6 Mayıs 2026 Çarşamba

Endonezya-Türkiye ilişkilerine dair bir yazıya dair analiz / An analysis of an article on Indonesia-Türkiye relations

Mehmet Özay                                                                                                                             06.05.2026

Bugünlerde bir kitap çalışmasına bölüm katkısı için belge toplarken içinde Selçuk Esenbel Hoca’nın  kısa, ancak gayet anlamlı olduğunu düşündüğüm iki makalesine ulaştım.[1]

Söz konusu iki makale, Ekim ve Kasım aylarında olmak üzere 2013 yılında kaleme alınmış...

Bu kısa makalelerin yazılma nedenini, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 2011’de Jakarta’ya yaptığı resmi ziyaret oluşturuyor.

Her ne kadar, ziyaretten iki yılı aşkın bir süre sonra kaleme alınmış olsa da, Türkiye’den bir akademisyenin bölgeyle ilgili kısa da olsa bir yazı kaleme almış olması takdire şayandır.

Bunun yanı sıra, birbiriyle farklılaşmalarıyla dikkat çeken çağdaş dönem gelişmeleri ile tarihsel boyutu birbirine eklemlemenin de, gayet cesurane bir çaba olduğunu ifade etmeliyim.

Hoca’nın bu makalelerinin, kendi gözlemleri ile, öyle anlaşılıyor ki, birkaç mülâkat süreciyle desteklenenerek yazıldığını ortaya koyuyor.

Mülâkatlara konu olan kişilerin, o dönemin Endonezya-Türkiye ilişkilerine yakinen vakıf kişiler olduğu gözden kaçmıyor. Hoca’nın titiz bir akademisyen olduğundan mütevellit, böylesine bir konuya vakıf kişilerle görüşme yapması doğal ve gayet anlamlıdır.

Bunun yanı sıra, Endonezya-Türkiye ilişkilerine dair doğrudan gözlemleri, bazı görüşmelerden mütevellit bazı intibaları olan, dönemin bazı aktörlerini görmüş ve konuşmuş biri olarak, Esenbel Hoca’nın çalışmalarına kısaca katkı yapabileceğimi düşünüyorum.

Bu katkının eleştirel boyutta olmasının, bir araştırmacı ve akademisyen olarak en çok Esenbel Hoca’nın ilgisini çekeceğine kuşku duymuyorum.

Esenbel Hoca’nın bir yazar olarak makalesini yapılandırırken ortaya konulan argümanlara dayanaklar hususunda, -en azından bazı bölümlerinde- gerçek/çi/lik, otantiklik sorununa sahip olduğunu söylemek gerekiyor.

Sempati

Dikkat çekmek istediğim makale, Esenbel Hoca’nın 4 Kasım 2013 tarihli ikinci makalesi, iki ülke arasındaki ‘sempati’ye vurguyla başlıyor. İki ülkenin ‘Müslüman çoğunluğu sahip oluşu’ ve ‘uzun bir geleneği paylaşmaları’na rağmen, söz konusu sempatinin ivme kaybettiğine değiniyor Hoca.

Bu hususa açıklık getirmek gerekirse, öncelikle -nihayetinde kronolojik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncelik olarak ortaya çıkıyor, Cumhuriyet dönemi dış siyasetinden öte, ülke kurucu zihniyetinin ‘siyasal epistemolojisiyle’ açıklanması gereken bir husus.

Öte yandan, Endonezya ‘ilk bağımsızlığını’ 1945’de kazanmasına rağmen, 1923-1945 yılları arasında Takımadalar bölgesinde yayın yapan gazetelerin, Türkiye’deki gelişmeleri bir şekilde izlemeye yönelik ilgi ve alâkalarına karşılık, aynı dönemde, diyelim ki, dönemin Türk medyasının Endonezya’da 1920’ler, 30’lar, 40’lardaki bağımsızlık mücadelesine, çeşitli siyasal ve dini kurumsal yapılaşmalara, sömürge dönemi kapitalizminin gelişim ve yayılma boyutlarına, Japonların bölgeye dair ilgi  ve alâkaları gibi pek çok konu ve alana rağmen, ne tür ilgi gösterdikleri tartışmalıdır.

Hoca’nın makalesine girişindeki ‘sempati’ olgusu, bizim iki ülke veya iki toplum arasında var olan siyasal -ve de toplumsal- söylemin çokça bilgiden ziyade, ‘duygusal’ bağlama karşılık gelip gelmediğini tartışabiliriz.

‘Yeni dönem’

İlk paragrafın sonunda, Sayın Gül’ün Jakarta ziyaretinde sarf ettiği bir cümleye yer veriliyor: “Endonezya ile yeni bir dönem başlıyor.” Aslında, bu ifadeye ilerleyen yıllarda da tanık olunacaktır. Örneğin, 5 Haziran 2019 tarihinde dönemin dışişleri bakanı Mevcut Çavuşoğlu’nun ilan ettiği ‘Yeniden Asya’ (Asia Anew) açılımı bunun resmi bir göstergesidir.

Benzer şekilde, aradan geçen altı yıl sonra, bu sefer Endonezya devlet başkanı Subianto Prabowo iki ülke arasında ilişkilerinin başlamasının 75. yıldönümü vesilesiyle, 2025 yılı Nisan ayında Ankara ziyaretinde “ifadesiyle”, bir kez daha yenilenme vurgusunu öne çıkarmıştır.[2]

Tüm bu ‘yeni’ vurgusuyla öne çıkartılan Endonezya-Türkiye ilişkilerinde -en azından-, bahsi geçen üç alanın neye tekabül ettiği ise üzerinde dikkatle durulmayı hak ediyor. Ancak, bunları bu yazı yerine, daha farklı çalışmalarda ele almak daha doğru olacaktır.

Uzun tarih, anlam ve içerik

İkinci paragrafta, uzun tarihe geçmişe vurgu yapılarak Türklerin, Takımadalar’a ‘yabancı olmadıkları’na dikkat çekiliyor.

Zikredilen dönemin Portekizlilerin, Hint Okyanusu seferlerinin erken dönemine tekabül eden 16. yüzyıl başları olması, Osmanlı Devleti sınırlarındaki çok farklı etnik yapılar ile özellikle, Arab Yarımadası’nın sahil şerisinde, Hint Okyanusu’na yakın bölgelerdeki Arap toplumun denizcilik bilgi ve tecrübesi bize ‘Türkler’den ziyade veya Türklerin yanı sıra başta Araplar olmak üzere farklı grupların Osmanlı adına Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermiş olabileceklerini hatırlatıyor.

Tabii, Müslüman olmakla Türk olmak arasındaki ‘teo-sosyolojik’ boyutu dikkate alacak olursak yukarıdaki söylemde bir yanlışlık olmadığı görülür. Ancak, Esenbel Hoca, bu hususa açıklık getirmiyor...

İlerleyen bölümde, Hoca, alana dair ilgisi olanlarca yakinen bilinen hususları özellikle de, Sumatra kaynakları üzerinden bir izahla dört kez Açe’ye gönderme yapıyor. Ve 1538 yılı göndermesiyle bu erken dönemden bahsedilirken, “Osmanlı Devleti ile Açe Sultanlığı arasında uzun dönemli askeri işbirliğinin başlangıcı” ifadesinin tarihsel dayanaklarını bulmak güç.

İkinci dönemi, 1547’de “karşılıklı elçi gönderme” ile gündeme taşıyan Esenbel Hoca’nın bu verileri nereden sağladığı hususunda bir atıf yok.

16. yüzyılda, eldeki verilere dayalı olarak ‘somut’ gelişmesinin 1560’lı yıllara rast gelişine dair bir açıklama bulunmuyor. Ardından, Hoca, iki devlet arasında, 16. yüzyıl sonrasında yaşanan ‘duraklama’nın nedeni olarak, örneğin, 17. yüzyıl ortasında Yemen’de siyasal ve teritoryal hakimiyetin yitirilişi ile bölge limanlarında etkinliğin yitirilmesiyle ilişkilendiriyor. 

Aktif ilişkisizliğe rağmen, “Türk etkisinin Sumatra’da ve bir ölçüde Takımadalar’da devam ettiği” ifadesini gayet temkinli karşılamak gerekir.

Küreselleşen dinamikler

Bu görece uzun dönemin ardından, 19. yüzyıl sömürge küreselleşmesi karşısında ‘siyasi korumacılık’ olgusuyla Açe’nin yanı sıra, Riau da gündeme geliyor. Esenbel Hoca, Cambi’yi yazmamış...

Bu Malay devletlerinin veya bir bölümü o dönem bağımsızlık olan bir bölümü gizli/açık Hollanda sömürgeciliğini ‘kabul etmiş!’ devletlerin Osmanlı ile siyasal ilişki kurma nedenlerinin başında ‘din faktörü’nün belirleyiciliğini burada hatırlatmakta yarar var.

Üstüne üstlük, bu ‘dini sorumluluğu’ Osmanlı’ya hatırlatanın Malay siyasal yapıları olduğunu da açıkça dile getirmek gerekir.

Ancak, sürecin salt bu bağlamda devam etmediği de bölge çalışmalarını yakından takip etmeye çalışanlar için sürpriz değil.

Örneğin, İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar hatta İtalyanlar başvuru mercii olarak görülerek söz konusu Malay siyasal yapılarından elçilerin ve mektupların gönderildiği ‘güçler’ olarak karşımıza çıkıyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ortada ‘lineer’ bir ilişki yapılaşması bulunmuyor. Aksine, çok dinamik, aktörleri her dönem değişebilen, yeni arayış ve çözümlerin sürdüğü bir yüzyıl 19. yüzyıl tüm Malay siyasal yapıları için...

Konsolos meselesine gelince... Hadrami ailelerin -en azından- bir bölümünün Osmanlı tabiiyyetine kabul edilme, erkek çocuklarını Osmanlı topraklarında okutma, sömürge yönetiminden şikayetlere dair taleplerle gelişme gösteren ilişki boyutunun ardından “al-Junayd” ailesinden birinin 1864’de konsül olarak atanmasına ardından Batavya’da, yani bugünkü Cakarta’da ikinci teşebbüsün 1883’de ortaya konulmasının birer kurumsal uygulama olarak varlığı ile bu kurumların işlevleri ve bütünlüklerinin ayrı ayrı ele alınması gerekiyor.

Yaklaşık bir yıl sonra vefat eden “al-Junayd”in yerine, kardeşinin atanma talebine İngilizler mani oluyor...

Esenbel Hoca da, Hollanda sömürge yönetiminin ilgili konsolosluğun çalışma süreçlerine müdahalesine bir şekilde değinmiş...

Hoca’nın kısa yazısının takriben ilk sayfasını bu hususlar teşkil ediyor. İkinci bölümde, Cumhuriyet dönemi ve Endonezya bağımsızlığı sonrası ve bu yüzyılın başından, bu yana olan bazı süreçlere değiniliyor. Bunlara dair, burada bir yorumda bulunmayacağım...

İki ülke ilişkilerine dair tarihle bağlantılı göndermelerin sadece, Esenbel Hoca tarafından yapılmadığını da biliyoruz.

Örneğin, iki ülkenin dışişleri sitelerini ve bazı ilgili resmi toplantılarda veya yarı-resmi sohbetlerde tarihe vurgu ile bugünü birbirine ilişkilendirme çabalarına tanık oluyoruz.

Bununla birlikte, bu yaklaşımın akademik anlamda ne denli doğru bir metodoloji olduğu sorgulanmayı hak ediyor.

Elbette, tıpkı benzerleri gibi alanın dışından bölgeyle ilgili gelişmeleri yazanlar ve konuşanlarda rastladığımız bu genelleme karşısında bu kişilerin ve de Esenbel Hoca’nın Sumatra kaynaklarına ulaşıp, Osmanlı arşivlerine girip ne olup bittiğini yakinen anlama çabasında olmalarını da beklemiyoruz.

Bununla birlikte, iki temel hususun göz ardı edilmemesi gerekiyor. İlki, tarihte olan bitenlerin hakkıyla değerlendirilmesi için önemli teorik ve metodolojik süreçlerden istifade etmek gerekiyor. İkincisi, tarihsel gerçeklikler ile modern, çağdaş süreçlerin birbiriyle irtibatlandırılması meselesidir ki, uluslararası ilişkiler dinamiklerini uzun tarihsel geçmişe dayandırmanın anlamlı yolları olmakla birlikte, bugün olan biteni kendi bağlamına dayalı olarak çalışmak ve yorumlamak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-turkiye-iliskilerine-dair-bir-yaziya-dair-analiz-an-analysis-of-an-article-on-indonesia-turkiye-relations/



[1] https://mei.edu/publication/turkey-and-indonesia-historical-roots-contemporary-business-links/

[2] Bu ifade için bkz: Vermonte, Philips. (2025). “Two nations, one vision: Indonesia and Turkey’s growing partnership”, The Jakarta Post, Thursday, April 10.

 

3 Mayıs 2026 Pazar

Takaichi’nin Vietnam ziyareti ve Japonya-Vietnam ilişkileri / Takaichi’s visit to Vietnam and Japan-Vietnam Relations

Mehmet Özay                                                                                                                             03.05.2026

Japonya başbakanı Sanae Takaichi, 1-3 Mayıs günlerinde, Vietnam’a resmi ziyarette bulundu.

Vietnam başbakanı Le Minh Hung, yaptığı açıklamada, Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkesi olan Japonya ve Vietnam arasındaki ikili ilişkilerin önemine dikkat çekerken, görüşmelerin merkezinde çeşitli alanlarda yakın işbirliği vardı.

Japon başbakanı Takaichi ise, Vietnam Ulusal Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında önemli konulara değindi.

Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkesi olan Japonya ve Vietnam arasındaki ikili ilişkiler Hint-Pasifik bölgesi için önem arz ediyor. Özellikle enerji, yatırım, ticaret ve uzay alanlarındaki yatırım ve işbirlikleri dikkat çekiyor.  

Taraflar arası görüşmeler sonrasında, altı sektörde yeni anlaşmalar imzalanırken, Hint-Pasifik bölgesi ve küresel enerji sorunu gelişmeleri ele alındı.

İki ülke arasında imzaya konu olan işbirliği alanları arasında uzay teknolojisi, iletişim ve haberleşme, sulama, doğal felâketlere hazırlık alt yapısı, iklim değişikliği, düşük karbon üretimi bulunuyor.

Söz konusu ziyaret, bazı açılardan ele alınmayı hak ediyor...

Kalkınmacı Vietnam

Bunların başında, Doğu Asya siyasi gelişmeleri, ASEAN ilişkileri ve son küresel gelişmelerin bu ziyaretle doğrudan ilintili olduğunu söylemek mümkün.

İki ülke resmi ilişkilerinin başladığı 1973’dan bu yana, hem Doğu Asya, hem de Güneydoğu Asya’da önemli değişiklikler meydana geldi.

Vietnam’ın, önce Fransa ve ardından, kuzey-güney savaşı nedeniyle Amerika’nın bölgede sürdürdüğü tarihi savaşın ardından, vietnam’la ikili ilişkiler kuran Japonya’nın bu ülkenin ekonomik modernleşmesinde mesafe kat etmesindeki rolü tartışılmaz boyutta...

Yakın işbirliği

Takaichi, resmi ziyareti vesilesiyle dün, Vietnam Ulusal Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, Vietnam-Japonya Kapsamlı Stratejik İşbirliği çerçevesinde önemli mesajlar verdi.

Bu mesajların başında, Vietnam’ın ortaya koyduğu ekonomik modernleşmeye vurguydu...

Takaichi, Japon teknolojisinin katkısıyla Vietnam’ın bugün küresel pazarı besleyen ürünlerin merkezi haline gelmesini, bu ülkenin ekonomik gelişimindeki başarısı olarak değerlendirdi.

Uzay çalışmaları, iki ülke işbirliği sonucu Vietnam’ın geldiği noktayı göstermesi açısından önemli...

İki ülke arasındaki son yirmi yılda bu alandaki yakın işbirliğinin sonucu olarak, geçtiğimiz Mart ayında açılışı yapılan “Vietnam Uzay Merkezi”, Japonya Ulusal Kalkınma Desteği (ODA) ile yakın işbirliğinin bir ürünü...

Bu çerçevede, iki ülke arasındaki kapsamlı stratejik işbirliği çerçevesinde ODA’nın yardım yaptığı ülkeler arasında Vietnam ilk sırada yer alıyor. 2025 yılında, ODA’nın Vietnam’a mali desteği 600 milyon Dolar’ın üzerinde gerçekleşti.

Söz konusu stratejik işbirliğinin doğrudan yansımasını diğer alanlarda da görmek mümkün örneğin. Vietnam, Japonya’nın dış yatırımlarında 153 ülke arasında 78,9 milyar Dolar’la üçüncü, ticari ilişkiler de ise dördüncü sırada bulunuyor.

Geçen yıl iki ülke ticaret hacmi 51,43 milyar Dolar’ı bulurken, yatırımlar, -300 yeni projeyle- 4 milyar Dolar’a yaklaştı. Yatırımların özellikle yarı iletken, digital dönüşüm, yeşil dönüşüm, yenilenebilir enerji ve uzay programı alanlarında yoğunlaştığı görülüyor.

Hint-Pasifik vurgusu

Başbakan Takaichi, Vietnam’ın ekonomik kalkınmasıyla ilgili gelişmelerin yanı sıra, bu ülkenin bir ASEAN üyesi olmasından hareketle, Japonya’nın sabık başbakanı Şinzo Abe tarafından gündeme getirilmiş olan Özgür ve Açık Hint-Pasifik (Free and Open Indo-Pacific-FOIP) vizyonuna hatırlatmada bulundu.

Ve bu çerçevede, ASEAN üye ülkelerinin, 2019 yılında bu vizyonla eşgüdümlü politikalar geliştirmeye yönelik kararını hatırlattı.

Geçtiğimiz Ekim ayında Malezya’nın dönem başkanlığı sürecinde ASEAN bu vizyona dair politikası olan ASEAN’ın Hint-Pasifik’e Bakışı (ASEAN Outlook on the Indo-Pacific-AOIP) ile Japonya’nın Hint-Pasifik vizyonu arasında eşgüdümün kurulması yönündeki ortak açıklamayı gönderme yaptı.

Enerji’ye çözüm

Küresel olarak yaşanan enerji sorunu da, ziyaret sırasında gündeme geldi...

Bu çerçevede, başkaban Takaichi’nin davetiyle geçtiğimiz 15 Nisan’da, ASEAN üye ülkeleri liderleriyle yapılan sanal toplantıda bölgenin karşı karşıya kaldığı enerji sorununu çözümü konusunda yeni politikalar belirleme yoluna gidildi.

“Asya’da Geniş Kapsamlı Enerji ve Kaynaklar Direnci Ortaklığı” (Partnership on Wide Energiy and Resoursce Resilience Asia-POWERR Asia) adı verilen bu girişim, Hürmüz Boğazı sorunundan neşet eden gelişmelere yönelik bir tedbir niteliği taşıyor.

Söz konusu işbirliğinin temel dayanak noktalarını ise, bölgesel çapta hizmet verecek olan petrol depolama tesisi inşası, gelişmiş enerji tasarrufu, Japon teknolojisi marifitetiyle bioyakıt, yeni nesil güneş enerjisi, nükleer enerji gibi alanlarda yeni enerji kaynaklarının oluşturulması ve geliştirilmesi hedefleniyor.

İki ayı aşkın süredir Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmelerden doğrudan etkilenen Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkelerinin bir yandan, petrol stoğu sorunun giderme hedeflenirken, aynı zamanda alternatif enerji çabalarıyla Ortadoğu’ya doğrudan bağımlılıktan kurtulma çaresi arandığı gözlemleniyor.

Filipinler’in petrol ihtiyacının yüzde 94’ünü, Vietnam’ın yüzde 81’ini Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan petrole bağımlı olması bölge ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları enerji krizinin örnekleri olarak dikkat çekiyor.

Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri Japonya ve Vietnam arasındaki yakın işbirliği, özellikle, ekonomik kalkınma Vietnam’ın kalkınma sürecinde kendini ortaya koyuyor. İkili ilişkilerde bugün gelinen noktada uzay teknolojisi, iklim değişikli ile mücadele ve enerji alanındaki yeni yatırım olanakları ile güncelleniyor.

İki ülke ilişkilerinin gelişmesinin, aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesi politikalarına da doğrudan etkisi olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/takaichinin-vietnam-ziyaretive-japonya-vietnam-iliskileri-takaichis-visit-to-vietnam-and-japan-vietnam-relations/

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Müslüman toplumlar moderniteyle karşılaşmalar / Muslim societies and their encounters with modernity

Mehmet Özay                                                                                                                             01.05.2026

Gündelik yaşamda kendi halindeki Müslümanların, temel itibarıyla -bilinçli veya bilinçsiz- gelenek üzerinden yapılandırmaya çalıştıkları yaşamlarına karşılık, adına ‘akademi’, ‘bilim dünyası’ denilen kurumlarda hayata bakışı, -geleneği yadsımamakla ya da geleneğin de içinde bir şekilde yer alacağı şekilde- ‘bilim’ nosyonu üzerinden değerlendirme çabası görülür.

Bu noktada, geleneğin, bilimi ne denli şekillendirdiği sorusu kadar, bilim’in, bilimsel faaliyetlerin gelenek üzerindeki etkisi de, bir o kadar incelenmeye değer sorulardır.

Aynı zamanda, geleneksel bilim ve modern bilim ayrımlarının da bir yandan, konuya açılım kazandırırken öte yandan, kafa karıştırıcı yönünün de olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Kafa karıştırıcılıktan kasıt, bizatihi adına ‘bilim’ denilen faaliyet alanının, neye tekabül ettiği konusunda ortaya çıktığına kuşku bulunmamaktadır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bu durumu, yazının temel konusu olarak aşağıda sunacağım ve Batı Avrupa’da gelişme gösteren ‘modern’ kavramı ile ilişkili görmek gerekir.

Bu yazıda, geleneksel ile Müslümanların bilim dünyasındaki çabalarını derinlemesine ele almak gibi bir gaye gütmüyorum...

Bununla birlikte, bu iki alanı örnek vermek suretiyle Müslüman toplumların, modernleşme ile ilgili tutumlarına ve yaklaşımlarına kısaca göz atacağım. Ve bunu, yeni yani, modern kavramının kullanımıyla sınırlandırarak ortaya koyacağım.

Yeni’ye dair

‘Modern’ kavramı, en temel ifadesiyle ‘yeni’ kelimesiyle karşılanırken, bu kavramın diğer türevlerinin yani, modernleşme ve modernite kavramlarının da, bir şekilde içinde güçlü bir şekilde -doğal olarak- ‘yenileşmeyi’ barındırdığı görülür.

Batı Avrupa’nın tarihsel tecrübesi, toplumsal yapıların, sistemlerin değişim hızı vb. olgular, bu coğrafya parçasının diğer coğrafyalardan farklılaşan bir süreçle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, Batı Avrupa tecrübesinin adına, ‘modern’ denilen döneminin adlandırılmasının hemen ortaya çıkmadığı da malumdur.

Aksine, bu adlandırmanın olabilmesi için, belirli bir zaman diliminin geçmesi ve ilgili bilim çevrelerinin ve düşünürlerinin, geçmişe yönelik değerlendirmelerinin bir ürünü ve olan biteni tanımlama çabalarının bir sonucu olarak gündeme gelmesi gerekiyordu.

Batı Avrupa, toplumsal kurumlar yani eğitim, ekonomi, siyaset, din, bilim, aile, ordu gibi alanlarda aşikâr/örtük, yavaş/hızlı süreçlerle değişim tecrübesi bu coğrafyayı, ‘modern’ olanla ilişkilendirmeye yol açmıştır.

Batı Avrupa’daki bu değişimin, eğitim, ekonomi, siyaset, din, bilim, aile, ordu gibi belli başlı kurumları farklı tarihsel ve sosyolojik süreçlerde ve farklı boyutlarda etkileyen değişim olgusuyla karşılaşma süreçlerinin, Müslüman toplumlar için hem, kendilerini hem de, ‘öteki’ni anlama konusunda ipuçları sağlayacağı düşünülmelidir.

Kalıcılık-değişim dikotomisi

Aslında, bir anlamda, Batı Avrupa’da ‘değişimin’ hızını aldığı dönemlere kadar olan süreci, diyelim ki, Doğu’da Müslüman toplumların ‘kalıcılık’ ile ‘değişim niyeti’ ve ‘değişim hızı’ gibi süreçlerine dair yaklaşımlarıyla benzerlik taşıdığını söylemek mümkün.

Bu anlamda, karşımıza çıkan “geleneksel toplumlar” kavramının, Doğu’daki ve Batı’daki toplumları bir anlamda, topyekun bir şekilde içine almasını, bunun bir karşılığı olarak görmek mümkündür.

Yukarıda dikkat çekmiştim...

Batı’da yaşanan değişiminin adını koyma süreci, temelde bu sürecin başlamasıyla koşut gitmemiştir.

Aksine, aradan belli bir sürecin geçmesi ve geçen bu süreyi değerlendirmeye tabi tutma arzusundaki çevrelerin, ortaya çıkan ‘tanım’ sorununu aşmaya yönelik veya buna karşılık gelen bir boyutu vardır.

Bu noktada, Müslüman toplumların, ‘yeni’ olgusunu nasıl algıladıkları ve anlamlandıkları hususu bizi hem, kendi içinde Müslüman toplumların ve bu toplumların ürettiği düşünceyi hem de, ‘öteki’ özellikle de, Batı Avrupa toplumlarıyla etkileşimini incelemeye sevk eder.

Genel itibarıyla, geleneksel toplumların değişim olgusu ve pratiğiyle irtibatının, göz ardı edilmeyecek bir yönü olduğunu söylemekte fayda var.

Belki de bu noktada, ‘modern’den önce, ‘geleneğin’ neye tekabül ettiğinin anlaşılması çabasının bir anlamda, diyelim ki, Müslüman toplumların ‘değişim’ olgusunu yaşam pratiklerinde ve düşüncelerinde nereye koyduklarını anlama çabamızı kolaylaştıracağı düşünülebilir.

Bununla birlikte, benzer bir sürecin Batı Avrupa’nın, adına modern denilen değişim süreçlerinde farklı toplumsal ve düşünce çevreleri tarafından gündeme getirilmediği ve bu anlamda, kayda değer pratik ve düşünce çatışmalarının yaşanmadığı söylenemez.

Zaten, bu nedenledir ki, yaşanan çatışmaların, yaşam pratikleri ve düşünce evrelerinin ortaya çıkışı nihayetinde, geriye dönüp bakıldığında arkada bırakılanın ‘eski’, ulaşılan durumun, pratiğin, düşüncenin de ‘yeni’ yani, ‘modern’ olarak adlandırılmasına neden olmuştur.

Yeni’nin yeniliği

Tarihsel bağlamda, Müslüman toplumların kendi iç yaşam ve düşünce dünyalarında, ‘yeni’ veya bu ‘yeni’ye tekabül edecek kavram veya kavramlar kullanıp kullanmadıkları önemli bir soru olarak karşımızda duruyor.

Belki bundan önce, yine tarihsel olarak, Müslüman toplumların kendilerini geleneksel olarak tanımlayıp tanımlamadıkları da gayet dikkat çekici bir sorudur.

Nihayetinde gelenek kavramı, yeni, yenilik ve kısacası, modern bir karşılaşmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Gelenek ve modern kavramlarında, birinin varlığının diğerini tetiklediği ve bu durumun, pratikte ve düşünce ortamında olan biteni tanımlama ihtiyacının sonucu olduğu söylenebilir.

Bu durumda, öyle anlaşılıyor ki, Müslüman toplumların Batı Avrupa toplumlarıyla karşılaşmasından önce, kendini bir anlamda, ‘geleneksel’ olarak tanımlayıp tanımlamadığı olgusunu yeniden gündeme getirmek gerekir.

Genel itibarıyla, tarihsel gelişmelere baktığımızda, Müslüman toplumların kendilerini, içinde buldukları durumla ya da kendi toplumsal ve düşünce süreçlerinin bağlamında yani, Müslümanlıkla tanımlamalarının doğal bir yaklaşım olduğu görülür.

Yazının başında dikkat çekmek istediğim noktanın, bu olduğunu söylemeliyim.

Yani, kendinde bir toplum olarak Müslüman toplumların ‘öteki’yle özellikle de, Batı Avrupa toplumlarıyla karşılaşması öncesi ve sonrası ile bu sürecin nasıl yapılandırıldığı ve anlamlandırıldığı hususu önemlidir.

Müslüman toplumlar, kendi tanımlamalarının dışında bir yandan, geleneksel’i üstlenir, içselleştirir ya da kendilerine geleneksellik atfedilirken, öte yandan, yeni’yi yani, modernle karşılaşmanın doğurduğu bir gerilimi de tecrübe etmeye başladıklarına kuşku yoktur.

Gerilimi en çok hissedenlerin kendi halindeki Müslümanlardan ziyade, adına akademi ve bilim denilen kurumlarda yer alan Müslüman bireyler ve gruplar olduğu ortadadır.

Söz konusu bu ikinci grubun, Batı Avrupa’nın tarihsel tecrübelerini ve bu tecrübelerin ürettiği adına ‘modern’ denilen boyutlarını anlama ve yorumlama çabalarında yaşadığı zorluğun, bizatihi içinde yer aldıkları ve adına, ‘bilimsel’ denilen alanlardaki varlıkları, etkinlikleri ve ürünleriyde de ortaya koyduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-moderniteyle-karsilasmalar-muslim-societies-and-their-encounters-with-modernity/

 

 

30 Nisan 2026 Perşembe

Macaristan ve Avrupa Birliği’nin geleceği / Hungary and the future of the EU

Mehmet Özay                                                                                                                             30.04.2026

Macaristan’da, yeni hükümet göreve hazırlanıyor...

12 Nisan seçimlerinin galibi, “Saygı ve Özgürlük Partisi”nin (Tisza) lideri Péter Magyar’ın, 9 Mayıs’da hükümeti kurması ve fiili olarak göreve başlaması bekleniyor.

Bununla birlikte, Magyar resmi olarak başbakanlık görevine başlamamış olsa da, Avrupa Birliği ile ilişkileri aktif olarak çoktan başlatmış durumda.

Magyar’ın bu anlamda, Brüksel’e yaptığı ziyaret, Macaristan ve Avrupa Birliği ilişkilerinin yeniden yapılandırılmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Magyar’ın dün Brükselde AB komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’le görüşmesi, iki açıdan önemliydi.

İlki, Macaristan’da demokratik kurumların işleyişine yönelik reform çabalarına güçlü bir şekilde başlanacak olmasıdır. 

İkinicisi ise, Avrupa’nın bu görece küçük ülkesinin, Avrupa Birliği’nin bölgesel ve küresel olarak oynamakta jeo-politik role kadya değer bir katkısı olacağıdır.

Yeni dönem

Macaristan’da 12 Nisan seçimleriyle gündeme gelen iktidar değişiminin, Avrupa’da genel itibarıyla ‘demokratik’ değerlerin yeniden güncellenmesi ve pratiğe konulması kadar, Avrupa’nın jeo-politik dengelerini etkileyebilecek öneme sahip olduğu bir hayal değil aksine, giderek daha da belirgin bir hale geliyor.

Bununla, sadece Ukranya özelinden hareketle Rusya ile ilişkileri değil, aynı zamanda Atlantik ötesi yani, ABD ile ilişkilere değin uzanan boyutları olacaktır.

Bunun ilk emarelerini, 23 Nisan’da, 27 üyeli AB parlamentosunda Ukrayna’ya 60 milyar Avrupoluk borç ve Rusya’ya 20 yeni yaptırım paketiyle ilgili alınan kararlarda görmek mümkün.

Yukarıda dikkat çektiğim iki husus, 12 Nisan seçim sonuçlarının ilânından sonra, Avrupa’yı konu alan tartışmalarda gayet ciddi bir şekilde ele alındığına kuşku yok.

Macaristan’da, kısa süre sonra göreve başlayacak olan yeni hükümet, geniş çaplı reformlar ve kalkınma hamlesi gibi iç siyasete yönelik boyutları kadar, Avrupa Birliği üyesi olmanın getirdiği bazı sorumluluklarla da, Birlik içerisinde önemli rol oynayacağı anlamına geliyor.

Bu noktada, son on altı yıl boyunca ülkeyi yöneten Viktor Orbán ve partisi Fidesz döneminde olduğu gibi bugün, bir başka boyutta -9 Mayıs’ta göreve başlaması beklenen Tisza Partisi ve başbakan Péter Magyar yönetiminde de, Avrupa Birliği genel politikalarını belirleyebilecek öneme sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

İç siyasette, yeniden demokratikleşme eğilimlerinin kurumsal boyutta ortaya konulması, Avrupa çapında ses getirerek, var olan tartışmaların derinlereşek devamı açısından öneme sahip olacaktır.

Bir diğer husus, Macaristan gibi, AB birliği içerisinde görece küçük bir ülkenin, AB’nin genelini ve AB ile diğer ‘büyük güçler’ arası ilişkileri belirleyebilecek bir noktada bulunmasıdır.

Bunu ister, sıradan bir yönetim ilişkisine bağlayalım ya da Avrupa kıtasında yerleşik siyaset geleneğinin doğrudan bir ürünü olarak görelim, bugün AB içerisinde Macaristan’ın oynamakta olduğu rol, kayda değer bir siyasal gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Macaristan fetreti’nin sonu

Sabıs başbakan Orban yönetiminin, özellikle Rusya’nın, Ukrayna işgaliyle başlayan süreçte AB politikalarından sapma eğiliminin, AB’yi birkaç açıdan etkileyen bir süreç olarak tarihe geçti.

Bunların başında, AB birliği bir blok olarak Rusya karşısında zor durumda kaldı.

İkinci olarak, Ukranya’nın Rusya karşısında verdiği askeri direnişe ‘maddi desteğin’, Macaristan’ın vetosuna takılması, Ukrayna açısından zor bir dönemdi.

Üçüncüsü, Ukrayna’nın olası bir AB üyeliği sürecinin rafa kaldırılması anlamına geliyordu.

Bunların ötesinde, bir diğer yani dördüncü husus, Ukrayna’nın karşı karşıya kaldığı güvenlik sorununun sadece yerel değil, Avrupa’nın güvenliği anlamına gelecek bir tehdit boyutunu bünyesinde barındırmasıydı.

Bugün, iktidar değişikliğine hazırlanan Macaristan’da, Péter Magyar başbakanlığında yeni hükümetin, bu alanlara dair yapıcı bir rol üstlenmesi en büyük beklentiyi oluşturuyor.

Bu nedenle, seçimlerin ardından, Macaristan’ı konu alan yazılarımda, bu hususa özellikle dikkat çekmeye çalıştım.

AB’den güçlü destek

Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde yaşananlara bakıldığında AB yönetiminin Macaristan’ın bu rolü oynamasının önünü açmaya yönelik izleri taşıdığı görülüyor.

Péter Magyar’ın dün Brükselde, AB komisyonu başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı görüşmede, sabık başbakan Orban döneminde -yaşanan yolsuzluklar nedeniyle- dondurulan 90 milyar Avroluk fonun, Macaristan’a tedrici olarak verilmesi yolunda umut verici gelişme dikkat çekidir.

Söz konusu bu görüşmeden çıkan bir diğer sonuç, Macaristan’ın AB için ne denli önemli olduğunu ve bu önemin önümüzdeki dönemde fiili ve pratik olarak ortaya konulacağını gösteriyor.

O da, 16 milyar Avroluk savunma fonunun Macaristan’a verilmesidir.

Görüşme sonrasında Magyar, AB komisyonu başkanı ile yaptığı görüşmenin, “gayet yapıcı ve verimli geçtiği” yönündeki ifadesi boşuna değil.

Hiç kuşku yok ki, bu durum, henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış bir AB üyesi ülkenin liderinin, AB nezdinde kazandığı önemi ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristan-ve-avrupa-birliginin-gelecegi-hungary-and-the-future-of-the-eu/

28 Nisan 2026 Salı

İran’da kazananını bekleyen savaş / A war awaits its winner in Iran

Mehmet Özay                                                                                                                             28.04.2026

Doğrudan ABD-İsrail işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıkan İran’a yönelik savaş, 28 Şubat’tan bu yana yani, iki aydır devam ediyor.

İran’a askeri saldırıyı plânlayanların ne tür hedefleri olduğu konusunda, ABD -ve bir şekilde İsrail’le- ittifak halindeki çeşitli ülkelerin de içinde olduğu pek çok ülke yönetimlerinin akılları ise hâlâ bu işe yatmış değil.

ABD ile ittifak halindeki ülkelerden kasıt, tabii ki öncelikle NATO üyeleri…

Bu noktada, İran savaşının, ABD ve NATO’nun Avrupalı üyeleri arasında var olan gerilimi daha da artırmış durumda.

Bu gerilimin savaşın devamı ve/ya sona ermesi halinde ne tür bir evreye dönüşeceği ise merak konusu.

Tezatlar bütünü

Savaşın başkumandanı rolünü bile isteye oynayan ABD başkanı Donald Trump’ın, tezat içerikli söylemlerinin şekillendirdiği bir dönem yaşanıyor.

Tabii, gelişmelere hangi açıdan bakıldığına göre değişen görüşler de yok değil…

Örneğin, bu anlamda, savaşın gidişatının Trump’ın söylemleri ve de ABD-İsrail askeri plânlarınca yönlendirildiği şeklindeki izahın da, en az ilki kadar gerçeklik payı taşıdığını ortaya koyan gelişmeler yok değil…

Bu durum, ortada kazananını bekleyen bir savaş olduğu yaklaşımını anlamlı kılıyor.

Saldırılar, karşı ataklar, barış masasında buluşma yolları ile savaşın, bir tür belirsizlik çemberinde devam etmekte olduğu izlenimi, güçlü bir şekilde akıllara yer etmiş durumda.

Bu belirsizliğin, yine bakış açılarına bağlı olarak tarafların yani, ABD-İsrail koalisyonu ile İran tarafının gizli/açık sarf ettikleri stratejik hedeflerinin ürünü olarak ortaya koydukları mücadelenin bir parçası olduğu konusu da, dikkatle ele alınmayı hak ediyor.

Yani, ortada savaşı bitirmeme konusunda kasıtlı bir uğraşın olduğu göz ardı edilmemelidir.

Savaşı bitirmeyerek ötekini askeri, siyasi ve ekonomik açıdan köşeye sıkıştırma beklentisi belirleyici oluyor.

NATO’dan bakış

Burada kritik rolü ABD ve İran’ın değil, aksine Avrupa’nın oynadığını söylemek biraz garip gelebilir.

Ancak, geçen iki aylık süre zarfında İran’ın sırtını istediği şekilde yere getirememiş olan ABD-İsrail koalisyonu saldırılarının akabinde başkan Trump’ın, NATO üyesi Avrupa ülkelerine “gelin petrolünüzü kendiniz alın!” çağrısı, dikkate alındığında sanki, bu koalisyonun savaş meydanından çekiliyormuş izlenimi uyandırmadı değil.

Trump’a özgü bir serzenişi içinde barındıran bu açıklamanın hedefinde, özellikle İngiltere, Fransa ve İspanya gibi NATO içerisinde öne çıkan ülkeler olması, geniş Batı askeri ve güvenlik sistemi açısından gayet manidar bir durum olduğunu ortaya koyuyor.

NATO üyesi ülke liderlerinin açıklamaları, “İran’a savaş açarken, bize sordum mu?” yaklaşımı, temelde, Trump’ı köşeye sıkıştırmaya yeter bir siyasal söylemdir.

Bir başka deyişle, savaşın NATO ile ilintili olabileceğini savaş öncesinde değil, savaşı başlatmasının ardından Trump’dan gelmesi, NATO’nun işlevi işlevsizliği söyleminin ve tartışmalarının dışında, NATO içerisinde bir istikrarsız diyalog sürecinin açık seçik ifadesidir.

NATO’da ilgili ülkelerin silahlı kuvvetlerini sahasa sürmemekle birlikte, üslerini ABD-İsrail koalisyonuna açmaları, hiç kuşku yok ki, doğrudan savaşın içinde yer almaları anlamına gelecektir.

Bu noktada, NATO üyesi ABD ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanan gerilimin, İran’a yönelik savaş ile bağlantılı olmayan, haddi zatında bu gelişmenin öncesine dayanan bir gerilim süreci olduğu biliniyor.

Aşağılanma sendromu

Yaşanan bu gerilimin, savaşın başlangıcından bu yana devam ettiğini ve halen geçerliliğini koruduğunu ortaya koyan son gelişme ise, Almanya şansölyesi Friedrich Merz’in bir açıklamasıyla ortaya kondu.

Şansölye Merz, Pakistan vasıtasıyla ortaya konulmaya çalışılan barış görüşmeleri sürecinin ikinci turunun akamete uğraması üzerine, ABD’nin İran tarafından “aşağılandığı” yolundaki görüşü gayet dikkat çekiciydi.

Bu açıklama sanki, İran’ın başarısı gibi de yorumlanmaya açık olduğu düşünülebilir.

Ancak, Merz’in, böyle bir amaç taşıdığını söylemek mümkün değil.

Aksine, Merz’in hedefinde, temelde, NATO üyesi olan ABD’nin, İran savaşı sürecindeki ve de barış görüşmeleri safhalarındaki performansının başarısızlığına vurgu bulunuyor.

Merz’in bu çıkışı, haddizatında savaşın öncesi süreçlerde, NATO’nun Avrupa üyelerinden yükselen, ABD’nin NATO çerçevesine uygun bir siyasal ve askeri politika geliştir/e/memiş olduğu yolundaki söylemlerin devamı olarak değerlendirmek gerekir. 

İran yönetimi, Merz’in tespitinden hareketle, bir tür özgüven ve başarı hissine kapılabilirler.

Bunun, kendileri açısından moral bir kazanım olarak yararı olmayacağı söylenemez…

Varoluş sorunu

Ancak, yukarıda dikkat çektiğim üzere, ‘savaşı bitirmeyerek ötekini köşeye sıkıştırma’ stratejisinin ABD’den ziyade, daha çok İran için kritik bir önemli sahip olduğu ortada.

Savaşın, İran için bir ‘varoluş sorunu’na dönüştüğüne dair, uluslararası çevrelerin açıklamalarında bu durum açık seçik görülüyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanmakta olan savaş İran’ın kaybetmesi ile sınırlı olmayan, aksine, İran’da rejimin var oluşu mu sona erişimi noktasına gelip dayandığı anlaşılıyor.

Trump, İran’da olan biteni görmüş olmalı ki, “… Kendi içlerinde savaşıyorlar… Liderlerinin kafaları karışık!” diyerek, İran’da siyasal karar alma mekanizmalarının değişkenliğine ve de belirsizliğine atıfta bulunuyor.

Benzer bir yaklaşımı, Alman Şansöylesi Merz’in ifadesinde de bulmak mümkün…

Merz, İran tarafının İslamabad görüşme sürecindeki yaklaşımlarını, “Açıkçası İranlılar, müzakerelerde gayet mahirler ya da daha doğrusu müzakere yapmamada oldukça mahirler…” diyerek, bir ölçüde İran tarafında karar alma mekanizmalarının muğlaklığına gönderme yapıyor…

Bununla birlikte, İran’ın, aradan geçen iki aylık süreçte, ‘pes etmemiş’ olmasını başarı olarak kabul edip, zaten var olan yaptırımlara alışkın olan İran yönetiminin bu ‘alışkanlığın’ oluşturduğu dayanaklılıktan hareketle ayakta kalabildiği ve de ilerleyen süreçte kalabileceği iddiasını da yabana atmamak gerekir.

İki aydır devam eden savaşın, bugün geldiği nokta belirsizlikleriyle öne çıkıyor. Ortada kazananını bekleyen bir savaşın olduğuna kuşku bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iranda-kazananini-bekleyen-savas-a-war-awaits-its-winner-in-iran/

22 Nisan 2026 Çarşamba

Bir lider: Tun Abdul Razak (1922-1976) / A leader: Tun Abdul Razak (1922-1976)

Mehmet Özay                                                                                                                             22.04.2026

Bir devletin inşasında kurucu unsurlar kadar, ilerleyen süreçte liderlikleriyle rol oynayan bazı siyasilerin katkısı, -en az kurucu unsurlar kadar- önem taşır.

Hatta, ilk sürecin kayda değer bir şekilde akamete uğradığı ve devlet birliğinin tehlikeye girdiği anlarda oynadıkları konsolide edici rolleriyle, bu ikincil liderler unutulmayacak şekilde adlarını ulusal tarihe yazdırırlar.

Bunlardan biri, merhum Tun Abdul Razak’tır...

Malezya’nın ikinci başbakanı sıfatıyla 1970’de başlayan başbakanlığı, 1976 yılında vefatına değin devam etti.

Bugün, Universiti Malaya’da (UM) gerçekleştirilen forum’da, vefatının ellinci yılında mütevazi bir şekilde anıldı Tun Abdul Razak...

Malezya Yüksek Öğretim Bakanı Datuk Dr. Zambry Abdul Kadir’in konuşmasının ardından, UM bünyesinde faaliyet gösteren önemli enstitülerden biri olan, Asya-Avrupa Enstitüsü (Asia-Europe Institute) ile Tun Razak Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen forumu, Enstitüsü müdürü Dato Prof. Rajah Rasiah yönetti.

Forum’a katılan, önemli konukları Malezya modern Malezya siyasal tarihinde bir dönüm noktası olan 1969 sürecini, merhum Tun Abdul Razak’ın liderliği çerçevesinde değerlendirdiler.

Karakter

Abdul Razak’ın fotoğrafını ne zaman görsem, 1930’lu, 40’lı yıllarda Sumatra’da öne çıkan liderleri anımsattığını düşünürüm.

Bugün, vefatı dolayısıyla yapılan etkinlikte önemli katılımcıların dile getirdiği anı-siyasal analiz etkileşiminden oluşan söylemleri, bu düşüncemin bir şekilde teyidi anlamına geliyordu.

Abdul Razak’ı tanımlayan temel kavramın, bir siyasetçi olarak ‘karakter’ sahibi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir an için durup belki, “Bu mu, yani?” sorusu sorulabilir, şayet ‘karakter’in neleri içerdiğini küçümser isek...

Döneminin adamı

İngiliz yönetimine konu olan dönemin, doğrudan bir sonucu olarak ve tıpkı benzerleri gibi, eğitimini İngiltere’de alan Abdul Razak bin Hussein (11 Mart 1922 - 14 Ocak 1976), hukuk eğitimi gördü.

Yüksek öğrenimi sürecinde, Londra’da “Malay Forum” adıyla, ülkesinden gelen öğrencileri bir çatı altında toplamasını özellikle incelemek gerekir.

Temel hedef ‘öğrenci birliği’ formunu oluşturmak olduğu düşünülebilirse de, gerçekte bu çabanın, ‘Malaya’ topraklarının bağımsızlığının tesisi olduğuna kuşku yoktur.

Bu süreç, onun, ‘liderlik’ ve ‘vizyon sahibi’ bir kişilik olduğunun bir erken dönem ifadesidir aslında...

Abdul Razak’ın, ilerleyen yıllarda ülke yönetiminde yer alan bir siyasetçi olarak ortaya koyduğu ‘toplumsal kalkınmacı’ çabalarının, Londra’da ‘Fabian Topluluğu’na katılması ve o süreçte edindiği ideolojik zeminin, sahip olduğu ‘Malay’ gerçekliği ile ilişkisinin kurulması, anlaşılmaya ve araştırılmaya değer bir başka önemli araştırma konusu olarak karşımızda duruyor.

Avrupa’nın tarihsel olarak ürettiği siyasal ideolojik eğilimleri, akımları öğrenme süreçlerinde, Abdul Razak’ın yalnız olmadığını biliyoruz.

Yukarıda değinmiştim...

Abdul Razak’ı, Sumatra’lı siyasal liderlere benzetmenin nedenlerinden biri bu...

Tıpkı, Muhammed Hatta, Sutan Sjahrir, Adam Malik gibi...

Abdul Razak da, kendi vatanında sömürge dönemi koşullarını anlamış ve bu sorunlara çözüm bulma konusunda kafa yormuş genç bir adam...

Tartışma yeri burası olmamakla beraber, şu ifadeye yer vermek gerekiyor.

Yukarıda dikkat çekilen süreci, bir tür sıradanlaştırma çabasına konu ederek, dönemin adı geçen genç siyasal aktivistlerini ve geleceğin önemli siyasetçi ve düşünürlerini tanımlarken, ‘Batılı ideolojilerin saf takipçileri’ gibi bir yaftaya sığınmak, geniş Malay dünyasında o dönem var olan toplumsal gerçeklik olgusunu ve alternatif siyasal söylemleri yadsımak anlamına gelir.

Kaldı ki, adı ne olursa olsun, sömürge dönemi koşullarının belirleyiciliğinde özellikle, ekonomi-politik açılımlarında, Avrupa’nın ürettiği ideolojileri alternatif bir yaklaşım olarak Geniş Malay dünyasında ortaya koyma çabasında, Başbakanlık konumuna kadar çıkmış ya da gayet önemli toplumsal statüler edinmiş diğer bireylerin de var olduğu hatırlandığında, karşımızda dikkat çekici bir siyasal ve toplumsal değişim süreçleri olduğunu görürüz.

Siyasal var oluş

Abdul Razak’ın, Malezya Federasyonu adıyla anılan ulus-devlette adının öne çıktığı dönem, hiç kuşku yok ki, 13 Mayıs 1969 yılıdır...

O dönem yapılan genel seçimlerin hemen ardından, yaşanan anarşi ortamını doğurduğu siyasal ve toplumsal gerilimi yönetebilecek kişi arandığında ilk akla gelen isim olmuş ve olağanüstü yetkilere sahip bir siyasetçi olarak bu göreve atanmıştır.

15 Mayıs 1969 ile 20 Şubat 1971 tarihleri arasında görev yapan ‘Ulusal Yönetim Konseyi’ (National Operations Council), bir anlamda Malezya modern tarihinin dönüm noktası olmuştur.

Böylesine kritik bir dönemde devletin başına getirilmesini onun, belirli kriterlere sahip yani, ‘karakter sahibi’ bir siyasetçi olmasıyla izah etmek gerekiyor.

Tarihte Malay Yarımadası, İngiliz sömürge döneminde Malaya gibi adlarla anılan ve Asya Kıtası’nın güneydoğusunda Patani’den, güneyde Singapur Adası’na doğru kıvrılan Yarımada’nın 18. yüzyıl sonundan başlayan ve modern anlamda, çok etnikli kimliğine sahip olduğu dönemlerde, zaman zaman yaşanan çatışmalara rağmen, büyük ölçekli çatışmalara rastlandığını söylemek güç.

Bunun, İngilizlerin ‘düzen’ (order) ve ‘güvenlik’ (security) konusunda gayet ‘inatçı’ bir millet olmalarıyla izah etmek gerekir.

13 Mayıs 1969 sorunu modern Malezya tarihinin, bazı çevrelerce üzerinin kapatılmak istenmesinde de görüldüğü üzere, ulus-devletin varlığı ve birliğinin tesisi veya önemli kırılmaların yaşanacağı bir dönüm noktası olarak dikkat çeker.

Temel itibarıyla, toplumsal katmanların veya Malezya özelinde söylemek gerekirse, “etnik yapılararası” ekonomik dağılımda yaşanan dengesizliğin, gayet görünür bir hâl aldığı döneme işaret eder 13 Mayıs 1969 gelişmesi...

Siyasal sorumluluk ve güç paylaşımı

Olağanüstü yetkilerle atanmasının ardından, toplumda var olan tüm toplumsal ve etnik yapıların temsilcilerinden teşekkül ettirilen bir danışma konseyi oluşturması, onun “tüm yetkilerle donatılmış” ancak bu yetkilerini, “toplumun birbirinden gayet farklı kesimlerin oluşturduğu kurula havale eden bir lider tipiyle karşı karşıyayız.

UM’deki etkinlikte yer alan Prof. Anis Yusuf’un dile getirdiği üzere, bu yönetim tarzı, Abdul Razak’ın bir “Malezya Geleceği” düşüncesine sahip olduğunun en açık göstergelerinden biridir.

Anis Hoca, bu siyasal yaklaşımı sahip olunan “mutlak siyasal gücün” doğrudan halka aktarılması olarak yorumlayarak, “nitelikli liderlik” olarak vasıflandırıyor...

Günümüzde, popüperleştiğine kuşku olmayan ‘liderlik’ kavramının ve de içeriğinin bizatihi, Abdul Razak’ın şahsında ve de politikalarında gündeme geldiğine dikkat çekiyor. Siyasetçinin, liderin güç sahibi oluşunun, samimiyet ve sorumluluk olgularıyla bağdaştırıyor Anis Hoca.

Abdul Razak’ın oğlu ve uzun yıllar özel sektörde önemli görevler yapmış olan Nazri Rezzak’ın, babasının başbakanlığı sürecinde sergilediği liderlik profilini ve dönemin icraatlarını, “çok fazla güç iyi değildir” ilkesiyle açıklaması önemlidir. Nazri Bey, bu ifadeyle dolaylı olarak Abdul Razak’ın ilkeli ve paylaşımcı liderlik yönelimine vurgu yapıyordu.

Bu izahın, Prof. Anis Hoca’nın yukarıda dikkat çektiğim “siyasi güç” olgusuyla ilintili olduğunu söylemek gerekiyor.

Ve belirsizlikler, komplek gelişmeler ve durumlar karşısında siyasetçilerden, yöneticilerden beklenen “iyi yönetim” (good governance) olgusunun, Abdul Razak’ın altı yıllık yönetiminin dikkat çeken bir değer niteliği olduğuna vurgu yapıyor Anis Hoca.

Katılımcılar arasında yer alan Prof. Fatima Muhammad Arsyhad, Tun Abdul Razak’ı “kalkınmanın babası” (bapak pembangunan) unvanıyla zikretti...

Bu kavramın, bölgede sıklıkla kullanıldığını biliyoruz...

Ancak, Prof. Fatima’nın vurgusu endüstriyel, sektörel vb. kalkınmadan ziyade, Abdul Razak’ın başbakanlığı döneminde, çok etnikli Malezya toplumunun sosyo-ekonomik olarak alt katmanlarında yer alan kesimlerinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak politikalar ve projelerle ortaya koymuş olmasıdır.

Ve bu süreci, “ilerlemeci ekonomi” kavramıyla netleştirdi...

‘Felda’, ‘Felcra’, ‘Mara’ vb. örneklerinde görüldüğü üzere, ekonominin kurumsallaştırılması ve halk katmanlarına yaygınlaştırılması süreçlerindeki rollerinin, Abdul Razak dönemi ekonomi politik süreçlerinde önceliğin, devasa devlet işletmelerine değil, halk katmanları arasında yaygınlaştırılmasının somut örnekleri olarak dikkat çekti.

İnşacı lider

Dönemin başbakanı Tunku Abdul Rahman’ın yardımcısı olarak siyasette yer alan Abdul Razak’ın ulusun yeniden inşasında görevlendirilmesi, Malezya modern siyasal tarihinin dönüm noktalarından biridir.

Yaşanan kırılmanın niçin, Tunku Abdul Rahman ile onarılması yoluna gidilmediği meselesi ise, bir başka husustur.

Ancak, Tunku Abdul Rahman’ın ulus-devlet varlığının kritik bir sürece girdiği, toplumsal katmanlar ve de özellikle, etnik yapılararası kırılmaları önleyecek ve ulusal bütünlüğü sağlayacak sürecin başına, Abdul Razak’ı ataması onun siyasetçi olarak sahip olduğu özellikleriyle ilişkilendirmek gerekiyor.

Dönemin siyasi elitinin, böylesine önemli bir siyasal süreçte Abdul Razak’ı göreve atamalarına şaşmamak gerekiyor.

Onun, -yukarıda dikkat çektiğim üzere, öğrencilik yıllarından başlayarak- sergilediği siyasal kişiliği ve karakteri, 1951 yılında, o dönem UMNO’da yaşanan çalkantılı başkanlık değişiminde Dato Onn Jaa’far tarafından UMNO başkanlığına önerilmesinde de rol oynamıştı.

Ancak, yaşının genç olması gibi maddi bazı nedenlerle bu görevi reddeden Abdul Razak, aradan geçen yirmi yılın ardından 1969’da, olağanüstü yetkilerle siyasal yönetimin başında yer almış ve ardından, vefat ettiği 1976 yılına kadar başbakan olarak görev yapmıştır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bir-lider-tun-abdul-razak-1922-1976-a-leader-tun-abdul-razak-1922-1976/