7 Kasım 2026 Cumartesi

ABD’de Demokratlar nasıl kazandı? / How did the Democrats win in the US?

Mehmet Özay                                                                                                                             07.11.2026

Şimdi sıra, Demokratlar’ın niçin kazandıklarını tartışmaya geldi.

ABD’de ana akım diyebileceğimiz medyadaki görüşlere baktığımızda, bugün tartışma gündemine Demokratlar’ı bu denli önemli bir başarıya, neyin getirdiği konusundaki tartışmaların aldığı görülüyor.

Temelde, benim de son dört yazıda ortaya koyduğum üzere, hedefte, ‘Trump ve Trump politikaları olduğu’ konusundaki yaklaşım kadar, daha derinlerde ‘kapitalist’ kurumlar ve değerler üzerinden bir açılım sergilendiği anlaşılıyor.

Bunu söylerken, ortada ilginç bir tartışmanın gelişmekte olduğunu ileri sürüyorum.  

İdeolojik tanımlamalar

Temelde, Amerikan toplumunda ‘kapitalizme’ yönelik genel bir eğilim olduğu düşüncesi yanlış olmasa da, kapitalizmin kendi içerisinde, “hangi kapitalizm?” sorusunu sormayı gerektirecek farklılaşmaların olduğunu, bu tartışmalar vesilesiyle fark etmeye yönelik bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Bu konuyu, burada ele almayacağım...

Ancak, şu kadarını söylemek gerekir ki, Trump’ın, Demokrat Parti’ye yönelik eleştirilerinde 2016’dan bu yana sarf ettiği kavramları, sıfatları yan yana koyduğumuzda sanki, karşımıza “bir komünist blok” çıktığı düşüncesine kapılabilirsiniz.

Demokrat Parti’nin gerçekte, elbette bir “komünist partisi” olmadığı ortada...

Bununla birlikte, parti vizyonu ve politikalar noktasında geniş toplum kesimlerine daha yakınlaşan ve toplumun varsılları kadar, yoksullarına yönelik sosyal politikalarıyla gündeme geliyor.

Bu hususu, Cumhuriyetçi Parti’nin kalesi olan Texas, Güney Karolina, Kansas gibi eyaletlerde Demokratların önemli oy almaları, senatör ve vali çıkarmalarına neden olan siyasal söylemlerine ve hatta, Demokrat adayların, parti dışında, kişilik ve kimliklerine baktığımızda farklılaşan boyutların gayet açık bir şekilde gözlemleniyor.

Monopolistler

Demokratları 3 Kasım seçimlerinde başarıya götürenin, “Trump ve Trump politikaları” demekle “kapitalizmin dev kurumsal monopolleri” demek arasında, pek bir fark bulunmuyor.

Nihayetinde, Trump, 2016 yılından başlayarak ulusal siyasette öne çıkarken, ana akım bir siyasi gelenekten gelen bir isim değildi.

Aksine, milyonlarca insanın onu yaptığı televizyon programıyla tanıması ve emlâk dünyası başta olmak üzere gelişme gösterdiği iş dünyasındaki ‘başarısı’ onu hiç kuşku yok ki, tam da, örnek veya model bir Amerikan kapitalisti yapıyordu.

“Bir başkan olarak, Trump’dan beklentiler nedir?” sorusu ise aslında en başta yani, 2016’da sorulması gerekirdi.

Ancak, öyle anlaşılıyor ki, bu soru sorulmadığı ve/ya bu soru sorulsa bile, hak ettiği cevabın verilmemesi nedeniyle 2024 seçimlerinde, ikinci kez Trump’la karşı karşıya kaldı Amerikan seçmeni.

Hangi “büyük Amerika”?

2024 seçim kampanyasında Trump, “Yeniden Büyük Amerika” sloganı ile meydanlara inerken, bu Amerikan hayalinin aslında, kendisinin ortaya koyduğu bireysel ‘kapitalist başarısı’nın bir benzerinin Amerikan genelinde gerçekleştirilmesi hayaliydi.

Öyle ya, bir siyasetçi olarak meydanlara indiğinizde verdiğiniz mesaj milyonlarca seçmeni ilgilendirecektir.

Tam da, bu noktada, bir tür illüzyonun gizli/açık ortaya konduğuna tanık olduğumuz belki de,  3 Kasım seçimleri sonrası yapılan değerlendirmelerle ancak anlayabiliyoruz.

Nihayetinde, Demokratların seçim zaferinin Trump ve Trump politikaları yüzünden olduğunu söylemekle, aradan geçen iki yıllık süre zarfında, Trump’ın vaad ettiği “Büyük Amerika” vizyonu Amerikan halkının kahir ekseriyetini kapsayan bir gelişmeye, büyümeye evrilmek yerine, çokça -tıpkı kendisinin temsilcisi olduğu üzere-, “kapitalist tikel şirketler, sermayedarlar, iş adamları” ve bugün çokça dillendirildiği üzere “Teknoloji Şirketleri (Tech Companies) sahiplerinin elde ettiği varsıllık konuşuluyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Trump’ın neredeyse dünyanın tüm belli başlı ülkeleri ve birliklerine uygulamaya başladığı gümrük tarifeleriyle ABD’ye akacak olan milyarlarca doların, orta halli Amerikan halkının yaşamını olumlu yönde etkileyeceği hayali gerçekleşmedi.

Fatura kime çıktı?

Aksine, Amerika’da enflasyon yüzde 3.5’ları bulurken, tüm kalkınmışlığına rağmen, yaşanan Hürmüz Savaşı nedeniyle başta benzin ve gübre fiyatlarındaki artış, ABD’nin halen bir tür tarım ülkesi olduğunu ortaya koyacak şekilde, orta ve güney eyaletlerindeki ağırlıklı çiftçi toplumunun ekonomik yaşam standardlarını derinden etkilerken, orta sınıfın farklı katmanları da bu gelişmeden payını aldığı görülüyor.

Hiç şüphe yok ki, son iki yıllık süre zarfında, küresel bir güç olarak varlığını sürdüren ABD’de kazananlar da vardı.

Bu kazanlar, yukarıda dile getirmeye çalıştığım üzere, başta Trump olmak üzere onunla aynı ekonomik sınıfı paylaşan tekil iş çevreleri olduğu, bugün çok daha açık seçik anlaşılmış durumda.

Trump’ın, sembolik öneme sahip bazı icraatları onun kamu maliyesini nasıl değerlendiği konusunda bir fikir veriyor.

Ve bu noktada, Beyaz Saray’da gündeme gelen milyon dolarlık renovasyon bunun en iyi göstergelerinden biri olarak ortada duruyor.

Demokratlar ne yaptı?

Öte yandan, önemli bir seçim başarısı elde eden Demokrat Parti’de, özellikle kritik bölgelerde seçimi önde bitiren adaylara bakıldığında, kendilerini topluma anlatmak kadar, toplumun sesini dinlemeyi de öncelleyen ve bu anlamda, siyasal bir denge kurdukları görülür.

Adına demokrasi denilen seçim sisteminde, tek tek bireylerin seçme hakkını, aynı zamanda bir siyasal kabiliyeti olarak da değerlendirmek gerekir.

Aynı zamanda, seçimlere siyasi aday olarak giren bireylerin de seçimlere, kendi bireysel çıkarları doğrultusunda değil, topluma veya toplumun belirli bir kesimine hizmeti öncelleyen ve bu çerçevede, elde somut, tutarlı, rasyonel ve içten çözüm önerileri bulunan bir paketle çıkmaları beklenir.

Demokratlar da bunu yaptı...

Örneğin asgari ücret iyileştirmeleri, çocuk yardımı, sağlık reformu, ev sahibi olabilme, ‘teknoloji şirketlerinin dizginlenmesi’ vb. gibi sıradan Amerikalıyı doğrudan ilgilendiren konuları gündeme taşıdı.

Demokratların 3 Kasım seçimlerinde sergiledikleri başarının ardında, temelde böylesine temel ve doğru bir kamu politikası yaklaşımıyla, bunun doğru bir şekilde dillendirilmiş olduğu kanaatindeyim.

Geçen günkü yazımda dile getirdiğim bir cümleyi burada tekrarlamak isterim: “Seçim sonrasında oluşan tabloyu, sıradan bir seçim başarısı ve kazanımı değil, aksine, ABD’nin kendisinin oluşturduğu ve genel çoğunluğun kabülüne dayanan siyasal ahlaki normların yeniden inşası olarak değerlendirmek gerekiyor.

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-demokratlar-nasil-kazandi-how-did-the-democrats-win-in-the-us/

6 Kasım 2026 Cuma

ABD’de Cumhuriyetçi Parti’de iç hesaplaşma / Internal reckoning within the Republican Party in the US

Mehmet Özay                                                                                                                             06.11.2026

3 Kasım seçimlerinin ardından, şimdi ABD’de ne olacak?

Bu soru önemli ve bu soruya anlamlı cevaplar üretebilmek için, iktidardaki Cumhuriyetçi Parti’nin önünde önemli bir ev ödevi bulunuyor.

Cumhuriyetçilerin ve Başkan Donald Trump’ın, bu süreci yönetip yönetemeyeceklerini, aradan pek fazla süre geçmeden anlayabileceğimizi tahmin ediyorum.

İç sorgulama

ABD’de 3 Kasım seçimlerinin ardından, önemli bir seçim mağlubiyetiyle tanışan Cumhuriyetçi Parti’de, Başkan Donald Trump’ın gelişmeleri istihza ve kibirle karşılamasına karşılık, partinin çeşitli organlarında siyasi bir iç sorgulama başladığı anlaşılıyor.

Demokratların Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirmesi, Cumhuriyetçilerin azınlığa düşmesi anlamına geliyor.

Sorunun sadece, ülke yönetiminde önemli rolleri olan bu meclislerdeki azınlık/çoğunluk ilişkisinin dışında ve ötesinde, Cumhuriyetçiler arasında ara seçimlerin kaybedilmiş olmasının faturasının bir an önce kesilmesi yönünde görüşler dikkat çekiyor.

Bundan amaç, Cumhuriyetçi Parti’de seçim yenilgisini getiren aynı kadrolarla, 2028 genel seçimlerine katılmanın olanaksızlığı rasyonalitesi üzerinde durulmasıdır.

Buna paralel olarak, Cumhuriyetçi Parti’de mevcut yönetim, 3 Kasım seçimleri öncesinde, gereksiz bir “iyimserlik” dışında, kamuoyu önüne çıkarak siyasi olarak rekabet etme yönünde gerekli hazırlıkları yapmadıkları suçlamasıyla karşı karşıyalar.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sıradan Amerikan seçmenin, başta ekonomi olmak üzere karşı karşıya kaldığı gündelik sorunlara yönelik olarak iktidar partisinden ve başkan Trump’dan doyurucu cevaplar almadıkları gündemde önemli yer tutuyor.

Seçim kaybının nedeni

Geçen günkü yazımda dile getirdiğim üzere, Amerikan seçmeni için sorun sadece, gündelik ekonomik zorluklarla sınırlı değildir.

Aksine, kendi ülkelerinde ‘güvenlik’ sorununu ciddi olarak yaşayan bir Amerikan toplumunun, bir anlamda, bu durumun bizatihi mevcut iktidar tarafından üretilmesine verdiği bir tepkiyle karşı karşıya olduğunu görüyoruz.

Bu noktada, örneğin başkan yardımcısı JD Vance gibi partinin önde gelen isimlerinin dile getirdiği üzere seçmenin Cumhuriyetçilere verdiği dersin ardında, ‘İran’a açılan savaş” olduğu görüşü üzerinde durulmaya değer.

Bununla birlikte, ne Vance ne de başka bir Cumhuriyetçi siyasetçi, Amerikan seçmeninin İran’a savaşın hangi boyutundan etkilenerek oylarını Demokrat Parti’ye çevirdiğine dair bir izahta bulunmuyorlar.

Örneğin, İran’a yönelik savaşın tıpkı dünyanın farklı bölgelerindeki ülkelerde olduğu gibi benzin ve gübre fiyatlarındaki artış mı; İran’a yönelik savaşın İsrail boyutu mu; bu savaşın hak ve haksızlık ile ilintili ahlaki çerçevesi mi; Amerikan askerlerinin bu savaşta hayatını kaybetmiş olmaları mı; bu savaşın Amerikan halkının vergileriyle oluşturulan bütçenin delinmesine mi vb.

Acaba, bunlardan hangisine Amerikan seçmeni, “hayır” demiş olmalı?

Yukarıda dile getirilen soruların cevaplarını Cumhuriyetçi siyasetçiler yerine, dolaylı olarak Demokratlardan duymak mümkün.

Açıkçası, Texas, Kansas, Güney Karolina gibi Cumhuriyetçilerin kalesi olarak bilinen ve ağırlıklı olarak tarım sektörünü oluşturdukları eyaletlerde Demokratların elde ettiği başarının ardında, günde ortalama 2 milyar dolar’ı savaş ekonomisine ayıran Trump yönetiminin neden olduğu yüzde 3,5’lik enflasyon neticesi olarak, benzin ve gübre başta olmak üzere tarım sektöründe girdiler üzerinde ağır bir ekonomi baskısı oluşturmasının doğurduğu tepkinin yaptığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, genel itibarıyla Amerikan seçmen kitlesinin çok farklı toplumsal gruplardan oluştuğunu dikkate alacak olursak, sadece ekonomi ile sınırlı nedenlerle bir tepki oyunun çıktığını söylemek de güç...

Trump ne diyor?

Başkan Donald Trump, 3 Kasım seçim sonuçlarına ilişkin derinlemesine bir yorum yapmadı. Ve yapmasını beklemek de pek mümkün görünmüyor.

Birinci Trump dönemi bir yana, ikinci Trump döneminin başından bu yana geçen iki yıllık süre zarfında, Trump’ın ulusal ve uluslararası konulara dair demeçleri sansasyonel olmaktan öteye geçmedi. Ulusal ve uluslararası konuları istihzai bir üslupla ele alan ve bu anlamda kibrini ortaya koymaktan kaçınmayan bir Trump var karşımızda.

Ve bugün de, Amerikan seçmeninin son iki yıllık Trump iktidarına verdiği seçim karşılığını, benzer bir duyarsızlık ve içtensizlikle, sansasyonel ve alaycı bir üslupla ele almaktan geri durmuyor.

Bu durum, aslında küresel sistemin yönetimini elinde tuttuğu dile getirilen bir ülke başkanının küresel topluma verebileceği olumlu, anlamlı, rasyonel, yapıcı mesajlarının olmadığını ortaya koyuyor. 

3 Kasım seçimlerinde önemli bir yenilgi alan Cumhuriyetçi Parti’de bu gelişmeyi yorumlama konusunda, Başkan Trump ile partinin önde gelen isimleri arasında önemli bir farklılık bulunuyor.

Tahmin edileceği üzere Başkan Trump, siyasi yönetimine ve siyasi tavrına toz kondurmaz ve alaycı tavrını sürdürürken, seçim sonrası açıklamalarda bulunan bazı Cumhuriyetçi partililer parti içi eleştirileriyle gündeme geliyor.

Ocak ayında Senato ve Temsilciler Meclisi, yeni üyeleriyle ve Demokratların çoğunlukta olduğu oturumla açılmadan önce, Cumhuriyetçi Parti’de yeni döneme dair politikaların nasıl geliştirileceği merak konusu.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-cumhuriyetci-partide-ic-hesaplasma-internal-reckoning-within-the-republican-party-in-the-us/

ABD seçim sonuçlarına dair bazı düşünceler / Some thoughts on the US election results

Mehmet Özay                                                                                                                             05.11.2026

ABD’de, 3 Kasım’da yapılan seçimlerin, herkes için farklı değerlendirildiğine kuşku yok.

Seçimlerin odağında ve karar merciinde yer alan Amerikan seçmeni için ana söylem ve karar, üç temel alanda, yani ‘eğitim’, ‘ırk’ ve ‘parti kimliği’nde öne çıktığı yönünde görüşler Amerikan medyasında yer alıyor.

Seçimler öncesinde yapılan kamuoyu yoklamalarında, Başkan Trump’a destek oranının en düşük seviyelerde seyretmesi aslında, 3 Kasım seçim sonuçlarının gelmekte olduğunun habercisiydi.

Bu gelişmeyi, sadece Trump’ın iç politika ile ilgili söylemleri ile açıklamak mümkün değil.

Seçimlerin doğrudan etkilediği başkan Donald Trump ise bir yandan, seçim sonuçlarını kabul eder görünürken, öte yandan üstüne alınmaz bir tavır ve hatta, klasik tehditvari uslübunu “Demokratların tüm girişmlerini VETO edeceğini” sembolik olarak giydiği yeni şapkasıyla ortaya koyarak karşıladı seçim sonuçlarını.

Uluslararası arenada ise manzarının daha etkin bir seyir takip ettiğini ve de edeceğini söylemek mümkün.

Trump’la yan yana olanlar ile, Trump’la arasına mesafe koyanlar bağlamında bir sınıflama yapıldığında, küresel arenada karşımızda ağırlıklı olarak ikinci kategoride yer alan ülkeler ve liderlerin, 3 Kasım seçim sonuçlarından gizli/açık memnuniyetlerine kuşku bulunmamaktadır.

Bu çerçevede, örneğin, komşu ülkeler Meksika ve Kanada’dan başlayarak, küresel ölçekte Avrupa Birliği’nden, Doğu Asya’da Çin’e ve Güneydoğu Asya’da ASEAN’a kadar farklı bölge, birlik ve ülkelerin bu seçim sonucundan çıkartacakları dersler olsa gerek.

Bu yazıda, tüm bu ülke ve bölgeleri tek tek ele almak mümkün değil. Ancak, genel bir değerlendirme yapmakta yarar var.

Amerikan seçmeni

Amerikan seçmeninin oy kullanırken temelde, ‘iç politika’ ve ‘öz-kaygılar’ üzerine temellenen bir karar süreci yaşadığı söylenebilir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sıradan seçmen sandık başına gittiğinde belki de, bilincini, doğrudan kendi iç sorunları üzerine yöneltiyor.

3 Kasım seçim sonuçlarının sürprizleri arasında yer alan bir Amerikan yerlisi kadın politikacının vali seçilmesi; Cumhuriyetçilerin kalesi Texas’da, Demokratların bir senatör çıkarması ve aynı eyalet valiliğini kazanması; Georgia’da ise bir siyasi kadın Demokrat adayın valilik yarışını önde bitirmesi gibi; Michigan’da Müslüman kökenli bir Arab Demokrat adayın senatör olması gibi gelişmeler Amerikan seçimlerinin içe dönük yüzü gibi gözüküyor.

Trump ve politikalarına yönelik tepkilerin bir yönünde ırkçılığa varan ayrıştırıcı dil ve söylem ile icraatlar bulunuyordu.

Ülkede azınlık konumunda olanlar ile bu azınlıklarla aynı toprağı paylaşmaktan gocunmayan kitlelerin ortak bir zeminde buluştukları bir seçime tanık olundu.

Bunun yanı sıra, çeşitli projelerin yürütülmesinde, Trump yönetiminin var olan siyasal ve bürokratik konsensusu ihlâl eden kararlarının kamu vicdanında olumsuz karşılık bulmasını dikkate almak gerekiyor.

Amerikan toplumunun kendi siyasla sistemi içerisinde inşa ettiği ve ‘adalet’ ölçütü olarak anılmayı hak eden yapılaşmasına Trump yönetiminin ihlale matuf girişimler sandık başına giden Amerikan seçmeni tarafından unutulmadı.

Bununla birlikte, hiç kuşku yok ki, Amerikan seçmeninin ABD başkanı Trump’ın ve hükümetinin uygulaya geldiği küresel politikalarını hesaba katan bir yaklaşım sergilemedikleri söylenemez.

Hele hele, kendi başkanlarının ve hükümetlerinin kararıyla dünyada pek çok ‘olumsuz’ gelişme ortaya çıkarken, tüm bu olan bitene kayıtsız bir Amerikan seçmeni olabileceğini söylemek güç.

Nihayetinde, karşımızda ‘insani değerleri’yle var olan bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz.

İdeolojik kaygılar ve ahlâki tutum

Ancak, Başkan Trump’ın, ‘ayrıştırıcı dili’ güçlü bir şekilde ortaya koyduğu örneğin, Meksika ile olan ilişkilerde ya da Batı Avrupa’daki gelişmelere uzanarak, Avrupa medeniyetinin göçmen akınlarıyla tehdit altında olduğu yolundaki vurgusu gibi küresel ölçekte ortaya çıkan politik söylemlerin, yukarıda dile getirilen ABD içindeki ‘azınlık’ kavramıyla ilintisi politikacıların elde ettikleri başarı arasında şu veya bu yönde bir ilişki bulunmaktadır.

Bu durum, Amerikan seçmeninin elbette, sandık başına giderken, önceliğinin karşısında yer alan siyasal seçeneklerler, siyasal adaylardan birine sahip olduğu ideolojik ve ahlâki değerler ölçüsünde karşılık vermesi, aynı Amerikan seçmeninin, bir ölçüde, küresel çapta benzeri gelişmelere kayıtsız kalmadığını da ortaya koymaktadır.

Nihayetinde, karşımızda küresel bir lider ve her gün küresel yapının bir yönüyle ilgili açıkmaları ve hatta, zorlayıcılığı içinde güçlü bir şekilde barındıracak şekilde, gayet belirleyici politik kararları ile gündeme gelen bir lideri bulunuyor.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, zihni açık, bilinçli Amerikan seçmeninin göz ardı etmeyeceği gelişmelerdir...

Hayal kırıklığının sonucu!

Bu durum, ABD medyasında “seçmen’in hayak kırıklığı”nın yansıması olarak ortaya konuyor...

Son iki yıl içerisindeki gelişmelere bakıldığında, bu hayal kırıklığının bir tek kez değil, devamlılık arz edecek şekilde, Amerikan seçmenin karşılaştığı bir sosyal olgu olduğu görülür.

Bir ülke vatandaşı düşünün ki, başkanının herkesi karşısına alan, neredeyse herkesi kendine ve ülkesine düşman kabul eden bir siyasal eğilim ve süreçleri ortaya koysun ve eğitimli, siyasal bilinci, rasyonel düşünceye sahip bu ülke vatandaşı seçim zamanı geldiğinde, açık ve net bir şekilde kararını sergilemesin...

Yukarıda dile getirmiştim, aslında bu seçim sonuçlarının “geliyorum” dediği, yapılan kamuoyu yoklamalarında belirginlik kazanmıştı...

Seçim sonrasında oluşan tabloyu, bize sıradan bir seçmi başarısı ve kazanımı değil, aksine ABD’nin kendisinin oluşturduğu ve genel çoğunluğun kabülüne dayanan siyasal ahlaki normların yeniden inşası olarak değerlendirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-secim-sonuclarina-dair-bazi-dusunceler-some-thoughts-on-the-us-election-results/

4 Kasım 2026 Çarşamba

ABD’de Demokratların tsunamisi / A Democratic tsunami in the US

Mehmet Özay                                                                                                                             04.11.2026

ABD’de, 3 Kasım’da yapılan ara seçimler Demokratların büyük başarısıyla sonuçlandı...

Seçim tarihine, “Demokratların tsunamisi” olarak geçmeyi hak eden 3 Kasım seçimleri sonunda Cumhuriyetçiler, Senato’da temsil çoğunluğunu kaybetti.

Senato ve Temsilciler Meclisi’nin yanı sıra ve bazı bölgelerde valilik seçimleri olarak gündeme gelen 3 Kasım seçimlerinde, her üç alanda da Demokratlar önemli bir başarı sağladı.

Referandum

ABD kamuoyunun, dün yapılan seçimlere verdiği önem ortaya referandum atmosferinin çıkmasına neden oldu.

Amerikan kamuoyu hem, ülke içerisinde hem de, küresel çapta yapıcı olmaktan ziyade daha çok, ‘yıkıcı olarak anılmayı hak eden son iki yıllık iktidarı sürecindeki Trump politikalarına karşı büyük uyarıda bulundu.

Bu anlamda, ortaya çıkan seçim sonuçlarını, Amerikan halkının ‘sağduyusu’ olarak değerlendirmek gerekir.

Bu durum, Trump iktidarının son iki yılında, Senato ve Temsilciler Meclisi’nde önemli bir muhalefette karşı karşıya kalacağı anlamı taşıyor.

Başkan Donald Trump, seçim sonuçlarının büyük ölçüde netleşmesi üzerine yaptığı açıklamada, Demokratların 11 yıl sonra gelen seçim başarısını kutlayarak, “Sonuçları kabul ediyorum. Önümüzdeki dönemde Demokratlarla çalışacaklarını” söyledi.

Trump, bu açıklamayı yaparken, sembolik olarak da çelişkili bir mesaj vermeyi unutmadı.

Daha önce, sürekli “Önce Amerika” şapkasıyla kamuoyu önünde yer alan Trump bu sefer “Veto” yazılı sapkayla basının önüne çıktı...

Trump bu sembolik çıkışıyla, Temsilciler Meclisi ve Senato’da Demokratların ortaay koyacakları yasama süreçlerine engel olabileceğini ortaya koyuyor.

Rakamlar

435 üyeli Temsilciler Meclisi ile 100 üyeli Senato için yapılan seçimlerde, demokratlar önemli başarı kazandı. Senato için, her eyaletten iki senatör seçiliyor.

Temsilciler Meclisi temelde tüm vergi ve gelirler konuları ile başkan dahil federal bürokratların görevden alınması, çoğunluğun sağlanamaması halinde, başkan seçimi gibi alanlarda öne çıkıyor.

Senato ise, başkan tarafından sunulan tasarın ve uluslararası anlaşmaların onaylanması gibi alanlarda rol oynuyor. 

Şu ana kadar açıklanan rakamlara göre, Demokratlar senato’da 54, Cumhuriyetçiler 44 sandalye elde etti. Bunun yanı sıra, Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi’nde 228, Cumhuriyetçiler ise 139 sandalye kazandı.

Kısmi valilik seçimlerinde ise Demokratlar 27, Cumhuriyetçiler ise 20 eyalette valilik kazanmış gözüküyor.

Demokratların başarısında özellikle Texas, Kentucky, North Carolina, New Jersey, Pennyslvania, gibi eyaleterdeki sonuçlar etkili oldu.

Özellikle, Cumhuriyetçilerin kalesi olarak bilinen Texas’da 1988 yılından bu yana ilk kez Demokratlar bir senatör çıkararak, önemli bir başarıya imza attılar.

Texas’da bir diğer zafer ise valilik seçiminde ortaya çıktı. Cumhuriyetçilerin eyaletteki önemli isimlerinden Greg Abbott karşısında Demokrat aday Gina Hinojosa 36 yıl sonra ilk Demokrat vali olarak Texas’da görev yapacak.

Azınlık gücü

Dünkü seçimlerin ortaya koyduğu bir diğer gerçeklik farklı etnik yapılara mensup adayların seçimleri kazanması oldu.

Georgia eyaleti valilik seçimini Demokrat Keisha Lance Bottoms kazanırken, ilk siyahi kadın vali olarak tarihe geçti. Bu zafer aynı zamanda Geogria’da yirmi yılı aşkın Cumhuriyetçi yönetimin de sonu anlamına geliyor.

New Mexico’da ise, Deb Haaland, ilk Amerikalı yerli kadın siyasetçi olarak valilik seçimini kazandı.

Ayrıca, Michigan eyaletinde sol siyasetin öne çıkan isimlerinden kabul edilen Abdul el-Sayed, ilk Müslüman kimlikli ilk siyasetçi olarak Senato’ya seçildi.

Güçlü tepki

Demokrat Parti içerisinde liderlik krizi olarak nükseden gelişmelere rağmen, eyaletlerde adaylar ve özellikle, eski başkan Barack Obama’nın kritik çıkışları 3 Kasım seçim sonuçlarını Demokratlar lehine dönmesini sağladı.

Obama, seçim sonuçlarının netleşmesi üzerine yaptığı açıklamada,

“Bu akşam, Amerikan halkı, toplumu ayrıştıran değil, birleştiren politika ve kendilerine meydan okuyan değil, sorunlarına somut çözümler sunan siyasal liderler istediklerine dair açık bir mesaj vermiştir” dedi. 

Kimileri için sürpriz olarak değerlendirilebilecek ABD seçimlerinin, Amerikan kamuoyunun duyarlılığını ortaya koyması açısından gayet önemli kabul etmek gerekir.

Bu önem, sadece “tek lider” sultasını Kuzey Amerika demokrasisine giydirmeye çalışan Donald Trump ve ekibine yönelik Amerikan halkının ortak kararı olarak değerlendirilmelidir.

Bu sonucu seçim sonuçlarını gösteren harita üzerinde net olarak görmek mümkün. Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak güçlü oldukları Utah, Teksas, Colarado, Iowa, Kansas gibi eyaletlerde Demokrat adayların kazanması önemli bir toplusal tepkinin olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin, Colarado’da Demokrat Parti adayı John Hickenlooper yüzde 60’ı aşan oranda oy alırken, cumhuriyetçi rakibi Mark Baisley, yaklaşık yüzde 35 oy aldı.

Demokratların seçim zaferinin sadece Amerikan ulusal yapısı içerisinde değil, küresel gelişmeler üzerinde de önemli değişimleri gündeme getireceğini düşünmek mümkün.

Amerikan seçmenlerinin özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında Trump karşıtı görüşlerin destekçisi olmaları, önümüzdeki dönemde, Amerikan yönetiminin başta Ortadoğu olmak üzere küresel politikalarında artık karşısında güçlü bir muhalefet olarak hareket edeceğinin göstergesidir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-demokratlarin-tsunamisi-a-democratic-tsunami-in-the-us/

 

2 Kasım 2026 Pazartesi

ABD’de ara seçim: Alternatif arayışları / US midterm elections: The search for alternatives

Mehmet Özay                                                                                                                             02.11.2026

3 Kasım yani, yarın ABD’de yapılacak olan ara-seçimlerin önemi sadece, ülke siyasetinin kontrol merkezi Amerikan Kongresi’nde senatör adaylarının sayısının değişmesiyle sınırlı değil.

Bunun ötesinde, ABD toplumunun ve de siyasetinin geleceğinin belirlenmesi açısından da, önem arz ediyor.

Bu durum, siyasetten elini eteğini çektiği varsayılabilecek 2008-2016 yıllarında Demokrat Parti’li bir başkan olarak ülkeyi yöneten Barack Obama’nın, bir süredir ülke siyasetine yönelik söylemlerini, yarın yapılacak seçim nedeniyle meydanlara inerek göstermesinden anlaşılıyor.

Bu durum, Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti arasında her dönem var olan siyasi çekişmede, bugün gelinen noktada, yeni bir boyuta evrildiğini ortaya koyuyor.

Obama faktörü

Ülkenin 44. Devlet başkanı Barack Obama son dönemde Demokrat Parti içerisinde yaşanan kırılmaların önüne geçmek ve mevcut ABD siyasetinin önünü açmak amacıyla epeyce çaba sarf ediyor.

Bu gelişmeyi sadece, Trump iktidarlarının Obma dönemi politikalarını yerle bir etmesiyle açıklamak mümkün değil.

Obama, bir yandan Demokrat Parti’yi yeniden toparlamaya çalışırken, öte yandan, ABD’de ve küresel sistemde onulmaz yarıklar açan Trump rejiminin önünü almaya çalışıyor.

Obama’nın eleştirilerinin başında Trump’ın “otokrat yönetim” modeli olduğu ortada.

Trump yönetimi sadece, ABD toplumu ve siyasetinde neden olduğu kırılganlıklar ve yarıklar değil, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde doğrudan çatışmacı yönelimleri ortaya koyması ve körüklemesiyle bir hedef haline gelmiş durumda. 

Obama, meydanlarda yaptığı konuşmalarda, yarın yapılacak ara seçimleri “Trump’ı dizginlemede son şans” olarak değerlendirmesini abartı olarak kabul etmek mümkün mü?

Kanımca, hayır...

Dünyanın bugün geldiği noktada, her bir ülkenin aynı ve benzer büyük tehditler karşısında bulunduğu hatırlanacak olursa, Obama’nın çıkışını salt bir seçim retoriği olarak kabul etmek yanlış olur.

Trump’la gelen on yıl

Son on yıla damgasını vuran Trump rejiminin bugün sadece, ABD topraklarında değil, dünya genelinde oluşturduğu ‘negatif değişim’ süreci, ABD siyasal yaşamında derin varoluşsal izler bıraktığına kuşku yok.

Bugün, neredeyse dünyanın dört bir tarafında yankılanan ‘belirsizlikler çağı’ söyleminin, belki  başlatıcısı değil ancak, derin bir nitelik kazanmasında, Trump’ın ve de onun siyasal söylem ve eylemlerine eklemlenenlerin rolüne kuşku bulunmuyor.

Bununla birlikte, Demokratlar’ın bu gelişim karşısında, 2020-2024 yılları arasında, Joe Biden’la vermeye çalıştıkları karşılık yerini bulmadığı da ortadadır.

Donald Trump’ın, ABD’nin ve de dünyanın küresel yapılaşmasını derinden yerinden oynatan girişiminin ilk ayağını, 2016 yılı seçimlerini -pek çok kişi için süprniz bir şekilde- kazanmasıyla ortaya çıkmıştı.

ABD’nin siyasal yapısını ve toplumsal dinamiklerini değiştirmede ve de küresel sistemi reforme etmek yerine, her şeye rağmen, var olan temellerinden yoksun bırakma konusunda hızını alamayan Trump, ikinci başkan seçilişi ile misyonuna kaldığı yerden devam ettiriyor.

Trump’ın çok değişkenliği, bir başka deyişle, yapıcı olmak yerine istikrarsızlıklara kapı aralayan söylemleri ve bunların politikaya evrilme süreçlerinin en görünür yönleri, daha ilk seçildiği yıl, uluslararası politikada çizdiği zikzaklar ve ‘tek adam’ rolünü kasıtlı ve bilinçli olarak üstlenmesi nedeniyle kendisine en yakın isimlerin tek tek kabineden ayrılmasıyla ortaya kondu.

İkinci döneminde ise kendine “yakın” genç nesil ve de “idealist” Cumhuriyetçilerle, kendisine herhangi bir eleştirel alan bırakmamacasına yoluna devam ediyor.

Elbette, burada ABD’de ve de küresel sistemde yaşanan değişimlerin tek sorumlusu olarak Trump’ı göstermek, sosyolojik ve siyasal anlamda doğru değil.

Ancak, küresel sistemin başında yer alan bir ülkenin başkanı olarak Trump’ın, hem ülkesindeki ırk-temelli yaklaşımların körüklenmesinde ve gündelik yaşamın derinlerine nüfuz etmesinde hem de, küçük ve orta ölçekteki ülkelerdeki son dönemdeki rejimleri üretenlerin kendilerinde güç ve modellik bulacakları bir yönetim tarzını belirlemesi, hiç kuşku yok ki, gözlerden kaçmıyor.

Demokrasi: Kendinde devinim

ABD siyasetinde, temeller dikkate alındığında, Demokratlar veya Cumhuriyetçilerin birini diğerinden ayırmak belki de, pek mümkün değil.

Buna gerek te yok...

Bunu bize söyleten, Batı’nın kendi toplumsal ve siyasal dinamikleri içinde kurmuş olduğu sistemik yapılanmadır.

Mükemmel olmamakla birlikte, bugüne kadar adına demokrasi denilen siyasal rejimi, kurallar ve kurumlar bütünü çerçevesinde, yerleşik hale getiren bir yapının olduğuna kuşku yok.

Ancak, Donald Trump’la birlikte, hegemon yapı sistemsel düzeyden, tek bir bireyin hegemon anlayışını hakim kılmaya matuf bir gelişmeye konu olmasıyla diğer süreçlerden ayrılıyor.

ABD’de yarın yapılacak ara-seçimler, Trump’ın ve hükümetlerinin kurduğu, geliştirdiği ve de küresel sistemi gelip dayattığı ‘belirsizliklere’ belki de, Obama’nın ifadesiyle, “dur demenin” adı olacak. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abdde-ara-secim-alternatif-arayislari-us-midterm-elections-the-search-for-alternatives/

30 Ekim 2026 Cuma

Çin’de Komünist Partisi'nin yenilenmesi hedefi / The goal of renewing the Communist Party in China

Mehmet Özay                                                                                                                             31.10.2026


Perşembe günü sona eren Çin Komünist Partisi'nin 20. Merkez komite toplantısı, alınan önemli kararlarıyla dikkat çekiyor. 

Toplantıların son günü yapılan açıklamalar, komünist partisinin parti içi yeniden yapılaşması açısından önem taşırken, olan biteni yalnızca parti içi bir olgu olarak açıklamak da mümkün değil.

İlk etapta, son dönemde yaşanan küresel belirsizlikler karşısında eko-politik tedbirler ve yenilikleri gündeme getirmek yerine, ülke yönetiminde tek söz sahibi olan komünist parti içerisinde yaşanan ve özellikle de, ‘yolsuzluklar’ olarak ortaya çıkan değişimlerin önlenmesi ve bunlara imkân tanınmaması bağlamında bir tür parti disiplini sağlamaya matuf gelişmeler anlaşılıyordu.

Bu çerçevede, bildiride ortaya konulan bir dizi anahtar kavram arasında ‘entegrasyon’, ‘bütüncül yaklaşım’, ‘etkin önleyici tedbirler’, ‘ağır cezalar’ vb. yer verildiği dikkat çekiyor...

Bununla birlikte, Perşembe günü yapılan açıklamalardaki detaylara bakıldığında, ortada yalnızca parti disiplini kavramıyla sınırlı olmayan; bunun ötesinde, partinin ve 1949 yılından bu yana ülkeyi yöneten komünist ideolojinin varoluşsal temelleriyle de doğrudan bağlantılı bir durumun söz konusu olduğu görülüyor.

Bu çerçevede, küresel, ulusal ve parti bünyesindeki değişimler karşısında yeniden yapılanma sorumluluğunun adresi olarak parti merkez komitesi gösteriliyor.

Şi Cinping olgusu

Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu tarafından yönetilen toplantılara, parti genel sekreteri sıfatıyla, aynı zamanda devlet başkanı olan Şi Cinping’in başkanlık etmesi önemliydi.

Toplantılar öncesinde bir komite tarafından hazırlanan ve gelişmelerin odağında yer alan rapor, genel sekreter Şi Cinping tarafından okunurken, delegeler arasında açılan tartışmada gündeme getirilen konular enine boyuna ele alınmış görünüyor.

Bu noktada, Komünist Partisi’nin mevcut iç ve dış koşullar ve gelişmeler karşısında yenilenmesi, bir başka ifadeyle reforma tabi tutulması anlamını taşıyan bir tasarının gündeme getirilmesi ve tartışmaya açılması, partinin yeniden yapılanması ve yakın geleceğe hazırlık anlamı taşıyor.  

Bu durum, parti içerisinde en üst düzeyde, yeni bir yönetim anlayışının hiyerarşik olarak hayata geçirileceğine dair bir sinyal olarak da görülebilir.

Bu gelişmeyi, bir tür reform olarak değerlendirmek de mümkün.

Bununla birlikte, olan bitenin, daha önceki yazıda da dikkat çektiğim üzere, Şi Cinping’in son dönemde gündeme getirdiği parti içi ve yönetim çevrelerindeki hiyerarşik yönergelere uyulmaması gibi bir dizi disiplinsizlik ve yolsuzlukla ilgili gelişme karşısında, güçlü bir komünist partisi olgusunun yeniden gündeme getirilmesi anlamı taşıyor.

Yeni dönem

Pazartesi-Perşembe günlerini kapsayan dört günlük toplantıların, önümüzdeki yıl yapılacak olan ve başkan Şi Cinping’in dördüncü dönem liderliğinin zeminini oluşturduğu konusunda ortak bir kanaat bulunuyor.

Bununla birlikte, sürecin sadece Şi Cinping’in önümüzdeki dört yılıyla sınırlı olmadığını; kanımca, partiyi bir sonraki nesle taşıyacak bir yapılanmanın gerçekleştirilmekte olduğunu söylemek de mümkün.

Toplantılarla ilgili yansımaların en iyi gözlemlenebileceği Çin veya Çin yanlısı basın organlarında çıkan haberler dikkate alındığında, komünist partisi merkez komitesinin kuruluşundan bu yana kendini başarılı kabul ettiği tüm gelişmelerin ardında; “komünizm idealine” bağlılık, Çin halkının büyüklüğü, Çin halkının mutluluğu ve bu toplumun yenilenmesi gibi olguların yer aldığı yönünde bir yaklaşım ortaya konuluyor.

Ortada, idealist bir tutum ve söylemin varlığına kuşku yok.   

Açıklanan bildiride yer alan maddelerden biri, parti içi idealizmi ortaya koyarken, “parti içi demokratik merkeziyetçilik” olgusuna değiniyor.

İçinde ‘demokrasi’ kavramının geçtiği bir parti yönetimi öngörülürken, bunun partinin “kendini tam ve titiz bir şekilde yönetmesini sağlamanın doğal bir gerekliliği” olarak adlandırılması ve “temel örgütsel ilkesi” olarak belirlenmesi dikkat çekicidir.

Parti ve toplum

Burada kısaca bir tartışma ortaya koymak faydalı olacaktır.

O da, Komünist Parti toplantılarının yapılaşma biçimi olarak ‘demokrasi’ ve ‘demokratik yapılaşma’ya yapılan vurgu ile toplumun geneli arasında keskin bir ayrım yapılmış olmasıdır.

Toplumu yönetmenin, toplumla birlikte değil, toplum üzerinde hegemonik bir yapı olan komünist parti aracılığıyla gerçekleştirilmesidir.

‘Tek seslilik’ olgusunun egemen olduğu bir siyasal ortamda, toplumun tümünün aynı ve tek bir kimlik ve söylemle hareket ettiğini söylemek ise sadece, yapılan resmi açıklamalarla sınırlı bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin’de son çeyrek yüzyılda ortaya konulan ekonomik modernleşmeyle gelen tüm değişim süreçlerinin sadece, askeri ve teknolojik alanda Çin’i öne çıkarmakla kalmadığını, aynı zamanda Çin’in komünist partisinin hakimiyetinin ve de başarısının, Çin içerisinde farklı toplum kesimleri tarafından nasıl algılandığı, ne tür değişimlere konu olduğu gibi bir dizi sorunun da dışarıdan konuyu gözlemleyenler için gayet muğlak olduğunu söylemek gerekir.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, sadece komünist partiler için değil, farklı ideolojik yapıların yansıması olarak ortaya çıkan ve ağırlıklı olarak tek parti yönetimlerini yansıtan siyasi yapılar için de geçerlidir.

Özünde parti içi disiplini sağlamaya yönelik girişimler olarak adlandırılan söylemlere rağmen, detaylara bakıldığında hem, komünist parti yönetim çevrelerinde hem de küresel gelişmeler karşısında partinin yeni tedbirlerle bir anlamda daha katı disiplin uygulamalarıyla yönetimdeki gücünü pekiştirmek istediği ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-komunist-partisinin-yenilenmesi-hedefi-the-goal-of-renewing-the-communist-party-in-china/

Gandhi’yi, Mahatma’ yapan nedir? / What is it that makes Gandhi a ‘Mahatma’?

Mehmet Özay                                                                                                                             30.10.2026

3 Ekim Cumartesi günü, 2 Ekim 1869’da doğan Mahatma Gandhi’yi ve ortaya koyduğu mücadeleyi anmak amacıyla, Kuala Lumpur’un Brickfields semtinde, “Netaji Subhas Chandra Bose Indian Cultural Centre”de bir etkinlik gerçekleştirildi.

Malezya-Hindistan Tarihsel Miras Toplumu (Malaysia-India Heritage Society) tarafından düzenlenen etkinlikte Gandhi’nin, Güney Afrika’daki yaşamına ışık tutan film gösterimi ve ardından yapılan panel, bir liderin ortaya çıkışının ve mücadelesinin temel noktalarını ortaya koyması açısından önemliydi.

Bu kısa yazıda, özellikle film üzerinden bazı görüşleri ortaya koyacağım.

‘Mahatma’

Gösterime konu olan filmin adı, “The Making of the Mahatma”. Bu başlık, bize bir bireyin oluşumu ve inşasıyla ilgili olduğu izlenimini veriyor.

Ancak, Sanskritçe “Mahatman’ın yani, “Büyük Ruh”un, Gandhi olduğunun bilinmesi, bizi onun bir toplumsal hareketin lideri olduğunu hatırlatıyor.

Bu durum, aslında bir film üzerinden bir şahsiyetin inşası, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sıradan bir birey olan Gandhi’nin, ‘mahathan’ unvanına erişmesi, Almanca bir kavramla ifade etmek gerekirse ‘Bildung’ sürecine gönderme yaparken, toplumsallaşmış bir figür olarak Gandhi vasıtasıyla bir toplumun yani, -genel bir yaklaşımla- Hint Alt Kıtası toplumunun özgürleşmesini akla getirir.

Batılı eğitim ve Batılılaşma

İngiliz sömürge yönetimi altında yaşamış ve ardından, yine ilgili sömürgeleştirilmiş toplumların bağımsızlık mücadelelerinde yer almış olan Gandhi, İngiltere’de hukuk eğitimi almış bir liderdir.

Burada, “tıpkı benzerleri” gibi demek mümkündür.

Nihayetinde, sömürge yönetimlerine karşı mücadelelerde, Hint Alt Kıtası, Hint-Çin’i ve Malay Takımadaları coğrafyasında karşımıza çıkan lider profillerinde benzeri bir yönelimi görmek mümkündür.

Eğitim süreçlerinin sömürge yönetimleri için bir ‘ikilem’ olduğunu sonradan görmelerine rağmen, süreci değiştirememiş olmaları da, üzerinde dikkatle durulması ve araştırılması gereken alanlardan birini oluşturmaktadır.

‘Mahatma Gandhi’ olarak bilinen ve Hint altkıtası’nın İngilizlerden bağımsızlığının öncü ismi olarak kabul edilen liderin aslında, özgürlük hareketinin başlatıcısı olduğu iddiası, Hindistan topraklarında gerçekleşmemiştir.

Ne de, bütün bir Hint alt kıtası toplumunu öncelleyen bir siyasal hareket olarak doğmuştur.

Aksine, İngiltere’de hukuk öğreniminin ardından, Güney Afrika’daki Hindistan göçmenlerinin haklarının korunması amacıyla aldığı bir davetle başlayan bir serüvendir onunkisi.

İkircikli durum

Yukarıda dikkat çekilen husus dikkate alındığında, ortada gayet ikircikli bir durum olmadığı söylenemez.

Bir yandan, sömürge yönetimine konu olan bir toplum ve onun ferdi olan Gandhi’nin Londra serüveni onu Batılılaşmış bir ‘Hintli’ yaparken, aynı zamanda öğrenim gördüğü bilim dalından edindiği bilgi ve bunun oluşturduğu ‘güç’ ile aynı sömürgeci gücün, Gandhi’nin mensup olduğu toplumu ana vatanlarından sürüp geniş sömürge topraklarının bir başka bölgesine taşıması ve nihayetinde, ortaya çıkan ‘adaletsizlik’ olgusu, iç içe geçmiş koşulların zorluğuna işaret eder.

Ekranda, bir İngiliz beyefendisi kıyafetiyle beliren Gandhi, artık Batılılaşmış bir Hintli’dir...

Ancak, aynı şekilde, büyük bir özgüvenle Güney Afrika’ya giden ve -tabiri caizse- daha limana ayak basar basmaz sömürge gerçekliğiyle karşı karşıya kalan Gandhi’nin serüveni, temelde bir kişilik değişimi ve evrimini içermesi dolayısıyla, psikolojik bağlam açısından da önem taşımaktadır.

Öyle ki, sahip olduğu diplomanın onu, beyaz adamla aynı kompartımanda seyahat etmesine yetmeyeceği ve bunun bir ilüzyon olduğunu, tren seyahati için aldığı birinci sınıf biletle bindiği vagondan, bir beyaz adamın şikayeti üzerine apar topar dışarı atılmasıyla yerini farklı bir gerçekliğe bırakır.  

Kapitalist yatırımlar ve sömürge

Güney Afrika’da haklarının korunması olarak gündeme gelen kitle, Güney Afrika’da kapitalist yatırımcıların açtığı çeşitli plantasyonlarda çalıştırılmak üzere, İngiliz sömürge yönetimi tarafından Hint Alt Kıtası’ndan getirilen işçilerdir.

Ekonomi-politik literatüründe, İngilizce bir kelime olan ‘coolie’ (kuli) olarak yer alan kavram, temelde sömürge döneminin 19. yüzyılın ikinci yarısında icat ettiği ve 2. Dünya Savaşı veya Pasifik Savaşı'nın başlangıcına kadar yerleşik hale gelen bir olgudur.

Filmde, söz konusu işçilerin dini ve etnik kimlikleri öne çıkarılmazken, maruz kaldıkları adaletsizlikler onları ‘Hindistan kökenli olanlar’ sınıflamasıyla bir toplumsal grup olarak gündeme getirir.

Hint Alt Kıtalı olma gerçekliği, Gandhi’yi Güney Afrika’ya işçilerin haklarının korunması için davet edenlerin, Müslümanların oluşturduğu veya yönetiminde Müslüman bireylerin de yer aldığı bir birliğin oluşmasıdır.

Ancak, Hint Alt Kıtası gerçekliği, filmin çeşitli sahnelerinde ortaya konduğu üzere, aralarında Müslümanların da bulunduğu, genel itibarıyla ‘Hindu’ denilen geniş dini yapı içerisinde yer alan farklı dini gruplar ve bunların ait oldukları etnik yapıların gerçekliğiyle yüzleşmemizi sağlar.

Gandhi’nin, plântasyon sahiplerinin ve de İngiliz yönetimi altında adaletsizliklerle karşı karşıya kalan işçilerin haklarını koruma mücadelesinde başvuru kaynağının yine, İngiliz adalet normları olması, aslında İngiliz sömürge yönetimi için bir çelişkidir.

Gandhi’nin, bizatihi karşı karşıya kaldığı çelişkili kimlik düzeni, yüksek öğrenimli bir Hintli olmasına rağmen ‘beyaz adam’ olmaması gerçeğiyle ortaya konur.

Gandhi’nin Güney Afrika mücadelesinin dönüm noktalarından birini gazetecilik faaliyetidir. Kamuoyu oluşturmanın ve sömürge yönetimi karşısında kamuoyu baskısı oluşturmanın aracı olarak gündeme gelen yayıncılıkta The Indian Opinion adlı gazete öncü bir rol oynar.

“Kuli”

“Kuli toplumu”nu, Batı Avrupa bağlamında bir ‘işçi sınıfı’ olarak değerlendirmenin mümkün olup olmadığını ancak, arşiv ve hâlâ geçerli olduğunu görebilecek şekilde, saha çalışmalarıyla tespit etmek mümkündür.

19. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlara genel olarak bakıldığında, bir sınıf hareketinin ortaya çıkması yönünde girişimler olduğu söylenebilirse de, bunun yapısal bir nitelik kazandığını söylemek zordur.

Özellikle, 1860’lardan itibaren baş gösteren dönemin başat eko-politik gelişmelerinin bir neticesi olarak, İngilizlerin Malay Yarımadası’ndaki varlığı nedeniyle Malaya’da—özellikle de, Batı sahil şeridi boyunca uzanan kasabalar ve kırsal bölgelerde —ve benzer şekilde, Hollanda sömürge yönetiminin egemen olduğu Malay Takımadaları’nda, özellikle de, Kuzey Sumatra’da, küresel endüstriyel gelişmelerin doğrudan bir yansıması olarak plântasyon endüstrisinin doğmasıyla gelişme gösteren bir olgudur ‘kuli’.

Bu gelişmenin, Gandhi’nin yaşamıyla örtüşmesi ise, giriş’te dile getirmeye çalıştığım üzere, İngiliz sömürge yönetiminin teritoryal genişliğinin doğurduğu yönetim ve ekonomi ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Gandh’nin genç bir avukat olarak yıllarca Güney Afrika’da Hint Alt Kıtalı ve de Afrikalı işçilerin hakları adına çalışması, onun önce kendi bireysel kimliğinde çeşitli evrilmelere konu olduğunu gösterir.

Bu durum, sembolik anlamda onun ‘mahatman’ unvanını edinişinde ortaya konur.

Buna paralel olarak, Gandhi ile birlikte, sömürge yönetimi ve adaletsizliklerine karşı yine bir direniş ruhunun gelişmesi, etkisini sadece Hint Alt Kıtası'nın bağımsızlığında değil, bugüne kadar devam eden siyasi direnişlerde de sürdürmüştür.

Bu durum bize, Gandhi’nin önce manevi olarak bireysel gelişim ve dönüşüme odaklandığını ve ardından, tedrici olarak geliştirdiği siyasal düşüncesinin kurumsallaşarak önce Güney Afrika’ya, ardından da bütün bir Hint Alt Kıtası’na yayılarak on yıllar sonra meyvesini verdiğini gösterir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/gandhiyi-mahatma-yapan-nedir-what-is-it-that-makes-gandhi-a-mahatma/