Popüler Yayınlar

30 Ekim 2026 Cuma

Çin’de Komünist Partisi'nin yenilenmesi hedefi / The goal of renewing the Communist Party in China

Mehmet Özay                                                                                                                             31.10.2026


Perşembe günü sona eren Çin Komünist Partisi'nin 20. Merkez komite toplantısı, alınan önemli kararlarıyla dikkat çekiyor. 

Toplantıların son günü yapılan açıklamalar, komünist partisinin parti içi yeniden yapılaşması açısından önem taşırken, olan biteni yalnızca parti içi bir olgu olarak açıklamak da mümkün değil.

İlk etapta, son dönemde yaşanan küresel belirsizlikler karşısında eko-politik tedbirler ve yenilikleri gündeme getirmek yerine, ülke yönetiminde tek söz sahibi olan komünist parti içerisinde yaşanan ve özellikle de, ‘yolsuzluklar’ olarak ortaya çıkan değişimlerin önlenmesi ve bunlara imkân tanınmaması bağlamında bir tür parti disiplini sağlamaya matuf gelişmeler anlaşılıyordu.

Bu çerçevede, bildiride ortaya konulan bir dizi anahtar kavram arasında ‘entegrasyon’, ‘bütüncül yaklaşım’, ‘etkin önleyici tedbirler’, ‘ağır cezalar’ vb. yer verildiği dikkat çekiyor...

Bununla birlikte, Perşembe günü yapılan açıklamalardaki detaylara bakıldığında, ortada yalnızca parti disiplini kavramıyla sınırlı olmayan; bunun ötesinde, partinin ve 1949 yılından bu yana ülkeyi yöneten komünist ideolojinin varoluşsal temelleriyle de doğrudan bağlantılı bir durumun söz konusu olduğu görülüyor.

Bu çerçevede, küresel, ulusal ve parti bünyesindeki değişimler karşısında yeniden yapılanma sorumluluğunun adresi olarak parti merkez komitesi gösteriliyor.

Şi Cinping olgusu

Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu tarafından yönetilen toplantılara, parti genel sekreteri sıfatıyla, aynı zamanda devlet başkanı olan Şi Cinping’in başkanlık etmesi önemliydi.

Toplantılar öncesinde bir komite tarafından hazırlanan ve gelişmelerin odağında yer alan rapor, genel sekreter Şi Cinping tarafından okunurken, delegeler arasında açılan tartışmada gündeme getirilen konular enine boyuna ele alınmış görünüyor.

Bu noktada, Komünist Partisi’nin mevcut iç ve dış koşullar ve gelişmeler karşısında yenilenmesi, bir başka ifadeyle reforma tabi tutulması anlamını taşıyan bir tasarının gündeme getirilmesi ve tartışmaya açılması, partinin yeniden yapılanması ve yakın geleceğe hazırlık anlamı taşıyor.  

Bu durum, parti içerisinde en üst düzeyde, yeni bir yönetim anlayışının hiyerarşik olarak hayata geçirileceğine dair bir sinyal olarak da görülebilir.

Bu gelişmeyi, bir tür reform olarak değerlendirmek de mümkün.

Bununla birlikte, olan bitenin, daha önceki yazıda da dikkat çektiğim üzere, Şi Cinping’in son dönemde gündeme getirdiği parti içi ve yönetim çevrelerindeki hiyerarşik yönergelere uyulmaması gibi bir dizi disiplinsizlik ve yolsuzlukla ilgili gelişme karşısında, güçlü bir komünist partisi olgusunun yeniden gündeme getirilmesi anlamı taşıyor.

Yeni dönem

Pazartesi-Perşembe günlerini kapsayan dört günlük toplantıların, önümüzdeki yıl yapılacak olan ve başkan Şi Cinping’in dördüncü dönem liderliğinin zeminini oluşturduğu konusunda ortak bir kanaat bulunuyor.

Bununla birlikte, sürecin sadece Şi Cinping’in önümüzdeki dört yılıyla sınırlı olmadığını; kanımca, partiyi bir sonraki nesle taşıyacak bir yapılanmanın gerçekleştirilmekte olduğunu söylemek de mümkün.

Toplantılarla ilgili yansımaların en iyi gözlemlenebileceği Çin veya Çin yanlısı basın organlarında çıkan haberler dikkate alındığında, komünist partisi merkez komitesinin kuruluşundan bu yana kendini başarılı kabul ettiği tüm gelişmelerin ardında; “komünizm idealine” bağlılık, Çin halkının büyüklüğü, Çin halkının mutluluğu ve bu toplumun yenilenmesi gibi olguların yer aldığı yönünde bir yaklaşım ortaya konuluyor.

Ortada, idealist bir tutum ve söylemin varlığına kuşku yok.   

Açıklanan bildiride yer alan maddelerden biri, parti içi idealizmi ortaya koyarken, “parti içi demokratik merkeziyetçilik” olgusuna değiniyor.

İçinde ‘demokrasi’ kavramının geçtiği bir parti yönetimi öngörülürken, bunun partinin “kendini tam ve titiz bir şekilde yönetmesini sağlamanın doğal bir gerekliliği” olarak adlandırılması ve “temel örgütsel ilkesi” olarak belirlenmesi dikkat çekicidir.

Parti ve toplum

Burada kısaca bir tartışma ortaya koymak faydalı olacaktır.

O da, Komünist Parti toplantılarının yapılaşma biçimi olarak ‘demokrasi’ ve ‘demokratik yapılaşma’ya yapılan vurgu ile toplumun geneli arasında keskin bir ayrım yapılmış olmasıdır.

Toplumu yönetmenin, toplumla birlikte değil, toplum üzerinde hegemonik bir yapı olan komünist parti aracılığıyla gerçekleştirilmesidir.

‘Tek seslilik’ olgusunun egemen olduğu bir siyasal ortamda, toplumun tümünün aynı ve tek bir kimlik ve söylemle hareket ettiğini söylemek ise sadece, yapılan resmi açıklamalarla sınırlı bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin’de son çeyrek yüzyılda ortaya konulan ekonomik modernleşmeyle gelen tüm değişim süreçlerinin sadece, askeri ve teknolojik alanda Çin’i öne çıkarmakla kalmadığını, aynı zamanda Çin’in komünist partisinin hakimiyetinin ve de başarısının, Çin içerisinde farklı toplum kesimleri tarafından nasıl algılandığı, ne tür değişimlere konu olduğu gibi bir dizi sorunun da dışarıdan konuyu gözlemleyenler için gayet muğlak olduğunu söylemek gerekir.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, sadece komünist partiler için değil, farklı ideolojik yapıların yansıması olarak ortaya çıkan ve ağırlıklı olarak tek parti yönetimlerini yansıtan siyasi yapılar için de geçerlidir.

Özünde parti içi disiplini sağlamaya yönelik girişimler olarak adlandırılan söylemlere rağmen, detaylara bakıldığında hem, komünist parti yönetim çevrelerinde hem de küresel gelişmeler karşısında partinin yeni tedbirlerle bir anlamda daha katı disiplin uygulamalarıyla yönetimdeki gücünü pekiştirmek istediği ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-komunist-partisinin-yenilenmesi-hedefi-the-goal-of-renewing-the-communist-party-in-china/

Gandhi’yi, Mahatma’ yapan nedir? / What is it that makes Gandhi a ‘Mahatma’?

Mehmet Özay                                                                                                                             30.10.2026

3 Ekim Cumartesi günü, 2 Ekim 1869’da doğan Mahatma Gandhi’yi ve ortaya koyduğu mücadeleyi anmak amacıyla, Kuala Lumpur’un Brickfields semtinde, “Netaji Subhas Chandra Bose Indian Cultural Centre”de bir etkinlik gerçekleştirildi.

Malezya-Hindistan Tarihsel Miras Toplumu (Malaysia-India Heritage Society) tarafından düzenlenen etkinlikte Gandhi’nin, Güney Afrika’daki yaşamına ışık tutan film gösterimi ve ardından yapılan panel, bir liderin ortaya çıkışının ve mücadelesinin temel noktalarını ortaya koyması açısından önemliydi.

Bu kısa yazıda, özellikle film üzerinden bazı görüşleri ortaya koyacağım.

‘Mahatma’

Gösterime konu olan filmin adı, “The Making of the Mahatma”. Bu başlık, bize bir bireyin oluşumu ve inşasıyla ilgili olduğu izlenimini veriyor.

Ancak, Sanskritçe “Mahatman’ın yani, “Büyük Ruh”un, Gandhi olduğunun bilinmesi, bizi onun bir toplumsal hareketin lideri olduğunu hatırlatıyor.

Bu durum, aslında bir film üzerinden bir şahsiyetin inşası, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sıradan bir birey olan Gandhi’nin, ‘mahathan’ unvanına erişmesi, Almanca bir kavramla ifade etmek gerekirse ‘Bildung’ sürecine gönderme yaparken, toplumsallaşmış bir figür olarak Gandhi vasıtasıyla bir toplumun yani, -genel bir yaklaşımla- Hint Alt Kıtası toplumunun özgürleşmesini akla getirir.

Batılı eğitim ve Batılılaşma

İngiliz sömürge yönetimi altında yaşamış ve ardından, yine ilgili sömürgeleştirilmiş toplumların bağımsızlık mücadelelerinde yer almış olan Gandhi, İngiltere’de hukuk eğitimi almış bir liderdir.

Burada, “tıpkı benzerleri” gibi demek mümkündür.

Nihayetinde, sömürge yönetimlerine karşı mücadelelerde, Hint Alt Kıtası, Hint-Çin’i ve Malay Takımadaları coğrafyasında karşımıza çıkan lider profillerinde benzeri bir yönelimi görmek mümkündür.

Eğitim süreçlerinin sömürge yönetimleri için bir ‘ikilem’ olduğunu sonradan görmelerine rağmen, süreci değiştirememiş olmaları da, üzerinde dikkatle durulması ve araştırılması gereken alanlardan birini oluşturmaktadır.

‘Mahatma Gandhi’ olarak bilinen ve Hint altkıtası’nın İngilizlerden bağımsızlığının öncü ismi olarak kabul edilen liderin aslında, özgürlük hareketinin başlatıcısı olduğu iddiası, Hindistan topraklarında gerçekleşmemiştir.

Ne de, bütün bir Hint alt kıtası toplumunu öncelleyen bir siyasal hareket olarak doğmuştur.

Aksine, İngiltere’de hukuk öğreniminin ardından, Güney Afrika’daki Hindistan göçmenlerinin haklarının korunması amacıyla aldığı bir davetle başlayan bir serüvendir onunkisi.

İkircikli durum

Yukarıda dikkat çekilen husus dikkate alındığında, ortada gayet ikircikli bir durum olmadığı söylenemez.

Bir yandan, sömürge yönetimine konu olan bir toplum ve onun ferdi olan Gandhi’nin Londra serüveni onu Batılılaşmış bir ‘Hintli’ yaparken, aynı zamanda öğrenim gördüğü bilim dalından edindiği bilgi ve bunun oluşturduğu ‘güç’ ile aynı sömürgeci gücün, Gandhi’nin mensup olduğu toplumu ana vatanlarından sürüp geniş sömürge topraklarının bir başka bölgesine taşıması ve nihayetinde, ortaya çıkan ‘adaletsizlik’ olgusu, iç içe geçmiş koşulların zorluğuna işaret eder.

Ekranda, bir İngiliz beyefendisi kıyafetiyle beliren Gandhi, artık Batılılaşmış bir Hintli’dir...

Ancak, aynı şekilde, büyük bir özgüvenle Güney Afrika’ya giden ve -tabiri caizse- daha limana ayak basar basmaz sömürge gerçekliğiyle karşı karşıya kalan Gandhi’nin serüveni, temelde bir kişilik değişimi ve evrimini içermesi dolayısıyla, psikolojik bağlam açısından da önem taşımaktadır.

Öyle ki, sahip olduğu diplomanın onu, beyaz adamla aynı kompartımanda seyahat etmesine yetmeyeceği ve bunun bir ilüzyon olduğunu, tren seyahati için aldığı birinci sınıf biletle bindiği vagondan, bir beyaz adamın şikayeti üzerine apar topar dışarı atılmasıyla yerini farklı bir gerçekliğe bırakır.  

Kapitalist yatırımlar ve sömürge

Güney Afrika’da haklarının korunması olarak gündeme gelen kitle, Güney Afrika’da kapitalist yatırımcıların açtığı çeşitli plantasyonlarda çalıştırılmak üzere, İngiliz sömürge yönetimi tarafından Hint Alt Kıtası’ndan getirilen işçilerdir.

Ekonomi-politik literatüründe, İngilizce bir kelime olan ‘coolie’ (kuli) olarak yer alan kavram, temelde sömürge döneminin 19. yüzyılın ikinci yarısında icat ettiği ve 2. Dünya Savaşı veya Pasifik Savaşı'nın başlangıcına kadar yerleşik hale gelen bir olgudur.

Filmde, söz konusu işçilerin dini ve etnik kimlikleri öne çıkarılmazken, maruz kaldıkları adaletsizlikler onları ‘Hindistan kökenli olanlar’ sınıflamasıyla bir toplumsal grup olarak gündeme getirir.

Hint Alt Kıtalı olma gerçekliği, Gandhi’yi Güney Afrika’ya işçilerin haklarının korunması için davet edenlerin, Müslümanların oluşturduğu veya yönetiminde Müslüman bireylerin de yer aldığı bir birliğin oluşmasıdır.

Ancak, Hint Alt Kıtası gerçekliği, filmin çeşitli sahnelerinde ortaya konduğu üzere, aralarında Müslümanların da bulunduğu, genel itibarıyla ‘Hindu’ denilen geniş dini yapı içerisinde yer alan farklı dini gruplar ve bunların ait oldukları etnik yapıların gerçekliğiyle yüzleşmemizi sağlar.

Gandhi’nin, plântasyon sahiplerinin ve de İngiliz yönetimi altında adaletsizliklerle karşı karşıya kalan işçilerin haklarını koruma mücadelesinde başvuru kaynağının yine, İngiliz adalet normları olması, aslında İngiliz sömürge yönetimi için bir çelişkidir.

Gandhi’nin, bizatihi karşı karşıya kaldığı çelişkili kimlik düzeni, yüksek öğrenimli bir Hintli olmasına rağmen ‘beyaz adam’ olmaması gerçeğiyle ortaya konur.

Gandhi’nin Güney Afrika mücadelesinin dönüm noktalarından birini gazetecilik faaliyetidir. Kamuoyu oluşturmanın ve sömürge yönetimi karşısında kamuoyu baskısı oluşturmanın aracı olarak gündeme gelen yayıncılıkta The Indian Opinion adlı gazete öncü bir rol oynar.

“Kuli”

“Kuli toplumu”nu, Batı Avrupa bağlamında bir ‘işçi sınıfı’ olarak değerlendirmenin mümkün olup olmadığını ancak, arşiv ve hâlâ geçerli olduğunu görebilecek şekilde, saha çalışmalarıyla tespit etmek mümkündür.

19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlara genel olarak bakıldığında, bir sınıf hareketinin ortaya çıkması yönünde girişimler olduğu söylenebilirse de, bunun yapısal bir nitelik kazandığını söylemek zordur.

Özellikle, 1860’lardan itibaren baş gösteren dönemin başat eko-politik gelişmelerinin bir neticesi olarak, İngilizlerin Malay Yarımadası’ndaki varlığı nedeniyle Malaya’da—özellikle de, Batı sahil şeridi boyunca uzanan kasabalar ve kırsal bölgelerde —ve benzer şekilde, Hollanda sömürge yönetiminin egemen olduğu Malay Takımadaları’nda, özellikle de, Kuzey Sumatra’da, küresel endüstriyel gelişmelerin doğrudan bir yansıması olarak plântasyon endüstrisinin doğmasıyla gelişme gösteren bir olgudur ‘kuli’.

Bu gelişmenin, Gandhi’nin yaşamıyla örtüşmesi ise, giriş’te dile getirmeye çalıştığım üzere, İngiliz sömürge yönetiminin teritoryal genişliğinin doğurduğu yönetim ve ekonomi ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Gandh’nin genç bir avukat olarak yıllarca Güney Afrika’da Hint Alt Kıtalı ve de Afrikalı işçilerin hakları adına çalışması, onun önce kendi bireysel kimliğinde çeşitli evrilmelere konu olduğunu gösterir.

Bu durum, sembolik anlamda onun ‘mahatman’ unvanını edinişinde ortaya konur.

Buna paralel olarak, Gandhi ile birlikte, sömürge yönetimi ve adaletsizliklerine karşı yine bir direniş ruhunun gelişmesi, etkisini sadece Hint Alt Kıtası'nın bağımsızlığında değil, bugüne kadar devam eden siyasi direnişlerde de sürdürmüştür.

Bu durum bize, Gandhi’nin önce manevi olarak bireysel gelişim ve dönüşüme odaklandığını ve ardından, tedrici olarak geliştirdiği siyasal düşüncesinin kurumsallaşarak önce Güney Afrika’ya, ardından da bütün bir Hint Alt Kıtası’na yayılarak on yıllar sonra meyvesini verdiğini gösterir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/gandhiyi-mahatma-yapan-nedir-what-is-it-that-makes-gandhi-a-mahatma/

29 Ekim 2026 Perşembe

Çin’de merkez komite toplantısında yolsuzluklar ve gelecek / Corruption and the future discussed at a central committee meeting in China.

Mehmet Özay                                                                                                                             29.10.2026

Çin’de bu hafta içinde, Komünist Partisi genel kurul toplantısı gerçekleştirilirken, dikkatler parti kurulları ve yönetimde yolsuzluklar konusuna odaklandı.

26 Ekim’de başlayan ve bugün, yani 29 Ekim’de sona eren, dört günlük Çin Komünist Partisi 20. Merkez Komite'nin beşinci toplantılarına yaklaşık 300 üye katılırken, yapılan oturumlar lider-parti ve ülke gelişmelerinin ele alındığı bir platform olmasıyla dikkat çekti.

İlkeler dönüş

Bu noktada, Çin’in özellikle, son çeyret yüzyılda elde ettiği ekonomik kalkınma ile bu süreci ortaya koyan temellerin, toplantıda öne çıkan konular arasında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun yanı sıra, toplantılarda, küresel çapta ‘dudak uçuklatan’ ekonomik modernleşmesini devam ettirme çabasında olan Çin’in hem, iç toplumsal gelişmeler ve tehditler hem de, küresel alanda meydana gelen gelişmeler karşısında, parti ve yönetim ilişkisini derinlikli olarak yeniden değerlendirerek, geleceğe yeni bir vizyonla adım atma konusunda çaba sergilediği de gözlemleniyor.

Bu çerçevede, başkan Şi Cinping’e atıfla gündeme getirilen beş ilkenin, yani örgütlenme, eğitim, denetim, kurumsallaşma ve hesap verebilirlik olgularının önümüzdeki dönemde partide güçlü bir şekilde uygulamaya konulacağı anlaşılıyor.

Yeni döneme hazırlık

Önümüzdeki yıl yani, 2027 Sonbaharı’nda yapılacak olan parti kongresine hazırlık anlamı da taşıyan bu hafta içinde yapılan 5. Plenum, bir anlamda, devlet başkanı ve Komünist Partisi genel sekreteri 73 yaşındaki Şi Cinping’in dördüncü dönem adaylığı için de önem arz ediyor.

Bu noktada, komünist partisi içerisinde ve hükümet yönetiminde, “yolsuzlukların üzerine gidilmesi” ve “kadrolar arasında etkin ve sadakatin daha çok önem çıkartılması”nı gayet anlamlıdır.

Toplantılar öncesinde gözlemcilerin dikkat çektiği üzere, temel konular arasında ulusal ekonomik kalkınma, küresel ekonomi gibi konuların yer almaması ya da belirleyici konular arasında yer almaması, komünist partinin yakın geleceğini belirleyecek sürecin konsolidasyonuna yönelik bir çaba olarak tanımlanıyor. 

Aslında, yukarıda dikkat çektiğim konuların 2025 yılında, olağanüstü bir şekilde, 4. Plenum’da ele alınarak 2026-2040 yılları arasını kapsayan beş yıllık kalkınma plânının gündeme getirilmesi, bu yıl yapılan toplantılarda parti içi disipline eğileceğinin habercisiydi.

Parti merkez komitesinin disiplin ve yolsuzluklar konusunun bugün niçin bu denli önemsenmesi, geçtiğimiz yıllarda binlerce kamu görevlisi ile düzinelerce merkez komite üyesinin, disiplin ve yolsuzluklar konusunda ihracının gerçekleştirilmiş olmasının bir yansımasıdır.

Öyle ki, bu hafta içi yapılan toplantılar öncesinde gündemi belirlemeye matuf olarak ortaya konulan haberlerde, Şi Cinping’in bazı konuşmalarına atıfla parti kurullarında ve hükümette “sözünün dinlenmediği” yönünde bir yaklaşım ortaya konuluyordu.

Şi Cinping, parti kadroları arasında “iki yüzlü” olarak değerlendirdiği bazı üyeleri, merkez karar kurullarınca alınan kararlara “içerden direniş” gösterenler ve bu nedenle, “bireyselci” ve “siyasal fırsatçılar” olarak adlandırdığına vurgu yapıyordu.

Bu durum, parti içinde ve hükümet yönetiminde konsolidasyonu sağlamanın bir yolu olarak da değerlendirilmelidir.

İdeolojik gerçeklik

Nihayetinde, komünist ideolojinin temelinde var olan özellikler, parti başarısının ulusal başarıya veya tersinin biraradalığını gerektiriyor.

Bu çerçevede, ekonomik modernleşmeyle gelen bir anlamda, ‘moderniteye’ içkin olan özelliklerle Çin toplumunda yaşanan değişimler ile yaklaşık olarak son on yılda küresel çapta yaşanmakta olan belirsizliklerin Komünist Parti yönetimi üzerinde oluşturduğu baskı, gündemin en önemli iki konusudur.

Çin’i bugün sadece Doğu Asya, Asya-Pasifik ve Hint Pasifik bölgesinde değil, küresel olarak öne çıkartan gelişmelerin sadece belirli ekonomik parametrelerle ilintili olmadığı, bunun ardında çok daha derinde yatan, bir dizi ilkeler bütününün belirleyiciliğinden bahsetmek mümkündür.

Çin’in ortaya koyduğu ekonomik modernleşme süreçlerinde sergilediği başarıların temelinde, “parti disiplini” ve “yolsuzluklarla mücadele”ye yaptığı vurgu yatmaktadır.

Benzer şekilde, toplantılar öncesinde resmi medyanın açıklamalarında devlet başkanı Şi Chinping liderliğine bağlılığa yapılan vurguyu ise, gerçekçi ve ideolojik boyutuyla ele almak gerekir.

Öyle ki, komünist hareketler ve partilerde lider ve parti olgusunun tek düzeliği ve bu olgu etrafında oluşturulan siyasi atmosferin doğrudan etkisi olarak ‘disiplin’in belirleyici bir unsur olarak ortaya çıktığı görülür.

Buna, kanımca Şi Cinping’in, ‘modern Batı’dan öğrendiği bir ilke olarak ‘yolsuzluklarla mücadele’yi önceleyerek parti içinde ve tüm parti yönetim mekanizmalarında uygulamaya koyması şaşırtıcı değildi.

Temelde, bu iki olgu arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin’in bu yöndeki gelişimini anlamlandırmak için Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’daki benzeri ülkelere göz atmakta yarar var. Bunlar arasında, Singapur, Vietnam, Tayvan, Kuzey Kore dikkat çeken ülkeler arasındadır.

Vietnam hariç, diğer üç ülke yönetimi ‘komünist partisi’ veya ilintili bir siyasal ideolojiyle yönetilmese de, liderlik olgusu, parti ve yönetim mekanizmalarında liderin belirleyiciliği öne çıkıyor.

Çin’in son çeyrek yüzyılda gerçekleştirdiği ekonomik modernleşmenin bugün geldiği noktada, özellikle de parti kurullarında karşılaşılan yolsuzluklar, parti yönetimini yeniden güçlü bir parti disiplinini hayata geçirmek zorunda bırakıyor.

Bu gelişme, bir yandan başkan Şi Cinping’in liderlik vasfını daha güçlü bir şekilde ortaya koyması anlamı taşırken, aynı zamanda önümüzdeki yıl yapılacak toplantıda parti liderliğinde dördüncü kez aday olması için de önemli bir süreç olarak değerlendiriliyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-merkez-komite-toplantisinda-yolsuzluklar-ve-gelecek-corruption-and-the-future-discussed-at-a-central-committee-meeting-in-china/

 

26 Ekim 2026 Pazartesi

Malay Takımadaları'nda el-Cevaib'i okumak / Reading al-Jawaib in the Malay Archipelago


 

Mehmet Özay                                                                                               27.10.2026

You may watch the talk through the link below:

https://www.youtube.com/live/qC3UjCAO6_k?si=yyxm4jpRDJAOp7xo

Sırbistan’da siyasal tepkiler ve demokrasi / Political reactions and democracy in Serbia

Mehmet Özay                                                                                                                             26.10.2026

Modern Avrupa tarihinin yeni yüzlerinden Sırbistan’da, Pazar günü yapılan erken genel seçimleri muhalefet kazandı.

Yaklaşık, 6.5 milyonluk Sırbistan’da yaşanan siyasal gelişmeler sonrasında, yeni dönemi belirlemek amacıyla, 2.2 milyon seçmen, 250 sandalyeli mecliste yeni hükümeti kurmak amacıyla sandık başındaydı.

Seçimlerin hemen ertesi günü yani, bu sabah yapılan açıklamalarda, Öğrenci Listesi’nin yüzde 52.65, iktidardaki “Sırbistan İlerlemeci Partisi”nin (Serbian Progressive Party-SNS) yüzde 39.2 oy aldığı yönündeydi.

Uluslararası medyaya göre, seçim sonuçlarının parlamento dağılımında Öğrenci Listesi 140; SNS 103; Voyvodina Macarları Briliği 3; Arnavutluk Koalisyonu 2 ve iki bağımsız aday bulunuyor.

Uluslararası basında “siyasal deprem” olarak zikredilen seçimlerin, hiç kuşku yok ki, sadece Balkanların bu küçük ülkesi için değil, genel itibarıyla Avrupa için önemli bir gelişme kabul etmek gerekiyor.

Vucic’e son

14 yıldır iktidarda bulunan ve ülkenin ‘güçlü siyasetçisi’ olarak adlandırılan Alexander Vucic’in, yaklaşık iki yıldır devam eden öğrencilerin önderliğinde süren protestolar sonrasında aldığı erken genel seçim kararı, kendisine ve partisi “Sırbistan İlerlemeci Partisi” hezimet olarak geri döndü.

Ülkenin, bir anlamda seçime ve değişime aç olduğunun somut ve pratik göstergelerinden biri, Pazar günü oy verme saatinin başlamasından itibaren, birkaç  saat içerisinde yoğun bir seçmen kitlesinin sandık başlarında yerini almasıydı.

Rakamlar, bu seçimlere katılımın yüzde 67.8 olduğunu gösterirken, bu oran bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, 2022 ve 2023 seçimlerinden yaklaşık yüzde 12’yi aşan bir seçmen kitlesinin oy verdiği anlamına geliyor.

Tepki neye?

Sırbistan’da siyasal gelişmeleri ve bunun yansıması olan iktidar değişikliğini, son on dört yılın birikimi olan bir “tepki” oylarıyla açıklamak mümkün mü?

Bugünden geriye doğru gidildiğinde, temel birkaç gelişmenin toplumda ve özellikle de, genç kitleler arasında muhalefet sinerjisini tetiklediği görülüyor.

16 kişinin hayatına mal olan bir tren garında yaşanan çökme yolsuzluklarla özdeşleştirilmesi ve Bosna’da uyguladığı soykırımla “Bosna kasabı” unvanıyla tanınan general Ratko Mladiç’in, geçtiğimiz Eylül ayında cenazesinin ulusal kahraman statüsüyle gerçekleştirilmesi halkta ahlak ve adalet duygusunun güçlü bir şekilde uyandığını ortaya koyuyordu.

Bu siyasal gelişmede, diğer benzeri ülkelerde görüldüğü üzere yolsuzluklara karşı mücadeleyle başlayan ve öncülüğünü gençlerin yaptığı gösteriler sonrasında, konvansiyonel anlamda herhangi bir muhalif partinin ortaya çıkmak yerine “Öğrenci Listesi” adıyla iktidar partisine karşı seçime girilmiş olmasıdır. 

İki temel durum

Bu durum iki açıdan önemli görünüyor.

İlki, geleneksel muhalefet yapma biçiminde önemli bir değişim ortaya çıkmış durumda.

Ülkede, adına muhalefet partileri denilen siyasi hareketlerin oylarının, iktidar partisinin tüm olumsuzluklarına rağmen gerilemiş olması gayet önemli bir durum.

İkincisi, muhalefet partileri gerilerken, yeni bir sivil siyasal bilinç ve bunun kolektif bir harekete dönüşümü, hiç kuşku yok ki, üzerinde durulması gereken bir durum.

Özellikle, yerel siyaset kavramının güçlü bir şekilde gelişme gösterdiği anlaşılan Sırbistan kamuoyunda siyasal bilincin yeniden şekillenmesinde, öğrenci ve akademi dünyasının rolü dikkat çekiyor.

Önümüzdeki süreçte, gündeme gelecek soruların başında bu yerel gücün, kendini ulusal siyasette nasıl yapılaştıracağı olgusu olacaktır.

Temelde bu oluşumun hedefinin, yolsuzluklarla mücadele ve şeffaflık olması, kamuyönetimini baştan aşağıya yeniden ele alınmasını gerektirecek önemde olduğuna kuşyu yok.

İlk etapta, riskli olduğuna kuşku olmayan bu “liste” açılımının, Sırbistan siyasetinde iktidardaki SPP’nin yerine geleceği kesinleşen yeni hükümetin, ne tür bir koalisyon felsefesiyle hareket edeceği şimdiden merak konusu.

AB’ye yakınlaşma

Sırbistan’daki seçimler sadece, Balkanların bu küçük ülkesinin sınırlarının dışına taşan siyasal gelişmeleri, Avrupa Birliği tarafından yakından izlenirken, dünyanın farklı bölgelerinin de bu gelişmeye kayıtsız kalmadığını söylemek mümkün.

27 üyeli Avrupa Birliği’nin, son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmelerin de etkisiyle, genişlemeci yönelimini dinç ve dinamik tuttuğu hatırlandığında, Balkanlar’daki teritoryal olarak küçük, ancak jeopolitik ve jeoekonomik olarak önemli ülkeleri tek tek bünyesine almak istediği biliniyor.

Seçimleri, toplumsal muhalefeti oluşturan ‘Öğrenci Listesi’ kazanmış olması, AB ile bütünleşme politikalarının hız kazandıracağını söylemek mümkün.

Bu durum, aynı zamanda, oluşturulacak yeni hükümetin AB merkezi yönetimiyle yakın işbirliği halinde olacağı anlamına gelecektir.

Balkanlar’da yaşanan sürecin Rusya, ABD ve Çin tarafından da yakından takip edildiği hatırlanacak olursa, Balkanlar’da yaşanan en küçük gelişmenin dahi küresel güçler nezdinde bir karşılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sirbistanda-siyasal-tepkiler-ve-demokrasi-political-reactions-and-democracy-in-serbia/

24 Ekim 2026 Cumartesi

Ulus-devlet, Müslüman toplumlar ve krizler / The nation-state, Muslim societies, and crises

Mehmet Özay                                                                                                                             24.10.2026

Müslüman toplumların, içinde yaşamakta oldukları ulus-devletlerle ilgili sorunları çeşitli boyutlarda sürgit devam etmektedir.

Karşımızda, adına siyasal bir kavram olan ‘ulus-devlet’ ile bu devletin varlık nedeni olan ‘ulus yani -bu yazıda öncellendiği haliyle, kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlar bulunmaktadır.

Ulus-devlet’in meşruiyeti yani, bu siyasal varlığın kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına ulus-devlet denilen yapının, bu ulus-devletin bizatihi oluşumuna sebep teşkil eden topluma karşı, kendini hakim kıldığı veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle bu toplum üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla gelir.

Müslümanların kahir ekseriyette olduğu ulus-devletlerde, yaşanmakta olan krizlerin çokluğu karşısında, sorunların hangisinin öncelikle ele alınması konusunda ortada bir kafa karışıklığı olduğuna kuşku bulunmuyor.

İlgili çevreler arasında kimileri -ki bunlar, gazeteciler, sivil toplumcular, hocalar/alimler, düşünürler, akademisyenler, siyasiler gibi kategorileştirilebilir unsurlardır-, eğitimi, kültürü ve medeniyeti; diğer bazıları toplumsal barışı, siyaseti ve ekonomiyi; diğer başka yapılar ise, güvenliği ve uluslararası ilişkileri öncelleme çabası sergiliyor olabilirler.

Öneriler

Bu çevrelerin ve ortaya koymakta oldukları öncelikli konulardan amaç, yönetim erki ile halk arasındaki ayrışmayı, kopuşu, anlaşmazlığı çözüme kavuşturacak bir öneri sunmaktır.

Yani, bu çevrelerin çözüm önerilerinin var olan krizleri aşmada, öncelikli bir öneme sahip olduğu varsayılmaktadır.

Bu başlangıç noktasında karşımızda var olan, iki temel problemle yüzleşmemiz gerekmektedir.

Öyle ki, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda yönetim erklerinin bir yandan, kendi öz sorumlulukları ile hareket etmeleri beklenirken aynı zamanda, ‘kendilerine karşı hizmet etmekle sorumlu oldukları’ topluma karşı sorumluluklarının tam farkındalıklarıyla ve bilinçle kendilerini ortaya koymaları meselesi kanımca, temel bir duruma tekabül etmektedir.

Ulus-devletlerdeki, siyasal erk ve bu erkin tüm uzantıları bağlamında dikkat çekilen bu “öz sorumluluk” olgusunun, “siyasal ahlâk” ile “anayasal kurallar” gibi iki temel yapıcı unsurla belirlenebileceği konusunu gündeme getirebiliriz.

Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıda zikr edilen her bir alan veya bu alanlardan sadece, bir bölümüne tekabül edecek şekilde var olan krizler karşısında, ilgili ulus-devletlerin, bir başka ifadeyle, genel olarak hükümetler diyelim, bizatihi kendilerine karşı öz sorumluluklarının “siyasal ahlâk” ile “anayasal kurallar” tarafından biçimlendirilmiş olduğu görülür.

“Siyasal ahlâk”a dair

“Siyasal ahlâk”a dair, elde yazılı metinler olsun veya olmasın, tarihsel bir anlamlı geçmişle bağlantılı olacak şekilde ulus-devlet yapılarının yani, hükümetlerin ve tüm ilgili devlet organlarının ve bu yapılarda yer alan sıradan memurundan, bürokrasinin en üst katmanındaki çalışanlarına kadar olan tüm bireylerin içselleştirildikleri varsayılabilecek bir duruma tekabül ettiğini söyleyebiliriz.

Siyasal ahlâk olgusunun, bir anlamda, doğrudan yaptırıcılığından bahsedilememesi, siyasal ahlâk’ın olmadığı anlamına gelmediği gibi; siyasal ahlâk olgusuna sürekli olarak yapılan atıfların da, bize siyasal ahlâki bir davranışın ortaya konulacağını garanti etmediğini yaşayarak tecrübe ediyoruz.

Siyasal ahlâk kavramı çerçevesinde zikredilmesi gereken hususları, İslam öncesi dönemde, tarihin derinliklerinde ortaya çıkan ilgili milletlerin ‘devlet kurma’, ‘devlet idare etme’ biçimleriyle; İslamlaşma ile başlayan, zamanla kurulan çeşitli boyutlardaki İslam devletleri ile bu devletlere ruhunu kazandırdığı belirtilen İslami nosyonların bugün yeniden ihyası bağlamında yeni açılımların gündeme getirilişini de eklemekte yarar var.

Dile getirilen bu boyutların, günümüz ulus-devletleri yapılaşmasında ortaya çıkıp çıkmamasından, ilgili çevreler tarafından yapılan söz konusu atıfların ‘retoriksel’ boyutu ile mi ortaya konulduğu yoksa, ‘anlamlılık’ kılıcı oluşları ve yapılaştırıcılıklarıy ile mi öncellendiği arasındaki farkı da burada kısaca hatırlatmakta yarar var.

“Anayasal kurallar”

“Anayasal kurallar” bütünü ise, adına bizatihi ulus-devlet denilen yapıların ortaya çıkış ve gelişim süreçlerinde temel yapıcı unsurlar olmaları nedeniyle, yazılı ve hükmedici/yargılayıcı nitelikleriyle ön plâna çıkarlar.

Daha açıkça söylemek gerekirse, hiçbir ulus-devlet yoktur ki, anayasal kurallar bütününe bağlı olmasın...

Anayasal kuralların, gökten zenbille inmediğini, var olan toplumsal şartların neticesi olarak ilgili kurucu çevreler ve yapılar tarafından gündeme getirildiği genel geçer bir bilgidir.

Bu süreç işletilirken, halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumsal dinamiklerin dikkate alındığını en azından, ‘teorik’ olarak varsaymak mümkündür.

Bununla birlikte, halkının kahir ekresiyeti Müslüman olan toplumların içinde yaşadıkları ulus-devletlerin ne türden anayasal sistemlere ve de dolayısıyla, anayasal kurallara sahip oldukları kadar, bunların yukarıda dikkat çekilen “siyasal ahlâk” nosyonuyla ne denli irtibatlı bulunduğu dikkatle incelenmeye değerdir.

Halklar

Öte yandan, yine genel itibarıyla bakıldığında, söz konusu bu devletlerin kendi halkları karşısında meşruiyetlerinde kayda değer bir sorun olduğunu görmek, hiç kuşku yok ki, temel bir çıkış noktasını teşkil edecektir.

Meşruiyeti yani varlığı, kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına, ulus-devlet denilen yapının, kendisine karşı sorumlu olduğu topluma karşı, hakimiyet tesis ettiği veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle bu toplum üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla gelir.

Bu kısa tanımın bize ulus-devlet bünyesinde yer alan ve adına, ‘toplum’ denilen geniş yapının hangi süreçlerle siyasi erki meşruiyete davet ettiği veya meşruiyeti ona devrettiğini görmüyoruz.

Bununla birlikte, bu siyasi yapının yani, ulus-devlet’in bir kavram olarak içinde yer alan ‘ulus’ olgusundan hareket edecek olursak, ortada gizli-açık bahsi geçen toplumun  egemenlik sürecinde yeri olduğu görülecektir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ulus-devlet-musluman-toplumlar-ve-krizler-the-nation-state-muslim-societies-and-crises/

21 Ekim 2026 Çarşamba

MALAY TAKIMADALARI’NDA İSLAMLAŞMA SÜRECİ KUZEY SUMATRA

Mehmet Özay                                                                                                                            21.10.2026 

İslam coğrafyasının tarihsel açıdan önemli bir parçasını teşkil eden Malay Takımadaları’nın İslamlaşma süreci, üzerinde durulması gereken bir konudur. İslam tarihi eserlerinde hak ettiği yeri bulmasa da, genelde Takımadalar coğrafyası ve özelde, Kuzey Sumatra’nın İslamlaşması İslam’ın diğer coğrafyalardaki tecrübesinden ayrılan özellikleriyle dikkat çeker. Yüzölçümü ve demografik yapısıyla, günümüz Güneydoğu Asya’nın yaklaşık yarısını teşkil eden Malay dünyasının geniş İslam toplumlarındaki yerinin anlaşılabilmesi, tarihî gerçekler ve gelişmelerle yakından ilişkilidir.[1] İklim ve coğrafi gerçeklik, insan ve kültür yapısı, ekonomi ve denizcilik gibi alanlarla birlikte değerlendirilmeyi hak eden bu süreçler, aynı zamanda bölgenin İslam öncesi dönemden itibaren varlık kazanan kozmopolit yapılaşmasının genişleyerek sürdüğünü de ortaya koymaktadır. 

Genel itibarıyla İslam, Hint Okyanusu ve Çin üzerinden erken dönemden itibaren bölgede etkisini göstermiştir.[2] Bununla birlikte, yaygın kanaat Kuzey Sumatra’da Açe topraklarının, bu sürecin önemli bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyar. Bu çerçevede, söz konusu coğrafya, tarih boyunca etkin ve süreklilik arz eden Kuzey Sumatra’daki Açe bölgesindeki site devletlerinin ve sultanlıkların bağımsızlığı ile kendine özgü sosyokültürel ve ekonomik nitelikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.[3] Buna ilaveten bölgeyi tanımlarken, Güneydoğu Asya ve/ya Endonezya şeklinde tanımlamanın, tarihsel gerçekliklerle örtüşmediğinin altı çizilmelidir. Bu nedenle, okuduğunuz incelemede bölgeye yapılan atıflarda Hint Okyanusu ve Malay Takımadaları şeklinde bir adlandırma ve coğrafi konumlandırma tercih edilmiştir. Ayrıca, bölgenin antropolojik ve sosyolojik gerçekliğinden hareketle, ‘geniş Malay dünyası’ tabirine de yer verilmektedir.

Elinizdeki kitapta, Açe’de erken dönemlerden itibaren ortaya çıkan İslamlaşma süreci genel hatlarıyla ve kronolojik açıdan ele alınmıştır. Bu noktada, eser giriş ve sonucun dışında, dört ana bölümden oluşmaktadır.


[1] Çalışmada yer yer dile getirdiğimiz üzere geniş Malay dünyası kavramı tarihsel ve antropolojik gerçeklik açısından Sumatra’dan başlayarak en doğuda Flores’e kadar uzanan ve içinde Filipinler bölgesini de içerecek şekilde tüm Takımadalar’ı içine alır. Bununla birlikte, çeşitli tarihsel ve toplumsal süreçler nedeniyle kültürel ve dilsel farklılıklar kendini göstermektedir. Bk. G. J. F. Biegman. (1894). Hikajat Poelau Hindia, Batawi: Pertjitakan Goebernemen, s. 3. Bunun yanı sıra, diğer bazı kaynaklar bize Malay toplumunun antropolojik yayılımını Hint Okyanusu’nda Madagaskar’dan Pasifik’teki küçük adalara değin geniş bir çerçevede değerlendirmektedir. Lah Husny. (1972). “Butir butir Adat Budaya Melayu Pantai Sumatera Timur”, p. 19.

[2] İslam öncesi dönemde Doğu-Batı ticaret süreçlerinde, Arap ve Çinlilerin doğrudan ve/ya dolaylı etkileşim içinde bulunduklarına işaret eder. İslam’ın erken döneminde Hz. Peygamber'in, Vehb bin Kebşe'yi Çin hükümdarına elçi olarak göndermesi mevcut bir yapıyı ortaya koymaktadır. Bk. Samuel M. Zwemer; Arthur Judson Brown. (1908). The Nearer and Farther East: Outline Studies of Moslem Lands and of Siam, Burma and Korea, New York: The Macmillan Company, s. 130. Bununla birlikte, bazı yazarlar, 16. yüzyıl öncesine dair Sumatra tarihi hakkında karamsar bir tablo ortaya koymaktadırlar. Bunun temel sebebi, bölgeyi ziyaret eden Çin, Arap ve Avrupalıların bölge tarihine dair veriler bırakmamış olmalarından kaynaklanmaktadır Djajadiningrat, Raden Hoesein. (). “Critisch Overzicht van de in Maleische Werken Vervatte Gegevens Over de Geschiedenis van Het Soeltanaat van Atjeh”, s. 142. Bununla birlikte, Marco Polo, İbn Batuta ve Zheng Ho gibi seyyah ve denizcilerin konumuzla doğrudan bağlantılı olmak üzere Kuzey Sumatra bölgesine ziyaretlerine dair veriler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Raja Raja Pasai gibi yerli kaynaklar ve mezar taşları gibi arkeolojik veriler, bölge İslamlaşma süreçlerinin aydınlatılmasında rol oynamaktadır.

[3] Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe denilen toprakların sınırları adanın doğusunda Tamiang bölgesinden, Batı Açe kıyılarında Trumon (veya Singkil) denilen bölgeye kadarki alanı kapsar. G. P. Tolson. (1880). “Acheh: Commonly Called Acheen”, Journal of the Straits Branch of the Royal Asiatic Society, s. 37; C. Snouck Hurgronje. (1906). The Acehnese, (Tr.: A. W. S. O’Sullivan), Vol. 1, Leiden: E. J. Brill, s. 1; Anthony Reid. (1987). “The Identity of ‘Sumatra’ in History”, Cultures and Societies of North Sumatra, (ed.), Rainer Carle, Veröffentlichungen des Seminars für Indonesische und Südseesprahen der Universitat Hamburg, Band 19, Hamburg: Dietrich Reimer Verlag, s. 25.