1 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın gerçekliği: Bölünmüş İslam dünyası mı, bölünmüş Batı mı? / The reality of the war: A divided Islamic world or a divided West?

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2026

İran’a yönelik başlatılan savaşın sona ereceğine yönelik iddialar gündemde yer alırken, tarafların, bir ayı aşkın süredir olan bitenden çıkarmaya çalıştıkları sonuçlar da, hayli ilginç bir görünüm arz ediyor.

Yıllardır, Batı’nın siyasal ve ekonomik yaptırımlarına maruz kalması nedeniyle, kaynaklar noktasında elinde pek de bir şeyi kalmadığı ifade edilen İran’ın, bugüne kadarki savaş sürecinde, toprağa gömdüğü silahları teker teker çıkartarak neredeyse, çevresindeki tüm ülkeleri hedef alması, temelde İran’ın tahmin edildiğinin aksine, kolay bir lokma olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, İran’ın ‘doğal’ jeo-stratejik’ konumundan öte, var olan ekonomik donanımını halkının refahı yerine, orduya yatırım yaparak gerçekleştirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum. Bu hususu burada ele almak yerine, bir başka yazıya konu etmek gerekiyor.

Lidersiz İran

Batı koalisyonu içerisinde yer alan, bununla birlikte, Batı’nın değil Ortadoğu’nun hakimi olmaya aday İsrail öncülüğünde geliştirildiği anlaşılan savaşta, ABD-İsrail işbirliği daha ilk günden, İran’ın önde gelen dini-siyasi liderlerini ortadan kaldırırken, bu gelişme üzerine, savaşın ikinci gün -lidersiz kalan- İran’ın teslim olacağını varsaymış olmalı.

Bugün gelinen noktada, İran teslim olmadı...

Ancak İran, uzun yıllardır, maruz kaldığı Batı’nın tüm yaptırımlarına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, bu gelişmeye adapte olmayı başarmış...

Öte yandan, yine İran, halkının kalkınması ve refahı için sarf etmesi gereken var olan ekonomik kaynaklarını çokça silaha yatırmış olmalı ki, liderlerini kaybetse de, savaşı yönetebilecek kadroları sayesinde silah depolarını ‘düşman safları’ üzerine boşaltmaya devam ediyor.

Bu gelişmenin, sadece hem ABD-İsrail koalisyon gücünü değil, aynı zamanda -içerde ve dışarda- İran halkını da şaşırttığını söylemek mümkün.

Gelişmiş süper teknolojik araç ve vasıtalarıyla İran’a yüklenen söz konusu koalisyonun, İran’ı “en kısa sürede” pes ettireceği düşüncesi bugüne kadar gerçekleştirebilmiş değil.

Halk varsıllığı-silah depoları

En yakın tarih itibarıyla söylemek gerekirse, savaş öncesinde birkaç aylık dönemde İran’da temelde, “ekonomik” nedenlere dayalı olarak baş gösteren toplumsal çalkantılara hükümetin verdiği “sert” tepkiye rağmen, İran halkının haklılığı -bir anlamda-, savaş sürecinde İran ordusunun bitmek bilmeyen silah depolarıyla kanıtlanmış oldu.

İran’ın, çevre ülkelere ve Hürmüz Boğazı güzergâhındaki tankerlere yönelik saldırılarının etki gücü sadece, bölgedeki Arap ülkeleriyle sınırlı kalmadı.

Bunun ötesinde, yaşanan karşı saldırılar doğrudan küresel düzeyde hissedilirken, İran yönetiminin silahla kurduğu ilişkinin, bizatihi “halkının ekonomik ve toplumsal refahını fedaya değer mi?” sorusunu da sormayı gerektiriyor.

Bu soruyu gündeme getirirken, İran’ın karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik, egemenlik vs. gibi koşullarını yadsıyor değilim.

Aksine, ulusal güvenliğin ve egemenliğin temel amili olan halkın güvenliğinin tesisinde, -ülkede yaşananlara dikkatlice bakıldığında- bir anlamda, süreci yönetememiş olmanın İranlı liderlere ne tür bir sorumluluk yükleyip yüklemediğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bağımlı-bağımsız Körfez

On yıllarca, Batı’nın desteğiyle ekonomik modernleşmesini ‘ultra’ düzeyde gerçekleştiren Körfez Arap Ülkeleri, İran’ın, pek çoğu yarı yolda akamete uğrasa da, saldırı aracı olarak kullandığı füze ve dronları karşısında, “güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde, saldırmaktan çekinmeyiz” benzeri söylemlere veya naralara rağmen, eli kolu bağlı olarak ABD’nin karşılık vermesini bekliyor.

Nihayetinde, bu ülkelerin ekonomik varsıllığının temel dayanak noktasını oluşturan petrol’ün ve bu doğal kaynağın davet ettiği Batılı uzmanlar, insan işgücü, kurumlar ve sermayesiyle oluşturulmuş ve bir anlamda, suni denilebilecek monarşiler, kendilerini korumak için yine, bir Batılı ülkeye sığınmanın onurunu da (!) böylece tatmış oluyorlar.

Kazanan kim?

Bugün gelinen noktada, “savaşı biz kazandık!” naraları atan her çevrenin ilk etapta, dönüp kendisine ve çevresine bakması gerekiyor.

Öyle ki, savaş öncesi, savaşın devam eden yönü ve olası sonucu bağlamında olan biteni dikkatle izleyen gözlerden kaçmayan gelişme hem, İslam dünyasının hem de, Batı’nın kendi içlerinde bölünmüşlüğü gerçekliğidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanan savaş ortamı, bir yandan İslam dünyasının kendi içerisinde öte yandan, Batı dünyasının kendi arasında var olan kopuşları neredeyse, onarılamaz derinlikte ortaya koyması açısından da, önemli bir sonucu doğurduğunu ileri sürebiliriz.

İslam dünyası

Tam da bu nokta, yani, hem, bizatihi İran’ın hem de, İran’ın saldırılarına hedef olan ulus-devletlerin halklarının kahir ekserisinin Müslüman olması, İslam dünyası açısından bir travma niteliği taşıdığına kuşku yok...

Daha önceki yazılarımda, olan bitenin bir din savaşı olmadığını ileri sürmüştüm. Bu görüşümü devam ettiriyorum.

Bununla birlikte, din savaşı olmasa dahi, halklarının inanç noktasında aynı ve/ya benzer bir alanı paylaştığı ülkelerin yani, İran ve Körfez Arap Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler çerçevesin de bile, kendi aralarında kuramadıkları bir ilişkinin acısını bugün, sadece bu bölge toplumları değil, tüm küresel Müslüman toplum çekiyor.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı çevresinde olan biten savaşı, ‘barış’la sonuçlandırma çabasındaki halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan örneğin Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, önce dönüp kendi ulus-devletlerinde Müslüman toplumun hali ve ahvalini ele alıp değerlendirmeleri gerekiyor.

Tabiri caizse, kendi evinin içini düzenleyememiş bu ülkelerin, ortaya koymak istedikleri barış çabalarının, uluslararası çevreler ve kurumlar tarafından ciddiye alınırlılığı gayet şüphelidir...

Yaşanan tüm bu gelişmeler, aynı zamanda adına Müslüman toplumların küresel kurumsal temsili yapısı kabul edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne maddi, ne de manevi bağlamıyla bir temsiliyeti hak ettiğini ortaya koyuyor...

Batı öncülüğünde oluşturulmuş, küresel kurumsal yapıların işlevsizliğine yapılan atıfların benzerinin niçin Müslümanların sözde birliği, kardeşliği, refahı için kurulduğu öngörülen bu ve benzeri kurumlar için geliştirilmediği üzerinde durmak gerekiyor.

NATO’nun çöküşü

Batı’nın birliği, askeri ve güvenlik anlamında NATO üzerinden gerçekleştiğine kuşku yok...

NATO’nun, bir askeri birlik olmak özelliğiyle, gayet dikkat çeken varlığının temelde, Afganistan sürecinden sonra giderek önemini yitirmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar, ABD öncelikli bir süreç yaşanmış olsa da, nihayetinde Afganistan, NATO’nun önde gelen ülkelerinin işbirliği ve koalisyonuyla hâl yoluna koyulmaya çalışılmıştı.

Ancak, diğer bazı nedenler bir yana, bölgenin topografik, iklim ve toplumsal dokusunun gerçekliği, NATO’nun plânlarının yanılgıya süreklendiğini açıkça kanıtladı.

2015 yılında, ABD’de iktidara gelen Donald Trump’ın diğer uluslararası alanlar kadar, özellikle de, NATO’yla işbirliği konusunda Avrupa ülkelerine karşı takındığı eleştirel tutum bugün, Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ABD ile NATO’nun Avrupalı önde gelen ülkeleri arasında kırılmaya ramak kalmış bir ilişki türüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

İslam dünyası ve ve Batı...

Bu kavramları her işittiğimde ve yazılarımda her kullandığında, dönüp kendine soruyorum: “Acaba, bunlarla anlatmak istediğimiz olgulara yönelik doğru kavramları mı kullanıyoruz?

Bir yanda, İslam Dünyası diyerek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletleri ifade ediyoruz.

Öte yandan, Batılı ülkeler veya Batı bloğu diyerek -dini paranteze- almış ya da yok saymış olmanın getirdiği ve bir önceki kullanımla yani, İslam dünyasıyla paralel olmayan bir karşılaştırmayla hareket ediyoruz.

Maddi kayıplar, küresel etkiler vs. gibi gelişmelerin dışında ve ötesinde, bir yandan Körfez Arap ülkelerinin şu veya bu şekilde, ABD-İsrail koalisyonu bünyesindeki varlıklarıyla, İran’ı doğrudan veya dolaylı hedef alan siyasal tutumlarıyla, İran’ın kendi teritoryal bölgesindeki ‘Müslüman’ ülkeleri askeri açıdan hedef alan açılımı, önümüzdeki süreçte epeyce akademik çalışmanın yapılmasına elverecek bir süreç anlamına geliyor.

Ancak, bunlar arasında en önemlilerinin, İslami bilimlerin sınırları içerisindeki alanlar olacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/savasin-gercekligi-bolunmus-islam-dunyasi-mi-bolunmus-bati-mi-the-reality-of-the-war-a-divided-islamic-world-or-a-divided-west/

Meninjau kembali idea Tengku Luckman Sinar

Mehmet Özay – Faisal Rıza                                                                                              14 March 2026

Jika saya tidak salah mengingat, saya pertama kali menemukan nama Allahyarham Tengku Luckman Sinar (1933-2011) dalam lembaran-lembaran kertas usang di Perpustakaan Ali Hasjmy, tempat yang sering saya kunjungi untuk penelitian sejak tahun 2005 hingga 2010. Pada masa itu, untuk penyelidikan saya di Aceh, saya telah menjadi pengunjung tetap perpustakaan tersebut, yang terletak kira-kira seratus meter di jalan raya setelah membelok ke kiri dari Jl. Soekarno-Hatta ke Jl. Jenderal Sudirman. Perpustakaan ini bukan sahaja terkenal dengan sumbernya tentang Aceh tetapi juga kerana pengetahuannya tentang Kepulauan. Salah satu karya ini ialah “Sari Sejarah Serdang”, yang ditulis oleh Tengku Luckman Sinar.

Buku ini akhirnya menemukan tempatnya secara langsung dalam kajian sejarah saya, dan saya kemudian mengutipnya dalam beberapa karya akademik saya. Didirikan sebagai sebuah negeri Melayu yang merdeka pada tahun 1723, Kesultanan Serdang tidak diragukan lagi memegang tempat yang penting dalam kalangan negeri-negeri Melayu di rantau ini. Dalam konteks ini, tiada masalah dengan hubungan Tengku Luckman Sinar dengan akar rumpun ini, kerana baginda membawa dalam dirinya kenangan dan legasi sejarah silam yang panjang ini.

Walaupun saya mengunjungi Medan pada tahun 2005 dan 2007, saya tidak berpeluang bertemu Tengku Luckman Sinar secara langsung pada masa itu. Bertahun-tahun kemudian, ketika saya kembali berada di Medan untuk pelbagai kajian akademik, nama Tengku Luckman Sinar segera menarik perhatian saya.

Kenapa T. L. Sinar

Dalam esai ini, kami akan secara singkat membahas mengapa penting untuk meninjau kembali wacana intelektual yang dikembangkan oleh almarhum Tengku Luckman Sinar. Mengingat perkembangan sosial-politik saat ini, kita melihat mengapa pemikiran dan kehidupan intelektual menjadi jauh lebih penting. Dan Sinar, melalui karya dan ide-idenya, memberi kita petunjuk tentang jenis alat budaya dan intelektual yang perlu kita miliki dalam menghadapi perkembangan kontemporer. Dalam hal ini, komitmen Tengku Luckman Sinar terhadap budaya istana yang berakar kuat bukanlah pasif. Sebaliknya, beliau adalah tokoh terkemuka di zaman kita, yang berupaya merekonstruksi berbagai aspek istana lama dan, khususnya, beberapa elemen pendukungnya, seperti tradisi Melayu dalam arti yang lebih luas, adat.

Upaya intelektualnya di bidang ini telah membuatnya dikenal oleh masyarakat umum, dunia akademis, dan pejabat pemerintah. Bahkan, dedikasinya terhadap pemahaman dan pemugaran budaya Melayu dan Istana Serdang telah memberikan kontribusi besar terhadap integrasi budaya Melayu, tidak hanya dalam konteks lokal—yaitu, terbatas pada wilayah pesisir Sumatera Utara—tetapi juga ke wilayah Melayu di kedua sisi Selat Malaka dan sekitarnya.

Kami percaya bahwa menelaah wacana Sinar akan memberi kita kesempatan untuk merekonstruksi pemikiran intelektualnya berdasarkan perspektif teoretis tertentu. Tidak diragukan lagi, beberapa akademisi telah menulis artikel dan buku tentang beliau sejak kematiannya (2011). Pentingnya karya-karya tersebut juga tidak dapat disangkal. Namun, saya percaya bahwa masih ada beberapa bidang, terutama dalam dimensi teoretis dan interpretatif, yang belum sepenuhnya dieksplorasi.

Perspektif baru dimungkinkan

Dalam konteks ini, perspektif metodologis dan teoretis tertentu akan memungkinkan kita untuk mendefinisikan ulang dan menafsirkan kembali karakteristik intelektualnya melalui konseptualisasi baru. Upaya ini juga berarti merekonstruksi gagasan Sinar. Di luar kehidupan pribadinya, setiap tema karya akademis dan intelektualnya, yang mencakup berbagai bidang sosial dan budaya, dapat menjadi subjek penelitian dengan meneliti karyanya secara detail. Pentingnya dan kontribusi masing-masing bidang ini juga memungkinkan studi perbandingan, dengan mempertimbangkan karya-karya intelektual terkemuka lainnya yang hidup pada periode yang sama.

Pertama-tama, mempelajari kehidupan dan karya intelektual Sinar sebagai studi kasus memungkinkan kita untuk menganalisis secara cermat dimensi sosial, budaya, politik, dan sejarah wilayah dan negara tersebut. Dalam hal ini, saya mengusulkan untuk menetapkan periodisasi tahapan kehidupannya. Periodisasi serupa juga dapat diterapkan pada Kesultanan Serdang, tempat ia aktif menghabiskan 80 tahun terakhir hidupnya.

Pada dasarnya, perpustakaan pribadi yang didirikan dan dikembangkan oleh Tengku Luckman Sinar masih memainkan peran penting sebagai pusat sumber daya yang tidak hanya berisi karya-karya akademiknya tetapi juga koleksi materi yang beragam dan multibahasa, termasuk dokumen arsip, makalah seminar, buku-buku sosial dan antropologi, novel, dan koleksi video. Beberapa elemen budaya nyata yang diperolehnya selama perjalanannya ke berbagai negara mengungkapkan minatnya dalam penelitian intelektual dari perspektif lain. Saya percaya bahwa semua elemen yang ditemukan di tempat yang sekarang dikenal sebagai ‘Perpustakaan Tengku Luckman Sinar’ menunjukkan cakupan latar belakang dan minat budaya dan intelektualnya. Lebih lanjut, mengamati, memeriksa, dan mempelajari semua sumber daya ini di tempat di mana ia menghabiskan seluruh hidupnya juga penting dalam hal merasakan semangat tempat tersebut.

Secara umum, beberapa penulis tidak secara langsung merujuk pada pendekatan filosofis ketika menyampaikan pandangan mereka di bidang studi masing-masing. Tentu saja, ada pengecualian. Misalnya, sudah sewajarnya dan terbukti bahwa mereka yang terlibat dalam karya filosofis akan menyajikan landasan filosofis. Namun, secara umum, penekanan pada perspektif filosofis tidak dianjurkan. Saya percaya ini adalah cara untuk menjangkau pembaca umum dan mengungkapkan pokok bahasan tanpa memperumit situasi. Namun, dimungkinkan untuk menyajikan landasan filosofis berdasarkan karya-karya tersebut yang telah menjadi subjek penelitian oleh peneliti lain di kemudian hari. Saya ingin mengatakan bahwa situasi ini juga berlaku dalam penelitian karya Tengku Luckman Sinar.

Situasi ini memberi kita dua wawasan mendasar. Pertama, hal ini memungkinkan klasifikasi sistematis karya Sinar di bawah perspektif filosofis tertentu. Singkatnya, ini berarti sebuah proses rekonstruksi. Seperti yang saya sebutkan di atas, hingga saat ini telah ada penelitian akademis atau semiakademis tentang Sinar. Lebih lanjut, kelanjutan proses ini, yang berarti bahwa karya Sinar di berbagai bidang sosial dan budaya dapat menjadi subjek penelitian baru, adalah mungkin. Alasan mendasar untuk ini terkait dengan keuntungan yang diberikan oleh perkembangan berkelanjutan dari perspektif, konseptualisasi, dan teori dalam ilmu sosial.

Solusi untuk Krisis

Ada beberapa alasan yang memungkinkan kita untuk meninjau kembali Sinar dan karyanya. Kekayaan informasi yang ditawarkan oleh Sinar sangat penting. Menurut saya, ini berasal dari upaya Sinar untuk meninjau kembali, mungkin dengan makna baru, unsur-unsur budaya Melayu yang terlupakan dan terabaikan di wilayah tersebut, yang merupakan hasil dari kondisi yang ditimbulkan oleh era modern. Karena ini bukan studi akademis, saya tidak akan menguraikannya di sini.

Namun, yang ingin saya katakan adalah bahwa upaya akademis dan intelektual Sinar, dalam arti tertentu, merupakan perjuangan melawan modernisasi. Secara umum, dalam menghadapi "modernisasi", yang menandakan perubahan yang signifikan dan berkelanjutan, Sinar mengingatkan masyarakat tempat ia tinggal akan realitas sejarah, budaya, dan sosialnya, sambil mengambil langkah-langkah untuk mencegah hilangnya makna, krisis identitas, dan keterasingan dalam masyarakat yang lebih luas yang biasanya disebabkan oleh modernisasi. Pada intinya, pendekatan ini merupakan upaya untuk membawa dinamisme baru ke masyarakat.

Namun, dengan risiko bertentangan dengan apa yang telah saya katakan di atas, usulan Sinar mungkin memberikan kesan bahwa ia sengaja mereduksi masyarakat Melayu dalam konteks tidak mengubahnya. Namun, bukan itu poin utamanya. Kenyataan bahwa perubahan ada di setiap masyarakat memiliki tempatnya dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar. Akan tetapi, konteks epistemologis perubahan yang ditimbulkan oleh modernisasi adalah paradigma mendasar yang ditantang dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar.

Dalam konteks ini, karya akademik dan nonakademik Sinar, yang menawarkan kemungkinan 'realitas kolektif', serta kehadirannya sebagai praktisi di bidang seni dan usulan-usulan yang dia ajukan, menandai penciptaan kembali dan pembaruan komposisi budaya regional. Hal ini, dengan sendirinya, menunjukkan pendekatan yang inovatif.

Dalam esai singkat ini, saya telah mengungkapkan pandangan saya tentang apa yang dimaksud dengan karya Sinar. Pada titik ini, isu utamanya adalah bahwa Sinar menyajikan teori pengetahuan (theory of knowledge). Saya percaya kita memiliki cukup materi untuk mendefinisikan dan membuktikan hal ini.

Waspada, 14 Maret 2026, Opini, Sabtu, B3.

https://epaper.waspada.co.id/reader?file=%2Fstorage%2Fepaper%2F2026-03-14.pdf

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/meninjau-kembali-idea-tengku-luckman-sinar/

29 Mart 2026 Pazar

Açe’de tarihi bir mekân: Tengku Chik Awe Geutah kompleksi (2) / A historical site in Aceh: Tengku Chik Awe Geutah complex (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.03.2026

Tengku Awe Geutah’ı konu alan yazının, ikinci bölümüne burada devam ediyorum.

Tengku Şeyh Awe Geutah’ın kabri, Bireun’a bağlı Peusangan bölgesindeki, ‘Lueng Daneun’ adlı köy’de bulunuyor.

Burayı, ‘kompleks’ olarak zikretmemin nedeni, Şeyh Efendi’nin kabrinin yanı sıra, “Dayah Tengku Şeyh Awe Geutah Köyü İslami Eğitim Merkezi” adıyla anılan geleneksel İslami eğitim kurumuna ev sahipliği yapmasıdır.

Bunun yanı sıra, Şeyh’in torunlarının halen yaşamakta olduğu iki adet geleneksel Açe evinin de burada yer almasıdır.

‘Awe Geutah’

İlgili mekânda yer alan silsilede, Awe Geutah’ın asıl adı, “Şeyh Abdur Rahim el Aşi” olarak belirtiliyor.

Bu vesileyle, gayet detaylı olduğu anlaşılan silsilenin ayrıca ciddi ve kapsamlı bir akademik çalışılmaya konu edilmesi gerektiğini burada belirtmeliyim.

Bölgeye Bağdat’dan gelip yerleştiğine dair görüşün bulunduğu Şeyh Abdur Rahim’in, “Awe Geutah” olarak anılması, bölgede yaygın adlandırmaların bir ürünü.

Kremeer, Açece-Hollandaca sözlüğünde, ‘awe’ kelimesinin anlamını ‘rotan’ olarak veriyor.[1] Geutah ise kauçuk anlamına geliyor. Muhtemelen Şeyh’in yaşadığı dönemde bölgede yetişen bu doğal ürüne atfen bu köyün anıldığını ve şeyhin de zamanla, bu adla zikredildiğini söylemek mümkün.

Bu mekânın örneğin, 19. yüzyıl sonlarında oynadığı role dair bazı veriler bulunuyor. Bu noktada Christiaan Snouck Hurgronje’un, tıpkı benzer dini mekânlar için kullandığı ve mensubu olduğu ‘bilimsel’ yaklaşımı yansıtacak şekilde, ‘Awe Geutah’ı Peusangan uleebalang’ından bağımsız bir yerleşim yeri ve “’fanatik Hocaların’ İslami bilimler okuttuğu yer” olarak tanıtıyor.[2]

Bölge aynı zamanda 1880’li yıllarda, o dönem Hollanda Savaşı’nın bazı bölgelerde yeniden hız kazandığı o dönemde, Awe Geutah’da direnişin pek etkili olmadığı ilgili metinlerde dikkat çekiliyor.[3]

Ramazan Bayramı’dan birkaç gün önce, eşim Nia Deliana ile ziyaret ettiğim mekânda yer alan ve yedinci nesil torunları olduğunu ifade eden yetmiş altmış altı yaşındaki Cut Mihram teyze ile kısa mülâkat yapma imkânı bulduk.

“Keşke daha önce gelseydiniz. Abim daha bilgili, onunla sohbet ederdiniz” dese de, Cut Mihram teyzenin verdiği bilgiler, Şeyh efendi ve kompleks hakkında ilk etapta gayet yeterliydi. Bu çerçevede, Cut Mihram teyze, Tengku Awe Geutah, kabri, mekânda yer alan evler ve halen korunmakta olan el yazmalarıyla ilgili kısa bilgilerle bu kompleksi tanımamıza yardımcı oldu.

Türbe

Şeyh’in mezarının veya bölgedeki adıyla söyleyecek olursam,Makam’ının bulunduğu yer, vefatı öncesinde bizatihi, kendisinin yaşadığı evi olduğu belirtiliyor.

Şeyh Efendi’nin vasiyeti üzerine vefatının ardından, evi ‘türbe’ye dönüştürülmüş. Türbe, bölgedeki diğer benzeri alimlerin mezarlarında rastlandığı üzere, genişçe bir hazirenin içinde.

Etrafı dörtgen şekilde, özellikle beyaz renk kumaşla çevrili. Bu nedenle, kabri görmek mümkün değil. Ancak, aileden veya görevliden izin alınmak suretiyle içeriye girmek ve kabri görmek mümkün.

Kabrin bu ana bölümünün hemen dışında yönü kabre bakan bölümde oturma bölümü bulunuyor. Burada yer alan Kur’an-ı Kerim ve dua kitapları ziyaretçilerin bu bölümde yere oturarak, Kur’an-ı Kerim ve ilgili dua kitaplarını okuduklarını gösteriyor.

Kabrin bir diğer yanında ise bir kuyu bulunuyor...

Tahmin edileceği üzere, kuyunun suyu bazı hastalıklar için şifalı... Bunu duymak şaşırtmıyor, aslında.

Bu durumu bizatihi test etmek yerine, şimdilik tecrübe edenlerin aktardıklarıyla yetinmek mümkün.

Batu Sungai

Bu ana kabrin dışında ancak yakınında iki mezar daha bulunuyor. Bu iki mezar, Şeyh’in iki oğluna ait. Yine bölge mezar inşa geleneğinde olduğu üzere ‘nehir taşı’ (batu sungai) denilen büyükçe taşlar mezarın özellikle baş ve ayak kesimlerine konuluyor. Nehir taşı’nın kullanılması, dönemin ve de şartların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.

Bundan anlaşılması gereken, Kuzey Sumatra kadar, Malay Yarımadası’nın Kedah’dan Cohor’a kadar olan Batı sahil şeridinde de karşılaşılan taş işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil eden Açe Mezar Taşı (Batu Aceh veya Batu Nisan Aceh) yapımını imkân tanıyan doğal taşın bölgede olmaması veya ilgili yerlerden getirtilememesi kadar, zaman zaman bölgede var olan çatışma ve savaşlar nedeniyle, çevrede rahatlıkla bulunabilen Nehir Taşı kullanılmıştır.

Rumoh Aceh

Kabirden yaklaşık yirmi metre mesafede, iki ev bulunuyor. Artık şehir merkezlerinde görmenin pek mümkün olmadığı, ancak kırsalda en güzel örneklerinin bulunduğu iki Açe Evi, yani Rumoh Aceh...

Bugün, iki evde de Şeyh’in torunları yaşam sürüyor. Cut Mihram teyzenin izni ve rehberliğinde evlerden birinin girişine (verandah) çıkabiliyoruz. Bölgenin ağaç işçiliğinin bir ürünü olan Açe evleri, mimari tarzı, süslemeleri, estetiği gibi çeşitli yönleriyle halen araştırmacılar için bir ilham kaynağı.

Öyle ki, sadece yerliler yani, Açe’nin farklı bölgelerinden ziyaretçiler değil, Endonezya’dan Cava Adası’ndan ve yabancı ülkelerden örneğin, Japonya’dan ziyaretçilerin bizatihi, görmek ve -akademisyenlerin- çalışmak isteği bir mimari ürün olarak kabul ediliyor.

Bu kompleksin ve özellikle de, Açe evlerinin, geçtiğimiz Aralık ve Ocak ayında tüm bölgeyi etkisi altına alan ‘doğal olmayan’ sel felâketinden etkilenmemiş olmasına ‘şükretmek’ gerekiyor...

Evin girişi’ne çıkan merdiven, alışkın olmayanlar için gayet zorlu diyebileceğim bir eğimde...

Allah’dan, tavandan sarkıtılan sağlamlığına kuşku olmayan demir zincir, dar ve eğimli merdivenleri çıkmada yardımcı oluyor.

Merdivenlerin yarısına gelindiğinde balkonu (verandah) ansıtan bir bölüm bulunuyor. Burası ev halkının dışarıyla bağını sağlayan ilk mekân olarak dikkat çekerken, gün içi eve gelen komşular ve çoluk çocuk için de bir oturma mekânı işlevi görüyor.

El yazmaları

Giriş’in sağlı sollu iki uç bölümünde sergilenen bazı maddi kültür örneklerine rastlanıyor. Örneğin, Şeyh Efendi’nin giydiği takunya bunlardan biri.

İlginçtir, bir çift olan takunyalardan birinin erkek, diğerinin bir bayana ait olduğudur. Bu tür maddi kültür örneğine daha önce benzer mekânlarda rastlamadığımı burada belirteyim.

Dikkat çeken diğer örnekler tahmin edilebileceği üzere ‘el yazmaları’...

Rahleye benzeyen iki platform üzerinde şeffaf plâstikle kapatılarak korunan birkaç kitabın yanı sıra, kilitli iki dolapta onlarca diyebileceğim diğer eserler yer alıyor.

Cut Mihram’ın izniyle birkaç eseri kısaca inceleme fırsatı bulduk...

Eserler arasında Açe dilinde (Bahasa Aceh) kaleme alınmış bir Hikayat’ da bulunuyor. Cut Mihrah teyzenin işaret ettiği üzere, geçmişte, bölge halkı özellikle de Dayah çevrelerinde öğrenim görenler çok dilli bir karakteristik sergiliyorlardı.

Öyle ki, günümüzde Awe Geutah’da da rastlanan Arapça, Açece, Malayca gibi farklı dillerdeki eserler bunun kanıtı hükmündedir.

Kitapların altında büyükçe zarf üzerindeki not, bize bu çalışmaların tsunamiden sonra bölgede başlatılan kültürel kayıt faaliyetlerinin burada da gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Ve Bireun Müzesi tarafından 2008 yılında, burada bir çalışma yapıldığı anlaşılıyor.

Ramazan Bayramı öncesinde kültürel zenginliği ile öne çıkan böylesi bir mekânı ziyaret etmek gayet keyif vericiydi.

Tüm içeriğiyle bu mekânı akademik bir çalışmaya konu etmek ise başlı başına önemli bir çaba olacaktır...

Bu konuda ilgili çevrelerin en kısa sürede harekete geçerek, önemli adımlar atması en samimi dileğimdir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/acede-tarihi-bir-mekan-tengku-chik-awe-geutah-kompleksi-2-a-historical-site-in-aceh-tengku-chik-awe-geutah-complex-2/



[1] Kreemer, J. (1931). Atjehsch Handwoordenboek (Atjehsch-Nederlandsch), N.V. Boekhandel En Drukkerij Voorheen E. J. Brill, Leiden, s. 18.

[2] Hurgronje, Snouck. (1903). Het Gajoland end Zijne Bewoners, Uitgegeven op last der Regering, Batavia: Landsdrukkerij, s. 14.

[3] Mededeelingen Betreffende de Atjehcshe Onderhoorigheden, uit de Bijdragen K. J. 1903, Adatrechtstichting, s. 120.

Ortadoğu’da savaşın tehlikeli yönelimi / The dangerous trajectory of war in the Middle East

Mehmet Özay                                                                                                                             28.03.2026

İran’a yönelik savaşın öncesinde, kimilerine göre görünmeyen yüzü giderek biraz daha belirginlik kazanıyor.

Bu durum, özellikle Suudi Arabistan’ın de facto lideri Mohammed bin Salman’ın, dün yaptığı açıklamada gün yüzüne çıkıyor.

Suudi Arabistan’ın talebi

Mohammad Salman, Trump’a açıkça çağrıda bulunarak, İran’a karşı açılan savaşın yarıda bırakılmamasını istiyor. Salman’ın bu çağrısının temel hedefi ise, Ortadoğu’da yeni bir haritanın oluşturulması yönünde...

Bu haritayı oluşturacak gücün ABD-İsrail ittifakı olduğunu da, bu yaklaşımıyla ortaya koyan Salman süreci, “tarihi bir fırsat” olarak tanımlamaktan da geri kalmıyor.

Bu tarihi fırsatın gerçekleştirilebilmesinin yolunu da Salman açıklamasında gündeme getiriyor.

Ve bu anlamda, İran’a yönelik saldırıların mevcut hâliyle kalmaması, aksine, yoğunlaştırılacak ve sürdürülecek görüşünde.

Evet, böylesi bir önerinin sadece Suudi Arabistan açısından değil, genel itibarıyla bakıldığında, Arap coğrafyasını oluşturan ulus-devletler bağlamında da, gayet önemli bir olgu olduğunu söylemek mümkün.

Ortadoğu ve yakın tarih

Bu yaklaşımın bugüne has bir siyasal niyet ve tutum olmadığı da tarihe az çok vukufiyeti olanlarca da malumdur.

Salman’ın açıklamasında yer alan veya açıklamasına eklenen “yeniden” ifadesi (to remake the Middle East), bize -en azından, yüz elli yıl öncesinde yine aynı coğrafyada gerçekleştirilen dönemin Ortadoğu’sunun ya da o dönemki adıyla Yakın Doğu’nun (Near East) ‘yeniden inşa’nın veya ‘yeniden tesisi’ni hatırlatıyor.

Aktörler kısmen farklı olsa da, temelde, Yakın Doğu’yu sınırlarıyla yeni devletleriyle, yeniden inşa sürecinde, Batı siyasal düşüncesinin egemen tutumu söz konusuydu.

Bu noktada, bugünün iki önemli ittifak gücü olan ABD ve İsrail’den, İsrail’in henüz devletleşmemiş, ancak Avrupa devletlerinden en azından bazılarını yönetebilecek ve yönlendirebilecek gücüyle öne çıkan ekonomik ve siyasal  güce sahipken, öteki gücü İngiltere teşkil ediyordu.

Riyad savaşa girer mi?

Riyad’dan yapılan açıklamaların ardından, Suudi Arabistan’ın ABD-İsrail ittifakının sadece arka plânında mı yer alacağı yoksa ön plânda da rol oynayıp isteyip istemeyceği ise şimdilik belirsiz gözüküyor.

Bu açıklamaya Washington’dan gelen teyidi, Salman’ın açıklamasının gelişigüzel yapılmadığının da, bir anlamda ifadesi kabul etmek mümkün.

Gazetecilerin sorusu üzerine ABD başkanı Donald Trump bu açıklamayı teyit ederken, Salman’a atıfla, “O bir savaşçı... Bizimle birlikte savaşıyor!” ifadesinde, Trump’a özgü klâsik bir abartı ihtimali göz ardı etmemekle birlikte, ortada ciddiye alınması gereken bir durum olduğuna kuşku yok.

Örneğin, Salman’ın savaşçılığına dair bugüne kadar aktif bir görünüm ortaya konulmuş değil... açıklamanın ikinci bölümünde yer alan ifade ise gerçek.

Öyle ki, bunun farkında olan İran’ın karşı saldırı hedeflerinden birinin, Suudi Arabistan sınırlarındaki üstlerin oluşturması tam da, bu duruma karşılık geliyor.

Belirsizlik

Ortada bir davet kadar, belirsizliğin de olduğuna kuşku yok...

Bir yandan, başta Başkan Trump olmak üzere bazı çevreler İran’la masaya oturulduğunu ve barış savaşı sona erdirme veya barış konusunda adımlar atıldığını ortaya koyuyorlar.

Öte yandan, Riyad’dan gelen savaşın bu haliyle sürmesi aksine, saldırı gücünün artırılarak gizli açık “İran’ı devreden çıkartın” mesajı bulunuyor.

Bu durum, sadece savaşla ilgili değil, Ortadoğu’nun siyasal ve hatta, teritoryal varlığında değişimler öngören projeksiyonların varlığına işaret ediyor.

Trump’ın güdümünde olduğu anlaşılan sözde barış sürecinin tıpkı Ukrayna barış süreci gibi muğlaklığa evrilmesi halinde, Salman’ın “daha fazla saldırın” önerisinin gündeme alınmayacağını kimse garanti edemez.

Uzmanlara dayandırılarak sunulan bazı açıklamalar dikkate alınacak olursa, bazı ülkelerin arabulucuğuyla sürdürülen barış sürecinin akamete uğraması halinde, Suudi Arabistan’ın, ABD-İsrail ittifakına ‘aktif’ katılımı olasılığını yabana atmamak gerekir.

Suudi Arabistan’ın böylesi önemli bir savaşta yer alması, modern Arap tarihinde bir ilk olacaktır.

Ve bu anlamda, Suudi Arabistan ordusunun ABD ve İsrail ordularıyla birlikte işbirliğini de, tüm dünya yakından izleyecektir.

Belirleyici olan Amerika

Bununla birlikte, Trump’ın üçüncü bir tarafın savaşta yer alıp almayacağı yönünde ne tür bir karar vereceği ise şimdilik belirsiz.

Her ne kadar, yukarıda dile getirdiğim üzere Trump, “Salman, bizimle birlikte savaşıyor.” ifadesini sarf etse de, böylesi bir aktif katılımın ABD açısından kontrol edilemeyecek bir düzeye çıkması da arzu edilir bir durum olmasa gerek.

Bu çerçevede, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde yönlendirici olanın Riyad yönetimi değil, Washington olduğunu unutmamak gerekiyor.

ABD çıkarları önceliği dikkate alındığında, Salman’a atıfta, Suudi Arabistan’dan yapılan önerinin ABD tarafından hayata geçirilip geçirilmeyeceğini de buna dayalı olarak hesap etmek gerekiyor.

Benzer bir talebin 2008 yılında, dönemin Suudi Arabistan kralı Abdullah’ın, Washington yönetimine “Kesin şu yılanın başını!” önerisiyle gündeme getirildiğini hatırlamakta yarar var.

Ortadoğu’da İran’a yönelik sürdürülen savaş ve İran’ın verdiği karşılığın barış süreci ile sonuçlanmaması halinde yöneliminde İran’a karşıtlığıyla bilinen Arap ülkelerinin ABD nezdinde ortaya koydukları talep ve beklentileri kadar, İran’ın bölgedeki ittifakı Yemen’deki Hutsilerle ne türden bir süreci başlatabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadoguda-savasin-tehlikeli-yonelimi-the-dangerous-trajectory-of-war-in-the-middle-east/

27 Mart 2026 Cuma

Açe’de tarihi bir mekân: Tengku Chik Awe Geutah kompleksi (1) / A historical site in Aceh: Tengku Chik Awe Geutah complex (1)

Mehmet Özay                                                                                                                             26.03.2026

Ramazan ayının son günlerinde, Kuzey Açe’de daha önce gidemediğim bazı bölgeleri ziyaret etme imkânı buldum. Bu ziyaretlerin öne çıkanlarından biri meşhur Peusangan’a bağlı birkaç köydü. Açe’deki ilk yıllarımda duyduğum “Tengku Awe Geutah”ın mezarının da bulunduğu köy Lueng Daneun adıyla biliniyor. Bununla birlikte, Tengku Awe Geutah adının ünü köyün de bu adla anılmasına yol açtığını söyleyebilirim.  

Lhokseumawe’den Bireun istikametine giden ‘otoban’dan, iç dağlık bölgeye doğru kıvrılan yoldan yaklaşık 20 km mesafe sonunda ulaşılan Awe Geutah Köyü, adı bugüne kadar anılan alimler arasında yer alan Awe Geutah’ın mezarının da bulunduğu bir yer. Genel itibarıyla, Malay dünyasında önde gelen alimlerin mezarlarının ‘Makam’ adıyla anıldığını, hemen burada ifade edeyim, daha doğrusu hatırlatayım...

Bölgede bilindiği ve yazıldığı şekliyle dile getirmek gerekirse, “Tengku Chiek Awee Geutah’ın ‘makam’ı, Bireun şehrinin önemli ilçelerinden Peusangan’a bağlı ve aynı adla anılan, yani Awe Geutah Köyü’nde bulunuyor. Bu alimin ve köy adının benzerliği bize, Awe Geutah’ın yaşadığı dönemde bölgede, ne denli etkili olduğunun ve bunun devamlılık arz ettiğinin bir işareti olarak kabul edilebilir.

20 km boyunca sağlı sollu yer alan diğer köylerin ardından ulaşılan ve ‘Sıblah Kreueng, Lueng Daneun’da bulunan ‘Awe Geutah kompleksi’ne, anayoldan içeriye yönelen dar bir sokaktan ulaşılıyor.

Bu kompleksi tanıtmadan önce, Köyün merkezinde aynı adla yani, Lueng Daneun adıyla tek kubbeli camiyle ilgili birkaç hususa değinmekte yarar var.

Caminin caddeye bakan girişi, üzeri işlemeli ve Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu oldukça gösterişli bir ‘taç kapı’ örneğini oluşturuyor. Bu kapı ile cami ana binası arasında, yaklaşık on beş metrelik alan araç parkı olarak kullanıldığı gibi, ihtiyaç duyulduğunda caminin doğal bir uzantısı işleviyle,   kalabalık olması halinde cemaatin ibadetine olanak tanıyor.

Caminin ana binasının ön cephesinin tavan bölümünde, bir tür ‘sur’ intibaı uyandıran ve daha önce pek rastlamadığım bir mimari özellik dikkat çekiyor.  Küçük sütunlar üzerine yerleştirilmiş demir platformlarda Allah, Muhammed vb. lafızlar yer alıyor.

Diğer bazı örneklerinin aksine, kubbe sadece caminin tavanında bir ‘dış süs’ ögesi olarak yer almıyor. Aksine, caminin iç bölümüne açılırken, üzerinde yer alan toplam sekiz adet küçük pencerelerle içeriye gün ışığının sızmasını sağlıyor. Tahmin edileceği üzere, günün farklı zamanlarında güneşin yön değiştirmesi caminin içine farklı atmosferlerin oluşmasını sağlıyor. Caminin ortasında, kubbeyi destekleyecek dört adet mermer sütun bulunuyor.

Camiyi benzerlerinden ayıran bir diğer özellik, tavan bölümünün ahşap olması. Bu husus, aynı zamanda bölgede orman kaynağı ve ağaç işçiliğinin varlığına bir delil olarak kabul edilebilir. Benzer bir işçilik bölgede yaygın olarak kullanılan minber’de de kendini ortaya koyuyor.

Mihrap’ın üst bölümünde, ön iç cepheyi, incelikli hat ile yazılmış Kur’an ayetleri süslüyor. Camiyi yandaki binalardan ayıran demir çit aralarında yer alan taş sütunların başlarında, genelde mezarlıklarda tanık olunan incelikli taş işlemeler bulunuyor. Bir köy’de böylesi özelliklere sahip bir camiyle karşılaşmak gerçekten şaşırtıcıydı. Bu durumu, Peusandan’a bağlı bu bölgenin uzun denilebilecek tarihinin bir yansıması olarak kabul etmek mümkün.

Camiden kısa mesafede ulaşılan ve yaklaşık 25 metre uzunluğundaki ara sokak, ilk etapta terk edilmiş izlenimi uyandıran bir pesantrene çıkıyor. Giriş bölümünde tahta bir platform üzerinde, “Pendidikan Islam Desa Awe Geutah” yazılı. İçinde yer alan ‘ışık saçan kitap ve yıldız’ figürünün etrafında ise, “Dayah Tgk. Chik Awe Geutah, Dewa Awe Geutah Kec. Pesuangan Sbl. Krueng Kab. Bireun’ yazılı. Yani, buranın tam adı, “Dayah Tengku Şeyh Awe Geutah Köyü İslami Eğitim Merkezi”...

Bu pesantren’i veya Açelilerin ifadesiyle Dayah’ı ‘terk edilmiş’ olarak tanımlamama sebep, Ramazan ayı öncesinden itibaren bu geleneksel eğitim kurumlarının faaliyetlerine ara vermesi. Yetkin öğrenciler çeşitli bölgelere giderek, Ramazan boyunca camilerde imamlık, vaizlik gibi vazifeler üstleniyorlar.

Öğrencilerin ders gördükleri dört tarafı açık ahşap malzemeden yapılmış ‘sınıf’ işlevi gören ve bölgede, ‘balee’ adıyla anılan yapılar bulunuyor. ‘Eski’ geleneksel pesantrenlerde bir tek öğrencinin kalabileceği genişlikteki ‘pondok’lar bulunmuyor. Bunun yerine, bir sıra üzerine inşa edilmiş ve yaklaşık on odadan oluşan bina almış. Odaların, birkaç öğrencinin kalabileceği büyüklükte olduğu anlaşılıyor.

Balelerin bulunduğu bölümden az ötedeki, Tengku Awe Geutah’ın kabrinin olduğu mekan rahatlıkla görülebiliyor. Bayram sürecinde bu tür mekânlara ziyaretçiler geldiğini biliyoruz. Bunun için komplekten sorumlu olduğu anlaşılan yaşlıca bir amca etrafı temizlemek amacıyla ot kesme makinesini hazırlıyor. Selam veriyoruz...

İşine mani olmamak için onunla sohbet etmek yerine, az ilerde elinde çalı süpürgeyle yerleri temizleyen teyzenin yanına gidiyoruz. Yılın sair zamanlarında, kendi halinde, sakin, günlük işleriyle meşgul bu insanların bugünlerde yani, Ramazan son günleri ve bayram öncesinde özel bir hazırlık içerisinde oldukları görülüyor.

Tengku Awe Geutah kompleksiyle ilgili izlenimlerime bir sonraki yazıda devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/acede-bir-tarihi-mekan-tengku-chik-awe-geutah-kompleksi-1-a-historical-site-in-aceh-tengku-chik-awe-geutah-complex-1/#

24 Mart 2026 Salı

İran savaşı ve ABD’nin barış arayışları / War on Iran and the U.S.’s strive for peace

Mehmet Özay                                                                                                                             24.03.2026

Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri çağrısı doğru ve gerçekçi mi?

Trump bu açıklamasıyla samimi mi, yoksa tüm meydan okumasına rağmen İran’a yönelik askeri saldırıların ardından, İran’ı masaya oturmaya zorlayarak olası bir ‘zafer’ peşinde mi?

İlk etapta, ABD ve İsrail ittifakının ürünü olarak dikkat çeken İran’a yönelik açık savaşın bugün geldiği noktada, barış arayışlarını temel alan yaklaşımın yine ABD’den gelmesi, gayet ilginç bir durum teşkil ediyor.

ABD başkanı Donald Trump tarafından gündeme getirilen İran’la masaya oturma düşüncesinin, 28 Şubat’ta İran’a saldırı kararını -İsrail’le birlikte- tek başına alan Trump’ın, -bugüne kadar ortaya koyduğu politik yaklaşımların- çelişkilerle dolu yönünün bugünkü örneğini teşkil ediyor.

Trump’ın, bu gelişmeyi, çoğunluğun aksine, bir ‘U dönüşü’ olarak yorumlamak yerine, gelinen noktada İran’la “iş ve ekonomi bağlamında masaya oturma” şeklinde yorumu da, gayet ilginç bir duruma işaret ediyor.

Trump, Tahran’a yaptığı barış çağrısıyla, İran’a yönelik olarak başlatılan savaşı kazandığını veya İran’a siyasal ve askeri açıdan yeterince hasar verdiğini mi ve şimdi sıranın, İran’ı ekonomik olarak ıslah etmeye geldiğini söylemek istiyor acaba?

Uluslararası yasaların ihlâli

Söz konusu savaşa yol açan etmenin, tıpkı geçtiğimiz iki yıl boyunca Filistin topraklarında sürdürülen ve bunun doğrudn uzantısı olarak Lübnan, İran ve Katar’a değin uzanan saldırılarda olduğu gibi, İsrail merkezli olduğu yönünde gizli/açık bir eğilimin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun yanı sıra, İran’a yönelik savaş sürecinin, nükleer programını sınırlandırmaya yönelik olarak bu ülkeyle masaya oturulmuş olduğu bir dönemde hayata geçirilmiş olması, Trump’a eleştirilerden çekinmeyen -başta Avrupalı olmak üzere- ülke yönetimlerinden ve yöneticilerinden geldiğini görüyoruz.

Batı’yı dikkate alarak ifade edecek olursak, bunun en önemli göstergesi, Almanya cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier’in, ABD-İsrail ittifakının ürünü olan İran’a açılan savaşı, “uluslararası yasaların ihlâli” olarak nitelemesi oluşturuyor.

Almanya dışişleri bakanlığı da yapmış olan Cumhurbaşkanı Steinmeier, İran’a saldırıya gerekçe olarak ABD başkanı Trump’ın gündeme getirdiği, İran’ın ABD hedeflerine yönelik doğrudan saldırı ihtimalinin gerçeği yansıtmadığı görüşünde.

Steinmeier, aynı zamanda ABD’nin İran’a savaş kararının, ulus-devletlerin ulusal güvenliklerine yönelik tehdit karşısında öz savunma hakkı tanıyan Birleşmiş Milletler ilgili sözleşmesinin 51. Maddesi’yle çeliştiğine vurgu yapıyor.

Papa’nın vurgusu

Katolik Hıristiyan dünyasının lideri Papa Leo ise yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da süren savaşı “insanlık ailesine yönelik bir skandal” olarak tanımlıyor.

Özellikle, savaşın kurbanları olan masum halk kesimlerini öne çıkarttığı açıklamasında Papa, “ bu kitleleri yaralayan, tüm insanlığı yaralıyor” anlamına gelen yaklaşımıyla savaşın neden olduğu mağduriyetlerin boyutuna dikkat çekiyor.

U-dönüşü ve Avrupa’yı ikna

ABD dışişleri bakanı Marco Rubio’nun, Cuma günü paris’te yapılacak olan G7 dışişleri bakanları toplantısına katılacağı açıklandı.

Söz konusu bu karar, ABD başkanı Trump’ın, İran’la barış görüşmeleri yapılması konusundaki açıklamasının doğrudan bir yansıması olarak kabul edilebileceğine kuşku yok.

Rubio’nun söz konusu toplantıda, Rusya’nın Ukrayna işgali ile İran konusunu Avrupalı temsilcilerle paylaşacağı açıklandı.

Rubio’nun, Paris toplantısına iştirakini, özellikle İran konusundaki gelişmelerin küresel enerji sektörü başta olmak üzere neden olduğu olumsuz gelişmeler dikkate alındığında sıradan bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün değil.

Özellikle, bu toplantının, “dünya barışı ve istikrar” başlığı ile tanımlanıyor olması, hiç kuşku yok ki, Batılı güçlerin aralarındaki görüş ayrılıkları ve alternatif yaklaşımları ele almaları noktasında önemli bir süreç olarak ortaya çıkıyor.

28 Şubat’ta İran’a yönelik olarak başlatılan savaş öncesinde ABD’nin, NATO üyesi Avrupalı müttefiklerini bilgilendirmemesinin neden olduğu ve bir anlamda skandal ve bunun, Avrupalı müttefiklerin İran savaşına aktif olarak katılmama kararı sonrası, -İsrail bir yana-, ABD’nin askeri ve siyasal açıdan geldiği kırılgan noktayla doğrudan bağlantılı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu durum, aynı zamanda ABD’nin İran savaşının maliyetini tek başına üstlen/e/meyeceğinin de açık bir göstergesidir.

2016 yılından bu yana, ABD-NATO ilişkilerine bakıldığında, başkan Trump’ın sürekli olarak NATO’ya yönelik kendi olarak gündeme getirdiği iç organizasyon ve bunun ekonomik boyutuna dair vurgusu bugün bir tezat olarak yine gündeme geldiği anlaşılıyor.

Bugüne değin Trump’un, NATO’yu kendi haline terk etmeye matuf açıkmaları Avrupalı müttefik güçler taarfından eleştiriyle karşılanırken,  İran savaşının ulaştığı bir anlamda açmaz karşısında Trump Avrupalı müttefikleri yanında olmalarını istemesi bu çelişkinin görünür bir yönünü oluşturuyor.

Yeni değil...

2016’dan bu yana, Trump politikalarının küresel ekonomi ve siyasal yapılaşmalarına veya yeni ekonomi ve siyasal yapılaşma çabalarına yönelik istikrarsızlık oluşturmaya hizmet ediyor.

Trump’ın, özellikle küresel gelişmeler dair yaptığı açıklamalar ve icraatları etki alanına bağlı olarak, örneğin uluslararası borsalarda olduğu gibi, bölgesel ve küresel kurumsal yapılarda dalgalanmalara yol açıyor.

Bu durumun, aynı zamanda ABD ile ilgili ülkelerin ikili ilişkileri ile ABD’nin bizatihi aktif taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve kurumlar nezdinde de, olumsuz bir karşılığı olduğuna tanık olunuyor.

28 Şubat’tan bu yana, İran’a yönelik gerçekleştirilen askeri saldırılarla, yine benzer şekilde, küresel sistemi ve de barışı tehdit etmekten çekinmeyen bir ABD ve başkan Trump var karşımızda...

İran’a yönelik savaşın bugün küresel çapta özellikle enerji sektöründe hissedilen doğrudan etkilerinin ortadan kaldırılması konusunda artan çağrılara ABD başkanı Trump’ın sessiz kalması mümkün gözükmüyor.

Bununla birlikte, şayet bu savaş sonlandırılacaksa da, bunun mimarının bizzat Trump olması, ABD’nin bugüne kadar uyguladığı politikalara uygun olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-savasi-ve-abdnin-baris-arayislari-war-on-iran-and-the-u-s-s-strive-for-peace/