28 Nisan 2026 Salı

İran’da kazananını bekleyen savaş / A war awaits its winner in Iran

Mehmet Özay                                                                                                                             28.04.2026

Doğrudan ABD-İsrail işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıkan İran’a yönelik savaş, 28 Şubat’tan bu yana yani, iki aydır devam ediyor.

İran’a askeri saldırıyı plânlayanların ne tür hedefleri olduğu konusunda, ABD -ve bir şekilde İsrail’le- ittifak halindeki çeşitli ülkelerin de içinde olduğu pek çok ülke yönetimlerinin akılları ise hâlâ bu işe yatmış değil.

ABD ile ittifak halindeki ülkelerden kasıt, tabii ki öncelikle NATO üyeleri…

Bu noktada, İran savaşının, ABD ve NATO’nun Avrupalı üyeleri arasında var olan gerilimi daha da artırmış durumda.

Bu gerilimin savaşın devamı ve/ya sona ermesi halinde ne tür bir evreye dönüşeceği ise merak konusu.

Tezatlar bütünü

Savaşın başkumandanı rolünü bile isteye oynayan ABD başkanı Donald Trump’ın, tezat içerikli söylemlerinin şekillendirdiği bir dönem yaşanıyor.

Tabii, gelişmelere hangi açıdan bakıldığına göre değişen görüşler de yok değil…

Örneğin, bu anlamda, savaşın gidişatının Trump’ın söylemleri ve de ABD-İsrail askeri plânlarınca yönlendirildiği şeklindeki izahın da, en az ilki kadar gerçeklik payı taşıdığını ortaya koyan gelişmeler yok değil…

Bu durum, ortada kazananını bekleyen bir savaş olduğu yaklaşımını anlamlı kılıyor.

Saldırılar, karşı ataklar, barış masasında buluşma yolları ile savaşın, bir tür belirsizlik çemberinde devam etmekte olduğu izlenimi, güçlü bir şekilde akıllara yer etmiş durumda.

Bu belirsizliğin, yine bakış açılarına bağlı olarak tarafların yani, ABD-İsrail koalisyonu ile İran tarafının gizli/açık sarf ettikleri stratejik hedeflerinin ürünü olarak ortaya koydukları mücadelenin bir parçası olduğu konusu da, dikkatle ele alınmayı hak ediyor.

Yani, ortada savaşı bitirmeme konusunda kasıtlı bir uğraşın olduğu göz ardı edilmemelidir.

Savaşı bitirmeyerek ötekini askeri, siyasi ve ekonomik açıdan köşeye sıkıştırma beklentisi belirleyici oluyor.

NATO’dan bakış

Burada kritik rolü ABD ve İran’ın değil, aksine Avrupa’nın oynadığını söylemek biraz garip gelebilir.

Ancak, geçen iki aylık süre zarfında İran’ın sırtını istediği şekilde yere getirememiş olan ABD-İsrail koalisyonu saldırılarının akabinde başkan Trump’ın, NATO üyesi Avrupa ülkelerine “gelin petrolünüzü kendiniz alın!” çağrısı, dikkate alındığında sanki, bu koalisyonun savaş meydanından çekiliyormuş izlenimi uyandırmadı değil.

Trump’a özgü bir serzenişi içinde barındıran bu açıklamanın hedefinde, özellikle İngiltere, Fransa ve İspanya gibi NATO içerisinde öne çıkan ülkeler olması, geniş Batı askeri ve güvenlik sistemi açısından gayet manidar bir durum olduğunu ortaya koyuyor.

NATO üyesi ülke liderlerinin açıklamaları, “İran’a savaş açarken, bize sordum mu?” yaklaşımı, temelde, Trump’ı köşeye sıkıştırmaya yeter bir siyasal söylemdir.

Bir başka deyişle, savaşın NATO ile ilintili olabileceğini savaş öncesinde değil, savaşı başlatmasının ardından Trump’dan gelmesi, NATO’nun işlevi işlevsizliği söyleminin ve tartışmalarının dışında, NATO içerisinde bir istikrarsız diyalog sürecinin açık seçik ifadesidir.

NATO’da ilgili ülkelerin silahlı kuvvetlerini sahasa sürmemekle birlikte, üslerini ABD-İsrail koalisyonuna açmaları, hiç kuşku yok ki, doğrudan savaşın içinde yer almaları anlamına gelecektir.

Bu noktada, NATO üyesi ABD ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanan gerilimin, İran’a yönelik savaş ile bağlantılı olmayan, haddi zatında bu gelişmenin öncesine dayanan bir gerilim süreci olduğu biliniyor.

Aşağılanma sendromu

Yaşanan bu gerilimin, savaşın başlangıcından bu yana devam ettiğini ve halen geçerliliğini koruduğunu ortaya koyan son gelişme ise, Almanya şansölyesi Friedrich Merz’in bir açıklamasıyla ortaya kondu.

Şansölye Merz, Pakistan vasıtasıyla ortaya konulmaya çalışılan barış görüşmeleri sürecinin ikinci turunun akamete uğraması üzerine, ABD’nin İran tarafından “aşağılandığı” yolundaki görüşü gayet dikkat çekiciydi.

Bu açıklama sanki, İran’ın başarısı gibi de yorumlanmaya açık olduğu düşünülebilir.

Ancak, Merz’in, böyle bir amaç taşıdığını söylemek mümkün değil.

Aksine, Merz’in hedefinde, temelde, NATO üyesi olan ABD’nin, İran savaşı sürecindeki ve de barış görüşmeleri safhalarındaki performansının başarısızlığına vurgu bulunuyor.

Merz’in bu çıkışı, haddizatında savaşın öncesi süreçlerde, NATO’nun Avrupa üyelerinden yükselen, ABD’nin NATO çerçevesine uygun bir siyasal ve askeri politika geliştir/e/memiş olduğu yolundaki söylemlerin devamı olarak değerlendirmek gerekir. 

İran yönetimi, Merz’in tespitinden hareketle, bir tür özgüven ve başarı hissine kapılabilirler.

Bunun, kendileri açısından moral bir kazanım olarak yararı olmayacağı söylenemez…

Varoluş sorunu

Ancak, yukarıda dikkat çektiğim üzere, ‘savaşı bitirmeyerek ötekini köşeye sıkıştırma’ stratejisinin ABD’den ziyade, daha çok İran için kritik bir önemli sahip olduğu ortada.

Savaşın, İran için bir ‘varoluş sorunu’na dönüştüğüne dair, uluslararası çevrelerin açıklamalarında bu durum açık seçik görülüyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanmakta olan savaş İran’ın kaybetmesi ile sınırlı olmayan, aksine, İran’da rejimin var oluşu mu sona erişimi noktasına gelip dayandığı anlaşılıyor.

Trump, İran’da olan biteni görmüş olmalı ki, “… Kendi içlerinde savaşıyorlar… Liderlerinin kafaları karışık!” diyerek, İran’da siyasal karar alma mekanizmalarının değişkenliğine ve de belirsizliğine atıfta bulunuyor.

Benzer bir yaklaşımı, Alman Şansöylesi Merz’in ifadesinde de bulmak mümkün…

Merz, İran tarafının İslamabad görüşme sürecindeki yaklaşımlarını, “Açıkçası İranlılar, müzakerelerde gayet mahirler ya da daha doğrusu müzakere yapmamada oldukça mahirler…” diyerek, bir ölçüde İran tarafında karar alma mekanizmalarının muğlaklığına gönderme yapıyor…

Bununla birlikte, İran’ın, aradan geçen iki aylık süreçte, ‘pes etmemiş’ olmasını başarı olarak kabul edip, zaten var olan yaptırımlara alışkın olan İran yönetiminin bu ‘alışkanlığın’ oluşturduğu dayanaklılıktan hareketle ayakta kalabildiği ve de ilerleyen süreçte kalabileceği iddiasını da yabana atmamak gerekir.

İki aydır devam eden savaşın, bugün geldiği nokta belirsizlikleriyle öne çıkıyor. Ortada kazananını bekleyen bir savaşın olduğuna kuşku bulunmuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iranda-kazananini-bekleyen-savas-a-war-awaits-its-winner-in-iran/

22 Nisan 2026 Çarşamba

Bir lider: Tun Abdul Razak (1922-1976) / A leader: Tun Abdul Razak (1922-1976)

Mehmet Özay                                                                                                                             22.04.2026

Bir devletin inşasında kurucu unsurlar kadar, ilerleyen süreçte liderlikleriyle rol oynayan bazı siyasilerin katkısı, -en az kurucu unsurlar kadar- önem taşır.

Hatta, ilk sürecin kayda değer bir şekilde akamete uğradığı ve devlet birliğinin tehlikeye girdiği anlarda oynadıkları konsolide edici rolleriyle, bu ikincil liderler unutulmayacak şekilde adlarını ulusal tarihe yazdırırlar.

Bunlardan biri, merhum Tun Abdul Razak’tır...

Malezya’nın ikinci başbakanı sıfatıyla 1970’de başlayan başbakanlığı, 1976 yılında vefatına değin devam etti.

Bugün, Universiti Malaya’da (UM) gerçekleştirilen forum’da, vefatının ellinci yılında mütevazi bir şekilde anıldı Tun Abdul Razak...

Malezya Yüksek Öğretim Bakanı Datuk Dr. Zambry Abdul Kadir’in konuşmasının ardından, UM bünyesinde faaliyet gösteren önemli enstitülerden biri olan, Asya-Avrupa Enstitüsü (Asia-Europe Institute) ile Tun Razak Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen forumu, Enstitüsü müdürü Dato Prof. Rajah Rasiah yönetti.

Forum’a katılan, önemli konukları Malezya modern Malezya siyasal tarihinde bir dönüm noktası olan 1969 sürecini, merhum Tun Abdul Razak’ın liderliği çerçevesinde değerlendirdiler.

Karakter

Abdul Razak’ın fotoğrafını ne zaman görsem, 1930’lu, 40’lı yıllarda Sumatra’da öne çıkan liderleri anımsattığını düşünürüm.

Bugün, vefatı dolayısıyla yapılan etkinlikte önemli katılımcıların dile getirdiği anı-siyasal analiz etkileşiminden oluşan söylemleri, bu düşüncemin bir şekilde teyidi anlamına geliyordu.

Abdul Razak’ı tanımlayan temel kavramın, bir siyasetçi olarak ‘karakter’ sahibi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir an için durup belki, “Bu mu, yani?” sorusu sorulabilir, şayet ‘karakter’in neleri içerdiğini küçümser isek...

Döneminin adamı

İngiliz yönetimine konu olan dönemin, doğrudan bir sonucu olarak ve tıpkı benzerleri gibi, eğitimini İngiltere’de alan Abdul Razak bin Hussein (11 Mart 1922 - 14 Ocak 1976), hukuk eğitimi gördü.

Yüksek öğrenimi sürecinde, Londra’da “Malay Forum” adıyla, ülkesinden gelen öğrencileri bir çatı altında toplamasını özellikle incelemek gerekir.

Temel hedef ‘öğrenci birliği’ formunu oluşturmak olduğu düşünülebilirse de, gerçekte bu çabanın, ‘Malaya’ topraklarının bağımsızlığının tesisi olduğuna kuşku yoktur.

Bu süreç, onun, ‘liderlik’ ve ‘vizyon sahibi’ bir kişilik olduğunun bir erken dönem ifadesidir aslında...

Abdul Razak’ın, ilerleyen yıllarda ülke yönetiminde yer alan bir siyasetçi olarak ortaya koyduğu ‘toplumsal kalkınmacı’ çabalarının, Londra’da ‘Fabian Topluluğu’na katılması ve o süreçte edindiği ideolojik zeminin, sahip olduğu ‘Malay’ gerçekliği ile ilişkisinin kurulması, anlaşılmaya ve araştırılmaya değer bir başka önemli araştırma konusu olarak karşımızda duruyor.

Avrupa’nın tarihsel olarak ürettiği siyasal ideolojik eğilimleri, akımları öğrenme süreçlerinde, Abdul Razak’ın yalnız olmadığını biliyoruz.

Yukarıda değinmiştim...

Abdul Razak’ı, Sumatra’lı siyasal liderlere benzetmenin nedenlerinden biri bu...

Tıpkı, Muhammed Hatta, Sutan Sjahrir, Adam Malik gibi...

Abdul Razak da, kendi vatanında sömürge dönemi koşullarını anlamış ve bu sorunlara çözüm bulma konusunda kafa yormuş genç bir adam...

Tartışma yeri burası olmamakla beraber, şu ifadeye yer vermek gerekiyor.

Yukarıda dikkat çekilen süreci, bir tür sıradanlaştırma çabasına konu ederek, dönemin adı geçen genç siyasal aktivistlerini ve geleceğin önemli siyasetçi ve düşünürlerini tanımlarken, ‘Batılı ideolojilerin saf takipçileri’ gibi bir yaftaya sığınmak, geniş Malay dünyasında o dönem var olan toplumsal gerçeklik olgusunu ve alternatif siyasal söylemleri yadsımak anlamına gelir.

Kaldı ki, adı ne olursa olsun, sömürge dönemi koşullarının belirleyiciliğinde özellikle, ekonomi-politik açılımlarında, Avrupa’nın ürettiği ideolojileri alternatif bir yaklaşım olarak Geniş Malay dünyasında ortaya koyma çabasında, Başbakanlık konumuna kadar çıkmış ya da gayet önemli toplumsal statüler edinmiş diğer bireylerin de var olduğu hatırlandığında, karşımızda dikkat çekici bir siyasal ve toplumsal değişim süreçleri olduğunu görürüz.

Siyasal var oluş

Abdul Razak’ın, Malezya Federasyonu adıyla anılan ulus-devlette adının öne çıktığı dönem, hiç kuşku yok ki, 13 Mayıs 1969 yılıdır...

O dönem yapılan genel seçimlerin hemen ardından, yaşanan anarşi ortamını doğurduğu siyasal ve toplumsal gerilimi yönetebilecek kişi arandığında ilk akla gelen isim olmuş ve olağanüstü yetkilere sahip bir siyasetçi olarak bu göreve atanmıştır.

15 Mayıs 1969 ile 20 Şubat 1971 tarihleri arasında görev yapan ‘Ulusal Yönetim Konseyi’ (National Operations Council), bir anlamda Malezya modern tarihinin dönüm noktası olmuştur.

Böylesine kritik bir dönemde devletin başına getirilmesini onun, belirli kriterlere sahip yani, ‘karakter sahibi’ bir siyasetçi olmasıyla izah etmek gerekiyor.

Tarihte Malay Yarımadası, İngiliz sömürge döneminde Malaya gibi adlarla anılan ve Asya Kıtası’nın güneydoğusunda Patani’den, güneyde Singapur Adası’na doğru kıvrılan Yarımada’nın 18. yüzyıl sonundan başlayan ve modern anlamda, çok etnikli kimliğine sahip olduğu dönemlerde, zaman zaman yaşanan çatışmalara rağmen, büyük ölçekli çatışmalara rastlandığını söylemek güç.

Bunun, İngilizlerin ‘düzen’ (order) ve ‘güvenlik’ (security) konusunda gayet ‘inatçı’ bir millet olmalarıyla izah etmek gerekir.

13 Mayıs 1969 sorunu modern Malezya tarihinin, bazı çevrelerce üzerinin kapatılmak istenmesinde de görüldüğü üzere, ulus-devletin varlığı ve birliğinin tesisi veya önemli kırılmaların yaşanacağı bir dönüm noktası olarak dikkat çeker.

Temel itibarıyla, toplumsal katmanların veya Malezya özelinde söylemek gerekirse, “etnik yapılararası” ekonomik dağılımda yaşanan dengesizliğin, gayet görünür bir hâl aldığı döneme işaret eder 13 Mayıs 1969 gelişmesi...

Siyasal sorumluluk ve güç paylaşımı

Olağanüstü yetkilerle atanmasının ardından, toplumda var olan tüm toplumsal ve etnik yapıların temsilcilerinden teşekkül ettirilen bir danışma konseyi oluşturması, onun “tüm yetkilerle donatılmış” ancak bu yetkilerini, “toplumun birbirinden gayet farklı kesimlerin oluşturduğu kurula havale eden bir lider tipiyle karşı karşıyayız.

UM’deki etkinlikte yer alan Prof. Anis Yusuf’un dile getirdiği üzere, bu yönetim tarzı, Abdul Razak’ın bir “Malezya Geleceği” düşüncesine sahip olduğunun en açık göstergelerinden biridir.

Anis Hoca, bu siyasal yaklaşımı sahip olunan “mutlak siyasal gücün” doğrudan halka aktarılması olarak yorumlayarak, “nitelikli liderlik” olarak vasıflandırıyor...

Günümüzde, popüperleştiğine kuşku olmayan ‘liderlik’ kavramının ve de içeriğinin bizatihi, Abdul Razak’ın şahsında ve de politikalarında gündeme geldiğine dikkat çekiyor. Siyasetçinin, liderin güç sahibi oluşunun, samimiyet ve sorumluluk olgularıyla bağdaştırıyor Anis Hoca.

Abdul Razak’ın oğlu ve uzun yıllar özel sektörde önemli görevler yapmış olan Nazri Rezzak’ın, babasının başbakanlığı sürecinde sergilediği liderlik profilini ve dönemin icraatlarını, “çok fazla güç iyi değildir” ilkesiyle açıklaması önemlidir. Nazri Bey, bu ifadeyle dolaylı olarak Abdul Razak’ın ilkeli ve paylaşımcı liderlik yönelimine vurgu yapıyordu.

Bu izahın, Prof. Anis Hoca’nın yukarıda dikkat çektiğim “siyasi güç” olgusuyla ilintili olduğunu söylemek gerekiyor.

Ve belirsizlikler, komplek gelişmeler ve durumlar karşısında siyasetçilerden, yöneticilerden beklenen “iyi yönetim” (good governance) olgusunun, Abdul Razak’ın altı yıllık yönetiminin dikkat çeken bir değer niteliği olduğuna vurgu yapıyor Anis Hoca.

Katılımcılar arasında yer alan Prof. Fatima Muhammad Arsyhad, Tun Abdul Razak’ı “kalkınmanın babası” (bapak pembangunan) unvanıyla zikretti...

Bu kavramın, bölgede sıklıkla kullanıldığını biliyoruz...

Ancak, Prof. Fatima’nın vurgusu endüstriyel, sektörel vb. kalkınmadan ziyade, Abdul Razak’ın başbakanlığı döneminde, çok etnikli Malezya toplumunun sosyo-ekonomik olarak alt katmanlarında yer alan kesimlerinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak politikalar ve projelerle ortaya koymuş olmasıdır.

Ve bu süreci, “ilerlemeci ekonomi” kavramıyla netleştirdi...

‘Felda’, ‘Felcra’, ‘Mara’ vb. örneklerinde görüldüğü üzere, ekonominin kurumsallaştırılması ve halk katmanlarına yaygınlaştırılması süreçlerindeki rollerinin, Abdul Razak dönemi ekonomi politik süreçlerinde önceliğin, devasa devlet işletmelerine değil, halk katmanları arasında yaygınlaştırılmasının somut örnekleri olarak dikkat çekti.

İnşacı lider

Dönemin başbakanı Tunku Abdul Rahman’ın yardımcısı olarak siyasette yer alan Abdul Razak’ın ulusun yeniden inşasında görevlendirilmesi, Malezya modern siyasal tarihinin dönüm noktalarından biridir.

Yaşanan kırılmanın niçin, Tunku Abdul Rahman ile onarılması yoluna gidilmediği meselesi ise, bir başka husustur.

Ancak, Tunku Abdul Rahman’ın ulus-devlet varlığının kritik bir sürece girdiği, toplumsal katmanlar ve de özellikle, etnik yapılararası kırılmaları önleyecek ve ulusal bütünlüğü sağlayacak sürecin başına, Abdul Razak’ı ataması onun siyasetçi olarak sahip olduğu özellikleriyle ilişkilendirmek gerekiyor.

Dönemin siyasi elitinin, böylesine önemli bir siyasal süreçte Abdul Razak’ı göreve atamalarına şaşmamak gerekiyor.

Onun, -yukarıda dikkat çektiğim üzere, öğrencilik yıllarından başlayarak- sergilediği siyasal kişiliği ve karakteri, 1951 yılında, o dönem UMNO’da yaşanan çalkantılı başkanlık değişiminde Dato Onn Jaa’far tarafından UMNO başkanlığına önerilmesinde de rol oynamıştı.

Ancak, yaşının genç olması gibi maddi bazı nedenlerle bu görevi reddeden Abdul Razak, aradan geçen yirmi yılın ardından 1969’da, olağanüstü yetkilerle siyasal yönetimin başında yer almış ve ardından, vefat ettiği 1976 yılına kadar başbakan olarak görev yapmıştır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bir-lider-tun-abdul-razak-1922-1976-a-leader-tun-abdul-razak-1922-1976/

19 Nisan 2026 Pazar

Avrupa Macaristan’a güveniyor / Europe trusts Hungary

Mehmet Özay                                                                                                                             19.04.2026

Avrupa Birliği Komisyonu, Macaristan seçimlerinin ardından, hükümetin kurulmasını beklemeden ilk üst düzey görüşmeleri başlattı.

Macaristan’da Páter Magyar’ın hükümeti Mayıs ayı başında kuracağı belirtilirken, Avrupa Komisyonu (European Commission) üst düzey yönetimi, seçimin galibi Tisza Parti’si yöneticileriyle geçtiğimiz iki gün boyunca biraraya geldi.

Resmi olmayan görüşmelerin temel konusunu, AB’nin Macaristan’a mali yardımını içeriyor.

Sabık başbakan Victor Orbán döneminde yaşanan ‘yolsuzluklar’ ve ‘devlet kurumlarının bağımsızlığı’ ilkesinin ihlâli gibi nedenler üzerine AB’nin, Macaristan’a vermeyi taahhüt ettiği ancak ardından dondurduğu fonun, ilk etapta on milyar Avroluk (10 Billion Euro) bölümünün acilen transferi çalışmaları başlatıldı.

Buna ilâve olarak, önümüzdeki dönemde Macaristan’a mali desteğin toplamda, 37 Milyar Avro’yu bulacağını da hatırlatayım.

Avrupa’nın güveni

AB yönetiminin, henüz hükümeti kurmamış bir üye ülke yönetimiyle ilk defa böylesine bir süreci başlatmış olması, uzmanlar tarafında “olağandışı” nitelendiriliyor.

Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in “sağ kolu” olarak nitelendirelen Björn Seibert ve diğer bazı yetkililer, henüz başbakanlık sıfatını almamış olması nedeniyle Peter Magyar yerine, partisi Tisza’nın yöneticileriyle görüşmeleri gerçekleştirdiler.

Bu gelişme, Avrupa Birliği’nin ve birliğin işleyişinden sorumlu Avrupa Komisyonu’nun Macaristan seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyasal gelişmeyi ve de Tisza Partisi’nin kuracağı hükümeti açıkça desteklediği anlamına geliyor.

Bu durum, AB ile üye ülkeler arasında var olan anlaşmaların, hukuki süreçlere koşut olarak gerçekleştirilmesi anlamına geliyor.

Bu nokta, önemli...

İlkeler

Nihayetinde, AB’nin kuruluşu ve gelişiminde, Avrupa’nın kendini bağlı hissettiği ve deklare ettiği siyasi değerlerin, bu değerlerin somutlaşmış hali olan kurumların işlerliği, üye ülkelerin AB ile olan işbirliğinin sorunsuz gerçekleşmesinin temel kuralını teşkil ediyor.

AB’ye üye ülkelerin, AB nosyonuna ve bunun içerdiği siyasal ilkeler bütüne yönelik benimseyiciliği, adabtasyonu salt bir çıkar ilişkisi üzerine şekillendiğini söylemek güç.

Öyle ki, üyeliğin ‘bağımsız’ karara bağlı olması gerçeği, üye ülkelerin AB nosyonunun ne anlama geldiği ve gereklilikleri konusunda fikir sahibi oldukları anlamına geliyor.

Bununla birlikte, sabık başbakan Victor Orbán döneminde yaşananların ortaya koyduğu üzere, bir üye ülke olarak Macaristan’ın farklı uluslararası aktörlerle yakınlaşması, AB ile olan sürecin akamete uğraması sonucunu doğurmuştu.

Temelde, bu tecrübe bugün AB içerisinde,  özellikle üye ülkelerin ‘dış işleri’ konusunda üye ülkelere tanınan özerkliğin yerinde olup olmadığı tartışmalarının ortaya çıkmasına neden olduğu gözlemleniyor.

Bu durum, her üye ülkeye ‘dışişleri’nde özerkliği tanırken, Victor Orbán döneminde yaşandığı üzere Birliğin, tümünü içine alan belirsizlikler ve kararsızlıklar gibi harekete geçirici kuvvenin dondurulması gibi bir sonucun ortaya çıkmasına neden oldu.

Temelde, AB’nin işlerliğinin üye ülkeler ile bir bütün olarak Birlik noktasında ortaya çıkması hedefinin gayet rasyonel ve de ideal olduğu görülüyor.

Bununla birlikte, özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya 2022’de açtığı savaşla birlikte, sabık başbakan Victor Orbán’ın Rusya ile yakınlaşması, öte yandan, bir anlamda, tam da bununla tezat içerecek şekilde ABD Başkanı Donald Trump’la aynı kampta’ yer aldığı görüntüleri, AB için büyük bir hayal kırıklığı olduğu gibi uluslararası arenada, AB’nin üstlendiği varsayılan ‘bir güç’ olma olgusunun hayata geçirilmesinin de önünü tıkaması sonucunu doğurmuştu.

AB için ‘kriz’ anlamına gelen bu gelişmenin bir daha yaşanmaması konusunda, bazı adımların atılacağını tahmin edilebilir.

Avrupa bütünlüğü

Geçtiğimiz iki gün boyunca Avrupa Komisyonu temsilcilerinin, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptıkları görüşmeler, komisyonun üye ülkeler maddi desteğinin, Macaristan özelinde Ağustos ayı öncesinde anlaşmayla sonuçlanması hedefine matuf.

Bu durum, giriş’te dikkat çektiğim üzere, AB’nin Macaristan’ı ne denli önemsediğinin bir göstergesidir.

Bu önemseme, Macaristan’ın bir üye ülke olarak AB bütünlüğü içerisindeki yeriyle ilgili olduğu gibi, bir üye ülkenin AB siyasal değerlerine bağlılığının, -Macaristan örneğinde, güçlenerek yenilenmesi anlamına geliyor.

Dolayısıyla Avrupa Komisyoun tarafından, ilk etapta verilmesi plânlanan on milyar Avro, ‘İyileştirme ve Dayanıklılığın Tesis’ (Recovery and Resilience Facility -RRF) kapsamında yer almasını, salt bir ‘ekonomik’ yardım olarak görmek yanlış.

Temelde, çok daha derinlikli bir ilişki olduğu ve maddi destek programının bu ilişkinin sadece, bir boyutunu teşkil ettiğini kabul etmek gerekiyor.

Bu derinlikli ilişkiden kasıt, AB siyasal ilkeleridir...

Önceki yazılarda dile getirdiğim üzere bu ilkeler, başta, “yolsuzluklarla mücadele, yargı bağımsızlığı sağlanması, medya ve akademi kurumlarında özgürlük” gibi başat olgular.

Ancak temelde bakıldığında, Avrupa bireylerin haklarının korunması ve kamusal alanın ‘tarafsızlığı’ olgularını temel alan bir siyasal ve toplumsal zemini öncelliyor.

Bireylerin haklarının korunması, kamusal alanın ve kurumların tarafsızlığı ilkesinin, sabık başbakan Victor Orbán döneminde ciddi anlamda örselenmesi nedeniyledir ki, AB Macaristan’da 12 Nisan seçimiyle yaşanan siyasal gelişmeyi önemsiyor.

Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in acelesi de, tam da bu ‘önemsemeye’ paralellik arz ediyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Avrupalı yöneticiler, AB değerlerinin Macaristan’da yeniden inşası sürecinin, Avrupa genelinde siyasal değerlerin ve de demokratik yenilenme anlamına geldiğinin gayet farkındalar.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/avrupa-macaristana-guveniyor-europe-trusts-hungary/

Macaristan: Avrupa düşüncesinin yeniden yapılanması / Hungary: The restructuring of the European idea

Mehmet Özay                                                                                                                             18.04.2026

Başlık iddialı gibi görülebilir...

Evet, Macaristan seçimlerine atıfla bu başlığı kullanıyorum.

Avrupa bağlamında ‘siyasi sapmacı’ olarak adlandırılabilecek olan Victor Orban’ın 12 Nisan’da yapılan genel seçimleri kaybetmesinin ardından, Avrupa bu sefer yine Macaristan’la ve başbakan Peter Magyar’la demokrasinin yeniden güncellenmesine tanıklık ediyor.

Orta Avrupa’da görece küçük ülkelerden biri olan Macaristan’da, seçimlerinin doğurduğu bu sonucun, Macaristan toplumu ve siyasetinin ötesinde, Avrupa ve Batı siyasal düşüncesine ve bunun ötesinde, bir medeniyet projesine yapılan göndermelerle öne çıktığını göz ardı etmemek gerekiyor.

‘Küçük devlet’ nosyonu

Son dönemde, ‘küçük’ sıfatıyla anılan ulus-devletlerin, bölgesel ve küresel çapta siyasal, ekonomik, jeo-politik, kültürel vb. alanlarda ne gibi nüfuzları ve etkileri olabileceğine dair referanslara rastlamak zor değil.

Bugün, bunun en son örneğini, Macaristan seçimlerinin Avrupa ve genel itibarıyla, Batı’da oluşturduğu yeniden yapılanmacı yaklaşım oluşturuyor.

Aslında, seçimlerden bir gün öncesine kadar da, aynı küçük ülke, yani Macaristan, Rusya gibi Avrupa dışında farklı siyasal ve medeniyet yapılanmalarının nezdinde, Avrupa düşüncesine karşı olmanın en dirençli ve güçlü aracı kabul edilerek destekleniyordu.

Burada, Rusya vurgusuna karşılık, Amerika Birleşik Devletleri’ni göz ardı ediyor değilim.

Bu bağlamda, Rusya ve ABD’yi birlikte zikretmenin doğurduğu kayda değer ikilemi de, göz ardı etmemek gerekiyor.

Bununla birlikte, Batı kültür ve medeniyet alanında yer almakla birlikte, ABD’de Donald Trump’lı yılların doğurduğu ve geliştirdiği -temelde siyasal gibi gözüken ancak, medeniyet bağlamının göz ardı edilemeyecek ‘sapma’yı paranteze almak, bir an için mümkün gözüküyor.

Nihayetinde, daha önceki yazılarda değindiğim ve burada da üzerinde durduğum ‘Batı medeniyeti’ vurgusunun yapısal anlamda sürdürülebilirliği ABD’nin halen Batı medeniyeti içerisinde yer aldığını gizli/açık ima ediyor.

Bunu destekleyeci olarak, Macaristan seçimlerinin ardından, sabık ABD başkanı Barack Obama’nın, “demokrasi’nin zaferi” ifadesi sadece Macaristan’ın değil, Batı’nın temel siyasal felsefesine dönüşün ve yenilişin bir ifadesidir.

Hiç kuşku yok ki, Barack Obama’nın bu ifadesiyle, benzer bir sürecin bir an önce ABD toplumu ve siyaseti için de gerçekleşmesi temennisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yeniden yapılaşma

Yukarıda dikkat çektiğim yaklaşım, Avrupa düşüncesini oluşturan değerler bütününün ve bu bütünün bireysel, toplumsal ve siyasal yapılaşmalar üzerine etkisine yapılan vurgular karşımızda, sıradan bir seçim sonucu olmadığını ortaya koyuyor.

Macar toplumunun seçim sonuçlarını değerlendirmesinden başlayarak başta, Avrupa ve Batılı liderlerden gelen mesajlar ortada, genel itibarıyla Avrupa tarihsel ve felsefi gelişimlerinin ürünü olan değerler üzerine inşa edilen toplumsal yapıların varlığının yeniden güncellenmesi ve yenilenmesine işaret ediyor.

Macaristan’da yapılan genel seçimlerin sonuçlarının doğurduğu ve Avrupa şartlarında ‘olağan’ kabul edilmesi gereken yenilenme sürecinin temelde, var olan ancak akamete uğrayan veya bile isteye gerçekleştirilen sapmaların neden olabileceği bölgesel ve küresel etkilerinin boyutuna da ortaya koyuyor.  

Avrupa bağlamı

Azımsanmayacak bir zaman sürecinde, diyelim ki, 20 yüzyılın son çeyreğinden itibaren- küresel çapta meydana gelen yoğun ve dinamik gelişmeler, ulus-devletlerde ‘otonom’ olduğu ileri sürülen siyaset sistemlerinin ve bunların doğal işleyiş süreçlerinde yer alan genel seçimler ilgili ülkelerin halklarının kendi ulusal siyasetçilerini seçmeleriyle sınırlı bir öge olmadığını bize öğretiyor.

Ulus-devlet sınırlılığının ötesine taşan bu durumu, en azından, 1970’ler ve 80’lerden itibaren yaşanan yine adına, ulus-devlet denilen yapılarda ortaya çıkan siyasal değişimlerde izlemek ve gözlemlemek mümkün.

Ve bu durumu, sadece Avrupa bağlamına hasretmekte imkânsız...

Küre’nin Kuzey’inden Güney’ine, Doğu’sundan Batı’sına, mevcut ulus devletlerin, diyelim ki, son elli yıldır tecrübe etmekte olduğu siyasal değişimler, bölgesel ve küresel sonuçlarıyla dikkat çekici olduğu gibi, söz konusu bu değişimlere konu olan siyasal yapıların, partilerin, ideolojilerin ve kültürlerin galibi ve mağlubuyla, her kesimi doğrudan ve yakından etkilediği ortada.

Macaristan’da yaşanan siyasal dönüşümü, ‘1968 Prag Baharı’ vurgusuyla öne çıkartmıştım ilk yazımda.

Aynı coğrafyada farklı siyasal süreçlerin ancak, benzer temel dayanaklar üzerine geliştirilmiş hareketlerin neticesi olarak gündeme gelmişti 1968 süreci.

2. Dünya Savaşı komünizminin Avrupa’da etkisinin bir sonucu olarak Çekoslavakya’nın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) bünyesindeki varlığına rağmen, 1960’lı yıllar özellikle, Katolik grupların öncülüğü, kültürel ve entellektüel toplumsal yapıların ve kesimlerin desteğiyle, Sovyet komünist sistemine karşı alternatif arayışının bir ifadesiydi.

Ancak, Sovyet müdahalesi o süreçte, Macaristan’da ortaya çıkmayı hedefleyen ‘Bahar’ın süratle ‘Kış’a evrilmesine neden olmuştu.

Burada dikkat çekmek istediğim husus, Doğu Avrupa’nın 1960’lı yıllarındaki gelişmeler ile bugün aynı coğrafyada Macaristan’da, ‘demokratik’ yönetim süreçleriyle yaşanan değişimler sıradan bireylerin temel yaşam şartlarını, dini, kültürel ve entellektüel kurumların yapısal unsurları ve varlıklarını belirleyen özgürlükler-sınırlılıklar ikileminden neşet ettiğidir.

Bugün, Macaristan’da bir tek ferdin burnu kanamadan gerçekleşen değişimi, salt ‘ritüalist demokrasi’ pratiği ile açıklamak mümkün değil.

Bu nedenledir ki, Macaristan toplumunun ve de genel itibarıyla, Avrupa toplumunun 12 Nisan seçimleriyle ortaya çıkan değişime biçtikleri anlam ve bu değişimden beklentileri, Avrupa kültür ve medeniyeti bağlamında değerlendirilmeyi hak ediyor.

15 Nisan 2026 Çarşamba

Macaristan, demokrasi ve yenilenme / Hungary, democracy and renewal

Mehmet Özay                                                                                                                             15.04.2026

Macaristan’da yapılan 12 Nisan genel seçimler, genç siyasi lider Peter Magyar’ın başında bulunduğu, “Saygı ve Özgürlük Partisi”nin (Tisza), parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu kazanmasıyla sonuçlandı.

Macaristan seçimlerinin ortaya koyduğu gayet belirleyici sonuç, ortada salt bir liderin ve partisinin değil aksine, “demokratik muhalefet” olarak adlandırılan geniş toplum kesimlerinin, ortak siyasal bilinçte buluşmasının bir sonucu olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, hem Macaristan hem de Avrupa modern siyasi tarihine sıradan bir seçim başarısı olarak değil, demokrasinin yeniden güncellenmesi olarak geçeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

Yeniden değerlendirme

2004 yılında Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilen Macaristan’ın kısa denilebilecek bir zaman diliminden yani 2010’dan başlayarak ‘tek parti’ rejimlerini andıran bir sürece evrilmesinin Avrupa için gayet önemli öğretici bir yanı bulunuyor.

Bu noktada, AB iç kurumlarının bir üye ülkedeki ‘demokratik değerlerden’ feragatle sonuçlanabilecek bir yönelim seyretmesi karşısında müdahale edememesi aradan geçen sürede tartışılan konulardan biriydi.

Bununla birlikte, böylesi bir ‘siyasal sapma’ (political deviation) adlandıracağım bir durumdan, yeniden demokrasinin temellerinin işlerliğini ortaya koyan bir süreçle kendini Avrupa-merkezliliğe oturmaya güçlü bir şekilde aday olan bir Macaristan bulunuyor karşımızda.

Bu çerçevede, Avrupa’nın ortasında bir ulus-devlet olarak Macaristan’daki genel seçimlerin ortaya koyduğu sonuç, Batı toplumlarında, Macaristan üzerinden demokrasiyi yeniden değerlendirmeye ve değişim süreçlerini yeniden anlamaya yol açmasıyla büyük önem arz ediyor.

Bu gelişmenin, Avrupa’nın veya genelde Batı’nın, kendi iç dinamiklerinin eseri olduğuna kuşku yok.

12 Nisan genel seçimlerinin ardından, Macaristan’da ortaya çıkan siyasi manzara, Avrupa kıtası veya Avrupa Birliği için olduğu kadar genel itibarıyla, Batı dünyası için demokrasi olgusunun, kurumsallaşmasının ve pratiğinin ne anlama geldiği ve bu olgunun, kurumsallaşmanın ve pratiğin yitirilmesinin nelere yol açabileceğinin yeniden sorgulanmasına neden oluyor.

Avrupa basınına göz atıldığında, Macaristan örneği, açıkçası, Avrupa Projesi’nin yeniden güncellenmesi anlamına geliyor.

‘İlliberal’ tecrübe

Bu gelişme, özellikle Batı dünyasında son dönemde ortaya çıkan ve çatışmacı eğilimleriyle bizatihi, Batı demokrasi düşüncesi ve geleneğine darbe anlamına gelen siyasal ve toplumsal eğilimlere güçlü bir cevap niteliği taşıyor.

“Bu hususlar nedir?” diye sorulduğunda, bunun cevabını Macaristan örneği bize, sabık başbakan Viktor Orbán ve partisi Fidesz yönetiminin ortaya koyduğu yolsuzluk,  kurumların erozyona uğraması gibi bir demokratik yönetimden beklenmeyecek temel değerlerden uzaklaşma olarak veriyor.

Orbán’ın, 2014 yılında bizatihi kendisinin ilân ettiği hükümetinin “illiberal bir yapılaşma”yı öngördüğü yolundaki ifadesi dikkate alınacak olursa, en azından o günden bu yana, Macaristan’ın yaşadığı tecrübenin, Avrupa demokrasi geleneğiyle ne denli örtüşüp örtüşmediği de belirginlik kazanır.

Öyle ki, ‘illiberallik’, yine Macaristan örneğinden hareketle söylemek gerekirse, “yönetim gücünün tüm kontrol mekanizmalarından azade kılınması” anlamına geliyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yönetim, iktidar ve kuvvetler ayrılığı unsurlarının yerli yerindeliğinde yaşanan kapsamlı sorunlar diyebiliriz.

Bu nedenledir ki, seçimin galibi Magyar, zafer konuşmasında ilgili mekanizmaların başında bulunanları bir anlamda, Orban’la ve partisi Fidesz ile suç ortaklıklarını açığa vurarak görevlerinden istifaya davet etti...

Bu noktada, Avrupa demokrasi geleneğinin savunucusu kabul edilen kurumlardan örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun, 2022 Macaristan raporunda bu ülkeyi “seçilmiş otokrasi” olarak tanımlaması, Macaristan’da demokratik kurumlar nezdinde gelinen noktayı göstermesi açısından gayet önemlidir.

Avrupa bağlamı

Elbette, siyasal yaşamda bu olan biteni Avrupa ve genel itibarıyla, Batı bağlamında düşünmek gerekiyor.

Nihayetinde, Avrupa ülkelerinin ve genelde Batı siyasal sitmelerinin kendilerini konuşlandıkları temel siyasal ideolojik temeller varlıklarını, “demokrasi” kavramına dayandırmaktadır.

Batı, teorik olarak sahip olduğu demokrasinin, izolasyonist ya da elitist bir değerler bütünü değil aksine, gündelik yaşamın içerisinde karşılığı olan ve bu anlamda, sıradan vatandaşlara değin sirayet eden bir etkisinin olduğunu gündeme getiriyor.

Bugün, Macaristan’da bu değerleri kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayan genç bir siyasetçi olarak Peter Magyar’ın şahsında ve partisinde karşılığını bulması ise yine, Avrupa’nın kendi iç ideolojik açılımları, çatışmaları ve dengelerinin bir ürünü olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, Macaristan seçimlerinin sadece, Avrupa’nın ortasındaki bir ulus-devlet’de olan biten periyodik olarak gerçekleşen demokrasi ritüeli ile sınırlı olmadığını, aksine, olan bitenin bütün bir Avrupa ve hatta, Batı dünyasının siyasal sistemini yeniden anlama ve yorumlama konusunda kafa yormaya, görüşler gündeme getirmeye yol açmasıyal gayet önemli bir siyasal ve entellektüel dinamizmi içinde barındırıyor.

Bir karşılaştırma

Macaristan’da yaşanan gelişmeleri örneğin, günün moda terimiyle kürenin “güney” bölgesine tekabül eden siyasal ve toplumsal yapılarıyla farklılık gösteren ülkelerine adapte etmek gayet güç.

Bu ifade, kürenin ‘güney’indeki ulus-devletlerde demokrasinin teşkili, şemali, yapısı konusunu tümüyle olumsuzlanması anlamına gelmiyor.

Ancak, Macaristan on altı yıl öncesi ve bugün geldiği nokta itibarıyla, Batı’nın demokrasi teamülleri, siyasal partilerin ve ideolojik yapılaşmaların ve genel itibarıyla da, halk kesimlerinin tutumu yansıtması bakımından bir Avrupa demokrasi yapılaşmasına işaret ediyor.

Toplumsal ve siyasal güven, istikrar, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü gibi olgular Batı’nın, azımsanmayacak bir tarihi süreçte ürettiği değerler olarak bugün kendi iç siyasal sisteminde yer buluyor.

Kürenin ‘güney’ine tekabül eden bölgelerinde adına demokrasi denilen ve siyasal ritüellerin aksine, Avrupa veya Batı siyasal yapılaşmalarında -yukarıda dikkat çekilen- temel parametrelerin işlerliği zaman zaman akamete uğrasa da, ilgili toplumların ve siyasal kurumların kendini yenileme konusunda kayda değer bir iradesi ve yönelimi olduğunu bugün, Macaristan örneğinde görüyoruz.

‘Güney’in ulus-devletlerinde, adına demokrasi pratiği denilen siyasal kurumları ve işleyişi periyodik olarak gerçekleştirilen seçimlere odaklandığı konusunda konuyla ilgilenen kesimlerin kahir ekseriyinin bir kuşkusu bulunmuyor.

Oysa, demokratik yapılaşmanın ve bu yapılaşmanın oluşturduğu geleneğin, ‘yasalar merkezli’ ve bu ‘yasaların tüm fertlere eşit şekilde uygulanması’ gibi genel kriterlerin güney’in ilgili toplumlarında görülememesi, ortada açıkçası, suni bir demokratik varlığın olduğu izlenimi uyandırıyor.

Ve bahsi geçen seçimlerin siyasal parti çeşitliliğinde yaşanan ‘enflasyon’ kadar, ilkeler noktasında belirsizlik ve bu ilkelerin akamete uğrama ihtimalinin yüksekliği, demokrasi pratiğinden sapmalara yol açmasıyla önem taşıyor.

Buna ilâve olarak, ilgili toplumların kahir ekseriyeti tarafından konulan siyasal tavrın seçimlerde ilgili ülkeleri siyasi partiler özelinde, bir tür siyasal çıkarcı yaklaşıma odaklanmaya sevk etmesi, ‘bölünme odaklı’ bir siyasal tecrübeyi ortaya koyuyor.

Macaristan’da 12 Nisan seçimleriyle başlayan güçlü demokratik tepkinin bu ülke kadar, Avrupa’da ve Batı’da demokrasi kavramı ve bağlantılı tüm kurumsal yapılaşmaların yeniden ele alınması ve değerlendirmesine yapacağı katkıyı dikkatle izlemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristan-demokrasi-ve-yenilenme-hungary-democracy-and-renewal/

14 Nisan 2026 Salı

Macaristan seçimleri: Demokrasi’ye dönüş / Elections in Hungary: A return to democracy

Mehmet Özay                                                                                                                             14.04.2026

Zor günler yaşayan Batı demokrasisine, Macaristan’dan güçlü bir soluk...

Macaristan’da 12 Nisan’da yapılan genel seçimlerin ardından, başbakan Victor Orban, on altı yıllık iktidarını kaybetti.

Macar halkının, seçim sonrası tepkisini ve Batı medyasının bu gelişmeye yer verişini sanki, ‘Prag Baharı’ günlerini andıracak mahiyette olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Değişim

Ülke içi ve dışında böylesine önemli tepkinin ortaya çıkmasında hiç kuşku yok ki, Tisza Partisi genç lideri Peter Magyar önderliğinde muhalefetin parlamentoda, üçte ikilik çoğunluğu elde etmesi oluşturuyor.

Bu durum, ülkede siyasal bir değişimin, gayet önemli bir toplumsal tepkiyle birlikte ortaya çıktığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Nihayetinde, Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’da ‘demokratik’değişimin böylesine güçlü bir meclis çoğunluğuyla ortaya çıkması, gelecek dört yıl boyunca ülkeyi yönetecek olan, genç ve yeni lider Magyar ve ekibinin, ‘reform’ süreçlerini barış ve güvenli bir ortamda gerçekleştireceği anlamına geliyor.

Demokrasi

Macaristan’da yaşanan siyasal değişim, sürpriz olmanın ötesinde Batı’da, özellikle de, Avrupa’da farklı bir yönelim sergileyen demokratik yaşamın bir anlamda, yeniden rayına oturması olarak algılanıyor.

Bu nedenledir ki, verilen tepkiler kaybedilen yılların ve Avrupa demokrasi geleneğinin Doğu Avrupa’dan bir ülkede yani, Macaristan’da yeniden güncellenmesi olarak anlamak gerekiyor.

Macaristan’daki demokrasinin yeniden inşası anlamındaki bu siyasal değişim, Avrupa’nın bir süredir kriz yoğunluklu gündemini rahatlatan en önemli bir gelişme kabul etmek gerekiyor.

Öyle ki, bunun sembolik ve siyasal ifadelerinden biri, Avrupa Birliği Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in, “Avrupa çoktan Macaristan’ı seçmiştir. Birlikte, çok daha güçlüyüz.” diyerek, Macaristan’da yeniden demokratikleşme konusundaki gelişimin, bütün bir Avrupa Birliği için önemini açıkça ortaya koyuyordu.

Uluslararası etkisi

Bu noktada, Doğu Avrupa’dan neşet eden gelişmenin sadece, orada kalmayacağı ve bu demokratik tavır ve değişim yöneliminin, ilk olarak Batı’nın diğer ülkelerinde de, karşılık bulacağını söylemek mümkün.

İkinci olarak ise, Macaristan’da ortaya çıkan siyasal değişim, Ukrayna krizinden ve belki de, NATO’ya değin uzanan Avrupa Birliği bünyesi ve ötesine taşan uluslararası boyutuyla da, gündemi belirleyecek bir niteliğe bürünebilir.

Öyle ki, bazı yayın organlarının dikkat çektiği üzere, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in  Ukrayna sorununda, AB içerisindeki bölünmenin temel amili olarak Victor Orban’ın siyasal yaklaşımından güç alması, bugün için geçerliliğini yitirmiş durumda.

Bunun somut bir göstergesi, Macaristan’ın sabık başbakanı Orban’ın, Mart ayında AB’nin Ukrayna’ya maddi desteğini veto etmesiydi...

Bürokrasi ve yolsuzluk

Çiçeği burnunda seçim galibi Magyar, seçim zaferi konuşmasında sadece -bir dönem yanında yer aldığı- Orban’ı değil, onun dışında ülkenin en önemli kurumlarının başında olan yöneticileri de, son on altı yılda yaşananlardan sorumlu tutması dikkat çekiciydi.

Bu yöneticilerin, Macaristan’ın yüksek yargı mensupları, savcılar gibi ‘adalet’ tesisinde, tarafsızlıklarıyla baş rol oynamaları beklenen üst düzey bürokrasiyi oluşturması ülkede, son on altı yılda siyaset ve bürokratik yapılanma işlerliğinin geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir.

Magyar’ın, Macaristan’ın bu kritik kurumları üzerinden geliştirdiği siyasal söylem açıkçası, Batı demokrasilerinin temel dayanak ve prensiplerinin hatırlanması ve hatırlatılması noktasında, gayet dikkat çekicidir.

Kendisini, “ortanın sağında” muhafazakâr bir siyasetçi olarak tanımlayan Magyar’ı, aynı siyasi yelpazede yer alan sabık başbakan Orban’dan ayıran husus, onun Avrupa siyasi ilkeler bütününü içselleştirmesinde ortaya çıkıyor.

Adalet olgusu

Bu durum, Macar seçmenin geçen hafta sonu yapılan sandık başına giderken, belki de, başbakan Orban ve ortaya koyduğu siyasetten öte, ülkenin ‘bağımsız’ yönetim biçiminin temsilcisi kabul edilen kurumlarının başında olanların, siyasetle içli-dışlı olmalarına verdikleri bir tepki olarak da değerlendirilmeyi hak ediyor.

Söz konusu kurumların başında olan bürokratların sistemsizlik işlevini’ üstlenmelerinin doğurduğu gerilim öylesine büyük olmalı ki, Magyar konuşmasında  yetkililerinin onları hedef göstererek, “ülkeye ihanet edenler sorumluluğu üstlenmeli” diyerek, olan biteni özetliyordu.

Magyar’ın açıkça “istifaya” davet ettiği bu üst düzey bürokratların “hesap verilebilirlik ilkesine” tabi tutulacakları vurgusu ise, Macaristan’da son dönemde siyaset-üst düzey kamu bürokrasisi ilişkisinde dengesizliği ve yozlaşmaya işaret ediyor.

Buna şaşmamak gerekiyor...

Nihayetinde, Macaristan son yıllarda söz konusu bu dengesizlik ve yozlaşma nedeniyle  Uluslararası Şeffaflık Kurumu verilerine göre, Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında en son sırada yer alıyor...

On altı yıl boyunca ülkeyi, benzerlik kurmak gerekirse, bir nevi Habsburg Kralı olarak yöneten Victor Orban, siyasi varlığı ve politikalarıyla Batı siyasal sistemlerine son dönemde egemen olan ve etkinliğini uluslararası politikalarıyla küresel sisteme de yaymaya çalışan çevrelerin de desteğini kazanmış bir politikacı olması, Pazar günü seçim sonuçlarının ne denli önemli olduğunun bir başka nedenini oluşturuyor.

Seçimle ortaya çıkan bu durum, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sadece Macaristan’da bir iktidarın değişmesinin ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Orban tipolojisi

Seçimi kaybeden Victor Orban’ın sıradan bir siyasal lider olmaması, önümüzdeki günlerde onunla ilgili değerlendirmelerin artarak devam edeceğini gösteriyor.

Öyle ki, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminin liberal söylemli genç aktivisti Orban 1998’de muhafazakâr başkakan olarak ülkeyi dört yıl yönetmişti.

2010 yılında ise ideolojik yaklaşımında yaşanan değişim onu, Putin’li Rusya’ya yönelen bir siyasetçi olarak tanımlatmaya yetiyordu.

Bir Doğu Avrupa ülkesi olan Macaristan’da Pazar günü yapılan genel seçimlerin ülkede sadece Victor Orban hükümetini değiştirmediği ortada.

Macaristan halkının ‘demokrasi’ sınavı sadece kendi ülkeleri için değil, Avrupa Birliği ve hatta, geneli itibarıyla Batı için yeni bir süreç anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristan-secimleri-demokrasiye-donus-hungarian-elections-a-return-to-democracy/

12 Nisan 2026 Pazar

Müslüman toplumların hallerine dair: sömürge modernleşmesi / On the condition of Muslim societies: colonial modernization

Mehmet Özay                                                                                                                             12.04.2026

Bugünlerde, küresel bağlamda olan bitenlerden hareketle, “Müslüman toplumların içinden geçmekte oldukları şartlar”, diye başlayan cümleleri sıklıkla duymak mümkün.

Bu cümlenin ve benzerlerinin, yaşanmakta olan gerçeklikte bir karşılığı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu ifadenin, olumlu bir izlenim ve anlatıya yol açmayacağı aksine, olumsuz gözlem ve anlatılara konu olacağını hissetmek ise güç değildir.

Bununla birlikte, Müslüman toplumları konu olan bu veya benzeri cümlelerin yeni olmadığı ve salt, bugüne dair bir sınırlılığı içinde barındırmadığı aksine, epeyce bir süredir gündemde olduğu, ortaya konulduğu ve üzerinde düşünülmeye davet ettiğini de biliriz.

En azından, böylesi bir durumun varlığını hatırlamamız, bilmemiz ve üzerinde düşünmemiz gerekiyor...

Müslüman toplumların siyasal, ekonomi, eğitim, hatta askeri kurumlarının içinde bulunduğu hallerinde olan bitenin, kendinde bir niteliği içinde barındırmadığı söylenemez.

Bundan kastım, sadece bugünlerde olan biten ‘çatışmaların’, ‘savaşların’ varlığından hareketle, Müslümanların başına gelenlerin, kendilerini içinde buldukları durumun bir başka ifadeyle, tümüyle siyasal, toplumsal, ekonomik hatta, askeri durumlarının geldiği noktanın salt, ‘öteki’nin eliyle ortaya konulmuş ol/a/mayacağıdır.

Bu anlamda, var olan ve olması gereken sorumluluğun, ‘öteki’ne atıfla kurtulunabilecek bir durum olmadığını anlamamız gerekiyor.

Sömürge dönemi

Bu kısa girişle dikkat çekmek istediğim husus bugünün dünle özellikle de, sömürgecilik dönemiyle ilintili olan bağlamına vurgu yapmaktır.

Geçmişte, sömürge yönetimine konu olan topraklarda yani, bugün artık ulusal bağımsızlıklarını kazanmış ulus-devletlerde yaşanan siyasal, toplumsal, ekonomik yapılaşmaları dikkate aldığımızda, öncesi ve sonrası arasında önemli bir karşılaştırmaya ihtiyaç duyulduğu hissediliyor.

Bu noktada, sömürgecilik sürecini, kelimenin kökeninde yer aldığı üzere salt ‘sömürü’ (exploitation) sistemi olarak değerlendirmek kadar, önemli bir literatür bize ‘modernleşme süreci’nin de, aynı dönemde zuhur ettiğini ortaya koyuyor.

Bu ikinci hususla ilgili olan biten tüm gelişmeleri, sosyal bilimlerin ilgili alanlarında, ‘sömürge modernleşmesi’ kavramıyla dile getiriyoruz...

Buna dair görece, orta ve uzak geçmişte ortaya konulmuş eserlerin bize yol göstericiliğini yabana atmamak gerekir.

Bu görece uzun süreci (longue duree) takip edemeyecekler için, alternatif olarak günümüze dair veya bu döneme yakın olan birkaç hususla konuya açıklık getirmeye çalışacağım.

Ve bunu, ‘kampung boy’ kavramına müracaat ederek yapacağım...

Kampung boy

Sömürge dönemi gerçekliğini bir kaç nesil öncesine kadar yaşamış bazı toplumlarda o döneme ait bireylerin fiili olarak halen hayatta olduklarına tanık oluruz.

Sayısı az olsada halen var olan, günümüzde yaşamına devam eden veya yakın zamanda vefat etmiş ve ilgili eski sömürge topraklarına konu olmuş ulus-devletlerde siyasetin, yönetimin, ekonominin, hatta eğitimin üst katmanlarına kadar çıkarak önemli roller oynamış bireylerin, bizzat kendileri tarafından kaleme alınmış yaşam hikâyelerine, biyografilerine baktığımızda bir “köy çocuğu” (kampung boy) aidiyetinden, nasıl bir ‘siyasal, ekonomik ve hatta askeri elit’ boyutuna çıktıklarının hikâyesini söz konusu sömürge döneminde kendilerine sağlanan “eğitim” imkânlarına bağlı olduğunu yakinen görürsünüz.

Sosyoloji teorilerine başvururak söylemek gerektiğinde, örneğin, Pierre Bourdieu’nun “sosyal kapital” (social capital) kavramsallaştırmasına pek de uymayan, bir durumla karşılaşırız ‘kampung boy’dan siyasal ve ekonomik elit boyutuna çıkanlarda...

Bu durumda, belki de olan biten bu gelişmeyi, tarihsel şans (historical chance) kavramıyla açıklamak mümkün gözüküyor.

Bu söylemin içinde -köken itibarıyla- gizli/açık bir ‘köy çocuğu’ olunması konusunda, bir tür gurur sezilmiyor değil.

Bunun yanı sıra aynı ‘köy çocuğu’nun nasıl olup da, sömürge sonrası dönemin şartları muvacehesinde, bazı siyasal süreçlerin neticesi olarak gelişip yeşeren ulus-devlet içerisinde kendilerine toplumsal, ekonomik ve siyasal statü bağlamında, gayet önemli bir yer bulabildiklerinin gururunu da hissedebilirsiniz.

Sömürge modernleşmesi

Yukarıda dikkat çekilen ‘sömürgecilik’ kavramının kökenine atfen söylemek gerekirse, ortada baştan aşağı (top-down) veya hiyearşik katı bir sömürgecilikten ziyade, aslında farklı katmanları, ilişkileri içinde barındıran gayet karmaşık bir ‘sömürgecilik dönemi’ gerçekliğiyle karşılaşırız.

Bugün ‘sömürgecilik’ sürecini -haklı olarak- eleştiren bazı çevrelerin yedi, sekiz nesil öncesinde aynı sömürgeci sisteminin kurucu ve yönetici figürlerinin kararlarıyla sömürge topraklarında ekonomi, ticaret, eğitim ve hatta askeri faaliyetlerine davet edildiklerini, konu olduklarını, yer aldıklarını hatırlamak bu anlamda gayet dikkat çekici bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Elbette, bu süreci yöneten ilgili sömürgeci yönetim elitinin gayesinin “yerli” olarak algılanan toplum kesimlerini veya bu kesimlerin ilgili bazı bireylerini oluşmakta olan sömürge sisteminde yer almaya davet etmeleri, onların ‘kara kaşı ve kara gözü’ için olmadığını da fark etmek gerekir.

Ancak, bu durum, nihayetinde ilgili kesimlerin sömürge yönetiminin marifetleriyle ‘sömürge modernleşmesine’ konu olmalarının önünde bir mani teşkil etmiyor(du).

Sömürge sonrası süreçler ise bize yaşanan tüm karşı çıkışlar, alternatif arayışları, ya da yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘sömürge modernleşmesi’ süreçlerine rağmen, Müslüman toplumların bugün içinde bulundukları halin, hiç de iç açıcı olmamasının nedenlerinin, kaynaklarının değerlendirilmesinin iyi yapılması gerekiyor.

Yukarıda ‘kampung boy’ kavramıyla örneklendirmeye çalıştığım ve sömürge sürecinin gelişimlerinden istifade eden, tabiri caizse meyvelerini yiyen çevrelerin devran dönüp ulusal bağımsızlıklar kazanıldığında ortaya ne türden bir ‘modern devlet’ sistemi oluşturup oluşturamadıkları sorgulanmayı hak ediyor.

Öyle ki, ‘onlar azınlıktı’ denilip kestirilip atılamayacak olan, bu toplumsal sınıf veya sınıfların sömürge döneminin yol açtığı ‘sömürge modernleşmesi’ne adaptasyonları, kabulleri ve o sürecin ürettiği siyasal, ekonomik, ticari, hatta askeri kurumsallaşmalarından aldıkları paylarla ‘modernleşme’ süreçlerini içselleştirirken, aynı nesil veya takip eden ve/ya onların izinden giden nesillerin nasıl olup da, geniş Müslüman toplumları gayet önemli bir cendere içinde yaşamaya zorladıkları üzerinde durup düşünmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlarin-hallerine-dair-somurge-modernlesmesi-on-the-condition-of-muslim-societies-colonial-modernization/