6 Eylül 2026 Pazar

Akademi kurumları ve memurluk olgusu / Academic institutions and the phenomenon of civil servant

Mehmet Özay                                                                                                                             05.09.2026

Müslüman dünyanın akademi kurumlarının bugün içinde bulunduğu zaafiyeti, modernleşme ile mi yoksa geleneğin bir tür devamı olarak mı değerlendirmek gerekir?

Hangisi olursa olsun, karşımıza çıkan tablonun hiç de, iç açıcı olmadığı aşikârdır.

Bu yazıda, akademi kurumlarının işletimi ve işleyişi konusuna ‘bürokrasi ve memurluk’ kavramları özelinde değinmeye çalışacağım.

Öyle ki, akademik kurumlarını standartlaştırılmış bürokratik yapılaşmanın ve bu kurumlarda yer alan akademisyenleri standartlaştırılmış memurluk normlarına hapsetme geleneğinin, Müslüman toplumların araştırma, bilgi üretimi ve entelektüel yaşamda karşı karşıya kaldıkları önemli problemlerin oluşmasında kayda değer bir rol oynuyor.

Bu durumun, ilgili çevreler tarafından sıradan bir mesele olarak algılanıyor olmasını veya hiç dikkate alınmamasını, en başta en temel bir hata olduğunu görmek gerekiyor.

Nihayetinde, Müslüman toplumların siyaset dünyasından, kültür yaşamına değin var olan ve de giderek artan tüm sorunlarını gündeme taşıması beklenen ve bu sorunlara çözüm sunma imkânını bünyesinde barındıran unsurlar olarak akademik kurumların, bugün içinde bulundukları durum, hiç kuşku yok ki, söz konusu sorunların ne çözümüne önemli ölçüde katkıda bulunuyor, ne de halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlar ile küresel çapta insanlığa alternatif görüş, düşünce, felsefe, kurumsal ve sistemik yapılaşmalar sunabiliyor.

Bu hususun öneminin, aynı akademik dünyanın içinde bulunan belki de, azımsanmayacak sayıda kişi tarafından hissedildiğini söylemek mümkün.

Bununla birlikte, ortada var olan gerçeklik, karşı çıkış, alternatif söylem üretme, yenileyici bir alan açma gibi yapılaşmaları gündeme getirmek yerine, bu alanda söz söyleme cüretini gösterme eğilimi sergilemek isteyenleri, temelde ekonomik varoluşsallık zorunluluğu, mevcut sisteme eklemlenme yani akomodatif yaklaşıma ve de nihayetinde var olan statükoyu desteklemeye veya yeni statükoların oluşumuna eğilimler nedeniyle neredeyse, yok hükmünde kalıyor.

Buna alternatif olarak, bu kitlelerin akademik dünyasındaki memurluklarının dışında ve ötesinde, özel yaşamları içerisinde düşünülebilecek şekilde sivil toplum ve düşünce kuruluşları içinde varlık sürdürüp mevcut sorunlara çözümler üretebilecekleri veya ürettikleri konusundaki görüşü de yabana atmamak gerekiyor.

Ancak, bir çözümmüş gibi sunulan bu gelişmenin bile, mevcut akademi kurumlarının işleyişi, sürekliliği gibi bizatihi kendi varlığıyla ilgili sorunların üstesinden gelmeye yetmediği görülüyor.

Akademi gerçekliği

Kaldı ki, akademi kurumlarının varlığı söz konusu olduğunda, ortada kaynak, sistem ve anlayış konusunda ciddi aksaklıklar ve yolsuzluklar olduğunu açıkça ortaya koymak gerekiyor.

Nihayetinde, adına akademi denilen kurumların varlığının öyle gelişigüzel sıradan yapılar olmadığı düşüncesinden hareket ettiğimizde, bunların gayet önemli maddi ve manevi varlıklara ihtiyaç duyduğunu görmezden gelmek, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların sömürge sonrası bağımsızlıkları sürecinde kendi kaynaklarını nasıl hunharca yok ettiklerini bize gösteriyor.

Akademi dünyasının memurluk sınırlarına hapsedilmesinin göstergelerinden biri, katı organizasyonel yapılaşmanın hâkim kılınmasıdır.

Bu organizasyonel yapılaşmanın, bazı kurumlarda, bazı ülkelerde iki boyutta ortaya çıktığı görülür.

Bunlardan ilki, akademi kurumunu akademisyen olmayan bürokrat ve memurların kalıplaşmış, katı, hükmedici yapısına terk etmek, ikincisi, akademisyenler arasından -tıpkı birincisine benzer şekilde eylemde bulunan- akademi kurumunu yönetecek bürokrat ve memur üretmek.

Söz konusu bu iki boyut arasında, bu yazı çerçevesinde dile getirmeye çalıştığım sorunlar açısından açıkçası pek de büyük bir fark bulunmuyor.

Nihayetinde, bürokrasinin ve memurluk olgusunun -nereden gelirse gelsin- belirleyici olması, her hâlükârda akademi kurumunun akışkan, dinamik ve üretken doğası önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Bu çerçevede dile getirmeye çalıştığım, akademi dünyası ile memurluk olgusunun bir dikotomiye denk geldiği anlaşılmış olmalıdır.

Bu temel sorunun ortaya çıkması bizatihi, her iki dünyanın farklı vechelere sahip olmasından kaynaklanıyor.

Bürokrasi ve memurluk sınırlandırıcı, tektipleştirici vb. doğasıyla dikkat çekiyor...

Oysa, akademi dünyası, ki bünyesinde sadece eğitim-öğretimi değil, araştırmayı, düşünmeyi, uygulamayı, üretmeyi yeniden sorgulamayı gerektiren bir dizi ilişkiler ağıyla gayet dinamik ve kendine özgü bir yapılanma sergiliyor.

Bu alanların sınırlandırılmaya matuf olduğunu düşünen bürokrasi ve memurluk düşüncesi sadece, akademi dünyasını değil, bütün bir ulusu ve ulusu şekillendiren kültür, düşünce, bilgi vb. süreçleri gizli veya açık engelleyici bir rol oynuyor.

Tarihi derinlik

Dün ve bugün ilişkisi çerçevesinde, -ki, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların bu ilişkiden âzade olmadığı ortadadır-, özellikle akademi kurumlarının yapılaşması veya yeniden yapılaşması noktasında şu hususun gündeme getirilmesinde yarar var.

O da, bürokrasi, memurluk bağlamının, sadece bizim neslin veya yaşamakta olduğumuz süreci paylaşan birkaç neslin değil, tarihin uzak ve yakın evrelerinde de, benzeri süreçlerin yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kaldı ki, bu konuda elimizde, örneğin, Osmanlı gibi bir devletin kurumsal yapılaşmasının, döneminin sistemik bürokratik oluşumunun, bu oluşumu şekillendiren insan faktörünün ve tüm ilgili alanlarının -görece, kısa süren başarılarla dolu dönemin ardından- yaşanan gerilemelerin, başarısızlıkların, yolsuzlukların vb. temelinde yer aldığı gayet açık seçik anlaşılıyor.

Bu tarihi olgunun, “Altın Devir” (Golden Age) söylemi ile modern devlet, bürokrasi, kurumsallaşma ile ne denli örtüşüp örtüşmediği elbette, tartışmaya açık bir konudur.

Ve bunu, başka yazı/lar/da tartışabileceğimizi düşünüyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademi-kurumlari-ve-memurluk-olgusu-academic-institutions-and-the-phenomenon-of-civil-servant/

 

 

3 Eylül 2026 Perşembe

İzlanda halkından cesur karar / A bold decision from the Icelandic nation

Mehmet Özay                                                                                                                             04.09.2026

İzlanda halkı, Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda ret kararı verdi...

Son dönemde, küresel jeopolitik gelişmelerin belirleyiciliğini hisseden ülkelerin başında gelen, Avrupa’nın kuzey ucundaki ada ülkesi İzlanda’da halk güvenlik mi, yerel olgular mı çatışmasında kararını ikincisinden yana verdi.

Geçtiğimiz Cumartesi günü yani 29 Ağustos’da yapılan referandum, AB’ye katılmamayı isteyenlerin, Birliğe katılmayı isteyenlerden yüzde 5.6 fazla olması, Ada halkının AB ile görüşmelere yeniden başlama konusunda isteksiz olduğunu ortaya koyuyor.

Ada’da referandum kararında, balıkçı ve tarım sektöründe yer alan kitlelerin belirleyici olduğu yönündeki yorumlar, yerelliğin küresel jeo-politik olgu ve tartışmaların önünde olduğunu gösteriyor.

Özellikle, denizcilik ve balıkçılık ile özdeşleşen Ada toplumu ve ekonomisinin AB'nin balıkçılık alanındaki sınırlandırıcı politikalarına ‘hayır’ olarak da değerlendirmek mümkün.

Küresel baskı

Dünya denizleri ve adalar olgusunun bir kez daha küresel sistemin gündemine girdiğine tanık olduğumuzu gösteren önemli gelişmelerden biri, İzlanda’nın bir yandan ABD, öte yandan Rusya tarafından siyasi ve daha çok güvenlik merceği altında ele alınmasında ortaya çıkıyor.

Bu durum, referandum sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından, İzlanda Başbakanı Kristrún Fróstdóttir ile Dışişleri Bakanı Þórdís Geirþúns Gunnarsdóttir’in yaptıkları açıklamalarda da belirgin bir şekilde yer alıyordu.

Özellikle, Başbakan Fróstdóttir referandum kampanyası sürecinin, Ada’nın küresel jeopolitik konumunu öne çıkarttığını dile getiriyordu.

Demokrasi pratiği

Benzeri gelişmelerde olduğu gibi “az bir farkla” belirlenen kararın, Ada ülkesinde ‘kutuplaşma’ olarak yorumlanmasına elverecek bir ifadeyi içinde barındırıyor.

Bununla birlikte, aynı yaklaşımın ‘demokratik toplum ve uygulamaları’ bağlamına da rahatlıkla oturtulabileceğini söylemek mümkün görünüyor.

Bunu destekleyen -en azından görünürde- birkaç husus var.

İlki, referanduma Ada halkının yüzde 82.5’inin iştirak etmesidir...

Bu husus, hiç kuşku yok ki, Dışişleri Bakanı Porgerdur Katrin Gunnarsdottir’in gündemindeydi. Ve bakan, katılım oranına vurgu yaparak, Ada halkının uluslararası gelişmelere ilgisindeki artışa dikkat çekti.

İkincisi ise, Başbakan Kristrún Frostadóttir’in referandumun sonuçlarının ilân edilmesinin ardından yaptığı açıklamadır.

Öyle ki, Başbakan Fostadottir’in açıklamasında siyasi olgunluğunu, ada toplumunda demokratik değerlere olan inancını ve pratiğini ortaya koyması dikkat çekiyordu.

Başbakanın, önce kazanan tarafı değil, kaybedenleri işaret ederek, “Ada halkının AB görüşmelerinden yana olan seçmenlere saygı göstermeleri” yönündeki ifadesi kadar, görev süresi içinde referandum sonucuna saygı göstereceğini ifade eden yaklaşımı gayet önemliydi.

Başbakan’ın bu yaklaşımında kendisinin de, AB yanlısı görüşü desteklemesinin payı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Yinelenen karar (mı?)

Aslında yapılan bu referandum, 2009 yılından bu yana, İzlanda-AB ilişkileri sürecinin bir tür tekrarı hükmünde.

Yani, 2008 yılı küresel ekonomi krizi sonrasında başlayan AB’ye dahil olma -veya olmama- süreci, Rusya ve ABD’nin küresel güvenliği sadece söylemleriyle değil, siyasi pratikleriyle ne denli belirlenebileceğini ortaya koyuyor. 

AB ile ilgili sürecin sadece, 27 üyeli Avrupa Birliği’ne ve de dolayısıyla, tüm değerlerine katılımın yanı sıra, yaşanan küresel belirsizlikler ve çatışmacı uluslararası ilişkiler boyutu Ada’nın güvenliğinin öne çıkartılmasını sağladı.

Bununla birlikte, yine tıpkı benzeri küçük ülkelerde gözlemlendiği üzere, AB üyeliği süreçlerinde belirleyici kıstaslardan biri, “yerlilik” ve bu anlamda, “yerli ekonomi” olguları öne çıkıyor.

Ada politikasında öne çıkan siyasi görüşlerden ve de AB ile ilişkili sürece olumsuz bakan ve ‘şüpheciler’ olarak adlandırılan çevrelerin argümanı, “zaten AB ticaret yasalarının yüzde 75’ine yakınını uyguluyoruz” olmasıydı.

Yaklaşık dört yüz bin nüfuslu Ada’da halkın önemli bir bölümünün geçim kaynağı olan balıkçılık ve tarım oluşturması bu iki sektörün varlığını AB sürecinde öne çıktığını ortaya koyuyor.

Zaten, Cumartesi günü yapılan referandumda, gözlemcilerin dile getirdiği üzere, bu faktörün öne çıkmasına pek de şaşırmamak gerekiyor.

Ortaya çıkan sonuç, Ada toplumunda giderek varoluşsal bir hâl alan güvenlik olgusu ile AB yanlısı görüşlerin siyaset dünyasında kazandığı yer ile halkın ekonomik varsıllığı arasında bir uçurumun oluşmuş olması.

Belki de bu uçurum, bugününü düşünen geniş üretici kitleler ile uzun erimli güvenlik politikalarını öncelleyen ana akım siyasi yaklaşımın ayrışması olarak da değerlendirilebilir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/izlanda-halkindan-cesur-karar-a-bold-decision-from-the-icelandic-nation/

 

30 Ağustos 2026 Pazar

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak (III) / Independence: the nation-state and the inability to be a nation (III)

Mehmet Özay                                                                                                                             30.08.2026

Ulus-devlet yapılanmasının, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlara ne kazandırıp ne kaybettirdiği meselesi önemlidir.

Bu önem, söz konusu toplumların içinde yer aldıkları ulus-devletlerin, -önceki süreçler bir yana-, tüm 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl ortalarına değin karşı karşıya kalınan gerilemenin, sömürgeleştirmenin, problemlerin ne denli çözüme kavuşturulduğu tartışmasına katkısı bağlamında ortaya çıkmaktadır.

Son iki yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlara devam mahiyetinde olarak bu yazıda da, öncelikle içinde yaşadığımız coğrafyada yer alan ülkelerin, bu ay içerisinde yenilenen bağımsızlık kutlamaları olmak üzere genel itibarıyla, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların ulus-devletleşme süreçlerine ve bu anlamda, çokça sorunları bağlamında bazı hususlara değineceğim.

Ulus-devlet kavramını merkeze aldığım bu yazılarda, dikkat edildiği üzere, ilgili ulus-devletlerde, ne tür siyasal ideolojilerin ve rejimlerin yönetime hakim olduğunu tartışmadım.

Nihayetinde teokrasiden, prosedürel demokrasiye kadar uzanan farklı siyasal rejimlerin var olduğu ulus-devletlerin varlığını belki, olumlu bir gözle bakarak, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların sorunlarına çözüm geliştirme noktasında, alternatifli yapılar olarak kabul etmek mümkündür.

Böylece, belki bunlar arasında yani, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların 20. yüzyıl ortalarından itibaren kurmuş oldukları ulus-devletlerin bir bölümünde veya çoğunda  ya da hemen hepsinde temel yapısal bozukluklarla karşılaşırken, bunlardan azınlık kabul edilebilecek bir bölümünde veya sadece birinde, ulus-devlet olgusunun tekabül ettiği gerçekliği temsilinin başarıyla ele alındığı, düşünülüp yapılandırıldığı ve uygulandığı sonucuna varabiliriz.

Karşımızda böyle bir yapı olup olmadığını, ayrıca düşünmek ve tartışmak gerekir.

Ancak, -bir ipucu olarak-, kaleme aldığım yazılarda, gizli açık ortaya koymaya çalıştığım hususun, karşımıza pek de olumlu bir tablo çıkarmadığını ifade etmek gerekir.

Üç temel gerçeklik

Nihayetinde, halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu toplumlarla ilgili, -tarihsel ve retorik olarak-, şu üç temel gerçeklikle karşılaştığımızı söylemek mümkün.

Bunlardan ilki, “hiç sömürgeleştirilmedikleriyle” -haklı olarak- övünenler; ikincisi, geçmişte sömürgecilik sürecine konu olup da, sömürgeci güçleri vatan topraklarından -meşru güç kullanarak- nasıl kovduklarıyla gurur duyanlar; ve üçüncüsü, her halükârda uzun dönemli sömürgeciliğe konu olsalar da, nihayetinde, sömürgeci güçle ‘masa başında’ anlaşarak bağımsızlıklarını kazandığını ileri sürenler.

Her üç durumda da, gelinen nokta bize, dışarıdan ithal edilen bir siyasi yapının yani, ulus-devlet olgusunun bir siyasi çözüm olarak benimsendiğini gösteriyor.

Prensip olarak bunda bir sorun olmadığını düşünebiliriz...

Ancak, bu üç sürecin ardından, kurulan ulus-devletlerin ne halde olduğu sorusuna ise, ulus-devlet nosyonunun bizatihi kendisinden başlayarak siyasi, ekonomik, bürokratik yapılardan kültür, norm ve davranışlara değin uzatılabilecek tüm alanları incelemek ve analiz etmek gerekiyor.

İki temel husus

Buradan hareketle, iki temel hususa kısaca açıklık getirmek gerekiyor.

İlk yazıda dile getirdiğim üzere, teorisi ve pratiğiyle ulus-devlet olgusu, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, geçmişte ilgili dönemlerde onları yöneten siyasi yapının veya yapıların düşüncesinin bir ürünü değildir.

Bu durum, bilerek, kasıtlı ve niyetli olarak veya koşulların zorlaması sonucu dışarıdan ithal edilen bir siyasi yapıyla karşı karşıya bulunduğumuza işaret ediyor.

Bu sürecin kasıtlı ve niyetli bölümünde, ilgili toplumların siyasi ve toplum liderlerinin çeşitli karar mekanizmalarıyla ‘ulus-devlet’ yapısını ortaya koymuş olmaları söz konusudur.

En azından, katı bir gerçeklik olarak böyle olduğuna tanık oluyoruz...

İkincisi ise, çokça Batı Avrupalı sömürgeci devletlerin yönetimi altında varlık sürmek zorunda kalan, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, ilgili sömürge yönetimlerin varlığını  sora erdirmek ve kendilerine, yeni ve özgür siyasal yapı ve çatı kurmakla ilgili süreçlere gönderme yapar.

Sürecin bu şekilde geliştiğini varsaydığımızda, -ki ortada başka bir alternatif gözükmüyor-, Müslüman toplumların çoğunluğu oluşturduğu ulus-devletlerde sorunların bizatihi, bu toplumun kendisiyle ilişkisi olduğu sonucuna varmak, oldukça mantıksal bir duruma işaret ediyor.

Diğer iki yazıda gizli/açık ve diğer ilintili yazılarda dile getirmeye çalıştığım husus, ortada artık kendisine bağımlı bir yapı yani, sömürgeci bir güç olmadığına göre, ayıplanacak, suçlanacak, sorumlu tutulacak bir siyasi yönetim bulunmuyor demektir.

Bu durumda, akla kaçınılmaz olarak diğer bazı sorular gelmiyor değil...

Sorun nerede?

Söz konusu bu ulus-devletlerde, uzun dönemli olarak yaşanan sorunların yapısal olarak ulus-devlet’te mi olduğu yoksa, bu ulus-devleti inşa etme görevini üstlenen liderlerin, kadroların, siyasi partilerin, hükümetlerin ve devlet kurumlarının ulus-devleti yönetebilme süreçlerinde kasıtlı veya kasıtsız başarısız olduklarıyla mı açıklamak gerekir?

Yoksa sorunların kaynağı ve devam ettiricisi olarak siyasi liderlerin, siyasi kurumların değilde, gerçekte, bu siyasi yapıda önemli bir yere sahip olan bizatihi, ‘ulus’un yani, toplumun bu kavram, içerik ve yapılaşmasına dair bilgi eksikliğinden başlayarak, doğru tutum ve davranış geliştirememesiyle mi ilişkilidir?

Bu seri yazıda dile getirmek istediğim olgulardan biri, yukarıda bahsi geçen ikinci husustur.

Yani sorunun, görünürde adına siyasi elitler denilen ve bu siyasi elitlerin kendilerine biçtikleri rollerle ulus-devleti yapılandırma veya yapılandıramama gibi süreçlerine karşın, ulus-devlet organizmasının varlık nedeni olan bizatihi, ulus’un yani, toplumun bizatihi kendisinin bu süreçte ne yapıp, ne yapmadığıyla, sürece ne türden müdahale edip etmediğiyle yakından ilgilidir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/6667-2/

28 Ağustos 2026 Cuma

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak (II) / Independence: the nation-state and the inability to be a nation (II)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.08.2026

Ulus-devletler olgusuyla ilgili yazıma devam ediyorum...

Ağustos ayı içerisinde, bölgedeki ülkelerde gündeme gelen bağımsızlık kutlamaları, bizi bir kez daha mevcut ulus-devletler başta olmak üzere, Müslüman toplumların kahir ekseriyetini oluşturduğu ulus-devletler üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, teorik ve pratik oluşumunun Müslüman toplumların icadı olmadığı görüşüyle başlamak gerekir.

Bu husus, siyasal ve toplumsal bağlamda bir eksiklik olarak kabul edilebilir mi? Bu soruya, “evet” veya “hayır” gibi katı bir cevap vermekten ziyade, belki de, bu hususun temelde neyi ve nasıl açıklamak istediğimizle ilişkilidir.

Sorunun kökeni

İlgili ülkelerin bağımsızlıklarından bu yana ve içinde bulunduğumuz bugünkü hâl itibarıyla değerlendirecek olursak, söz konusu durum bize sadece bölgedeki ilgili ülkelerin değil, genel itibarıyla halkı Müslüman olan toplumların bağımsızlıklarını elde etmelerinden veya bağımsızlıkların kendilerine bahşedilmesinden itibaren geçen süreçte, bu siyasal yapıyla, yani ulus-devlet olgusuyla ilişkilerinin sorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durumda yapılması gereken, sadece halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların bağımsızlık süreçlerinden bu yana olan süreçleri ele almakla sınırlı değildir.

Aksine, bundan önce söz konusu bu toplumların nasıl olup da ulus-devlet haline geldikleri sorusunu yöneltmek ve bir önceki süreci anlamak ve anlamlandırmak gerekir.

Bir önceki süreçten kasıt, doğrudan veya dolaylı olsun, Batı Avrupalı denizci ulusların aktörlüğünde sömürgecilik yapılaşmalarına atıf olduğu ortadadır.

Süreçlere dair

Bu gelişmeleri maddeler halinde, tek tek ortaya koymak gerekirse, karşımıza şöyle bir tablo çıktığını görürüz:

a) Sömürgecilik sürecinin aktörü olan Batı Avrupalı denizci ulusların, “artık, bu yükü kaldıramayacakları”  (White Man’s Burden)  olgusundan başlayarak, yerli toplumlara bağımsızlıklarını vermeleri;

b) Bu sömürgeci güçlerin başta, ekonomi olmak üzere, -tıpkı birincisine benzer şekilde- karşı karşıya kaldıkları zorlukları aşamamaları neticesinde, yerli toplumların siyasi liderleri veya sözde siyasi liderleriyle masabaşı görüşmeleriyle neticeye ulaştırılmış bir bağımsızlık sürecini ortaya koymaları;

c) Sömürgeci güçlerin ekonomik eksenli yapılaşmalarının zamanla, siyasal ve teritoryal egemenliğe dönüşmesinin, yerli toplumlar üzerinde doğurduğu ezici güç yapılaşması karşısında, yerli unsurlar arasında belirli bir süreçte ortaya çıkan siyasal-ideolojik, dini-ideolojik ve mücadeleci yönelimdir.

Bu temel parametrelerin, birbirinden bağımsız olacak şekilde matematiksel bir doğrusallıkla ortaya çıktığını ve geliştiğini söylemek güç...

Bununla kastedilen, ilgili süreçlerin birbiriyle iç içe geçen bir bağlamda gelişme gösterdiği ve bu anlamda, -en azından bazı coğrafyalarda- gayet karmaşık olgular bütünüyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir. Bu hususa burada değinmeyeceğim...

Yukarıda dikkat çekilen maddelerin ilkinde yani, sömürgeci güçlerin ‘öteki’nin, ‘yerli adam’ın yükünü çekememeye başlamasının çokça, ekonomik bağlamlardan kaynaklandığını söylersek, belki de, tüm sömürgecilik süreçlerinin oluşumu ve gelişimi ile gayet önemli bir çelişkiye vurgu yapmış oluruz.

Nihayetinde, sömürgecilik süreçleriyle ilgili ana akım söylem, -ki, içinde yanlışları barındırmıyor değil-, Batılı sömürgeci ulusların ‘zengin topraklara’ gelmesiyle, ekonomik yapılaşmada tekelciliği hedeflemiş olmakla birlikte, -bu hedefe ulaşamasalar bile hem, kendi aralarında hem de, yerli güç odaklarıyla şu veya bu şekilde, paylaşımcı bir politika takip ederek, var olan zenginliğin mümkün olduğunca kendilerine yönelmesini sağlayacak bir yapıyla karşılaşırız.

‘Düzen’ olgusu

Sömürgeci yapıların bu hedefe ulaşma noktasında geliştirdikleri sürecin, ‘düzen kurma’ ile olan bağlamını göz ardı etmemek gerekir.

Nihayetinde, bu siyasal tutumun, yani düzen oluşturmanın, eleştiriye açık olmakla birlikte, ilgili toplumlarda ‘düzen olmadığı’ gözlem ve analizine dayandığı görülmektedir.

Ya da, bir başka açıdan bakıldığında, -diyelim ki-, ortada var olan düzenin bizatihi sömürgeci güçlerin hem Avrupa’da hem de sömürge topraklarında kendi oluşturdukları ‘düzenle’ çelişmesinden kaynaklanan ve nihayetinde, ortaya siyasal ve dönen dönem askeri çatışmalara yol açan süreçlere tanık oluruz.

Bu kısa tartışmada gelinen noktada ana kavramın, ‘düzen’ olduğuna vurguyu gözden kaçırmamak gerekir...

Bununla kastım, erken dönem sömürgecilik süreçleri ile geç dönem sömürgecilik süreçleri arasındaki farktır.

Bu fark, bize yine, Batı Avrupalı denizci ulusların sömürgecilik politikalarında, paradigmatik bir ayrışmanın olduğunu gayet açık ve net bir şekilde gösteriyor.

Bu süreci, tabiri caizse, “kaba yöntemlerle” sürdürmeye çalışanların sömürgecilik süreçleri belli bir süre sonra sona ererken,  ötekilerin süreci ‘yönetebilmede’ sergiledikleri siyasal ve ideolojik akışkanlık üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Batı Avrupa sömürgeci ülkelerin, ‘öteki’ coğrafyalarda sömürgecilik süreçlerini ortaya koyarken bir yandan da, anavatanlarında kendilerini inşa ettiklerini ve bu inşa sürecinin en önemli aşamalarından birinin, ‘ulus-devlet’ nosyonu ve yapılaşmasıdır.

Bu durum, yukarıda ‘düzen’ olgusuna yaptığım vurgunun zamanla, ‘öteki’ coğrafyalarda, özellikle de, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan coğrafyalardaki yansımalarının ne denli önemli olduğuna işaret eder.

Bu noktada, Batı Avrupa’da ulus-devlet oluşumuna giden süreçler ile bağımsızlıklarla birlikte, yerli topraklarda benzeri bir sürecin ortaya çıkması arasında temel farklılıklar olduğuna ve bunun, teorik ve pratik bağlamla ilişkili oluşuna yukarıda değinmiştim.

Bunu, tekrar etmekte yarar var...

Temelde, Avrupa özelinde yani sömürgeci toplumların kendi anavatanlarında bir ‘düzen’ arayışının ifadesi olan ulus-devletleşme ile sömürgeleştirilen toplumlarda bağımsızlıklarla ortaya çıkan ulus-devlet yapılaşması arasında bir fark olduğu ortadadır.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının salt bağımsızlıkla ortaya çıkan bir süreç değildir. Aksine, en az bağımsızlık kadar önemli olan, bu siyasal sistemin, teorik ve pratik olarak ele alınması, anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili süreçlerdir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde gayet kırılgan süreçlerin varlığı kendini gösteriyor.

Var olan bu durumu, katı milliyetçilikle üzerini kapatmaya ve unutturmaya çalışmak mümkün değildir.

Nihayetinde, kastettiğimiz toplumların kahir ekseriyetinin Müslümanlardan oluştuğu gerçeği ortadayken, sorumluluğu başkasına, başkalarına yüklemek yerine, bu toplumlara yön veren siyasal liderlerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların/alimlerin/din adamlarının (!) olan bitene dair sağlıklı bir analiz yapmaları ve süreçleri açıklamaları gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-ii-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation-ii/

Peringatan HUT 120 H. Muhammad Said

Mehmet Özay                                                                                                                             20.08.2026

Saat Republik Indonesia merayakan hari kemerdekaan ke-81 pada tanggal 17 Agustus, penting juga untuk mengingat individu-individu yang telah mengabdikan hidup mereka demi kemerdekaan negara.

Di antara mereka adalah Haji Mohammad Said, seorang tokoh kunci. Titik awal artikel ini didasarkan pada peringatan 120 tahun wafatnya Haji Mohammad Said. Saya percaya ini adalah momen untuk mengenang beliau lagi karena hari ulang tahunnya bertepatan dengan Hari Kemerdekaan Republik. Sebagai pendiri surat kabar ternama, ‘Waspada’, beliau memiliki kisah hidup yang unik yang dibentuk oleh semangat zamannya. Dalam tulisan ini, saya berfokus pada beberapa isu yang menurut saya membentuk karya seumur hidupnya sebagai seorang jurnalis-intelektual.

Dalam memoarnya yang belum diterbitkan, ia menyatakan bahwa ia lahir pada tanggal 17 Agustus 1905 di Labuhan Bilik, Kabupaten Labuhan Batu. Kota kecil ini terletak di dekat Sungai Panai di pesisir Sumatera Utara, menghadap Selat Malaka, dengan pelabuhan bernama sama. Nama ayahnya adalah Mohammad Hasan, yang biasa dipanggil Haji Hasan. Ia adalah anak keempat dari tujuh bersaudara. Makalah singkat ini berfokus pada percakapan singkat namun bermakna antara Haji Hasan dan putranya yang masih muda, Muhammad Said, pada tahun 1930-an.

Apa kata ayahnya?

Sebelum membahas beberapa elemen dari kiprah jurnalistik dan intelektualnya, saya ingin mengingatkan Anda tentang sebuah kejadian yang sangat menarik yang terjadi tepat setelah percakapannya dengan ayahnya. Suatu hari, ketika Mohammad memberi tahu ayahnya bahwa ia ingin pergi ke Medan dan menjadi jurnalis, wajah ayahnya berubah menjadi muram. Wajar jika ia menerima teguran ayahnya, seperti, "Apa yang akan kamu lakukan di bidang jurnalistik?" Lagipula, munculnya berbagai penyalahgunaan sepanjang sejarah media cetak, dari awal hingga saat ini, mengingatkan kita bahwa Ayah Said telah menyaksikan atau mendengar tentang penyalahgunaan serupa. Menurut saya, meskipun Said tidak menolak keberatan ayahnya, jelas bahwa ia tidak sepenuhnya menerimanya dan tidak meninggalkan niatnya. Bisa dibilang Mohammad Said telah menafsirkan pesan ayahnya dengan benar dan mengingatnya sepanjang karier jurnalistiknya, dari masa magang hingga mencapai puncak karier.

Said, dengan mengambil keraguan ayahnya sebagai pelajaran, mengadopsi pendekatan yang memprioritaskan kebenaran dan keadilan dalam jurnalisme sejak awal kariernya. Saya percaya hal ini dipengaruhi oleh pengalamannya di sebuah firma hukum Belanda di Sumatera Utara, tempat ia menyaksikan korupsi, pelanggaran hukum, dan perlakuan yang tidak manusiawi. Dengan kata lain, saya pikir pengalaman Mohammad menyaksikan perlakuan buruk dan penindasan terhadap pekerja di perkebunan di berbagai wilayah Sumatera Utara selama bekerja di kantor Belanda tersebut berperan dalam transformasi dirinya menjadi seorang aktivis. Mengingat kondisi saat itu—tidak seperti sekarang, ketika elemen untuk membangun organisasi aktivis masih belum berkembang—jurnalisme mungkin satu-satunya media yang memungkinkan dia mempraktikkan konsep-konsep seperti masyarakat, keadilan, dan kebenaran. Dalam hal ini, meskipun ia mungkin mengakui keabsahan penilaian ayahnya tentang jurnalisme, idealisme Mohammad tetap unggul, dan pada akhirnya ia melihat jurnalisme sebagai lebih dari sekadar profesi.

Era yang penuh tantangan

Patut dikemukakan bahwa Mohammad Said hidup dalam masyarakat yang berkembang pesat pada awal abad ke-20. Seiring dengan itu, pemikiran sosial dengan cepat menjadi terideologikan, yang pada dasarnya berakar pada pandangan dunia lokal. Pandangan dunia lokal ini juga diperkaya oleh kontribusi beberapa aktor asing dan, terutama, individu-individu lokal terdidik yang memiliki akses terhadap pemikiran sosial Barat yang sebagian besar berkembang di Eropa Barat pada abad ke-19.

Merupakan momen bersejarah yang menarik untuk menyaksikan awal karier jurnalistiknya pada tahun 1930. Ia menunjukkan beragam minat intelektual dalam jurnalisme, politik, ekopolitik, sejarah, dan kolonialisme. Tak diragukan lagi, ciri khas awalnya adalah patriotisme yang kuat, dengan respons langsung terhadap rezim kolonial yang dialaminya pada masa mudanya. Aktivitasnya di berbagai bidang menunjukkan inspirasi patriotik yang sama sepanjang hidupnya. Ini adalah kecenderungan umum yang disebut 'semangat' di kalangan pemuda pada tahun 1920-an, 30-an, dan 40-an, dan hal itu mendorong gerakan kemerdekaan di hampir seluruh wilayah Kepulauan Sumatera. Tulisan-tulisannya, baik esai surat kabar maupun buku-bukunya, tak diragukan lagi merupakan tambang emas data sejarah. Keaslian karya-karya ini sebagian besar bergantung pada pengamatannya dan perannya sebagai saksi saat ia tumbuh dan matang dalam pekerjaannya sebagai jurnalis di Sumatera Utara. Lebih jauh lagi, ia menunjukkan rasa ingin tahu dengan mengutip sumber yang tepat dalam bahasa apa pun, serta menggunakan kemampuannya untuk menemukan kebenaran dan menerangi publik. Sebagai seorang intelektual otodidak, ia secara konsisten menekuni jurnalisme cetak, seperti yang terlihat dalam karyanya dan usahanya pada tahun 1947, ketika ia bersama istrinya, Ani Idrus, menerbitkan surat kabar harian ‘Waspada’; ia juga membela para buruh yang bekerja di berbagai perkebunan di pesisir Medan, dan lain sebagainya.

Etika dan kebenaran

Ia, seperti yang ia catat dalam memoarnya yang belum diterbitkan, berhati-hati dalam pekerjaan jurnalistiknya dan menyesuaikan diri dengan kondisi kolonial tanpa mengorbankan pendirian etis maupun kesadaran politiknya. Bahkan, hal ini selaras dengan prinsip-prinsip yang ia peroleh melalui bacaan dan keterlibatannya dalam perkembangan sosial. Dan saya percaya bahwa ayahnya juga telah berkontribusi, sampai batas tertentu, dalam menanamkan nilai-nilai etika yang penting dalam dirinya.

Perjuangannya untuk mengatasi inersia, yang sangat ia rasakan, adalah massa yang buta huruf. Usaha medianya bertujuan untuk mencerahkan mereka melalui logika rasional dan kebenaran, yang berlandaskan pada isu dan perkembangan historis dan kontemporer. Ia adalah anggota yang terlihat dalam komunitas jurnalisme karena membahas isu-isu buruh dan wacana kemerdekaan. Ia muncul sebagai jurnalis dan intelektual pada periode prakemerdekaan dan selama sejarah revolusi Indonesia.

Dapat dikatakan bahwa ketiga minat intelektual utama ini memiliki satu titik temu: kolonialisme. Dalam hal ini, kolonialisme, atau kondisi kolonial, secara signifikan membentuk wacana intelektualnya, yang ia coba atasi melalui berbagai cara, baik secara nyata maupun tidak nyata, sepanjang hidupnya. Ia mengembangkan perspektif analitis dan interpretatif yang mendalam tentang isu-isu historis dan kontemporer, seperti buruh, perang kolonial, dan proses Islamisasi. Isu buruh merupakan tema penting yang menarik perhatian global pada dekade awal abad ke-20. Ia berupaya membangun kerangka acuan baru untuk membangun kesadaran kolektif. Untuk mencapai hal ini, ia menggunakan usaha jurnalistiknya sebagai wahana untuk membangun kekuatan publik demi perubahan. Memang, wawasan jurnalistik dan intelektualnya didorong oleh pengamatannya terhadap apa yang terjadi di sektor perkebunan tempat para kapitalis mempekerjakan buruh. Ini termasuk lembaga administrasi kolonial, kapitalis swasta, atau keluarga penguasa pribumi. Sejak saat itu, ia secara implisit (saya kira) dan secara eksplisit mencoba berada di sisi yang benar pada pendulum keadilan. Melalui tulisan-tulisannya tentang berbagai subjek, ia menyadarkan masyarakat akan isu-isu yang relevan dengan kehidupan sehari-hari—karyanya juga penting untuk memahami bagaimana aktor-aktor sipil dan resmi tertentu memicu perubahan sosial.

"Intelektual Organik" dan Bangsa

Prof. Budi Agustono berpendapat bahwa ia adalah seorang "intelektual organik," merujuk pada Antonio Gramsci, yang merupakan klaim yang kuat. Dalam hal ini, konsep 'organik' dapat merujuk pada orisinalitas (asli) dalam arti yang lebih luas, sekaligus menekankan keaslian yang tidak dibentuk oleh lingkungan sekolah yang sudah mapan.

Orisinalitas Muhammad Said juga terletak pada kaliber intelektualnya yang konsisten. Tidak seperti aktivis politik lainnya, ia tidak berupaya menjadi politisi atau akademisi. Ia tetap terikat pada jurnalisme dan berkontribusi kepada publik melalui tulisannya. Dalam hal ini, orang dapat menduga bahwa orientasi intelektualnya adalah menjangkau masyarakat umum melalui jurnalisme—yang tampaknya menjadi norma baginya—dengan menyoroti peristiwa dan tokoh sejarah.

Ia dikenal tidak hanya sebagai jurnalis tetapi juga sebagai sejarawan amatir atau publik. Ini tidak mengherankan, mengingat sejarah panjang dan menonjol dari kepulauan tersebut. Alasan lain ia mengembangkan minat pada sejarah adalah sikap nasionalistiknya. Hal ini dikembangkan sebagai respons terhadap realitas politik, seperti 'kondisi kolonial' yang ia saksikan dan alami semasa mudanya. Dalam pengertian Weberian, saya berpendapat bahwa nasionalisme harus dianggap sebagai sebuah tipologi. Karena merupakan ideologi tandingan terhadap pemerintahan kolonial Barat, nasionalisme hampir menjadi norma, baik keagamaan maupun sekuler. Ini menunjukkan bahwa Muhammad Said memahami peran sejarah dalam membangun negara-bangsa yang kuat melalui gerakan kemerdekaan, bahkan sejak masa mudanya.

 Di luar artikel-artikelnya tentang urusan politik sehari-hari, regional, dan nasional, ia secara konsisten menulis tentang perkembangan sejarah, khususnya setelah tahun 1960-an. Patut dipertanyakan apa yang mendorongnya untuk beralih ke sejarah sebagai bidang ekspresi diri. Saya pikir salah satu alasan utamanya adalah karena ia hidup pada era pergolakan sosial-politik di awal abad ke-20. Periode pemerintahan kolonial Belanda ini, bersamaan dengan invasi Sekutu ke Sumatera Utara, kemungkinan memberinya wawasan tentang pentingnya manusia dan wilayah, dan bagaimana unsur-unsur tersebut berpadu di berbagai tahapan sejarah.

Singkatnya, dapat dikatakan bahwa kemampuan dan proses berpikirnya yang dianugerahkan Tuhan, didorong oleh kesuksesannya yang luar biasa, membuatnya mampu memahami urusan sosial di sekitarnya secara unik, termasuk sikap antikolonialnya yang diungkapkan melalui wacana dan aktivitasnya, yang berlandaskan perspektif nasionalistik yang kuat. Ia membantu mendekolonisasi sejarah Kepulauan, dimulai dari urusan Aceh, seperti Perang Belanda di Aceh. Lebih jauh lagi, dalam hal ini, wacana beliau—dengan pendekatan dan wacana serupa yang diadopsi oleh jurnalis dan intelektual sejenis—sangat berharga untuk memahami dekolonisasi kesadaran sejarah di Indonesia dan dunia Melayu yang lebih luas.

Waspada, Opini, A5.

https://epaper.waspada.co.id/reader/204

25 Ağustos 2026 Salı

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak / Independence: the nation-state and the inability to be a nation

Mehmet Özay                                                                                                                             25.08.2026

Müslüman toplumların, ulus-devletleşme ile ilgili süreçler ile ulus-devletleşme sonrası süreçlerini karşılaştırdığımızda ortaya, çokça hayıflanmalar, üzüntüler, hayal kırıklıkları çıkıyor.

Bu kavramı yani, ulus-devleti kısaca inceleme konusu yapmamız, bu ay içerisinde bağımsızlıklarını kutlayan bir dizi ülkenin ulus-devlet yapılaşmasını yeniden düşünmemiz açısından önem taşıyor.

Bir yandan bağımsızlıklar kutlanırken, adına ‘ulus’ denilen bütünün, karşı karşıya kaldığı kırılganlıklar göz ardı edilmemelidir.

Bu noktada, bu kavramın yani, ulus-devletin iki vechesi olduğunu vurgulayalım öncelikle.

İlki, farklı toplumsal grupların biraraya gelmesiyle oluşan ‘ulus’ kavramı ve olgusudur. Ulus, yani, bir dizi benzerlikleri bünyesinde taşıyan geniş toplum.

İkincisi ise, devlet yani, ulus denilen olguyu anlamlı yapılar halinde bütünlüklü süreçlere yönelten ve bu süreçleri yönetebilme becerisi sergileyen rasyonel kurumsal yapı.

Birincisi

“Bir ulus’u belirleyen, tanımlayan nelerdir?” sorusuna, verilebilecek standart cevaplar vardır.

Bu benzerlikler arasında bayrak, kimlik, aidiyet gibi sembolik ve manevi içeriklerin yanı sıra, üzerinde yaşanılmaya değer bir toprak parçası ile dil, kültür, din, gibi bireyin ve küçük grupların gündelik yaşamını şekillendiren gayet önemli dinamikler bulunuyor.

Bununla birlikte, adına, ulus-devlet denilen siyasi yapı çatısı altında bir araya geldikleri varsayılan toplumsal grupların, ulus-devlet kavramıyla çelişecek şekilde, temelde uluslaşamama problemiyle karşı karşıya kalmaları merkezi bir sorunu teşkil ediyor.

Öyle ki, uluslaşamamanın nedeni veya nedenleri üzerinde durulmaya değer bir hususdur.

Nihayetinde, her gün toplumsal yaşamın her düzeyinde farklı şekillerde, yüz yüze gelen bireylerin, grupların, kitlelerin sağlıklı bir toplum oluşturma ve geliştirme adına birbirlerini anlamaları, buna göre hareket ve tavır geliştirmeleri gerekiyor.

Çok-etniklilik, çok-dillilik, çok-dinlilik

Uluslaşamama sorununa şöyle yüzeysel de olsa göz atıldığında bu halin, farklı temeller üzerinde belirginleştiği anlaşılıyor.

Örneğin, kendilerini, ‘çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli’ olarak niteleyen ulus-devletler için bu durum, söylemde bir zenginlik iken, bu durum, toplumsal gerçeklikte kırılganlıkların, kopuşların, çatışmaların nedeni olmasıyla bir handikap olma özelliğine dönüşebiliyor.

Yanı başındaki ‘öteki’yle iletişim kurmama, kuramama, tartışamama, anlamama, empati geliştirememe, vb. psikolojik, toplumsal süreçler karşılığını, güç oluşumu ve dönüşümünün merkezi olan siyaset sistemine taşımak suretiyle sorunu, daha geniş bir evrene oturtmuş oluyor.   

Ve bugün, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin temel problemlerinin başında bu hususun gelmesi, işin daha ilk baştan sanki, yanlış kurgulandığı veya süreçlerin pek de sağlıklı bir şekilde yönetilemediği şeklinde bir algının oluşmasına neden oluyor.

Nihayetinde, geniş toplumun yani, ulus’un varlık nedeni, birarada olabilmek, bu biraradalığı yürütelbilecek hukuki, entellektüel, ekonomik, eğitim, kültürel, dini, siyasal vb. süreçleri yönetebilme inisaytifi ve kabiliyetidir.

Temelde bu durum, ulus-devletin dışarıdan ithâl edildiğine ve bu ithâlin, ilgili toplumsal yapının bir siyasi bütün olarak yapılaşmasına elverecek donanımları içinde barındırmadığı hissini ve düşüncesini uyandıran bir durumla karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor.

Öyle değil mi?

O zaman yine dönüp, en başta hata yaptık mı, dememiz gerekiyor?

Ancak, on yıllar öncesinde yani, güce başvurularak kazanılmış veya masa başında politika geliştirilerek elde edilmiş bağımsızlıkların ilgili topluma kazandırması gereken de herhalde, -şayet varsa-, böylesi  farklılıkların üstesinden gelebilecek politikaları hayata geçirmesidir.

Aradan geçen on yıllar boyunca, bir ulus-devlet gururu olarak sunulan çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli toplumsal varlık söylemi karşısında, toplumsal yaşam gerçekliğinde karşımıza, ilgili çok-etnikli ve çok-dilli toplumsal grupların biraradalığı probleminin çıkması, hiç kuşku yok ki, gayet önemli bir çelişkidir.

Beklentiler

Bir anlamda, bağımsızlık sürecinden itibaren, bir ulus olabilmenin gerekliliğinin hakkıyla ortaya konulması beklenir ve doğal bir süreçtir.

Siyasilerden başlayarak, akademisyenler, düşünürler, hocalar-alimler/din adamları(!) gazeteciler vb. böylesine derinlikli soruna cevap üretmek yerine, dönüp dolaşıp işi sömürge dönemine ve sömürgeci güçlere yaslayarak açıklamaya çalışmaları sorunla yüzleşmek değil, sorundan kaçmak anlamına geliyor.

Sürekli olarak, ergenlik sorunlarıyla boğuşan bir gencin sanrılı haline işaret edecek şekilde  sömürge dönemi gerçekliğinin sanki halen varlığını sürdürüyormuş gibi bir yaklaşım sergilenmesi, akıllara bağımsızlıklardan bu yana aradan geçen on yıllar boyunca bu çevrelerin yani siyasilerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların ve alimlerin, gazetecilerin vb. pek de ulus-devleti inşa noktasında bir şey yapıp yapmadıkları sorusunu akla getiriyor.  

İkincisi

Bağımsızlık kutlamalarının anlamı, ilgili ulus-devletlerin bağımsızlık öncesinde başlarına gelen ekonomik, siyasi, dini vb. çeşitli hallerin üstesinden gelindiğine ve rasyonel temeller üzerine kurulmuş bir devlet sistemi ve kendinde bir toplum yapısı inşa edildiğine dair -sembolik de olsa- bir gönderge aslında.

Bu kutlamaların doğurduğu sevinçin, toplumun her kesimine yayılmasının bir mahsuru bulunmuyor elbette.

Bununla birlikte, temelde söz konusu kutlamalar ile yabancı güçlerden bağımsızlığını kazanmış olmanın ilgili toplumun gelişmesi, kalkınması, kendinde rasyonel ve etik bir toplum olmanın başlangıcı kabul etmemiz beklenir.

Diyelim ki, yüz yıl öncesinden başlatılan bu bağımsızlık sürecinin, başlangıcından bu yana, ilgili ulus-devletlerde ne tür gelişmenin, kalkınmanın olduğu ve bu süreçlerin adına ‘ulus’ denilen geniş toplum ile adına ‘devlet’ denilen yapısal bütün arasında işlediği varsayılan süreçlerin sağlık derecesinin, rasyonalitesinin, etik yapılaşmasının hangi boyutlarda olduğu test ve anlaşılmaya muhtaçtır.

Bunları yapmak yerine, sembolik olduğu gayet açık olan bir dizi eylem ve söyleme yönelmek, ulus’un ve devlet’in kendi kendisiyle hesaplaşamamasının önündeki en önemli engeldir.

Örneğin, adına bağımsızlık denilen kutlamalarda, düşmanının kim olduğu gayet belirsiz bir coğrafyada hava kuvvetlerini semaya, kara kuvvetlerini de başkentlerin ana arterlerine taşıyan  ulus-devlet yönetimlerinin, hükümetlerinin kime, ne tür bir mesaj verdikleri belirsizdir.

Sanki, ortada bir ikircikli yapı olduğu hissi uyandıran, bir ‘askeri güç’ gösterisi vardır.

Belki de, aradan geçen on yıllar boyunca bir ulus-devletin ana parametrelerini oluşturan adil ve paylaşımcı, hak ve adalet duygusunu öne çıkaran, toplumun her alanında etik yaklaşımı benimseyen ve uygulayan, yasaları her daim talep ve ihtiyaçlara göre yeniden düzenleyerek ulus’un manevi refahını yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya onaracak girişimlere sürekli kapıyı açık tutan vb. politikaları gerçekleştirememiş olmanın doğurduğu öz benlik yitimini, kaba güçle kendine ve de önünde -muhtemelen- mahcubiyet hissi duyduğu geniş toplum kesimlerine hatırlatmamanın bir aracı kılıyor olsa gerek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation/

 

23 Ağustos 2026 Pazar

Arakanlı Müslümanlar’dan size ‘Mektup’ var / You have ‘A letter’ from the Rohingya Muslims

Mehmet Özay                                                                                                                             22.08.2026

Müslüman azınlıklar sorunun başında gelen, Arakanlı Müslümanlarla ilgili olarak neler yapılıp yapılmadığı konusu hâlâ ciddi olarak tartışılmayı bekliyor.

Sorunu sadece, Myanmar askeri rejiminin, soykırıma varan uygulamalarıyla sınırlı bir bakış açısına indirgemek, kolaycı yaklaşımdan öte bir anlam taşımıyor.

Bu azınlık kitlesinin ‘anavatanları’ olan ve Myanmar adıyla anılan ulus-devlet sınırları içerisindeki yaşamlarının inkâtaya uğramış olması kadar, zorunlu göç ve mültecilik süreçleri dolayısıyla gittikleri ülkelerde karşı karşıya kaldıkları durumları da, bir o kadar rasyonel bir şekilde anlamak ve değerlendirmek gerekiyor.

Bugüne kadar kaleme aldığım yazılarda sorunun, temelde ‘siyasal’ olduğunu ve bu sorunun aşılabilmesi için, Arakan toplumunun kendi içerisinde bu sorunu halletmesine vurgu yapıyorum.

Alternatif olarak, Arakan toplumunun bu sorunu çözebilmesinde diğerlerinin diyelim ki, ‘sığınmak zorunda kaldıkları’ ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlardaki ilgili kurum ve kuruluşların, -ki bunlar arasında sivil toplum kuruluşları, üniversiteseler ve düşünce kuruluşları başta geliyor-, sorumluluk üstlenmeleri gerekir.

Ne Myanmar’da ne de mülteci olarak bulundukları ülkelerde sağlıklı ve rasyonel bir liderlik oluşturamamış olan Arakanlı Müslümanların sorunlarının çözümünü beklemek beyhudedir.

Bir mektup

Bu çerçevede, burada bir ‘eğitimli’ bir Arakanlı’dan aldığım bir yazıyı kısaca özetleyerek, duruma kısmen de olsa, açıklık getirmeye çalışacağım.

Yaklaşık on dört yıl önce bana iletilen bu mektubun bugün, halen geçerliliğini koruduğuna kuşku bulunmuyor.

Öyle ki, o günden bugüne değin, Arakan toplumunun anavatanlarında, çokça komşu ülke Bangladeş’te ve kısmen Pakistan, Suudi Arabistan, Malezya gibi diğer bazı ülkelerdeki varlıkları , Arakan Müslümanlarının sorunlarının devam ettiğine ve çoktan kangren hâline geldiğine işaret ediyor.

Mektubun şahsıma değil, ‘sivil toplum kuruluşları’ başlığıyla genele hitaben yazıldığını belirtmeliyim.

Mektup, “Arakanlı Çocukların Eğitimi” başlığını taşıyor ve “başlığa dikkatinizi çekerek” ifadesiyle ilk satırdan itibaren bizi, sorunun ne olduğuna ve nasıl çözüme kavuşturulabileceğine dair içeriden bir ses olarak ortaya koyuyor.

Neler oldu?

Arakanlı Müslümanlar, ‘Burma’ rejimi tarafından, uzunca bir süredir temel insan haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. Karşı karşıya kaldıkları zorluklar arasında yargısız infaz, keyfi tutuklama, işkence, mallarına ve mülklerine zorla el konulması; zorunlu yerlerinden göç ettirilmeleri; kundaklama, kadınlara yönelik tecavüz; zorunlu işçilik; seyahat kısıtlaması, evlilik yasağı, eğitim kısıtlaması ve vatandaşlık haklarının inkârı gibi bir dizi insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadırlar.

Burma rejiminin uyguladığı tüm bu politikalar, Arakanlıların eğitim süreçlerinden uzak kalmalarına, ekonomik olarak yoksullaşmalarına, toplumsal ve kültürel olarak geri kalmalarına neden olmaktadır. Sistematik olarak topraksız bırakılmaları nedeniyle, temel ekonomik üretim süreçlerinden olan tarımsal faaliyetlerden yoksun bırakılmaktadırlar.

Arakanlılara ait binlerce hektar tarım sahası ordu tarafından el konularak, yeni Budist yerleşimlerine dönüştürülmektedir. Burma rejimi, Arakanlı Müslümanları ekonomik olarak oldukça içinden çıkılmaz bir duruma terk etmektedir.

Tüm bu nedenlerden ötürü Arakanlı Müslümanlar anavatanlarını terk etmeye mecbur bırakılmakta, pek çok güçlüğü göze alarak okyanusa açılmakta ve pek de hoş karşılanmayacakları topraklara gitmektedirler.

Kısacası, 1978 yılından bu yana, milyonlarca Arakanlı Müslüman Bangladeş, Pakistan, Suudi Arabistan, Tayland ve Malezya’ya iltica etmek zorunda kalmıştır. Maalesef, Arakanlı Müslümanlar, -Pakistan hariç olmak üzere, bu ülkelerde yasa dışı göçmen statüsüne tabi tutulmuşlardır.

Kamplar ve eğitim

Bu girişin ardından, mektup, ilgili ülkelerde yaşayan Arakanlı Müslümanların durumuna dair bazı gerçekleri ortaya koymaktadır.

Pek de iç açıcı olmayan bazı hususları buraya almayarak yalnızca eğitim konusuyla ilgili cümleleri aktaracağım.

Bangladeş’te kamplarda yaşayan Arakanlı Müslümanlardan yalnızca mülteci statüsü elde etmiş ailelerin çocuklarına Burma ve İngilizce dilleri ile matematik eğitiminden ibaret, 5. sınıfa kadar eğitim verilmekte. Ülkede, yüz binlerce mülteci statüsüne sahip olmayan Arakanlı Müslüman bulunmakta ve bunlar arasında yer alan çocuklar eğitim hakkından yoksun kalmaktadır.

Suudi Arabistan’da, yasadışı göçmen statüsünde yaşayan Arakanlı Müslümanların çocukları formel eğitim imkânına sahip değildi. Sadece, Suud hükümetince tashih edilen elliyi aşkın okulda dini eğitim verilmektedir. Kolej veya yükseköğretim imkânı tamamen yasaktır.

Tayland’da, yasadışı göçmen statüsünde yaşayan Arakanlı Müslümanların çalışma hakkı ve çocuklarının da eğitim hakkı bulunmamaktadır.

Mektup, bunun ardından, Burma vatandaşlarına eğitim imkânı sunan birkaç oluşuma değiniyor. Buna göre, Burma vatandaşı olan gençlerin yükseköğretimi için ilki İngiltere’de ‘Prospect Burma’ adıyla faaliyet gösteren ve Burma’nın gelecekteki siyasal yaşamında demokratik liderler yetiştirmeyi hedefliyor.

Uluslararası eğitim

İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Burma Supplementary Grant Program (SGP-Burma) adıyla faaliyet gösteren bir kurumdur. Arakanlı Müslüman gençler, Burma vatandaşı olduklarını kanıtlayamadıklarından ötürü, her iki programa da başvuru hakkına sahip değildir...

Benzer şekilde, Burma vatandaşı olmamalarından ötürü Arakanlı Müslüman gençler, İslam Kalkınma Bankası Azınlık Müslümanlar fonundan sağlanan eğitim hakkından yararlanamamaktadır. (Burada bir diğer kurumla ilgili benzer bir veriyi sunmuyorum!)

Mektubun sonuç bölümünde, Arakanlı Müslümanların ne anavatanları olan ve Burma ulus-devleti çatısı altında bulundukları topraklarda ne de -Pakistan hariç- ‘yasadışı’ statüyle bulundukları ülkelerde modern eğitim hakkına sahip oldukları belirtilmektedir.

Gelecek

Gençler bir toplumun omurgasıdır. Toplumu yaşatacak ve ileriye götürecek olan gençlerdir. Şayet gençler eğitim hakkından yoksunsalar, toplumun geleceği adına onlardan beklenecek bir şey yok demektir. Bu durum, Arakanlı Müslüman toplumun geleceğinin gayet karanlık olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle, Arakanlı Müslüman çocuklar ve gençler acilen temel ve yükseköğretim imkânlarına kavuşturulmalıdır. Ki böylece, Burma ulus-devletindeki diğer azınlık etnik gruplarla rekabet edebilsinler. Bu amaçla, sizin ve kurumuzunun konuya ilgi ve alaka göstermenizi samimiyetle rica ediyorum.

Üniversite mezunu olan bu mektubu yazan ve o dönem ilgili bir sivil toplum kuruluşunun başında bulunan kişinin iki oğlunun üniversite öğrenimi için başvurduğu, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülke konsolosluğundan aldığı ‘ret’ cevabının ardından, bütün aile fertleri göçmen olarak başvurdukları Amerika Birleşik Devletleri tarafından kabul edildi.

“İşte Arakanlılara burs sağlıyoruz” diyenlerin, gayet seçici davranarak, annesi babası bir şekilde ilgili ülkelerde önemli mevkiye gelmiş ailelerin çocukları olmasıdır. Bu tür örneklerin Arakan sorununa nasıl baktığımız ve çözüm konusunda ne denli rasyonel ve samimi olduğumuzla yakından alâkalıdır.

Arakanlı Müslümanların karşı karşıya kaldıkları zorlukları nitelik ve nicelik sıralamasıyla ele almak gerekirken, bugüne değin yalnızca ‘insani yardım’a konuşlanmış olmanın ötesinde rasyonel, kalıcı, sürdürülebilir ve geleceği inşa edici yapılanmalara rastlamak mümkün olmuyor.

Gelinen noktada, var olan bu devasa sorunun ne sadece Arakanlı Müslümanlar ne de yaşadıkları tek tek ilgili ülkelerle çözüme kavuşturulması mümkün gözüküyor.

Ancak, Arakanlı Müslümanlar sorununun bu haliyle bırakılamayacağı da ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/arakanli-muslumanlardan-size-mektup-var-you-have-a-letter-from-the-rohingya-muslims/