26 Eylül 2026 Cumartesi

Saffet Bey ve Anthony Reid: Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin anlaşılması sorunu / Saffet Bey and Anthony Reid: The problem of understanding relations between the Malay world and the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                             26.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin başlangıcını oluşturan ve tarihi bir vak’a olarak bize aktarılan, “iki gemi” olgusuna dair Saffet Bey’in ve Anthony Reid’in makalelerini karşılaştırmaları olarak değerlendirmeye devam ediyorum.

Bir önceki yazıda, Saffet Bey’in konuyla ilgili kaleme aldığı ve iki makale halinde yayınladığı çalışmasına dair yaklaşımımı büyük ölçüde tamamlamıştım.[1]

Bu yazıda, Reid’in makalesinin özellikle, Saffet Bey’den alıntı yaptığı, gizli/açık referansta bulunduğu bölümler bağlamında genel bir değerlendirmede bulunacağım.

Varsayımlar gerçekliği(!)

Reid, bu noktada tespit edebildiğim kadarıyla makalesinde, on yedi varsayım cümlesi kullanıyor.

Bu durum, Reid’in, Saffet Bey’den alıntı yaptığı bölümlerin konuyla ilgili kesin bilgi vermediğini ortaya koyuyor.

Bunun yanı sıra, Reid, bu hususları kesin veriye dayandıracak bir girişimde de bulunmadığını gösteriyor.

Bununla birlikte, Reid, makalesinin sonunda önemli bazı açıklamalarda bulunuyor.

Öyle ki, ‘Ek’ bölümünde, Leiden’da yayınlanan Encyclopedia of Islam’ın I. Cildinde s. 743’deki ‘Atjeh’ maddesine ve Safffet Bey’in makalesinin ikinci bölümüne (678-683)  ‘değerlendirme’ yapıyor.

Burada, ilgili ‘Atjeh’ maddesinin yazımında bir tarih dönüştürme konusunda ‘hata yapıldığına’ dikkat çekiyor.

Ardından, Saffet Bey’in makalesini kendisinin “nasıl anladığına” dair bir açıklama yapıyor.

Buna göre, adını daha önce zikrettiğim Salih Özbaran ve dönemin önemli oryantalistlerinden olan Bernard Lewis’in söz konusu metnin çevrilmesindeki katkılarına değiniyor.

Ancak, bu iki ismin Saffet Bey’in iki makalesini tümüyle mi İngilizce’ye çevirdikleri yoksa, bu iki makalenin ana noktalarını ele alan bir özeti mi, Reid’le paylaştıklarını söylemek biraz güç.

Önemli değerlendirmeler

En azından, Reid, çalışmasının son üç sayfasında özet olarak konuyu değerlendiriyor.

Bu noktada, Saffet Bey’i, “deniz tarihçisi” olarak tanıtan Reid, Saffet Bey’in makalesinin “akademik bir bağlamda yazılmadığını” da eleştiri olarak ortaya koyuyor.[2]

Reid, Saffet Bey’in, “Açeli elçilenin İstanbul’da yabancı elçilere tahsis edilen bir yerde kaldığını” söylediğine değiniyor.[3]

Oysa, Saffet Bey, bir bilinmeze yani, Açeli elçilerin Sultan 2. Selim tarafından ‘bir tarihi şans’ üzere görülmeleri üzerine, İstanbul’da geçirdikleri birkaç yılda nasıl ve nerede yaşadıklarına açıklık getirmek adına, genel bir bilgiyi paylaşıyor o kadar.

O bilgi de, Osmanlı başkentine gelen yabancı elçilerin ki, özellikle de, Müslüman elçilerin, “Fatih yakınlarında ayrıca bir ‘Elçi Misafirhanesi’”nde kaldıkları yönündedir.

Bu durum, Açeli elçilerin Fatih yakınlarındaki elçi misafirhanesi’nde kaldıkları anlamına gelmiyor.

Kaldı ki, burada kalabilecek olan elçilerin Osmanlı bürokrasisinin ilgili kanallarınca tanınmış, kaydı tutulmuş ve hatta, saray ile irtibata geçilerek vezir, vezir-i azam veya dönemin sultanıyla görüşmeleri konusunda girişimler başlatılmış olsa gerek!

Ancak, bu süreçlere dair elimizde herhangi bir veri yok maalesef.

Kılıç, kalkan

Reid, Saffet Bey’in Katip Çelebi’nin ‘Cihannüma’ ve Ebu Bekir Dimişki’nin ‘Coğraf’ kitaplarına atıfla Açe’den çok az bahsettiklerine gönderme yapıyor. Bu da, Açelilerin “çok iyi savaşçı oldukları ve silah ve kılınç yapmayı Türklerden öğrendikleri”dir.[4]

Saffet Bey’in metnine baktığımızda bu alıntının tam ifadesi şöyle olduğu görülür: “... Açelilerin çenkçi olduklarını, top dökmeyi; kılıç, mızrak tutmayı bildiklerini bunları hep Türklerden öğrendikleri ...”[5]

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Açeliler, sadece silah ve kılınç yapmayı değil, “mızrağın nasıl tutulacağını” dahi Türklerden öğrenmiştir!

Saffet Bey, bu cümlelerinin devamında şunu da söylüyor: “... bundan on yıl, sonra miladın 1579 Hicri 986. yılında Menluyis(!) denilen bir Portekiz amiralinin on iki gemilik filosuyla bunları fena halde bozduğunu ve yüz gemi kadar kayıp ettiklerini söylüyor ...”[6]

Ancak, Reid, bu hususa değinip, Açelilerin Türklerden kılıç kalkan kulanmayı ne de top dökmeyi öğrenmelerinin denizci Portekizliler karşısında pek de işe yaramadığını söylemiyor.

Ayrıca, burada adı geçen Portekiz amirali, ‘Dom Luís de Ataíde’ olmalıdır.

Reid, Saffet Bey’in makalesinden son olarak, Açeli Raca’ya atıfla Açe’ye gelen iki gemi ile bir Türk elçisi ki adı Seyyid el-Kemal’e gönderme yapıyor.[7]

Mit, gerçeklik ve iki Türk tarihçisi

Bunun ardından, “iki Türk tarihçisinin Saffet Bey’in makalesinden hareketle konuyu yeniden gündeme getirdiklerini söylüyor. Bu tarihçiler İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve ikincisi İsmail Hakkı Danişmend.

Ancak, Reid, burada ilginç bir yorumda bulunarak Saffet Bey’in metninin diğer yazarlar, yani yukarıda zikredilen yazarlar için “tarihi gerçek” (become fact) olduğu hipotezini gündeme getiriyor.

Reid, şöyle özetliyor: Uzunçarşılı, çalışmasında sadece bir paragraf ile yer vererek, nihayetinde Sumatra’ya “iki gemi”nin gittiğini; Danişmend ise, Sultan 2. Selim’in name-i humayununda da zikredilen tüm filonun yani, topla 21 geminin Sumatra’ya gittiğini söylüyor” diyor.

Reid, Osmanlı tarihçilerinin içinde bulundukları durumu özetliyor bu kısa açıklamasıyla...

Aslında, bu yazı dizisinin başından bu yana ortaya koymaya çalıştığım husus tam da, bu ve bunun bizzat Anthony Reid tarafından tekrarlanmış olduğunu ileri sürüyorum.

Konuyla ilgilenen günümüz Türk yazarlarının, neyi nasıl anlattıklarına dair verileri bu yazı dizisinde gündeme getirmedim.

Sadece, Saffet Bey’in metnini inceleme konusu yaparak, “iki gemi” olgusunun nasıl olup da Güneydoğu Asya ve Açe tarihçisi unvanına sahip olan Anthony Reid tarafından bugüne kadar detaylı inceleme konusu yapılmadan, 1969 yılındaki makalesinde ortaya koyduğu şekliyde diğer çalışmalarına konuyu aksettirdiğidir.

Sebep

Reid’in, 1969 yılında yayınlanan makalesini, bir örnek çalışma olarak ele almamın temel sebebi, ortaya konulan söylemin bugüne kadar tartışılmamış olması ve Reid sonrası diğer ilgili sosyal bilimciler tarafından tekrara konu olmasıdır.

Bununla kastım, bölge tarihçisi olması hasebiyle Anthony Reid’in çalışmalarının, söylemlerinin birer ‘norm’ veya ‘gerçeklik’ olarak algılanarak diğer araştırmacı ve yazarlarca tekrarlanmış olmasıdır.

Buna dair, erken dönem örneklerden birini vereceğim.

Reid tarafından öne sürülen, Açe ile Osmanlılar arasında daha yakın ilişkiler bulunduğuna dair tez, araştırmaları sırasında Reid'e danışan bazı genç Avustralyalı araştırmacıların çalışmalarına da yansımıştır. Reid'in konuyla ilgili yaklaşımı, bu çalışmalarda da karşılığını bulmaktadır.

Örneğin, Açe'de sanat üzerine çalışan Barbara Leight, Açe'deki Osmanlı unsurlarına —her ne kadar kısaca olsa da— değinmiştir. Yine Leight, Osmanlı kaynaklarından veya diğer kaynaklardan doğrudan, özgün ve kesin veriler toplamaksızın, bizzat Reid'den ve onun —muhtemelen— ilk dönem makalelerinden öğrendiklerini tekrar etmektedir Leight,[8] Reid'den alıntı yaparak şöyle belirtir: "Türk askeri taktiklerinin, askeri mühendisliğin ve topçuluğun Açeliler tarafından kullanılmaya devam edilmesinde Türk etkisi varlığını sürdürmüştür".

Buna ek olarak, yine Reid'in bu konudaki anlatısına atıfta bulunarak şunları kaydeder: "Reid bize, kültürel açıdan Açe'nin Batı'daki Müslüman ülkelerle yakın temasını koruduğunu anlatır. Ayrıca Arapçanın öneminden ve bu dil ile yazı sistemine dair bilginin üst sınıflar arasında yaygın olduğundan bahseder. 17. yüzyılın başlarında Açe tarafından yazılan diplomatik mektupların birçoğunun —Lancaster ile Kraliçe Elizabeth'e gönderilen mektup da dahil olmak üzere— Arapça kaleme alındığı görülmektedir. Türkiye ile olan ilişki yüzyıllar boyunca önemli görülmüştür. 1873 gibi geç bir tarihte dahi Açeliler, Hollandalıları püskürtmek amacıyla Türk askeri desteği talep etmişlerdir".[9]

Bilimsellik ve gerçeklik

Girişte dile getirdiğim üzere Reid, makalesinde Saffet Bey’in çalışmasına atıf yaparken, kurduğu 17 varsayım cümlesine rağmen, ilerleyen dönemde bu varsayımları yadsıyacak veya doğrulayacak veriler ortaya koyup koymadığı incelenmeye değerdir.

Öyle ki, bu durum, böylesi bir konuyu ilk defa ele alan genç bir akademisyen için kabul edilebilir bir mazeret şeklinde sunulabilir.

Hele hele, Anthony Reid gibi Güneydoğu Asya tarihinde son elli yılda ismini önemle zikredilen bir tarihçi ise, genç yaşlarında bu girişimi hoş görülebilir.

Ancak, Reid, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkileri bağlamında ciddi denilebilecek ilk teşebbüsünün ardından, burada elde ettiği verileri daha sonraki çalışmalarında da kullanması tarihçilik adına ne kadar hoş görülebilir, tartışmaya açılmayı bekliyor.

 “İki gemi” olgusuna açıklık getirmek amacıyla, Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerini karşılaştırmalı olarak ele almaya çalıştığım yazıların bizi getirdiği nokta bu iki ismin, tarih biliminin sınırlılıkları ile subjektif-romantik yaklaşımı ortaya koymuş olmalarıdır.

Her ne kadar, Reid, yukarıda aktardığım üzere, Saffet Bey’in ve diğer iki Türk tarihçisinin yaklaşımlarına eleştirel bir yaklaşım sergiliyormuş yaklaşımı ortaya koysa da, bunda devamlılık göstermeyerek, sonraki diğer eserlerinde konuyu tekrar edenler arasında yer almıştır.

Bu durum, maalesef Osmanlı’nın “okyanus denizciliği” bağlamında çok yönlü olarak değerlendirilmesi gereken bir konu üstün körü ele alınarak etkileri bugüne kadar devam eden kanımca, yanlış bilgi ve yanlış yorumlamalara neden olmuştur.

Bu durum bize, tarih biliminin kronolojik gelişim üzerinden değerlendirilemeyeceği gibi, kaynak çeşitliliği ve kaynakların mantıksal bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Bunların ötesinde, Saffet Bey ve Reid’in çalışmalarında ortaya koydukları görüş darlığının, disiplinlerarası ve çoklu disiplinler yaklaşımını uygulamamış olmalarından kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-bey-ve-anthony-reid-malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinin-anlasilmasi-sorunu-saffet-bey-and-anthony-reid-the-problem-of-understanding-relations-between-the-malay-world-and-the-ottoman-stat/



[1] Saffet Bey’in peşpeşe yayınladığı iki makalesi şunlardır: Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi. (604-614); Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. (678-683).

[2] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, Journal of Southeast Asian History 10 (3), s. 412 (395-414).

[3] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 413.

[4] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 413.

[5] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 681.

[6] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 681.

[7] Anthony Reid. (1969). A.g.m., s. 414.

[8] Barbara Leight. (1983). Design Motifs in Aceh: Indian and Islamic Influences”, The Malay-Islamic World of Sumatra: Studies in Politics and Culture, (ed.: John Maxwell), Monash University, s. 5. (3-34).

[9]  Barbara Leight. (1983). A.g.m., s. 5. 

24 Eylül 2026 Perşembe

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerinin benzerliği (2) / The similarity between the views of Saffet Bey and Anthony Reid regarding relations between the Malay world and the Ottoman State (2)

Mehmet Özay                                                      24.09.2026

Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde sembolik önemine kuşku olmayan, “iki gemi” olgusuna dair yazı dizisine devam ediyorum.

Bir önceki yazıda, Saffet Bey’in makalesinde Rumiler gerçeğini ortaya koymuştum.

Rum/i

Bu makale üzerinden Osmanlı’nın Açe ile ilişkilerine dair, ilk önemli makaleye imza atmış olan Anthony Reid, her nasılsa Saffet Bey’e atıf yapmasına rağmen, ‘Rumi’ konusuna kendi makalesinde değinmiyor.

Sadece, ilk sayfada Malay kaynaklarında ele alınan ‘Rum’ olgusuna değindiği kısım ki, o da konuya giriş yapma anlamında önce Yunan/Roma, Bizans ve ardından, Osmanlı’ya miras kalan ‘Rum’ ya da kaynaklarda geçtiği haliyle söylemek gerekirse, ‘Raja Rum’ kavramına kısaca değinmekle sınırlandırıyor.

Bu noktada, Reid, özellikle Nureddin er-Raniri tarafından kaleme alınan Bustan’un Salatin başlıklı eserde, doğrudan Osmanlı’ya gönderme yapan bölümlere dikkat çekiyor.

Reid’in Saffet Bey’in dikkat çektiği Rumi olgusuna vurgu yapmaması onun, gizli/açık iki gemi olgusu ve Osmanlı askerleri varlığı gibi hususlarda Osmanlı Devleti’nin süreci yönettiğini düşündüğünü veya inandığını akla getiriyor.

Buradan, Saffet Bey’in ‘gemiler’ konusuna açıklık getireceğini düşündüğüm anlatısına geçiyorum.

21 gemi ve tehir

Sultan 2 Selim emriyle hazırlanan -irili ufaklı- toplam 21 parça geminin,[1] Yemen isyanı nedeniyle Sumatra’ya gidememesi konusunu, “... Tam kalacakları sırada, Yemen işi büyüdü. Gemilere çok iş çıktı. Ne yapsınlar, işi bir yıl sonraya bıraktılar. Filo bu yılı Mısır’dan Moha’ya, Aden’e asker taşımak Yemen denizi yolunu kesmek ile uğraştı... ” diyerek  ortaya koyuyor Saffet Bey.[2]

Ve ardından, yine 2. Selim’in Açe elçisi Hüseyin’e atıfla başlayan kısa metnine dikkat çekiyor: “... Yemen canibinde fitne zuhur edip, de’i ve ref’ileri ehem mühimmetten olmağın, vilayet-i Hinddiye irsal olunacak donanma-i humayun bu sene tehir olunmuştur... ”[3]

Yani, yukarıda zikredilen 21 parça geminin, Sumatra’ya gitmesi zikredilen tarihte yani, 1568 yılının hemen başlarında (5 Ocak 1568) mümkün olmuyor.

Gittiler, ama nasıl?

Bunun ardından, Saffet Bey, 2. Selim’e herhangi bir atıf yapmaksızın, gemilerin Sumatra’ya gittiğini imanın ötesinde bir yaklaşımla ortaya koyuyor: “... Şu halde seferin de ‘976’da (1569) olduğu görülüyor. Ve oraya vardığı biliniyorsa da işi ne kadara kadar götürebildikleri karanlıktır... ”[4]

2. Selim’e atıf yapmayan Saffet Bey, bir sonraki sayfada, “Raca ailesine mensup bir zatın ifadesi” alt başlığında bir sözlü anlatıya dayanarak, Osmanlı gemilerinin Sumatra’ya ulaştığını söylüyor.

İsmini vermediği, Açe’de siyasi elit veya yerel yöneticilerden biri olduğu anlaşılan ‘Raca’lardan birinin kim olduğunu bilmiyoruz.

İlginçtir, Anthony Reid her nasılsa bu anlatıdan hareketle, ilgili Açeli Raca’nın, İstanbul’da Saffet Bey’le görüşen bir kişi olduğunu dile getiriyor.

Hem de, “1911 yılı Ekim ayın”da diyerek tarih de veriyor.[5] Oysa Saffet Bey böyle bir tarih vermediği gibi, ilgili kişinin kendisiyle İstanbul’da buluştuğuna dair de bir şey söylemiyor.

Sözlü anlatı

Daha önceki yazılarda dikkat çektiğim bir isim vardı: Konsolos Erşad Bey.

Zaten, Saffet Bey de, ilerleyen sayfalarda “Yine, Erşad Bey efendinin gönderdiği kağıtlar arasında” diyerek ona atıfta bulunuyor. Dolayısıyla, yukarıda dikkat çekilen Açeli ‘Raca’ İstanbul’a gelen biri değil aksine, Batavya’da[6], Erşad Bey konsoloshane’de ziyaret eden kişidir.  

“Kağıtlar” ifadesini yabana atmamak gerekir...

Bu husus, bir tarihçi olduğu anlaşılan Saffet Bey’in böylesine önemli bir konuda dayanak noktasını sadece, “kağıtlar” ve belli belirsiz birkaç kişinin ifadelerine dayandırmış olması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Raca’nın anlatısında geçen, “... Açe’den giden heyetin reis-i halife Ma’dum isminde bir zat idi” ifadesine karşı Saffet Bey bir yorumda bulunmuyor. Ancak, Osmanlı kaynaklarında adı Hüseyin olarak geçen biri olduğuna daha önce değinmiştik...

Bunun yanı sıra, hem Saffet Bey, hem de ondan ilhamla makalesini kaleme alan Anthony Reid’in ortaya koydukları “iki gemi” olgusuna dair bulgunun temel ekseninde, Raca’nın anlatısında yer alan, “... Vaktiyle Sumatra Racası tarafından bir heyet-i mebusu gönderilip dersaadette zat-ı hazret-i hilafetpenahiden muavenet talep edilmiş ve bu müracaat üzerine buraya dersaadetten iki sefene-i Osmaniye gelmiş ve askeriden ve erbab-ı zanaattan birçok muallimin vasıl olmuştur... ”[7]

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Osmanlı’nın Sumatra’ya gönderdiği varsayılan “iki gemi” olgusunun temel dayanağı bu Raca’nın anlatısına dayanıyor.

Dayanak

Bununla birlikte, Saffet Bey’in, her nedense -bir dayanağı olmaksızın-, Osmanlı’nın hazırladığı gemilerin tamamının Yemen seferi sonrasında Sumatra’ya gittiği yönünde ciddi bir eğilimi var ve bunu, Raca’nın “iki gemi” söylemiyle bir anlamda karşılaştırarak ortaya koyuyor.

Bunu şu şekilde dile getiriyor: “... Lakin gemilerin sayısıyla ayrılıyorsa da, belki ikisi orada kalmış olabilir. Bununla beraber, o yıllardaki koca Portekiz filosunun yol uğrağından geçmek için iki geminin gidemeyeceği, bu kadar silah ve cephane ve adamı, öyle iki gemiyle göndermenin akıllı iş olmayacağı göz önüne alınırsa, yine bizim vesikalarda olduğu gibi o filo azdan aza yirmi tekneden aşağı değil idi... ”[8]

Saffet Bey’in, burada, Raca’nın aktardığı bilgiye yani, iki gemi olgusuna, bir şekilde eleştirel bir yaklaşım da sergilediği görülüyor.

Koskoca Hint Okyanusu’nu iki geminin hem de, Portekiz gibi bir tehdidin varlığı karşısında kat edemeyceği ve Sumatra’ya ulaşamayacağı gibi, gayet ‘mantıksal’ bir çıkarımı ortaya koyuyor.

Saffet Bey aslında bu yaklaşımıyla, daha önce yazdığım ve bir “uzman kişi”nin görüşü olarak dile getirdiğim denizcilik gerçeğiyle örtüşen bir yaklaşım sergiliyor.

Bir tekrar olsa da, şunu söylemekte yarar var...

Saffet Bey’in “bizim vesikalar” dediği veri, temelde hazırlanan filoyla ilgili. Yoksa, o filonun Sumatra’ya gitmesiyle ilgili değil...

İkinci referans

Saffet Bey’in ikinci referansı Abdülaziz adında bir Osmanlı vatandaşının Kuzey Sumatra’ya yaptığı seyahatte karşılaştığı olgulardır.

Bu zatın kim, neyin nesi, ne göreve atfen, neye binaen Kuzey Sumatra’ya gittiği, seyyah ise başka nereleri gezip gördüğüne dair elimizde veri yok. En azından Saffet Bey, bu hususlara açıklık getirmiyor.

Saffet Bey’in bu kişiden aktardığı ifadeler şöyle: “... 1898’de Açe’ye gitmiş idim. ‘Melaboh’ racası Teuku Süleyman ile görüştüm. Bu seferden söz geçmiş iken, ‘O toplardan kalan var mı?’ diye sordum. Birinin Sumatra’da hükümet konağında bulunduğunu haber verdi. Bir tanesini de Cava’da buldum. Açe’de bazı Türk mezarları, Türk yollu adamlar gördüm. Yazık ki, bunlar bir şey bilmiyorlardı. Yalnız Türk olduklarını söylüyorlardı. Başka bir şeye rastlamadım… ”

Burada bir iki detay var…

İlki, Sumatra’da hükümet konağı. Bununla, Banda Açe’deki valilik mi kastediliyor?

Nihayetinde seyyah Abdülaziz Açe’ye gittiğine göre Sumatra değil, Açe hükümet konağı olmalı. Ve o dönemde Açe hükümeti değil, Hollanda sömürge yönetimi olduğuna dair bir veri ortaya konmuyor.

Anthony Reid, bu bölüme atıfta bulunuyor. Ve ‘Melaboh’ yerine ‘Meureudu diyor’.

Reid, Saffet Bey’in metnini kendisi okumadığına göre, kendisine aktaran kişiden işittiği veya yazdığı kadarıyla bir çıkarımda bulunarak Batı Açe’deki Melaboh yerine, Kuzey Açe’deki Meureudu bölgesini zikrediyor kasıtlı olmayarak.[9]

Saffet Bey makalesini, şu cümlelerle bitiriyor: “… Bu sefer üzerine topluca bir şey söylenebilirse o da, bu seferi ettik. Gidenlerin çoğu orada kaldı. Bu güne kadar yerliler bunu unutmamışlardır. Makalemiz kısa ve dar olmakla beraber, tarihimizde karanlık kalan bu seferi oldukça aydınlatmağa yardımı olmuş sanırız… ”

Saffet Bey’in bir tarihçi veya sosyal bilimci olarak bu konuyu ne denli ciddi bir şekilde ele aldığı tartışması sadece, onun şahsıyla ilgili bir mesele değildir.

Bunun yanı sıra, bu çalışmayı Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde temel sayılabilecek bir makalesine konu edinen Anthony Reid’in benzer bir sürece eklemlenmiş olması da, gayet ilginç bir durumla karşı karşıya bulunduğumuza işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-saffet-bey-ve-anthony-reidin-goruslerinin-benzerligi-2-the-similarity-between-the-views-of-saffet-bey-and-anthony-reid-regarding-relations-between-t/



[1] “... Süveyş’de on beş ve sonradan dört daha katılarak on dokuz kadırga, gidecek eşya ve askeri taşımak üzere üç parga garube...” (Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 679. (678-683).

[2] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 680.

[3] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 680.

[4] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 681.

[5] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December, s. 413.

[6] Günümüzdeki Jakarta’dır.

[7] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 682.

[8] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.m., s. 683.

[9] Anthony Reid. (1969). A.g.m. s. 414.

21 Eylül 2026 Pazartesi

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Rumilerin varlığı (?) / The presence of Rumis in relations between the Malay world and the Ottoman State (?)

Mehmet Özay                                                                                                                             21.09.2026

Saffet Bey’in makalesinde Osmanlı Devleti’nin resmi yaklaşımını ortaya koyduğunu gösteren önemli verisi 2. Selim tarafından imzalanan ‘name’ ve bu belgenin, Mustafa Çavuş adında biri tarafından Sumatra’ya gönderilmiş olmasıdır.

Söz konusu name, tıpkı diğer yönetimlerde olduğu gibi saray bürokrasisine mensup birim tarafından yani, Osmanlı’da bu işle görevli olan ‘nişancı’ lakabını taşıyan üst düzey yetkilinin yazdığı ve ardından Sultan 2. Selim’in imzaladığı bir belgedir.

Bu belgenin, Açe Devleti üçüncü sultanı olan Alaaddin Riayat Syah el-Kahhar’ın -yukardaki metinde zikredildiği üzere ‘Hüseyin’ adında bir elçi vasıtasıyla gönderdiği mektuba cevap niteliğinde olduğu, bu metinde geçen örneğin “Seylan, Kalikut” gibi yer isimleri ile “yirmi dört bin cezire” - ki, gayet abartılı Adalar topluluğuna yapılan atıf olarak dikkat çekiyor- ve bunlardan “dördünden, Mekke-i Mükerreme’ye sefer eden tüccar ve hac gemilerinin” varlığı gibi ifadelerdir.

İlerleyen dönemlerdeki etkileşimleri hesaba katarak ve Hüseyin adının Malay topraklarında pek yaygın olmadığını da dikkate alarak, bu kişinin Açe sarayına yakın Arap asıllı bir kişi olduğunu söylemek mümkün.

Saffet Bey, mektubun ilerleyen bölümünde bir anlamda ana konudan ayrılarak, Portekizlilerin meşhur kaptanlarından Alfonso de Albuquerque hakkında bazı bilgiler aktarıyor.

Bu hususu, temelde Osmanlı ‘adalet’ duygusunun gündeme gelmesi olarak yorumlamak mümkün olduğu gibi, Osmanlı’nın ve de Hint Okyanusunu çevreleyen topraklardaki Müslüman toplumların o dönemki ‘baş düşmanı’ konumundaki Portekizlilerin, nasıl ve ne türden ‘sömürgecilik’ ve yayılmacılık süreçleri gerçekleştirdiklerine dair pek de, yaygın olmayan bir düşünceyi gündeme taşıyor.

Yalıların yaramazları

Bunun ardından, Saffet Bey, çeşitli vesilelerle dile getirdiğim ve Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki varlığının temelde karşılığı olan ve ‘Rumilere’ doğrudan atfı anlamına gelen bir görüşü gündeme taşıyor.

Doğu-Batı deniz ticaretinin aktarma organı olan İskendereyi limanı çevresinde gelişme gösteren ve Saffet Bey’in, “bizim yalıların yaramazları” olarak adlandırdığı bir grup denizcinin -yine ifadeden anlaşıldığına göre, Venedikliler başta olmak üzere Mısır Memlüklülerine de ekonomik anlamda zararı olan ‘korsanlıkla’ meşgul bu grupları, son Memlüklü hükümdarı Melik Eşref Kansu’nun bunlara “sermaye vererek... helâlinden kazanca” bağlaması olmuştur.

Söz konusu bu “bizim yalıların yaramazları”, Batı ve Güneybatı yani Karaman, Teke, Menteşe, Kaz Dağı sahillerinden gelen gruplar...

Saffet Bey bunları, “ateşli delikanlılar” sıfatıyla anarken, Kansu Guri’nin uygulamaya başlattığı politika neticesinde, “İskenderiye’ye üşüşmeğe başladılar”.[1]

Bu gruplar önce kendi başlarına hareket eden ve dönemin belki de, -dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, ‘yaygın ve rutin’ işlerinden olan korsanlıkla geçinen, zaman zaman ‘kiralik asker’ olarak parayı veren hükümdar adına savaşa katılan bu kitleler, Saffet Bey’in de dikkat çektiği üzere, “... Bunlara Araplar, Hindliler “Rumi” derler.[2]  

Aslında, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na ‘komşu’ olmasından ve de -öyle anlaşılıyor ki- Portekizlilerin de, Hint Okyanusu’nun Batısı’nda gözükmelerinden önce başlayan bir süreç olmasıyla dikkat çeken bir durum bu.

Saffet Bey, bu anlatıda ilginçtir, 2. Bayezid dönemi Osmanlı-Memlük ilişkilerinde, önemine kuşku olmayan donanma malzemeleri ve insan kaynakları aktarımı konusuna değinmiyor...

Kansu Guri’nin, söz konusu ‘Rumilerden’ sadece, Doğu Akdeniz’de İskenderiye civarında yararlanmadığı, bunları zamanla Portekizlilerin bölgele gelmesiyle, Hint Okyanusu Batısı’nda da aktif denizci unsurlar olarak görevlendirdiği anlaşılıyor.

Gücerat çağrısı ve Memlüklüler

Bu sürecin başlamasına sebep ise, Portekizlilerin Kızıldeniz limanlarını hedef almaları değil, Kuzeybatı Hindistan’da dönemin Gücerat devletinden gelen “yardım çağrılarına” kulak kabartmasındandır.

İfade şöyle: “... Gücerat Müslümanları Mısır devletinden Portekizlere karşı yardım dilediler. Ellerinden kurtarmaya yalvardılar. Kansu, işi daha büyütmek istedi. Gerek bunlara yardım, gerekse Hind’in sahibi olmak için Süveyş’de bir tersane kurarak tez elden, elli altmış teknelik bir filo yaptı. 917’de (1511) Rumilerden Selman Reis, Kürt Hüseyin kumandasıyla o yanlara gönderdi ...”[3]

 

Bu anlatıda gündeme gelmeyen ancak, Malay Takımadaları gerçekliğine vakıf olanlarca sorgulanmayı hak eden bir durum bulunuyor.

O da, başta Kuzey Sumatralılar olmak üzere, bölgedeki Müslüman devletlerin Memlüklülerle herhangi bir ticari ve siyasi ilişkilerinin olup olmadığıdır. Bu soru halen gündemde ve cevaplanmayı bekliyor.

Saffet Bey’in bu anlatıyı gündeme getirmesinin temel nedeni, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’nda ‘aktif’ denizciliğinin, Kansu Guri’nin vefatının ardından gelmesi nedeniyledir. Ve bununla, o döneme kadarki gelişmeleri kısaca aktarmış oluyor.

Tampon kurum: Rumi yapılaşması

Bizim açımızdan bu anlatının önemi, yukarıda değindiğim üzere, hem Memlüklüler hem de Osmanlıların Hint Okyanusu’nun batısındaki varlıklarının Rumilerin varlığıyla yakından ve doğrudan alâkalı oluşudur.

Bir başka ifadeyle, her ne kadar, Osmanlı Devleti, Hadım Süleyman Paşa, Seydi Ali Reis ve Piri Reis süreçlerinde görüldüğü üzere, üç temel denizcilik girişiminde bulunmuş olsa da, bunlar öncesinde ve sonrasında bölgede var olan yapılar Rumilerdir.

Bununla birlikte, Hadım Süleyman Paşa’nın başında bulunduğu filonun faaliyeti dışındakileri ‘donanma seferi’ olarak kabul etmemize mani gayet önemli veriler bulunmaktadır.

Bu durum, bize -Hindistan bağlamını konunun uzmanlarına bırakarak, Malay Takımadaları’nda Türk varlığı konusundaki yaklaşımın Osmanlı Devleti’nin bölgeye doğrudan nüfuzu ve etkisinden ziyade, Rumilerin varlığı ile açıklanmaya çok daha elverişli olduğudur.

Bu durum, -daha önce de dile getirdiğim üzere- Osmanlı arşivlerinde veya başka arşivlerde ilgili kaynaklar ortaya çıkana kadar geçerliliğini sürdürücektir.

“İki gemi”ye cevap (mı?)

Bu husus, özellikle, bu yazı dizisine konu olan “iki gemi” olgusunun -şayet gerçekleşmiş ise- aynı şekilde değerlendirmemize olanak tanımaktadır.

Saffet Bey, Rumilerle ilgili anlatısının alt zemininde tıpkı, Hadım Süleyman Paşa ile ilgili söylediklerine benzer şekilde, ‘güç’ konusunda yetkinliklerine karşın, organizasyon ve sürdürülebilir denizcilik süreçlerindeki eksiklikleri nedeniyle açıkça bir karşı çıkış sergiliyor.

Öyle ki, Osmanlı’nın 1517 süreciyle birlikte isteyerek veya istemeyerek girmek zorunda kaldığı Hint Okyanusu gerçekliği karşısında çokça gündemde olan bu Rumilerdir.

Saffet Bey bu durumu, “... Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır. Eğer bu serseri Rumilerin aralarına bir Hızır, Turgut, Aydın, Salih gibisi girse idi, daha çok ileri giderlerdi. Çünkü aralarda meydan daha geniş, iş becermek daha kolay idi ...” diyerek ortaya koyuyor.

Saffet Bey, Rumileri ‘serseri’ olarak tanımlaması önemli. Bu tasvir, onların kurulu bir düzenden ziyade, düzensiz, bir tür yasa dışı varlıklarına ve sürdürülemeyen yapılar sergilediklerine işaret ediyor.

Bununla birlikte, ‘otonom’ denizci unsurlar olarak kabul edilmesi gereken Rumilerin Yemen’deki varlıkları. Valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok önemli.

İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki bağlamındadır. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşmayladır. Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman devletler ve/ya Portekizlilerle ilişkiler noktasındadır.

Gücerat ve Sumatra ilişkisi dikkate alındığında denizci olan bu Rumilerin, ne gibi bir gelişmeye konu oldukları üzerinde durulmaya değerdir.

Gelişmelerin seyrine bakıldığında, Gücerat’la ilişkileri olan Kuzey Sumatra Malaylarının Rumileri ‘kiralik asker’ olarak davetleri veya Gücerat bölgesindeki Hintli Müslümanlarla yakın işbirliğiyle Kuzey Sumatra’ya yönelmeleri mantıksal bir durumdur.



[1] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m., s. 610.

[2] A.g.m., s. 610.

[3] A.g.m., s. 610.

19 Eylül 2026 Cumartesi

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerinin benzerliği / The similarity between the views of Saffet Bey and Anthony Reid regarding relations between the Malay world and the Ottoman Empire

Mehmet Özay                                                                                                                             19.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin başlangıç evresine dair, Osmanlı vechesinden yapılan atıfların ilki olmasıyla dikkat çeken ‘iki gemi’ olgusunu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde kaleme aldığım dört yazıyla gündeme taşıdım.

Reid ne demişti?

Konunun gündeme taşınmasında Anthony Reid’in 1969 yılında yayımlanan “Onaltıncı Yüzyıl’da Batı Endonezya’ya Türk Tesiri” (Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia)[1] başlıklı eseriyle önemli bir başlangıç yaptığını söylemiştim.

Reid’in bu çalışmasında söylem, teknik yaklaşım, kaynaklar ve yorumlar noktasında okuyucuları yanlışa veya Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine yanlış anlamaya ve yorumlamaya sevk edebilecek unsurlar olduğuna, -kısmen de olsa, çalışmasının başlığına gönderme yapmaktan başlayarak kısmen vurgu yapmıştım.

Bunun yanı sıra, Reid’in bir Osmanlıyı eksene alan bir tarihçi olmadığını, Osmanlı tarihine pek de yakın olmadığı gibi Osmanlı kaynaklarına doğrudan erişiminin mümkün olmadığına değinmiştim.

Buna ilâve olarak, Reid’in bu çalışmasını temellendirdiği Saffet Bey’in, 1911-1912 yılında iki makalesini de gündeme taşımıştım.[2]

Reid’in, Saffet Bey’in bu makalesini okumasının mümkün olmadığını -ki, zaten bunu kendisi de makalesinde dile getiriyor-, bu makalenin ilgili bölümlerini, kendisiyle aynı dönemde Londra’da bulunan veya doktorası sonrası kendisiyle görüştüğü anlaşılan Salih Özbaran Hoca’nın yardımıyla edindiği ortadadır.

Saffet Bey ne demişti?

Reid’in çalışmasına eleştirel bir yaklaşımla ele almanın, aynı zamanda bizi Saffet Bey’in makalesine yönlendirmesinin doğal olduğunu bu süreçte bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.

Saffet Bey’in, yaşadığı dönemin ne denli donanımlı tarihçileri veya sosyal bilimcileri arasında yer aldığını belki, daha geniş bir araştırma sonunda ortaya koymak mümkün olabilecektir.

Ancak, Saffet Bey’in, yukarıda dile getirdiğim makalesini yayınlamasının hususi bir tarihçilik ilgisinden öte, belki de daha çok, tesadüfe matuf bir yayın olduğunu ansıtan bir durum olduğunu ileri sürüyorum.

Konsoloshane belgesi

Bu noktada şunu söylemekte yarar var ki, Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Kuzey Sumatra’ya, ne tür bir maddi imkânla ve donanımla oraya gittiğine dair temel verisinin, dönemin Batavya konsoloslarından Erşad Bey’den bizzat edindiği tabiri caizse, bazı yarım yamalak metinler ile sözlü bazı anlatılara dayanıyor.

‘Yarım yamalak’ dediğim husus, Erşad Bey’in Batavya’dan getirip kendisiyle paylaştığı ve Osmanlı’nın Kuzey Sumatra’da Açe’deki varlığına gönderme yapan Christiaan Snouck Hurgronje’nin kaleme aldığı meşhur ‘Açeliler’ (The Acehnese) adlı eserin birkaç sayfasıdır.

Buna ilâve olarak,  konsoloshane’de Erşad Bey’i ziyaret eden ve dönemin sürgündeki Açe sultanına yakın olduğu izlenimi veren bir zatla yaptığı sohbetten edindiği sözlü notlardır.

Bu iddiamızı destekleyecek bir diğer husus, bizzat Saffet Bey’in ilgili tarihi gelişmelerle ilgili yaklaşımıdır.

Hadım’ın yaptıkları ve yapamadıkları

Saffet Bey, 1538 yılındaki Diu Seferi’nin kaptanı Hadım Süleyman Paşa’nın, bazı çevrelerce kahramanca gösterilmesine tam da karşıt bir söylemle ortaya çıkarak, “... yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkese göstermiş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır” dedikten sonra, sırayı yakınmaya getiriyor ve diyor ki: “... İşte buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan ola idi, güzel başlanacak olan bir büyük işin sonu pek parlak pek kazançlı olacaktı ...”[3]

Saffet Bey, bu yaklaşımıyla temelde bu sefer sürecinde Portekizlilere karşı başarılı olunmadığı gibi, Aden, Yemen ve Batı Hindistan gibi bölgelerdeki Müslüman hükümdarlıklarıyla ilişkilerin kurulamamasına da neden olduğuna gizli açık dikkat çekiyor.

Aslında, Saffet Bey, tabiri yanlış kullanıyor gibi...

Nihayetinde, Mısır Kapudanı gibi önemli bir mevkide olan kişiden ‘tam bir adamlık’ değil, yetkin bir devlet adamı ve stratejisti olması beklenir. Ya da daha naif bir yaklaşım sergileyerek söylememiz gerekirse, o dönem Osmanlı ifadelerinde “adam olmanın” yetkin devlet adamı ve stratejisti olmaya tekabül edecek bir boyutu içeriyordur.  

Hadım Süleyman Paşa’yı konu olan kısa bir yazıda dile getirdiği üzere, Paşa 80 yaşına merdiven dayamış ve dört kişinin yardımıyla yerinden kalkıp yürüyebilen bir kişi olmasıyla fiziki yetersizliği kadar, öyle görülüyor ki, mantıksal karar verme süreçlerinde de zaafiyeti olan bir yönetici görünümünde.

İlk filo hangisi?

Yukardaki alıntıda yer alan “ilk Osmanlı filosu” ifadesi bize ilk deniz seferinin 1538’e tarihlendiği gösterirken, bu yaklaşımı yine Saffet Bey veya benzeri kişilerin dönemin tarihi araştırmalarına yönelik ilgisi, ilgisizliği, kaynakların derli toplu olup olmaması gibi bir dizi nedene bağlı olarak anlamlandırmak mümkün.

Öyle ki, Saffet Bey’in ulaş/a/madığı al-Jawaib gazetesinin ve aynı dönemde yayın yapan Basiret gazetesinin 1873 yılındaki nüshalarında geçtiği üzere, Açelilerin dile getirdikleri ‘Sinan Paşa dönemindeki iki gemi top vs. gibi erken dönem desteğine’ dair gelişmeden habersizlik ortaya çıkıyor.

Tarihçilik zor iş!

Bu sürecin ardından, Portekizlilerin Arap Denizi ve Batı Hindistan arasındaki bölgedeki etkinliklerine dikkat çekerek, “... Bunlar bir aralık Kamaran Adası’nı ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-ı Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta, 948’de (1541) Cidde’yi vurup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliriz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor işdir ...” diyor.[4] 

Son cümle, -tarihçi olarak kabul edecek olursak- Saffet Paşa gibi son dönem Osmanlı tarihini kaleme alan tarihçi veya entellektüellerin, mevcut kaynakların toplanması konusunda gayet zorluklarla karşılaştıklarını ifade etmektedir.

Bu durum, Osmanlı devletinde kayıt, yazım işlerinin ve bunların toparlanması ve korunmasının ne denli ihmal edildiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, diğer bazı çalışmalarda da dile getirdiğim üzere, Osmanlı’da coğrafi ve siyasi bilincin ciddi sorunlara konu olduğunu kanıtlıyor.

Belki bu noktada, Saffet Bey’i hoş görmekte mümkün...

Öte yandan, Reid’in, Saffet Bey’in makalesinden çıkarımla, Osmanlı’yı Hint Okyanusu’nda güçlü bir denizci varlık olarak tanıtma çabasının en azından, Saffet Bey özelinde gündeme getirdiği referanslar açısından sorunlu olduğuna kuşku yok.

Bunu dile getirirken, Reid’in Portekiz kaynaklarını kullanan başta Charles Ralph Boxer olmak üzere diğer bazı yazarların görüşlerini de kullandığını unutuyor değilim.

Osmanlı Devleti’nin gerçekte Sumatra’ya ne tür bir ilgisi olduğu hususu, tarihçilik olgusu bağlamında, Sultan 2. Selim’e atfedilen birkaç ‘humayûn nâme’ye sığdırılamayacak kadar geniş bir alanı içeriyor.

Saffet Bey’in makalesinde dile getirdiği ve önceki dört yazıya devam mahiyetinde yukarıda atıflarla devam ettiğim açıklamalar bize gerçekte, söz konusu Sumatra seferinin başlangıç, süreç ve sonucu konusunda derinlikli çalışmalara ne denli ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Öyle ki, Sumatra seferinin yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa hangi şartlarda yapıldığı ve ne tür sonuçlar elde edildiği gibi sorular ciddi olarak değerlendirilmeyi bekliyor.

Bu konuyu işlemeye devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-saffet-bey-ve-anthony-reidin-goruslerinin-benzerligi-the-similarity-between-the-views-of-saffet-bey-and-anthony-reid-regarding-relations-between-the-m/



[1] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December. 395-414.

[2] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. 678-683;

[3] Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 612. (604-614).

[4] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m, s. 612.