1 Mart 2026 Pazar

İran’a saldırı: Sürpriz değil! / Attack on Iran: Not a surprise!

Mehmet Özay                                                                                                                             01.03.2026

İran’a yönelik saldırıları beklendiği üzere gerçekleşti...

Bugün, Ortadoğu’da ortaya çıkan bu gelişmeyi sürpriz olarak kabul edenler, büyük bir yanılgı içerisindeler...

Bu yanılgı, Ortadoğu siyasal gerçekliğini, ABD gibi bugün küresel güç olmanın ne anlama geldiği konusunda önemli icraatlarıyla ortaya koymaya çalışan bir devleti ve de başkanı, Donald Trump’ı anlayamamakla bağlantılıdır. 

Elbette, ortada İsrail’in yapısal varlığı; geniş Ortadoğu’da yer alan bazı Arap ülkeleriyle yakın işbirliğinin; söz konusu Arap ülkelerinin bu işbirliğinin siyasal ve askeri boyutu kadar İran’la tarihsel ve geleneksel olarak yaşadıkları teolojik ayrışma gibi farklı boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.

İran, dışındaki bu gelişmelerin bugün savaş ortamına yol açarken acaba, İran’daki siyasal, dini yapılaşmaların, bu süreçteki rolü ve katkısının ne olup olmadığını da hesaba katmakta fayda var.

Barışa giderken...

Oysa, daha birkaç gün öncesine kadar, ABD başkanı Trump, Amerikalı ve İranlı yetkililer arasında süren görüşmelere işaret ederek, İran’ın gayet olumlu adımlar atmasından şaşkınlıkla bahsediyordu. 

Bununla birlikte, gelişmeleri yakından takip eden gözlemciler, bu süreçte anahtarın Trump’ın elinde olduğuna vurgu yaparak, İran’ın atttığı bu olumlu adımların, Trump tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dikkat çekiyorlardı.

Sadece, İran’la yapılan müzakereler değil, ABD iç politikası yaklaşmakta olan ara seçim, ABD halkının ekonomik varsıllığında devam eden kırılmalar vb. gibi konular, ABD halkının savaş istemediği ve olası bir savaşın, ABD seçimlerinde Trump ve Cumhuriyetçiler aleyhine olacağına dikkat çekiyorlardı.

Üstüne üstlük kamuoyu yoklamalarında Trump’a destek verenlerin oranı önemli ölçüde düştüğü bir dönemde... Trump, saldırı kararı almaktan çekinmedi...

Ortadoğu zaman dilimiyle, dün sabah başlayan saldırılar, Trump’ın İran’la yapılan nükleer görüşmelerdeki gelişmelerden görünürde memnun olmasına rağmen, savaşı öncellediğini açıkça ortaya koyuyor.

Güçlü irade!

Temel olarak, Steve Witkoff ve Jared Kushner ikilisinin yürüttüğü İranla görüşmelerin sonuçları alınmamışken, Trump geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı Birlik Konuşması’nda İran’ı hedefe alan söylemiyle dikkat çekerken, gözlerin müzakere masasından yeniden Basra Körfezi çevresindeki Amerikan askeri hareketliliğine çevrilmesine neden oluyordu.

Oysa, Cenova’da süren görüşmeler sona ererken, tarafların açıklamalarından umuda dair ipuçları bulunuyordu.

Tarafları anlaşmaya yöneldiğine dair yaklaşım İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmlarında, yüzde 5’lik kotayı aşmaması ve programın sivil amaçlı olarak yürütülmesi gibi can alıcı yönü bulunuyordu.

Ancak, Trump, Çarşamba günkü konuşmasında, Witkoff’dan gelen mesaj yerine, savaşı öncelleyen ‘şahinler’ grubunun söylemlerini dikkate almış olmalı ki, İran’ın balistik füze çalışmasında Avrupa sınırlarına ulaşacak düzeye geldiğini açıklaması oldukça dikkat çekiciydi.

Trump, bu açıklamasında mesela, İsrail sınırlarını değil de, -İran füzelerinin İsrail’e ulaştığı bilinmesine rağmen, Avrupa sınırlarını işaret etmesi gayet anlamlıydı.

Bu durum, sadece Amerikan kamuoyunu değil, neredeyse bütünüyle Batı kamuoyuna yönelik bir açıklamaydı.

Trump’ın ikinci argümanı, İran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda söz vermediği yönündeydi.

Oysa, İran dışişleri bakanı Abbas Araghachi, Cenova görüşmeleri sonrasında, “İran nükleer silah geliştirmeyeceğini basınla paylaşmıştı!

Trump’ın söylemindeki güçlü referans ise geçtiğimiz Haziran ayında, İran’da nükleer tesislerin bombalanmasının ardından, İran’ın yeniden çalışmalara başlamış olmasıydı.

Ve Trump, İran’ın bu yaklaşımını “sinsi hırs” olarak adlandırıyordu.

ABD’nin İran’a yönelik askeri girişimini salt İsrail nedenli olarak ele almak ve anlamak mümkün değildir.

‘Altın dönem’

Trump’ın Kongre mensuplarına yönelik yaptığı ‘Birlik Konuşması’, ABD’nin kuruluşunun 250. yılına denk gelmesiyle de önem taşıyor.

Bu tarihi gelişme göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip...

Belki de, tarihi bir şans olarak bugün bu önem gelip, Trump’ın önüne konmuş gözüküyor.

250. yılın önemi ile ABD’nin yeniden büyük bir güç olma hedefi arasında kolayca kurulabilecek bir bağlantı, Trump tarafından kaçırılmamış gözüküyor.

ABD’yi yeniden büyük yapmanın yollarının sadece, Amerikan orta sınıfının yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamakla sınırlı bir iç politika süreci olmadığı, Trump’ın 2024 seçimlerinin ardından başkanlık koltuğuna oturmasından bugüne kadar geçen sürede kanıtlanmış durumda.

Trump, sadece söz konusu orta sınıfı yeniden şekillendirmek, ABD’yi bir ulus olarak yeniden varsıl hale getirmekle sınırlı olmayan, haddı zatında bunun ötesine geçen emelleriyle, küresel toplum nezdinde şaşkınlıklara ve şoklara neden olan icraatlarıyla bugüne kadar geldi.

Trump, ABD’nin 250. yılında, yeni bir dünyanın şekillenmesinin ipuçlarını güçlü bir şekilde veriyor.

Bu süreç, ABD tarafından uygulanmaya konulan salt gümrük vergileri tarifelerindeki çalkalanmalar; yakın ve uzak Batı siyasal ve ekonomi sistemine entegrede sorunlu olan ülkelere ya da bugün ABD’nin var olan siyasal iradesine muhalif olan ülkelere yönelik doğrudan siyasal, ekonomik ve hatta askeri girişimler; tüm eksikliklerine rağmen küresel olarak kabul merşuiyetleri devam eden kurumlar yerine, gizli/açık ABD merkezli yeni ‘güvenlik kurumları’nın tesisi gibi süreçler ile ortaya konuluyor.

Bu sürecin bir parçası olarak İran, hiç kuşku yok ki, dikkate alınmayı gerektiriyor.

İran’ın Batı ve özellikle de ABD için, bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkışını, son birkaç yıllık gelişmelerle değil, İran’da rejim değişikliğinin gerçekleştiği 1979’dan itibaren önemsemek gerekiyor.

Batı veya ABD sadece, Ortadoğu’yu kontrol etme adına değil, İran’ın ve ilişkilerinin küresel boyutunu hesaba katarak bugünkü savaşı açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İran bir hedeftir...

Ancak, İran, Batı veya ABD için son hedef değildir...

ABD veya başkanı Trump nezdinde, kurulacak yeni dünya düzeninde icraata geçirilmesi gereken eylemler içerisindeki yeri bugün İran’a saldırı yer alıyor.

Ve bu saldırı sürpriz değil...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/irana-saldiri-surpriz-degil-attack-on-iran-not-a-surprise/

 

24 Şubat 2026 Salı

Bangladeş, Tarık Rahman ve demokrasi / Bangladesh, Tarıq Rahman and democracy

Mehmet Özay                                                                                                                             24.02.2026

Bangladeş’te, Başbakan Tarık Rahman, önemli bir görevi üstlenmiş bulunuyor.

12 Şubat seçimlerinin ardından, ülkede “Yeni Bangladeş” kavramıyla belirtilmeye çalışılan yeni bir dönemin başladığı yönündeki ifadeler bizatihi, Tarık Rahman’ın ne tür bir siyasal ve toplumsal gerçeklikle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Yeni dönem

Dün ve bugün ayrımının, keskin bir şekilde ayrıştırıldığı intibaını veren, ‘yeni dönem’ veya bazı yayın organlarında vurgulandığı üzere, ‘Yeni Bangladeş’ kavramı üzerinden gündeme getirilen bu dönemin dünkünden farklılığı, herhalde öncelikle dün, ne olup olmadığını anlamaktan geçiyor.

“Yeni Bangladeş” kavramıyla kastedilen, “ayrımcılığın ortadan kaldırıldığı, yasalara bağlılığın ve etkin bir hesap verilebilirlik” sürecidir.

Bunu sağlayacak olan ise, “radikal bir şekilde hayata geçirilmesi beklenen reform”....

Reforma başlarken, dün ne olup olmadığı sorgulamasında sadece, on beş yıla varan bir süre ülkeyi yönetmiş olan sabık başbakan Şeyh Hasina dönemi ile sınırlandırmak bu çabada pek de, başarılı olunamayacağı düşüncesini uyandırıyor.

Hedefe, Şeyh Hasina’yı ya da, partisi Halk Partisi’ni (Awami League) koymak, Bangladeş siyaset dünyası ve toplumsal gerçeklik olgularına yapılabilecek bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir.

Bu nedenle, son on beş yılı değil, 1971’den bu yana olan tüm süreci göz önüne almak gerekiyor...

Hanedan

Bireysel tarihi açısından bakıldığında, suikaste kurban giden sabık devlet başkanı Ziya Rahman’ın (Ziya’ur Rahman) oğlu ve geçtiğimiz Aralık ayında 80 yaşında vefat eden Begum Ziya’nın oğlu olması, yani bir anlamda ülkedeki siyaset hanedanlarından birine mensup olması bulunuyor.

Bir başka ifadeyle, babası, devlet başkanlığı ve annesi, iki dönem başbakanlık yapmış bir politikacı, yani Tarık Rahman, bugün Bangladeş’te başbakanlık koltuğunda oturuyor.

Aile mirası

Tarık Rahman’ın babası ve annesinin bıraktığı siyasi mirasın ne denli olumlu olup olmadığı bir yana, bu gibi toplumlarda, ‘hanedan’ mensubu olmanın getirdiği cazibenin kendinde bir önemi bulunuyor.

Bu durumu, geleneksel ve tarihsel yönetimlere yatkın toplumlara özgü bir geçmişe özlem ile mi yoksa modern döneme has ‘kötü bir siyasal hastalık’ olarak mı adlandırmak gerekir diye sormak mümkün...

Bağımsızlık sürecindeki rolü ve başkanlığı döneminde suikaste kurban gitmesi, babasının siyaset dünyasına katkısının önüne geçen iki önemli olgu olduğuna kuşku yok.

Belki de, 12 Şubat’ta BNP’nin başkanı olarak seçimlere katılan, oğul Tarık Rahman’ın, halk nezdinde kabul görmesinin en önemli nedeninin, bu olduğunu söylemek mümkün.

Öte yandan, ülkeyi pek de iyi yönetmedikleri bugün, daha iyi anlaşılan iki kadın başbakandan birinin yani, Begüm Ziya’nın oğlu olması ve 17 yıl boyunca ülke dışında, yani, İngiltere’de bulunmasına rağmen, 2024 sivil darbesinin ardından bulunabilecek en iyi isim olarak ülkenin başbakanlık koltuğuna oturtulması halk nezdinde, “iyi siyaset” ve “kötü siyaset” kavramlarının ve tanımlarının yerli yerinde olup olmadığını sorgulamayı gerektiriyor.

Begüm Ziya, ilk olarak 1991-1996 ve ikinci olarak, 2001-2006 yıllarında BNP başkanı ve adayı olarak seçimlerde aldığı destekle başbakanlık görevi üstlenmişti.

Bazı gözlemcilerin öne çıkartmaya çalıştıkları şekilde, Pakistanlı Benazir Butto’dan sonra, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki ikinci kadın başbakanlık sıfatına sahip olması, siyaset bilimi ve siyaset yönetimi açısından, pek de önemli bir duruma işaret etmiyor.

Kanımca bu sıfata iliştirilen “kadın Müslüman” olması, halkının çoğunluğu Müslüman olan topluma mensup olması gibi tanımlamalar da, kayda değer bir önem arz etmiyor.

Bunların, önem arz edebilmesi için ve bu sıfatlara yüklenen olumlu anlamın olgunlukla ele alınabilmesi için söz konusu yönetim süreçlerinde, Begum Ziya’nın siyaset kurumundan başlayarak, geniş toplum kesimlerine değin uzanan tüm alanlarda, ne tür başarılı politikalar ortaya koyup koymadıklarıyla ölçülmesi gerekir.

Yukarıdaki tanımlamaları öne çıkaran aynı kaynaklar, Begüm Ziya’nın, 2001-2006 yıllarındaki yönetimi öncesinde Bangladeş kamuoyuna verdiği bir anlamda, “temiz toplum” inşası kavramını akla getirecek şekilde yolsuzluk ve terörizmi sona erdirme sözünü gerçekleştirmek bir yana, 2007 yılında yolsuzluktan tutuklanması siyaset kurumunun ve siyasette liderlik konumunda bulunan politikacıların nasıl değerlendirilmeleri konusunda bize önemli bir ders veriyor.

Bugün, bu anne – babanın oğlu Tarık Rahman, Bangladeş’te başbakan...

Demokrasiye dönüş!

Bu noktada, öncelikle, bu seçimlerin, “demokrasi’nin yeniden ülkeye geri dönmesi” şeklinde yorumlanmasını temkinli karşılamak gerektiğini söylemeliyim.

2024 yılında yapılan bir önceki seçimlerde, iktidardaki Halk Partisi’ni (Awami League) boykot eden ‘Bangladeş Milliyetçi Parti’sinin (Bangladesh Nationalist Party-BNP), 12 Şubat 2026’daki seçimleri kazanmış olması, bu sefer Halk Partisi’nin seçimlere katılımının yasaklanmasının bir sonucu olarak tezahür ettiğini unutmamak gerekiyor.

Evet, iki dönem arasındaki gelişmeler farklı...

Özellikle de, 2024 Temmuz’unda itibaren başlayan süreç, dikkat çekici bir farklılığı ortaya koyuyor.

Ancak, olan biteni, ‘demokrasi’ kavramı ile açıklama ‘arzusu’ ya da ‘inadı’, Bangladeş siyasal sisteminin, ne tür bir demokrasiye konu olduğunu araştırmamızı gerektiriyor.

Reform pratiği

Önceki yazılarda, “herkesin derdi başka” diyerek dile getirmeye çalıştığım üzere, ‘her siyasal grubun, her toplumsal yapının hedefinin farklı olduğu bir Bangladeş’te, siyasal sistemin tesisini ve toplumsal yapının düzenini sağlamanın, pek de kolay bir iş olmadığı ortada.

Başbakan Tarık Rahman, Bangladeş’te reform sürecini hayata geçireceğini ve tüm kesimlere ulaşacağını ileri sürüyor...

Bu söylemin, siyasal bir retorik mi yoksa, gerçekte ülkenin çokça ihtiyaç duyduğu toplumsal ve siyasal değişimi iyileştirmeye yönelik gerçekleştirilebilir bir süreç mi, olduğuna önümüzdeki süreçte hep birlikte tanık olacağız.

Ancak bugüne kadar yaşananlar ve hatta 12 Şubat seçimleri de dahil olmak üzere, ülkede var olan demokrasi’nin olsa olsa bir akademisyenin dile getirdiği üzere, “prosedür temelli bir demokrasi” kavramını hak ettiği söylenebilir.

Bu prosedürü, her beş yıllık süreçte tekrarlanan ‘siyasal ritüel’ olarak kabul edebileceğimiz gibi, Bangladeş’te, seçilmiş hükümetlerin ülkeyi yönetme biçimlerinin ‘demokrasi’ kavramının hak ettiği ilkeler bütününün dışında, salt kendi çıkar çevrelerine yönelik politikalarla şekillenen bir yapı olarak da anlayabiliriz.

Tarık Rahman’ı, her hâlükârda, kendisini demokratik yollarla seçilmiş bir başbakan kabul edebilir. Bugün, Tarık Rahman’ı bekleyen zorluk, ‘demokrasi’ kavramına hakkını veren bir yönetim sergileme çabasında ne denli başarılı olacağıdır.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/banglades-tarik-rahman-ve-demokrasi-bangladesh-tariq-rahman-and-democracy/

22 Şubat 2026 Pazar

Bangladeş’de kapsamlı reforma doğru / Towards comprehensive reform in Bangladesh

Mehmet Özay                                                                                                                             22.02.2026

Bangladeş’te, ‘Milliyetçi Parti’ (Bangladesh Nationalist Party-BNP) hükümetinin göreve başlamasıyla birlikte, reform sürecinin de başladığını söyleyebiliriz.

Bu noktada, bugün Başbakanlık koltuğunda oturan Tarık Ziya’nın seçimler öncesinde katıldığı bir programda kendisine yöneltilen sorulardan bazılarına verdiği cevapları yakından incelemekte yarar var.

Bu cevapların hem, seçim öncesi vaatler olması hem de, bugün iktidarda olan BNP’nin önümüzdeki süreçte neler yapacağına dair ipuçları taşıması açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Bunların başında, başbakan’ın görev süresiyle ilgili...

Ve bu konunun sadece, Tarık Ziya’nın ve BNP’nin değil, ülkede belki de, kahir ekseriyetin talebi olduğunu söylemek mümkün.

Nihayetinde, 2024 Temmuz ayında başlayan toplumsal gösterilerin ardında, bir anlamda Halk Partisi (Awami League) ve lideri Şeyh Hasina’nın on beş yıla varan iktidarı bırakmama arzu ve isteğinin olduğu biliniyor...

On yıl sınırı ve ‘samimiyet’

Tarık Ziya, başbakanlık görev süresinin iki dönemle yani, on yılla sınırlandırılmasından yana olduğunu söylüyor...

Buna gerekçe olarak da, on yıllık sürenin ardından, bir kişinin yani, siyasetçinin artık “samimi” olarak çalışamayacağı kanaatinde olduğununa dayandırıyor.

Söz konusu bu süre sonrasında “samimi” olmamaya neden ise, “fiziksel ve zihinsel yıpranmışlığı” bağlıyor...

Bu izah, açıkçası siyaset teorisi açısından pek bir anlam ifade etmiyor...

Olsa olsa, bireysel psikolojik alandan ele alınıp değerlendirilebilecek bir izah olduğu hissini uyandırıyor.

Ve de, oldukça sübjektif bir izah...

Bir siyasetçinin, siyaset dünyasındaki performansının, on yıldan önce samimi olmayacağını kim ve nasıl garanti edebiliyor?

Ya da tam aksine, on yılın ardından yine, bir siyasetçinin “samimi” olarak siyaset yapmayacağını kim ve nasıl gündeme getirebiliyor?

Tarık Ziya, bu naif söylemle acaba, on yılı aşkın süre iktidarda kalan sabık başbakan Şeyh Hasina dönemine ve de bizatihi, Şeyh Hasina’nın sergilediği performansa mı atıfta bulunuyor...

Bazı ülkelerde, “yüz eskimesi” tabiriyle gündeme getirilen, siyasette verimsizlik olgusunu, çiçeği burnunda başbakan Ziya “samimiye” kavramıyla gündeme getirmeye çalışıyor.

Son on yedi yılını İngiltere’de sürgünde geçiren Tarık Ziya’nın hem, öncesinde ve hem de İngiltere’de bulunduğu dönemde siyasetle yakından ilgilendiği biliniyor.

En azından, bir Batı Avrupa ülkesinde yaşam sürmüş olmasından hareketle, Batı ve Doğu siyasal sistemlerini analiz etmeye yetecek vakte sahip olmasından hareketle, daha ciddi analizler, daha ciddi öneriler ve söylemler geliştirmesi beklenirdi.

Meselâ, 12 Şubat seçimlerine elli civarında partinin katılmasının ülkede, ne türden bir siyasal bilinç ve yapılaşmanın olduğunun dikkatlice ortaya konulması ve incelenmesi gerekiyor.

Ve, elli siyasal partinin ardında, hangi toplumsal ayrışmaların olduğu ve hangi siyasal düşünceler ve hedeflerin bulunduğu anlaşılmaya çalışılması lazım.

Bu ve benzeri süreçler gerçekleştirilmediği taktirde, siyasal partilerde ve siyasal yaşamda ‘mikrolaşma’ anlamına gelen bu durumun sağlıklı bir siyasal sistem üretmesini beklemek mümkün gözükmüyor.

Siyasal hak, ekonomik bağımsızlık

Başbakan Tarık Ziya’nın, gündeme getirdiği ikinci konu kapsamı daha da geniş olan bir diğer reform süreciyle ilgili.

Bundan kasıt, halkın veya geniş toplum kesimlerinin “siyasal hakları” ve “ekonomik bağımsızlıkları”nın sağlanmasına yönelik bir reform.

Bu iki alanın, birbiriyle ilintisine kuşku yok...

Ve muhtemelen Başbakan Ziya, 2024 eylemlerinin temel nedeni olan ve Şeyh Hasina hükümetlerine atfedilen “yolsuzluk, ekonomide kötü yönetim ve giderek artan otoriter rejim” olgularını gizli/açık gündemine alarak, “siyasal haklar” ve “ekonomik bağımsızlıklar” söylemini ortaya koyuyor.

Yolsuzluk ‘kültürü’

Bangladeş, 1971’den bu yana her iki alanda ne denli yoksun kaldığını, birbiri ardına yaşadığı darbeler ve siyasal yolsuzluklarla tanık olmuş durumda.

Bunun en son örneğini, 2024 yılı Temmuz ayındaki gelişmelerle bizatihi yeniden görmüş olduk.

Başbakan Ziya, şu an itibarıyla iktidarın tek sahibi olmasından ötürü, reformu yapacak kadroların dolaylı olarak BNP bünyesinden çıkacağını dile getiriyor doğal olarak.

Söz konusu bu iki alana dair reform söylemi genel itibarıyla, halkın bu alanlardaki yoksunluklarını oluşturmuyor.

Bunun ötesinde, bu iki alandaki yoksunlukların neden olduğu “yolsuzluk kültürü”ne dikkat çekiyor Başbakan Ziya...

“Yolsuzluk kültürünü gündemimizden çıkartık atmalıyız” diyor...

Böylesi bir icraat, hiç kuşku yok ki, sadece Bangladeş için değil, benzeri ülkeler için de bir model olma imkânı tanıyacaktır...

Ancak, şu var ki, “kültür” haline gelmiş bir olgunun, davranışın toplumda birdenbire ortadan kalkmayacağı da en azından sosyal bilimlerin ortaya koyduğu verilerle ortada.

Bu durumda, Başbakan Ziya ve hükümetinin, bu iki alanda ne türden açılımlar gündeme getireceklerini dinlemek gerekiyor.

Aynı konuşmasında, başbakan bu noktada kısmen de olsa, bir izah getirmeye çalışmış.

Bu çerçevede, Yolsuzluklarla Mücadele Kurumu’na (ACC) atıfta bulunuyor ve “bizim dönemimizde, -muhtemelen 2001-2006 dönemine atıfta bulunuyor, “bu kurum, hükümetten  bağımsız hareket eden bir yapıldı. Ancak, önceki otokrat hükümet döneminde” -yani Şeyh Hasina’nın on yılı aşan iktidarına atıf yapıyor-, “yapılan yasal düzenlemeyle yolsuzlukla mücadelede eyleme geçilmesi kararı hükümetin iznine bağlı hale getirildi” diyor...

Oysa, daha önceki bir yazıda da dile getirmiştim, bazı siyasi gözlemciler, 2001-2006 döneminde iktidar olan BNP yönetimine mensup üst düzey liderlerin, bürokratların yolsuzluk suçlamalarıyla daha sonra yasal süreçlere konu olduklarını hatırlatıyorlar.

Evet, aradan geçen süre zarfında BNP olan bitenden ders almış ve hükümete yeni bir siyaset yapma ve yönetim biçimi getirmeyi düşünüyor olabilir.

Ve hiç kuşku yok ki, Bangladeş siyaseti ve toplumu için böylesi bir gelişme hayırlı olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangladesde-kapsamli-reforma-dogru-towards-comprehensive-reform-in-bangladesh/

20 Şubat 2026 Cuma

Bangladeş’te yeni hükümet / A new government in Bangladesh


Mehmet Özay                                                                                                                             20.02.2026

Bangladeş’te, 12 Şubat seçimlerini kazanan ‘Bangladeş Milliyetçi Partisi (Bangladesh Nationalist Party-BNP) hükümeti, 17 Şubat Salı günü itibarıyla kuruldu.

60 yaşındaki başbakan Tarık Ziya ile elli bakanın yemin törenleri, hükümetin resmen kurulması anlamına geliyor...

Ziya, yaptığı ilk açıklamada, “demokrasi için çalışacağı” konusunda söz verdi.

Bu açıklamayı, 170 milyon Bangladeşli arasında ayrım yapmayacağı şeklinde anlamak da mümkün...

Tören

Tören öncesinde yapılan açıklamada, en azından kağıt üzerinde de olsa, törene, aralarında Hindisan, Pakistan ve Çin devlet ve hükümet başkanlarının da bulunduğu, bazı ülke devlet ve hükümet başkanlarının davet edildiğinin açıklanması, yeni hükümetin bölge ülkeleri nezdinde tanınırlık ve güveninin tesisi anlamına geliyordu.

Ancak, tören günü Maldivler devlet başkanı, Butan başbakanının yanı sıra, Nepal, Sri Lanka gibi bazı ülkelerden temsiciler yer aldı. Hindistan’dan bir delegasyonun da misafir diplomatlar arasında yer almasını olumlu değerlendirmek mümkün.

Bu durum, ikili ve bölgesel ilişkilerde Bangladeş’te yeni hükümetin, ‘çatışmacı’ bağlam yerine, ‘diyalog’ öncelikli politikalar geliştireceğinin ilk sinyali olarak değerlendirilebilir.

Bu noktada, Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin BNP’nin çiçeği burnunda başkanı ve yeni hükümet başbakanı Tarık Ziya’yı telefonla arayarak tebrik etmesinin sembolik önemi kadar, yakın ve orta vade ilişkileri açısından iyi niyet gösterisi olarak önem taşıyor.

Meclis

Seçimlerde BNP ile koalisyon ortağı partiler 350 sandalyeli mecliste 212 milletvekili kazanırken, Cemaat-i İslami Partisi (Jamaat-e Islami) merkezinde oluşan, 11 partili koalisyon ise 77 milletvekili çıkardı.

Geri kalan 50 milletvekili ise, kadın temsilciler ve seçime katılan partiler aldıkları oylar baz alınarak orantılı bir şekilde dağıtılacak!

2024 Temmuz ayında başgösteren toplumsal gösterileri yönettiği ileri sürülen öğrenci hareketlerine mensup liderlerin kurduğu ve seçimlerde altı sandayle kazanan Ulusal Vatandaş Partisi’nin (National Ciziten Party-NCP) Cemaat-i İslami koalisyonunda yer alması dikkat çekici bir gelişmedir.

Bu bağlamda, Cemaati İslami Partisi lideri 67 yaşındaki Shafiqur Rahman geçenlerde yaptığı açıklamada, “ilkeli ve barışçıl bir muhalefet” partisi olacaklarını dile getirdi...

Bu durum, ülke siyasal yaşamını neredeyse kökten değiştirme amacı tayışan 2024 yılı gelişmelerinin ardından, bugün hükümeti BNP’nin kurması arasında yatay ve dikey tezatların olduğunu ortaya koyuyor.

Bunu söylerken, söz konusu siyasal gelişmelerde BNP’nin ya da, BNP taraftarlarının yer almadığını söylemek mümkün değil.

Ancak, siyasal hareketi yönlendirdiği belirtilen bir grubun yani, üniversite gençliğinin kurduğu siyasal partinin iktidarda değil, muhalefette yer alması, ülkede siyasal gelişmelerin yönelimi konusunda farklı görüşleri akla getiriyor...

Bu hususa, önümüzdeki günlerdeki yazılarda devam edeceğim.

Yemin töreni – yeni hükümet

60 yaşındaki başbakan Tarık Ziya ile elli bakanın yemin törenleri, hükümetin resmen kurulması anlamına geliyor...

Böylece, beş yıl sürece BNP yönetiminin başladığını söyleyebiliriz.

BNP lideri Tarık Ziya, seçimin ardından yaptığı açıklamada, “yeni hükümetin öncelikleri barış ve düzenin korunması” olacağını açıkladı.

Ziya’nın, açıklamasının devamında, “hangi nedenle olursa olsun, anarşiye tolerans gösterilmeyeceği” yönündeki vurgusu gayet önemlidir.

“Barış ve anayasal düzenin korunması” konusunda benzer bir açıklamanın ulusal güvenlik biriminden gelmesi sivil ve asker arasında bir koordinasyonun olduğunu gösteriyor.

Bu durum, gayet doğal bir sürece gönderme yapıyor.

Kamu yönetimi bağlamında, bu açıklamların haklılığı olduğu düşünülebilir....

‘Anarşi’

Ancak, ‘anarşi’nin anayasadaki veya ilgili kurumlar nezdindeki tanımıyla, 2024 yılı Temmuz ayında yaşananlar arasında bir bağ kurulup kurulmadığı da, dikkatle ele alınmayı gerektiriyor.

Şayet, o dönem sadece hükümetin siyasal meşruiyetinin sona ermesine değil, başbakanın ülke dışına kaçmasına ve akabinde geçici hükümet tarafından yine, sabık başbakanın ölüm cezasına çarptırılmış olmasına yol 2024 yılındaki gelişmeler ‘anarşi’ kavramıyla izah ediliyorsa, bugüne değin yaşananların meşruiyeti konusunda şüpheler var demektir.

Ancak, BNP lideri Tarık Ziya ile İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlikten sorumlu Hızlı Müdahale Taburu biriminin başında bulunan Shahidur Rahman’dan gelen ‘anarşi’ uyarısının, 2024 gelişmelerini kapsamadığını söylemek gerekiyor.

Bununla birlikte, sabık başbakan Şeyh Hasina ve Halk Partisi (Awami League) yetkililerinin, 2024 yılında olan biteni yasa dışı gelişmeler olarak tanımlayarak, gizli/açık anarşi kavramını gündeme getirmiş olduklarını hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Şeyh Hasina idama mahkum edilmiş ve Halk Partisi’nin seçimlere katılımı yasaklanmış iken, bugün gündeme getirilen ‘anarşi’ kavramının ardından, potansiyel toplumsal tepkinin bu parti ve destekçilerinden geleceği yönünde bir algının oluşması doğal gözüküyor...

Ülkedeki seçimle ilgili gelişmeleri sürgünde olduğu Hindistan’dan değerlendiren Şeyh Hasina, tahmin edileceği üzere, seçim sonuçlarını tanımadığı ve partisinin, halen önemli bir siyasal güç olduğu yönündeki açıklamasını bir yere not etmekte yarar var.

Kavramsal temeller

‘Anarşi’ kavramı üzerinden geliştirmeye çalıştığım söylemi sıradan, gelişigüzel ortaya çıkan toplumsal tepkiler olarak görmediğimi ifade etmeliyim.

Aksine, bu kavram önceki yazılarda dile getirmeye çalıştığım üzere, Bangladeş’te gayet temel bir siyasal tutum ve davranış formunun olup olmadığıyla ilgili bir yönü bünyesinde barındırıyor.

Yukarıda dikkat çekilen açıklamalar üzerinden, bu kavramın geniş toplum kesimleri, yükseköğretim kurumları, dini cemaatler, siyasi partiler vb. kamuoyunu oluşturan sivil çevrelerce nasıl tanımlandığı ve algılandığı da gayet önemlidir.

‘Tepki gösterme’nin demokratik sistemin bir parçası olduğu hatırlandığında, temelde ‘anarşi’ kavramı üzerinde gündeme getirilen söylemlerin ülkede ‘demokrasi’ kavramı ve kurumları ile ilgili doğrudan ilintili bir yönü olduğunu akla geliyor.

Bu noktada, yeni başbakan Tarık Ziya ile, ülkenin iç güvenliğinden sorumlu kurumundan gelen ‘anarşi’ye müsamaha gösterilmeyeceği’ yönündeki açıklamanın, seçimlerden hemen sonra ortaya atılması hiç kuşku yok ki, büyük bir talihsizliktir.

18 aylık geçici hükümet yönetime ve bu sürecin ardından, ‘barışçıl’ bir şekilde gerçekleştirilen genel seçimlere konu olan Bangladeş’te, siyasetin yeni yüzlerinin söylemlerinde, topluma doğru mesajlar vermeleri ve bunun yanı sıra, rasyonel temellere dayalı umut vaad eden bir vechesi olması gerekiyordu.

Ancak, bunun olmadığı, ‘anarşi’ kavramının öncellenmesi ile topluma gizli/açık gösterilen ‘sopa’ ile kendini ortaya koyuyor.

Sopa demişken...

Malum, Hint Alt Kıtası’nda -muhtemelen tarihsel bir sürecin devamı olarak- güvenlik güçlerinin kamusal alanda güvenliği tesisde ‘sopa’ kullanması yaygındır...

Bangladeş’te reformcu açılımlarıyla gündeme gelen yeni yönetimin, toplumda ayrışmaya yol açmayacak şekilde, tüm sivil kesimlere yönelik sembolik bir ifadeyle güvenlik güçlerinin elinden bu sopaları alınacağının açıklanması yerinde ve makul bir jest olurdu.

‘Sopa’nın güvenlikle ilgili yönü olduğu düşünülebilirse de, temelde bir ‘silah aygıtı’ konumunda kullanılan bu nesnenin sivil toplumun, bireylerin haklarını tanımlama ve saygıdan başlayarak kamusal alanın sahipliği, otoritesi, kontrolü gibi hususlarda gayet belirleyici bir hiyerarşinin varlığına işaret ettiğine kuşku bulunmuyor.

Yeni hükümetin başı olan Tarık Ziya ile ülke iç güvenliği kurumu yetkililerinin ‘anarşi’ kavramı üzerinden yaptıkları açıklamalar, ‘sopa’nın hiyerarşisinin halen geçerli olduğunu ortaya koyuyor.

Yeni hükümetin ve ilgili birimlerin, ‘demokrasi’ ve ‘anarşi’ bağlamındaki açıklamalarının neye tekabül edeceğine önümüzdeki süreçte yakından tanık olacağız.

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangladeste-yeni-hukumet-a-new-government-in-bangladesh/

19 Şubat 2026 Perşembe

Bangladeş’de siyasal yeniden inşa ve demokrasi / Political reconstruction and democracy in Bangladesh

Mehmet Özay                                                      18.02.2026

Bangladeş’te, yeni hükümetin kurulması ve bazı alanlarda anayasal değişikliklerin yapılmasına imkân tanıyan seçim ülkede birkaç açıdan önem taşıyor. 

Bunlardan ilki, ulusal barışın tesisi, ikincisi demokrasinin inşası ve üçüncüsü de, ekonomik kalkınmanın sağlanmasıdır. 

Belki, birbirinden uzakmış gibi görülen bu üç olguyu birbirine eklemlemeye yarayacak yaklaşımın ikincisi yani, demokrasi bağlamı vasıtasıyla gerçekleşmesi gibi bir olasılık bulunuyor. 

Bu üç olguyu, detaylı bir şekilde ele almak yerine sadece, ‘demokrasi’ olgusu üzerinde duracağım. 

Ancak, önce yakın geçmişte yaşanan bir olguya değinmekle temelde, yukarıda ne kastetmek istediğime dair bir ipucu vermiş olacağım. 

Ve bunu, kendimle çelişme adına(!) ya da Bangladeş siyasal kurumlarının var olan siyasal kavramları -örneğin, demokrasi- ne denli manipüle edebileceğini ortaya koyma adına yapacağım... 

2024 Ağustos’unda ülkeden kaçmak zorunda kalan Şeyh Hasina liderliğinde, son on yılı aşkın süre görev yapan hükümetler sürecinde ülkenin, gayet önemli ekonomik kalkınma süreci yakaladığını unutmayalım... 

Ekonomi iyiye giderken, demokratik kurumların maruz kaldığı gerilemenin, salt dönemsel bir olgu olduğunu düşünmek, Bangladeş için yapılacak en büyük hata olur.

Bu durumda, ülkenin yaklaşık son iki yılına mal olan gelişmelerin, Bangladeş şartlarında şu veya bu şekilde var olduğu söylenebilecek demokratik kurumlara yönelik ‘operasyonlar’ın, ülkeye kaosu getirdiği bugün çok daha net anlaşılıyor. 

Olgunlaşma

Bir önceki yazıda, seçimi kazanan -ya da kazandırılan- ‘Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin (Bangladesh Nationalist Party-BNP), hükümeti kurmasıyla sonuçlanan gelişmeyi, ülkede değişimi sağlaması beklenen sürecinin işareti olarak görülmesinde acele edilmemesini söylemiştim.

Bunun temel nedeni, toplumsal hareketler dinamiklerinin neden olduğu ve bunun, ordu marifetiyle desteklendiği ve yönetildiği siyasal değişim ile kalıcı siyasal, kurumsal ve toplumsal değişimlerin ortaya çıkış ve olgunlaşma süreçleri arasında fark olduğu gerçeğine dayanıyor. 

Demokrasi cazibesi

Ülkede, son iki yıllık süre zarfında yaşanan siyasal değişimin bugün geldiği noktada gündeme taşınan ve genel itibariyle, siyaset dilinde öncelik tanınan ‘demokrasi’ kavramının cazibesine kuşku bulunmuyor. 

Buna rağmen, Bangladeş modern tarihinde bu kavramın yer alış biçimini göz ardı ederek, geçici hükümet dönemini ve bugün, seçimin ardından kurulmakta olan BNP hükümetinin çabalarının ülkeye, tüm içerikleriyle demokratik bir siyasal ve toplumsal sistem oluşturup oluşturmayacağını, rasyonel bir şekilde ele almak gerekiyor.  

Kimi gözlemcilerin dile getirdiği üzere, ülkenin modern siyasal tarihine egemen olan Halk Partisi ve Milliyetçi Parti hükümetlerinin “siyasal güvensizlikte buluştukları” ve her daim, “seçimleri manipüle etmeye matuf politikaları” yönündeki görüş dikkate alındığında Bangladeş toplumunun pek de olumlu bir tecrübeye sahip olmadığı ortaya çıkıyor. 

Karar: popülizm mi demokrasi mi?

Bu çerçevede, konuyu ‘popülizm’ ve ‘demokrasi’ ikilemi bağlamında kısaca ele alacağım.

Benzeri ülkelerde olduğu üzere, “popülizmin” bir siyasal araç ve aygıt olarak ele alınıp uygulamaya konulması, Bangladeş modern siyasetinin tıkanıklığının temel nedenlerinden biri kabul etmek gerekiyor. 

1971 yılı bağımsızlığını baz alarak bu süreci değerlendirmek gerektiğinde, yarım yüzyılı aşkın siyasal yapılaşmanın varlığıyla karşılaşırız. 

Bu durum, sadece zamanın uzunluğuyla sınırlı olmayan aynı zamanda, bir siyasal yapı olarak -epistemik anlamda- devletin kuruluşunu da ilkesel ve kurumsal olarak belirlediği anlaşılabilecek bir durumla karşı karşıya olduğumuzu göz ardı etmemek gerekiyor. 

Popülizmin karşısında yer alan ve adına, demokratik denilen ve içinde, siyasal ve toplumsal bağlama dair idealler ile örtüşen kurumsal yapılaşmanın da olduğu bir sistemi inşa etmenin ne şekilde ortaya konulabileceği tartışması bugün, Bangladeş için çok daha aciliyet arz ediyor. 

Alternatif: Neden olmasın?

Burada, kısaca şu hususu da, gündeme getirmekte yarar var...

Ülkede değişimin kalatizörü olarak öne çıkanların üniversite öğrencileri olmasından hareketle örneği bu kitle üzerinden vermek gayet mantıklı...

170 milyonluk ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan Bangladeş’te, ‘demokratik’ değerler bağlamını ve kavramını yadsıyan kesimler olduğuna kuşku yok. 

Bunu, yurt dışında yüksek öğretim kurumlarında okuyan Bangladeşli öğrencilerin yaklaşımlarından biliyorum. 

Bir siyasal tercih olarak, böylesi bir yadsımaya karar verilebileceğini ilkesel olarak da kabul ediyorum. 

Ancak, Bangladeş’te yaklaşık iki yıl önce toplumsal gösterilerle ülke siyasal yaşamını paranteze alanların, benim karşılaştığım öğrenciler nesli olması ve bu neslin, diyelim ki, ‘İslami’ yelpazeden gelen kesimlerinin, -en azından söylem olarak ülkede var olan ve bugün seçim sonrasında güncellenmeye çalışıyan ‘demokrasi’ ideali karşısında benimsedikleri anlaşılan dünya görüşünün yani, İslami perspektifin ne tür bir alternatif oluşturabileceğine dair, -soyut bağlamda kalmamak şartıyla- gayet donanımlı açıklamalarla öne çıkmaları gerekiyor. 

Popülizmde devam!

Yukarıda dikkat çektiğim popülizm olgusunun sadece, Bangladeş modern siyasal tarihine egemen olan Halk Partisi ve Milliyetçi Parti kadrolarınca oluşturulan, idare edilen ve işlevselleştirildiğini söylemekle yetinmek mümkün. 

Ancak, içinde insan stoğu da dahil olmak üzere, toplumsal yapının dinamikleri dikkate alındığında, kendilerini İslamcı siyasal bağlamda gören ve ifade eden -benim karşılaştığım öğrenciler benzeri- kitlelerin, bu popülizmin neresinde yer aldıklarını enine boyuna düşünmeleri gerekiyor. 

Yüksek öğretim gibi, eğitim aşamalarının en olgun seviyesinde yer almalarına rağmen, bu çevrelerin, toplumsal ve siyasal hareketleri anlama ve anlamlandırma konusunda olgunluk sergileyip sergilemedikleri kendi başına bir araştırma konusu. 

Diyelim ki, -kalıcı olmayan bir ön yargıyla hareket ederek söylersem!- yüksek öğretimde yer alan toplumsal kesim ve benzerlerinin popülizmi bilerek veya bilmeyerek işlevselleştirmiş olmaları kabul edersek, geniş toplumun geri kalan kesimlerinin popülizmle yatıp popülizmle kalkmalarını yadsımamak gerekiyor. 

2024 Ağustos ayından itibaren görev yapan geçici hükümetin başında bulunan Prof. Muhammed Yunus’un dün resmen görevden çekilmesiyle BNP hükümetinin yolu açılmış oldu. 

Kurulacak yeni hükümetin görevinin, yazının başında dikkat çektiğim ulusal barışın tesisi, demokrasinin inşası ve de ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi bulunuyor. 

Ancak, bu üç olgudan öne çıkanın demokrasi olması, sadece Bangladeş siyasetinin değil, Bangladeş toplumunun da yol alması gereken epeyce bir yol olduğunu gösteriyor. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangladesde-siyasal-yeniden-insa-ve-demokrasi-political-reconstruction-and-democracy-in-bangladesh/


Bangdaleş’te demokrasi umudu ama nasıl? / Hope for democracy in Bangladesh, but how?

Mehmet Özay                                                                                                                             16.03.2026

Bangladeş’te, 13 Şubat’ta yapılan seçimi ve ortaya çıkan sonucu, kayda değer bir değişimin ilk işareti olarak görme konusunda aceleci olunmaması gerekiyor.

Seçimi kazanan veya kazandırılan ‘Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin (Bangladesh Nationalist Party-BNP), ülkenin 1971’deki bağımsızlığından bu yana, temelde iki rakibi bulunduğunu hatırlamak gerekiyor.

Bu hususa aşağıda değineceğim...

Seçimle ne isteniyor?

Genel seçimle birlikte, ülke siyasal yaşamının yeniden yapılandırılması konusunda da, seçmenin görüşüne başvuruldu.

Bu anlamda, seçmenden hangi alanda karar vermesi istendiği konusu, aslında tam da, ülke siyasal yaşamındaki kargaşanın ne olduğunu bize göstermeye yetiyor.

Anayasa da yapılması beklenen değişimler başbakanların görev süresinin iki dönemle sınırlandırılması, iki meclisli yapı, kadın vekillerin sayısı gibi alanları içeriyor...

Seçmen, iktidarı BNP’ye verirken, bu alanlardaki değişiklikleri de, onayladığını bizatihi oylarıyla teyit etmiş oldu...

Bir seçim sonucu olarak bu gelişmeyi, olumlu görmek mümkün...

Ancak, yapısallıkla sınırlı olan bu değişim çağrısı ve olası değişim sürecini bizatihi kurtarıcı olarak görmek için önemli bir zaman dilimine ihtiyaç var.

Örneğin, ülkenin modern tarihinde kurulan hükümetlerin Şeyh Hasina ve Begum Ziya gibi iki kadın başbakan arasında -bir anlamda- monopolleştirilmesinin kadın seçmene, kadın sorunlarına, kadın üzerinden toplumsal yaşama ve demokrasiye ne tür katkısı olup olmadığı sorgulanmadan, mecliste kadın temsilcilerin niceliksel artışını öne çıkartmanın pek bir anlamı bulunmuyor.

Ya da izahı bir başka şekilde yapacak olursak, ekonomik ve siyasal yolsuzluklara maruz aklan Bangladeş’te, siyasal sistemin zirvesinde yer alan iki ismin Şeyh Hasina ve Begum Ziya gibi iki kadın liderin söz konusu gelişmelerden ne denli soruml uolup olmadığını sorgulamadan ‘kadın merkezli’ siyaset yapma biçimini kurtarıcı bir olgu olarak sunmak rasyonel bir tutum olarak gözükmüyor.

Sorunun salt ‘kadın’la ilgili bir yönü olmadığını da belirteyim...

Benzer bir eleştirel söylemi diğer siyasiler, siyasi partiler, toplumsal gruplar için de, gayet rahat bir şekilde dile getirmek mümkün.

Siyasal yapı ve diğerleri

Bunun ötesinde, Bangladeş’te uzun dönemli olarak yaşanan sorunu, salt siyasal yaşam çevresinde örgütlenen partiler, parlamento ve hükümet yapısı ile sınırlandırmak mümkün değil.

Temelde, bu alanda ortaya çıkan kayda değer sorunların ülkenin toplumsal yapıdaki dinamikler, eğitim ve dünya görüşü ile bunların bileşiminden teşekkül eden siyasal bilincinin, doğrudan yansıması olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Bu nedenle, Bangladeş’le ilgili son dönemde kaleme aldığım yazılarda, ne 2024 yılında ortaya çıkan toplumsal tepkiler ve ayaklanmaları, ne düne kadar “geçici hükümet” sıfatıyla ülkede taşları yerli yerine koymayı hedefleyen siyasi yapıyı, ne de geçen hafta yapılan seçimleri ve sonuçlarını kayda değer değişimin izleri olarak görülebilir.

Nihayetinde, siyasal bilince sahip -veya sahip olmayan- seçmenin, siyasi organizasyonların, siyaset dışı kurumların vb. belirleyiciliğinin arzu edilen siyasal değişimin gerçekleştirilmesinde başat ve belirleyici rol oynadığını unutulmamalıdır.

Ekonomi’nin ötesi

Bu hususla ilgili olarak, ülkenin sorunlarına dair yapılan açıklamaların içinde yer alan işsizlik, yatırımcı güveni vb. gibi ekonomi alanıyla bağlantılı olguların ilk sırayı almasının dahi, temelde anlamla bir yaklaşıma tekabül etmediğini söylemeliyim.

Sorunun ekonomik dar boğazdan öte, ekonomi kurumunu ve bununla ilintili alanların yönetiminin yapısal niteliklerinin, ne olup olmadığıyla ilgilidir.

Bunu kısaca, bazı gözlemcilerin de dile getirdiği üzere, “kurumsal hesap verilebilirlik” kavramı ile açıklamak mümkün.

Ancak, ben bu kavramın ‘kurumlarla’ ilişkilendirmenin ötesinde, Bangdaleş toplumunda yer alan her bir bireyin, böylesi bir bilince sahip olup olmadığını gündeme getirerek sorgulanması gerekiyor.

BNP

Giriş’de dile getirdiğim üzere, bugün iktidar kolduğuna oturmuş veya oturtulmuş olan BNP’nin, biri doğal diğeri gizli iki rakibi bulunuyor.

Rakiplerden biri yani, doğal olanı, Halk Partisi’dir (Awamie League). Ve rakiplerden gizli olanı ise ordu’dur...

BNP için, bu iki rakip arasında da, temelde bir ayrışma olduğu da vurgulanmalıdır.

Halk Partisi’nin, ana rakip olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu durum, zaten ülkenin kısa modern siyasal tarihine göz atıldığında, kendini gayet net bir şekilde ortaya koyan bir gerçeklik.

13 Şubat seçimlerine katılımı yasaklanmış olan Halk Partisi’nin, ulusal barışın tesisi adına yakın bir gelecekte yeniden siyasal sisteme katılımına imkân tanınması, dün var olan çatışmacı politikanın yeniden başlaması anlamına gelecektir.

BNP ile ordu arasındaki ilişkinin ise dünkü boyutu, en azından 2008’den itibaren yaşanan gelişmeler noktasında, Halk Partisi’nin iktidarının devamlılığıyla ortaya çıkan yönüdür.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Şeyh Hasina hükümetlerinin en önemli destekçisinin ordu olmasıdır...

BNP ve ordu arasındaki ilişkide bugün yani, 13 Şubat seçimleriyle belirlenen bir boyutu var.

Öyle ki, ynı ordu kurumunun, 2024 Temmuz’undaki toplumsal ayaklanmalarda taraf değiştirmiş ve bugün, BNP iktidarının tesisine olanak tanımış olması gayet manidardır.

Bu durum, Bangladeş’te, hangi siyasi parti iktidar olursa olsun, bir sonraki seçim sürecinin hazırlığı aşamasında, iktidar olan ilgili parti taraftarlığıyla ve ordu kurumu arasında kayda değer bir ilişkinin varlığını ortaya koyuyor.

En azından, ülkenin bağımsızlığından bu güne kadar seçim süreçlerinde yaşanan kargaşanın ve ordunun müdahalesine kadar varan anarşinin görünürlük kazanmasında, bu olgunun bulunduğunu biliyoruz.

13 Şubat seçimleriyle birlikte seçmenin görüşüne sunulan anayasal değişimlerin yukarıda dikkat çekilen süreci sona erdirip erdirmeyeceğine önümüzdeki dönemde tanık olacağız.

İlginçtir, -yanılmıyorsam- öne sürülen anayasal değişimlerde ordunun, siyasal ve toplumsal yaşamdaki rolüne dair herhangi bir açılıma rast gelmiyoruz...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangdaleste-demokrasi-umudu-ama-nasil-hope-for-democracy-in-bangladesh-but-how/