19 Temmuz 2026 Pazar

Müslüman toplumlar, yüksek öğretim kurumları ve reform / Muslim societies, higher education institutions and reform

Mehmet Özay                                                                                                                             19.07.2026

Müslüman toplumlarda, yüksek öğretim kurumlarının karşı karşıya olduğu sorunları, tek tek ilgili ulus-devletler bağlamında ele almak kadar, tüm ilgili ülkeleri sahip oldukları sorunları bütüncül bir perspektifle araştırmak, incelemek ve değerlendirmek mümkündür.

Nihayetinde, karşımızda Müslüman toplumlar olarak zikredilen ve halkının kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan ulus-devletleri kastediyor oluşumuzdan kaynaklanan bir nedenle, bu toplumların yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olan sorunları, birarada ele almaya elverecek temel bir zeminin olduğunu ileri sürebiliriz.

Bu iki alanı yani, Müslüman toplumlar ve bu toplumları bünyesinde barındıran veya bu toplumların bünyesinde yer aldıkları ulus-devletleri sorunun temeli olarak görebiliriz.

Bu hususu, daha önce kaleme aldığım bazı yazılarda bu hususa gizli/açık değinmiş ve hatta, sorunu bu alanla ilişkilendirme konusunda da, bir eğilim göstermiştim.

Sahip olduğum veriler çerçevesinde, bu husustaki görüşümün devam ettiğini açıkça ifade edebilirim.

Bununla birlikte sorunun kökeninde yer alan hususun sadece, ‘ulus-devlet’ sınırlamaları olmadığını da ortaya koymakta yarar var.

Bu hususta, en son dün kaleme aldığım kısa yazıda görüldüğü üzere sorunu, ‘karakter eğitimi’ bağlamında ve de özellikle, yüksek öğretim kurumlarında yer alan, akademisyenler ve bu akademisyenlerin zamanla, akademik kariyer bağlamında üstlendikleri bölüm başkanı, enstitütü müdürü, dekan, rektör gibi makam ve mevkilerde sergiledikleri tavır ve davranışlar, eğitim anlayışları, politikaları ve insani ilişkileri gibi değişik alanları kapsayan bütünlük içerisinde, nerede durduklarına değinerek ortaya koymaya çalışmıştım.

Ulus devlet nosyonu

Yukarıda dikkat çekilen iki temel olgunun, Şerife Münire Alatas Hoca’nın rehberliğinde kaleme alınan Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı çalışmasında da bir karşılığı bulunuyor.

Ya da, bu eserin yayını dolayısıyla yapılan kitap tanıtımı programında dile getirilen görüş ve yaklaşımlardan hareketle, böyle bir algının bende ortaya çıktığını söylemeliyim.

Burada, sorunun bir yanında yer alan ulus-devlet veya buna tekabül eden ülke yani, Malezya Federasyonu bulunurken öte yanında, yüksek öğretim kurumlarında yer alan akademisyenlerin ikinci alanı teşkil ettiği görülüyor.

Müslüman toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde yaşanan bazı olgular ve gelişmeler nedeniyle, bu olgu ve süreçlerin ulus-devletleşme veya bağımsızlık sonrasında ilgili ülke toplumlarını yönetme biçimine sirayet etmesiyle belki de, toplumsal, siyasal ve tartışmakta olduğumuz eğitim alanında, istenmedik olarak kabul edilebilecek birtakım sonuçların doğmasına neden olmuştur.

Bununla kastetmek istediğim, dünün sömürge yönetimine karşı sergilenen en hafif deyimiyle ‘katı’ yaklaşımın halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda bağımsızlıklar sonrasında bu ‘katılığın’ bizatihi, ülke siyasal eliti ve bunların içinde yer aldığı ve de ulus-devleti temsil etme iddiasında olan yapı tarafından kendi toplumuna veya toplum kesimlerine yöneltilmiş olmasıdır.

Burada, ulus-devlet sistemi bakımından, gizli/açık olarak, bir tür korumacılık nosyonundan hareket edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu korumacılık, tartışmaya konu ettiğimiz yüksek öğretim kurumları bağlamında, adına akedemisyenler denilen kitleye yönelik ‘güven’ problemi olarak tezahür ediyor.

Güven probleminin karşılığı olarak ulus-devlet temsilcisi olan yapıların her anı, her süreci, her düşünceyi, her kitabı, her görüşü, her paradigmayı belirleye, yönetme, kabul veya reddetme vb. ara yapıları ve karar mekanizmalarını hayata geçirdiği gerçeği ile karşılaşılır.

Kaçınılmaz benzerlikler

Malezya Federasyonu özelinde düşündüğümüzde, eski sömürge yönetimiyle böylesi bir çatışma evreninin olmamasına rağmen, aradan geçen zaman diliminde yüksek öğretim kurumlarının ulus-devletin doğrudan ve dolaylı müdahaleleri ile karşı karşıya kalmasını nasıl açıklamamız veya anlamamız gerekir?

Bu hususu, biraz daha açıklamak adına, örneğin, komşu ülke Endonezya’da olduğu gibi ‘fiziki mücadele’ ve ‘devrim’ boyutunda gelişmeler görülmese de, iki ülkede yüksek öğretim kurumlarının karşı karşıya kaldıkları sorunlardaki benzerliği gözlemliyor oluşumuz bize, ulus-devlet temellerinde yer eden veya iki ülke özelinde -ve de benzerleri bağlamında-, dile getirecek olursak, birbirini kopya eden, tekrarlayan süreçler bulunmaktadır. 

Sorunu izah

Yukarıda dikkat çektiğim hususu bize söyleten, Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia adlı eserin daha ilk sayfalarından itibaren, ulus-devletin yüksek öğretim kurumları üzerinde tesis ettiği nüfuzun ağırlığı karşısında, söz konusu yüksek öğretim kurumlarından arzu edilen verimin alınamamış olması yaklaşımıdır.

Bu noktada, eserin ortaya çıkmasına katkı yapan üç yazarın imzasıyla kaleme alınan ‘Önsöz’ün ilk cümlesi, yüksek öğretim kurumlarının ulusal kalkınma, entellektüel gelişme ve toplumsal birlik gibi birbirini destekleyen ve tamamlayan unsurlarda sahip oldukları sorunlara dikkat çekiyor.

Ve bu noktada, acil olarak ihtiyaç duyulan olgunun ise, bu kurumlarda acilen reforma gidilmesi görüşü paylaşılıyor.

Söz konusu yazarlar, yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olanın, sistemik bir kriz olduğunu yüksek sesle dile getiriyorlar.

Manipülasyon

Bu yazıda, -tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, dikkat çekmeye çalıştığım husus, yüksek öğretim kurumlarında yaşanmakta olan gerçekliğin bilgiyi ortaya koymaya yarayacak araçlar ki, bunların başında, bilgi kaynaklarının bir bölümünü içeren kütüphaneler geliyor, bilgi üretiminin katalizörü olan araştırma süreçleri, bu süreçlerin somutlaşmış hali olan yayın ve tanıtım faaliyetleri ve bu ürünlerin geniş kamuoyuyla çeşitli platformlarda paylaşımı geliyor.

Bu süreçler, temelde sanki, ulus-devletin bu süreçlerle hiçbir ilgisi ve alâkası yokmuş hissini uyandırabilir.

Ancak, biraz dikkali bir gözle bakılıp konuya ilgiyle eğilindiğinde, karşımıza yüksek öğretim kurumlarının temel işi ve görevi olan yukarıda dikat çekilen süreçlerin, güç ve otorite olarak algılanan ve aktarılan yüksek öğretim bakanlıkları vb. kurumlar vasıtasıyla yapılan kasıtlı veya kasıtsız yapılan yönlendirmeler inkita ve sürünceme süreçleri ve nihayetinde, sanki işler yapılıyormuş gibi gösterilip de hakkıyla ortaya konmadığını gösteriyor.

Sorunun bu vechesinde, ulus-devlet ve bu yapının ilgili kurumsal içerikleri bulunurken, yüksek öğretim kurumlarında yer alan akademisyenler ve bu gruptan bazılarının zamanla yükseltildikleri çeşitli kurumsal yöneticilikler üzerinden, ne tür bir yüksek öğretim kurumu inşasına ne ölçüde katkıda bulunup bulunmadıkları veya bu süreci kasıtlı ve istendik olarak ne denli destek verip vermedikleri de, bir o kadar gerçekçi ve mantıksal bir soru olacaktır.

Belki de içimizden birileri, durup şayet yukarıda ifade edilen ilk durumu dikkate alacak olursa, ikinci durumu tartışmanın herhangi bir kamul ve işlevsel yönü bulunmadığı yorumunda bulunabilir.

Kanımca, bunda doğruluk payı yok değil...

Ancak, böyle olsa dahi, her halükârda, karşımızda uzun yıllar eğitim süreçlerinde yer almış adına, akademisyen denilen kitlenin, tüm gelişmeler rağmen, sahip olduğu varsalıyan ‘akademik etik’ değerlerden ferâgat etmemiş olduğunu düşünmemize de imkân tanınmalıdır.

Söz konusu bu ‘akademik etik’ olgusunu ister, İslami bağlam çerçevesinde ya da isterseniz, seküler etik çerçevesinde ele alınız.

Nihayetinde, çerçevesi ne olursa olsun, bu etik değerlerin ilgili akademik camianın var oluş nedenlerini teşkil etmesi bizi bir anlamda, böylesi bir sorgulamayı yapmamızı sorunlu kılıyor.  

Ve geldiğimiz bu noktada durup, samimi bir şekilde, entellektüel ikiyüzlülükle karşı karşıya bulunup bulunmadığımızı da gündeme getirmek gerekiyor.

Müslüman toplumlarda yüksek öğretim kurumlarının bugün içinde bulunduğu durumun hiç de içaçıcı olmadığı ortada.

Bu sorunun bir yanında ulus-devlet yapılaşması bulunurken öte yanında, yüksek öğretim kurumlarında yer alan ve adına akademisyen denilen kitlenin akademik, bilimsel etikle belirlenmesi gereken tutum, tavır ve davranışları ne denli hayata geçirip geçirmedikleriyle de ilgili olduğunu yüksek sesle tartışmamız gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-yuksek-ogretim-kurumlari-ve-reform-muslim-societies-higher-education-institutions-and-reform/

Yüksek öğretim kurumları ve ‘karakter eğitimi’ / Higher education institutions and ‘character education’

Mehmet Özay                                                                                                                             18.07.2026

Kısa bir süre önce (4 Nisan 2026), Müslüman toplumlarda ‘karakter eğitimi’ başlıklı konuyu ele aldığım yazıya devam mahiyetinde, bazı hususları dile getirmek istiyorum.

Söz konusu ilgili yazıda, öğrenci-merkezli ortaya konulan ‘karakter’ kavramının dışında ve ötesinde, öğrenci kitlesine ‘karakter aşılama’ rolünü üstlenen öğretici kitlesinin -ki, burada özellikle ve kasıtlı olarak, yüksek öğretim kurumu öğreticileri kastediyorum- ne durumda olduğuna da kısaca değineceğim.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, burada ‘karakter’ olgusunu tekil öğrenci veya öğrenci kitlesi bağlamında değil, aksine, öğretici kitlesi noktasında değerlendirilmesi gerektiğinin de önemli olduğuna vurgu yapmaya çalışacağım.

Bunu, özellikle yüksek öğretim kurumları çerçevesinde değerlendirmek istemem, içinde bulunduğum ve yakından gözlemlediğim eğitim/öğretim ortamıyla koşutluğu noktasında, daha anlamlı olacaktır.

Aşılanan karakter

Yüksek öğretim kurumlarında adına, öğretici denilen kitlenin karakter olgusu ile ilişkisinin sadece, bu kurumla, bu kurumlarda yer alan öğretici kitle ile kendilerine ‘karakter aşılandığı’ belirtilen öğrenci kitlesiyle ilgili olmadığını aksine, diğer eğitim kurumlarında ‘eğitimci istihdamı’ sürecine ‘insan kazandırmasıyla” da, gayet anlamlı ve önemli olduğunu görmek gerekiyor.

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarında, eğitim epistemolojisine bağlı olarak ilgili çevrelerin, “bizim işimiz karakter eğitimi” değil diyenler olabilir.

Öte yandan, benzer bir çıkış noktasından hareketle, “bizim işimiz, onyedi onsekiz yaşına gelmiş kişilerden oluşan ‘eğitime muhtaç’ olduğu varsayılan bir kitleye, -gizli/açık bir çocuk muamelesi yaparak, yaptırımsal bir bağlamda, “tümden” karakterini değiştirmektir -ya da geliştirmek- diyenler de olabilir.

İlginçtir, sözde bu eğitim/öğretimde bir metodik tutum ve davranış olarak ortaya konulan bu durumun, çocukluk devresini geçmiş, gençlik döneminde bulunan ve erken yetişkinlik evresine ulaşmakta olan kitlede, ne tür bir karakter değişimi/dönüşümü/bozuşumu ile sonuçlanacağının pek hesap edilemediği de söylenebilir.

Öğretici kitlesi ve karakter

Yukarıda dikkat çekilen her iki halde de, gözden kaçırılan husus, bizatihi yüksek öğretimde eğitimcilerin, ‘karakter’ olgusuyla ilişkisidir.

Bunu söylerken, yaşını başını almış veya almakta olan öğretici kitlesinin zaten, “karakter sahibi olduğu” ve bu süreci tamamladığı yönünde ‘a priori’ bir gerçeklik kabulünden ciddi anlamda ayrıldığım ortadadır.

Bunun temel nedeni, gözlem ve tecrübelerimiz ‘karakter’ olgusunun, sanıldığının aksine, bireyin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında edinilen ve tamamlanan bir süreç olmadığıdır.

Aksine, gayet dinamik ve sürekli yenilenmesi gereken insanî bir hâl ve yapı olduğudur.

Bu durum, yüksek öğretim kurumlarında yer alan öğretici kitlesinde, ‘karakter bozukluğu’na tekabül eden bir alanın olduğuna gönderme yapıyor.

Bu hususu, biraz açımlayarak söylecek olursak, ilgili öğretici kitlesinin içinde var oldukları kurumlarda, tüm idari ve eğitimle ilişkili süreçlerde ortaya koydukları düşünce ve eylemlerinde, ‘karakter olgusuna’ ne denli yer verip vermedikleridir.

‘Karakter bozukluğu’nun sıradan akademisyen, bölüm başkanı, merkez müdürü, dekan, rektör gibi yüksek öğretim kurumlarının farklı alanlarında yer alan, görev yapan bireylerinin tamamına şamil bir yönü olmasını, tekil durumdan hareketle, ‘insani’ bir yön olarak algılayıp hoş görebilir veya göz ardı edebiliriz.

Kurumsal karaktersizlik

Ancak, bireysellikle sınırlandırılmış olduğu anlaşılabilecek bu durumun bir illüzyon olduğu gerçekliğin ise, söz konusu ‘karakter bozukluğu’nun yaygınlığı dolayısıyla, bir anlamda gizli/açık kurumsallaşmış olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Eğitim’de sorunlar bağlamında kaleme alınan, hazırlanan, sunulan tezler, raporlar içerisinde satır aralarında ve hatta bazılarında, gayet açık seçik sunulmuş halleriyle gözler önüne serilmesi bize aslında, böylesi bir kurumsallaşmanın olduğunu gösteriyor.

Bu verilere, yakın gözlem ve tecrübelere rağmen, var olan durumu görmezden gelmek, temelde adına yüksek öğretim kurumu denilen süreçlerin doğası, varlık nedeni ile çelişmesi için ne denli vahamet derecesine ulaştığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Bu durum, bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, bırakın onyedi, onsekiz yaşındaki öğrenciyi bizatihi kendileri karakter yöneliminden, yapılaşmasından, sürekli yenilenmesinden uzak olan öğreticilerin varlığı, eğitim kurumlarının genelinde temel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun temel nedenlerinden birini, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin, ‘eğitim/öğretim alanını” yönetirken, aynı eğitim/öğretim alanının sürekli kendini yenileme yönündeki içeriğini kendileri dışında tutmalarının bir yansımasıdır.

Bu noktada, karakter olgusunun doğruluk arayışı, hakikat düşüncesi, adalet olgusu, tutarlılık, denge hali vb. bağlantılı yönleri dikkate aldığımızda, yüksek öğretim kurumundaki öğretici kitlesinin eğitim-öğretim süreçlerinde nerede durduklarını ve nereye yönelmekte olduklarına dair bir fikir verir.

Karakter eğitimini ve süreçlerini tamamladığı varsayılan bir akademisyenin diyelim ki, bölüm başkanı, enstitü müdürü, dekan, rektör gibi süreçlere sıçraması, çıkışı, atanması ile kendisinde artık yerleşmiş olduğu sanılan karakterin ve bu olgunun tüm içeriklerinin veya önemli bir bölümünün kısa sürede ciddi şekilde erozyona uğraması salt ilgili tekil kişinin sorunu olarak görülmemelidir.

Aksine, ilk etapta, bu tekil kişinin şahsıyla ilgili olduğu düşünülebilecek durumun, tutum ve davranışlarının, her türünden karar mekanizmalarının vb. içinde yer aldığı ve ilgili birimler ve hatta, tüm yüksek öğretim kurumu yapısını etkileyebileceği düşünüldüğünde karşımıza sadece “karakteri eksik veya karaktersiz” bir akademisyen, yönetici-akademisyen çıkmıyor.

Bunun ötesinde, ilgili akademisyen kişinin kendisine sorumluluk alanı olarak verilen birimden başyarak, tedrici olarak içinde bulunduğu yüksek öğretim kurumunun diğer yapılarına da sirayet eden ve böylece, temel bir kurumsal karaktersizleştirme olgusuyla karşı karşıya kalacağımıza kuşku bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-karakter-egitimi-higher-education-institutions-and-character-education/

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Müslüman toplumlar ve yüksek öğretim kurumları / Muslim societies and higher education institutions

Mehmet Özay                                                                                                                             15.07.2026

Müslüman toplumlarda yüksek öğretim kurumlarının sorunlarına dair, yakından gözlemlere dayanan bazı görüşlerimi ortaya koymaya devam ediyorum.

Bu sefer, konuya yakın geçmişte yayınlanmış bir eserle başlayacağım...

Eseri analiz etmekten ziyade, bu eser üzerinden ortak paylaşıldığını düşündüğüm bazı alanları gündeme taşıyacağım.

Bahse konu olan eser, Şerife Münire Alatas Hoca’nın rehberliğinde kaleme alınan Ivory Tower Reform: A Vision for Higher Education in Malaysia başlıklı çalışma.

Eseri, bir süredir gözümün önünde tutuyorum...

Ara ara elime alıp okuduğum çalışmanın, genel çerçevesinin konuya ilgili ve duyarlı olan kişiler ve çevreler tarafından yabancı olmadığı aşikârdır.

Bununla birlikte, Münire Hoca’nın önderliğinde yapılan bu çalışma, ülkenin önemli günlük yayın organlarında çıkan konuyla ilgili yazıların derlenmesinden oluşuyor.

Elbette, büyük ölçüde, Hoca’nın imzasını taşıyan giriş ve sonuç bölümleri, konuyla ilgili olan biteni derli toplu bir şekilde sunmasıyla önem arz ediyor.

Çalışmanın, ‘Malezya’ özelinde olması konunun, salt Malezya Federasyonu ulus-devletiyle sınırlı olduğuna işaret etmiyor.

Bunun yanı sıra, bu çalışma, Münire Alatas Hoca gibi sadece, bu ülkede yaşayan bir akademisyen olarak yüksek öğretimin sorunlarına hem bireysel ve hem de mensubu bulunduğu Malezya Akademi Hareketi (Gerak/PerGerakan Tenaga Akademik Malaysia) sivil toplum yapılaşması bağlamında ilgi ve alâka gösteren çevrelerin, sorunu geniş kamuoyuyla kanıt ve kaynaklarıyla birlikte paylaşma arzusunun yerine getirilmesine hizmet ederken, açıkçası var olan sorunların benzeri şekilde, halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumlardaki, aynı ve benzer yapılarda da varlığını gizli/açık ortaya koyuyor.

Bu iki temel husus gözden kaçırılmamalıdır...

Elbette, eserde farklı ülkelerin yüksek öğretim gerçekliğine dair karşılaştırmalı bir bölüm bulunmuyor. Yukarıda dile getirdiğim çıkarımı, ben yapıyorum... 

Nihayetinde, birbirine yakın ve benzer bazı ülkelerde aynı ve benzer yüksek öğretim kurumlarında yıllarını geçirmiş bir kişi olmam sorunun sadece, Malezya özelinde ele alınmasının yeterli olmadığını aksine, karşılaştırmalı ve kollektif bir bakış açısının gündeme getirilmesinin ihtiyacına binaen bu yaklaşımı sunuyorum.

Akademisyen/entellektüel

Eserin yayınının ardından gerçekleştirilen tanıtım toplantısına katılmış olmam, başta Münire Hoca olmak üzere, yazar ve konuya duyarlı akademisyenlerin görüşlerini yakinen dinleme ve anlama fırsatı bulmam da, olan biteni anlamama ya da sorgulamama kuşkusuz katkı sağladı. 

Eserin başlığı dikkate alındığında hedefe, yüksek öğretim kurumlarında istihdam edilen adına ‘akademisyen’ denilen bireyleri hedef alan bir yönü olduğu imasının ötesinde bir yaklaşım var.

Eseri ilk gördüğümde ve tanıtım toplantısında başlık ve başlıkla ilgili yaklaşımlar dillendirildiğinde ilk tepkim, bu başlığın yanlış olduğu yönündeydi.

Lise yıllarımda yanılmıyorsam, Cemil Meriç ve/ya benzeri isimleri okurken karşılaştığım kavramlardan olan ‘fil kulesi’ (ivory tower) daha çok ve özellikle, Fransız kültür çevrelerine ait entellektüeller için kullanıldığını hatırlıyorum. 

Bu anlamda, ilk etapta, itirazım, yüksek öğretim kurumlarında istihdam edilen ‘öğretici kadroların’ entellektüel olarak anılmalarıdır.

İşinin, diyelim ki, lise öğreticiliğinden bir basamak yukarısında ve adına, ‘yüksek öğretim’ denilen kurumda yapan, İngilizce ‘teaching staff’ karşılığında önerebileceğim, ‘öğretim üyesi’ kavramı, bu işle iştigal eden kişilerin entellektüel oldukları anlamına gelmiyor.

Bu noktada, Münire Hoca’nın söz konusu bu kavramı gayet, liberal ve cömertçe kullandığını ve neredeyse, binlerce ‘öğretici sınıfını’ entellektüel yaptığını söyleyebilirim.

Velev ki, söz konusu toplumda, kamuoyunun ‘yüksek öğretim kurumu’ öğretici kadrolarını böyle algılamış oldukları söylense de aksine, bu durumu kabul etmek yerine, eleştirel bir şekilde gündeme getirilmesi gerekir.

Entellektüel sorunu

İşi öğreticilik olan ve diğer bazı standard iş yüklerinin hasılı olarak, zamanla akademik unvan kazanan kişilerin entellektüel olma gibi bir arzuları ve/ya “Acaba, ben entellektüel miyim?” veya “Ben entellektüel olmalı mıyım?” ya da “Bir entellektüel olarak kendime, kurumuma toplumuma ve küresel topluma karşı sorumluluğum nedir? vb. türünden bir dizi soruyu gündeme getirmediği de gayet açık seçik ortadadır.

Bırakın bilimsel, felsefi düşünce ve tartışmayı hâl, tavır, davranış, konuşma vb. gündelik yaşamda ‘kendini ortaya koyma’ biçimlerinde dahi ötekilerden anlamlı bir farklılığı ve duruşu sergilemeyen kişileri, ‘fil kulesi’ne konmuş kabul etmek, onlara zulüm olsa gerek!

Bu cümleleri sarf ederken ne lise, ne yüksek öğretim kurumunda yapılan öğreticilik işini küçümsüyor ne de kendilerini yukarıda dile getirdiğim şekilde kendilerini tanımlayan kişilerin toplumla ilişkisizliker içerisinde olduklarını söylüyorum.

Söylemek istediğim ve kanımca, Münire Hoca’nın önderliğinde kaleme alınan eserle topluma verilmek istenen mesaj da, şu veya bu şekilde, yüksek öğretim kurumunun ve bu kurumlarda yer alan ‘öğretici’lerin, diğer ‘eğitim’ kurumlarından farklılığına ve sorumluluğuna dikkat çekmektir.

Bu çevrelerden beklenen ‘çaba’, bireysel promosyonlarla ve maddi getirilerle sınırlı bir süreç değil aksine, diğer temel ve kaçınılmaz alanlarla ilintilidir.

Söz konusu bu alanlar, akademik ve bilimsel kurumun talep ettiği ve evrensellik boyutlarıyla da anılan olguların, yani yeniden öğrenmenin, eleştirel tutum geliştirmenin, bilgi üretiminde masa başıcılık değil, sahada-toplumun ilgili kesimleriyle birlikte olarak bilgili şekillendirmenin, alternatif söylemler peşinde olmanın, toplumun maddi ve sosyal, fikri sorunlarına yönelik çözüm önerileri sunmanın vb. bireysel ve kurumsal yaşamda ortaya konulmasıdır.

Bu ve benzeri sorumlulukların içinde yer aldığı süreçler, ilgili mikro toplumsal yapıdan başlayarak küresel bağlamda makro topluma değin uzanan, uzanması gereken süreçlere mümkün olduğunca katkı yapmalıdır.

Toplumun farklı kesimlerinin içinde debelenip durdukları sorunları göz ardı eden ve görmezden gelen; mevcut sorunları anlamaya, tartışmaya ve çözüme yanaşmayan çevrelerin yüksek öğretim kurumu mensubu olmalarının gayet sorunluğu olduğu ortadadır.  

Müslüman toplumlar ve ulus-devlet

İçinde bulunduğum durumu izah ederken kanımca, aynı tecrübeye sahip Hoca arkadaşlarımızın, akademisyenlerin, araştırmacıların benzer bir düşünce eğilimi içerisinde girebileceklerini düşünmem yanlış olmasa gerek.

Bu ve benzeri konuları gündeme getirirken ısrarla ve kasıtlı olarak, ‘Müslüman Toplumlar’ ifadesini kullanıyorum. Bunun birkaç nedeni var.

Kürenin Doğusu’ndan Batısı’na Müslüman toplumlar en azından, bağımsızlık süreçleri ve ulus-devletleşme yapılaşmaları olarak aynı ve benzer süreçlere tabiler.

Bu bağımsızlık ve ulus-devletleşmelerin avantajları kadar, ne denli dezavantajları olduğunu ortaya koymanın bir aracı olarak Müslüman Toplumlar ifadesini kullanıyorum.

Temelde, bağımsızlık’ olgusu olmasa da, ‘ulus-devlet’ olgusunun bugün gelinen noktada ne denli kısır, sınırlandırıcı, dar kalıplara sokucu, tehdit edici vb. yönü olduğunu kuşku bulunmuyor.

Münire Hoca’nın önderliğinde kaleme alınan, ‘fil kulesi’nde reform adı verilen çalışma, Malezya Federasyonu’ndaki yüksek öğretim kurumlarında var olan sorunları gündeme taşırken anlamlı ve kapsamlı değişim talebiyle de ortaya çıkıyor.

Bu yönde, hem sorunlar ve reform taleplerinin sadece bu ülke ile sınırlı olmadığı aksine, aynı ve benzer ulus-devletleşme süreçlerine tabi olmuş halkının kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan Müslüman toplumlar için de geçerli olduğunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-yuksek-ogretim-kurumlari-muslim-societies-and-higher-education-institutions/

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Yüksek öğretim kurumları ve stratejik plânlama / Higher education institutions and strategic planning

Mehmet Özay                                                                                                                             13.07.2026

Yüksek öğretim kurumlarının tıpkı, ulus-devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarına benzer şekilde adına, ‘stratejik plânlama’ denilen ve belirli zaman aralıklarıyla gündeme gelen süreçleri bulunuyor.

Bu yazıda, periodik olarak yüksek öğretim kurumlarının kendilerini ve de hedeflerini yenilemeleri anlamına gelen ‘stratejik plânlama’ kavramına ve de içeriğine kısaca değineceğim.

Bu değinmenin, bir süredir yüksek öğretim kurumlarına dair ele aldığım  düşünceler bağlamında değerlendirilmesinin doğal olduğu ortadadır...

Güdümlülük

Stratejik plânlama, tüm unsurlarıyla var olan akademik yapının tümden yenilenmesi anlamına gelmediği gibi, var olan önceki yapının tekrarı anlamına da gelmiyor. Bu durum, bize yüksek öğretim kurumlarında, gayet dinamik bir ortamın olduğunu veya olması gerektiğini hatırlatıyor.

İhtiyaca binaen olduğu düşünülebilecek stratejik plânlama’nın bizzat, ilgili yüksek öğretim kurumları tarafından mı yoksa, adına yüksek öğretim bakanlıkları veya benzeri üst kurumsal yapının bir tür dayatması şeklinde mi gündeme geldiği sorgulanmaya değer bir konudur.

Bir başka şekilde ifade edecek olursak, burada temel sorun, söz konusu plânlama işinin ilgili kurumlarda kimin, nasıl ve hangi hedeflerle yaptığıyla ilgilidir.

Örneğin, ‘stratejik plânlama’ nın gerçekte ilgili yüksek öğretim kurumları ve içinde barındırdığı bölümler, fakülteler, merkezler, enstitüler ve bu birimlere bağlı ilgili akedemisyen çevrelerince mi yapılmaktadır?

Yoksa, yüksek öğretim yönetimini elinde ve tekelinde tutan, yüksek öğretim bakanlıkları mı yapmaktadır?

Bu sorular önemlidir...

Ve bu önem, adına üniversite denilen kurumların varlık nedeni olan özerklik ve/ya bağımsız kurumlar olma özelliklerinin ne denli hayata geçirilip geçirilmediğiyle yakından ilintilidir.

Akademisyenlerin, bölüm başkanlarının, fakülte dekanlarının, merkez müdürlerinin, enstitü dekanlarının, rektörlerin, merkeziyetçi yaklaşımın bir ürünü olarak, dışardan güdümlü ve merkeziyetçi yapıyı dayatan bir ‘stratejik plânlama’ sürecine dahil olmaları bizatihi, yüksek öğretim kurumunun kendinde aidiyeti kadar, akademik unvanları taşıyan bu bireylerin akademik ve bilimsel karakterleri ve onurlarıyla da doğrudan ilintilidir

Kaynaklar sorunu

Bir diğer husus, stratejik plânlamanın sadece, akademisyenlerin ilgili akademik çalışma alanlarında nasıl üretken olabileceklerinin ele alındığı teorik bir çerçeve ile sınırlı değildir.

Bu sürecin, plânlamaların  somut dayanakları, verileri, yapıları olması gerekir ki, akademik hedefler noktasında uygulanabilecek rasyonel bir sürece tabi olunabilsin.

Bununla kastedilen, akademik geleceğe matuf plânlamayı yaparken, bunun maddi çerçevesinin ve temellerinin ortaya konulmasıdır.

Şayet yapılacak plânları hayata geçirmesi konusunda kaçınılmaz olan mali kaynaklarınız yoksa, plânlama çabalarının da irrasyonal bir çaba olmanın ötesine geçmesini beklemek mümkün değil.

Girişte verdiğim örnek yani, ulus devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarını sadece, teorik zeminde değil, belki de en başta, “elimizde ne kadar bütçe var?” diyerek başlanan ve belirleyici olan bir mali safhası teşkil ediyor.

Bazı yüksek öğretim kurumlarının, ‘şark kurnazlığı’nın en ilginç örneklerinden birini sergileyerek bir yandan, akademisyenlere stratejik plânı dayatırken öte yandan, kaynak sorununun çözümünü de, yine akademisyenlere “kaynağını kendin bul!” diyerek çözmeye çalışmasıdır.

Özerklik nosyonu

Üniversitelerin kendinde özerk ve/ya bağımsız yapılanmasından söz edilemediğinde, adına ‘stratejik plânlama’ denilen olgunun neye tekabül ettiği, ne tür taleplerde bulunduğu, bu talepleri kimlerin ve de teorik ve pratik olarak ne şekilde ortaya koyacakları yönünde bir dizi soru gündeme geliyor.

Nihayetinde, üniversitelerin özerk ve/ya bağımsız olmamaları aksine, ilgili ulus-devletlerin yüksek öğretim bakanlıkları gibi doğrudan ve katı kurumsal yapılanmalar altında faaliyet göstermeleri, adına “stratejik plânlama” denilen süreçlerin üniversite bünyesinde yer alan akademisyenlerin katkılarına gizli/açık kapalı olduğunu ortaya koyuyor.

Pratikte olanlar

Yıllar önce bünyesinde yer aldığım bir yüksek öğretim kurumunda yapılan birkaç straetjik kalkınma süreçlerine dahil ve tanık olmuştum.

O süreçte, bir stratejik plandan ötekine geçilirken, bu alandan sorumlu rektör yardımcısına bir önceki stratejik plânda dile getirilen ve kanımca can alıcı olduğunu düşündüğüm bazı alanlarda gelişme olmadığını hatırlattığımda, “Hayır, oldu...” diyerek iletişimi sonlandırdığını hatırlıyorum.

Sayın dekan yardımcısı ilgili kurumda büyük işler başardığı için kendisine bilahare bir başka yüksek öğretim kurumunun rektörlüğü tevdi edilmesinin ardından herhalde, daha büyük stratejik plânlar yapma imkânı bulmuştur...

Bugün benzer şekilde, bir yakınımın çalıştığı bir kurumu yakından izleme fırsatı buluyorum. Öyle ki, iki yıl önce yapılan stratejik plânın hesabı kitabı verilmeden, yeni bir stratejik plân yapılması sürecinin olduğunu söylüyor yakınım...

Durum, pek iyi değil anlaşılan. Öyle ki, elinizde olmayan bir mali yapı ve geçen dönemin değerlendirilmemiş bir stratejik plânı sonrasında, akademik kurumunuzun yarınını şekillendireceğini varsaydığınız yeni bir stratejik plân yapmanın pek bir anlamı yok.

Bu tür toplantılarda cesurane çıkış yapan bir iki akademisyenin dışında da kimsenin sesinin çıkmaması, ‘akademik kaderciliğin’ ne denli yerleşik ve yapısal bir hâl aldığının açık bir göstergesidir.

Yıllar içerisinde o ülkeden bu ülkeye, o kurumdan bu kuruma benzer irrasnoyalitelerle karşılaşmak herhalde, Müslüman toplumlarda var olan akademi dünyasının bir kaderi kabul etmek gerek.

Güdümlü bir stratejik plânlamanın, özerk ve/ya bağımsız olması beklenen yüksek öğretim kurumlarına, bu kurumların akademisyen çevrelerine bir yenilik katmasını beklemek, büyük bir hayal olsa gerek.

Yüksek öğretim kurumlarında stratejik plânlama olgusu tıpkı, diğer alanlarda olduğu gibi bu kurumların, özerkliği ve/ya bağımsızlığı ile doğrudan ilgilidir.

Bu kurumlarda karar mekanizmalarının yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya; katı hiyerarşik normda değil, yatay ve genişlemeci bir bağlamda olmalıdır.

Ve bu süreçlerde, ilgili öğretim üyelerinin, içinde yer aldıkları bölümlerin, fakültelerin, enstitülerin, merkezlerin kendi iç maddi dinamiklerinden, bilimsel anlamda paradigma yönelimlerine kadar sorumluluk, icraat, hedefler gibi süreçleri kendilerinin belirlemeleri gayet rasyonel bir yaklaşım olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-stratejik-planlama-higher-education-institutions-and-strategic-planning/

12 Temmuz 2026 Pazar

Yüksek öğretim kurumları ve manipülasyon / Higher education institutions and manipulation

Mehmet Özay                                                                                                                             07.11.2026

Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki, yüksek öğretim kurumlarının temel yapısal sorunlarının birbirine benzerliğine kuşku yok.

Bu durum, açıkçası, ilgili toplumların sadece eğitim alanına dair yaşanan kısırlılıklar ve çözümsüzlüklerle de sınırlı değildir. Aksine, bu durum, Müslüman toplumlarda geniş ve yaygın tüm kurumsal yapıları içine alacak denli yaygınlık göstermektedir.

Bununla birlikte, yüksek öğretim kurumlarını önemsemimizin veya öncellememizin kendinde bir anlamı ve mantığı bulunuyor. O da bu kurumların bilgi ve bilgi üretimi yönelimindeki tüm süreçleri bünyesinde barındırıyor olmasıdır...

Ve bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının, diğer kurumlardan farklılaşan yönünün bilincinde olmak, bunu ortaya koymak ve bunda ısrarlı olmak gerekiyor.

Özerksizlik

Bu noktada, yüksek öğretim kurumlarının Müslüman toplumların sorunlarını ortaya koyma, sorunları irdeleme, çözüm arayışları sunma gibi eylemlerinde süreklilik arz etmesi beklenirken, bu kurumların değişen siyasal rejimler, değişen hükümetlere bağımlılığı ve bu bağımlılığın bile isteye, kasıtlı bir şekilde bu yüksek öğretim kurumlarının mensupları tarafından ortaya konulması, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin ne denli büyük olduğuna işaret ediyor.

Dün kaleme aldığım yazıda da görüldüğü üzere, kendisine referans yaptığım, ilgili dekan hocanın dile getirdiği, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” yaklaşımı sanki, tekil bir eylem ve düşünceymiş gibi algılanabilir.

Ancak, yüksek öğretim kurumlarında mevcut durum temelde söz konusu dekan’ın kişiliğinin, kimliğinin, akademik ilgisinin vb. ötesindedir. Ve bu küçük örneği sadece, çok daha derin ve yapısal olduğuna kuşku olmayan sorunların mikro alandaki bir yansıması olarak kabul etmek gerekir.

Söz konusu bu düşünce biçimi, yaklaşım tarzı ve nihayetinde, eyleme bürünmüş hali, bütün kapsamlarıyla yüksek öğretim kurumlarındaki akademik, bilimsel, entellektüel kayıtsızlıklarla ve ilgisizliklerle bağlantılıdır.

Bu yaklaşımın, bugün bizi getirdiği yer, sözde Müslüman toplumların sorunlarına teorik ve pratik olarak cevap vermesi beklenen yüksek öğretim kurumlarının kendi kurumsal yapılarını dahi idare edemeyecek bir konuma indirgenmişliğidir.

Hangi etik?

Nasıl olur da, daha kendi bölümünde, fakültesinde, merkezinde, enstitüsünde, kampüsünde mikro düzeyden makro düzeye kadar var olan sorunları çözmede, bırakın İslami etiği ve davranışı, seküler etik ve davranışı bile ortaya koymaktan aciz ve bu yaklaşımları akademik kültür haline getirememiş, bunu teorik olarak eğitim politikalarına ve pratik olarak gündelik davranış kalıplarına yansıtamamış bir yüksek öğretim kurumundan, evrensel olarak Müslüman toplumların sorunlarını çözmeye yönelik çaba içerisinde olması beklenebilir!

Şatafatlı toplantılarda, ekranlarda vb. ortamlarda, İslam düşüncesini, teorisini, paradigmasını ve bunlarla bağlantılı olarak sözde, çözüme matuf modellerini ve modüllerini sunmada ilk sırayı kimseye kaptırmayan akademisyenlerin, bölüm başkanlarının, dekanların, rektörlerin önce dönüp, son otuz-kırk yılda, bizatihi kendi akademik çalışmalarının ne denli anlamlı, bütünlüklü, yapmacıksız ve gerçekçi olup olmadığını incelemek gerekiyor.

Ve bunun yanı sıra, akedemi dünyasının bu fertlerinin içinde yer aldıkları bölümlerdeki, fakültelerdeki, kampüslerdeki en sıradan ancak, hayatın dinamiği ve akışı içerisinde gayet önemli olduğuna kuşku olmayan, mikro düzeyden makro düzeye değin sorunları ortaya koymayı, bu sorunları açıkça, samimi ve bilimsel bir şekilde tartışmayı ve anlamlı cevaplar ve çözümler üretmeyi niçin gündeme getirmediklerini araştırmak gerekiyor.

İtirazlar gelecektir, elbette... “Hayır efendim, yapıyoruz ya...” Evet, doğru ancak, yapılanların pek çoğu göstermelik ve manipülatif içeriklidir.

Nihayetinde, dünkü yazıda dile getirdiğim üzere, ortaya konulan eylemler ne bilim ve bilimin alanına giren süreçlerle bağlantılı olarak ve ne de, yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsızlığından hareketle ortaya konmaktadır.

Olan biten, kendisine referans yaptığım ilgili dekan hocanın söyleminde gayet net bir şekilde gözlemlendiği üzere, var olan hükümet aygıtlarının yönlendirmesine, yaptırımlarına boyun eğmekten başka bir şey değildir.

Bu durum, çok acıdır ki, siyasal yaşamın ve bu siyasal yaşamın bir unsuru olan hükümetlerin, bizatihi, kendi dinamiklerinin savrulmalarına konu olan yüksek öğretim kurumlarının otonom ve/ya bağımsız kurumlar olma özelliklerinden çokça uzaklaşmaları anlamına geliyor.

Böylesine kayıtsız bir sürecin varlığı karşısında akademisyen, bölüm başkanı, dekan, enstitü müdürü, rektör tüm bu gerçekliğe gözlerini kapatırken, içinde bulundukları sözde, tüm eğitim-öğretim süreçlerinde kendilerine bağlı tüm akademi bünyesindeki bireylerin de, aynı şekilde gözlerini kapatmalarını istemekten başka bir ‘eğitim politikaları’ bulunmuyor...

Tüm bu süreçlerin bizi getirdiği nokta, bilim ve bilimi oluşturan ve bu alan içinde düşünülebilecek tüm bilimsel etkinliklerin ve faaliyetlerin manipüle edilmesidir. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, yüksek öğretim kurumlarında anlamsızlıkla yüklü süreçler bütünü bulunuyor.  

Bu durumun, bir ulus-devletin teritoryal sınırlarının çeperinde kalmış ‘kasaba üniversiteleri’yle sınırlı olmayan aksine, adında bir yandan, “uluslararasılık” sıfatını öte yandan, İslam toplumlarına rehberlik, önderlik vb. gibi çokça idealist yaklaşımları barındıran yüksek öğretim kurumlarında olması, Müslüman toplumların yüksek öğretim kurumlarının içinde bulunduğu hali göstermesi açısından gayet manidardır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yuksek-ogretim-kurumlari-ve-manipulasyon-higher-education-institutions-and-manipulation/

Bilim, hakikat ve siyasal gerçeklik / Science, truth and political reality


Mehmet Özay                                                                                                                             10.07.2026

Bir üniversite enstitüsünde dekanlık yapan bir zat-ı muhteremin, “Biz, hükümet ne derse onu yaparız” anlamına gelecek şekilde sarf ettiği söz aslında, o güne değin yüksek öğretim kurumlarındaki bireylerden, -bu denli açıklıkta duymamakla birlikte-, pratikte ve gizli/açık yapısal olarak tanık olduğum durumu izhar etmesiyle önem taşıyordu benim için.

Bu durum, salt şahsımla yani, şahsımın üniversite ve/ya hükümet, devlet ile ilgili bireysel düşüncemle sınırlı değildir.

Aksine, dikkat çekilen bu durum, bir toplumsal kurumda yapısal bir sorun olmak kadar, bilgi, bilgi üretimi ve bu alanların felsefesi ve hatta, dini bağlamlarıyla ilişkisi noktasında, oldukça sorunlu bir duruma tekabül etmektedir.

Manipülatif çabalar

Sayın dekan’ın söylemini hükümet değiştiğinde, benim bilimsel yaklaşımım da, teorilerim de, saha çalışmalarım da, yorumlarım da, ulaşmak istediğim gerçeklik de değişir vs. demeye getiriyor.

Ya da, kendisinin ve de kurumunun diyelim ki, gerçekliğe ulaşma noktasında gayet anlamlı bilimsel ve dini-felsefi çabalarının varlığına rağmen, bu bilimsel ve dini-felsefi çabaları ve ulaştığı gerçeklikleri, zamanı ve yeri geldiğinde değiştirme, manipüle etme, hatta reddetme gibi süreçleri benimsemekten geri kalmayacağını ortaya koyduğunu da söyleyebiliriz.

Kaldı ki, bu ve benzeri dekanların, rektörlerin vb. yanında yeter miktarda zaman geçirildiğinde, olan bitenin bundan başka bir şey olmadığını gözlemlemek ve tanık olmak o kadar da zor olmuyor...

Gündeme getirmeye çalıştığım sorunun tekil bir dekan, tekil bir enstitü, tekil bir üniversite ve/ya yüksek öğretim kurumu olmadığı anlaşılmıştır herhalde...

Buna, yüksek öğretim kurumlarındaki idari mekanizmada yer almayan kendi halinde tekil akademisyenler ile söz konusu bu kurumlardaki idari mekanizmanın en üst düzeyindeki konumu yani, rektörlük makamını işgal eden yöneticileri de dahil etmekte bir sakınca bulunmuyor. Nihayetinde, karşımızda tekil bir sorun değil, kurumsal ve yapısal bir sorun olduğu aşikârdır.

Bu noktada, yukarıda dikkat çekilen üniversitenin nerede ve hangi üniversite olduğu, kendisine referans yapılan dekan’ın kim ve hangi akademik alana mensup olduğu, üniversite ve dekan’ın yer aldığı ülkenin ve de hükümetin hangisi olduğunun dışında ve ötesinde, burada sunmaya çalıştığım sorunun genel itibarıyla, Müslüman toplumların ortak bir sorunsalı olduğunu ileri sürüyorum.

Bu tecrübeyi ve gözlemi yapan kişinin, tek ben olmadığım da malumdur...

Ancak, burada bu hususu ele almak suretiyle, bu konuda yazılanlara, gündeme getirilmeye çalışılan görüşlere destek ve süreklilik kazandırmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bilgi ve ‘gerçek’

Genel itibarıyla üniversitelerin bilgiyle, bilimle, bilgi üretmeyle ilintili oluşu onu örneğin, kamuya hizmet verdiği varsayılan diğer devlet kurumlarından ayrıldığını ortaya koyar.

Veya bilgi ve bilimle ilgilenen çevrelerin, kurumların böylesi bir özerk ve/ya bağımsız yapılarının varlığının gerekliliğini yüksek sesle dile getirmek gerekir.

Oysa bilginin, bilgiyi oluşturmanın ve üretmenin koşullarının, siyasal bir erk üzerinden tesisi ya da sınırlılığı konusu bize, adına üniversite denilen ve evrensel kabul edilen kurumlardan beklentinin katı ve çarpıcı bir şekilde, manipülatif bir zemine yönlendirildiğini akla getiriyor.

Söz konusu bilgi, bilgi oluşumu ve üretiminin, ilgili bilimsel alanların teorik ve fiili alanlara yönelik çabalarının, ‘gerçeklik’ olgusu ve oluşumuyla doğrudan ilintisi, bir kurum olarak üniversitenin ve bu kuruma anlam kazandıran veren araştırmacıların, düşünürlerin yani, bilgi üreticilerinin ‘gerçekliğe’ ulaşma noktasında kendilerini sınırlandırmama ilkesiyle çelişen bir durumdur.

Burada bahsettiğim ‘sınırlandırmama’yı, popüler ‘özgürlük’ anlamında kullanmadığımı belirtmek isterim. Ve bu anlamda, sıradan ve popüler bir özgürlük söylemini gündeme getirmiyorum...

Nihayetinde, bu yazının çıkış noktasını, girişte atıfta bulunduğum ve hayatının büyük bir bölümünü üniversitede geçirmiş, rektör yardımcılığı ve dekanlık yapmış bir öğretim üyesinin görüşüyle bağlantılıdır.

Ancak, onun zikredilen yaklaşımının bireysel ve sübjektif bir tutum olmadığını aksine, gayet genel kabul görmüş bir tutum haline almış ve bu anlamda neredeyse ‘kurumsallaşmış’ olduğuna vurgu yapıyorum.

Bu durumda, yukarıda dikkat çekilen zat-ı muhteremin, erken akademisyenlik döneminden itibaren, içinde yer aldığı sınırlı akademik çevreden başlayarak yani, kendi akademi çevresinden, öğrencilerinden, meslektaşlarından gerçek veya imajinatif ‘ümmetçiliğe’ yani, küresel Müslüman toplumu hedef alarak sarf ettiği ve ürettiği tüm söylemlerin hakikatle, gerçeklikle ilişkisinin, gayet sorunlu bir yapı arz ettiğini görmek gerekiyor.

Nihayetinde, bir bilim insanı olarak kendisini ve de bilim üreten bir alan olarak kurumunu, her dönem değişen siyasal yapının yani, hükümetlerin aygıtı konumunda görmesi, hiç kuşku yok ki, mensubu bulunduğu akademik alanın ve bu akademik alanın üretmeyi arzu ettiği bilimsel yaklaşımların, yönelimlerin, teorilerin, saha çalışmalarının velhasıl, tüm bilim üretme yani, gerçeği ortaya koyma çabalarının ve mekanizmalarının yüzeysel, değişken ve manipülatif olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.

Bunu söylerken, siyasal yapıların, hükümetlerin bu hükümetler içerisinde yer alan yüksek öğretim bakanlıklarının vb. kurumsal araçların bütünüyle olumsuzlanması gerektiğini söylemiyorum.

Burada söylemeye çalıştığım husus, özerk ve bağımsız çabaların ürünü olması beklenen ve hedefinde, gerçeklik inşası olması beklenen bilgi üretme süreçleriyle, bilgi üretimini siyasal anlayış ve yaklaşımlarla sınırlandırma çabaları arasındaki ilişkinin gayet sorunlu olduğudur.

Gerçeklikle ilişki

Bu noktada, söz konusu bu konunun, bir süredir Müslüman toplumların yaşanmakta olan sorunlarına dair, kısa notlar şeklinde kaleme aldığım olgulardan bağımsız olmadığını hatırlatmak isterim.

Müslüman toplumların bir yandan, kendi dini inanç ve gelenek temelleri öte yandan, modernleşme ile olan sorunlarına karşın ortaya konulmaya çalışılan çabaları, büyük ölçüde gerçeklikten bir kaçış olarak zuhur ediyor.

Bu kaçışta, adına yüksek öğretim kurumları denilen yapıların da olması yaşanan tecrübenin ne denli acı olduğuna işaret ediyor.

Sözde Müslüman toplumların sorunlarına, düşünce ve fiili olarak cevaplar vermesi ve Müslüman toplumu yeniden inşada başat rol oynaması beklenen yüksek öğretim kurumları bunu yapmak yerine, -yukarıda dikkat çekilen örneğin, genelleştirilmiş halini topyekün tekrarlayan bir konuma yönelmeleriyle, asli fonksiyonlarından kasıtlı olarak ferâgat ediyorlar.

Bunu yaparken de, gayet savunmacı bir dil ve eylemle, “biz hükümet ne derse onu yaparız” söylemini açık seçik ilân ediyorlar.

Bu kaçış karşısında, Müslüman toplumlar içerisinde sıradan insanları bir yana bırakarak, daha çok ve de özellikle, bulundukları kurumlarda yönetim erkini oluşturan bireylerin, grupların ortaya koydukları düşünce yapısı, söylem ve pratiklerine yönelik ciddi bir eleştirinin, karşı duruşun veya öz-eleştirinin ortaya konulması gerekiyor.

Böylesine eleştiriyi ve/ya öz-eleştiriyi yapan bireyler veya kısmen kurumsal yapılar olduğu söylenebilse de, bunun ana akım bir düşünce halini almadığı, diğer erkler arası süreçlerde dikkate getirilmediği ve genel toplum katmanlarında karşılık bulmadığı gerçeği bize, var olan yapıların ve söylemlerin kısır bir döngü içerisinde hareket ettiklerini gösteriyor.

Yüksek öğretim kurumlarının temel hedefi olan gerçeklik bilgisi ve üretimi yerine, gizli/açık işlevsizleştirilme çabasının çokça Müslüman toplumlara zarar veriyor. Bu durumun özellikle, din ve felsefe üzerinden gerçeklik inşası iddiasında bulunan çevrelerden gelmesi ise sorunun Müslümanlar için ne denli derin olduğuna işaret ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bilim-hakikat-ve-siyasal-gerceklik-science-truth-and-political-reality/

6 Temmuz 2026 Pazartesi

‘Sosyal Devrimler’ bağlamında Endonezya / Indonesia in the context of ‘social revolutions’

Mehmet Özay                                                                                                                             06.07.2026

Endonezya’nın, kompleks ve karmaşık modern siyasal tarihinde ‘devrim’ vurgusu dikkat çekici bir olgudur.

Öyle ki, devrim olgusunun birden fazla bağlamda ve bölgede ortaya çıkmış olması, merkez-çevre ilişkisinin, ülke bağımsızlığının daha ilk birkaç yılından başlayarak, ne denli belirleyici bir argüman olduğunu bize gösterir.

Fiziki devrim

Bu bağlamda, ‘devrim’lerden hangisinin, kime ve nasıl hizmet ettiği konusu siyasal çevrelerde tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Bunların başında ulus-devletin ‘hegemonik’ belirleyici vasfının temeli ve de göstergesi olarak,  ‘devrim’ olgusu ve söylemi resmi tarih yazımında karşımıza, ‘1945-1949 yılları arasında Hollanda krallığı’nın yeniden sömürge dönemini inşa etme sürecine doğrudan mücadeleyle karşılık veren ‘milliyetçi’ çevrelerin bu dönemi ‘fiziki devrim’ olarak adlandırmalarında karşılık bulur.

Söz konusu bu ‘fiziki devrim’, temelde Avrupa’daki 2. Dünya Savaşı’nda  siyasal egemenlik ve meşruiyetini İngiltere’ye borçlu olan Hollanda ve zorunlu olarak ona eklemlenen İngiliz ve Amerikan ordularının işgalci varlığına karşı, gerilla mücadelesi olarak adlandırılan sürece tekabül eder.

Bununla birlikte, resmi tarih içerisinde ne kadar yer aldığı tartışmalı olan ve çokça ‘yerel’ kaldığı anlaşılan diğer devrimsel gelişmeleri göz ardı etmek ise mümkün değildir.

Ulus-devlet inşasının hem, geniş Takımadalar halklarınca ve hem de, uluslararası çevrelerce kabulünde önemli bir rolü olan ‘fiziki devrim’in yanı sıra veya ötesinde, yerel/bölgesel özellikleriyle dikkat çeken devrimler, ‘sosyal devrim’ olarak anılır ve adlandırılır.

‘Sosyal devrim/ler’

Söz konusu bu devrimlerin bu özelliğini temelde, -önceki süreçler bir yana bıkarılırsa, en azından bağımsızlık ilânından yaklaşık altı ay sonra ortaya çıkan ‘sosyal devrim’ler ile örneğin 1948, 1953 gibi, devam eden dönemlerde, bu devrimlere benzer çabaları ortaya koyma siyasal ve kültürel arzusu ve isteği, -şu veya bu şekilde-, bugün dahi alternatif siyasal söylemlerde önemini korur ve tekrar edilir.

Endonezya’da ilk bağımsızlık ilânının ardından, “sosyal devrim”in ortaya çıktığını ilk defa, Açe’de duymuş ve okumuştum. Açe tarihsel ve toplumsal bağlamında bu ‘devrim’in, neye tekabül ettiğini tahmin etmek güç değildir.

Ancak, Cumbok Savaşı (Perang Cumbok) adıyla literatüre geçen ve bazı bölgelerde özellikle de, Kuzey Açe’deki yerel toplumsal-siyasal liderleri hedef alan bu ‘sosyal devrim’in, Açe sınırları içerisinde gerçekleşmiş olmasına konuşlanmış olmam, ötekileri gizli/açık göz ardı ettiğim anlamına geldiğini bugün açıkça fark ediyorum.

Bununla birlikte, bir süre sonra geleneksel İslam sultanlıkları olarak bilinen siyasal yapıların liderlerini hedef alan benzer bir siyasal olgunun yani, ‘sosyal devrim’in, Kuzey Sumatra’da da ortaya çıkmış olduğunu okumam ve duymamla birlikte, “Acaba bu devrimlerin içeriği nedir, neye tekabül ediyor, birbirinden farklılaşan yönleri nelerdir?” vb. sorular doğal olarak gündemimde yer almaya başlıyordu.

Açe’de, sosyal devrim’in aktörleri denilebilecek çevreler ve kurbanı olan çevrelerle yüz yüze geldiğim, bu çevreleri konu alan eserleri okumama rağmen, Kuzey Sumatra’daki gelişmeye uzunca bir süre yabancı kaldığımı söylemeliyim.

Yaklaşık, son beş yıldır üzerinde çalıştığım Muhammed Said (v. 1995), Tengku Luckman Sinar (v. 2011) ve bunlar çerçevesinde hem, bu isimlere yakın hem de, uzak diğer bireyler bağlamında, Kuzey Sumatra entellektüelleri ile ilgili çalışmalarım vesilesiyle giderek daha çok, bu bölgeyi etkisi altına alan ‘sosyal devrim’i, aktörlerini ve giderek daha çok eserleri ele alma imkânı buluyorum.

Bugünden, kendi bireysel tarihimde son yirmi yılıma dönüp baktığımda, Kuzey Sumatra’da halen etkisi şu veya bu şekilde hissedilen, anlatılara konu olan, gazetede köşe yazılarında gündeme taşınan bu siyasal ve toplumsal olgunun hem, kurbanı ve hem de, bu sürecin -şu veya bu şekilde- ortadan kaldırdığı yapıları, yeniden inşa etme gücünü kendinde bulan birkaç aktörü hayatlarındayken görebilme imkânına kaçırdığımı fark ediyorum.

Örneğin, bağımsızlık öncesinde dünyaya gelen ve 2011 yılında vefat eden Tengku Luckman Sinar’ı, Muhammad Tok Wan Haria’yı 2005, 2008 ve 2009 Kuzey Sumatra Eyaleti başkenti Medan’a ziyaretlerimde potansiyel olarak görebilme imkânım bulunuyordu.

Oysa, Sinar’ın çalışmalarının en başında gelen Seri Sejarah Serdang adlı çalışmayı Banda Açe’de, Ali Haşimi Kütüphanesi’nde gözden geçirmiş olmama rağmen, kendisiyle görüşme düşüncesi aklıma gelmemişti.

O dönem, Sinar’ı sadece bir yazar olarak kabul edip, Serdang tarihiyle ilgili kaleme aldığı bu eseri, Açe tarihi bağlamına dair içeriğiyle ele alma sınırlılığıyla hareket etmişim!

Sömürge dönemi öncesinde erken gençlik yıllarında dahil olduğu bağımsızlık hareketi ve ardından gazetecilik süreciyle Muhammad Tok Wan Haria’la 2023 yılında görüşme imkânı bulmuş olmakla birlikte, ilerlemiş yaşı ve konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetmiş olması nedeniyle sohbet etmek imkânını kaçırmıştım.

Ve ardından, Tok Wan Haria da, 2025 yılı Ocak ayında vefat etmişti...

Kendini inşa: bildung

Başta Tengku Luckan Sinar olmak üzere, geleneksel saray çevresine mensup yaşını başını almış bunun yanı sıra, entellektüel kimlikleri ile Kuzey Sumatra ve Endonezya tarihine önemli veriler bırakmış bazı benzeri kişilerle görüşememiş olmamı, bugün önemli bir kayıp olarak değerlendiriyorum.

Bu kayıp, dönemi bizzat yaşamış, dönemle ilgili araştırmaları hiçbir akademik destek ve zorunluluk olmadan kendi çabalarıyla ortaya koymuş ve bu anlamda, Alman entellektüel evreninde önemli bir yer tutan ‘bildung’ kavramıyla tanımlanmayı hak eden bireylerin, bir araştırmacı olarak bana söyleyecekleri hususların otantikliği, sahiciliği, kendiliğindenliğinin önemini göz ardı etmek mümkün değildir.

Her ne kadar, bu isimlerin kaleme aldıkları eserler, ilgili gazetelerdeki köşe yazıları bana, bilmeyi arzu ettiğim hususları aktarma konusunda aracı olsalar da, yüz yüze gelmenin, tarihsel kişiliklerin psikolojisini hissetmenin, söylem güçlerine tanık olmanın kendi başına anlamı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Luckman Sinar özelinden bahsedecek olursam, ‘sosyal devrim’in doğrudan hedefi olmuş bir aileye mensubiyeti onu, yukarıda zikrettiğin diğer iki isimden ve benzerlerinden ayırt etmemize yol açıyor.

Ve hatta, bu ayrımın bir zorunluluk olarak ortaya konması gerektiğini iddia ediyorum.

Sinar’ın mensubu olduğu ailenin yani, Serdang Sultanlığı’nın 1946 yılının hemen başlarındaki siyasal gelişmelerin ‘yıkıcı’ veya devrimci’ boyutundan kurtulmalarına karşılık, geleneksel ve siyasal varlıklarını ve bunun içerdiği kurumsal ve maddi koşullarını yitirmeleri, devrim’in etkisinin ne denli önemli ve de kalıcı olduğuna işaret ediyor.

Bunun yanı sıra, Kuzey Sumatra’daki örneğin, Langkat, Deli, Asahan gibi diğer sultanlık ailelerinin aynı dönemde, ‘yıkıcı’ ve ‘devrimci’ unsurlara doğrudan tanık olmaları, bize bölgenin bütüncül bir şekilde ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Günümüzde, Kuzey Sumatra’da belli ölçüde yeniden var olabilme şartlarını konuşan, tartışan ve bu imkânın kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyma modeli üretme uğraşındaki, geçmişte bölgede kayda değer rol oynadığı ileri sürülebilecek bu geleneksel yönetim çevrelerinin bugünkü fertlerinin çabalarının, resmi tarihin sürekli gönderme yaptığı ve meşruiyetinin temeli olarak ortaya koyduğu tarih anlayışına ne tür katkısı olup olmadığı üzerinde durup dünüşünülmeye değer bir konudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/sosyal-devrimler-baglaminda-endonezya-indonesia-in-the-context-of-social-revolutions/