1 Haziran 2026 Pazartesi

Shangri-La’da savunma ve güvenlik diyalogu / Defence and security dialogue in Shangri-La

Mehmet Özay                                                                                                                             01.06.2026

Shangri-La savunma bakanları toplantısının 23.sü, 29-31 Mayıs günlerinde 44 ülkeden değişik düzeylerde katılımlarla Singapur’da gerçekleştirildi.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies-IISS) tarafından organize edilen Shangri-La toplantıların, Ada ülkesi Singapur’un ev sahipliğinde yapılması oldukça önemlidir.

Bu durum, bir ulus-devlet olarak görece mikro düzeyde var olduğu ileri sürülen Ada ülkesinin Asya-Pasifik ve bir ölçüde, küresel olarak sahip olduğu yumuşak gücü göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Çatışan görüşler

Shangri-La Diyalogu (Shangri-La Dialogue -SLD) olarak da anılan etkinlikde, Asya-Pasifik vurgusu öne çıksa da, Kuzey Amerika, Avrupa ve Ortadoğu’dan katılımlar Shangri-La organizasyonunu, şu veya bu şekilde küresel bir organizasyon anlamına geliyor.

Açılış konuşmasını Vietnam devlet başkanı Tô Lâm yaparken, ABD savunma bakanı Pete Hegseth ve Doğu Timor devlet başkanı Jose Ramos-Horta dikkat çekici konuşmalarıyla etkinlikte yer aldılar.

Shangri-La toplantıları küresel güçler kadar, orta ölçekli güç yapılaşmaları ile kendilerini, bu ikisi arasında yapıcı unsur olarak görmeye çalışan ülkelerin “savunma ve güvenlik” konularındaki argümanlarını ortaya koymalarına ve bir anlamda, entellektüel ve politika rekabetinin yaşandığı bir ortam sağlıyor.

Shangri-La toplantıları bu yıl ki oturumları da tıpkı, geçen yıl ki gibi, Güney Çin Denizi boyutundan ziyade bu sefer, Hint Okyanusu’nun Batısı’nda yaşanan ve sona erdiği söylenemeyecek gelişmeler belirledi.

Hint Okyanusu Batısı demekle, hata yapmadığımı söylemeliyim...

Uluslararası medyanın, söz konusu bölgede var olan savaşı coğrafi olarak tanımlarken kullandığı Batı Asya’nın yerine, Hint Okyanusu merkezli bir bakışı ortaya koymaya çalışıyorum.

Toplantıların yeni yüzü, Doğu Timor devlet başkanı ve nobel barış ödülü sahibi Jose Ramos-Horta’ydı.

Jose Ramos’un özellikle, savunma harcamaları ile barış tesis yolunda yapılacak çabalar ve bunların maliyetleri arasında kısa ancak, anlamlı bir karşılaştırmaya dayanan yaklaşımı gayet önemlidir.

Bu hususa aşağıda değineceğim.

Realizm-idealizm dikotomisi

Shanri-la gündeminde hiç kuşku yok ki, bu yılın başından itibaren, ABD’nin küresel platformda uygulamakta olduğu ve savunma bakanı Hegseth tarafından ‘realist yaklaşım’ olarak adlandırılan politika bulunuyordu.  

Hegseth, ‘realist’ olgusuna sadece, son altı aydı ABD’nin ortaya koyduğu ‘güvenlik politikaları’na atıfta bulunmuyor.

Konuşmasının odağında Asya-Pasifik bölgesi ülkeleriyle ABD arasındaki güvenlik işbirliği bağlamına değinirken 2026 yılı güvenlik konseptinde yer alan ‘realism’ olgusunu yüksek sesle dile getiriyor.

Hedefine ise ‘idealizmi’ koyuyor...

Kanımca, Hegseth’in konuşmasını bir başka yazıda derinlemesine ala almakta yarar var...

Bu konunun gündeme gelmesinde özellikle, Donald Trump liderliğindeki ABD’nin, küresel barış ve savaş süreçlerinde son derece belirleyici olmasıyla ilintilidir.

Bu anlamda, ilgili çevrelerin atıf yaptığı üzere, Beyaz Saray Politika ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’ın, geçtiğimiz Ocak ayında ortaya attığı “gerçek dünya” (real world) konsepti ve tanımını hatırlamakta fayda var.

Bu noktada, Miller’in ‘gerçek dünya’ kavramı ile Hegseth’in Cumartesi günü Singapur’da yaptğı konuşmada dikkat çektiği ‘realizm’in aynı olduğu gözlerden kaçmıyor...

Miller’in, “gerçek dünyanın ‘güç’ merkezli yapılaşmasına yaptığı güçlü vurgu sadece, belirli çevrelerin güç üzerinden yeniden egemenlik tesisi ile sınırlı değildir” söyleminin bireysel değil, mevcut ABD yönetiminin bu konudaki görüşünü yansıttığına kuşku yok.

Aksine ve bunun ötesinde, uluslararası yasa ve düzenlemelerin göz ardı edilmesi ve diğer irili ufaklı ülkelerin de, benzer süreçlere yönelmeleri anlamına gelmektedir.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, küresel sistemi yönetem ulusalararası kurumlar ve bu kurumlar üzerinde denge unsuru sağladığı varsayılan, ulus-devletler ve bölgesel birliklerin topyekün zaafiyetinden neşet ediyor.

En azından, belirli ölçülerde konsensüse dayalı olarak ortaya konulduğu ileri sürülebilecek küresel kurumsal unsurlarda ortaya çıkan yapısal bozukluklar bir anlamda, ‘otorite’ boşluğu doldururken, sahip olduğu teritoryal özellikler, hinterland olgusu ve tarihsel geçmiş gibi çeşitli faktörlerle yeniden güç tesis etmek isteyen irili ufaklı ülkelerin kendinde iddialarıyla ortaya çıkmalarına neden oluyor. 

Bölgesel ve küresel gelişmelere kısaca göz atıldığında, bu yeni ancak, yanlış ve hatalı yapılaşmanın unsurlarını görmek mümkün...

Jose Ramos ve alternatif söylem

Diğer ‘uzman’ ve ‘bakan’ düzeyindeki katılımcıların dışında ve ötesinde, Jose Ramos uzun çatışma dönemi tecrübesi ve 26 Ekim 2025’den itibaren, ASEAN 11. üyesi bağlamında, yeni bir ulus devlet olarak, dünya sahnesinde denemese de bile, Asya-Pasifik bölgesinde önemli bir ses olarak ortaya çıktı.

Jose Ramos’un konuşmasında dikkat çeken hususlardan bazılarına burada değinmekte yarar var.

Bunlardan ilki, çatışma süreçlerini engellemede savunma harçamalarının kayda değer rolü olduğu tezine karşı çıkmasıydı.

Jose Ramos, ulus devletlerin savunma harcamalarına sarf ettikleri, maddi ve manevi süreçlerin çatışmaları önlemeye yönelik çabaları sekteye uğrattığı görüşünde.

Muthemelen, bazı çevreler bu görüşün Jose Ramos’a özgü olmadığını iddia edebilirler. Bunda doğruluk payı da yok değil...

Ancak, Jose Ramos’un Asya-Pasifik bölgesinde ve özellikle de, ASEAN coğrafi ve toplumsal sınırları bağlamında bu cümleyi sarf etmesinin temelde, iki açılımına yönelik olduğunu ifade edebilirim.

İlki, ASEAN üyesi ülkelerin -ki bunların başında ilgili kurumun sekreteryasına ev sahipliği yapan Endonezya geliyor, kendi iç toplumsal barışı ve çatışma süreçlerini yönetmek ve bunu bölgesel sürece yaymak yerine yönelimini çatışmacı bir evreye doğru gizli/açık süreklediğini ortaya koyacak şekilde savunma harcamalarına yönelmesidir.

Jose Ramos’un temel argümanında ikinci temel alan ise, Asya-Pasifik bölgesinde olası bir çatışma evreninin ortaya çıkmasına müsait birkaç alanla ilgili ve bu alanlardaki ilgili ulus-devletlerin çatışma-barış süreçlerindeki rolleriyle bağlantılıdır.

Bununla kast ettiğim husus, örneğin, Kuzey-Güney Kore örtülü çatışması; Çin Halk Cumhuriyeti ile Tayvan arasında yaşanan ‘eyalet’-‘bağımsız devlet’ tartışması üzerinden şekillenen siyasal egemenlik bağlamı; yine Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgesel ve küresel yükselişine paralel olarak kendi doğal teritoryal sınırlarını genişletme ve böylece, kendini daha çok güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanan Güney Çin Denizi sınırlarının neredeyse tümünü, kendi deniz kıta sahanlığı sınırlarına çekme çabasıdır.

Çin’in, Güney Çin Denizi boyutunda ortaya koyduğu bu geniş kıta sahanlığı hiç kuşku yok ki, Çin doğrudan Japonya, Vietnam, Filipinler, Malezya, Endonezya, Bruney gibi bazı bölge ülkeleriyle karşı karşıya getiriyor.

Bunun yanı sıra, söz konusu bu geniş suyolunun uluslararası suyolları serbest seyir ve güvenliği konusundaki öneminden ötürü, başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası camiayı da karşısına almasına neden oluyor.

Bu temel alanların dışında örneğin, Tayland ve Kamboçya arasında geçen yıl ve bu yıl başlarında tanık olduğumuz tarihsel-dini-kültürel bağlamı çok güçlü bir şekilde ortaya çıkan sınır çatışması; Malezya-Singapur arasında birkaç adalar meselesi; Myanmar’ın merkezi hükümet veya ordusu ‘Tatmadaw’ ile sınır boylarınca uzanan çeşitli etnik yapılarla uzun erimli yaşanan çatışma ortamı akla geliyor.

Alternatif eylem

Savunma ve güvenlik merkezli diyalog sürecine konu olan Shangri-La toplantılarının yaşanan küresel gerilemeler karşısında, yeni söylem ve eylemleri gündeme getirmesiyle önem taşıdığı ortada.

Toplantıların gerçekleştirildiği Singapur başta olmak üzere ASEAN bünyesinde küresel güçlerin doğrudan yaptırımlarından ziyade, bölgesel siyasal değerlerin öncellendiği bir tutumun ortaya konulma çabasını dikkatle incelemek ve anlamak gerekiyor.

Bu noktada, girişte dile getirdiğim üzere küçük bir Ada ülkesi olan Singapur’un yaşanan küresel gelişmeler karşısında alternatif söylemle sınırlı olmayan ve içinde eylemi de barındıran politik tutumuna dair, iki örneğe kısaca dikkat çekmekte yarar var.

Bunlardan ilki, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (United Nations Convention on the Law of the Sea -UNCLOS) çerçevesinde, “biyolojik çeşitliliği” korumaya yönelik yeni bir “açık deniz anlaşması”nın 2023’de sonuçlandırılmış olması ve “gümrük tarifleri” bağlamında son dönemde yaşanan küresel ticaret ve ekonomi sistemine yönelik müdahalelere karşı bir alternatif olarak yine Singapur öncülüğünde ve 13 ülkenin katılımıyla “Yatırım ve Ticaret Ortaklığı Geleceği” (the Future of Investment and Trade Partnership (FIT-P) bir işbirliği bloğunun oluşturulmasını önemsemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/shangri-lada-savunma-ve-guvenlik-diyalogu-defence-and-security-dialogue-in-shargri-la/

28 Mayıs 2026 Perşembe

Bayram, işçi ve hak / Religious festival, labour and right

Mehmet Özay                                                              28.05.2026

Kurban Bayram namazını, bu yıl şehir içindeki Pasar Seni yakınlarındaki Masjid Negara, Duta bölgesindeki Federal Mosque, Jalan Perak’daki Masjid Jamek gibi aşina olduğumuz camilerin yerine, şehrin bir banliyösünde kılmayı tercih ettik. 

Bunun, iki temel nedeni vardı... 

İlki, gözardı edilebilecek bir neden yani, namazın ardından, şehrin gürültüsünden uzak bir şekilde, doğanın çeşitli renklerini ve güzelliklerini temsil eden bazı mekânları ziyaret etmek, bayramın ‘banliyölerdeki’ sakinliğinden istifa etmekti. 

İkinci neden ise, daha çok dini-sosyolojik bir temele dayanıyordu...

Yani, seçtiğimiz banliyönün yabancı işcilerin yoğun olduğu bir bölge olması ve kısmen de olsa bu işçileri bayram namazı vesilesiyle kalabalık bir topluluk olarak birada görmekti. 

Bu amaçla, Rawang’da bulunan merkezi camilerden birine gitmeyi uygun bulduk. 

Şehir-doğa

Şehrin kuzeyinden Malaya’daki Titi Wangsa dağ silsilesine paralel uzanan kuzey istikâmetine giden otobanda, Batu Cave, Selayang ve Templer’den geçip, yaklaşık bir saat mesafade ulaşılan Rawang’a, daha öncede birkaç kez gitmiştik. 

Ve zaman zaman Kuzey’e yani, Tanjung Malim, Ipoh, Penang ve Kedah’a yaptığımız seyahatlerde de, bu bölgeden geçmiş olduğumuz için kısmen bölgeden ve insan topografyasından haberdardık. 

Bu topografyanın özellikle, önemli bölümünü Bangladeşli ve muhtemelen, kısmen Myanmarlı işçilerin oluşturduğunun da farkındaydık. 

Batu Cave ve Selayang’dan sonra Templer bölgesine ulaşmamızla birlikte, tek tük bireyler ve gruplar halinde bayram kıyafetleriyle Bangladeşli işçilerin bulundukları mevkiye en yakın camilere doğru yürüyüşlerine tanık olduk. 

Bölge topografyasına, iklimine pek de alışkın olmayanlar için söz konusu bu ‘yürüyüşlerin’ doğal, kendinde bir eylem olduğu düşünülebilir. 

Evet, Bangladeşli işçiler için bu ‘gayet doğal’ bir eylemdir. 

Ancak, işçilerin yaşam sürdükleri fabrikaların, imalâthanelerin, inşaatların, plântasyonların bulunduğu ‘compound’lardan olası en yakın kabul edilen bir camiye ulaşmalarının biraz meşakkatli olduğunu söylemek mümkün. 

Bu ‘cami yürüyüşü’ne sadece bir bölgede değil, bizim namaz için tespit ettiğimiz Rawang’ın bir bölgesindeki camiye kadar neredeyse, her yerleşimde yerinde rastlamış olmamız bir tesadüf değildi. 

Mikro örnek: Bangladeşli göçmen işçiler

Evet, hedefimiz olan camiye vardığımızda tahminimizde yanılmamıştık. 

Ve yol boyunca tanıklığımızın da teyit ettiği üzere cami, dış avlusuna kadar doluydu. Ve cemaatin büyük bir kısmı rengârenk kıyafetleriyle Bangladeşli işçiler oluşturuyordu. 

Coğrafi ve kültürel olarak Hint Alt Kıtası’na bağlı kabul edilen Bangladeş toplumunun mikro bir örneği ile karşı karşıyaydık. 

Cemaat, sadece değişik yaş gruplarından Bangladeşli erkeklerden ibaretti... 

Evet, kadınlar ve çocuklar yoktu... Bu durum, ilgili toplumu en azından gözlemleme sürecinde bile, bir eksiklik kabul edilebilir. 

Rawang 

Bu noktada, Rawang’ın bölge için önemine dair birkaç hususa değinmek mümkün. 

Rawang, Malaka Boğazı’na bakan batı sahil şeridi boyunca uzanan Selangor ile Perak Eyaletleri arasında bir geçiş bölgesidir. 

Selangor Eyaleti’nin kuzey ucunde yer almakla birlikte, sahil şeridine yakınlığı, öte yandan iki önemli havalimanının bulunduğu Negeri Sembilan’a bağlı Nilai bölgesiyle bağlantısı ve dağ silsilesine paralel uzanan, irili ufaklı yerleşim yerleriyle ilişkisi, alt yapı açısından gelişmişliğini ortaya koyuyor.

Bu ziyaretimizde de gözlemlediğimiz gibi, bölgede halen yatay gelişme devam ediyor... 

Bu durum, abartmadan söylemek gerekirse, son iki yüzyıllık tarihinde tedrici gelişmelere konu olan Selangor Eyaleti’nin bir coğrafi zemin olarak, bugün halen genişlemeye müsait olduğunu gösteriyor. 

Söz konusu bu gelişmenin ekonomik kalkınma merkezli olması, bölgenin halen aşağıda değineceğim iş göçüne konu olduğunu ve olmaya devam ettiğine işaret ediyor. 

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, 800.000’i aşkın Bangladeşliyi göçmen işçi kabul eden Malezya’da bu durumun artarak devam edeceğini öngörmek mümkün gözüküyor. 

İş imkânı ve zorunlu tercih

Rawang’ı, bu anlamda bir göçmen işçi cenneti yapan ise orman ürünleri, mobilyacılık, plântasyon ve bahçecilik, madencilik, makina aksamı, imâlat sanayiinin çok çeşitli iş kollarına ev sahipliği yapmasıdır. 

Bu anlamda, böylesine zengin ve üretken iş kollarının insan iş gücü kaynağını yerleşik nüfusun ana omurgasını teşkil eden Malay Müslümanlar, çeşitli dini ve etkin yapılara mensup Çinliler ve kısmen -en azından- üç dört nesildir bölgede yaşam süren, Tamil ve Hint kökenlilerin doğrudan çalışmayacağı üretim sektörlerinde yer almalarının imkânsızlığını, doğal bir neden kabul etmek mümkün. 

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Selangor’un bu münbit bölgesi iç ne Selangor Eyaleti’inden ve ne de Malezya’nın diğer eyaletlerinden iç iş göçüne rastlamak mümkündür.

Bu anlamda, bu demografik yapıya mensup olanları yukarıda dikkat çekilen plântasyan ve imâlat sanayii alanlarında çalışmamalarının nedenlerinden biri, yerli nüfus topografyasına mensup hiç kimsenin içinde yer almak istemediği kirli, yorucu, düşük ücretli iş kollarını oluşturmasıdır. 

Söz konusu iş kollarında yer almayı gönüllü olarak kabul ettikleri söylenerek bu göçmen işçi kitlesinin içinde bulunduğu durumu ‘doğal’, ‘kendinde’ bir gerçeklik kabul ederek üzerinde durulmaya değer bir konu olarak görülmeyebilir.  

Hak ve haksızlık 

Belki, yüzeysel bir ‘mülâkat’ süreci gerçekleştirsek alacağımız cevap, tastamam buna yönelik olacağını öngörmek de mümkündür. 

Ancak, detaylı iç gözlem, tanıklık ve hafıza bağlamlarını içeren derinliki bir akademik çalışmanın bize çok farklı bir evren ortaya koyabileceğini ansıtan bazı hususlar olduğunu da, unutmamak gerekir. 

Örneğin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları raporları bize böylesi bir durumla karşı karşıya olunduğunu ortaya koyuyor. 

Birleşmiş Milletler, işlevini yitirmiştir... Birleşmiş Milletler, Müslüman toplumlara haksızlık yapmaktadır, vs. 

Evet, hiç kuşku yok ki, hakkınız var... 

Ancak, hem göçmen işçi kabul eden, hem göçmen işçi istihdamı sağlayan iki ülkenin de halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu dikkate alındığında, bu iki ülkeye mensup ilgili devlet kurumları birimlerinin, araştırma kurumlarının, üniversitelerinin vb. var olan sorun/lar/a dair ne tür araştırmalar yaptıkları ve ne tür raporlar ortaya koydukları; bu raporların ne tür bilimsellik ve objektiflik unsurlarıyla bezeli olduğu; bu araştırma raporlarının ne tür siyasal politikalara evrilerek -öyle anlaşılıyor ki, mağdur olduğu ifade edilen göçmen işçi kesimlerinin doğal, insani, İslami haklarının verilmesine vesile olduğu konusuna açıklık getirmek gerekmez mi? 

Vakit geçmiş sayılmaz... 

Nihayetinde, işçiler halen varlar ve işlevlerini yerine getiriyorlar. Üstüne üstlük yeni ekonomik kalkınma süreçleriyle bölgenin yeni göçmen işçilere ‘hoşgeldin’ demesi de büyük bir olasılık... 

Bu noktada, özellikle de, “maqasid al-shar’” konusunda çalışan ilgili uzmanların, bu konuyla ilgili verilerinin vicdanımızı rahatlatmakla kalmayacağı, somut olarak bize çözümler sunacağını ummak mümkün.

Coğrafya ve insan topografyasına yönelik yukarıda dikkat çekine gerçeklik ile bununla bir şekilde ilintili olan ekonomik üretim süreçleri, -ve belki de, eyalet yönetimi ve federal devlet söz konusu olduğunda ekonomik yatırım süreçlerinin sadece, Malezya’nın değil, küresel ekonomi ve yatırım süreçlerinin doğal bir yönelimi olduğu ileri sürülebilir. 

Ancak, ortada düzeltilmeye matuf bir yanlışlığın veya yanlışlık silsilesinin olmadığı da söylenemez... 

Hak ve adalet arayışlarında bundan sadece yaklaşık yetmiş yıl öncesine değin sömürge yönetimine maruz kalan Malay Müslümanlar, çeşitli etnik ve dini gruplarıyla Çinliler ve Hintlilerin gerek yönetim, gerek ilgili sektörlerdeki öncülükleri ve gerekse, iş kollarıyla olan yakın irtibatları onların bugün, bu sektörlerde işçi olarak yer alan dışarlıklı göçmen işçilere yönelik ilgilerinin sağlıklı bir şekilde yapılandırılmasına konu olmamış gözüküyor. 

Bayramınız mübarak olsun Bangladeşli göçmen işçiler. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bayram-isci-ve-hak-religious-festival-labour-and-right/

25 Mayıs 2026 Pazartesi

T.L. Sinar: Isu Adat dan Kebudayaan

Mehmet Özay – Faisal Rıza                                                                                                   25 Mei 2026

Diskusi tentang adat dan budaya adalah tema yang tak pernah berakhir. Memang penting untuk menunjukkan signifikansi kedua tema tersebut. Tengku Luckman Sinar, antara lain, berbagi ide-idenya melalui proses panjang pencarian, analisis, pemikiran, dan produksi sepanjang hidupnya. Kita akan mencoba membahas cakupan diskusinya secara ringkas dalam artikel singkat ini.

Sinar adalah tokoh terkemuka yang tumbuh di komunitas Melayu. Ia mendedikasikan hidupnya untuk mempelajari dan menghidupkan kembali budaya Melayu. Inspirasinya berasal dari komunitas Melayu di Sumatera Utara sebagai mikrosistem dan masyarakat Melayu di kepulauan itu sebagai makrosistem.

Tulisan-tulisan ini akan mengeksplorasi kontribusi Sinar pada kebangkitan budaya Melayu di Sumatera Utara. Karya biografinya yang ditulis oleh Tengku Mira menegaskan posisinya sebagai "tokoh intelektual Melayu" dan menghubungkannya dengan peristiwa-peristiwa di dunia Melayu yang lebih luas.

Sinar mulai mempelajari budaya Melayu dari keluarganya. Ia bertekad menghidupkan kembali tradisi yang dilupakan, baik karena politik maupun perubahan zaman seperti modernitas.

Tidaklah salah jika dikatakan bahwa ia mulai terlibat dalam studi budaya melalui urusan keluarganya. Dengan kata lain, ia memulai di tingkat dasar. Selama studinya, minatnya berkembang menjadi kegiatan akademis. Upaya konstruktif dari beberapa anggota senior istana terdahulu membentuk karakteristik Sinar. Pengetahuannya yang terakumulasi tentang leluhurnya tidak dapat disangkal, sebagaimana dinyatakan oleh keturunannya selama wawancara kami. Proses ini adalah pembelajaran internal dinamika budaya. Ini mencakup struktur fisik dan administratif kesultanan terdahulu serta sistem nilainya yang dibentuk oleh budaya dan adat Melayu. Fase di atas adalah proses pembelajaran tradisional dan otentik.

Pertemuan Modern

Sinar punya latar belakang intelektual yang kuat. Tantangan yang ia hadapi signifikan: kolonialisme, tradisi yang dilupakan, modernitas, dan pengaruh negara-bangsa yang memengaruhi seluruh aspek budaya dan kehidupan tradisional.

Usulan budayanya muncul dari pengamatan dan evaluasi terhadap pertemuan modern, khususnya masa lalu kolonial dan negara-bangsa. Kedua bentuk modernitas ini tidak berhasil menyatukan masyarakat dengan latar budaya yang beragam; selain itu, mereka gagal menciptakan nilai-nilai modern baru yang berkelanjutan, sekaligus mencoba menghapus nilai-nilai mapan yang penting bagi kelangsungan hidup setiap kelompok etnis.

Sinar menekankan bahwa modernisasi menyebabkan perubahan sosial yang merugikan filsafat adat kelompok etnis di Sumatera Utara. Adat istiadat merupakan filsafat kelompok yang memediasi antara publik dan makna filsafat yang hilang. Sinar terus berupaya mensosialisasikan adat beserta dimensi filosofisnya. Gagasan-gagasannya mencerminkan perubahan sosial-politik. Ia ingin menghidupkan kembali filsafat masyarakat lewat sosialisasi. Dalam hal ini, Sinar bisa dilihat sebagai orang yang menjaga kesenian lama, seperti musik, tari, dan sebagainya. Ini pernah dijelaskan Claire Holt tentang budaya Indonesia tahun 1960-an. Tapi ini bukan berarti Sinar sangat konservatif.

Menariknya, di sini terlihat adanya dikotomi antara negara-bangsa sebagai fenomena modernitas dan filsafat adat yang sering diabaikan atau ditentang negara-bangsa. Negara-bangsa disarankan sebagai wadah untuk mempraktikkan persatuan, sementara kebangkitan kembali filsafat adat diusulkan sebagai cara memperkaya dinamika internalnya. Dengan demikian, penafsiran ulang negara-bangsa modern melibatkan integrasi nilai-nilai lokal ke dalam kerangka kebangsaan. Jembatan antara negara-bangsa dan nilai-nilai lokal ini diwujudkan dalam sikap filosofis masyarakat. Kami meyakini sudut pandang ini memerlukan elaborasi lebih lanjut dan berencana membahasnya dalam tulisan kami berikutnya.

Sinar adalah pemikir realis yang mempertimbangkan berbagai aspek politik dan budaya di Sumatera Utara dan Indonesia. Dengan menerapkan konsep modus vivendi, ia mengarahkan ide-idenya untuk menghindari konflik dengan elemen masyarakat.

Pada tahap ini, kontribusi Sinar terhadap studi budaya adalah upaya menutup kesenjangan intelektual yang timbul dari faktor politik dan sosial di seluruh negara-bangsa selama paruh kedua abad ke-20. Upayanya di bidang teoretis dan praktis untuk menghilangkan kebingungan masyarakat awam, termasuk anggota lembaga adat. Beliau adalah bijak Melayu yang menghabiskan hidup mengembangkan pemahaman tentang bahasa Melayu dan unsur-unsurnya melalui studi dan pengalaman pribadi.

Keterlibatannya dalam isu budaya membuatnya dianggap multidimensi. Sejarah dan budaya adalah dua bidang utama yang difokuskan, seperti dinyatakan oleh beberapa penulis lain. Ia juga mempelajari etnografi, antropologi, dan sosiologi. Perspektif multidisiplin ini adalah usahanya untuk mencapai kesatuan pemahaman yang lebih luas, yang kita sebut Weltanschauung Melayu. Weltanschauung ini tampaknya hilang akibat peristiwa masa lalu. Jika menganalisis upaya intelektualnya, ia berusaha menarik garis batas yang jelas dari Weltanschauung Melayu.

Sinar ingin menghidupkan kembali adat dan budaya Melayu tanpa mengabaikan negara-bangsa. Meski bukan ilmuwan politik, Sinar tetap menyoroti pentingnya politik etnis dalam diskusi tentang pembangunan negara-bangsa Indonesia.

Warisan intelektual

Sinar menyarankan agar adat menjadi sistem yang dapat beradaptasi tanpa kehilangan inti nilai dan elemen. Ia menyadari adat melemah akibat modernisasi. Tesisnya membantah teori-teori yang menyalahkan adat atas kemerosotan masyarakat Melayu.

Kami berpendapat bahwa masyarakat Melayu Sumatera Utara kesulitan beradaptasi dengan kolonialisme dan negara-bangsa sebagai unsur Barat yang dianggap perluasan modernitas. Kesulitan ini khususnya terkait dengan kerapuhan elemen yang dulu berperan sebagai perekat sosial. Pemikiran Sinar mengenai pemulihan budaya Melayu tidak bersifat individual, namun muncul dari penilaiannya terhadap kebingungan masyarakat. Karena itu, ia aktif mendirikan dan berpartisipasi dalam lembaga-lembaga yang bertujuan mengatasi masalah tersebut lewat keterlibatan masyarakat luas.

Unsur kunci dalam aktivitas akademis dan intelektualnya adalah 'sistem adat Melayu'. Dapat ditegaskan bahwa usulannya tidak bertujuan untuk membangun sistem adat Melayu yang berbeda di antara berbagai komunitas di Dunia Melayu; melainkan, ia berupaya membangun tipe ideal sistem adat Melayu, yang menurut kami selaras dengan pengertian Weberian. Dalam pengertian ini, sistem adat Melayu dalam pemikiran Sinar bukanlah bentuk standardisasi. Melainkan, ia merupakan alat metodologis untuk memahami pokok bahasan.

Warisan intelektual Sinar adalah tentang warisan yang ia peroleh dan sebarkan melalui karya dan ceramahnya. Ia berharap warisan tersebut dapat dihidupkan kembali dari akarnya dengan semangat baru.

Karya-karyanya tampak sebagai pencarian dimensi internal komunitas Melayu, dimulai di Sumatera Utara dan berfokus pada latar budaya mereka, yang digambarkan sebagai ‘adat dan kebudayaan’ di seluruh wilayah tersebut.

Ia berupaya agar ‘keadilan budaya’ dipikirkan ulang dan dihidupkan kembali karena berbagai proses yang berubah-ubah telah menyebabkan degradasi, baik disengaja maupun tidak disengaja. Apa yang telah dilakukannya membuatnya disebut sebagai ‘reformis budaya’ atau ‘pembangkit budaya’.

Ia merasa upaya untuk menghidupkan kembali budaya ini dilakukan karena variabel-variabel yang penting bagi keberadaan budaya itu sendiri dan bagi perkembangan masyarakat yang sehat. Variabel-variabel ini dapat diurutkan, sebagai saran, dari kehilangan identitas hingga mencapai konsensus dengan lingkaran kekuasaan kontemporer yang memiliki arahan tertentu untuk lingkungan budaya saat ini.

https://epaper.waspada.co.id/

Waspada, 25 Mei 2026, (Senin), Opini, A5

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/t-l-sinar-isu-adat-dan-kebudayaan/

Pengalaman awal hidup T. L. Sinar melalui ‘Waspada’

Mehmet Özay – Faisal Rıza                                                                                                 16 April 2026

Biografi memberi tahu kita lebih dari sekadar dimensi kehidupan individu seseorang. Bahkan, dengan membaca biografi, kita memperoleh wawasan yang lebih dalam tentang beragam kelompok individu dan bahkan kelompok sosial tertentu. Mungkin adil untuk mengatakan bahwa, seiring waktu, biografi mengajarkan kita semua tentang realitas sosial sampai batas tertentu. Ketika biografi ditulis secara sengaja atau tidak sengaja, baik penulis maupun pembaca—tentu saja tidak sama—secara bertahap menyadari perubahan kolektif dalam masyarakat tertentu.

Saat kami membaca biografi singkat Tengku Luckman Sinar, kami merasakan hal-hal ini. Bahkan, beberapa elemen unik muncul di antara baris-baris buku Tengku Mira Sinar yang berjudul “Tengku Luckman Sinar, Melayu Nusantara dan Strategi Kebudayaan” tentang almarhum ayahnya, Tengku Luckman Sinar (1933-2011). Elemen-elemen ini, yang digambarkan sebagian atau seluruhnya (tersebar) di seluruh halaman, mendorong kami untuk mempertimbangkan kembali apa yang sebenarnya terjadi selama periode akhir pemerintahan kolonial Belanda dan bulan-bulan serta tahun-tahun awal kemerdekaan Indonesia. Tidak diragukan lagi kita tidak perlu membahas detail ini di sini, karena Anda, sebagai pembaca kolom ini, sudah cukup tahu. Apa yang ingin kami sampaikan, mengenai pandangan kami tentang tahun-tahun awal Tengku Luckman Sinar, adalah bahwa itu adalah periode yang sangat menantang dalam sejarah pribadinya. Namun, mengatakan bahwa ini hanya dimensi pribadinya saja akan menjadi kesalahpahaman besar.

Dan di sini kami ingin menyatakan bahwa pengalaman hidup Tengku Luckman Sinar yang relatif awal tepat setelah kemerdekaan. Dan beberapa jenis gangguan sosial dan politik secara drastis terjadi di Sumatera Utara, yang menghubungkan pengalaman hidupnya dengan pengalaman individu lain, dan mungkin juga pengalaman kelompok sosial dan politik lainnya sampai batas tertentu atau lebih besar.

Terlihat bahwa Sinar terpapar pandangan dan opini nasionalis sepanjang masa membaca Waspada secara implisit. Hal ini menjadi perkembangan yang kebetulan ketika ia terpaksa mencari nafkah selama masa sulit di tahun-tahun awal kemerdekaan. Dan proses ini memungkinkan kita untuk memiliki persepsi yang logis dan mengembangkan pemahaman bahwa Mohammad Said (1905-1995), pendiri dan kolumnis Waspada yang edisi pertamanya diterbitkan pada 11 Januari 1947 dan Tengku Luckman Sinar atau yang saat itu ia dipanggil 'Luckman Hakim', sebagai anggota muda dari keluarga kesultanan tradisional, yaitu Kesultanan Serdang, bertemu secara implisit melalui media Waspada. Menariknya, dimensi historis antara kedua individu ini akan diuraikan lebih lanjut pada dekade-dekade berikutnya, dan akan diubah menjadi semacam hubungan mentor-murid, seperti yang dinyatakan oleh Sinar sendiri.

Dalam cerita lain, tampaknya pada tahun 1947, TLS mulai menjual surat kabar ‘Waspada’, yang kini dianggap sebagai aset nasional dalam sejarah pers, dan ‘Suluh Rakyat’ (Soeloeh Rakjat) di Pematangsiantar untuk memenuhi kebutuhan sehari-harinya, yang dianggap sebagai semacam kontribusi untuk kehidupan keluarga pada masa-masa sulit tersebut. Apa yang dilambangkan oleh kisah pribadi ini? Bagi kami, ini adalah titik balik yang sangat penting dalam kehidupan Sinar muda. Sejak kehilangan ayahnya, Sultan Sulaiman, pada 13 Oktober 1946, yang dikenal sebagai penguasa berpengaruh, ia, bersama beberapa anggota keluarganya, perlu beradaptasi dengan proses perubahan. Yang kami amati terutama adalah bahwa adaptasi ini bukan hanya pemeliharaan materiil tetapi juga dimensi non-materiil. Yang terakhir berkaitan dengan bagaimana perkembangan kontemporer yang muncul membentuk pikiran dan jiwa Sinar muda....

Informasi bahwa setidaknya satu komponen dari proses ini terkait dengan "perjuangannya" untuk mengatasi kesulitan keuangannya muncul kembali. Dalam konteks ini, keputusannya untuk mulai berjualan koran, karena kesulitan ekonomi yang hampir dialami semua orang pada tahun-tahun itu, bukanlah sekadar hobi di masa remajanya, melainkan situasi yang muncul dari kondisi kehidupannya. Ketika ia mulai berjualan koran, ia berjualan di 'Pematangsiantar' dan berusia sekitar 14 tahun.

Selain sebab-sebab material, dapat dikatakan bahwa Sinar muda secara tidak sengaja terpapar pada proses pembelajaran baru, namun informal, yang tak diragukan lagi bersifat langsung dan politis, pada usia dini. Dengan kata lain, ia memulai proses pembelajaran bukan hanya melalui penjualan surat kabar, yaitu Waspada, tetapi juga melalui dirinya sendiri, mungkin karena rasa ingin tahu tentang isi surat kabar tersebut sebagai berita. Melalui itu, ia terpapar pada perkembangan sikap dan gerakan nasionalis, proses dekolonisasi yang belum selesai yang muncul dalam bentuk niat Belanda dengan pasukan sekutu, yaitu Inggris dan AS, untuk menduduki kembali wilayah-wilayah yang telah berlangsung. Dalam hal ini, dapat dipahami bahwa Sinar terpapar pada dimensi politik Sumatera Utara.

Tahap proses pembelajarannya ini disebutkan dalam biografi yang menceritakan bahwa “dari situlah mungkin Tengku Luckman mempunyai pandangan untuk membangun kebangsaan Indonesia ini dengan paham nasionalisme”. Meskipun materi ini memberinya informasi tentang politik sehari-hari di Sumatera Utara dan wacana-wacana terkait, karena sifat dan semangat zamannya, ia mendengar dan membaca banyak diversifikasi ideologis dan politik dalam masyarakat. Jika kita mempertimbangkan argumen John Bastin dan Harry J. Benda (1968: 112), yaitu “… surat kabar, majalah, dan belakangan ini juga radio membantu penyebaran kosakata politik baru di kalangan lapisan masyarakat yang semakin luas ...”, maka cukup aman untuk menyatakan bahwa surat kabar, sebagai sumber pengetahuan baru bagi Sinar, sangat penting. Sinar, mungkin karena kebetulan sejarah, memiliki kesempatan untuk berbaur dengan semua dimensi ideologis dan politik utama. Selain itu, apakah ia terlibat dengan intelektual individu mana pun untuk diskusi lebih lanjut atau apakah ia bergabung dengan gerakan kelompok politik mana pun, kita tidak mengetahui informasinya. Namun demikian, lanskap politik umum Sumatera Utara cukup kuat untuk memengaruhi, menurut kami, setiap individu muda selama tahun-tahun sulit tersebut. Dan tidak salah jika Sumatera Utara menyebarkan rasa nasionalisme yang kuat. Dalam hal ini, lingkungan sosial dan politik yang dinamis di Deli (Medan) berkontribusi pada peningkatan rasa nasionalisme di kalangan generasi muda. Faktanya, ini merupakan kelanjutan dari dekade-dekade sebelumnya. Hal itu diamati oleh Rosihan Anwar, yang berpendapat dalam bukunya yang berjudul Melawan Arus: Biografi Soedarpo Sastrosatomo (2003: 16) bahwa “Hidup di Medan dan Deli pada umumnya memberikan kesempatan yang sangat baik untuk mempelajari nasionalisme.

Kita dapat berpendapat bahwa pengalaman masa remaja Sinar memiliki konteks historis yang mempertemukannya dengan gagasan Mohammad Said, pendiri Waspada. Sekali lagi, sulit—tetapi tidak sepenuhnya diabaikan—untuk berpendapat bahwa Sinar bertemu dengan Mohammad Said. Namun, ia mungkin telah membaca kolom-kolom Said dan berita-berita lainnya, yang mungkin sangat penting baginya untuk memahami dimensi ideologis dan politik di Sumatera Utara.

 

Meskipun latar belakang intelektual dan kelas mereka berbeda, kebetulan sejarah yang disebutkan di atas menyebabkan proses komunikasi dan pembelajaran implisit antara Mohammad Said dan Sinar muda. Hal ini cukup meyakinkan karena dorongan nasionalis tampak jelas dan berkelanjutan dalam pemikiran intelektual Mohammad Said. Dan itulah alasan mengapa ia terjun ke dunia jurnalistik dan kemudian menerbitkan Waspada selama masa-masa sulit ketika Belanda bermaksud menduduki kembali Sumatera Utara. Namun demikian, nasionalisme Mohammad Said tidak terstruktur sebagai kredo politik; melainkan, intinya adalah tentang persatuan di antara masyarakat kepulauan, dimulai dari masyarakat Sumatera Utara. Dan gagasan ini dan gagasan serupa tentang kondisi kontemporer dan masa depan Sumatera Utara dan Kepulauan Melayu mungkin telah membentuk pikiran 'Sinar muda'.

Secara umum, sementara media cetak menyebarkan ide melalui jaringan dan pelanggannya, para pemimpin, penulis profesional, dan jurnalis menuliskan ide-ide untuk membangkitkan minat publik. Sinar muda, yang beralih dari penjual koran menjadi pembaca, secara implisit menjadi subjek dari proses perubahan dan berevolusi secara ideologis. Dapat dikatakan bahwa Sinar secara implisit semakin dekat dengan wacana politik kontemporer dan memperoleh wawasan baru. Hal itu membuatnya peka terhadap perkembangan di negara-bangsa yang baru muncul. Menariknya, Sinar muda, yang merupakan penjual sekaligus pembaca Waspada, mulai menulis opininya di usia dewasa. Misalnya, mulai tanggal 4 Mei hingga 10 Mei 1976, ia menulis artikel berseri, sebanyak 6 buah, tentang "Perang Sunggal".

Di sini, tepat untuk mengutip sebuah gagasan yang disampaikan oleh Mohammad Said dalam bukunya yang belum diterbitkan. Ia merujuk pada nasionalisme, yang diamati oleh kader kepemimpinan, sebagai hal yang sangat relevan bagi beragam komponen dan struktur etnis untuk bersatu demi tujuan bersama, yaitu Indonesia. Ia mengemukakan kerangka nasionalisme secara ringkas sebagai berikut: “Sekarang harus dijelaskan apa artinya menjadi asli atau Bangsa Indonesia. Nasionalisme memiliki berbagai tujuan. Ada yang ingin membangun Soematera asli, Pasoendan asli, Jawa asli, atau Selebes asli, atau Maloekoe asli. Itulah arah 'nasionalisme' juga.” Dengan mempertimbangkan definisi dan kerangka kerja yang disebutkan di atas, kita dapat berpendapat bahwa Mohammad Said hampir memiliki visi yang sama.

Apa yang diamati pada masa remaja awal Sinar adalah tanda minat intelektualnya yang berlapis-lapis. Ia tidak menjadi acuh tak acuh terhadap perkembangan politik yang dihadapinya pada tahun-tahun tersebut. Sebaliknya, ia secara bertahap mengembangkan minat pada perubahan sosial yang baru muncul. Kami percaya bahwa proses awal dalam hidupnya ini, di samping yang lain, membentuk pikirannya untuk merestrukturisasi masyarakatnya melalui karya akademis dan non-akademisnya di masa dewasanya.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/pengalaman-awal-hidup-t-l-sinar-melalui-waspada/

16 April 2026, Waspada, B3.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Müslüman toplumlar ve eğitim üzerinden modernleşme / Muslim societies and modernization through education institutions

Mehmet Özay                                                                                                                             23.05.2026

Müslüman toplumların geleneksel siyaset kurumları ve eğitim kurumlarının -özellikle de, yüksek öğretim kurumlarının-, bir anlamda sahip oldukları bütünlüklülük ile, toplumsal değişimlerin gerek iç gerekse dış koşullar ve zorlamalar nedeniyle ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde, birbirini ne denli etkilediği üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Siyaset kurumu ve yüksek öğretim

Söz konusu “birbirini etkileme” olgusunun, daha çok siyaset kurumunun doğrudan ve dolaylı etkisiyle Müslüman toplumlardaki yüksek öğretime denk gelen kurumlarında değişimi tetiklediğini ileri sürmek mümkündür.

Bu anlamda, Müslüman toplumlar ve modernleşme ilişkisinde, eğitim olgusunu ve de değişim süreçlerini farklı boyutlarıyla ortaya koyarken, geleneksel siyaset kurumu ile yüksek öğretim kurumları ilişkisini de dikkatle değerlendirmek gerekir.

Bu noktada, Müslüman toplumlarda, modern yüksek öğretim kurumlarının oluşumu, siyasal ve kültürel reform süreçlerinin doğrudan bir yansıması olarak ortaya çıktığını ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Nihayetinde, Müslüman toplumların gelenek anlamda, siyasal yapılaşmalarında yine, dönemlerine göre yüksek eğitim kurumuna tekabül edecek eğitim yapılaşmalarının, siyasal iktidar olgusu ve yapısından bağımsız olmaması bize, böylesi bir olguyu ortaya koymamıza imkân tanıyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bu durum, geleneksel Müslüman toplumlarda, siyaset kurumu ile yüksek eğitim kurumlarının güçlü şekilde birbirine eklemlendiği gerçeği olduğunu bize gösteriyor.

Bu durumun, belki de, bir başka çalışmada ele alınmasında yarar var.

Bununla birlikte şunu söylemekte yarar var ki, geleneksel Müslüman toplumlarda siyaset kurumu ve yüksek öğretim kurumları ilişkisinin, bugüne ne tür etkileri bulunduğu, anlaşılmaya değer olduğu gibi, belki de, yüksek öğretim kurumlarında şu an yaşanmakta olan sorunların temellerini bulma noktasında bize bir ipucu sağlayabilecektir.

Değişim ve yüksek öğretim kurumları

Değişim olgusunun, kendini iç ve dış taleplerle ortaya koymaya başlamasıyla, adına siyasal ve ardından, kültürel reform denilen süreçlerin gerçekleşmesi, bütüncül anlamda toplumsal yapıyı etkileme gücüne sahip olduğu gibi, bu gelişmenin daha çok yüksek öğretim kurumlarında gerçekleşmeye başlamasını doğal kabul etmek gerekir.

Nihayetinde, yukarıda kısaca değindiğim üzere kurumsallaşmış eğitimin, siyasal yapı ve iktidar olgusuyla ilişkisi, başlayan değişim, reform, modernleşme süreçlerinin doğrudan bu kurum üzerinde etkisini göstermiştir.

19. yüzyıl öncesine tarihlenecek şekilde, Müslüman toplumlarda yüksek öğretimin ilk nüvelerinin gündeme gelmeye başlamasını, genel itibarıyla, bu toplumlarda ortaya çıkan modernleşme yönündeki siyasal çabaların yansıması olarak değerlendirmek mümkün.

19. yüzyıl gelişmelerinin, örneğin, Osmanlı örneğinde Tanzimat Fermanı süreciyle geliştiği de, açık seçik ortadadır.

Cevdet Paşa’nın Sadaret’e atanan Mustafa Reşid Paşa’ bağlamında aktardığı üzere, “Tanzimat-ı Hayriyye’nin teferruatına ikmal ile emri temeddün ve maarifin terakkiyesine himmetten geri kalmazdı. O dönemde, Mekatibi-i Umumiyye nezareti ve Meclis-i Maarif teşkil olundu...”[1] Söz konusu Meclis’in, Darülfünun’dan da sorumlu olması yukarıda dikkat çektiğimiz olguyla ilişkisi bakımından gayet anlamlıdır.

Bu noktada, şu ifadenin konumuzla ilgisine dikkat çekmek gerekiyor...

Osmanlı’da “Darülfünun’un kurumunun sadece, bir eğitim kurumu değil aksine, kültürel modernleşmenin en üst düzeydeki önemli bir aktörü ve parçası”dır.

Bu iddia ile, “Osmanlı’nın kendine özgü modernleşme gayretinin neticesi olarak ortaya çıktığı” ileri sürülse de, bu sürecin, yani Osmanlı modernleşmesinin anlaşılabilmesi için mutlaka Avrupa ile kıyas edilmesi gerekliliği de göz ardı edilmemelidir.

Bu durum, açıkçası dışardan geldiği intibaını güçlü bir şekilde veren, “kendine özgü modernleşme”nin ilgili dönemlerdeki yüksek öğretim kurumlarının yapılaşmasının siyasal iktidar kurumu ile ilişkisinin anlaşılmasını da gerektirmektedir.

İkili sistem

Yukarıda dikkat çekilen değişim süreci, hiç kuşku yok ki, klasik İslami eğitim kurumlarıyla tedrici olarak kurulmaya başlayan yeni, modern yüksek öğretim kurumları bağlamında, ‘ikili sistem’ olarak adlandırılabilecek bir yapıyı doğurmuştur.

Teorik ve pratik anlamda, önemli tartışmalara konu olduğuna kuşku olmayan bu ikili yapıyı teşkil eden unsurlar yani, geleneksel ve modern yüksek öğretim kurumları bir yandan, savunmacı bir şekilde hareket ederken, aynı zamanda ‘öteki’ne yönelik eleştirileriyle kendini ve de ötekini yeniden üretmeye devam etmiştir.

Bu durumun, Müslüman toplumların geniş coğrafi dağılımı ve değişim süreçleri dikkate alındığında, günümüz şartlarında mevcut olduğunun yakından gözlemlendiğini de ifade etmekte yarar var.

Afgani-Abduh dikotomisi ve ötesi

İslam(i) modernizmin ilk ipuçlarının 19. yüzyılda Cemaleddin Afgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’la ilişkilendirilmesi gibi anlamlı olması kadar, eksik bir yaklaşımın aşılması gerektiği konusunu bir kez daha gündeme taşımakta yarar var.

Kimi çevrelerce, ‘öncü’ kabul edilen bu iki ismin birbirleriyle akademik ve reform bağlamındaki ilişkilerinin karşımıza, dikotomik bir unsuru çıkardığı göz ardı edilmemelidir.

Çıkış noktaları, metodları ve hedefleri noktasında ayrışan Afgani ve Abduh’un tek tek ortaya koydukları unsurlar, etki güçleri söz konusu olsa da, bunların bu iki isimden önce gelen, aynı dönemde yaşayan ve sonrasında ortaya çıkan bireyler, akımlar, düşüncelerle karşılaştırmalı olarak da anlaşılmaya değer olduğunu ifade etmekte yarar var.

Bununla kastedilen, kısmen 19. yüzyıl öncesinde, hiç kuşku yok ki, öncelikle siyasal çevrelerin, ‘düşünür’ sıfatını hak eden bireylerin ve nihayetinde, bunların ilişkili oldukları çeşitli alimlerin ve/ya yüksek öğretim kurumları arasında ortaya çıkmaya başlayan ve reform kavramı bağlamında değerlendirilebilecek gelişmelerdir.

Yayıncılık ve eğitim

Bunların belki de en başta gelenininin, Müslüman toplumlarda modern teknik ve yöntemlerle ve bunların hedef ve kapsamları bağlamında yine, modernleşmeyle ilintili olan açılımlarına konu olan kitap basımı çabalarıdır.

Bu durum, sadece klasik anlamda yüksek öğretim kurumlarının müfredatları çerçevesinde ihtiyaç duydukları eserlerin basımı ve dağıtımı ile sınırlı olmamıştır.

Aksine, hem modern basım süreçlerinin getirdiği teknik, teknolojik imkânlar ve bunların doğrudan ve dolaylı yansımaları ile hem de, -tüm sınırlılıklarına rağmen-, geniş okur-yazar çevrelerine ulaşmayı hedeflemesi ve bununla bağlantılı istendik veya niyetlenilmemiş bağlamda toplumsal değişime yönelik düşünceler, yukarıda dikkat çekilen konu özelinde, üzerinde yeniden ve dikkatle durulmayı hak etmektedir.

Geniş Müslüman coğrafyası

Yukarıda kısaca dikkat çekilen reform, modernleşme, İslami yüksek öğretim gibi kavram ve süreçlerin ilk etapta bize akla getirdiği coğrafya veya toplum olarak Osmanlı’nın çıkması kendinde bir gerçekliktir.

Bunun yanı sıra, Kuzey Afrika’dan başlayarak Malay Takımadaları’na değin uzanan diğer Müslüman toplumların reform, modernleşme, İslami yüksek öğretim veya buna tekabül edecek eğitim yapılaşmalarının kendinde anlamlılığı olduğunu unutmamak gerekir.

Malay dünyasında yaşanan gelişmelerle ilgili ve bir yakın dönem örneği olarak, Cohor Sultanlığı’nda dini kurumlar ve eğitim yapılaşmasının bu anlamda kayda değer bir yer teşkil etmektedir. Özellikle 1895 yılından itibaren, din ve eğitim kurumsallaşmanın gündeme gelmesi iç talepler ve dış unsurlar ile birlikte değerlendirilmeyi hak etmektedir.[2]

Bu çerçevede, Osmanlı dışındaki ilgili toplumların yüksek öğretim kurumlarının teşkilinde -görece geç dönemlere tekabül etse de, yaşanan sömürgecilik süreçlerinin doğrudan etkisi olduğunu ve bunun özel bir çalışmaya konu olması gerektiğini ifade etmeliyim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-egitim-uzerinden-modernlesme-muslim-societies-and-modernization-through-educaton-institutions/



[1] Cevdet Paşa. (1953). Tezâkir (1-12), (Yayınlayan: Cavid Baysun),  II. Seri, No. 22, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, p. 10.

[2] Detaylar için bkz.: Ahmad, Abu Talib. (2003). “Writing Malaysia’s Social History from the Ecclesiastical Records”, New Terrains in Southeast Asian History, (ed.: Abu Talib Ahmad; Tan Liok Ee), Athens: Ohio University Press, p. 258.

 

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Medeniyet söylemi ve hayal / The discourse of civilisation and illusion

Mehmet Özay                                                                                                                             20.05.2026

Ya, işte böyle üstad...

Ben, sana demiştim... Bu işler, böyle olmaz, böyle yürümez diye... Dinlemedin...

Hakkın olsa da dinlememek, yanlış yaptın vesselam...

Dinlemen ve ardından, “Ya Hu! Bu işte, bir iş olmalı” diye, durup düşünmen gerekirdi.

Müslüman toplumların sahip oldukları ve/ya sözde inşacı oldukları kurumların, böylesine gösterişlerinin ardında, yapısal güçlerinin olmamasına hayıflanmak gerekmez mi?

Üstüne üstlük, bu kurumların durumlarının böyle olmasının, yeni bir olguymuş gibi gösterilmesi de, insanın vicdanını derinden yaralıyor vesselâm...

Sanki, gözümüzü bir açtık, tüm bu yanlışlarla karşılaştık... Kendi kendine illüzyonizmin, tam bir gerçeklik hali yanı başımızda duran...

Yüzyılların birikimi diyelim, hadi... Bunu, üstlenilmesi gereken sorumluluktan bir ‘kurtuluş’ vesilesi olsun diye zikretmiyorum. 

Aksine, öylesine vurdum duymazlığın kemikleşmesi ancak, olsa olsa, bu şekilde uzun dönemlerin birikimsel haliyle ortaya çıkar da ondan diyorum...

Şimdi, yüz yüze kaldığımız gerçeklik te tastamam bu...

Şimdi dediysem de, uzun bir geçmiş var bu ‘şimdi’nin ardında unutma, üstad...

Zevksizliğe, estetiksizliğe, değersizliğe, savrulmuşluğa, disiplinsizliğe, bilgisizliğe, düzensizliğe kapı aralamakla kalmayan, kapıyı sonuna kadar açan bir yaklaşım...

Hayatı çekip çevireceği varsayılan, tüm anlamlı düşüncelerin ve bunların, hayatın derinlerine kadar ulaşan pratiklerinin ortaya çıkmasına imkân tanımayan bir yaklaşım...

Düşüncelerin ve pratiklerin, birbirini tamamlayan yaklaşımları ve bunların, tümüyle üretimi olan, olması beklenen anlamlı olgulara gözünü, gönlünü, ruhunu, aklını, nihayetinde tüm varlığını kapatan bir yaklaşım.

Anlamadın değil mi, neden bahsettiğimi...!

Üniversite’den bahsediyorum üstad üniversiteden...

Ve de içindekilerden... Ve bu içindekilerin hayallerinden...

Medeniyeti, yeniden inşa etme hedefindeki üniversiteden... 

Medeniyet inşa etmek iddiasındaki, üniversiteden...

Hayal edilen ancak, neye tekabül ettiği muğlak ve müphem bir medeniyetin, böylesi bir üniversite ortamından çıkacağını ileri süren bir akademisyen güruhundan...

Uzun, yıkıcı ve yıkılmış geçmişin içinden, kendine dair ve kendinde bir örnek bulamayan, aklı durgunlaşmış bu yöneticilerin, bu profesör unvanı taşıyan sözde düşünür olma iddiasındaki kişilerin ikide bir durup, “Evet, biz de bir ‘Harvard üretebiliriz’, biz de bir ‘Harvard olabiliriz’”, söylemini vurdumduymaz şekilde ortaya atan kişilerin medeniyet iddiasından...

İçinde yer aldıkları üniversitenin, medeniyet üretebileceğine dair saf hayalleri ile kendini kandıran profesörler...

Ben diyeyim on beş yıl, sen diyesin otuz yıl içinde yer aldıkları bu kurumun, medeniyet adına ne tür bir teori, ne tür bir metod, ne tür bir fikir, ne tür bir araştırma sundukları ürettiklerini bir kenara bırak, bizatihi kendi bireysel hayatlarında, iddiasında bulundukları medeniyete dair ne tür bir amel ürettikleri ve ortaya koydukları sorusunun, büyük ölçüde cevapsız kaldığı bir medeniyet tasavvuru...

Abartıyorum mu diyorsun? Belki de, haklısın üstad...

Haklılığın şurada... Elbette, evet bu profesörler bir şey öneriyor...

Ancak, bunların odağında, merkezinde sinsiliğin yer aldığını, sinlileştirmenin hedef seçildiğini ve bu anlamda, söylenenlerin oraya buraya anlamsızca savrulan kelimeler, cümleler, paragraflar, sayfalar, yazılar olmasının ötesine geçmiyor...

Ortaya, bir düşünce çıkmıyor bu söylenenlerden...

Bu söylenenlerden, ortaya bir eylem de çıkmıyor...

Nasıl çıksın ki...?

Medeniyetin, öyle safiyane sözlerle gündeme gelmesinin mümkünatının olmadığını anlayamayan bir profesörler güruhu...

Kendi gündelik yaşamlarında hem de, tam da üniversite mekânında, kendine ait, kendinde anlamlı bir ilişkiler ağı kuramamış ancak, gündemlerini her daim meşgul eden bir medeniyet ile meşguliyetleri olduğu iddiasındaki profesörler...

Tuhaf değil mi, üstad...?

Sen, bu yaklaşımda bir sahtekârlık sezmiyor musun, ey üstad?

Sahtekârlık, öyle bir sinmiş ki üniversiteye, adamlar ağzını açtığında sanki, dünyayı sarsıyor imajını vermekten geri durmuyorlar...

“Hey profesör, hele bir dönüp bak hayatına!”, diyesi geliyor insanın...

“Söyle lütfen hayatında, ne tür bir medeniyet unsuru taşıyorsun, hayata ne tür bir medeniyet unsuru katkısı sunuyorsun, hayata ne tür bir medeniyet dokuşunu ile dokunuyorsun” diyesi geliyor insanın...

“Sahiden, senin medeniyete dair bir iddian mı var yoksa, sen bir sahtekâr mısın?”, diye samimi olarak sorası geliyor insanın, üstad...

Konuşmaların, söylemlerin, yazıların bir anlamı olmuyor...

Sanki bu eylemler yani konuşmalar, söylemler, yazılar bir bütün olup bizi nihilizmin eşiğine getiriyor.

Konuştukça, yazıldıkça, anlamsızlığı çoğaltan bir durum ortaya çıkıyor.

Medeniyet vaveylası yapmak yerine, biraz susup, biraz sakinleşip, “Yahu, ben ne yapıyorum ?”, diye kendine sormayan, kendine soramayan, böylesine bir sorgulamadan kaçan bir üniversite!

Bunlardan, bir medeniyet çıkmaz ama olsa olsa, kocaman bir hayal çıkar, üstad...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/medeniyet-soylemi-ve-hayal-the-discourse-of-civilisation-and-illusion/

17 Mayıs 2026 Pazar

Müslüman toplumlar ve moderniteyle karşılaşmalar (2) / Muslim societies and their encounters with modernity (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             17.05.2026

1 Mayıs’ta kaleme aldığım aynı başlıktaki yazıda, genel itibarıyla Müslüman toplumlarda akademi dünyasında modernite bağlamında bilim olgusu ve bunun değişim süreçleriyle ilişkisine yönelik kafa karışıklığına değinmiştim.

Müslüman toplumların, tarihsel ve toplumsal değişim süreçleri ile ilgili bir başlığın, bizim için ne anlama geldiği konusunun, akademi dünyası tarafından hakkıyla ele alınabildiğini söylemek güç.

Bununla, ortaya önemli çalışmalar, düşünceler konulmadığını söylemek istemiyorum...

Ancak, vurgunun ‘genel itibarıyla’ oluşu ile, bugün gelinen noktada yine, Müslüman toplumların a) kendi küçük, minör yapılarında; b) kendi bütünsel, ümmetçi yani, evrensel bağlamlarındaki konumları ile c) Müslüman toplumların genel itibarıyla, öteki toplumlara yönelik bakış açılarına, yapılaşmalarına, etkileşimlerine vurgu yapıyorum.

Müslüman toplumların tarihsel ve toplumsal değişim süreçlerinin anlaşılabilmesinin bir imkânı ve aracı yani, kavramsal bir aygıt olarak, ‘modernite’nin ele alınması konusundaki ‘ısrarım’, moderniteyi benimsemiş, içselleştirmiş olmak ile anlaşılmamalıdır.

Aksine, bizatihi bu ve benzeri yazılarda dikkat çektiğim üzere, modernite’nin, yaşanılmakta olan toplumsal gerçekliklerin tam da içinde, ortasında, egemen ve başat bir unsur olarak bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Yine, bu ve benzeri cümleleri sarf ederken, moderniteye bir kutsallık atfının da olduğu düşünülmemelidir...

Belki de, şunu samimi bir şekilde söylemek gerekirse, Müslüman toplumların ve özelde, akademi ve düşünce çevrelerinin anlamak ile anlamamak arasında kaldıkları ve zamanı geldiğinde göz ardı etmekten kaçınmadıkları toplumsal gerçeklik, değişim olgularının belirleyicisi olarak modernitenin varlığına vurgu yapıyorum.

Müslüman toplumların, modernleşmeyle karşılaşmalarının genel bir bağlamı kadar, özel bağlamları olduğu görülür.

Bununla, modernitenin içinde barındırdığı niteliklerin, genel bir dünya görüşü sunması açısından genelliğini, bütünlüğünü veya evrenselliğini gündeme getiriyorum.

Çeşitli araçlar vasıtasıyla modernite’nin tarihsel süreçte ulaştığı, davet edildiği, zorlandığı tek tek Müslüman toplumlar nezdindeki durumu, konumu, kabülüne dikkat çekiyorum.

Naquib Hoca ve worldview

Bu noktada, tam da bu tartışmanın odağında yer aldığı düşünülebilecek bir düşünürün yani, Muhammed Naquib al-Attas Hoca’nın ‘dünya görüşü’ (worldview) kavramı üzerinden geliştirdiği ve hedefine, ‘modernite’yi aldığı yaklaşımına değinmek istiyorum.

Naquib Hoca’yı Batı’da tarihsel gelişmeleri anlamaya yarayan araç olarak ‘toplumsal değişme’ye karşılık gelen ve birbirleriyle değişkenlik gösteren bakış açılarını yani, diyelim ki, ideolojileri ve bunların bütüncül anlamda varlıklarını yok saymaya sevk eden husus, temelde ‘bu dünya’, ‘öte dünya’ ayrımı üzerinden yapılandırılmış olmalarıdır.

Buna karşılık olarak, Naquib Hoca, İslam’da -İslam dünya görüşünde- böylesi bir ayrışma üzerine temellenen bir durum olmadığını ileri sürer. Ve bu yaklaşım, tarihsel süreçleri örneğin, ideolojik temelli dönemleştirmelerle açıklamayı da yadsır.

Bu noktada, Naquib Hoca, gizli açık bizim daha çok ‘hak – batıl mücadelesi’ olarak anladığımız bir yaklaşımı ortaya koyduğu görülür. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, tarihi, tarihsel süreçleri, değişimleri bu temel üzerinden yorumlar.

Metodoloji

Naquib Hoca’nın, Batı’da ‘materyalizm’ ve ‘idealizm’ gibi iki temel sınıflandırmanın ürünü olan dünya görüş/ü/leri ile ilgili vurgusunda, bu dünya görüşlerinin bir başka deyişle, ideolojilerin ortaya çıkışını birbirinden bağımsız ve de çatışmacı metodolojilere bağlar.

Ve bunların, bir anlamda, ‘bu dünya-öte dünya’ dikomotik ayrışmasından kaynaklanan bölünmüşlüğünün ürünü olduğunu ifade eder.

Öte yandan, Müslüman toplumlarda böylesi dikotomik bir ayrışmanın olmaması, “İslam düşüncesinde ilahiyatçıların, felsefecilerin, metafizikçilerin bağlı bulundukları bilim alanlarında -deneyselci, rasyonal, tümdengelimci, tümevarımcı vb. çeşitli metodları birarada kullanmaktan çekinmediklerini” ve “öznellik, objektiflik kırılmasının, dikotomisinin yaşanmadığını” belirtir.

Bu metodolojik bütüncül yaklaşımı “tevhid metodu” veya “bilginin tevhid metodu” (tawhid method of knowledge) olarak adlandırır.

Bununla Hoca’nın söylemek istediği, tarihsel olarak Müslüman toplumlarda, Batı’daki ideolojik ayrışmaların ortaya çıkmadığıdır

İki temel bağlam

Hoca’nın bu tartışmadaki tutumunu, iki bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum.

İlki, toplumsal değişim alanına dair açıklayıcı bir görüş sunmamasıdır. Aksine, ‘İslam’ın, bu dünya-öte dünya ayrımı yapmadığı gibi gayet genel bir normatif durum üzerinde, bir anlamda soyut olarak durmasıdır.

İkincisi, diğerlerini bir kenara bıraktığımızda Müslüman toplumların ortaya çıkışından bugüne kadar ‘bu dünya’ ile ilgili varlıklarını, ilişkilerini, anlayışlarını vb. izahta, neye ve nasıl başvurdukları konusu boşlukta bırakılmış gözüküyor.

Bununla kastettiğim, İslam’ın bu dünya-öte dünya ayrımı yapmaması ilkesini temel alarak, -ki prensip olarak buna karşı çıkmak mümkün değildir,- Müslüman toplumların bu dünya ile ilişkilerini düzenleyen ilgili düşüncelerden başlayarak toplumların inşasın yani, kurumların teşkiline değin ne tür bir yaklaşım sergiledikleri somutlaştırılmamaktadır.

Bu duruma, savunmacı bir yaklaşımla Hoca’nın, felsefi bir yaklaşım sergilediği ileri sürülebilir... Bu doğru...

Ancak, Hoca’nın ortaya koymuş olduğu tartışmada, Batı’daki gelişim süreçlerinin izahına yönelik tutumuna karşılık, Müslüman toplumlara -veya Doğu’nun, Güney’in diğer toplumlarının yaşamlarına- dair ne tür bir izahla ortaya çıktığı, en azından bu konuyu ele aldığı metninde belirsizlik göstermektedir.

 Bu noktada, Naquib Hoca’nın yukarıda kısaca değinilen “İslam düşüncesi” bağlamının, adına ‘toplum’, ‘değişim’ ve ‘toplumsal değişim’ gibi kavramların ve bunlar vasıtasıyla ilgili Müslüman toplumların tarih boyunca tecrübelerine tekabül eden süreçleri anlamlandırmada başvuru aracı olabileceği ileri sürülebilir.

Bunda, haklılık payı da yok değildir...

Ancak, İslam düşüncesi, belirli bir toplumsal gerçeklik ve toplumsal değişim süreçlerine tekabül ederken, bunun Batı’daki modernite sürecine veya tümüyle Batı tarihsel değişim süreçlerine konu olan gelişmeleri açıklayan felsefi bağlamlarla ne denli ilişkilidir veya ilişkili değildir sorusuna cevap bulmak gerekiyor.

Yukarıda “tevhid metodu” diyerek, Hoca’nın bizatihi kendisinin belki de, yeniden yorumladığı “bilginin İslamileştirilmesi” yaklaşımının pratikte uygulamaya konulduğu yüksek öğretim kurumunun geçirdiği ‘değişim’ evreleri içerisinde adına, ‘entegrasyon’ denilerek Batı’nın özellikle sosyal bilimleriyle yakın temasın kurulmasını öngören yaklaşım/yaklaşımları nasıl anlamak gerektiği de bir diğer soruyu oluşturuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-moderniteyle-karsilasmalar-2-muslim-societies-and-their-encounters-with-modernity-2/