20 Mayıs 2026 Çarşamba

Medeniyet söylemi ve hayal / The discourse of civilisation and illusion

Mehmet Özay                                                                                                                             20.05.2026

Ya, işte böyle üstad...

Ben, sana demiştim... Bu işler, böyle olmaz, böyle yürümez diye... Dinlemedin...

Hakkın olsa da dinlememek, yanlış yaptın vesselam...

Dinlemen ve ardından, “Ya Hu! Bu işte, bir iş olmalı” diye, durup düşünmen gerekirdi.

Müslüman toplumların sahip oldukları ve/ya sözde inşacı oldukları kurumların, böylesine gösterişlerinin ardında, yapısal güçlerinin olmamasına hayıflanmak gerekmez mi?

Üstüne üstlük, bu kurumların durumlarının böyle olmasının, yeni bir olguymuş gibi gösterilmesi de, insanın vicdanını derinden yaralıyor vesselâm...

Sanki, gözümüzü bir açtık, tüm bu yanlışlarla karşılaştık... Kendi kendine illüzyonizmin, tam bir gerçeklik hali yanı başımızda duran...

Yüzyılların birikimi diyelim, hadi... Bunu, üstlenilmesi gereken sorumluluktan bir ‘kurtuluş’ vesilesi olsun diye zikretmiyorum. 

Aksine, öylesine vurdum duymazlığın kemikleşmesi ancak, olsa olsa, bu şekilde uzun dönemlerin birikimsel haliyle ortaya çıkar da ondan diyorum...

Şimdi, yüz yüze kaldığımız gerçeklik te tastamam bu...

Şimdi dediysem de, uzun bir geçmiş var bu ‘şimdi’nin ardında unutma, üstad...

Zevksizliğe, estetiksizliğe, değersizliğe, savrulmuşluğa, disiplinsizliğe, bilgisizliğe, düzensizliğe kapı aralamakla kalmayan, kapıyı sonuna kadar açan bir yaklaşım...

Hayatı çekip çevireceği varsayılan, tüm anlamlı düşüncelerin ve bunların, hayatın derinlerine kadar ulaşan pratiklerinin ortaya çıkmasına imkân tanımayan bir yaklaşım...

Düşüncelerin ve pratiklerin, birbirini tamamlayan yaklaşımları ve bunların, tümüyle üretimi olan, olması beklenen anlamlı olgulara gözünü, gönlünü, ruhunu, aklını, nihayetinde tüm varlığını kapatan bir yaklaşım.

Anlamadın değil mi, neden bahsettiğimi...!

Üniversite’den bahsediyorum üstad üniversiteden...

Ve de içindekilerden... Ve bu içindekilerin hayallerinden...

Medeniyeti, yeniden inşa etme hedefindeki üniversiteden... 

Medeniyet inşa etmek iddiasındaki, üniversiteden...

Hayal edilen ancak, neye tekabül ettiği muğlak ve müphem bir medeniyetin, böylesi bir üniversite ortamından çıkacağını ileri süren bir akademisyen güruhundan...

Uzun, yıkıcı ve yıkılmış geçmişin içinden, kendine dair ve kendinde bir örnek bulamayan, aklı durgunlaşmış bu yöneticilerin, bu profesör unvanı taşıyan sözde düşünür olma iddiasındaki kişilerin ikide bir durup, “Evet, biz de bir ‘Harvard üretebiliriz’, biz de bir ‘Harvard olabiliriz’”, söylemini vurdumduymaz şekilde ortaya atan kişilerin medeniyet iddiasından...

İçinde yer aldıkları üniversitenin, medeniyet üretebileceğine dair saf hayalleri ile kendini kandıran profesörler...

Ben diyeyim on beş yıl, sen diyesin otuz yıl içinde yer aldıkları bu kurumun, medeniyet adına ne tür bir teori, ne tür bir metod, ne tür bir fikir, ne tür bir araştırma sundukları ürettiklerini bir kenara bırak, bizatihi kendi bireysel hayatlarında, iddiasında bulundukları medeniyete dair ne tür bir amel ürettikleri ve ortaya koydukları sorusunun, büyük ölçüde cevapsız kaldığı bir medeniyet tasavvuru...

Abartıyorum mu diyorsun? Belki de, haklısın üstad...

Haklılığın şurada... Elbette, evet bu profesörler bir şey öneriyor...

Ancak, bunların odağında, merkezinde sinsiliğin yer aldığını, sinlileştirmenin hedef seçildiğini ve bu anlamda, söylenenlerin oraya buraya anlamsızca savrulan kelimeler, cümleler, paragraflar, sayfalar, yazılar olmasının ötesine geçmiyor...

Ortaya, bir düşünce çıkmıyor bu söylenenlerden...

Bu söylenenlerden, ortaya bir eylem de çıkmıyor...

Nasıl çıksın ki...?

Medeniyetin, öyle safiyane sözlerle gündeme gelmesinin mümkünatının olmadığını anlayamayan bir profesörler güruhu...

Kendi gündelik yaşamlarında hem de, tam da üniversite mekânında, kendine ait, kendinde anlamlı bir ilişkiler ağı kuramamış ancak, gündemlerini her daim meşgul eden bir medeniyet ile meşguliyetleri olduğu iddiasındaki profesörler...

Tuhaf değil mi, üstad...?

Sen, bu yaklaşımda bir sahtekârlık sezmiyor musun, ey üstad?

Sahtekârlık, öyle bir sinmiş ki üniversiteye, adamlar ağzını açtığında sanki, dünyayı sarsıyor imajını vermekten geri durmuyorlar...

“Hey profesör, hele bir dönüp bak hayatına!”, diyesi geliyor insanın...

“Söyle lütfen hayatında, ne tür bir medeniyet unsuru taşıyorsun, hayata ne tür bir medeniyet unsuru katkısı sunuyorsun, hayata ne tür bir medeniyet dokuşunu ile dokunuyorsun” diyesi geliyor insanın...

“Sahiden, senin medeniyete dair bir iddian mı var yoksa, sen bir sahtekâr mısın?”, diye samimi olarak sorası geliyor insanın, üstad...

Konuşmaların, söylemlerin, yazıların bir anlamı olmuyor...

Sanki bu eylemler yani konuşmalar, söylemler, yazılar bir bütün olup bizi nihilizmin eşiğine getiriyor.

Konuştukça, yazıldıkça, anlamsızlığı çoğaltan bir durum ortaya çıkıyor.

Medeniyet vaveylası yapmak yerine, biraz susup, biraz sakinleşip, “Yahu, ben ne yapıyorum ?”, diye kendine sormayan, kendine soramayan, böylesine bir sorgulamadan kaçan bir üniversite!

Bunlardan, bir medeniyet çıkmaz ama olsa olsa, kocaman bir hayal çıkar, üstad...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/medeniyet-soylemi-ve-hayal-the-discourse-of-civilisation-and-illusion/

17 Mayıs 2026 Pazar

Müslüman toplumlar ve moderniteyle karşılaşmalar (2) / Muslim societies and their encounters with modernity (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             17.05.2026

1 Mayıs’ta kaleme aldığım aynı başlıktaki yazıda, genel itibarıyla Müslüman toplumlarda akademi dünyasında modernite bağlamında bilim olgusu ve bunun değişim süreçleriyle ilişkisine yönelik kafa karışıklığına değinmiştim.

Müslüman toplumların, tarihsel ve toplumsal değişim süreçleri ile ilgili bir başlığın, bizim için ne anlama geldiği konusunun, akademi dünyası tarafından hakkıyla ele alınabildiğini söylemek güç.

Bununla, ortaya önemli çalışmalar, düşünceler konulmadığını söylemek istemiyorum...

Ancak, vurgunun ‘genel itibarıyla’ oluşu ile, bugün gelinen noktada yine, Müslüman toplumların a) kendi küçük, minör yapılarında; b) kendi bütünsel, ümmetçi yani, evrensel bağlamlarındaki konumları ile c) Müslüman toplumların genel itibarıyla, öteki toplumlara yönelik bakış açılarına, yapılaşmalarına, etkileşimlerine vurgu yapıyorum.

Müslüman toplumların tarihsel ve toplumsal değişim süreçlerinin anlaşılabilmesinin bir imkânı ve aracı yani, kavramsal bir aygıt olarak, ‘modernite’nin ele alınması konusundaki ‘ısrarım’, moderniteyi benimsemiş, içselleştirmiş olmak ile anlaşılmamalıdır.

Aksine, bizatihi bu ve benzeri yazılarda dikkat çektiğim üzere, modernite’nin, yaşanılmakta olan toplumsal gerçekliklerin tam da içinde, ortasında, egemen ve başat bir unsur olarak bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Yine, bu ve benzeri cümleleri sarf ederken, moderniteye bir kutsallık atfının da olduğu düşünülmemelidir...

Belki de, şunu samimi bir şekilde söylemek gerekirse, Müslüman toplumların ve özelde, akademi ve düşünce çevrelerinin anlamak ile anlamamak arasında kaldıkları ve zamanı geldiğinde göz ardı etmekten kaçınmadıkları toplumsal gerçeklik, değişim olgularının belirleyicisi olarak modernitenin varlığına vurgu yapıyorum.

Müslüman toplumların, modernleşmeyle karşılaşmalarının genel bir bağlamı kadar, özel bağlamları olduğu görülür.

Bununla, modernitenin içinde barındırdığı niteliklerin, genel bir dünya görüşü sunması açısından genelliğini, bütünlüğünü veya evrenselliğini gündeme getiriyorum.

Çeşitli araçlar vasıtasıyla modernite’nin tarihsel süreçte ulaştığı, davet edildiği, zorlandığı tek tek Müslüman toplumlar nezdindeki durumu, konumu, kabülüne dikkat çekiyorum.

Naquib Hoca ve worldview

Bu noktada, tam da bu tartışmanın odağında yer aldığı düşünülebilecek bir düşünürün yani, Muhammed Naquib al-Attas Hoca’nın ‘dünya görüşü’ (worldview) kavramı üzerinden geliştirdiği ve hedefine, ‘modernite’yi aldığı yaklaşımına değinmek istiyorum.

Naquib Hoca’yı Batı’da tarihsel gelişmeleri anlamaya yarayan araç olarak ‘toplumsal değişme’ye karşılık gelen ve birbirleriyle değişkenlik gösteren bakış açılarını yani, diyelim ki, ideolojileri ve bunların bütüncül anlamda varlıklarını yok saymaya sevk eden husus, temelde ‘bu dünya’, ‘öte dünya’ ayrımı üzerinden yapılandırılmış olmalarıdır.

Buna karşılık olarak, Naquib Hoca, İslam’da -İslam dünya görüşünde- böylesi bir ayrışma üzerine temellenen bir durum olmadığını ileri sürer. Ve bu yaklaşım, tarihsel süreçleri örneğin, ideolojik temelli dönemleştirmelerle açıklamayı da yadsır.

Bu noktada, Naquib Hoca, gizli açık bizim daha çok ‘hak – batıl mücadelesi’ olarak anladığımız bir yaklaşımı ortaya koyduğu görülür. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, tarihi, tarihsel süreçleri, değişimleri bu temel üzerinden yorumlar.

Metodoloji

Naquib Hoca’nın, Batı’da ‘materyalizm’ ve ‘idealizm’ gibi iki temel sınıflandırmanın ürünü olan dünya görüş/ü/leri ile ilgili vurgusunda, bu dünya görüşlerinin bir başka deyişle, ideolojilerin ortaya çıkışını birbirinden bağımsız ve de çatışmacı metodolojilere bağlar.

Ve bunların, bir anlamda, ‘bu dünya-öte dünya’ dikomotik ayrışmasından kaynaklanan bölünmüşlüğünün ürünü olduğunu ifade eder.

Öte yandan, Müslüman toplumlarda böylesi dikotomik bir ayrışmanın olmaması, “İslam düşüncesinde ilahiyatçıların, felsefecilerin, metafizikçilerin bağlı bulundukları bilim alanlarında -deneyselci, rasyonal, tümdengelimci, tümevarımcı vb. çeşitli metodları birarada kullanmaktan çekinmediklerini” ve “öznellik, objektiflik kırılmasının, dikotomisinin yaşanmadığını” belirtir.

Bu metodolojik bütüncül yaklaşımı “tevhid metodu” veya “bilginin tevhid metodu” (tawhid method of knowledge) olarak adlandırır.

Bununla Hoca’nın söylemek istediği, tarihsel olarak Müslüman toplumlarda, Batı’daki ideolojik ayrışmaların ortaya çıkmadığıdır

İki temel bağlam

Hoca’nın bu tartışmadaki tutumunu, iki bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum.

İlki, toplumsal değişim alanına dair açıklayıcı bir görüş sunmamasıdır. Aksine, ‘İslam’ın, bu dünya-öte dünya ayrımı yapmadığı gibi gayet genel bir normatif durum üzerinde, bir anlamda soyut olarak durmasıdır.

İkincisi, diğerlerini bir kenara bıraktığımızda Müslüman toplumların ortaya çıkışından bugüne kadar ‘bu dünya’ ile ilgili varlıklarını, ilişkilerini, anlayışlarını vb. izahta, neye ve nasıl başvurdukları konusu boşlukta bırakılmış gözüküyor.

Bununla kastettiğim, İslam’ın bu dünya-öte dünya ayrımı yapmaması ilkesini temel alarak, -ki prensip olarak buna karşı çıkmak mümkün değildir,- Müslüman toplumların bu dünya ile ilişkilerini düzenleyen ilgili düşüncelerden başlayarak toplumların inşasın yani, kurumların teşkiline değin ne tür bir yaklaşım sergiledikleri somutlaştırılmamaktadır.

Bu duruma, savunmacı bir yaklaşımla Hoca’nın, felsefi bir yaklaşım sergilediği ileri sürülebilir... Bu doğru...

Ancak, Hoca’nın ortaya koymuş olduğu tartışmada, Batı’daki gelişim süreçlerinin izahına yönelik tutumuna karşılık, Müslüman toplumlara -veya Doğu’nun, Güney’in diğer toplumlarının yaşamlarına- dair ne tür bir izahla ortaya çıktığı, en azından bu konuyu ele aldığı metninde belirsizlik göstermektedir.

 Bu noktada, Naquib Hoca’nın yukarıda kısaca değinilen “İslam düşüncesi” bağlamının, adına ‘toplum’, ‘değişim’ ve ‘toplumsal değişim’ gibi kavramların ve bunlar vasıtasıyla ilgili Müslüman toplumların tarih boyunca tecrübelerine tekabül eden süreçleri anlamlandırmada başvuru aracı olabileceği ileri sürülebilir.

Bunda, haklılık payı da yok değildir...

Ancak, İslam düşüncesi, belirli bir toplumsal gerçeklik ve toplumsal değişim süreçlerine tekabül ederken, bunun Batı’daki modernite sürecine veya tümüyle Batı tarihsel değişim süreçlerine konu olan gelişmeleri açıklayan felsefi bağlamlarla ne denli ilişkilidir veya ilişkili değildir sorusuna cevap bulmak gerekiyor.

Yukarıda “tevhid metodu” diyerek, Hoca’nın bizatihi kendisinin belki de, yeniden yorumladığı “bilginin İslamileştirilmesi” yaklaşımının pratikte uygulamaya konulduğu yüksek öğretim kurumunun geçirdiği ‘değişim’ evreleri içerisinde adına, ‘entegrasyon’ denilerek Batı’nın özellikle sosyal bilimleriyle yakın temasın kurulmasını öngören yaklaşım/yaklaşımları nasıl anlamak gerektiği de bir diğer soruyu oluşturuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-moderniteyle-karsilasmalar-2-muslim-societies-and-their-encounters-with-modernity-2/

 

14 Mayıs 2026 Perşembe

Şi Cinping’den Trump’a ‘paradigma değişimi’ önerisi / Xi Jinping proposes a paradigm shift to Trump

Mehmet Özay                                                                                                                             14.05.2026

Trump’ın, merakla beklenen Çin ziyareti, nihayet gerçekleşti...

Bugün Pekin’de, Çin devlet başkanı Şi Cinping’le ABD başkanı Donald Trump buluşmasına dair basına yansıyan görseller, bu gelişmeyi, sanki iki yakın dostun buluşması bağlamında işlemesiyle dikkat çekiyor.

Paradigma değişimi

İki süper güç yani, Çin ve ABD’nin liderlerinin görüşmesi, hiç kuşku yok ki, küresel kaosun neredeyse norm haline geldiği bir dönemde gayet önemli bir süreçtir.

Görüşmelerde Şi Cinping’in, iki ülke ilişkilerinin birbirine yakınlaşması ve sorunlara ortak çözümler arayışı bağlamında ortaya koyduğu ara bulmaya yönelik söylemi, uluslararası ilişkilerde bir “paradigma değişimi”ni gündeme getiriyor.

Bunun karşılığı olarak ABD başkanı Trump’ın “yakın dostum”, “büyük lider” vb. gibi ondan beklenebilecek abartılı söylem tarzıyla yaklaştığı Şi Cinping’in, ikili ilişkilerde küresel barış merkezli önerilerine, somut olarak bir katkıda bulunup bulunmadığına bakmak gerekiyor.

Bu çerçevede, Trump’ın “Çin ve ABD ilişkilerinin şimdikinden çok daha iyi olacağını” ifadesi geleceği umutlu bakılabileceğini gösteriyor.

Ancak, karşımızda kararları ve politikaları her an değişen Trump gibi bir siyasetçinin bulunması, her açıdan temkinli olmayı gerektiriyor.

Güçlü beden dili

Candan ve samimi tokalaşmaların ötesinde, kanımca dikkat çeken bir husus var...

O da, Şi Cinping’in gayet öz güvenle dolu bir beden dilini ortaya koymasıdır.

Şi Cinping’in bu olumlu tutumunun, Trump’ın benzer görüşmelerde liderler karşısında ortaya koymaktan çekinmediği üstünlük kompleksinin yerini aldığını söylemek gerekiyor.

Bunda belki de, Trump’ın da payı olduğunu da düşünmek mümkün...

Nihayetinde, Trump’ın Çin ziyaretinin gerçekleşebilmesi Çin’den gelen onayla olması, ABD başkanı Trump’ın -en azından bugünkü görüşmeler çerçevesinde- daha gerçekci bir tavır takındığını ortaya koyuyor.

Tarihin yönü

Çin ve ABD arasında var olan ve özellikle ekonomi alanında ortaya çıktığı gözlemlenen rekabete rağmen, Çin tarafı daha rasyonel bir siyasal tutum sergileyerek ABD’yi, kendi alanına çekmeye ve bu rasyonalite etrafında ilişkileri yönlendirmeye çalışıyor.

İki devletin birbirine rakip değil, işbirliğine açık olması düşüncesinin Çin için önemli bir avantaj sağladığına kuşku yok.

Bu avantaj, sadece ikili ilişkilerin gelişim seyri açısından değil, aynı zamanda küresel toplumun bu iki süper güç ilişkisinde rasyonel eğilime sahip taraf yönünde bir destek oluşturmalarında ortaya çıkacaktır.

Bunun izlerini özellikle, Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere, çeşitli Batılı ülke liderlerinin son dönemde Çin’e yaptıkları ziyaretlerde karşılık bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, tarihin yönünü değiştirme konusunda en az Trump kadar iddialı olduğu ortada.

Devlet sorumluluğu

Başkan Trump’ın, Çin’e yapmakta olduğu resmi ziyaret, iki küresel güç arasında ‘güven olgusu’ndan başlayarak, var olan açığın kapatılması yolunda gayet önemli bir adım olarak dikkat çekiyor.

Söz konusu açığın, ABD’nin özellikle başkan Trump’ın, son on yıllık süreçte ortaya koyduğu ekonomi politik ve buna eklemlenen güvenlik alanlarındaki küresel açılımları ve hedefleri ile tek yönlü bir eğilim sergilemekte olduğunu gösteriyor.

Buna karşın Çin, yeni ve yükselmekte olan bir süper güç olarak varlığını çatışmadan yana değil, siyasal ve ekonomik alanda geldiği noktada, ABD ile birlikte yan yana var olmanın imkânını arıyor.

Temelde, Şi Cinping’in iki ülke ilişkilerine dair gündeme getirdiği “rakip değil, ortaklık” söylemi yeni değil...

Şi Cinping, ABD’nin daha çok da Trump yönetiminin, Çin’e yönelik politikalarının tehdit boyutunun artmaya başlamasıyla bu söylemi öncellemeyi tercih ettiği gözlemleniyor.

Bugüne kadar geçen süre zarfında, Çin’den ve de Şi Cinping’den bir geri adım söz konusu değil.

Bu anlamda, Şi Cinping’in, Trump’ı ve de ABD’yi barış safına çekme çabasını anlamlı görmek gerekiyor.

Bu çaba, bugün Çin ve ABD heyetleri arasında yapılan ikili görüşmelerde güncellendiği ortada.

Bu noktada, Şi Cinping’in “farklılıklardan ziyade, daha çok ortak çıkarlarımız bulunuyor” ifadesinde karşılık bulan, ABD’yi barış safına çekme sürecinin devam ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bununla birlikte, Çin’in büyük devlet sorumluluğu ile hareket ettiğinin göstergesi olan bu yaklaşımına karşılık, ABD tarafından herhangi bir açık ve destekleyici söylemin ortaya konulmamış olmasını da dikkate almak gerekiyor.

Çin hedefi

ABD’nin ya da Trump özellikle, 2024 ABD seçimleri sonrasında ikinci defa başkanlık koltuğuna oturmasıyla ortaya koymaya başladığı neredeyse tüm politikalarının, Çin’i hedef alan bir yönü olduğunu kaleme aldığım yazılarda dile getirmiştim.

Bunun temel nedeni, Çin’in tek başına veya kendi sınırları içerisinde bir küresel güç olmadığı, aksine Çin’in sergilemekte olduğu küresel güç olgusunun şu veya bu şekilde, dünyanın farklı bölgelerine yönelik ekonomi politikaları ile ortaya koymuştu.

Bununla birlikte, söz konusu ekonomi politikalarının doğrudan siyasal içeriklere sahip olduğunun en çok farkında olan tarafından bizzat ABD ve Trump’ın kendisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin’in ekonomik yükselişini ülkesine açıktan bir tehdit olarak okuyan Trump’ın bu anlamda, yalnız olmadığını söylemek mümkün.

ABD kadar Batı’yı temsil anlamında Batı Avrupa’nın da bu süreçte, en az ABD kadar önemli bir yeri olduğuna kuşku yok.

Bunun temel nedeni, bugün ABD’nin temsilcisi olduğu görülen küresel ekonomi sisteminin yani, kapitalizmin rakip tanımadan yükselme arzusu ve hırsının karşısında bugün Çin’i bulmuş olmasıdır.

Bununla birlikte bir süredir ABD’nin bu alanda öne çıkan bir aktör konumunda olmasının kanımca, Trump’ın siyasal kişiliğinde aramak gerekiyor.

İlgili basın organlarının öne çıkartmaya çalıştığı üzere, Çin’in temel çekincesinin ABD’nin Tayvan politikası olduğunu söylemek mümkün.

Tayvan’ın hiç kuşku yok ki, ‘kırmızı çizgisi’kabul eden Çin yönetiminin, bu olguyu Pekin ziyareti sırasında Başkan Trump’a doğrudan hatırlatmasının yerinde ve makul olduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, Çin’in ve de devlet başkanı Şi Cinping’in ABD ile ilişkileri geliştirme ve girişte dile getirdiğim üzere, ‘paradigma dönüşümü’nü gerçekleştirmenin yolunun, salt Tayvan sorunuyla ilinti olmadığını aksine, bunun dışında ve ötesinde boyutların olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/si-cinpingden-trumpa-paradigma-degisimi-onerisi-xi-jinping-proposes-a-paradigm-shift-to-trump/

13 Mayıs 2026 Çarşamba

Yeni dönemde Macaristan-Endonezya ilişkileri / Hungary-Indonesia relations in the new era

Mehmet Özay                                                                                                                             12.05.2026

Orta Avrupa ülkesi Macaristan’da yaşanan hükümet değişikliğinin yansımalarının sadece Avrupa Birliği ile sınırlı olmayacağını aksine, farklı ülke ve bölgelerle yenilenen ilişkilere doğru bir eğilimin ortaya çıkacağını söylemek gerekiyor.

Bu argümanın dayanak noktası, Macaristan’da yaşanan değişimin doğurduğu pozitif ivmedir.

Bunun pratiğe geçirilmesi konusunda başta çiçeği burnunda başbakan Péter Magyar başta olmak üzere, Macaristan siyasi elitinin özel çabalarını gerektirdiğine de kuşku bulunmuyor.

Bu çerçevede, Macaristan’ın tarihsel ilişkileri uzun bir döneme Endonezya ile yeniden ve güçlü bir şekilde yakınlaşmasının imkânı üzerinde durmakta yarar var.

Benzer şekilde, Güneydoğu Asya’da sahip olduğu coğrafi ve nüfus büyüklüğüne dayalı olarak jeo-politik ve jeo-ekonomik boyutta dikkat çeken Endonezya’nın, Avrupa Birliği ilişkilerine Macaristan özelinden yeni bir başlangıç yapması oldukça anlamlı bir gelişme olacaktır.

Bu noktada, Macaristan-Endonezya ilişkilerinin, uzun bir tarihi geçmişi olduğunu hatırlamak ve bazı gelişmelere burada yer vermakta yarar var...

20. yüzyıl

Bu süreç, Macaristan’ın 1955 yılında Endonezya bağımsızlığını tanımasının ve iki yıl sonra yani, 1957’de Cakarta’da büyükelçiliğini açmasıyla başlayan süreç, bugüne kadar çeşitli boyutlarda aldığı yeni yapılanmalarda devam etti.

Bu başlangıca rağmen, iki ülke ilişkilerinin 20. yüzyılın dinamik ve çelişkilerle dolu uluslararası politikalarından iki ülke ilişkilerinin de pay aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu sürecin, bu yüzyılla birlikte benzerliklere yerini bırakması kadar, yine küresel gelişmeler, doğal afetler, ekonomik yapılaşmalarda yaşanan ilerlemeler Macaristan ve Endonezya’yı birbirine yakınlaşması noktasında anlamlı mekanizmalar olarak dikkat çekmektedir.

Bandung tetiklemesi

Macaristan’ın Endonezya bağımsızlığını tanımasının 1955 yılı Nisan ayında, Batı Cava’nın önemli şehri Bandung’da yapılan ve aynı adla yani, Bandung Konferansı’nın belirleyici olduğu görülüyor.

Macaristan’ın, o dönem itibarıyla, Sovyet sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) bağlı olduğunu hatırlamak gerekir.

Bu hatırlama bize, Doğu Bloku adıyla anılan Sovyet Sistemi’nin bir parçası olan Macaristan’ın Bandung Konferansı’nda verilen sömürgeci-emperyalist karşısı söylemlere yönelik ilgisi ve sempatisinin hiç kuşku yok ki, kayda değer bir yönü bulunuyor.

Bu çerçevede, Bandung Ruhu her ne kadar ‘Bağlantısızlar’ adıyla, Batı’nın üretmiş olduğu kapitalist ve komünist sisteme alternatifliği ile ortaya çıkmış olsa da, temelde katılımcı ülkelerin Batı Avrupa ve kısmen ABD’nin eski sömürgeleri olması, Sovyetler Birliği yapılaşmasının bu alanın dışında kaldığı intibaını uyandırıyor.

Bu nedenledir ki, Batı ile olan Soğuk Savaş evresinde, Batı liberal-kapitalist oluşumuna alternatif olmasıyla dikkat çeken

Önümüzdeki yıl, iki ülke ilişkilerinin yetmişinci yılı olmasının bu anlamda, kayda değer bir tarihi öneme sahip olduğunu söylemek mümkün.

Bu çerçevede, 12 Nisan’da Macaristan’da yaplan genel seçimlerin ardından ülke yönetiminin 16 yıl aradan sonra yeniden, Avrupa Birliği siyasal -ve de kültürel- ilkeleri üzerinden yapılandırılması sürecine girilmesinin özellikle, Endonezya  açısından kayda değer bir gelişme olduğunu söylemek gerekiyor.

Doğal afet gelişimi

Bu çerçevede, 26 Aralık 2004 yılında yaşanan deprem ve tsunaminin ardından, dönemin Macaristan başbakanının 2005 yılında Açe’ye gelmesi, ve Macaristan yardım kuruluşlarınca Açe Besar’a bağlı Meuraksa Hastanesi’nde Çocuk Kliniği inşası çalışması, iki ülke ilişkilerinde önemli bir evrenin başlaması anlamına geliyordu.

Bu insani yardımın, Macar hükümeti ve halkının Endonezya toplumuna yönelik empatisinin bir yansıması olduğuna kuşku bulunmuyor...

Bu gelişmenin doğrudan bir yansıması olarak 2013 yılında, dönemin Endonezya devlet başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun Budapeşte’ye yaptığı ziyaret, iki ülke ilişkilerinde ticaret ve yatırım ekseninde yeni bir süreç anlamına geliyordu.

Avrupa kapısı

İki ülke arasında tedrici olarak yaşanan yakınlaşmada, Endonezya adına söylenmesi gereken husus hiç kuşku yok ki, Macaristan üzerinden Orta ve Doğu Avrupa ile ilişkileri güçlendirme hedefi bulunmasıdır.

Bugün iki ülke ilişkilerinin konvansiyonel alanlar kadar, yenilenen ilişki alanları ve ağları sayesinde ivme kazanması potansiyeli olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Örneğin, tropiklerin önemli ülkesi Endonezya’da var olan temiz su kaynakları yönetimi konusunda karşı karşıya bulunduğu sorununun kalıcı bir şekilde aşmada, bu alanda konusunda iki yüzyıl gayet önemli tecrübeye sahip Macaristan’dan alacağı teknik, teknolojik ve bilgi kaynaklarının geniş toplum kesimlerine önemli katkısı olacaktır.

Örneğin bu noktada, tsunami ziyaretinin kaldığı yerden çiçeği burnunda başbakan Péter Magyar’ın bu yıl yani, iki ülke ilişkilerinin 71. yıl münasebetiyle Endonezya’ya yapacağı bir ziyaretin, Açe’den başlayarak temiz su yönetimi ve kullanımı konusunda işbirliklerini hayata geçirilmesi noktasında ilişkilerde ön alıcı bir gelişme olacağına kuşku bulunmamaktadır.

Buna ilave olarak, Endonezya’nın Budapeşte büyükelçisi Penny D. Herasati’nin geçen yıl Aralık ayında yaptığı açıklamada dikkat çektiği üzere, iki ülke ilişkilerinde yenilikçi alanlar olarak ‘temiz enerji’, dijital yenilik’ ve elektrikli araç tedarik zinciri gibi alanların potansiyelden gerçeğe dönüştürülmesi için taraflara arasında yapılacak görüşmelerin faydalı olacağını söyleyebiliriz.

Macaristan’ın, Avrupa pazarına yönelik elektrik bataryası üretiminin merkezi olması, özellikle Doğu Asya ülkelerinden yatırımları bu ülkeye çekerken, üç yüz milyonu aşkın nüfusuyla Endonezya başta olmak üzere Güneydoğu Asya ve Güney Asya pazarına yönelik ikili işbirliğiyle benzer bir yapılanmanın Endonezya topraklarında örneğin Sumatra’da ortaya konması her iki ülke ve toplumu için olumlu sonuçları olacaktır.

Sayın büyükelçi Penny’nin açıklamasında dikkat çektiği üzere, Endonezya’nın dünyanın en fazla nikel rezervine sahip ülkesi olması, elektirk baterileri üretiminde Endonezya’nın önemini açıkça ortaya koyuyor.

Demokratikleşme

Yaşanan seçimlerin ardından Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi’nin iktidara geliş şekli, Macaristan toplumuna kazandırdığı özgüven ve bu anlamda, yaşanan demokratikleşme sürecinin, Avrupa Birliği bütünü içerisinde gördüğü olumlu atmosfer kanımca, Endonezya siyaset çevreleri ve toplumsal unsurları tarafından incelenmeye ve anlaşılmaya değer olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Bu siyasal olgunun önemi, Endonezya’nın 1998’de başlayan reform sürecinin, bugün geldiği noktada tanık olunan tıkanıklığın aşılması ile bir şekilde ilintilidir.

Endonezya’nın dini, sivil yapılaşmalarının ortaya koyduğu ve bir şekilde, ‘sivil toplum’ olgusu ile izah edilmeye matuf ‘zenginliği’ne rağmen, ‘demokratiksizleşmeye’ paralel giden siyasal sisteminde yaşanan tıkanıklıklar konusunda bir konsensustan bahsedebiliriz.

Bu çerçevede, Endonezya’nın sivilleşme, yönetim erkinin siviller elinde yapılandırılması ve gelişimi ile yine yönetim erkinin toplumun geniş kesimlerini içinde barındıran sivil yapılaşmalarıyla doğrudan, etkin diyalojik zemininin yeniden kurulması hiç kuşku yok ki, önem arz etmektedir.

Bu noktada, Endonezya siyasetinin, düşünce kuruluşlarının, sivil toplumunun dünyanın farklı bölgelerindeki toplumlarda görülen aşınmalar ve yozlaşmalar sonrasında, değişimin nasıl ortaya konulabileceğine dair alınabilecek derslerle, kendi yapılaşmalarına yeniden bir çeki düzen verebilmenin imkanı ortaya çıkabilecektir.

Bugün, Avrupa’nın ortasında yani, Macaristan’da yaşanan ‘yeniden demokratikleşme’ sürecinin sadece bu ülkenin değil, Avrupa Birliği gibi küresel jeo-politik ve jeo-ekonomide önemli bir aktörlüğe sahip olan yapısında oluşturduğu olumlu algı ve bunun siyasal ve ekonomik sisteme dönüştürülmesi konusundaki çabaların, Endonezya’da siyasal ve sivil aktörler ve kurumlar tarafından anlaşılmaya değer bir yönü olduğu ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/yeni-donemde-macaristan-endonezya-iliskileri-hungary-indonesia-relations-in-the-new-era/

10 Mayıs 2026 Pazar

Macaristan’da Magyar resmen başbakan / Magyar is officially the PM in Hungary

Mehmet Özay                                                                                                                             10.05.2026

Macaristan’da 12 Nisan seçimlerinden büyük bir başarı ile çıkan Péter Magyar, Cumartesi günü parlamentoda yapılan törenle resmen başbakanlık koltuğuna oturdu.

12 Nisan genel seçimlerinde Magyar’ın kurucusu olduğu Tisza Partisi, 199 sandalyeli ulusal parlamentoda 141 milletvekilliği kazanarak üçte ikili çoğunlukla iktidar olma şansını yakaladı.

Parlamentoda yapılan törenle Magyar’ın başbakan olarak atanmasıyla birlikte, on altı yıl boyunca ülkeyi yöneten Viktor Orbán dönemi sona ermiş oldu...

Dün başbakanlık ve hükümet değişimi yaşanırken, bir gün öncesinde sabık başbakan Viktor Orbán, yaptığı açıklama ile yaşanan değişimin dinamiklerine değindi.

‘Bağımsız Macaristan’

Üzerinde durulmaya değer olduğuna kuşku olmayan bu hususların başında Orbán’ın önceliği “bağımsız Macaristan” vurgusu alması önemlidir.

Geçen on altı yıllık yönetiminden pişman olmadığını söyleyen Orbán, “İşimiz henüz bitmemişti...” diyerek, kendi döneminde ülkenin ekonomi politik süreçlerinin yapılandırılmasına atıfta bulunuyordu.

Orbán, buna ilâve olarak, “Macaristan’ın kendi ayakları üzerinde durabilmesi için yirmi yıllık bir süreye ihtiyaç olduğunu” söylerken, “hedeflediğimiz Macaristan’ın inşasında beşte birlik bölümü henüz tamamlanmamıştı” diyerek bir anlamda hedefini ortaya koyuyordu.

Benzer bir söylemin Orbán ve Fidesz hükümeti yanlısı Macar basını tarafından da dile getirilmiş olması, ortada gayet önemli bir siyasal gerilimin olduğunun işaretidir.

Aslında bu gerilimin boyutu, 12 Nisan seçim sonuçlarının ilânının ardından kazanan tarafın yani, Tisza Partisi destekçilerinin gövde gösterisinde okunuyordu.

Demokrasi/siz/lik

Bugün ise, yeni başbakan atanması ve yeni hükümetin kurulması öncesinde sabık başbakanın seçim öncesi döneme dair açıklamaları bir teyid olarak değerlendirilmelidir.

Orbán’ın ortaya koyduğu siyasal söylemin temelde önceki yazılarda da dikkat çekmeye çalıştığım üzere, Avrupa Birliği üyesi bir ülkeden beklenmeyecek nitelikleri bünyesinde barındırdığına kuşku yok.

Avrupa Birliği’nin kendini tanımladığı ilkeler ve kurallar ile, Orbán’ın ortaya koyduğu siyaset arasındaki açık gayet büyük.

Buna kuşku yok...

Orbán, bir siyasetçi olarak niçin kaybettiğinin hesabını oylara yönelik analizle ortaya koyuyor...

Buna göre, 40 yaş üzeri seçmen ile 40 yaş altı seçmenin siyasal seçimlerindeki büyük yarık, olan biteni ifade etmeye yetiyor denilebilir.

40 yaş üzeri seçmenin Tisza Partisine %44, Fidesz Partisi’ne %47 desteğine karşılık, 40 yaş altı seçmende bu oran yüzde 75’e yüzde 19 şeklinde gerçekleşmiş...

Kaba bir tabirle söylemek gerekirse, ‘alışmışlıklarla hareket edenlerle’, değişim isteyenlerin göstergesi ile karşı karşıyayız.

Orbán’ın doğru tespit ettiği ancak anlamakta zorlandığı bir durum olduğuna kuşku yok...

Ultimatom

Péter Magyar, Cumartesi sabahı ulusal parlamentoda yapılan törenin ardından, başbakanlık koltuğuna otururken, yaptığı ilk açıklamada, Macaristan’da yeni bir döneme girildiğini ilan etti.

Magyar, bu yeni dönemin salt bir hükümet değişikliği olmadığını aksine, ‘sistem’ değişikliği anlamına geldiğini öz güvenli bir şekilde ortaya koydu.

Resmen göreve başlayan Magyar’dan üst düzey bürokratlara ültimatom...

Magyar, sabık başbakan Viktor Orbán dönemi bürokratlarına çağrıda bulunarak, 31 Mayıs’a kadar görevlerinden ayrılmaları çağrısında bulundu.

Bu çağrısında Magyar söz konusu bürokratları “önceki dönemin hizmetkârları” olarak tanımlarken, ülkede yaşanmış olan adaletsizliklerdeki paylarına gizli/açık göndermede bulunuyordu.

Bu yönetim eliti içerisinde yer alan isimlerin başında devlet başkanı Tamás Sulyok’un da olması, değişimin sembolik olduğu kadar, güçlü bir şekilde gelmekte olduğunun işareti olarak görülmelidir.

Adalet vurgusu

Başbakan Magyar açıklamasında, Tisza Partisi hükümetiyle birlikte, Macaristan’da şimdi ‘normalleştirme’ sürecinin başladığını duyurdu.

Magyar önemli bir dönüşümün yaşanacağı sinyalini güçlü bir şekilde verdiği konuşmasında bu sürecin, aynı zamanda “adalet temelli bir uzlaşma” olacağını söyledi.

Bununla kastın, sabık başbakan Viktor Orbán dönemiyle hesaplaşma anlamına geldiğine kuşku yok.

Bu açıklamanın gizli/açık, son on altı yılda ülkede olan biteni, ‘adaletsizlikler silsilesi’ olarak yorumladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu nedenledir ki, Magyar, muhalefetle uzlaşma yolunu açarken, yaşanan adaletsizliklerin üzerinin örtülmeyeceğine de dikkat çekiyor.

AB ile ilişkiler

Söz konusu normalleşmenin bir yanında, ulusal ekonomi politikalar yer alırken öte yanında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin yeniden güncellenmesi ve sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi bulunuyor.

Bu anlamda, Macaristan, AB üyesi bir ülke olarak, günümüz küresel güç mücadelesinde kendisine kayda değer bir yer bulmaya çalışan bu bölgesel birliğin, yeniden güçlü bir şekilde uluslararası sahnede yer alması bulunuyor.

Bu çerçevede, dün parlamentoda Macaristan bayrağının yanı sıra, -on yıllık aranın ardından- AB bayrağının da yeniden yer alması, Macaristan-AB ilişkilerinin sembolik olarak yeniden kurulduğunu ortaya koyuyordu.

Söz konusu hükümet değişimi, Macaristan ulusal siyaseti kadar, belki de, bundan daha çok Avrupa Birliği siyasetinin yeniden şekillenmesindeki rolü ile dikkat çekme yönünde güçlü göstergeler ortaya koyuyor.

Bu hususa, önceki yazılarda mümkün olduğunca değinmiştim.

Macaristan’ın Orta Avrupa’da küçük bir ülke olmasına rağmen, AB içerisinde oynayabileceği rolün bir ilüzyon değil, gerçeklik olduğunu sabık başbakan Viktor Orbán döneminde herkes tanık oldu.

Özellikle, son beş yıl boyunca Orbán yönetimindeki Macaristan’ın AB birliğinin, Rusya ve Ukrayna gibi tüm Avrupayı yakından ilgilendiren kritik kararlarına karşı aldığı kararlar bunun en açık göstergesidir.

Bu nedenledir ki, 12 Nisan seçimlerinin ardından, demokrasi sevincini yaşayan sadece, Macaristanlılar değildi.

AB’de, üst düzey yönetim başta olmak üzere, Avrupa’nın temel siyasal değerlerine dönüşün ifadesi olarak algılanan Magyar’ın başarısı, bugün kurulan yeni hükümet ile somut politikalara evrilmeyi ve AB’nın dış politikasını yeniden yapılandırmayı bekliyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristanda-magyar-resmen-basbakan-magyar-is-officially-the-pm-in-hungary/

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Endonezya-Türkiye ilişkilerine dair bir yazıya dair analiz (2) / An analysis of an article on Indonesia-Türkiye relations (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             09.05.2026

Selçuk Esenbel Hoca’nın kaleme aldığı makale üzerinden, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine nasıl bakıldığını değerlendirmeye bu ikinci yazıda devam ediyorum.

İlk yazıda, çalışmanın özellikle, onaltıncı yüzyıl gibi erken tarihsel dönemle başlayan ve yirminci yüzyıl başına değin süren ilk bölümüyle ilgili ortaya konulan hususlara dair kanaatlerimi paylaşmıştım.

Esenbel Hoca’nın, bu kısa makalesinin ikinci bölümü ise, 2010’lu yıllara dair...

Nihayetinde, Hoca’nın bu kısa çalışmayı -ve de bundan bir önceki- yazısını temellendirdiği husus, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’in 2011’de Jakarta’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret.

Esenbel Hoca’nın yazılarını 2013’de kaleme almış olması, onun Sayın Gül’ün ziyareti sonrasında bazı gelişmeleri dikkate aldığını gösteriyor.

Tsunamiyle başlamak

Bu noktada, gelişmelere hazırlık olarak, 26 Aralık 2004 tarihinde deprem ve tsunami sonrası gelişmelerle Türkiye’den resmi, özel kurumların Açe’deki insani yardım faaliyetlerini vurgusu dikkat çekiyor.

Yazının kaleme alınış tarzından olsa gerek, bazı küçük abartılar olduğu da, gözden kaçmıyor.

Meselâ, Türkiye’den gelen kurumların “gıda dağıtım merkezleri (food distribution centers) açtıkları, fırınlar (bakeries), tıbbi yardım faaliyetleri (medical facilities) vb. olduğu bilgisi...

Gıda dağıtımları oldu, ancak ‘merkezler’yoktu. Fırın vardı, ancak bir taneydi... Birden fazla değildi...

Fırın’ın, İngilizce çevirisi “bakeries” yanlış anlaşılabilir...

Örneğin, Endonezya’da -Malezya’da da böyledir-, “bakery” yazan dükkânlara girdiğinizde, ‘ekmekten’ çok unlu ve tatlı ürünlerle karşılaşırsınız.

Açe’de açılan tek fırın ise, “sandviç ekmeği” boyutunda ekmekler üretip hem bu fırının önüne gelen ‘ihtiyaç sahibi’ Açeliler istifade eder, hem de buradan pikap türü bir arabaya yüklenen ekmekler bazı geleneksel dini okullara gönderilirdi ki, oradaki öğrencilere yardım olsun diye.

Evet bir, “İstanbul Köyü” (İstanbul Village) vardı. Ancak, burası geçici olarak inşa edilmişti.

Esenbel Hoca, tsunami sonrası gelişen süreci iki ülke arasında “karşılıklı sempati”nin gelişmesine katkı sağladığını söylüyor. Hoca, söz konusu yazısının ilk cümlesinde “septami” kelimesini burada geliştirerek yazısını bu kavramla çerçevlendirmeye çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır.

“Karşılıklı sempati” yaklaşımına itirazım değil, ancak sahadan görüp duyduklarımdan hareketle bir iki cümle yazabilirdim.

Ancak, bunu belki bir on yıl sonra, yeni bir anı kitabı yayınına saklamamda yarar var...  Yani, şimdilik kalsın...

Bununla birlikte, Hoca’nın ‘tsunami’ sürecinin, Türklerin dikkatini Endonezya’ya çektiği konusunda hem fikirim.

Samimi olarak söylemek gerekirse, son birkaç yayın çalışmamda bunu bir tez olarak ortaya koymuş ve söylemlerimde dile getirmiş ve getirmeye de devam ediyorum.

Benzer bir bakış açısına, Esenbel Hoca’ın bir yazısında tesadüf etmek ise, benim açımdan gayet önemlidir.

“Aklın yolu birdir” demeyeceğim, ancak gelişmeleri değerlendirmede demek ki, bazen gözlemciler aynı yerde buluşabiliyorlarmış...

İş dünyası

Tsunami yardımlarından iş dünyasına geçişin nasıl olduğunu konusunda, Esenbel Hoca’nın yaklaşımı üzerinde durmaya değer...

Bu anlamda, Hoca’nın, o dönem itibarıyla iki ülke ilişkilerinde özellikle de, ticaret ve yatırım alanlarında öne çıktığı gözlemlenen birkaç kurumun yetkilileriyle mülâkatları, “işi ehlinden öğrenme” cehdinin bir göstergesi kabul etmek gerekir.

Kimdir bu ehil kişiler diye baktığımızda karşımıza DEİK mensubu bir üye ve Pasiad’a mensup bir üye -Galip Kayar- çıkıyor.

Biri yarı-resmi -bildiğim kadarıyla-, diğeri özel kurum niteliği taşıyan bu iki kurumda önde geldiği anlaşılan bireylerle yapılan görüşmelerin iki ülke ekonomi, ticaret, yatırım vb. boyutlarında neyi, nasıl yansıttığı tartışmasına girmeyeceğim.

Bunun yanı sıra, özellikle, söz konusu özel kurubun içinde yer aldığı 2016, Temmuz kalkışmasına da -nedeni, niçini, nasılı bağlamında- göndermede bulunmayacağım.

Türkler

Ancak, bu kurum üzerinde, Endonezya ve Türkiye ilişkilerini değerlendirebilmenin bize ne tür imkânlar sunduğu veya ne tür imkânların önünü kestiğini ya da aynı anda, her ikisinin de mevcut olduğunu ortaya koymanın gerekliliğinin farkına varılması gerekir.

Nihayetinde, Pasiad adı verilen kurumun belki, adı henüz konulmadan üyelerinin Endonezya’da icraata geçtiği yıllar 1990’ların ikinci yarısıdır.

2006 yılı başlarında, kapısını çaldığım, o dönem bir üniversitenin rektörlüğünü yapan Endonezyalı bir Hoca, “Burada, Türklerin faaliyetleri var” cümlesini sarf etmesinin, birincil bir kaynak olarak değerlendirilmesi gerekir.

Esenbel Hoca’nın, Kayar’ın şahsında Pasiad’ın Endonezya’ya ne denli entegre olduğunu ortaya koyma adına sarfettiği “on beş yıl boyunca yaşamış, öğrenim görmüş, çalışmış” ifadesini dikkate aldığımızda, tarihin 1990’ların ikinci yarısına tekabül ettiği görülüyor.

Dolayısıyla, benim kaynağım olan, sabık Rektör Hoca’nın da sözüne güvenilir bir kişi olduğu kabul edilebilir.

Pasiad’ın, Endonezya’daki -ve de adından da anlaşıldığı üzere, Pasifik bölgesindeki- faaliyetlerinin Türkiye’nin 21. yüzyıl iç kalkınma ve dış ilişkiler boyutunda ne tür etkisi ve katkısı olduğunun hesabının yapılabildiğini söylemek güç.

Ancak, Esenbel Hoca’nın mülâkattan edindiği husus şu... Galip Kayar’ın sadır olan ifadeyle, “kültürel yakınlık kesinlikle bir avantaj. Sağlam somut ilişkiler ise ancak uzun dönemli ekonomik ilişkiler kurulmasıyla mümkün olabilir. İş yapmadan insanları gerçek anlamıyla tanımak mümkün değil... Fabrikalar açmalısınız... İnsanlar sizinle iş yapmak için oraya gelir ve sizi tanırlar”... (İngilizcesi böyle... Yanılmıyorsam, fabrika sahibi yerlileri tanır olacaktı!... Her neyse...).

Esenbel Hoca’nın anlatısına göre, Kayar devam ediyor: “... İki ülke arasında, iş dünyasını tamamlayıcı bir diğer bağlayıcı faktör, Endonezya’nın farklı eyaletlerinde faaliyet gösteren Türk okullarıdır...”

Önlerini açın

Bu durumla ilgili bazı açıklayıcı görüşlere ihtiyaç var...

O da, o yıllarda işitildiğine göre, 2011 yılındaki söz konusu resmi ziyaret öncesi veya sırasında, Endonezya makamlarına -yuvarlayarak söylemek gerekirse-, “Türkiye’den gelen kurumların önünü açın” talebinin yapıldığı hususudur.

Bu talebin, belirli bir hedefe matuf olduğunu söylemek ve ileri sürmek mümkün gözüküyor.

Bu hedefin elbette, devleti temsil makamındaki devlet adamlarının ve de bürokratların devletin ali hedeflerini gözetmekle eş tutulması gerektiğini unutmadan dile getiriyorum.

Bununla birlikte, “Endonezya’da ‘iş’ yapmaları için kapıların açılması talebinin yöneltildiği” iş çevrelerinin ideolojik temellerinden arındırılmış olarak söylemek gerekirse, Türkiye’de tanınmış tüm veya çoğunluktaki iş çevrelerini kapsayıp kapsamadığı üzerinde düşünülmeye değerdir.

Önlerini kapatın

Bir anlamda, Endonezya makamları nezdinde siyasi talep anlamına geleceği düşünülebilen bu yaklaşımın sağlamasını yine, Endonezya makamlarının 2016 Temmuz’u sonrasında yine, aynı devlet erkinin Endonezya makamlarından bu sefer, “bunların kurumlarını kapatın” siyasi talebi karşısında verdikleri tepkiden anlamak ve kavramak mümkün.

Endonezya makamları, anlaşılması kolay olsun diye özetle söylüyorum, “dün bu kuruma kapıları açın dediniz, bugün aynı kuruma kapıları kapatın diyorsunuz” serzenişini siyasi, dini, etik ne tür bağlamda değerlendirmek gerekir sorusunu da, ciddi bir şekilde bünyesinde taşıdığına kuşku bulunmuyor.

Burada biraz nefes alıp, savunmacı bir üsluba doğru evrilerek, “Endonezya resmi makamları, devlet erkanının Türkiye siyaseti, toplumu bünyesine has özellikleri bilmediği ve bundan dolayı, yaklaşık altı yıllık süre zarfında olan bitene dair gelişmeleri anlamakta gayet zorlandıkları sonucunu çıkartmak ve topu onların sahasına atmak mümkün.

Esenbel Hoca’nın, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine dair tarihi geçmişe yönelik değerlendirmesinden güç alarak, Endonezya resmi makamlarının tutumuna dair yukarıda dikkat çektiğim hususun yani, “Türkiye’de olup bitenleri anlamadıkları” yönündeki yaklaşımı destekleyecek şekilde bir hususu hatırlatmak daha doğrusu ortaya koymakta yarar var.

Referans: 19. yüzyıl

Tüm gelişmelerin ağırlığı dikkate alındığında gayet uzun olan 19. yüzyıl boyunca, Osmanlı Devleti’ne başvuran Açelilerin dört, Jambi yönetimin iki, Riau’dan bir resmi bağlamda, -elçi gönderilmesi, mektup sunulması- olarak gündeme gelen Osmanlı Devleti’ne başvurularını yorumlarken, bu Malay siyasi yapılarının başındaki siyasi elitin, Osmanlı siyasal gerçekliğini, Avrupa’daki devrim boyutlarındaki gelişmeleri ve de Osmanlı-Avrupa ilişkilerini anlamadıklarını yazmıştım.

Esenbel Hoca’nın, Endonezya ve Türkiye ilişkilerine dair yazısının akademik açıdan ele almaya ve incelemeye devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-turkiye-iliskilerine-dair-bir-yaziya-dair-analiz-2-an-analysis-of-an-article-on-indonesia-turkiye-relations-2/