Mehmet Özay 04.10.2026
Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ABD’ye yaptığı ziyaretin yankıları sürüyor...
Bu ziyaret
bağlamında, Çin-ABD ilişkilerinde yeni bir sürecin başladığı ortadadır.
Önce Mayıs
ayında Donal Trump’ın Pekin ziyareti, ardından Eylül ayı sonunda Şi Cinping’in
Washington ziyareti iki ülke ikili ilişkilerinde yeniden yapılandırılması
yönünde bir ‘siyasi niyetin’ olduğunu ortaya koyuyor.
Anlama
Başkan Şi
Cinping’in 23-25 Eylül günlerinde, ABD başkenti Washington’a yaptığı üç günlük
ziyaret, özellikle son on yılda tedirci olarak gerginleşen iki ülke
ilişkilerinin adına, ‘ötekini anlama’ şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz bir
sürece getirmiş durumdadır.
Kimi
gözlemciler bu gelişmeyi, ABD’nin Çin karşısında teslimiyetçiliğine yorarak, bu
süreci küresel güç deviniminde ivmenin Çin’e doğru evrilmesi yönündeki
yaklaşımları, ABD yönetiminin gizli/açık onayladığı şeklinde sunuluyor.
Acaba durum
böyle mi?
Semboller
ve siyaset
ABD başkanı
Donald Trump’ın gayet nadir bir uygulama olarak bir yabancı devlet başkanının
havalimanında karşılamasının, sıradan bir nezaketin ötesinde iki likedir ve iki
ülkenin birbirine bakışında nelerin değişmekte olduğuna dair sembolik bir önemi
ortaya koyuyor.
Kaynaklar, bu
yönde bir talebin Şi Cinping tarafından geldiğini ve böylesi bir karşılamanın
“siyasal olarak” onun için oldukça önemli olduğuna dikkat çekiyor.
Bu
‘siyasal’dan kasıt ise, 26-29 Ekim günlerinde yapılacak olan, Komünist Partisi
5. Merkez Komite Toplantısı (Plenum)’dur.
Bir başka
ifadeyle söylemek gerekirse, Şi Cinping, küresel lider ABD’nin başkanı
tarafından, uçağından iner inmez karşılanmasının, Çin’de siyasal rejimin ve bu
rejimin sağlık derecesine etkisini hesapladığına işaret ediyor.
Ancak, buradan
hareketle, sadece Şi Cinping istediği için, Trump gibi bir liderin buna,
öylesine bir ‘evet’ diyerek kabul edeceğini düşünmek ise yanlıştır.
Temel nedeni,
Trump’ın sadece tekil bir siyasetçi olarak kendi yaklaşımını değil, bundan daha
da ötesi, siyasal yaşamı boyunca ortaya koymaya çalıştığı üzere, ‘Amerikalılık’
olgusuyla çelişen bir yönü olacaktır.
Başkan Trump,
velev ki, Şi Cinping’den gelen böylesi bir talebi kabul etmiş gözükse de, yine
tekrar ederek söylemek isterim ki, bunun ötesinde bir siyasal yaklaşımın
biçimlenmekte olduğuna dair gelişmenin bir açılımı olarak da görmek gerekir.
Bu noktada,
olağandışı bir diğer gelişme, dört ay aralıkla iki liderin ziyaretlerini
gerçekleştirmiş olmalarıdır...
Yani,
geçtiğimiz Mayıs ayında Donald Trump’ın Pekin ziyaretinin ardından, Eylül ayı
sonunda Şi Cinping Washington’a gelmiş bulunuyor.
Bir
benzerlik var mı?
Gözlemcilerin
iki ülke ilişkilerinde bugüne kadar görülmemiş olarak nitelendirdikleri bu
açılım, kanımca 1970’lerin başlarında ABD’nin, Çin’in kapılarını dünyaya açma
sürecine benzerliğiyle dikkat çekiyor.
Bununla
kastım, ABD-Çin küresel rekabetinde son otuz yılda Çin’in aldığı mesafe dudak
uçuklatırken, bu sürecin başlangıcının, ABD tarafından alınan kararla atılmış
olmasını unutmamak gerekiyor.
Bugün gelinen
süreçte, iki ülkenin rakip haline gelmiş, -veya en azından öyle gözüküyor
olmasını, iki ülke devlet başkanlarının son dört içerisinde karşılıklı resmi
ziyaretlerinin, küresel sistemin yeniden yapılandırılmasına matuf bir girişim
olarak değerlendirilmelidir.
Bu durum,
küresel güç etkileşiminde öne çıkan ve diğer bölgeleri ve ülkeleri, belirlilik
-hiç kuşku yok ki daha çok, belirsizliklerle karşı karşıya bırakan son on
yıllık gelişmelerin, yeni bir evreye doğru yönelmekte olduğunun işaretidir.
Akıllar
net mi?
Semboller
üzerinden yapılan bu değerlendirmenin öte yanında, reel bir anlaşma sürecinin
gündeme gelip gelmediği meselesinde akıllar pek net değil.
Bu durumu,
doğal kabul etmek gerekir.
Nihayetinde,
İkinci Dünya Savaşı’ndan veya Asya-Pasifik’deki bağlamıyla söyleyecek olursak,
Pasifik Savaşı’ndan bu yana, küresel sistemin tasarımcısı olan ABD’nin, son
otuz yılda küresel kalkınmanın motoru konumundaki Çin’le karşılaşmasının
doğurduğu gerilimin boyutu, hiç kuşku yok ki, önemine kuşku olmasa da, sadece
birkaç görüşme süreciyle ile hâl yoluna konulabilecek gibi değildir.
Bunun böyle
olmadığını, ABD Başkanı Trump, önce birinci başkanlık döneminde gizli/açık ve
ikinci başkanlık döneminin ilk gününden itibaren ise kasıtlı ve bilinçli olarak
sergilediği, diğer konular bir yana, gümrük tarifeleri konusundaki politikaları
ile ortaya koymaktadır.
Bugün gelinen
noktada, ABD ve Çin arasındaki gerilimin küresel sistemde gerilimleri ortadan
kaldırmaya yönelik bir sürece girebilmesi için, daha çok etkileşime ihtiyaç
olduğu bir gerçektir.
Bununla
birlikte, ABD ve Çin arasında temel meseleler henüz masa başında onaylanmayı
beklerken, karşılıklı güvensizlik olgusunun etkisine yapılan vurgu önemlidir.
Buna kuşku
yok...
Ancak,
yukarıda değindim, 1970’lerin başındaki gelişmeyi hatırlayacak olursak, Çin’in
kapılarını küresel gelişmelere açması sürecinde acaba, o dönem ABD ve Çin
yönetimleri arasında güven unsuru ne boyuttaydı?
Elbette, iki
dönemi birbirinden ayıran temel unsurlar var. Bunu, yadsımıyorum.
Ancak, “güven”
sorunuyla ilgili gelişmeleri her daim dikkate almamızı sağlayacak temel bir
duruşun olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Örneğin,
bunların başında, 1970’lerin ortalarından itibaren, ABD ve küresel kapitalizmin
gölgesinde küresel açılımını tedrici olarak ortaya koyan bir Çin vardı.
Yani, her
türünden dış sermayeye, yatırıma, know-how’a vb. muhtaç bir Çin vardı.
Bugün ise,
ABD’ye, açıktan açığa kafa tutmamakla birlikte, “küresel rekabetçi bir devlet
olarak varım” söylemini gündeme taşıyan bir Çin’le karşı karşıyayız.
Başta, Çin
resmi medyası olmak üzere, iki ülke ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı
gündeme getiriliyor.
Bu “stratejik
istikrar”ın konsolide edilmesi ve/ya buna bir başka sıfat eklenerek “inşacı” (constructive)
denilmek suretiyle ortaya yeni bir yol haritası konuluyor.
Anlaşılan o
ki, ortada herhangi kayda değer bir anlaşma maddeleri zinciri olmamasına
rağmen, en azından, sembolik açılımlar ve verilen demeçler iki ülke ikili
ilişkilerinin ‘çatışmaya yanaşmama’ yönünde bir yönelim sergilemekte olduğudur.




