugün yapılan etkinlikte yer alan ve kendisiyle otuz, kırk yıllık ahbablıkları, tanışıklıkları olan hocaları dinlerken karmaşık duygu ve düşüncelere kapıldım.

Bunun temel nedeni, Ahmet Adam’ın bir akademisyen ve entellektüel olarak ne denli önemli olduğuna ve bu öneminin çalışma alanına dair teorik, metodolojik derinliği ve disiplinine atıf yapılırken, konuşmanın yapıldığı kurum ile benzeri kurumlarda böylesine önemli teorik, metodolojik derinliği ve disiplini sağlayacak ortamların pek de, oluşturulamamış olması karşısında şaşırdığımı söylemeliyim.

Söz konusu hocaların herhalde sadece, etkinlikte yer alan Ahmet Adam’ın aile fertlerini veya dostlarını onere etme adına, bu tür söylemleri dile getirdiklerini söylemek yanlış olur.

Aksine, bu kişilerin bizatihi kendilerinin de akademisyen olmaları, görev aldıkları ilgili kurumlarda kayda değer görev ve yetkilere sahip bulunmaları onların niçin ve neden, Ahmed Adam’ın ortaya koyduğu teorik, metodolojik ve disiplinli yaklaşımı devam ettirecek bir yapıyı oluşturamadıklarını sorgulamayı gerektiriyor.

Ahmed Adam’ı, ‘bilimsel tarih’ tezini ortaya koyan, çalışmalarını bu tez etrafında örüntüleyen ve gündeme getirdiği sorulara cevap ararken otantik, birincil, güvenilir kaynaklara ulaşma gibi gayet sabır ve zaman isteyen süreci göze alan bir akademisyen olarak tanıtır ve övgüler yağdırırken, bunu sadece söylem düzeyinde bırakmak akademik ilgi, etik ve sorumlulukla ne denli örtüştüğünü sorgulamamıza neden oluyor...

Bu eleştiriyi yaparken, Ahmed Adam’ın kendi akademi disiplininde ne denli canhıraş bir şekilde eleştirel yaklaşım sergilediğinden güç alarak ifade etme gereği duyduğumu söylemeliyim.

Şayet Ahmet Adam, bizimle aynı ortamda olsaydı, ‘dostları’ olan ilgili hocaların görev yaptıkları kurumlarda niçin kendisinin ortaya koyduğu teorik, metodoloji ve disiplinli yaklaşımı temelli bir şekilde hayata geçir/e/mediklerine yönelik eleştirisini yüksek sesle dile getirirdi.

Bu vesile ile Ahmet Adam Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyor ve ilgili akademisyon dostları ve ilgili akademi kurumlarının, onun oluşturduğu rasyonel akademik tutum ve davranışları hayata geçirmelerini temenni ediyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ahmet-adami-anmak-basin-tarihi-ve-akademik-nitelik-commemoration-of-ahmet-adam-history-of-press-and-academic-merit/

Belirsizlikler çağı ve Batı’nın Çin’le yakınlaşması / The Age of Uncertainty and the West's Rapprochement with China

Mehmet Özay                                                                                                                             27.01.2026

ABD başkanı Donald Trump’ın küresel düzen olgusu üzerinde eksperimental olarak geliştirmekte olduğu yaklaşımın düzensizlikle birlikte anmak gerekiyor.

Başkan Trump’ın, ‘Önce Amerika’ sloganı ile ilgili ülkelerle ikili ilişkilerde ekonomi ilişkilerinde belirleyici olma iddiası bugün, küresel kurumlarda var olduğu ileri sürülen meşruiyetin sorgulandığı bir noktaya gelmiş durumda.

Batı’da görüş ayrılıkları

Bu durum, -kürenin diğer bölgeleri şimdilik bir yana-, Batı’da Atlanliğin iki yakası arasında görüş ayrılıklarının ötesinde, önemli bir kırılmanın yaşanmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Atlantiğin iki yakası arasındaki ilişkileri öne çıkartmamın nedeni ise gayet basit...

Bugüne kadar, özellikle de 2. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan küresel sistem ve bunun, Birleşmiş Milletler örneğinde olduğu gibi temel belirleyici kurumlarının varlığı ve yönetilirliğinde başat aktörün ABD ve AB oluşu, bugün yaşanmakta olan krizin -diğer ülkeler ve bölgeler bir yana-, bu iki güç arasında çatışmacı bir evrene doğru giden ilişkilerde aramak gerekiyor.

Arayış çabaları

Bu gelişmelerin ortasında ABD, Trump’ın deli dolu yaklaşımlarıyla, ABD-AB ilişkilerinde belirleyici olduğuna işaret ederken, AB pes etmeye yanaşmaması yeni arayışları gündeme getiriyor.

Bu yöndeki gelişmelerin en son ifadesi Finlandiya başbakanı’nın dün yani, Salı günü Pekin’e yaptığı ziyaret oluşturuyor.

Yukarıda dile getirdiğim yaklaşımdan hareketle, Finlandiya başbakanının bu ziyaretinin tekil ve izolasyonist bir ikili ilişkilere tekabül etmediğini ileri sürüyorum.

İngiltere başbakanının Çin başbakanının daveti üzerine Çin’e bugün yani, Çarşamba günü yapacağı resmi ziyaret oluşturuyor.

Temelde, başkan Trump’ın ilk başkanlık sürecinden yani, 2015’den itibaren küresel gelişmeler ve küresel kurumlar üzerinde önce çekingen ardından, ikinci başkanlık süreciyle birlikte, agresif olarak geliştirmeye çalıştığı süreç, AB’yi kurumsal olarak olduğu gibi AB üyesi ülkeleri tek tek Çin’e yakınlaştırdığına tanık oluyoruz.

Çin’le yakınlaşma

Bugün, -her ne kadar- İngiltere, AB üyesi bir ülke olmasa da, Avrupa’daki gelişmelerin ve de ABD-AB ve bu bağlamda, ABD-NATO  ilişkilerinin kaçınılmaz bir aktörü olarak yer alıyor.

Batı’da ilgili ülkelerin Çin’e yakınlaşma çabalarının sadece, Avrupa veya AB ile de sınırlı olmadığı geçenlerde Kanada başbakanı ve Fransa devlet başkanının, Çin’e yaptığı ziyaretle ortaya çıkmıştı.

Tam da bu noktada, “Pekin’e yapılan ziyaretlerin ortak noktası nedir?” sorusu gündeme getirilmeyi hak ediyor.

Küresel meşruiyet arayışı

AB ülkelerini ve de bugün, İngiltere’yi Çin’le yakınlaşmaya iten temel neden, Batı’nın oluşturduğu temel küresel kurumların işlerliğini ve meşruiyetini, Trump’ın politikaları ve tercihleriyle yitirmekte olduğuyla açıklamak mümkün.

Batı’da kurumsal kırılmaların yaşanmasıyla birlikte gözlerin Çin’e çevrilmesinin, temel bir dikotomi olduğunu da ileri sürmek gerekiyor.

Nihayetinde Batı’yı, Batılı kurumları ve Batı ülkelerinin öncülüğünde tesis ettirilen küresel kurumların meşruiyeti ve bu kurumların iddialarının önemli bir bölümünün, Çin’de mevcut devlet ideoloji ve pratiklerini yönelttiği eleştirileri unutmamak gerekiyor.

Örneğin, Çin’de yaşanan insan haklar ihlallerinden, ekonomik ilişkilere değin gayet temel alanlarda, Batılı değerlerle çelişen tüm politika ve uygulamalara rest çeken Avrupa’nın bugün, Çin’le yakınlaşma süreci temel bir pragmatizme işaret ediyor.

Bu noktada, İngiltere başbakanı Keir Starmer’in Pazartesi günü yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’nin en yakın ittifakı -yani, ABD’de karşısında Çin’le daha sıkı ilişkiler geliştirme niyetinde olup olmadığı?” yolundaki soruya, “iki ülke arasında tercih yapmak zorunda olmadığı” yönündeki cevabı, gayet açık bir şekilde kaçamak bir karşılık aslında...

Starmer, demecinin devamında, “Çin gibi ikinci büyük küresel gücün varlığı karşısında, kafamızı kuma gömmenin anlamı yok” şeklindeki ifadesi ise gayet açık ve net bir mesaj niteliğinde.

Bu durumda, içinde Avrupa ülkeleri ve Kanada’yı barındıran Batılı ülkelerin Çin’le ikili ilişkilere yönelmelerinde Trump politikalarına bir rest olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Batılı ülkelerin, ABD başkanı Trump’ın önce çekingen ve ardından agresif olarak küresel ilişkileri ve kurumları belirleme sürecinde karşı karşıya kaldıkları açmazın, yeni bir jeo-politik yapılaşmanın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Kuzey Amerika’da Kanada, Avrupa kıtasında AB ve ilgili ülkeler ile birliğin üyesi olmamakla birlikte, Batı’yı temsil anlamında gayet önemli bir ülkesi olan İngiltere’nin, Çin’le yakınlaşma çabalarını doğru değerlendirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/belirsizlikler-cagi-ve-batinin-cinle-yakinlasmasi-the-age-of-uncertainty-and-the-wests-rapprochement-with-china/