20 Haziran 2024 Perşembe

Putin’in Doğu ve Güneydoğu Asya ziyareti / Putin’s East and Southeast asia visits

Mehmet Özay                                                                                                                            20.06.2024

Rusya devlet başkanı Vladimir Putin, dün ve bugün Kuzey Kore ve Vietnam’a resmi ziyaretlerde bulundu...

Putin’in ziyaretlerinin, Rusya’nın Kuzey Kore ve Vietnam ile ikili ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmesi kadar, başta Doğu Avrupa’da savaşın devam ettiği bir döneme denk gelmesi kadar diğer küresel gelişmelerle de bağlantılıdır.

Putin Pyongyang’da

Putin, ilk olarak dün yani, 19 Haziran’da Kuzey Kore’de devlet başkanı Kim Jong Un ile Pyongyang’da biraraya geldi.

Putin’in kısa ancak, önemli Kuzey Kore ziyaretinde, “karşılıklı yardımlaşma” adı verilen ikili güvenlik anlaşması imzalanması dikkat çekti.

Tarafların olası bir saldırıyla karşılaşmaları halinde gelişmelere doğrudan taraf olacakları anlamına gelen anlaşma Rusya’nın genelde, Doğu Asya özelde ise, Asya kıtasında askeri varlığını pekiştirmesi olarak yorumlanabilir.

Vietnamla önemli süreç

Putin, Pyongyang ziyaretinin ardından dün, geç saatlerde Vietnam’a geçti.

Vietnam komünist partisi genel sekreteri Nguyen Phu Trong’un resmi daveti üzerine Vietnam’da bulunan Putin, üst düzey bir ilgiyle karşılandı.

Bu sabah yapılan resmi karşılama töreninin ardından, taraflar arasında görüşmelerde, iki ülke arasında yeni işbirliği anlaşmaları imzalandı.

İki ülke arasında, ticaret, ekonomi, bilim, teknoloji ve insani çalışmaları, kapsamlı stratejik işbirliğinin alt başlıklarını oluşturuyor.

Bugün yirmiyi aşkın anlaşmaya imza atılması, son dönemde gelişme gösteren küresel gelişmeler çerçevesinde iki ülkenin daha da yakınlaşması anlamına geliyor. Bu yakınlaşmanın, iki ülke ilişkilerinin 75. yılı olan 2025 yılına az bir süre kala gerçekleşmesi dikkat çekiyor.

Putin’in Vietnam ziyaretinin özellikle, iki ülke arasında yakın işbirliklerini hedefleyen anlaşmalar zinciriyle gündeme gelmesi, son dönemde bölgesel ve küresel gelişmeler dikkate alındığında tahmin edilir konulardı.

Her ne kadar, görüşmelerde açıkça askeri ve güvenlik işbirlikleri açıkça konuşulmasa da, Putin’in ziyaretinin iki ülke arasında normalleşme süreci olarak yorumlanabilir. Ve görüşmeler de, zaten bu şekilde seyretti.

ABD’den tepki

Öte yandan, Rusya’nın, Kuzey Kore ve Vietnam’la imzaladığı anlaşmaların hem, ABD ve hem de, Çin tarafından yakından takip edildiğini söyleyebiliriz.

Özellikle, Rusya ve Vietnam ilişkilerinin, kapsamlı işbirlikleriyle ortaya konulduğu üzere ‘normalleşme’ sürecine girmiş olması, ABD tarafından tepkiyle karşılandı.

Öyle ki, Vietnam’ın dış ticaretinde ilk sırada yer alan ABD’den gelen ilk açıklamalarda, Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesinden duyulan tepki dile getirildi.

ABD’nin gizli/açık tehditkâr bir uslübu içinde barındıran yaklaşımı dikkate alındığında, Vietnam’ın Rusya’yla ticari ilişkileri geliştirmesi halinde olası ticari yaptırımların gündeme gelebileceği belirtiliyor.

Putin’in hedefinde ticari ilişkileri geliştirmek olmadığı söylenemez. 2022 verilerine göre, Vietnam-ABD ticari ilişkileri 123 milyar dolar, Vietnam-Çin ticari ilişkileri 175 milyar dolar olarak gerçekleşirken, Rusya-Vietnam ticari ilişkileri sadece 3.5 milyar dolar civarında.

Bugün varılan işbirliği anlaşmalarının, iki ülke ticaret ve ekonomik işbirliğine yansıyacak boyutlarının önümüzdeki dönemde meyvelerini vereceğini düşünmek mümkün.

Çin’in bu ziyarete bakışını hiç kuşku yok ki, birbiriyle yakın işbirliğiyle dikkat çeken Rusya-Çin arasında Doğu Asya’da rekabet şeklinde algıladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Üstüne üstlük, Güney Çin Denizi’nde kıta sahanlığı sorunun yaşandığı Vietnam açıklarındaki Vietnam petrol ve doğal gaz sondaj bölgelerinde Rus firmalarının da bulunması, Çin-Rusya ilişkileri açısından potansiyel bir anlaşmazlık nedenidir.

Putin’den destek arayışı

Putin’in Doğu Avrupa’da Ukrayna’da devam eden savaşın hem, Kuzey Kore ve hem de, Vietnam’da gündeme gelmesine şaşırmamak gerekiyor.

Putin, Ukrayna konusunda Batı karşısında sergilediği haklılığını, Kuzey Kore ve Vietnam’a yaptığı ziyaretlerle, anlaşmalarla ve aldığı destek açıklamalarıyla pekiştirmiş olduğunu söyleyebiliriz.  

Kuzey Kore devlet başkanı Kim Jong Un, Ukrayna konusunda Putin’e açık destek verirken, Vietnam yönetimi, ‘bambu politikası’ adı verilen kavramla Ukrayna sorunu karşısında tutumunu belirliyor.

Bu politika, taraflardan herhangi birini açıkça destekleme eğilimi göstermezken, çatışan taraflara eşit mesafe ile çözüme kapı aralamayı amaçlıyor. 

Kuzey Kore ve Vietnam’dan tutum farkı

Putin’in ziyaretleri çerçevesinde, Kuzey Kore ile Vietnam’ın siyasi tutumlarını farklı değerlendirmek gerekiyor.

Öyle ki, dış dünyaya kapalı ülke konumunu sürdüren Kuzey Kore’nin, Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’yle (SSCB) olan yakın ilişkisinin, 1989 sonrasında görece gerilediği bir gerçek.

Bu çerçevede, Putin’in Pyongyang’a yaptığı ziyareti, hiç kuşku yok ki, Rusya’nın dış politika Doğu Asya’ya yönelik yeni bir adımı olarak değerlendirmek mümkün.

Bununla birlikte, bugün uluslararası gelişmelerde tanık olunan değişimler öyle anlaşılıyor ki, Rusya’yı Kuzey Kore’ye yaklaştırmış durumda.

Putin, gelişmelere paralel olarak Pyangyong’da ikili güvenlik işbirliğini gündeme getirmesini, iki ülke yakınlaşmasının bir göstergesi olduğu aşikâr.

Vietnam: İstikrarlı ülke

Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) üyesi olan Vietnam ise son dönemde ortaya koyduğu istikrarlı kalkınma politikasıyla hem, bölge ülkelerinde hem de, küresel güçler tarafından takdirle karşılandığı gibi, ilgili ülkelerle yakın işbirlikleri de bu temel üzerinde yükseliyor.

Putin’in bugün Vietnam’a yaptığı ziyareti de bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Putin, Vietnam’a ilk ziyaretini 2001 yılında devlet başkanlığından kısa bir süre sonra gerçekleştirmişti.

Ardından, 2006, 2013 ve 2017 yıllarında özellikle APEC toplantıları bağlamında Vietnam’a resmi ziyaretleri oldumştu. Putin, bugün beşinci kez Vietnam’da...

Ziyaret çerçevesinde, Putin’e yönelik dikkat çekici ilgi gözlerden kaçmıyor.

Bunun, komünist bir siyasal rejimle idare edilen Vietnam’da halkın ve hükümet çevrelerinin Soğuk Savaş dönemi Rusya’sının izlerini Putin’de görmelerinden kaynaklandığını söylemek mümkün.

Ancak daha derinde, 1970’li yıllarda, ABD ve Fransa’nın Vietnam’da giriştiği askeri harekat sürecinde SSCB’nin Vietnam’a verdiği destek önemli bir yer tutuyor.

Bu anlamda, Vietnam’da Rusya’ya yönelik bir anlamda, romantik bir tarihsel görünüm ortaya çıkarken, Rusya’da yaşanan değişimler sonrasında Putin’in geçmişe dair benzer bir algıya sahip olup olmadığı ise tartışılabilir.

Vietnam’ın, yanı başındaki tarihsel olarak sorunlar yaşadığı dev komşusu Çin karşısında özellikle, Obama döneminde ABD ile olan yakınlaşması sonrasında bugün, Rusya ile gayet önemli ikili işbirlikleri anlaşmaları imzalaması, Vietnam’ı dış politikada çoklu fırsatlara sahip bir ülke konumuna getirmiş durumda.

Vietnam’ın uluslararası güçler nezdindeki bu kabul edilebilirliğini, hiç kuşku yok ki, son dönemde gerçekleştirdiği önemli kalkınma süreçlerine bağlamak yanlış olmayacaktır.

Öyle ki, ASEAN üyesi olan Vietnam’ın, bu bölgesel birlik üye ülkeleriyle ilişkileri, yakın komşuları ve küresel güçlerle işbirliği, dış politika karnesine çok yönlü geliştirme stratejileri nedeniyle başarı olarak geçiyor.

Vietnam, komünist rejimle idare edilmesine rağmen, hem, doğu ve hem de, batı ile ilişkilerini so dönemde önemli ölçüde artırmış durumda.

Vietnam’ın Çin’le tarihsel olarak yaşadığı çelişkilerine ve Batı ile olan ideolojik ayrışmasına rağmen, ekonomik işbirlikleri noktasında her iki tarafla da ilişkilerini sürdürmesi, aslında Vietnam’ın doğru yolda olduğunun bir ifadesidir.

Vladimir Putin’in Doğu ve Güneydoğu Asya’da iki ülkeye yaptığı resmi ziyaret, Ukrayna savaşı sürecinde Batı’yla ilişkileri zayıflayan Rusya’nın, Doğu’da eski iki dost ülkeyle ilişkilerini yeniden güncellemesi anlamına geliyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/putinin-dogu-ve-guneydogu-asya-ziyareti-putins-east-and-southeast-asia-visits/

Osmanlı’da Tanzimat sürecinde eğitim reformu / Education reform during Tanzimat in the Ottomans

Mehmet Özay                                                                                                                            17.06.2024

Osmanlı Devleti’nde eğitim’de kurumlaşmanın ve bu manada reform çabalarının, Gülhane Hatt-ı Humayun’unun (1839) devamı olarak gündeme geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Çokça Tanzimat olarak bilinen Gülhane Hatt-ı Humayun’unun detaylarına bakıldığında, Batılılaşmacı bir eğilimin olduğu iddia edilebilirse de, temelde “kanun-i kadim” denilen olgu dikkat çeker.

Kanun-i kadim, yani eski düzen’den kasıt, 15. ve 16. yüzyıllarda yerleşik kurallar bütününe, nizama dönüşün öngörülmesidir.

‘Kanun-i kadim’ öyle, hiç de azımsanacak gibi bir kavram gibi durmuyor... Belki de, devlet ve nizam bağlamında, pek çok şeyin tükenip, elde avuçta bir şey kalmadığı bir zamanda başvurulacak bir sığınak...

Reform’da alternatif

Ancak, bir alternatif de gözlerden kaçmıyor...

Bizatihi, Tanzimat’ın referans yaptığı kurumsal yapılaşmanın nereden ve nasıl temin edileceği meselesinde iş dönüp dolaşıp Batı Avrupa ülkelerine dayanıyor.

Burada dikkat çeken ikilem, aradan geçen süre zarfında meydana gelen yozlaşmadan kurtulmanın çaresi olarak bir yandan, kanun-i kadim’e gönderme yapılırken öte yandan, yenileşmeci bir unsur olarak Batı kurallar ve kurumlar sistemine  yapılan atıflardır.

Hatt-ı Humayun’da dikkat çekilen dil’in temelde, ‘İslami’ bir bağlama oturmasını, Tanzimatçı zihniyetin reformu hedefleyen bu metni, geniş toplum kesimlerine kabul ettirmenin bir aracı kılıp kıldıkları sorusunu akla getirmiyor değil.

Eğitim reformu

Bu çerçevede, Eğitim’de Reform’un savunusu ve başlatıcısı konumunda yine, Tanzimat sürecinin öncüsü Reşit Paşa’yı görüyoruz.

Paşa, geniş kapsamlı değişim sürecinin ‘eğitimsiz’ olamayacağını görmüş ve anlamış olmalı ki, Eğitim Genel Müdürlüğü ile Eğitim Meclisi gibi iki kurumsal oluşuma dikkat çekmiştir.[1]

Ancak ilginçtir ki, bu kurumsallaşma sürecinde söz konusu bu iki kurum Meclis-i valay-i ahkam-ı adliye ile Hariciye nezaretine, yani dışişleri bakanlığı altında işlev göreceği belirtilmiş.[2]

Tam da bu noktada, burada da bir tür tuhaflık yok mu diye sorası geliyor insanın...

İşin adliye kısmı bir yana, acaba dışişlerine yapılan gönderme ile dönemin paşaları tarafından, “reform yapıyoruz, yani Batılılaşma rotasındayız, bu işi de en iyi dışişlerimi bilir” denmiş olabilir mi?

Detayları -şimdilik- bir yana, iki temel kurumun oluşturulması bağlamında bu iki başlık bize, dönemin var olan eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitim işinin -ehli üyelerin bulunacağı- bir meclis marifetiyle gerçekleştirilmesi niyeti olduğunu gösteriyor. 

Söz konusu Eğitim Meclisi’nin, Meclis kelimesinden ötürü çoklu bir meclis olduğu intibaı uyanıyor. Ancak, -en azından başlangıçta- atanan üyelere bakıldığında, aralarında şeyhülislam Arif Hikmet Efendi, Mütercim Rüşdi Paşa ve Fuad Efendi’nin isimlerine rastlıyoruz.[3]

Cevdet Paşa değinmese de, Eğitim Genel Müdürlüğü olarak ifade edebileceğimiz ve 17 Mart 1857’de kurulan “Maarif-i Umumiye Nezareti”nin başına ilk atanan kişi ise Morolu Abdurrahman Sami Efendi’dir.[4]

İşinin ehli bir bürokrat olduğu aşikâr olan Abdurrahman Sami’nin dört yılı biraz aşkın bir süre sonra bu görevden istifa etmesi, bireysel bir sebebe mi dayandığı yoksa, eğitimin kurumsallaştırılması sürecinde karşılaştığı ve aşamadığı zorluklar neticesinde mi bu yolu seçtiği hususunda elimdeki kaynaklarda bir açıklama bulamadım.

Eğitimi yönetmek

Yukarıda, eğitim işlerinin hukuk ve dışişleri bünyesinde yürütülmesinde bir tuhaflık var diye değinmiştim.

Eğitim reformu hususunda destek verdiği belirtilen önde gelen bürokratlar arasında dini bürokrasinin başında yer alan, dönemin şeyhülislamlık makamında oturan Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi de bulunuyordu.[5]

Eğitimde reform işini adliye ve dışişlerinden sorumlu birimlere havale etmek yerine içinde örneğin, Şeyhülislam’ın da bulunacağı dönemin dini-sivil entellektüellerini sürece dahil etmek yenilikçilik anlamında daha esaslı bir yaklaşım olurdu.

Bu yapılmamış olsa dahi, en azından, eğitimde düzenlemeler yapılması gereğine ihtiyaç duyulduğunda, dini bütün çevreler ve kurum temsilcilerinin de bizzat gündeme gelmiş veya getirilmiş ve bu bağlamda, dini destek (fetva) noktasında gayet önemli bir desteğin alındığı da anlaşılıyor.

Reformda şüphe!

Cevdet Paşa, eğitim reformuna nereden başlanacağı konusunda bir fikir vermeye çalışıyor. Daha doğrusu, o dönem yaşanan tartışmalar bağlamında, reforma mekatib-i sıbyan’dan (ilköğretim) başlamak yerine, mekatib-i rüşdiyeye’den (ortaokul) başlanmalıydı anlamına gelecek bir eleştiride bulunuyor.

Ona göre, reformun eğitimin ilk aşamasından yani, ilk öğretimden (sıbyan mektebi) başlanması ve öğrencilerin zamanla, sürecin üst eğitim düzeylerine geçmeleriyle eğitim aşamalarının da tedrici olarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor.

Bu yapılmadığına göre, reforma yanlış yerden başlandığı ortadadır...

Bu durum, Cevdet Paşa’nın Hatt-ı Humayun’da belirtilen reform sürelerine dair yaklaşımdan hareketle izah getirmemiz gerekirse açıkçası, reform sürecinin belki de, daha başından işin savsaklandığına vurgu yapıyor demek yanlış olmayacaktır.

Kısaca, şu hususa da değineyim...

Cevdet Paşa, eğitim kelimesini ‘terbiye’ kavramı ile de tanımlıyor.

Demek ki, o dönemde eğitimin en azından, önemli işlevlerinden birinin terbiye olduğunu görüyoruz.

Ne var ki, eğitim’de terbiye’den geçerli çok olduğunu da bu vesileyle zikretmiş olalım.

Reformcu karşıtları

Eğitim’de reform işlerinin aksatılmasında bir diğer amil olarak sadrazam değişikliğini gündeme getiriyor Cevdet Paşa. Ve gizli/açık suçu, 1864 yılında Reşid Paşa’nın azledilmesi üzerine yerine getirilen Sarım Paşa’ya atıyor!

Reşid Paşa’nın düşmanı çok... Bu süreçte karşısındaki isim ise Serasker Damad Said Paşa...

Damad Said Paşa, 1864’de padişah Abdülaziz nezdindeki girişimleri neticesinde, Reşit Paşa’yı azlettirme ve kendine yakın isimlerden Sarım Paşa’yı Sadrazamlık makamına atatmada başarılı olmuş gözüküyor.

Böylece, “Devlet, Said Paşa’nın eline geçince” diyor, Cevdet Paşa.[6]

Devletin ele geçirilmesi meselesi demek ki, yaşadığımız dönemlere dair bir olgu değilmiş.

Öncesinde bir heyüla gibi sarmış olduğu gözüküyor. Bu anlamda, gayet önemli bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Tabii, yaşanan kavga gürültü bununla sınırlı değil...

Cevdet Paşa, eğitim reformunun akamete uğratılması açısından bakıyor meseleye ve diyor ki, “Bu adem -yani, Said Paşa, ise taassub-u barid eshabından bir mecnun-ı akilnüma olup Reşid Paşa mensubanını umur-ı diniyyede mübalatsızlık ile itham ederek kimini idam ve kimini nefy ettirmek ve İstanbul’u efkar-ı cedide eshabından tahliye etmek velhasıl, Devlet-i yüz sene geri döndürmek gibi hülyalara saptı...”

Özetle ifade etmek gerekirse, Said Paşa, Abdülmecid üzerinde -muhtemelen- ailevi nüfuzunu kullanarak, Tanzimat reformlarının öncü isimlerini, yani çalışan adamları -içinde, idam metodu da dahil olmak üzere-, tek tek ortadan kaldırmayı kendine bir görev addetmiş...

Bu yöntemlerle sadece, adam kıyımına ön ayak olmamış, aynı zamanda devleti yüz sene geriye götürecek yeni tedbirler, -herhald ebuna reform diyemeyeceğiz-, almaya meyletmiş...

Cevdet Paşa, belki alaylı denilebilecek bir dil kullanarak gelişmeyi, şu şekilde izaha devam ediyor: “... İşte maarifin terakkiyesine çalışıyorken böyle bir sekteli vakit gördük. Bereket versin Sarım Paşa aklı başında bir zat olup Said Paşa’ya uymadı ve onun dizginini elinden bırakmadı. Zat-ı Şahne, dahi Said Paşa’nın asra uyar adem olmadığını anlayıp anı deft etti ve Reşid Paşa’yı yine sadarete getirdi.[7]

 

Böylece, Said Paşa’nın -kısa sürede, kimi reformcu isimleri ortadan kaldırsa da, Osmanlı’yı yüz sene evveline götürecek plân ve projelerini yerine getirme fırtasını kaçırdığı anlaşılıyor.

Ancak, genel itibarıyla Gülhane Hatt-ı Humayun’da belirtilen hususlar ve özelde, eğitim reformununda ülkeyi arzu edilen ilerleme süreçlerine sevk ettiğini de söylemek zor.

Öyle ki, bizzat Reşid Paşa tarafından yazılan ve okunan Hatt-ı Humayun’un hemen başlarında, şayet ilgili tedbirler alınır yani reformlar hayata geçirilir ise, “... beş on sene zarfında bi-tevfikihi teala suret-i matlube hasıl olacağı zahir olmakla” ifadesinin somut bir gerçeklik olarak ortaya çıkmadığı da aşikârdır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/osmanlida-tanzimat-surecinde-egitim-reformu-education-reform-during-tanzimat-in-the-ottomans/



[1] Cevdet Paşa. (1953). Tezakir (1-12), (Yayınlayan: Cavid Baysun),  Ankara: Türk Tarih Kurumu, s.10.

[2] A.g.e., s. 11.

[3] A.g.e., s. 10.

[4] Subaşı, Turgut. (2019). “Osmanlı Devleti’nin İlk Maarif-i Umumiye Nazırı Abdurrahman Sami Paşa”, Prof. Dr. Mevlüt Koyuncu’ya Armağan, (ed.: Recep Yaşa; Haşin Şahin), Sakarya: Sakarya Üniversitesi Yayınları, No. 197, s. 271. (269-287).

[5] Cevdet Paşa. (1953). A.g.e., s. 11.

[6] A.g.e., s. 11.

[7] A.g.e., s. 11. 

13 Haziran 2024 Perşembe

Singapur Malezya ilişkilerinde yeni dönem / A new era in Singapore and Malaysia relations

Mehmet Özay                                                                                                                            13.06.2024

Singapur’un çiçeği burnunda yeni başbakanı Lawrence Wong, dün yani 12 Haziran Çarşamba günü ilk resmi ziyaretini Malezya’ya yaptı.

Wong’un, Malezya’ya söz konusu bu ziyareti, iki ülke ilişkilerinde yeni dönemin başlaması anlamına geliyor.

Başbakan Lawrence, Malezya başbakanı Enver İbrahim’le birlikte gerçekleştirdikleri basın toplantısında yaptığı açıklamada, “iyi ilişkilerin inşasına odaklanacaklarına” dikkat çekti.

Bu yaklaşımın, iki ülke arasında problem/lerin varlığına değil, öncelikle iki ülke toplumlarına ve ardından, bölge ülkelerine yönelik pozitif bir mesaj içeriği olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Öncelik güven

İki başbakanın ortak basın açıklamasında güven olgusu öne çıktı...

Wong yukarıda dile getirdiğim görüşüne açıklık getirerek, iki ülke arasında stratejik projelerden ziyade, mevkidaşı Enver İbrahim’le, “insani ilişkilere odaklanma ve iyi ilişkiler geliştirmeyi hedeflediklerini” söylemesi önemliydi.

Son dönemdeki küresel gelişmeler bakıldığında, bu yaklaşımın sadece, Güneydoğu Asya ülkeleri arasında değil, küresel bağlamda da ikili ve bölgesel ilişkilerde çokça ihtiyaç duyulan ve özlemi duyulan bir olgu olduğu ortada.

Kimileri, bu ve benzeri açıklamaları romantik veya Wong’nu yaklaşık bir ay önce Singapur’da başbakanlığı devr almasının getirdiği bir tür konforla açıklayabilir.

Ancak, iki ülke ilişkilerinin, 1965-1967 birlikteliğinin ertesinde başgösteren gerginliğin zamanla, birbirinden ayrılması mümkün olmayan ve varoluşsal derecede öneme sahip ikili ilişkilere evrildiği hatırlandığında, Wong’un yaklaşımı ve Enver İbrahim’in bu söyleme verdiği destek bize, uluslararası ilişkilerde ortaya, yeni bir siyaset dilinin getirilmekte olduğunu gösteriyor.

İkili ilişkiler

Her iki ülke, kısa ve orta vadede, ne tür ilişkiler geliştirebilecekleri ve birbirlerinden ne ölçüde istifade edebileceklerine değinmekte yarar var.

İki ülke arasında her dönem var olan yakın bağın ki, bunun en önemli ayağını ekonomik ilişkiler oluşturuyor, önümüzdeki dönemde artarak devam edeceğine kuşku yok.

Singapur gelişmiş ülke statüsünde olması, Malezya için gayet önemli bir kazanımken, doğal kaynaklardan mahrum Ada ülkesi Singapur’un, Malezya gibi önemli yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip bir komşusu olması büyük bir nimet...

İki ülkedeki yeni hükümetlerin bu temel ekonomik ve teknolojik işbirliğinin yanı sıra, özellikle toplumlar arası ilişkileri geliştirmeye yönelik adımlar atmaları bekleniyor.

Bunun en temel yolu ise, Singapur-Kuala Lumpur arasında yapılması plânlanan hızlı tren projesinin hayata geçirilmesi olacaktır.

Yeni dönem ve ASEAN

Açıkmaların ilerleyen bölümlerinde, Singapur ve Malezya yönetimlerini yeni gelmiş iki başbakanın ve hükümetin önümüzdeki dönemde çeşitli alanlarda yapıcı ilişkiler geliştirmeye yönelik vurguları yer alıyordu.

Bu yönde iki ülke siyasi ilişkilerinin yapıcılığı (constructive), yenilikçi (innovative) özellikleri sadece, iki yeni başbakanın vizyonuyla bağlantılı değil.

Bunun yanı sıra hem,  Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) içerisinde hem de, daha geniş bölgesel birlik anlamında Asya-Pasifik bölgesinde var olan sorunlara çözüm odaklı siyasal perspektiflerin geliştirileceği anlaşılıyor.

Malezya’nın 2025 yılında ASEAN dönem başkanlığını üstlenecek olması ve bu bağlamda geçen günlerde başbakan Enver İbrahim’in, ASEAN içerisindeki sorunların çözümü için agresif politikaya ihtiyaç olduğu yönündeki açıklamasını hatırlatmakta yarar var.

ASEAN içerisinde Malezya dönem başkanlığına en önemli yapıcı desteğin, Endonezya ile birlikte Singapur’dan geleceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bunun ilk açılımın dünkü ziyaret sürecinde başbakan Wong’un ASEAN’ın gelecek yirmi yılını belirlemede birlikte hareket edecekleri açıklaması böylesi bir beklentinin olduğu ve bu anlamda, Singapur’un yapıcı bir partner olarak göreve hazır olduğu görülüyor.

Bu durum hem, Singapur ve Malezya için kazanım anlamı taşırken hem de, kendi içinde liderlik sorununu ciddi anlamda yaşayan ASEAN’ın yeni dönemde daha dinamik politikalara hazırlanmakta olduğunu ifade edebiliriz.

Bu anlamda, Wong’un dün Kuala Lumpur’a yaptığı resmi ziyareti ve yukarıda dikkat çektiğim siyasal vizyon ve vurgularını ikili ilişkilerin yanı sıra, ASEAN bağlamında da gerçekliği olduğu aşikâr.

ASEAN merkezlilik

Bu anlamda, bazı küresel dış aktörlerin de varlığıyla, bölgenin siyasal gerçekliğinin hassas bir noktaya gelmesinin belirleyiciliği bulunuyor.

Bununla kastettiğimiz, Güney Çin Denizi, Tayvan, suyolları güvenliği, gıda güvenliği, tedarik zinciri, iklim değişikliği vb. gibi son dönemin ağırlıklı olarak gündeme gelen sorunlu alanlarıdır.

Her iki ülke başbakanının, yapıcı politika vurgusunu iki ülke ilişkilerinden başlayarak bunu başta, ASEAN üye ülkeleri arasında olmak üzere, ASEAN-Çin, ASEAN-Amerika ilişkileri boyutunda görmek gerekiyor.

Tarihsel ve kültürel olarak Malay Yarımadası ile ayrışmayan Singapur Adası’nın, modern ulus-devletler döneminde de, bizatihi ulus-devlet olmanın getirdiği sorunların dışında problem yaşadıkları söylenemez.

Singapur başbakanı Wong’un dün yaptığı resmi ziyarette ipuçlarına tanık olunduğu üzere iki ülkede, yeni siyasi liderlerle birlikte, yeni bir siyasal söylem ve eylem plânının ortaya konulacağını söyleyebiliriz.

Bunda hem, Singapur’da yaşanan başbakan değişimi hem de, Malezya siyasetine ve hükümet etme biçimine yeni bir soluk getiren Enver İbrahim’in bireysel çabaları ile hükümetlerinin sürece katkısını dikkate almak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/singapur-malezya-iliskilerinde-yeni-donem-a-new-era-in-singapore-and-malaysia-relations/

10 Haziran 2024 Pazartesi

Hindistan’da Narendra Modi yeniden iktidar. Ama... / Narendra Mode again in power. But...

Mehmet Özay                                                                                                                            10.06.2024

Hindistan’da, 4 Haziran’da yapılan genel seçimlerin galibi, BJP’nin başını çektiği koalisyon olurken, partinin lideri Narendra Modi üçüncü kez başbakanlığa seçildi.

BJP, toplam 543 sandalyeli ulusal parlamentoda, 240 milletvekili çıkarırken, uzun yıllar ülkeyi yöneten ve son yıllarda, adı muhalefet partisi olarak geçen Kongre Partisi ise 99 milletvekili çıkardı.

Seçimlerin ardından, devlet başkanı Droupadi Murmu, yeni hükümeti kurmak üzere Modi’yi görevlendirdi.

Modi, böylece 15 partiden oluşan, Ulusal Demokratik Birliği (National Democratic Alliance-NDA) adı verilen koalisyonun başbakanı olarak yeni hükümeti kurarken, üçüncü kez  başbakanlık koltuğuna oturdu.

Çarpıcı sonuçlar

Son on yıldır ulusal siyasette egemen olan ve Hindu milliyetçiliğiyle tanınan BJP (Bharatiya Janata Party) oylarında önemli kayıp yaşanması ve iktidarı oluşturacak çoğunluğu sağlayamaması, seçimlerin en önemli sonuçlarından kabul ediliyor.

Bu sonucun özellikle, seçimlerden kısa bir süre önce, “kendisini Tanrı’nın gönderdiği” yönünde görüşler beyan eden Narendra Modi’de şok etkisi yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Öte yandan, uzun süredir muhalefette olan ve siyasi varlığı sorgulanan Kongre Partisi (Congress Party) ise, yeniden yükselişe geçen parti olarak dikkat çekiyor.

Kongre Partisi, ulusal parlamentodaki milletvekili sayısını 52’den 99’a çıkararak ikiye katladı. Bu gelişmeyi, Kongre Partisi’nin yeniden ulusal siyasete dönüşü olarak yorumlamakta yarar var.

İktidar, ama...

Seçimler öncesinde Narendra Modi, BJP’nin hedefini 370 milletvekili olarak belirlemiş ve NDA koalisyonunun toplamda 400 milletvekiline ulaşacağı hesapları yapılıyordu.

Oysa, bu hedefler tutturulamadı...

NDA koalisyonu, ulusal parlamentoda toplam 293 milletvekiline sahip bulunuyor.

Bu sayı, asgari temsil sayısından 21 fazla olması, önümüzdeki dönemde hem, NDA koalisyonu içerisinde hem de, olası bir muhalefet koalisyonu tarafından dikkatle izlenmesi gereken bir duruma işaret ediyor.

Bununla birlikte, on beş üyeli koalisyonun ulusal hükemette ne tür paylaşımlara konu olacağı yönünede belirsizliğini korurken, bu durum, önümüzdeki dönemde belki de, bazı milletvekillerinin veya partilerin kopmalarını beraberinde getirebilecek bir risk olarak dikkat çekiyor.

BJP’de gerileme

Modi’nin başbakan olarak ve BJP lideri olarak bu üçüncü seçim başarısı olurken, diğer önceki iki seçimde alınan oyların ve milletvekili sayısındaki düşüş dikkat çekiyor.

BJP, geçen hafta yapılan seçimlerde ulusal parlamentoya 240 milletvekili çıkardı.

2019 seçimlerinde 282 ve 2019 seçimlerinde 303 milletvekili çıkarmıştı. BJP, önceki döneme göre oylarında yaklaşık üçte birlik gerileme olsa da, NDA koalisyonu içerisinde ulusal siyasetteki yerini koruduğunu söyleyebiliriz.

BJP’de yaşanan gerilemeyi değişik açılardan değerlendirmek mümkün...

Bunların başında ülke içinde ve uluslararası çevrelerde özellikle de, Müslüman toplumlarda Hindu milliyetçiliğinin teori düzeyinde kalmayıp, aksine pratikte karşılık bulması dikkate alındığında bu gerilemeyi olumlu değerlendirmek gerekiyor.

Modi’nin çeşitli Hindu dini-kültürel yapılarına yönelik pozitif ayrımcılığı ve bu politikayı Müslümanlar aleyhine olacak şekilde güncellemesinin sadece ulusal düzeyde değil, küresel çapta İslamophobi ile bağlantılı yönü olduğunu unutmamak gerekiyor.

Seçimlerden sadece birkaç ay önce, yani Ocak ayında, 16. yüzyılda Uttar Pradesh eyaletine bağlı Ayodhya şehrinde inşa edilen meşhur Babri camiisinin olduğu alana yeni inşa edilen Hindu Tapınağı (Ram Mandir) kutsama ayinine katılması bunun en son göstergelerinden biriydi.

Hatırlanacağı üzere söz konusu cami 1992 yılında yıkılması önemli gösterilere sahne olmuştu. O günden bu yana bu alanda Hindu Tapınağı yapılması BJP çevrelerinin temel politikaları arasında yer alırken, birkaç on yılda BJP’nin yükleşininin de bu dini mekanla ilişkilendirilmesi gayet dikkat çekicidir.

Ancak gayet önemli bir dikomotik gelişme olarak, Ocak ayında açılan Hindu mabedinin BJP’ye yeniden ve tek başına iktidara taşıyacağı yönündeki manevi kazanım bugün gerçekleşmemiş gözüküyor...

Öyle ki, BJP, tapınağın bulunduğu Faizabad’daki milletvekilliğini de kaybetmiş durumda.

Ekonomik kalkınma temelleri politikalar kadar, dini ve kültürel farklılıklar üzerine politika yapan başbakan Modi ve partisi BJP, ülkedeki toplumsal barışı zedelemesi uluslararası çevrelerde de tepkiyle izleniyor.  

Kongre Partisi muhalefette

Seçimlerin ardından Kongre partisi’nin aktif muhalefete hazırlandığını söyleyebiliriz...

Bunun ilk işareti Partisi yönetimi tarafından hafta sonu yapılan toplantıda, partinin önemli ismi Rahul Gandhi’nin, Ulusal parlamento’da Hindistan Bloğu (India Bloc) olarak bilinen muhalefet oluşumunun liderliğine aday gösterilmesi oldu.

Parlamentoda toplam 230 sandalyeye sahip olan muhalefet partilerinin, Gandhi’yi muhalefet sözcüsü olarak tanımaları, 2014 yılından bu yana, işlevini yitirmiş olan parlamento içi bu kurumun yeniden ve Kongre Partisi eliyle canlandırılması olacak.

Bu süreç, olası bir iktidar değişikliğinde Rahul Gandhi’nin ülke yönetimine geçebilecek en muhtemel aday olduğuna işaret ediyor.

İlk eleştiriler

Modi’nin yeniden başbakan olarak seçilmesine, Kongre Partisi çevrelerinden ise ağır eleştiriler yöneltiliyor.

Partinin önde gelen isimleri BJP’nin yaşadığı oy kaybına rağmen, koalisyon sayesinde iktidarda yer alabildiğine dikkat çekiyorlar.

Bu çevreler Modi’nin siyasi meşruiyetini yitirdiğini ileri sürerken, oluşan koalisyonu İngilizce akromine NDA’ya karşılık gelecek şekilde, Narendka Yıkıcı Birliği (Nanerdnar Destructire Alliance-NDA) adını veriyorlar.

Bununla birlikte, milletvekili sayısın ikiye katlamasına rağmen, Kongre Partisi içerisinde sorunların devam etmesi bir çelişki olarak ortada duruyor.

Bazı parti yetkilileri halkın Kongre Partisi’ne yeniden hayat kazandırdıklarını ancak, partinin bu haliyle yakın gelecekte iktidara ne kadar hazır olup olmadığını sorgulayarak, bu dönemin bir anlamda parti için yeniden inşa dönemi olmasının zorunluluğuna dikkat çekiyorlar.

NDA, aynı zamanda ülkedeki toplam eyaletlerin 22’inde de yerel yönetimleri kazandı.

Hindistan’daki genel seçimler, Hindu milliyetçiliği temelli tüm Hindistan’ı içine alan bir dini-merkezli bir politikanın olmadığını kanıtlıyor.

Ülkenin önde gelen aydınlarından bazılarının dile getirdiği üzere, “bir Pan-Hindistan toplumsal gerçekliğinden bahsetmek mümkün değil”.

Ülkenin kuruluşundan bu yana, ülke siyasetinde önemli rolü olan olan Gandhi ailesinin yönetimindeki Kongre Partisi’nin, önümüzdeki dönemde aktif muhalefet rol üstleneceğine kuşku yok.

Bu durum, gerek ülke içinde gerekse ülke dışında Modi’nin şahsına ve BJP politikalarına yönelik eleştirilerin, Kongre Partisi’nin önümüzdeki süreçte öne çıkacağının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Narendra Modi’nin ve BJP’nin ise seçimin gizli yenilgisinden ne tür dersler çıkaracaklarını zamanla göreceğiz.

https://guneydoguasyacalismalari.com/hindistanda-narendra-modi-yeniden-iktidar-ama-narendra-mode-again-in-power-but/

 

8 Haziran 2024 Cumartesi

Jurnalisme di Aceh: Awal kemerdekaan

 Mehmet Özay                                                                                                                        29 Mei 2024

“Saya menganggap diri saya seorang jurnalis sejauh apa yang saya minati adalah kenyataan – apa yang terjadi di sekitar kita, siapa kita, apa yang terjadi di dunia.” (Michel Foucault)

Saya mempunyai ketertarikan khusus terhadap perkembangan jurnalisme Aceh pada akhir abad ke-19 dan awal abad ke-20 karena saya mendapat informasi melalui bacaan-bacaan saya, khususnya memoar para jurnalis dan intelektual Aceh seperti Ali Hasjmy, Amelz, Ali Basha Talsya, M. Isa Sulaiman, dll.

Dalam hal ini, sebaiknya kita fokus pada dua periode berbeda untuk membantu kita memahami intelektualisme jurnalisme di Aceh. Yang pertama terjadi pada akhir abad ke-19, dan yang kedua terjadi pada dekade awal abad ke-20. Tidak dapat dipungkiri bahwa media cetak merupakan fenomena modern. Meskipun media cetak adalah pembawa pesan modernitas, para pegawainya, seperti jurnalis, intelektual, dan profesional, menjadi perantara antara masyarakat dan modernitas.

Dalam hal ini, tidak salah jika saya menyatakan bahwa proses modernisasi pemerintahan Belanda mencakup usaha pers seperti percetakan dan surat kabar, seperti yang diamati di pusat-pusat lain, dan Banda Aceh adalah tempat investasi pers. ''Atjeh Drukkery'' dapat dianggap sebagai infrastruktur teknis mendasar di Aceh untuk melembagakan media cetak. Surat kabar Belanda pertama yang dikenal adalah Atjeh Niewsblad. Dinyatakan bahwa fasilitas yang diprakarsai oleh pemerintahan kolonial ini tidak boleh digunakan untuk surat kabar atau jurnal swasta.

Pada awalnya, saya mungkin berpendapat bahwa memahami pentingnya subjek ini memerlukan beberapa hal penting. Yang pertama adalah apa yang dimaksud dengan jurnalisme itu menonjol. Kedua, kuatnya hubungan antara jurnalisme dan intelektualisme. Pendekatan terakhir menolak definisi jurnalisme konvensional, yang menekankan pengumpulan, persiapan, dan transmisi berita dari satu sumber ke sumber lain. Sebagai profesi modern, jurnalisme sangat penting untuk mengamati perubahan dan perkembangan sosial dan politik.

Dalam hal ini, tidak salah bila dikatakan bahwa jurnalis-intelektual memainkan peran penting dalam menghasilkan informasi dan pengetahuan serta menyebarkannya di media cetak selama perubahan dan kemajuan sosial dan politik. Beberapa penulis seperti Korkmaz Alemdar mengatakan bahwa “surat kabar sebagai sumber utama menyediakan data yang cukup untuk memahami perubahan sosial dan politik” di seluruh berita, opini, dan analisis.

Saya telah menyarankan untuk menerapkan perspektif teoretis ini pada jurnalisme Aceh sejak akhir abad ke-19 dan awal abad ke-20 hingga awal tahun 1950-an. Terlebih lagi, tidak ada keraguan bahwa media cetak – dalam konteks Aceh – memungkinkan para jurnalis dan intelektual baru untuk mengkodekan pesan-pesan budaya dan agama-politik mereka dengan cara yang baru.

Kelas baru di periode transisi

Hal terakhir ini penting karena jurnalis dan intelektual muncul sebagai kelas sosial baru di tengah dampak kondisi kolonial. Di sini, sejujurnya, saya ingin menegaskan bahwa jurnalis dan cendekiawan Aceh pada paruh pertama abad ke-20 merupakan hasil perpaduan antara masyarakat tradisional dan masyarakat modern. Itulah sebabnya saya mengartikan periode ini sebagai ‘masa transisi’, yang sebagian besar didominasi oleh upaya para jurnalis dan intelektual untuk membangun kembali masyarakat dan memberikan proyeksi masa depan bangsa.

Para jurnalis-intelektual menentukan semangat suatu masa yang saya namakan ‘masa transisi’ –sebagaimana disebutkan di atas– antara Perang Belanda di tanah Aceh (1873-1903) dan Kemerdekaan Indonesia (1945). Hal ini menyaksikan munculnya banyak kelas sosial baru yang secara bertahap berkembang tidak hanya dalam hal ketidak sepakatan terhadap kolonialisme tetapi juga dalam hal menjembatani gagasan dan praktik antara komunitas baru dan lama. Dengan kata lain, kelas baru ini menjadi moderator antara nilai-nilai tradisional dan modern.

Berdasarkan pengamatan dan bacaan saya, tampaknya aktivitas jurnalistik-intelektual di Aceh dimulai pada dekade akhir abad ke-19. Namun demikian, kurangnya data konkrit membuat sulit untuk berdebat mengenai hal lain selain investasi jurnalistik di media cetak pemerintahan kolonial di Sumatera Utara, termasuk Aceh. Hal ini tidak mengherankan. Media cetak, sebagai alat modern, diimpor oleh pemerintah dan administrator kolonial, termasuk organisasi misionaris. Namun seiring berjalannya waktu, masyarakat Aceh, seperti masyarakat Kepulauan lainnya, terlibat sebagai penulis, editor, korektor, reporter, bahkan sebagai investor dalam perkembangan lembaga modern tersebut.

Data mengenai fase pertama, yaitu akhir abad ke-19, relatif lemah. Setidaknya saya tidak dapat menemukannya di perpustakaan Aceh, Jakarta, dan Malaysia. Saya berharap beberapa orang memilikinya di perpustakaan pribadi mereka. Dan mungkin lagi, beberapa di antaranya tersebar di perpustakaan dan koleksi Barat. Di sini saya akan berbicara tentang perubahan sosial-politik dan peran serta pengaruh jurnalis dan intelektual pada masa itu.

Jurnalisme fase kedua di era pra-kemerdekaan cukup memberikan pencerahan kepada kita tentang aktivitas, ideologi, dan rancangan sosial-politik para jurnalis dan intelektual Aceh yang bertujuan untuk masa depan daerah dan bangsa. Dan kita mengetahui fase kedua, yaitu dari awal abad ke-20 hingga awal tahun kemerdekaan, dan para pelaku serta surat kabar pada era tersebut melalui sumber sekunder seperti memoar. Surat kabar tersebut sulit dijangkau, kecuali beberapa yang masih tersedia di beberapa perpustakaan, termasuk Perpustakaan Nasional Indonesia di Salemba, Jakarta.

Beberapa jurnalis-intelektual yang aktif berkecimpung di dunia jurnalistik adalah Ali Hasjmy, A.Gani Mutiara, Ismail Jacob, Amanullah Amin, S.M. Oesman, Teuku Ali Basya Talsha, Osman Raliby, dll.

Dan beberapa surat kabar terkenal yang dicetak di berbagai tempat di Aceh pada dekade pertama abad ke-20 sebagai berikut: Bentera Negeri (Atjeh Drukkerij, Koeta Radja); Soeara Aceh (1929-1932); Ummijah (Bireun); Al Munir (Bireun); Pemberita Atjeh (1906, redacteur, Dja Endar Moeda); Sinar Atjeh (1907); Bintang Atjeh (1911); Bentara Negeri (1916); Penjuluh (1940-1941) (Bireun) (redacteur, Amelz; Ismail Yacub); Penyedar (1939, redacteur, Matu Mona); Atjeh Sinbun (1943-45, redacteur, A. Gani Mutiara); Fragmenta Politica; Pahlawan (1947), Banda Aceh; Semangat Merdeka (1945-46, Koetaradja).

Ikatan yang kuat mengikat individu-individu ini dengan masyarakatnya melalui peristiwa-peristiwa masa lalu, khususnya Perang Belanda. Mereka dibesarkan pada masa kanak-kanak melalui cerita-cerita yang disampaikan oleh orang tua, kakek-nenek, atau orang tua di desa mereka. Tahap kedua adalah proses pencerahan melalui pendidikan formal yang mereka peroleh dari sekolah di Aceh dan di Padang. Saya berpendapat bahwa mereka menjadi percaya diri karena mereka bisa membaca dan menulis sepanjang pendidikan formal mereka. Dengan demikian, bacaan mereka memaparkan mereka pada aktivitas intelektual komunitas besar yang tidak terlihat seperti kalangan sastra, politisi, dan jurnalis profesional.

Pada periode ini terjadi komunikasi dan konektivitas yang signifikan antara Aceh dan Padang mengenai proses pendidikan pasca Perang Belanda. Kemudian, sebagian generasi Aceh mencari peluang untuk melanjutkan pendidikan di Sumatera Barat. Ada kelemahan dalam infrastruktur pendidikan di Aceh, dan proses pendidikan Belanda mendominasi bidang pendidikan. Alasan-alasan tersebut mencakup beberapa alasan lain, seperti masalah ketenagakerjaan yang lazim di Aceh dan keluarga-keluarga Aceh dari kalangan elite sosial dan agama yang lebih memilih menyekolahkan putra-putranya ke Padang untuk melanjutkan pendidikan setelah mereka mendapatkan pendidikan dasar di lingkungan setempat. Proses ini tentu mempunyai dampak khusus terhadap minat generasi muda Aceh yang berpendidikan di sektor percetakan, termasuk jurnalisme, karena media cetak dan jurnalisme yang sudah mapan di wilayah tersebut.

Proses bersekolah di Padang berperan dalam mentransmisikan modernitas kepada generasi muda Aceh, dengan beberapa elemen diperoleh secara implisit dan eksplisit melalui pendidikan di sana. Melalui kegiatan pembelajaran, pemuda Aceh dihadapkan pada proses tersebut. Selain itu, mereka juga terlibat dengan media cetak baik sebagai pembaca maupun kontributor pada tingkat tertentu atau lebih. Dapat dipahami bahwa masa sekolah di Padang ini membekali mereka dengan dasar-dasar intelektual dan menyusun praktik profesional mereka di masa dewasa mereka sebagai jurnalis dan intelektual.

Membangun pikiran selama masa-masa bingung

Subyek surat kabar Aceh mencakup isu-isu mengenai perkembangan pasca-Perang Belanda dan pergerakan serta perjuangan kemerdekaan pada tahun-tahun pra-kemerdekaan. Topiknya juga mencakup proses modernisasi yang diprakarsai dan dipertahankan oleh pemerintahan Belanda di tanah Aceh. Dalam hal ini, pendidikan, pembangunan pelabuhan, investasi kereta api, produksi pertanian, dan transportasi laut menghubungkan Aceh dengan Malaya, termasuk Singapura, Jawa, dan kota-kota pelabuhan lainnya di Sumatera.

Dalam tulisan-tulisannya, para jurnalis intelektual Aceh menghidupkan kembali peristiwa masa lalu, khususnya para individu ulama yang turut aktif dalam Perang Belanda. Inisiatif ini mungkin bisa dianggap sebagai semacam proses penyembuhan sosio-psikologis bagi masyarakat Aceh. Selain itu, publikasi-publikasi ini juga memberikan dasar-dasar untuk mengatasi kondisi modern.

Selain itu, penulis produktif seperti A. Gani Mutiara Ali Hasjmy menulis puisi dan novel tentang Perang Belanda, sejarah Islam, sejarah Aceh, serta ulama dan penguasa. Misalnya, ada berita yang menginformasikan tentang beberapa terbitan buku dan isinya. Salah satunya puisi berjudul “Seuramoe Makkah” terbitan Poestaka Merdeka Koetaradja yang disunting oleh T. Ismail Muhammad, sastrawan muda Aceh, yang memuat karya Ibnu Abbas, Abdullah Arif, dan lain-lain. Puisi tersebut merupakan pengingat akan masa keemasan Aceh yang disebut Serambi Mekkah.

Selama masa transisi antara Perang Belanda dan Kemerdekaan Indonesia, jurnalis-intelektual Aceh yang tergabung dalam kelas sosial baru secara bersamaan membentuk dan membentuk kembali pola pikir masyarakat melalui keterlibatan mereka yang terus-menerus dengan media cetak. Komunikasi mereka melalui berita, opini, dan analisis berbentuk ranah keagamaan dan sekuler yang diyakini menjadi wahana untuk membekali masyarakat baru.

https://epaper.waspada.id/epaper/waspada-rabu-29-mei-2024/