Mehmet Özay 01.03.2026
İran’a yönelik saldırıları beklendiği üzere gerçekleşti...
Bugün, Ortadoğu’da ortaya çıkan bu gelişmeyi sürpriz olarak kabul edenler, büyük bir yanılgı içerisindeler...
Bu yanılgı, Ortadoğu siyasal gerçekliğini, ABD gibi bugün küresel güç olmanın ne anlama geldiği konusunda önemli icraatlarıyla ortaya koymaya çalışan bir devleti ve de başkanı, Donald Trump’ı anlayamamakla bağlantılıdır.
Elbette, ortada İsrail’in yapısal varlığı; geniş Ortadoğu’da yer alan bazı Arap ülkeleriyle yakın işbirliğinin; söz konusu Arap ülkelerinin bu işbirliğinin siyasal ve askeri boyutu kadar İran’la tarihsel ve geleneksel olarak yaşadıkları teolojik ayrışma gibi farklı boyutları olduğunu da unutmamak gerekir.
İran, dışındaki bu gelişmelerin bugün savaş ortamına yol açarken acaba, İran’daki siyasal, dini yapılaşmaların, bu süreçteki rolü ve katkısının ne olup olmadığını da hesaba katmakta fayda var.
Barışa giderken...
Oysa, daha birkaç gün öncesine kadar, ABD başkanı Trump, Amerikalı ve İranlı yetkililer arasında süren görüşmelere işaret ederek, İran’ın gayet olumlu adımlar atmasından şaşkınlıkla bahsediyordu.
Bununla birlikte, gelişmeleri yakından takip eden gözlemciler, bu süreçte anahtarın Trump’ın elinde olduğuna vurgu yaparak, İran’ın atttığı bu olumlu adımların, Trump tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dikkat çekiyorlardı.
Sadece, İran’la yapılan müzakereler değil, ABD iç politikası yaklaşmakta olan ara seçim, ABD halkının ekonomik varsıllığında devam eden kırılmalar vb. gibi konular, ABD halkının savaş istemediği ve olası bir savaşın, ABD seçimlerinde Trump ve Cumhuriyetçiler aleyhine olacağına dikkat çekiyorlardı.
Üstüne üstlük kamuoyu yoklamalarında Trump’a destek verenlerin oranı önemli ölçüde düştüğü bir dönemde... Trump, saldırı kararı almaktan çekinmedi...
Ortadoğu zaman dilimiyle, dün sabah başlayan saldırılar, Trump’ın İran’la yapılan nükleer görüşmelerdeki gelişmelerden görünürde memnun olmasına rağmen, savaşı öncellediğini açıkça ortaya koyuyor.
Güçlü irade!
Temel olarak, Steve Witkoff ve Jared Kushner ikilisinin yürüttüğü İranla görüşmelerin sonuçları alınmamışken, Trump geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı Birlik Konuşması’nda İran’ı hedefe alan söylemiyle dikkat çekerken, gözlerin müzakere masasından yeniden Basra Körfezi çevresindeki Amerikan askeri hareketliliğine çevrilmesine neden oluyordu.
Oysa, Cenova’da süren görüşmeler sona ererken, tarafların açıklamalarından umuda dair ipuçları bulunuyordu.
Tarafları anlaşmaya yöneldiğine dair yaklaşım İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmlarında, yüzde 5’lik kotayı aşmaması ve programın sivil amaçlı olarak yürütülmesi gibi can alıcı yönü bulunuyordu.
Ancak, Trump, Çarşamba günkü konuşmasında, Witkoff’dan
gelen mesaj yerine, savaşı öncelleyen ‘şahinler’ grubunun söylemlerini dikkate
almış olmalı ki, İran’ın balistik füze çalışmasında Avrupa sınırlarına ulaşacak
düzeye geldiğini açıklaması oldukça dikkat çekiciydi.
Trump, bu açıklamasında mesela, İsrail sınırlarını değil
de, -İran füzelerinin İsrail’e ulaştığı bilinmesine rağmen, Avrupa sınırlarını
işaret etmesi gayet anlamlıydı.
Bu durum, sadece Amerikan kamuoyunu değil, neredeyse bütünüyle
Batı kamuoyuna yönelik bir açıklamaydı.
Trump’ın ikinci argümanı, İran’ın nükleer silah geliştirmeme
konusunda söz vermediği yönündeydi.
Oysa, İran dışişleri bakanı Abbas Araghachi, Cenova görüşmeleri sonrasında,
“İran nükleer silah geliştirmeyeceğini basınla paylaşmıştı!
Trump’ın söylemindeki güçlü referans ise geçtiğimiz Haziran ayında, İran’da
nükleer tesislerin bombalanmasının ardından, İran’ın yeniden çalışmalara
başlamış olmasıydı.
Ve Trump, İran’ın bu yaklaşımını “sinsi hırs” olarak
adlandırıyordu.
ABD’nin İran’a yönelik askeri girişimini salt İsrail
nedenli olarak ele almak ve anlamak mümkün değildir.
‘Altın dönem’
Trump’ın Kongre mensuplarına yönelik yaptığı ‘Birlik
Konuşması’, ABD’nin kuruluşunun 250. yılına denk gelmesiyle de önem taşıyor.
Bu tarihi gelişme göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip...
Belki de, tarihi bir şans olarak bugün bu önem gelip,
Trump’ın önüne konmuş gözüküyor.
250. yılın önemi ile ABD’nin yeniden büyük bir güç olma
hedefi arasında kolayca kurulabilecek bir bağlantı, Trump tarafından
kaçırılmamış gözüküyor.
ABD’yi yeniden büyük yapmanın yollarının sadece, Amerikan
orta sınıfının yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamakla sınırlı bir
iç politika süreci olmadığı, Trump’ın 2024 seçimlerinin ardından başkanlık koltuğuna
oturmasından bugüne kadar geçen sürede kanıtlanmış durumda.
Trump, sadece söz konusu orta sınıfı yeniden
şekillendirmek, ABD’yi bir ulus olarak yeniden varsıl hale getirmekle sınırlı
olmayan, haddı zatında bunun ötesine geçen emelleriyle, küresel toplum nezdinde
şaşkınlıklara ve şoklara neden olan icraatlarıyla bugüne kadar geldi.
Trump, ABD’nin 250. yılında, yeni bir dünyanın şekillenmesinin
ipuçlarını güçlü bir şekilde veriyor.
Bu süreç, ABD tarafından uygulanmaya konulan salt gümrük
vergileri tarifelerindeki çalkalanmalar; yakın ve uzak Batı siyasal ve ekonomi
sistemine entegrede sorunlu olan ülkelere ya da bugün ABD’nin var olan siyasal
iradesine muhalif olan ülkelere yönelik doğrudan siyasal, ekonomik ve hatta
askeri girişimler; tüm eksikliklerine rağmen küresel olarak kabul merşuiyetleri
devam eden kurumlar yerine, gizli/açık ABD merkezli yeni ‘güvenlik kurumları’nın
tesisi gibi süreçler ile ortaya konuluyor.
Bu sürecin bir parçası olarak İran, hiç kuşku yok ki, dikkate
alınmayı gerektiriyor.
İran’ın Batı ve özellikle de ABD için, bir tehdit unsuru
olarak ortaya çıkışını, son birkaç yıllık gelişmelerle değil, İran’da rejim
değişikliğinin gerçekleştiği 1979’dan itibaren önemsemek gerekiyor.
Batı veya ABD sadece, Ortadoğu’yu kontrol etme adına
değil, İran’ın ve ilişkilerinin küresel boyutunu hesaba katarak bugünkü savaşı
açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.
İran bir hedeftir...
Ancak, İran, Batı veya ABD için son hedef değildir...
ABD veya başkanı Trump nezdinde, kurulacak yeni dünya
düzeninde icraata geçirilmesi gereken eylemler içerisindeki yeri bugün İran’a saldırı
yer alıyor.
Ve bu saldırı sürpriz değil...





