12 Şubat 2026 Perşembe

Bangladeş’te seçimler ve demokrasi eğilimleri / Elections and democracy trends in Bangladesh

Mehmet Özay                                                                                                                         11.02.2026

Bangladeş yarın yani, 12 Şubat’ta genel seçime gidiyor....

Bunun, sıradan bir seçim olmadığı konusunda neredeyse, herkes hem fikir...

Seçimin herhangi bir siyasi partinin veya koalisyon gücünün elde edeceği siyasal galibiyetten ziyade, uzun dönemli siyasal ve toplumsal türbülanslara konu olan ülkenin, istikrara kavuşup kavuşamayacağı gündeme geiriliyor.

Son bir buçuk yılı aşkın süreyi, geçici hükümetle geçiren Bangladeş, seçime giderken, aynı zamanda 2024 yılı Temmuz ayında, yaklaşık on yıllık iktidarının ardından, toplumsal tepkilerin anarşiye evrilmesiyle çareyi kaçınılmaz olarak ülkeyi terk etmekte bulan Şeyh Hasina yönetiminin ağırlığına da üzerinde taşıyor.

Demokrasi ama nasıl?

Yarın yapılacak olan siyasal pratiğin adına seçim denilse de, olan bitenin ne denli ‘demokratik’ olduğu konusu ise, bir başka sorun olarak ortada duruyor.

Tıpkı benzeri ülkelerde olduğu gibi Bangladeş’te ‘demokrasi’ pratiklerinin -diyelim ki, Batı Avrupa demokrasi geleneğiyle örtüşen bir yanı bulunmuyor...

Demokrasinin, sadece belirli zaman aralıklarıyla, belirli partileri ulusal meclise taşıma ve buradan, şu veya bu şekilde bir ulusal hükümet çıkarma süreci olmadığı herhalde herkesin maludur.

Bu anlamda, yarınki seçimlerin Bangladeş’e ne kazardıracağı sorusunu yüksek sesle sormak gerekiyor...

Şunu söylemekte yarar var ki, Bangladeş’te herkesin derdi başka...

Bangladeş milliyetçileri, Bangladeş İslamcıları, Bangladeş komünistleri, Bangladeş feministleri, Bangladeş liberalleri...

Evet, bu ve diğerlerinin birbirinden ayrışan siyasal ve dini bağlamlarıyla ideolojik yönelimlerinin varlığında sorun olmamakla birlikte, bu farklılıkların biraradalığının anlamlı bir bütüne evrilmesi konusunda gayet önemli bir açık bulunuyor...

Herkesin derdi derken kastettiğim, biraz da bu…

Siyasal yönetimi ele geçirmekle ülkeyi ele geçirmenin birlikte anıldığı ülkeler kategorisinde yer alması, yarınki genel seçime konu olacak Bangladeş’in de en büyük handikapıdır.

Bazı görsel verilerin otaya koyduğu üzere, Bangladeşli feminist eğilimli toplum kesimlerinin posterlerinin altından ve karşısından neredeyse, her türünden tesettürüyle belli bir partiye mensubiyetleri aşikâr olan, Müslüman kadınların -bir ölçüde askeri disiplini andıran toplum yürüyüşü ve erkek sesinin yükseldiği haporlörden yükselen sloganları tekrarlamaları birbirine tezatmış gibi gözükse de, aslında benzer ayrışmaların farklı aktörleri olarak toplumda kendilerine yer buluyorlar...

Ülkenin bağımsızlığın ‘kazanıldığı’ 1971’den bu yana nerede olduğu ve buradan nereye süreklenmekte olduğu gibi hususlar, bu grupların hangisi tarafından ciddiye alındığı konusu gayet şüphelidir.

Şüphe o kadar ciddi ve büyük ki, 2024 Temmuz ayında başgösteren meydan gösterileri ve nihayetinde ortaya çıkan anarşi ortamında ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve -o döneme kadar- yaklaşık on yıl boyunca Bangladeş’i yönetmiş olan Şeyh Hasina taraftarları, -partileri kapatılmış olsa da, ‘güçlenerek geliyoruz’ söylemini ortaya koyacak kadar cesurlar.

Bölgesel politikalar

Bangladeş, yine tıpkı benzeri ülkeler de olduğu gibi, komşu ülkelerle var olan siyasal ilişkilerin iç politikaya doğrudan etkisinin olduğu gözlemlenir.

Ulusal bağlamada, ülke içinde birliği sağlamanın bir yolu olarak gözükse de, nihayetinde ulusal partiler arasında ayrışmanın ve hatta onulmaz kırılmların yaşanmasına el verecek boyuta kadar varabiliyor komşu ülkelerle ilişkiler.

Kimi uluslararası yapılarca ‘orta büyüklükte’ ülkeler sıralamasında yer verilmesinden hareketle, Bangladeş’in bölge siyaseti açısından önemi olduğuna kuşku yok.

Bu bağlamda, Bangladeş’ten yükselen gizli-açık talep ve yönelim, “... Biz de, Asya-Pasifik’in yenileşmesinde pay sahibiyiz” diyecek kadar ‘onurlu’ bir çıkış olarak algılatılmaya çalışılıyor...

Bu onurlu çıkışı, her hâlükârda söyleme aktarmak mümkün.

Ancak, bunun ardındaki gerçeğe baktığınızda, Bangdaleş’in, Çin’e yakınlaşması olgusunun gündeme taşınmış olmasıyla karşılaşmamız, “gülmek mi ağlamak mı gerekiyor?” sorusunu gündeme getirilmesine neden olarak insanı onulmaz karamsarlıklara terk ediyor.

Çin yerine, ABD’yi de koysanız sonuç değişecem midir?

Bu ve benzeri gelişmelerin tuhaf yönlerinden birine dikkat çekeyim...

Kamuoyu araştırmaları, Bangladeş vatandaşlarının yüzde 75’inin, Çin’le ilişkileri benimsediği sonucuna karşılık, aynı sürecin Pakistan’la gerçekleştirilmesine verilen destek ise yüzde 59...

İlginç bir sonuç değil mi?

Yapıcı ve yenilikçi politikalar

Burada bir kez daha, geçiş hükümet ve danışmanı Prof. Muhammed Yunus tarafından, sabık Şeyh Hasina döneminde, Hindistan’la yakınlaşma konusunda ortaya konulan eleştiriyi hatırlamak gerekiyor.

Hangi bölgesel veya küresel gücü seçerseniz seçin elinizde bir dizi artılar ve bir dizi eksiler olacaktır.

Son bir buçuk yıl boyunca geçici hükümet tarafından, Şeyh Hasina döneminde Hindistan’la ilişkilerin olumlu seyretmesiyle, Bangladeş – Pakistan ilişkilerinin geliştirilememiş olmasına vurgu yapılıyorsa, burada durup biraz düşünmek gerekir.

Sadece bugünün siyasal gerçekliği açısından değil, yakın tarihsel gelişmeler noktasında da, Pakistan ve Bangladeş arasında neler olup bittiğinin anlaşılması ve bölgesel politikaların buna göre yapılandırılması gerekir.

Bununla söylemek istediğim, Şeyh Hasina dönemi dış politikasını salt, Hindistan üzerinden değerlendirmenin yanlışlığıdır.

Ya da bir başka açıdan bakıldığında, Şeyh Hasina’nın ortaya koyduğu -hadi diyelim ki, bu hatasından dönmek ve daha anlamlı ve bütünlüklü dış politika sürecini başlatmak yerine, tıpkı ve benzeri şekilde onun hatasını bir başka bölgesel ilişkiler ağı oluşturmak süretiyle tekrarlamak siyasal akılla örtüşmüyor.

Bu noktada durup, geçici hükümetin yönünü Doğu Asya’da Çin’e dönmesinin bir başka yanlışa kapı aralamadığı söylenemez mi?

2024 Temmuz ayındaki gelişmeleri, ortaya çıkan anarşi ortamını ve akabinde, Şeyh Hasina’nın ülkeden kaçışını, ‘Bangladeş Baharı’ olarak adlandıranların zihni, şimdi nasıl bir ‘Demokrasi Baharı’nın Bangladeşte yeşermekte olduğu düşüncesiyle meşgul olmalıdır...

Herkesin haklı olduğu, kimsenin hesap vermeye yanaşmadığı, ortalığa serilen yolsuzluk söylemlerinin üzerine gidilmediği, ordunun öne çıkan siyasal ve etnik toplumsal grup kim olursa onunla konjonktürel olarak ittifak kurma eğilimi sergilediği ya da Batı’dan veya Doğu’dan gelen işaretlere göre hareket ettiği bir ortamda, Bangladeş vatandaşlarını ne tür bir demokrasi beklediğini tahmin etmek pek mümkün olmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bangladeste-secimler-ve-demokrasi-egilimleri-elections-and-democracy-trends-in-bangladesh/

9 Şubat 2026 Pazartesi

Yeniden güçlü Japonya / Again powerful Japan

Mehmet Özay                                                                                                                             09.02.2026

Japonya’da, başbakan Sanae Takaichi’nin büyük seçim zaferi.

Japonya’da, hafta sonu yapılan genel seçimleri, iktidarın büyük ortağı Liberal Demokrat Parti (Liberal Democrat Party-LPD),  465 sandalyeli parlamentoda (Diet) 316 milletvekili çıkararak ilk sırada tamamladı.

Rekor başarı

Bu seçim başarısı, sürekli değişen başbakanlar ve hükümetler nedeniyle, yaklaşık son dört yıldır önemli gerilimlere konu olan Japon siyasetinde yeni bir dönemin başlaması anlamına geliyor.

Seçimin modern Japonya siyasal tarihi açısından da gayet önemli olduğu anlaşılıyor.

Öyle ki, istatistikler, 316 milletvekilinin kazanıldığı bu seçimlerin, 1955 yılından bu yana en başarılı siyasal sonuç olduğunu ortaya koyuyor.

Söz konusu bu seçim başarısı, hiç kuşku yok ki, Japon kamuoyundan, başbakan Sanai Takaichi’ye yönelik güçlü bir güven işareti olması kadar, bunun ötesinde de bir anlam taşıyor.

Seçimin galibi olduğuna kuşku olmayan iktidarın büyük ortağı Liberal Demokrat Parti (Liberal Democrat Party-LPD), uzun süredir böylesi bir başarıya hasretti.

Bu seçim zaferi, siyasete yeniden güçlü ve kararlı duruşu getiren Takaichi’nin özellikle, geniş toplum kesimlerini yakından ilgilendiren ekonomi politikaları başta olmak üzere, yeniden güçlü Japonya olgusunu inşaya daha bir güvenle sarılacağını gösteriyor.

Bu anlamda seçim zaferinin, Japon kamuoyunun iktidarın büyük ortağı LPD ile başbakan Takaichi’ye güveninin bir ifadesi olduğuna kuşku bulunmuyor.

Nereden nereye...

Başbakan Takaichi, erken seçim kararı almasının ardından, gözler LPD’nin kaybettiği oyları geri alıp almayacağına odaklanmıştı.

Aynı zamanda, son dönemde yapılan seçimlerle kısa süreli hükümetlerin varlığı, siyasal ve toplumsal yaşamda karşı konulamaz bir ağırlığın ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Takaichi ile gelen fırsatın bu anlamda, her iki olguda yani, siyasal ve toplumsal yaşamda istikrar arayışı çabaları ve niyetiyle birleşmesini, hafta sonu yapılan seçimde başarıyı getiren psikolojik faktörler olarak kabul etmek mümkün.

Nihayetinde, genel seçimlere bir yıldan fazla bir süre olmasına rağmen, geçtiğimiz Ekim ayının 4’ünde başbakanlık koltuğuna oturan Takaichi, verdiği güçlü liderlik sinyallerinin semeresini bugün almış gözüküyor.

Yeniden şekillenen siyaset

Hafta sonu yapılan genel seçimleri iktidarın büyük ortağı LPD’nin kazanırken, Takaichi ile birlikte koalisyon yapısında yaşanan önemli yenilikle bugünkü iktidarın küçük ortağı olarak hükümette yer alan ve reformcu görüşleriyle tanınan, Japonya Yenilikçi Partisi de (Nippon Ishin), hiç kuşku yok ki, bu gelişmeden kendisine bir pay çıkartıyor olmalıdır.

Son dönemde siyasal yaşamda yaşanan dalgalanmaların iktidar yapısına yansıması, azınlık hükümeti olgusunun ortaya çıkmasına yol açarken, bu durum, potansiyel olarak toplumsal ve siyasal kırılmaların derinleşmesi yönünde verdiği izlenimle de önem taşıyordu.

Bu kırılmaların en belirgin yanı, uzun yıllardır hükümet olan LPD’nin seçmen desteğini yitererek kan kaybetmesi iken, aynı süreçte belki de, ‘toplumsal ümitsizliğin’ ya da ‘bir çıkış yolu olarak’ aşırı sağcı olarak bilinen Sanseito’nun çıkışına tanık oldu.

Takaichi’nin önce, LPD’de liderliği ve ardından, hükümeti oluşturma sürecinde LPD’nin uzun süredir iktidar ortağı ‘orta yolu’ temsil eden Komeito ile yollarını ayırması, başlı başına değişimin işaretiydi.

Cesur ve kararlı

Öyle ki, bu gelişme, yukarıda dikkat çektiğim üzere ülkede, toplumsal ve siyasal barış olgusunda kaymalar ve hatta kırılmalar sürecine eklemlenecek önemde siyasal bir karar olduğuna kuşku yok.

Bu gelişmeyi, ‘muhafazakâr’ ve ‘milliyetçi’ genleri güçlü başbakan Takaichi’nin aldığı, radikal bir karar olarak adlandırmakta bir sakınca bulunmuyor.

Bu kararın devamı olarak Takaichi, hükümeti kurma sürecinde Japonya Yenilikçi Partisi’ni, koalisyonun yeni ortağı olarak iktidara taşıması da, bir o kadar siyasal gündemde ses getiren bir karardı.

Pazar günü yapılan seçim sonuçlarına bakıldığında, 4 Ekim’den bu yana, Japonya siyasetinde başat aktör olarak gündemde yer alan ve gündemi belirleyen Takaichi, siyasal süreçleri yönetebildiğini kanıtlamış durumda.

Bazı seçmen görüşleri dikkate alındığında, LPD’nin seçim başarısının ardında, başbakan Takaichi’nin, karar alış süreçlerindeki hızı ile ilgili toplum kesimlerine ulaşmadaki ve söylemindeki dürüstlüğün belirleyici olduğu görülüyor. 

Bu durum, bize, Şinzo Abe’nin 2022 yılında bir suikasta kurban gitmesinin ardından, Japonya siyasetinde oluşan liderlik rolünün giderek, başbakan Takaichi tarafından doldurulmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Hangi sağ?

Bununla birlikte, bir yandan muhafazakar ve milliyetçi tanımlamasına muhatap olan LPD lideri ve başbakan Takaichi öte yandan, ülkede reformu öngören ancak, sağa yakın konumuyla siyasal yaşamda yer alan Japonya Yenilikçi Partisi ile ‘aşırı sağ’ sıfatıyla anılan Sanseito’nun varlığı, ülke siyasal yaşamında ‘hangi sağ?’ sorusunu da gündeme getirilmesine neden oluyor.

Japonya siyasetinde hiç kuşku yok ki, yeni bir siyasal eğilim ya da eğilimler dizisi olarak anılmayı hak eden bu yönelimleri sadece ulusal siyaset gerçekliği ile açıklamak mümkün değil.

İçinden geçilmekte olan küresel türbülanslar döneminin, Japonya siyasetindeki karşılığının yukarıda zikredilen siyasal tutum ve eğilimler şeklinde karşılık bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Öyle ki, hafta sonu yapılan seçimlerin tek galibi iktidrın üyük ortağı LPD değildi. Aşırı sağı temsil eden Sanseito’nun da, mecliste temsil sayısını 2’den 13’e çıkarmış olmasını dikkatle takip etmek gerekiyor.

Bu noktada, 190 adayla seçimlere katılan ve elde edilen önemli başarıya rağmen, parti başkanının alınan başarıyı kabullenmek yerine, bunun ötesinde bir hedefi ortaya koyması, Japon siyasal ve toplumsal yaşamında yaşnmakta olan değişmelerin bir diğer göstergesidir.

Bu gelişme, Japon seçmenin bir yandan milliyetçi eğilimleri gayet güçlü Takaichi liderliğindeki LPD’ye dönüşü kadar, bu siyasal eğilimi aşan aşırı sağcı Sanseito’yu da mecliste gayet görünür kılınır bir yere taşıması seçmen profilinin, belirsizliklerle ve hatta zaman zaman tehditlerle anılan bölgesel ve küresel gelişmelere verdiği yanıt olarak değerlendirmek mümkün.

Yeniden güçlü Japonya

Seçim sonuçları, ‘yeniden güçlü Japonya’ olgusunun gündeme geldiğini söyleyebiliriz.

Takaichi’nin, önce siyasal kimliğinin ortaya koyması ve ardından, cesurca aldığı seçim kararının ardından gelen başarı Japonya’nın, toprağı bol olsun, Abe’nin ortaya koyduğu liderlik  dönemi güçlü Japonla olgusunun yenilenmesi anlamı taşıyor.

Bu gelişmenin, sadece Japonya toplumu için değil, aynı zamanda Asya-Pasifik bölgesi için de önemli bir gelişme olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yeniden-guclu-japonya-again-powerful-japan/

8 Şubat 2026 Pazar

Tuanku Luckman Sinar’a dair bazı görüşler / Some views on Tuanku Luckman Sinar

Mehmet Özay                                                                                                                             08.02.2026

Tuanku Luckman Sinar adıyla karşılaşmamın, yaklaşık on beş yıl öncesine dayandığını söyleyebilirim. T. L. Sinar adını ilk kez, yazarı olduğu ve 1971 yılında yayınlanan Sari Sejarah Serdang isimli eseri Açe’deki kütüphanelerde karşılaşmamla tanıdım.

Bölge tarihi veya görece küçük ölçekli bir sultanlık hakkında kaleme alınan iki ciltlik bu eserin yazarı bir süredir gündemimde bulunuyor.

2011 yılında vefat eden Tuanku Luckman Sinar’la tanışmam mümkün olmadı...

Ancak, eserlerine ulaşmanın, okumanın yanı sıra, bugünlerde ortaya koyduğu düşünce yapısı hakkında çalışma fırsatı bulmaya başladığımı söylemeliyim.

Kuzey Sumatra özelinden başlayan ve giderek, Malay dünyasının ilgili coğrafyalarına değin uzanan kültürel, akademik ve entellektüel ilgisi ile araştırma nesnesi olarak seçtiği Malay toplumuyla hem hal olmasıyla öne çıkan bir şahsiyettir.

Zorlu dönem

1933 yılında yani, Endonezya bağımszlığının -ilk olarak- ilân edildiği 1945 yılından, 11 yıl önce dünyaya gelmesi onu bir yanıyla, şu veya bu yönüyle, sömürge dönemi şartlarına tanıklığa yaklaştırır.

Bu noktada, ulusal bağımsızlığın sadece, bir umut olarak ortaya çıkmadığı, aksine kimi toplum kesimleri için bir tür sosyal travma anlamına gelecek süreçleri de, beraberinde getirdiği hatırlanacak olursa, Luckman Sinar’ın erken çocukluk ve gençlik evrelerinin bu travmanın izlerini taşıdığını söylemek mümkündür.

Sömürge döneminin, doğrudan veya dolaylı olarak ürettiği toplumsal ve siyasal hareketlerin çeşitliliği sadece, bağımsızlığa yol açmamıştır.

Aksine, Kuzey Sumatra örneğinde olduğu gibi, yukarıda sadece belli başlılarının ismini zikrettiğim, kadim Malay sultanlıklarının köklü ve geleneksel yapılarının belki de, o dönem için hesaba kitaba gelmeyecek, söz konusu bu toplumsal ve siyasal hareketlerden nasibini alması gerçeğiyle karşılaşırız.

Tuanku Luckman Sinar’ın bireysel hikâyesinin, böylesi bir toplumsal ve tarihsel gerçeklikle şekillendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Yıkıcı olduğuna kuşku olmayan yaşanan gelişmelerin ardından, toplumsal yeniden onarım sürecinin başlatılması ve geliştirilmesinde ailesi içerisinde zamanla öne çıkan bir isim olarak Luckman Sinar’ın adı ile karşılaşırız.

Kendini aşma ve toplumsal ilham

Merhum Tuanku Luckman Sinar adı, sadece içinde büyüdüğü ve geliştiği aile yani, Serdang Sultanlığı ailesi ile sınırlı değildir.

Kuzey Sumatra’nın önde gelen dört önemli sultanlığı’ndan yani, Deli, Asahan, Langkat biri olan Serdang Sultanlığı ailesine mensup olan Luckman Sinar, yirminci yüzyıl ikinci yarısı ve bu yüzyılını ilk on yılını kapsayan süreçte ortaya koyduğu kültürel, akademik ve entellektüel çabalarla iz bırakmış bir şahsiyettir.

Evet, Luckman Sinar, içine doğduğu ailenin tarihten yani, 18. yüzyıl ilk çeyreğinden itibaren oluşturduğu siyasal yapının mensubu olmasının, kendinde bir önemi olduğuna kuşku yok.

Bu siyasal yapının, dünkü bağlamı yani, kadim ve geleneksel sultanlık ile bugünkü yani, modern ulus-devlet şartlarının zorlayıcı koşullarının oluşturduğu -şu veya bu şekilde ortaya çıkan- kopuş ile yeniden inşası arasındaki görece azımsanmayacak zaman dilimindeki faaliyetleri ile Luckman Sinar sadece kendisini, ailesini ve Sultanlığı yeniden ihya edici bir sürecin ortaya çıkmasına neden olmauştur.

Sultanlık ile paralel giden bir diğer olgu olarak, hiç kuşku yok ki, ‘Malay etnik yapısı’ adı verilen toplumsal grubun uzun tarihsel geçmişten bu yana bünyesinde barındırdığı geleneksel kodların yeniden anlaşılması, fark edilmesi, kurumsallaştırılması ve yaşanması gibi süreçlerin ortaya konulmasında Luckman Sinar’ın önemli bir yeri ve önemi bulunuyor.

Öyle ki, Sinar, ortaya koyduğu kültürel, akademik ve entellektüel çabalar ile adına, ‘Malay etnik yapısı’ denilen bütünün varlığının yeniden ortaya konulması, kayıplarının onarılması, anlamlandırılması, şekillendirilmesi süreçlerinde belirleyici olmuştur.

Bu önem, hem yerel, hem ulusal hem de ilgili uluslararası çevreler tarafından tanınır ve kabul edilir.

‘Öteki’ ile var olma

Luckman Sinar’ın, ‘Malay etnik yapısı’nı merkeze alan ve nihayetinde, bütüncüllüğe varan farklı çalışma alanlarındaki faaliyetleri, aynı zamanda bir yandan, ‘öteki’ olarak konumlandırılabilecek bölgedeki yani, Kuzey Sumatra’daki diğer etnik yapılar ile öte yandan, modern ulus-devlet yapılaşmasının temel aktörü olan devlet veya merkez ile olan ilişkinin yeniden tesisi hususunda da kapsayıcı ve de belirleyici olmuştur.

Ve bu anlamda, hiç kuşku yok ki, Luckman Sinar, adını modern Endonezya tarihine yazdırdığı gibi, ‘Malay etnik yapısı’nın geleneksel değerleri, kültürel yapısı, kurumsal bütünlükleri içerisinde de kendine önemli bir yer edinmiştir.

Luckman Sinar’ın ortaya koyduğu ve bir yanında bireysel olarak kendisi, sultanlık ailesi ferdi olarak sultanlığı ve geniş toplum yapısının üyesi olarak ‘öteki’ ile ilişkileri bağlamında inşacı bir yönü dikkat çekicidir.

Bu üç aşamalı inşacı sürecin oluşmasındaki ısrarı, onun hayatını bahşettiği araştırma alanının bir sonucu gibidir.

Bu noktada, hayatının erken gençlik dönemlerinden itibaren başladığı ve vefatından (2011) kısa bir süre öncesine kadar devam ettirdiği araştırma ve yayın süreçlerindeki rolüyle ‘Malay etnik yapısı’nın kültürel yapılaşmasında oynadığı kayda değer rol; post-modern dönemin tüm gelişmeleri karşısında ve bunlara rağmen, Serdang Sultanlığı’nın 2001-2011 yılları arasında sultanı olarak atanması; bölge idaresi ve kurumları nezdinde karşılık bulacak şekilde, ‘Malay etnik yapısı’nın çeşitli kültürel unsurlarının kurumsallaştırılarak pratiğe geçirilmesi gibi hususiyetler Luckman Sinar’ın, entellektüel varlığının temel işaretleri olarak dikkat çekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/tuanku-luckman-sinara-dair-bazi-gorusler-some-views-on-tuanku-luckman-sinar/

5 Şubat 2026 Perşembe

Akademinin namusu... / The honor of the academy...

Mehmet Özay                                                                                                                             05.02.2026

Toplumsal yapının sahip olduğu dimanikler içerisinde kendine özgü yeriyle dikkat çeken eğitim olgusunun, standart eğitim-öğretim süreçlerinin dışında düşünce ile ilgili alışverişinin belirlendiği, geliştirildiği ortama verilen ad kabul edebileceğimiz akademinin, bize sağladığı imkânlar hiç kuşku yok ki, büyük önem arz ediyor.

Bu önem, akademi denilen kurumun, bizatihi bünyesinde yer alan ve tek tek bireylerden başlayarak genel anlamda, toplumun tamamına yönelik yaklaşımı ile kendini ortaya koyuyor.

Temelde, bugün akademi olarak adlandırdığımız evren, tabii ki, insan toplumları için yeni bir olgu ve kurumsal yapı anlamı taşımıyor.

Toplum inşası

Bu çerçevede, uzun tarihsel geçmişte tek tek düşünürlerin, şairlerin, felsefecilerin yanı sıra, hayatın teknik yanıyla yani, doğrudan pratiğe dönük yanıyla da uğraşanların içinde yer aldığı alanın, modern dönemde karşılığını akademi dünyasında bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Toplumsal yapıda yer alan diğer tüm kurumlar gibi, akademi de içinde yer aldığı eğitim genel başlığı altındaki yeri kadar özellikle, yüksek öğretim ve/ya araştırma kurumları olarak anılmasında karşımıza çıktığı gibi daha özel, belirleyici yadsınamaz nitelikleriyle anılmayı da hak eder.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, akademi dünyası bizi bilimsel faaliyetlerle buluşturan, bilimi -putlaştırmadan- bir norm haline getiren, bu normu zaman ve mekan olgularının bize sunduğu imkanlar, zorunluluklar vb. ile yenileme istidadını sergileme ve ilgili bilimsel faaliyetlerin sonuçlarıyla geniş toplumu yeniden inşa da oynadığı rolü ile önem kazanır.

Dün nasıl ki, bir şairin, bir edibin, bir düşünürün, bir felsefecinin söylemi, anlatısı geniş toplumu kavramada ve şekillendirmede rol oynadıysa, bugün de, -akademi dünyası içinde yaşanılan dönemin gerektirdiği koşullar ve şartlar alında- belirleyici olmaya adaydır.

Sapma

Bununla birlikte, akademi dünyasının kendi özelliklerinin dışına çıkartılmaya çalışılan yaklaşımlar, eylemler, tutumlar vs. bu kurumsal yapıdan beklenen, arzu edilen, istenilen verimi almaya mani olmaktadır.

Bu ifadeyle kastetmeye çalıştığım husus, akademi dünyasının ikincilleştirilmesi, öneminin geriletilmesi konusunda sergilenen gizli/açık çabalardır.

Bu çabaların bizzat, bu kurumun mensubu olduğu iddiasındaki kişilerden yani, akademisyenlerden, araştırmacılardan, hadi diyelim ki, bilim adamlarından kaynaklandığı gibi, toplumsal yapıda egemen, başat bir unsur olarak çıkan, -örneğin, siyaset, ekonomi, din gibi diğer bazı kurumların baskısına maruz kalmasıyla da belirlenebilmektedir.

İkinci alandan daha ziyade, temelde birinci alan yani, akademi kurumunun kendi bünyesindeki fertlerin sorumlulukları ile belirlenmesi gereken akademi kurumunun varlığı, işlerliği, bütünlüğü bizatihi, mensuplarının eliyle ortadan kaldırılma çabasına tanık olunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

İncelenmeye değer

Bu durumun, genel itibarıyla ve küresel boyutta, adına Müslüman toplumlar denilen kesimlerin konumlandır/ıl/dığı akademi dünyasındaki halinin incelenmeye değer bir yönü bulunuyor.

Bunu söylerken, Müslüman olan ve olmayan ayrımını, temel alan bir yaklaşım sergilemek niyetinde değilim.

Ya da, Müslüman olmayan çevrelerin veya küresel anlamda Müslümanlık dışındaki yapıların kurumların akademi dünyası özelinde, benzer bir geriletici özelliğe sahip olmadıklarını söylemek de değil.

Buna ilâve olarak, ilgili akademi çevrelerindeki Müslüman akademisyenlerin, araştırmacıların hakkını yerine getirerek ortaya koydukları yaklaşımları, çalışmaları, düşünceleri de göz ardı ediyor değilim.

Sadece, kastımın içinde doğrudan yer aldığımız ve kendini Müslüman olarak telâkki eden çevrelerin, küresel olarak mevcut yapılar içerisindeki konumlanmalarının, kayda değer ölçüde zaafiyete matuf bir yönü olduğudur.

Genel bir argüman olarak gündeme getirilmesinde yarar olduğunu düşündüğüm bu durumun, bizi, herhangi bir kesimi incitme, göz ardı etme, önemsememe gibi bir nitelemeye sürükleyeceğini düşünmek büyük bir saflık olur.

Akademinin namusu...

Sorun şu ki, akademi dünyası siyasetin, sivil toplum kurumlarının, cemaatlerin vb. eylem ve faaliyetlerinin doğrulandığı yerler kabul edilmesidir.

Bunun daha çok sosyal bilimler alanında karşımıza çıkması, hiç kuşku yok ki, ‘sosyallik’ denilen olgunun doğal yapısından neşet etmektedir de, diyebiliriz.

Yazının başlığını, ‘akademinin namusu’ olarak belirlememde temelde tam da kastım bu...

Buradaki temel ayrımın, akademi kimliğini taşıyan kişinin yani, akademisyenin bizatihi mensubu olduğu toplumsal, siyasal, dini, kültürel vb. yapı ile ilişkisiyle adına, akademi dünyası denilen ve içinde ‘bilimsel olma’ gibi bir kıstası barındıran yapı arasındaki ilişkinin düzeyi meselesi olduğunu hatırlatmak isterim.

Dikkatle ele alınmasında fayda olan husus, akademi kurumunun ortaya koyma iddiasında olduğu ‘bilimsellik evreninin’ nerede ve nasıl konumlandığıdır.

Bu noktada, genelde ‘doğu’ özelde Müslüman dünyada akademi çevrelerince de desteklendiği gözlemlenen ve özellikle de, sosyal bilimlerde 20. yüzyıl ikinci yarısında gündeme getirilmeye başlanan, objektiflik-sübjektiflik tartışmasını hatırlamak mümkün.

Batı’da tüm 19 yüzyıl  boyunca ortaya konulan neredeyse, tüm çalışmaları hedefe alan bir yaklaşımla, Müslüman toplumların tanımlanması, anlaşılması, analizi süreçlerindeki yanlışları, aksaklıkları, önyargıları vurgulamaya çalışan bir tutumdu o.

İlginçtir, bu tutum, yine akademi dünyasının diliyle ortaya konulmuştu...

Yani, ilgili çevreler, akademik olma kriterinin güncellenmesiyle temelde, sübjektifliğe karşı olduklarını dile getirirken, aynı zamanda doğrudan ve dolaylı olarak -ve olması gerektiği şekilde- objektifliğe vurgu yapıyor ve dikkat çekiyorlardı.

Aradan geçen süre zarfından, Müslüman dünyanın -en azından, tanık olduğumuz vechesiyle-, akademi kurumlarında karşımıza çıkan durumun, gelip eleştirilen yöneltildiği o duruma gelip dayanmış olmasıdır.

Bu nedenledir ki, bugün Müslüman dünyasındaki akademi kurumlarının içinde yer aldığı temel açmazlardan biri, -ki kanımca, en önemlisi objektiflik-sübjektiflik ayrışmasında gizli/açık, bilinçli veya bilinçsiz sübjektifliğe yönelmesidir.

Bu yaklaşım, bırakın Batı’nın geliştirdiği ve Batı’da gelişen -diyelim ki,- oryantalizme karşılık verme iddiasını, söz konusu akademi dünyasının bizatihi kendi içerisinde yani, bir bütün olarak Müslüman dünyanın kendi tarihsel, sosyolojik, siyasal, dini, kültürel vb. ilişkilerinde -bir grubun öteki grup, bir siyasal yapının ötesi siyasal yapı vb. karşısında- belirleyici olmayı, öne çıkmayı, üstte olmayı temel alan bir yaklaşımla hareket etmesinin bir sonucudur.

Müslüman dünyasındaki akademi kurumlarındaki bu tutum ve davranışların, ‘bilimsellik’ olgusu ile ve bu bilimsellik ile ulaşılması hedeflenen ‘doğru/luk’ arasındaki tezat üzerinde dikkatlice durulmayı ve sorgulanmayı hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademinin-namusu-the-honor-of-the-academy/

4 Şubat 2026 Çarşamba

Batı’da açmaz ve İngiltere'nin Çin’le yakınlaşması / The dilemma in the West and Britain's rapprochement with China

Mehmet Özay                                                                                                                             03.02.2026

ABD’de başkan Donald Trump’ın küresel sistemi yeniden ve hatta, baştan aşağıya hiyearşik olarak inşa etme plânı, küçük, orta ve büyük ölçek kabul edilebilecek neredeyse tüm ülkeleri etkilemeye devam ediyor.

Batı içerisinde sistemik bir yapılaşmanın varlığına rağmen, bugün bizzat Trump politikalarının olumsuz etkisinden en başta nasibini alan ülkelerin ve bölgelerin başında Avrupa’nın geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Batı’da ayrışmaya cevap

Daha önceki birkaç yazıda dile getirdiğim üzere bu durum, Batı içerisinde kayda değer bir ayrışmayı gündeme getiriyor.

Trump’ın, birinci başkanlık dönemi söylemleri ve bir süredir devam eden tartışmalar hatırlanacak olursa, sorun sanki sadece, NATO kurumsal yapısıyla ilgiliymiş gibi gözüküyor.

Ancak, Batı’da, Atlantik Okyanusu’nun iki kıyısında yani, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki kriz bunun ötesinde bir anlam içeriyor.

Belçika başbakanı Bart de Wever’in ifadesiyle kriz’in adı, “ABD’ye, aşırı derecede bağlılık...”

Bu durum, Avrupa ülkelerini yeni ve alternatif ve hatta, beklenmedik çıkışlarla ikili ve bölgesel ilişkiler geliştirme noktasına sevk etmiş gözüküyor.

Trump’ın, bugüne kadar sergilediği politikalara ve bunun ardındaki argümanlara bakıldığında, tüccar hem de kaba bir tüccar başkan rolünü oynamakta ısrarla devam ettiği görülür.

Bireysel yaşamının getirdiği karakteristikleri, ulus-devlet şemasına dobra dobra yansıtma eğilimi, bugün Trump’ı sadece, Güney ve Doğu ile değil, bizatihi Batı içerisinde algılanması zor ve bunun ötesinde baş edilmesi gereken bir sorun olarak nüksediyor.

Batı, bu anlamda Avrupa, bu sorunun altından kalkabilecek mi?

Pasif tepkiselliklere bakıldığında, Trump’a yönelik olarak “ölse de kurtulsak!” söylemine tutunurken, daha rasyonel ve mantıklı hareket edenler, çözümü Batı içerisinde yaşanan temel sorunu aşmada, küresel sistemin öne çıkan öteki başat aktörleriyle biraraya gelmekte buluyorlar.

Bunun son örneğine, İngiltere başbakanı Keir Starmer’ın, 28-31 Ocak günlerinde, Çin’e yaptığı resmi ziyaret vesilesiyle tanık olduk.

İngiltere’den Çin’ açılımı

Başbakan Starmer’ın, geçen hafta Pekin’e yaptığı ziyaret ile sadece, iki ülke arasında ikili ilişkileri güncelleme olarak gündeme gelmiyor.

Bunun aksine, Batı’nın liberal söylemlerin en azından, felsefi ve de belirli ölçülerde pratik yansımalarının merkezi olan İngiltere’nin, ideolojik Doğu’nun merkezi denilmeyi hak eden Çin’le  yakınlaşma niyeti ve çabaları, siyasal anlamda temel bir olgusal çıkış anlamına geliyor.

Kimileri, Başbakan Stamer’ın ziyaretini İngiliz pragmatikliğiyle açıklayabilir.

Evet, buna kuşku yok...

Ancak, bugün İngiltere’yi yöneten aklın, Batı’nın kendi içerisinde olan biten gelişmeleri hesaplı kitaplı bir şekilde değerlendirdiğine de kuşku bulunmuyor.

Öyle ki, başbakan Starmer, Pekin ziyaretine yönelik olarak, İngiliz siyasetinden gelen eleştiriler karşısında parlamentoda yaptığı konuşmada, olan biteni konvansiyonel anlamda, salt ikili ilişkilere dayalı olarak açıklamıyor.

Bunun ötesinde, “Çin’le ilişkilerin geliştirilmesini İngiltere’nin, Çin’i doğru dürüst anlamasına imkân tanıyacak bir stratejik bakış açısının deneyimlenmesi” olduğuna dikkat çekiyor başbakan Stamer...

İlginç bir yaklaşım, değil mi?

Stamer, argümanını güçlendirme adına, söz konusu bu girişimin gayet gecikmiş olduğunu da dile getirdi.

Bu anlamda, İşçi Partisi iktidarından önce, son sekiz yıldır ülkeyi yöneten muhafazakâr parti’nin pasif ve gayet mesafeli Çin politikasına atıf yapan başbakan, diğer önde gelen diğer Batılı ülkelerin Çin’le yakınlaşma konusundaki girişimlerine karşın bu süreçte İngiltere’nin, zaman kaybettiğine dikkat çekti.

Bu yaklaşım, aslında tam da, Batı’nın kendi içerisinde yaşamakta olduğu krizin boyutunu gizli/açık ortaya koyuyor.

Başbakan Kramer, Pekin ziyaretinin nedenini açıklarken temelde vurgusu, “ulusal çıkarlar” oluyor...

Batı, kendi içerisinde küresel sistemi onarma ve yeniden inşada ayrışmacı bir yapı sergilerken, Avrupa’da tek tek ülkeler, kendi ulusal çıkarlarını koruma adına yeni ve de beklenmedik adımlar atmaktan çekinmiyor.

Bugün İngiltere’nin, Başbakan Kramer’in Pekin ziyaretiyle yapmak istediği de bu...

Açılımın bir tarafında yer alan İngiltere’nin siyasal girişimine bakarken, Çin’in neredeyse son on yılda durağanlaşan İngiltere ilişkilerinin yeniden başlamasını kucak açarak karşılık verdiğini söylemek de güç...

Ancak, Kramer’in parlamento konuşmasında vurgu yaptığı ve aşağı yukarı şu anlama gelen yani, “Doğrudan temas kurulmayan bir Çin’le ilişkilerin geliştirilebilmesi de o denli zor...” söylemi, Çin’le yakınlaşmada, çok daha rasyonel ve kapsamlı etkileşimlere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor.

İngiltere, bunu yapabilir mi?

Bunun cevabını belki de, sadece iktidar partisi ve başbakan Kramer değil, genel itibarıyla İngiliz siyasetinin ve kurucu aktörlerinin vermesini beklemek gerekiyor.

Değişim

Hatırlayalım, ABD ve Avrupa Birliği, Çin’le ilişkilerinde özellikle on yılı aşkın süre önce, Hong Kong’da yaşanan dev gösteriler sürecindeki politikalar nedeniyle, bu ülkeyi eleştiriye tutuyorlardı.

Çin ulus-devleti sınırları içerisinde özerk yönetimiyle bilinen Hong Kong’da ortaya çıkan insan hakları, özgürlükler konusundaki sorunlar karşısında, neredeyse birlik olan Batı, aynı birlikteliği örneğin ekonomi, küresel siyasal kurumların istikrara kavuşturulması vb. noktalarda ortaya koyamadılar.

Batı’da yaşanan ayrışmanın bugün, Çin’e yansıyan yönüyle bu ülkeye bir kazanım olarak döndüğünü düşünmek mümkün.

Bu nokta, bizi yine, başbakan Kramer’in Pekin ziyaretinin pragmatik bir açılım olup olmadığı sorgulamasına getiriyor.

Öyle anlaşılıyor ki, başta İngiltere olmak üzere Çin’le yakınlaşma süreci yaşayan Fransa, Almanya, Kanada ve Avrupa’nın bazı küçük ülkeleri, ABD başkanı Trump’ın öncülüğünde güdümlenmeye çalışılan sistemik değişim karşısınd, yeni bir küresel yapılaşmanın ipuçlarını vermeye çalışıyorlar.

Bu yaklaşım, olan biteni dikkate alarak ortaya konmuş bir tahmin sadece....

Bunun sağlamasını ancak, önümüzdeki dönemde, yaşanacakları bekleyerek ve rasyonel analizler yaparak anlamak mümkün olacak.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/batida-acmaz-ve-ingiltere-cinle-yakinlasmasi-the-dilemma-in-the-west-and-britains-rapprochement-with-china/

1 Şubat 2026 Pazar

İran dinamiği üzerine bazı görüşler / Some ideas on Iran dynamics

Mehmet Özay                                                                                                                             01.02.2026

İran’da, son dönemde yaşananlar sadece, iç siyasal ve de ekonomik gerilimlerin ürünü değil...

Evet, doğru...

Son dönemde yaşanan meydan gösterilerinin ardında, farklı ideolojik ve toplumsal sınıf katmanlarından gruplar bulunuyor.

Gizli bir konsensus ya da ittifakla ya da tarihsel bir şans olarak, tüm toplumsal farklılıklarıyla bu kesimlerin mevcut yönetime karşı bir araya geldiklerini söylemek mümkün.

Bunun yanı sıra, küresel yeniden yapılaşmayı öngören ve bu anlamda, önemli adımlar atmaktan çekinmeyen ABD başkanı Donald Trump’ın da hedefleri arasında yer alması dolayısıyla İran, dış veya uluslararası gerilime konu olmasıyla dikkat çekiyor.

ABD’yi ya da Trump’ı bu alanda yanlız bırakmayan iki temel güç yapılaşmasının da varlığına vurgu yapmakta yarar var.

Bunların ilki İsrail, ikincisi de, Batı’nın siyasal tarihinde önemli rol oynayan Avrupa...

Birinci neden

İran’ı ABD’nin hedefine koyan gelişmeleri tek bir nedene de bağlamak mümkün gözükmüyor.

1979 sürecinde, ABD büyükelçiliğinin maruz kaldığı kuşatma ve bunun, ABD yönetimi ve kamuoyunda oluşturduğu psikolojik gerilimi yabana atmamak lazım.

Bununla, ABD yönetiminin İran’a karşı kaba bir intikam peşinde olduğunu söylemek istemiyorum.

Ancak, küresel bir güç olmanın getirdiği dayanılmaz ağırlık altında, ABD yönetiminin, İran’ı siyasal ve de ekonomik olarak kendi radarı içerisine alma konusundaki istekliliğinin, 1979’dan beri var olduğunu ileri sürüyorum.

İkinci neden

İran’ı, genel itibarıyla Batı olarak adlandırabileceğimiz güç yapılaşmasının hedefi haline gelmesinde ikinci temel neden, İsrail’in varlığına yönelik doğrudan ve dolaylı olarak hissedilen  tehdittir.

Bu tehdit, İran’ın salt bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olmasından kaynaklanmıyor...

Nihayetinde, geniş Ortadoğu sınırları içerisinde kendisini ‘İslam’ ile tanımlayan diğer ülkeler de mevcut...

Bunun ötesinde, temel olgu veya ayrışma, İran’da, İslam-i rejimin kendisine çizdiği jeo-politik ve jeo-dini hedefler çerçevesindeki yapılaşmasıyla belirginlik kazanıyor.

Bu jeo-dini hedeflerin başında ise, Filistin’in geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır...

Jeo-dini hedef

Adına, Filistin toprakları denilen coğrafyada yaşananlar, Mescid-i Aksa’nın karşı karşıya bulunduğu kuşatma tehdidi, bu coğrafyayı yani Filistin’i, 1979’den bu yana, İran’ın jeo-dini hedeflerinin başına koymuş durumda.

Bu konuda, kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum.

Filistin topraklarına yönelik İsrail işgalinin sadece İran’ın değil, adına Müslüman toplum denilen ve farklı ulus-devletler çatısı altında yaşayan tüm Müslümanların tepkisini çektiği de, bir o kadar doğrudur.

Bu noktada, bir ulus-devlet olarak İran’ın varlığının, Batı ve Batı sisteminin Ortadoğu’daki birincil temsilcisi hükmündeki İsrail için tehdit olması, örneğin adına, Müslüman dünya diyebileceğimiz coğrafyalardan yükselen tepkilerden farklılık arz ediyor.

Müslüman dünyadan yükselen tepkisellik konusunu, birkaç cümle ile açıklamak mümkün. 

Örneğin, Güneydoğu Asya’daki geniş Malay dünyasının temsilcisi konumundaki birer ulus-devlet olarak Endonezya ve Malezya, İsrail ile doğrudan ikili ilişkiler içerisinde olmamakla İsrail’i jeo-politik arenalarından savuşturabilirlerken, bu siyasal tutum aktif değil, pasif bir tepki ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Oysa, -yukarıda dikkat çektiğim üzere, bir ulus-devlet olarak ve de bu devletin ontolojik varlığını, İsrail gibi bir güce karşı yapılaşma olarak ortaya koyması İran’ı, Batı sistemi nezdinde farklı bir şekilde konumlandırılmasına neden oluyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, İran, İsrail’e karşı sahip olduğu ulus-devlet nosyonu içerisinde kollektif bir güç oluşturmasıyla tehdit oluşumunda öne çıkıyor.

Üçüncü neden

Avrupa’dan İran’a yönelik eleştirileri, ABD’de olduğu gibi salt İsrail faktörüyle eşleştirmek mümkün gözükmüyor.

Avrupa, tüm benzerliğine rağmen, ABD’den siyasal temeller noktasında ayrışmasıyla dikkat çekiyor.

Bununla söylemek istediğim, tüm yaşanan travmalara rağmen, Avrupa’nın bir şekilde Batı’nın vicdanı rolünü oynamaya devam etmesidir.

Bu rolde belirleyici olan insan hakları başta olmak üzere temel haklar noktasında İran’da ortaya çıkan zaafiyete yönelik eleştirileri geliyor.

Bu durum, özellikle son dönemde İran’daki gösteriler çerçevesinde yaşanan tepkilerde kendini gayet net bir şekilde ortaya koymuş durumda.

İran ve ötekiler 

Bir ulus devlet olarak İran’ın, siyasal rejim olarak benimsediği İslam Cumhuriyeti olgusuna rağmen, İran’ın azımsanmayacak süredir karşı karşıya kaldığı tehdit ile halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletler ile ilişkileri de, en az bu ülkeye yönelik tehditler kadar anlaşılmayı gerektiriyor.

Nihayetinde, İran’ın, Batı sistemi nezdinde bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmasında, Filistin konusunda sergilediği siyasal ve militarist yapılaşması, ilgili ulus-devletlerden -en azından- açık bir destek bulmasına neden olmuyor.

Bu durumu nasıl anlamak gerekiyor?

İran’ın yanı başındaki diyebileceğimiz Ortadoğu’daki başta Körfez Ülkeleri olmak üzere neredeyse, tüm Arap ülkeleri karşısında yapayalnız kalması, modern ulus-devlet süreçlerinde yaşanan siyasal ve ekonomik çekişmelerin bir ürünü olarak anlamak yanlış olacaktır.

Aksine, bugün Batı sistemi karşısında hedef haline gelen İran’ın yalnızlığa terk edilmesinde, kendi bölgesinde yani, Ortadoğu’da yaşananların kayda değer bir rolü bulunuyor.

Bu anlamda, İran’ın siyasal ontolojisi ile komşu ülkeler yani, Arap ülkelerin siyasal ontolojileri arasında çatışmacı bir evrenin varlığının, günün reel politik durumuyla örtüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda dikkat çektiğim hususlar, bir ulus-devlet olarak İran’ın veya siyasal rejim olarak İslam Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya kaldığı zorluklara tekabül ediyor.

İran’da yaşanacak olası bir değişimin tıpkı, 1979’da yaşanan değişimin ardında olduğu gibi, İslam dünyasında bir dizi gelişmelerin ortaya çıkmasına yol açacağını söylemek mümkün.

Bunu söylerken, İran’ın siyasal ontolojisiyle ‘ötekiler’in siyasal ontolojileri arasındaki farkı göz ardı ediyor değilim.

Ancak, tarihsel olarak bir Müslüman toplumda yaşanan değişimlerin şu veya bu şekilde ötekisinde karşılık bulduğundan hareket edersek, İran’da yaşanacak herhangi bir değişimin ‘ötekiler’ üzerindeki yansımalarını durup beklemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-dinamigi-uzerine-bazi-gorusler-some-ideas-on-iran-dynamics/