15 Nisan 2026 Çarşamba

Macaristan, demokrasi ve yenilenme / Hungary, democracy and renewal

Mehmet Özay                                                                                                                             15.04.2026

Macaristan’da yapılan 12 Nisan genel seçimler, genç siyasi lider Peter Magyar’ın başında bulunduğu, “Saygı ve Özgürlük Partisi”nin (Tisza), parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu kazanmasıyla sonuçlandı.

Macaristan seçimlerinin ortaya koyduğu gayet belirleyici sonuç, ortada salt bir liderin ve partisinin değil aksine, “demokratik muhalefet” olarak adlandırılan geniş toplum kesimlerinin, ortak siyasal bilinçte buluşmasının bir sonucu olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, hem Macaristan hem de Avrupa modern siyasi tarihine sıradan bir seçim başarısı olarak değil, demokrasinin yeniden güncellenmesi olarak geçeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

Yeniden değerlendirme

2004 yılında Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilen Macaristan’ın kısa denilebilecek bir zaman diliminden yani 2010’dan başlayarak ‘tek parti’ rejimlerini andıran bir sürece evrilmesinin Avrupa için gayet önemli öğretici bir yanı bulunuyor.

Bu noktada, AB iç kurumlarının bir üye ülkedeki ‘demokratik değerlerden’ feragatle sonuçlanabilecek bir yönelim seyretmesi karşısında müdahale edememesi aradan geçen sürede tartışılan konulardan biriydi.

Bununla birlikte, böylesi bir ‘siyasal sapma’ (political deviation) adlandıracağım bir durumdan, yeniden demokrasinin temellerinin işlerliğini ortaya koyan bir süreçle kendini Avrupa-merkezliliğe oturmaya güçlü bir şekilde aday olan bir Macaristan bulunuyor karşımızda.

Bu çerçevede, Avrupa’nın ortasında bir ulus-devlet olarak Macaristan’daki genel seçimlerin ortaya koyduğu sonuç, Batı toplumlarında, Macaristan üzerinden demokrasiyi yeniden değerlendirmeye ve değişim süreçlerini yeniden anlamaya yol açmasıyla büyük önem arz ediyor.

Bu gelişmenin, Avrupa’nın veya genelde Batı’nın, kendi iç dinamiklerinin eseri olduğuna kuşku yok.

12 Nisan genel seçimlerinin ardından, Macaristan’da ortaya çıkan siyasi manzara, Avrupa kıtası veya Avrupa Birliği için olduğu kadar genel itibarıyla, Batı dünyası için demokrasi olgusunun, kurumsallaşmasının ve pratiğinin ne anlama geldiği ve bu olgunun, kurumsallaşmanın ve pratiğin yitirilmesinin nelere yol açabileceğinin yeniden sorgulanmasına neden oluyor.

Avrupa basınına göz atıldığında, Macaristan örneği, açıkçası, Avrupa Projesi’nin yeniden güncellenmesi anlamına geliyor.

‘İlliberal’ tecrübe

Bu gelişme, özellikle Batı dünyasında son dönemde ortaya çıkan ve çatışmacı eğilimleriyle bizatihi, Batı demokrasi düşüncesi ve geleneğine darbe anlamına gelen siyasal ve toplumsal eğilimlere güçlü bir cevap niteliği taşıyor.

“Bu hususlar nedir?” diye sorulduğunda, bunun cevabını Macaristan örneği bize, sabık başbakan Viktor Orbán ve partisi Fidesz yönetiminin ortaya koyduğu yolsuzluk,  kurumların erozyona uğraması gibi bir demokratik yönetimden beklenmeyecek temel değerlerden uzaklaşma olarak veriyor.

Orbán’ın, 2014 yılında bizatihi kendisinin ilân ettiği hükümetinin “illiberal bir yapılaşma”yı öngördüğü yolundaki ifadesi dikkate alınacak olursa, en azından o günden bu yana, Macaristan’ın yaşadığı tecrübenin, Avrupa demokrasi geleneğiyle ne denli örtüşüp örtüşmediği de belirginlik kazanır.

Öyle ki, ‘illiberallik’, yine Macaristan örneğinden hareketle söylemek gerekirse, “yönetim gücünün tüm kontrol mekanizmalarından azade kılınması” anlamına geliyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yönetim, iktidar ve kuvvetler ayrılığı unsurlarının yerli yerindeliğinde yaşanan kapsamlı sorunlar diyebiliriz.

Bu nedenledir ki, seçimin galibi Magyar, zafer konuşmasında ilgili mekanizmaların başında bulunanları bir anlamda, Orban’la ve partisi Fidesz ile suç ortaklıklarını açığa vurarak görevlerinden istifaya davet etti...

Bu noktada, Avrupa demokrasi geleneğinin savunucusu kabul edilen kurumlardan örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun, 2022 Macaristan raporunda bu ülkeyi “seçilmiş otokrasi” olarak tanımlaması, Macaristan’da demokratik kurumlar nezdinde gelinen noktayı göstermesi açısından gayet önemlidir.

Avrupa bağlamı

Elbette, siyasal yaşamda bu olan biteni Avrupa ve genel itibarıyla, Batı bağlamında düşünmek gerekiyor.

Nihayetinde, Avrupa ülkelerinin ve genelde Batı siyasal sitmelerinin kendilerini konuşlandıkları temel siyasal ideolojik temeller varlıklarını, “demokrasi” kavramına dayandırmaktadır.

Batı, teorik olarak sahip olduğu demokrasinin, izolasyonist ya da elitist bir değerler bütünü değil aksine, gündelik yaşamın içerisinde karşılığı olan ve bu anlamda, sıradan vatandaşlara değin sirayet eden bir etkisinin olduğunu gündeme getiriyor.

Bugün, Macaristan’da bu değerleri kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayan genç bir siyasetçi olarak Peter Magyar’ın şahsında ve partisinde karşılığını bulması ise yine, Avrupa’nın kendi iç ideolojik açılımları, çatışmaları ve dengelerinin bir ürünü olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, Macaristan seçimlerinin sadece, Avrupa’nın ortasındaki bir ulus-devlet’de olan biten periyodik olarak gerçekleşen demokrasi ritüeli ile sınırlı olmadığını, aksine, olan bitenin bütün bir Avrupa ve hatta, Batı dünyasının siyasal sistemini yeniden anlama ve yorumlama konusunda kafa yormaya, görüşler gündeme getirmeye yol açmasıyal gayet önemli bir siyasal ve entellektüel dinamizmi içinde barındırıyor.

Bir karşılaştırma

Macaristan’da yaşanan gelişmeleri örneğin, günün moda terimiyle kürenin “güney” bölgesine tekabül eden siyasal ve toplumsal yapılarıyla farklılık gösteren ülkelerine adapte etmek gayet güç.

Bu ifade, kürenin ‘güney’indeki ulus-devletlerde demokrasinin teşkili, şemali, yapısı konusunu tümüyle olumsuzlanması anlamına gelmiyor.

Ancak, Macaristan on altı yıl öncesi ve bugün geldiği nokta itibarıyla, Batı’nın demokrasi teamülleri, siyasal partilerin ve ideolojik yapılaşmaların ve genel itibarıyla da, halk kesimlerinin tutumu yansıtması bakımından bir Avrupa demokrasi yapılaşmasına işaret ediyor.

Toplumsal ve siyasal güven, istikrar, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü gibi olgular Batı’nın, azımsanmayacak bir tarihi süreçte ürettiği değerler olarak bugün kendi iç siyasal sisteminde yer buluyor.

Kürenin ‘güney’ine tekabül eden bölgelerinde adına demokrasi denilen ve siyasal ritüellerin aksine, Avrupa veya Batı siyasal yapılaşmalarında -yukarıda dikkat çekilen- temel parametrelerin işlerliği zaman zaman akamete uğrasa da, ilgili toplumların ve siyasal kurumların kendini yenileme konusunda kayda değer bir iradesi ve yönelimi olduğunu bugün, Macaristan örneğinde görüyoruz.

‘Güney’in ulus-devletlerinde, adına demokrasi pratiği denilen siyasal kurumları ve işleyişi periyodik olarak gerçekleştirilen seçimlere odaklandığı konusunda konuyla ilgilenen kesimlerin kahir ekseriyinin bir kuşkusu bulunmuyor.

Oysa, demokratik yapılaşmanın ve bu yapılaşmanın oluşturduğu geleneğin, ‘yasalar merkezli’ ve bu ‘yasaların tüm fertlere eşit şekilde uygulanması’ gibi genel kriterlerin güney’in ilgili toplumlarında görülememesi, ortada açıkçası, suni bir demokratik varlığın olduğu izlenimi uyandırıyor.

Ve bahsi geçen seçimlerin siyasal parti çeşitliliğinde yaşanan ‘enflasyon’ kadar, ilkeler noktasında belirsizlik ve bu ilkelerin akamete uğrama ihtimalinin yüksekliği, demokrasi pratiğinden sapmalara yol açmasıyla önem taşıyor.

Buna ilâve olarak, ilgili toplumların kahir ekseriyeti tarafından konulan siyasal tavrın seçimlerde ilgili ülkeleri siyasi partiler özelinde, bir tür siyasal çıkarcı yaklaşıma odaklanmaya sevk etmesi, ‘bölünme odaklı’ bir siyasal tecrübeyi ortaya koyuyor.

Macaristan’da 12 Nisan seçimleriyle başlayan güçlü demokratik tepkinin bu ülke kadar, Avrupa’da ve Batı’da demokrasi kavramı ve bağlantılı tüm kurumsal yapılaşmaların yeniden ele alınması ve değerlendirmesine yapacağı katkıyı dikkatle izlemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristan-demokrasi-ve-yenilenme-hungary-democracy-and-renewal/

14 Nisan 2026 Salı

Macaristan seçimleri: Demokrasi’ye dönüş / Elections in Hungary: A return to democracy

Mehmet Özay                                                                                                                             14.04.2026

Zor günler yaşayan Batı demokrasisine, Macaristan’dan güçlü bir soluk...

Macaristan’da 12 Nisan’da yapılan genel seçimlerin ardından, başbakan Victor Orban, on altı yıllık iktidarını kaybetti.

Macar halkının, seçim sonrası tepkisini ve Batı medyasının bu gelişmeye yer verişini sanki, ‘Prag Baharı’ günlerini andıracak mahiyette olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Değişim

Ülke içi ve dışında böylesine önemli tepkinin ortaya çıkmasında hiç kuşku yok ki, Tisza Partisi genç lideri Peter Magyar önderliğinde muhalefetin parlamentoda, üçte ikilik çoğunluğu elde etmesi oluşturuyor.

Bu durum, ülkede siyasal bir değişimin, gayet önemli bir toplumsal tepkiyle birlikte ortaya çıktığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Nihayetinde, Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’da ‘demokratik’değişimin böylesine güçlü bir meclis çoğunluğuyla ortaya çıkması, gelecek dört yıl boyunca ülkeyi yönetecek olan, genç ve yeni lider Magyar ve ekibinin, ‘reform’ süreçlerini barış ve güvenli bir ortamda gerçekleştireceği anlamına geliyor.

Demokrasi

Macaristan’da yaşanan siyasal değişim, sürpriz olmanın ötesinde Batı’da, özellikle de, Avrupa’da farklı bir yönelim sergileyen demokratik yaşamın bir anlamda, yeniden rayına oturması olarak algılanıyor.

Bu nedenledir ki, verilen tepkiler kaybedilen yılların ve Avrupa demokrasi geleneğinin Doğu Avrupa’dan bir ülkede yani, Macaristan’da yeniden güncellenmesi olarak anlamak gerekiyor.

Macaristan’daki demokrasinin yeniden inşası anlamındaki bu siyasal değişim, Avrupa’nın bir süredir kriz yoğunluklu gündemini rahatlatan en önemli bir gelişme kabul etmek gerekiyor.

Öyle ki, bunun sembolik ve siyasal ifadelerinden biri, Avrupa Birliği Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in, “Avrupa çoktan Macaristan’ı seçmiştir. Birlikte, çok daha güçlüyüz.” diyerek, Macaristan’da yeniden demokratikleşme konusundaki gelişimin, bütün bir Avrupa Birliği için önemini açıkça ortaya koyuyordu.

Uluslararası etkisi

Bu noktada, Doğu Avrupa’dan neşet eden gelişmenin sadece, orada kalmayacağı ve bu demokratik tavır ve değişim yöneliminin, ilk olarak Batı’nın diğer ülkelerinde de, karşılık bulacağını söylemek mümkün.

İkinci olarak ise, Macaristan’da ortaya çıkan siyasal değişim, Ukrayna krizinden ve belki de, NATO’ya değin uzanan Avrupa Birliği bünyesi ve ötesine taşan uluslararası boyutuyla da, gündemi belirleyecek bir niteliğe bürünebilir.

Öyle ki, bazı yayın organlarının dikkat çektiği üzere, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in  Ukrayna sorununda, AB içerisindeki bölünmenin temel amili olarak Victor Orban’ın siyasal yaklaşımından güç alması, bugün için geçerliliğini yitirmiş durumda.

Bunun somut bir göstergesi, Macaristan’ın sabık başbakanı Orban’ın, Mart ayında AB’nin Ukrayna’ya maddi desteğini veto etmesiydi...

Bürokrasi ve yolsuzluk

Çiçeği burnunda seçim galibi Magyar, seçim zaferi konuşmasında sadece -bir dönem yanında yer aldığı- Orban’ı değil, onun dışında ülkenin en önemli kurumlarının başında olan yöneticileri de, son on altı yılda yaşananlardan sorumlu tutması dikkat çekiciydi.

Bu yöneticilerin, Macaristan’ın yüksek yargı mensupları, savcılar gibi ‘adalet’ tesisinde, tarafsızlıklarıyla baş rol oynamaları beklenen üst düzey bürokrasiyi oluşturması ülkede, son on altı yılda siyaset ve bürokratik yapılanma işlerliğinin geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir.

Magyar’ın, Macaristan’ın bu kritik kurumları üzerinden geliştirdiği siyasal söylem açıkçası, Batı demokrasilerinin temel dayanak ve prensiplerinin hatırlanması ve hatırlatılması noktasında, gayet dikkat çekicidir.

Kendisini, “ortanın sağında” muhafazakâr bir siyasetçi olarak tanımlayan Magyar’ı, aynı siyasi yelpazede yer alan sabık başbakan Orban’dan ayıran husus, onun Avrupa siyasi ilkeler bütününü içselleştirmesinde ortaya çıkıyor.

Adalet olgusu

Bu durum, Macar seçmenin geçen hafta sonu yapılan sandık başına giderken, belki de, başbakan Orban ve ortaya koyduğu siyasetten öte, ülkenin ‘bağımsız’ yönetim biçiminin temsilcisi kabul edilen kurumlarının başında olanların, siyasetle içli-dışlı olmalarına verdikleri bir tepki olarak da değerlendirilmeyi hak ediyor.

Söz konusu kurumların başında olan bürokratların sistemsizlik işlevini’ üstlenmelerinin doğurduğu gerilim öylesine büyük olmalı ki, Magyar konuşmasında  yetkililerinin onları hedef göstererek, “ülkeye ihanet edenler sorumluluğu üstlenmeli” diyerek, olan biteni özetliyordu.

Magyar’ın açıkça “istifaya” davet ettiği bu üst düzey bürokratların “hesap verilebilirlik ilkesine” tabi tutulacakları vurgusu ise, Macaristan’da son dönemde siyaset-üst düzey kamu bürokrasisi ilişkisinde dengesizliği ve yozlaşmaya işaret ediyor.

Buna şaşmamak gerekiyor...

Nihayetinde, Macaristan son yıllarda söz konusu bu dengesizlik ve yozlaşma nedeniyle  Uluslararası Şeffaflık Kurumu verilerine göre, Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında en son sırada yer alıyor...

On altı yıl boyunca ülkeyi, benzerlik kurmak gerekirse, bir nevi Habsburg Kralı olarak yöneten Victor Orban, siyasi varlığı ve politikalarıyla Batı siyasal sistemlerine son dönemde egemen olan ve etkinliğini uluslararası politikalarıyla küresel sisteme de yaymaya çalışan çevrelerin de desteğini kazanmış bir politikacı olması, Pazar günü seçim sonuçlarının ne denli önemli olduğunun bir başka nedenini oluşturuyor.

Seçimle ortaya çıkan bu durum, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, sadece Macaristan’da bir iktidarın değişmesinin ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Orban tipolojisi

Seçimi kaybeden Victor Orban’ın sıradan bir siyasal lider olmaması, önümüzdeki günlerde onunla ilgili değerlendirmelerin artarak devam edeceğini gösteriyor.

Öyle ki, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminin liberal söylemli genç aktivisti Orban 1998’de muhafazakâr başkakan olarak ülkeyi dört yıl yönetmişti.

2010 yılında ise ideolojik yaklaşımında yaşanan değişim onu, Putin’li Rusya’ya yönelen bir siyasetçi olarak tanımlatmaya yetiyordu.

Bir Doğu Avrupa ülkesi olan Macaristan’da Pazar günü yapılan genel seçimlerin ülkede sadece Victor Orban hükümetini değiştirmediği ortada.

Macaristan halkının ‘demokrasi’ sınavı sadece kendi ülkeleri için değil, Avrupa Birliği ve hatta, geneli itibarıyla Batı için yeni bir süreç anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/macaristan-secimleri-demokrasiye-donus-hungarian-elections-a-return-to-democracy/

12 Nisan 2026 Pazar

Müslüman toplumların hallerine dair: sömürge modernleşmesi / On the condition of Muslim societies: colonial modernization

Mehmet Özay                                                                                                                             12.04.2026

Bugünlerde, küresel bağlamda olan bitenlerden hareketle, “Müslüman toplumların içinden geçmekte oldukları şartlar”, diye başlayan cümleleri sıklıkla duymak mümkün.

Bu cümlenin ve benzerlerinin, yaşanmakta olan gerçeklikte bir karşılığı olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bu ifadenin, olumlu bir izlenim ve anlatıya yol açmayacağı aksine, olumsuz gözlem ve anlatılara konu olacağını hissetmek ise güç değildir.

Bununla birlikte, Müslüman toplumları konu olan bu veya benzeri cümlelerin yeni olmadığı ve salt, bugüne dair bir sınırlılığı içinde barındırmadığı aksine, epeyce bir süredir gündemde olduğu, ortaya konulduğu ve üzerinde düşünülmeye davet ettiğini de biliriz.

En azından, böylesi bir durumun varlığını hatırlamamız, bilmemiz ve üzerinde düşünmemiz gerekiyor...

Müslüman toplumların siyasal, ekonomi, eğitim, hatta askeri kurumlarının içinde bulunduğu hallerinde olan bitenin, kendinde bir niteliği içinde barındırmadığı söylenemez.

Bundan kastım, sadece bugünlerde olan biten ‘çatışmaların’, ‘savaşların’ varlığından hareketle, Müslümanların başına gelenlerin, kendilerini içinde buldukları durumun bir başka ifadeyle, tümüyle siyasal, toplumsal, ekonomik hatta, askeri durumlarının geldiği noktanın salt, ‘öteki’nin eliyle ortaya konulmuş ol/a/mayacağıdır.

Bu anlamda, var olan ve olması gereken sorumluluğun, ‘öteki’ne atıfla kurtulunabilecek bir durum olmadığını anlamamız gerekiyor.

Sömürge dönemi

Bu kısa girişle dikkat çekmek istediğim husus bugünün dünle özellikle de, sömürgecilik dönemiyle ilintili olan bağlamına vurgu yapmaktır.

Geçmişte, sömürge yönetimine konu olan topraklarda yani, bugün artık ulusal bağımsızlıklarını kazanmış ulus-devletlerde yaşanan siyasal, toplumsal, ekonomik yapılaşmaları dikkate aldığımızda, öncesi ve sonrası arasında önemli bir karşılaştırmaya ihtiyaç duyulduğu hissediliyor.

Bu noktada, sömürgecilik sürecini, kelimenin kökeninde yer aldığı üzere salt ‘sömürü’ (exploitation) sistemi olarak değerlendirmek kadar, önemli bir literatür bize ‘modernleşme süreci’nin de, aynı dönemde zuhur ettiğini ortaya koyuyor.

Bu ikinci hususla ilgili olan biten tüm gelişmeleri, sosyal bilimlerin ilgili alanlarında, ‘sömürge modernleşmesi’ kavramıyla dile getiriyoruz...

Buna dair görece, orta ve uzak geçmişte ortaya konulmuş eserlerin bize yol göstericiliğini yabana atmamak gerekir.

Bu görece uzun süreci (longue duree) takip edemeyecekler için, alternatif olarak günümüze dair veya bu döneme yakın olan birkaç hususla konuya açıklık getirmeye çalışacağım.

Ve bunu, ‘kampung boy’ kavramına müracaat ederek yapacağım...

Kampung boy

Sömürge dönemi gerçekliğini bir kaç nesil öncesine kadar yaşamış bazı toplumlarda o döneme ait bireylerin fiili olarak halen hayatta olduklarına tanık oluruz.

Sayısı az olsada halen var olan, günümüzde yaşamına devam eden veya yakın zamanda vefat etmiş ve ilgili eski sömürge topraklarına konu olmuş ulus-devletlerde siyasetin, yönetimin, ekonominin, hatta eğitimin üst katmanlarına kadar çıkarak önemli roller oynamış bireylerin, bizzat kendileri tarafından kaleme alınmış yaşam hikâyelerine, biyografilerine baktığımızda bir “köy çocuğu” (kampung boy) aidiyetinden, nasıl bir ‘siyasal, ekonomik ve hatta askeri elit’ boyutuna çıktıklarının hikâyesini söz konusu sömürge döneminde kendilerine sağlanan “eğitim” imkânlarına bağlı olduğunu yakinen görürsünüz.

Sosyoloji teorilerine başvururak söylemek gerektiğinde, örneğin, Pierre Bourdieu’nun “sosyal kapital” (social capital) kavramsallaştırmasına pek de uymayan, bir durumla karşılaşırız ‘kampung boy’dan siyasal ve ekonomik elit boyutuna çıkanlarda...

Bu durumda, belki de olan biten bu gelişmeyi, tarihsel şans (historical chance) kavramıyla açıklamak mümkün gözüküyor.

Bu söylemin içinde -köken itibarıyla- gizli/açık bir ‘köy çocuğu’ olunması konusunda, bir tür gurur sezilmiyor değil.

Bunun yanı sıra aynı ‘köy çocuğu’nun nasıl olup da, sömürge sonrası dönemin şartları muvacehesinde, bazı siyasal süreçlerin neticesi olarak gelişip yeşeren ulus-devlet içerisinde kendilerine toplumsal, ekonomik ve siyasal statü bağlamında, gayet önemli bir yer bulabildiklerinin gururunu da hissedebilirsiniz.

Sömürge modernleşmesi

Yukarıda dikkat çekilen ‘sömürgecilik’ kavramının kökenine atfen söylemek gerekirse, ortada baştan aşağı (top-down) veya hiyearşik katı bir sömürgecilikten ziyade, aslında farklı katmanları, ilişkileri içinde barındıran gayet karmaşık bir ‘sömürgecilik dönemi’ gerçekliğiyle karşılaşırız.

Bugün ‘sömürgecilik’ sürecini -haklı olarak- eleştiren bazı çevrelerin yedi, sekiz nesil öncesinde aynı sömürgeci sisteminin kurucu ve yönetici figürlerinin kararlarıyla sömürge topraklarında ekonomi, ticaret, eğitim ve hatta askeri faaliyetlerine davet edildiklerini, konu olduklarını, yer aldıklarını hatırlamak bu anlamda gayet dikkat çekici bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Elbette, bu süreci yöneten ilgili sömürgeci yönetim elitinin gayesinin “yerli” olarak algılanan toplum kesimlerini veya bu kesimlerin ilgili bazı bireylerini oluşmakta olan sömürge sisteminde yer almaya davet etmeleri, onların ‘kara kaşı ve kara gözü’ için olmadığını da fark etmek gerekir.

Ancak, bu durum, nihayetinde ilgili kesimlerin sömürge yönetiminin marifetleriyle ‘sömürge modernleşmesine’ konu olmalarının önünde bir mani teşkil etmiyor(du).

Sömürge sonrası süreçler ise bize yaşanan tüm karşı çıkışlar, alternatif arayışları, ya da yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘sömürge modernleşmesi’ süreçlerine rağmen, Müslüman toplumların bugün içinde bulundukları halin, hiç de iç açıcı olmamasının nedenlerinin, kaynaklarının değerlendirilmesinin iyi yapılması gerekiyor.

Yukarıda ‘kampung boy’ kavramıyla örneklendirmeye çalıştığım ve sömürge sürecinin gelişimlerinden istifade eden, tabiri caizse meyvelerini yiyen çevrelerin devran dönüp ulusal bağımsızlıklar kazanıldığında ortaya ne türden bir ‘modern devlet’ sistemi oluşturup oluşturamadıkları sorgulanmayı hak ediyor.

Öyle ki, ‘onlar azınlıktı’ denilip kestirilip atılamayacak olan, bu toplumsal sınıf veya sınıfların sömürge döneminin yol açtığı ‘sömürge modernleşmesi’ne adaptasyonları, kabulleri ve o sürecin ürettiği siyasal, ekonomik, ticari, hatta askeri kurumsallaşmalarından aldıkları paylarla ‘modernleşme’ süreçlerini içselleştirirken, aynı nesil veya takip eden ve/ya onların izinden giden nesillerin nasıl olup da, geniş Müslüman toplumları gayet önemli bir cendere içinde yaşamaya zorladıkları üzerinde durup düşünmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlarin-hallerine-dair-somurge-modernlesmesi-on-the-condition-of-muslim-societies-colonial-modernization/

11 Nisan 2026 Cumartesi

Müslüman toplumlar ve ‘karakter eğitimi’ / Muslim societies and ‘character education’

Mehmet Özay                                                                                                                             11.04.2026

‘Karakter eğitimi’, eğitim bilimcilerin önemli uğraş alanları arasında yer alıyor.

Bununla birlikte, bu alanın sadece eğitim bilimcilerle de sınırlı olmayan boyutuyla öne çıktığını da söylemek mümkün.

Bu anlamda, dini ve/ya seküler çerçevede, ilgili bilim alanlarına mensup akademisyen ve araştırmacıların da bu alana dair söylemleri, kavramsallaştırmaları ve hatta sistemik yapılar ortaya koyduklarına tanık olunuyor.

‘Karakter eğitimi’ne dair ortaya konulan teorilere ve yaklaşımlara rağmen, günümüzde, özellikle de, Müslüman toplumların bu alana dair yaklaşımları yakından incelenmeyi hak ediyor.

‘Müslüman toplumlar’ demek suretiyle, ‘biz ve ötekiler’ gibi, katı bir ayrıştırma ortaya koyma niyetinde değilim.  

Aksine, içinde bulunduğumuz toplumsallık yani, Müslüman toplumlar içinde var olup gelişme, yaşama ve de eğitim süreçlerimiz bizi, bu alanla kendimizi sınırlandırmamıza olanak tanıyor.

Karakter eğitimi ve bilimsellik

Modern bir terminoloji ve yaklaşım olarak algılansa da, temelde ‘karakter’in ve ‘karakterin eğitim işine konu olması’, tarihinin gayet eski olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Nihayetinde, karşımızda, çok temel bir insani olgu bulunuyor...

Ve bu durumun, tüm insan toplumlarının karşı karşıya bulunduğu bir duruma tekabül ettiğini söylemek yanlış olmayackatır.

Tıpkı, modern dönemdeki diğer benzeri eğitim teorileri, yaklaşımlarında ve çabalarında olduğu gibi...

Ancak, aradaki temel fark, söz konusu yaklaşımın ‘bilimsel’ kriterlerle ortaya konulmasıdır.

Burada, ‘bilimsel’i niteleyenin, eğitim alanında ve bunun içinde yer alan karakter geliştirmeye matuf sürecin, ‘bilimsel araştırmalara’ konu olması ve verilerin, bu çerçevede gündeme getirilmesidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bilimsel olan ve olmayan kıstaslar ayrımına rağmen, karşımızda sadece bireyi ve öğreneni değil, aynı zamanda bu bireyin ve öğrenenin içinde yer aldığı ve/ya alacığı toplumu da yakından ilgilendiren bir durumla karşı karşıyayız.

Bu nedenledir ki, karakter eğitiminin önemi bireyin dışında ve ötesinde toplumsal olanda doğrudan ve vazgeçilmez bir önem arz etmektedir.

Ağaç yaşken...

Bu gayet temel açılımı gündeme getirmemin nedeni, günümüzde, Müslüman toplumlarda ana okulundan yüksek öğretime değin eğitim işinin, doğrudan ve/ya dolaylı olarak -diğer alanlar bir yana-, zaman zaman ortaya konulan ‘karakter’ üzerine temellendirme çabaları ve bu çabaların, neye tekabül ettiğine dair bir görüş teatisinde bulunmaktır.

Karakter olgusunun gelişiminin formel eğitim yani, okullu eğitimle ilgili bir yönü olduğuna kuşku yok.

Modern toplumların özelliği de, her toplumsal kurumu olduğu gibi eğitim kurumunu da, belli başlı formel yapılarla geliştirmek ve sürdürmektir.

Bununla birlikte, modern denilen dönemin Müslüman toplumlara düşen payında ve de geldiğimiz noktada, eğitim alanındaki yönetici makamında yer alan profesyonellerden duyduğumuz üzere, “Hocam, iş ailede biter!” ifadesi, gayet can alıcıdır.

Bu kısa ancak, can alıcı cevabın temelde, Müslüman toplumlar ile modernleşme arasındaki bağın neye tekabül ettiğini ve eğitim başta olmak üzere, ilgili toplumsal alanların nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda, ne tür bir algının olduğuna dair, bir tür ipucu verdiğini de söylemek mümkündür.

İş, yani çocuğun, öğrencinin gelişim süreçlerine katkısını koyması beklenen formel eğitim kurumu yani, okulun, öyle sanıldığı gibi öğrenciye şekil-şema verme, yapılandırma, karakter oluşturma ve şahsiyet kazandırma vb. gibi süreçlerdeki rolü sorgulanmaya değer bir duruma indirgenmiş gözüküyor.

Aile gerçekliği

İş’in ailede biteceğini gözlem, tecrübe ve bilgi süreçleriyle edindiğini varsayabileceğimiz eğitim alanındaki profesyonellerin belki de, gözden kaçırdığı temel bir alan ise referans yaptıkları ‘aile kurumunu’ ne halde olduğuna dairdir.

Bu boyutu yani, aile kurumunu dikkate almaya başladığımızda, bu kurum içerisinde eğitim kurumuna ‘öğrenci’ sıfatıyla gönderilen çocuğun okulla ilişkisinin, sağlık ve nitelik derecesinin, aile ortamında aldığı ‘enformel’ ‘karakter’ eğitimi ve yönelimiyle doğrudan ve kaçınılmaz bağı ve vurgusu, söz konusu aile ortamında bireylerin yani, ebeveynlerin, diğer aile büyüklerinin, abi abla gibi aile fertlerinin ne tür bilinçli, kendinde, öğrenmeye, öğretmeye, paylaşmaya, denemeye, düşünmeye vb bağlı bir yapılanma sergileyip sergilemedikleri gibi pek çok düşünceyi akla geliyor.

Yüksek öğretim

Karakter eğitiminin sadece, daha alt kategorilerdeki okul türlerinde, eğitim safhalarında değil, bunun ötesinde, üst kategorilerdeki eğitim kurumları örneğin, üniversiteler gibi yapılarda da karşımıza çıktığına, çıkabileceğine yakinen şahit oluyor ve biliyoruz.

Burada durum, yaşı onyedi, onsekiz’e gelmiş ve üniversite adı verilen her haliyle, ‘bilimsel’ kurum niteliği taşıdığı varsayılan ve eğitim faaliyetinin ‘üst düzey’de ortaya konmasıyla kalmayıp bizatihi adına, ‘araştırma’ denilen süreçlerle başta, eğitim kurumunun kendisini olmak üzere, toplumsal yapıların her birine müdahale edebilecek faaliyetlerin merkezi olma hüviyetine sahip kurumda bulunan bir kişinin artık, ne tür ‘karakter’ eğitime konu olabileceği sorgulanabilir elbette.

Bundan kastın, bu yaşa değin ilgili öğrencinin, bireyin çoktan karakter yönelimini tamamladığı, kendinde bir şahsiyete muhatap bir birey olarak, başta üniversite gibi yüksek öğretim başta olmak üzere, geniş toplum sahasında yerini aldığı düşüncesinin egemen olduğu anlaşılıyordur.

Oysa, toplumsal yaşam gerçekliğinde karşılaşılan ile sanki, a-priori olarak kabul ettiğimiz olgu arasında, derin bir uçurum söz konusudur.

Yani, yüksek öğretim kurumunda karakterini tamamlamış bireyler yerine, karakteri yerleşmemiş, kadük kalmış, hatta gelişmeye müsait olmayacak denli katılaşmış bireylerle karşılaşıyoruz.

Bu katılık, -tüm aksaklıklara rağmen- ilgili kurumda öğrencilere yönelik karakter geliştirme süreçlerinin var olduğu düşüncesini sorgulamamıza yol açtığı gibi, aynı zamanda bizatihi adına ‘bilimsel’ denilen yüksek öğretim kurumunun doğası gereği öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine ve yenilemelerine yönelik potansiyel imkânların da hayata geçirilebilmesine mani olmaktadır.

Bu durum, görece erken denilebilecek bu yaş grubunda karşılaşılan, söz konusu ‘karakter dengesizliği’nin tamire muhtaçlığı ile bu tamirin artık, ne kadar gerçekleştirilebileceği konusunda da, gayet tartışmaya açık çetin bir durumla karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

Aslında, tam da bu durum, Müslüman toplumlarda karşı karşıya kalınan sorunun niteliğini ortaya koyması açısından gayet dikkat çekicidir.

Bu konuyla ilgili diğer bazı alanlara ilerleyen günlerdeki yazılarda devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlar-ve-karakter-egitimi-muslim-societies-and-character-education/

7 Nisan 2026 Salı

Askeri ültimatom ve değişim arasında İran / Iran: Between military ultimatum and change

Mehmet Özay                                                                                                                             07.04.2026

Arab Körfezi’ne yayılan, İran’a yönelik açılan savaş bir süredir bitti, bitiyor söylemine konu olurken ABD başkanı Donald Trump’dan Pazar günü gelen ve dün yenilenen açıklamayla, dünyayı hop oturtup hop kaldırtıyor...

Trump açıklamasında, İran’ı yeni bir ültimatom salvosuyla hedef alarak, “... Çarşamba sabahı saat 3’e kadar ya, ateşkes anlaşmasını imzalarsınız ya da, sizi yok ederiz” diyor.

Buna paralel olarak dün Birleşik Arap Emirlikleri devlet başkanı siyasi işler danışmanı Anwar Gargash, Avrupa basınına yaptığı açıklamada “olası bir ateşkes yerine çok daha kapsamlı bir “Yeni Körfez” yapılaşması talebinde bulunuyor.

Oysa günler öncesinde mevcut savaş ortamını sonlandırmaya matuf felişmeler yaşanıyordu...

Söz konusu bu açıklamalar Washington’dan gelirken, başkan Donald Trump önce Pazar günü ve ardından, dün yinelediği açıklamalarla, hiç kuşku yok ki, sürecin yeniden Trumpvari politikaların sarmalına girdiğini ortaya koyuyor.

Blöf!

Başkan Trump’ın, NATO üyesi Avrupa ülkelerini “gelin petrolünüzü kendiniz alın, sizin bekçiniz” değilim anlamına gelen söylemi, sanki savaşı bitirmekte olduğu izlenimi doğuruyordu.

Bu ‘açık davet’e Avrupa’dan olumlu cevap gelmedi...

Bununla birlikte, Trump’ın ABD’ye ait tüm savaş donanımını Körfez’den çektiğine de tanık olmadık.

Demek ki, ortada -bir gerçeklik kadar, açıkçası bir tür blöfün de varlığına delalet edecek gelişmeler olduğunu söylemek gerekiyor.

Başkan Trump, Pazar günü ve dün yaptığı açıklamalarla, İran’a verdiği ültimatom herhalde Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu petrol ve özellikle de gaz’ın temini için olmasa gerek...

Ya da, Avrupa’daki NATO üyesi ülkelere, “Ben olmadan bir şey yapacağınız yok... Hadi yine sizi ben kurtarayım” mı diyor acaba?

Savaşın tarafları kim?

Bu son gelişme, gelişmeleri ‘uzak’tan takip etmeye çalışan bizleri, “Acaba, savaşın tarafları kim?” sorusunu bir kez daha sormaya sevk ediyor.

Başkan Trump’ın açıklamalarıyla, -muhtemelen tesadüfi bir şekilde- eş zamanlı olarak Avrupa basınına düşen bir haberin, yukarıda dile getirdiğim soruya bir tür karşılık olduğunu söylemek istiyorum.

İlgili haber, Birleşik Arap Emirlikleri (UAE) devlet başkanının siyasi işler danışmanı Anwar Gargash’ın yaptığı açıklama...

Gargash, ABD başkanı Trump’ın İran’la barış görüşmeleri sürecine atıf yapıyor.

Ve bu anlamda, açıkçası, ortada sürüp giden barış görüşmelerinden haberdarlığını ve bu gelişmelerin, BAE için tatminkâr olmadığı yönünde bir intiba uyandırıyor.

Başkan danışmanının, ABD’ye dolaylı olarak, “Böyle bir barış yapacaksan, hiç yapma daha iyi” dercesine, bir eleştirel tutum geliştirdiği gibi, açıkçası ABD’yi İran siyasal rejimi ve varlığı konusunda çok daha ‘dönüştürücü’ bir süreci hayata geçirmesi davetinde bulunuyor.

BAE aynı yerde!

Bu haberle karşılaştığımda, Mart ayının ortasında, yine BAE’den ve o zaman Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’den sadır olan açıklamayı hatırladım..

Dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklamada, “ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu” belirtmişti.

BAE devlet başkanının siyasi işler danışmanının ABD’den ve de Trump’dan talebi şu: Kapsamlı bir anlaşma yapılarak, başta kendi ülkesi olmak üzere Körfez bölgesine yönelik olarak İran’ın yeniden siyasal ve askeri bir tehdit ortaya koymamasını temin etmek...

Böylesi kapsamlı anlaşmanın adını da, “sürdürülebilir bölgesel güvenlik” olarak koyuyor Gargash...

İran ve güven meselesi

Açıklamasında, “İran mevcut rejimiyle bir güven tesis etmiyor” diyor, Gargasah.

Yukarıda hatırlattığım üzere, BAE dışişleri bakanının “en çok füzeyi ve dronu biz yedik...” anlamına gelen açıklamasının bir şekilde devamı olarak bugün danışman Gargash’ın, “... BAE olarak, bir deniz gücüyle harekete geçmeye hazır değiliz” açıklamasıyla karşı karşıyayız.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, danışman Gargash yaptığı açıklamayla, İran’ın, BAE olmak üzere Körfez Arap ülkelerine yönelik misilleme saldırılarıyla bu ülkeleri, ABD ve İsrail ile ittifak halinde olduğunu kanıtlıyor.

Elbette, bu husus bilinmeyen, görülmeyen, fark edilmeyen bir durum değil. Ve bunda şaşılacak bir durumda bulunmuyor...

Ancak, danışman Gargash’ın açıklamasının devamı, çok daha önemli...

“Bu durumda, Hürmüz Boğazı’nı açımaya yönelik ABD öncülüğündeki bir oluşuma veya ortaya konulacak uluslararası çabalara katılmaya hazırız” diyor.

Bunun yanı sıra, ABD’nin İran’la sürdürdüğü yönündeki barış sürecinin ‘ateşkes’le sınırlı olmaması, aksine, bölgedeki “yapısal riskleri hesaba katan bir çözüm olması gerektiğine” dikkat çekiyor...

Acaba bu söylemi nasıl yorumlamak lazım?

Şayet söylentiler doğru ise ABD ve İran arasında olası bir ateşkes sağlanacaksa, bu durum başta BAE olmak üzere tüm Körfez Arap ülkelerince, İran’ın askeri varlığını yeniden inşa edecek bir süreç olarak mı algılanıyor?

Bunu ‘doğru’ kabul eder ve danışman Gargash’ın açıklamasının devamına bakacak olursak, böylesi bir gelişmenin tüm bölge için, “çok daha tehlikeli bir ortam oluşturacağı” tahmininde bulunuluyor.

Gargash, İran’ın tümden yok edilmesine taraftar değil. Ortaya koyduğu söylemle, “İran, bu rejimle devam edemez”e getirmek istiyor.

Bir anlamda, İran halkı ve mevcut İran siyasal rejimi arasında kesin bir ayrım gözetiyor.

Ve böylesi bir sonucun hasıl olabilmesi için de, Trump başkanlığındaki ABD’yi işaret ediyor...

Gargash, söyleminin devamında, “müzakerelere İran’ın saldırdığı başta BAE olmak üzere bölge ülkeleri de katılmalı” diyor.

BAE’ye biçtiği bu ‘muhtemel’ rol, hiç kuşku yok ki, İran’dan en çok füze ve dron saldırısına maruz kalan ülke olması gerçeğine dayanıyor...

BAE’den gelen bu talebin ABD tarafından dikkate alınıp alınmayacağının kararını verecek olan ABD’dir...

Bu noktada, ABD ve başkan Trump Körfez Arap ülkelerinden gelen talepleri ne şekilde değerlendireceği ise yine ABD’nin bölgesel ve küresel çıkarlarına bağlı olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/askeri-ultimatom-ve-degisim-arasinda-iran-iran-between-military-ultimatum-and-change/

4 Nisan 2026 Cumartesi

NATO’da tarihi dönüm noktası / A historic turning point for NATO

Mehmet Özay                                                                                                                             04.04.2026

İran’a yönelik sürdürülen savaşın belki de, öngörülemeyen etkilerinden biri, NATO bağlamında ortaya çıkmış gözüküyor.

Açılan savaşı kazandıklarını iddia eden ABD Başkanı Donald Trump, aynı zamanda küresel batı’nın güvenlik ve askeri yapılaşması olan NATO’ya yönelik eleştirileriyle gündemi işgal ediyordu.

Starmer’den tepki

Gelinen noktada, Trump’ın söyleminde ortaya çıktığı üzere, NATO’nun varlık nedeni dikkat çekici ölçüde sorgulanırken, kendini NATO’yu temsil makamında gören bazı Avrupalı liderler, NATO’yu savunma konumunda buluyorlar.

Son gelişmeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, bunların başında İngiltere başbakanı Keir Starmer geliyor...

Starmer, hafta başında yaptığı açıklamada, NATO’nun küresel sistem içerisinde, “en etkili askeri ittifak” olduğunu ileri sürdü.

NATO’ya olan güvenini bu şekilde ifade eden Starmer, Trump’ın aksine, bu askeri ve güvenlik kurumunun halen ihtiyaç duyulurluğuna yaptığı vurgu dikkat çekiciydi.

NATO sorunu: yeni değil!

Geçen gün kaleme aldığım yazıda dile getirdiğim üzere, Trump’ın, NATO’ya yönelik eleştirileri İran savaşı ile başlamış değil.

Ancak, gelinen noktada, ABD-İsrail ittifakının askeri kaynaklarıyla İran’ı arzu edilir şekilde pes ettirmede yaşanan zorluk Trump’ın, NATO üyesi bazı ülkeleri Hürmüz Boğazı’na davet etmesine neden olmuştu.

NATO’yu sadece katı bir askeri varlık olarak görmek yerine, farklı açılımlarıyla önce, Avrupa ardından, Avrupa’nın küresel olarak çıkar ve güvenliğini korumaya matuf yapısı, Kramer’in söylemine haklılık kazandırıyor.

Ve Trump’ın tüm eleştirilerine karşın, NATO adına mikrofonu eline alan Kramer bu kurumun, yeniden yapılandırılmasına yönelik çıkışıyla dikkat çekiyor.

Bu noktada, 35 ülkenin katılımıyla yapılacağını duyurduğu yeni oluşumun sadece, Hürmüz Boğazı’nda denizcilik güvenliği ve barışı tesisle sınırlı olup olmayacağına ilgili toplantı süreçlerinde tanık olacağız.

Ancak, yapılan ilk açıklamalarda, 35 ülkenin iştirakıyla yapılacak toplantının akabinde, “Hürmüz Boğazı seyir ve güvenliğini sağlamayı amaçlayan olası askeri plânları ele alacak görüşmelerin başlayacağı” ifadesi, pragmatik bir açılım anlamı taşıyor.

Bununla birlikte, bu gelişmenin ardından, Kramer ve ona yakın isimlerin, NATO’yu yeniden yapılandırma konusunda kayda değer adımlar atmayacağı anlamına gelmiyor. 

NATO süreci

Ancak şu var ki, NATO gibi 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana özellikle önce, Batı Avrupa’nın ve ardından, Avrupa Kıtası’nın askeri ve siyasal güvenliğine yönelik varlığının bugün geldiği nokta, yeni bir dönüşüme işaret ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu dönüşümü anlayabilmek için, yakın geçmişteki bazı gelişmeleri hatırlamak gerekiyor.

Öyle ki, NATO’nun modern Avrupa tarihinde geçtiği şu evreler önem taşıyor.

Önce, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin komünist rejim ihracına yönelik boyut. İkinci olarak, ABD öncülüğünde küresel plânda açılan yeni düşman kurgusuyla, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkelere -örneğin, Irak, Afganistan, Sudan vs.- yapılan güvenlik konseptli icraatlar.

Üçüncü olarak, bu yüzyılın başında Rusya’da yönetime gelen Vladimir Putin ve uzantılı veya güdümündeki tüm hükümetlerin, Batı Avrupa ile olan tarihsel hesaplaşmasına neredeyse, yeniden başladığı intibaını güçlü bir şekilde sunan ve çoklukla da, jeo-politik ve askeri boyutuyla ortaya çıkan gelişmeler.

Bu son gelişmenin en açık göstergesi, hiç kuşku yok ki, Ukrayna topraklarına yönelik girişim önce 2014’de Kırım işgaliydi...

Ve ardından, 2022’de başkent Kiev’e kadar uzanan askeri saldırılar başta Kuzey Avrupa’nın küçük ülkeleri olmak üzere, genel itibarıyla Avrupa kıtası’nda, askeri ve güvenlik olgularının ciddi anlamda yer etmekte olduğuna işaret ediyor.

NATO’da yeni bir dönüşüm (mü?)

NATO’ya özellikle, askeri alt yapı anlamında en büyük katkıyı sunan ülkenin, ABD olduğu ortada.

Bu nedenledir ki, Başkan Trump 2016’dan başlayarak, NATO’ya yönelik eleştirilerini dobra dobra ortaya koyabiliyor.

Önce, ABD’nin NATO’ya yönelik askeri alt yapı desteğinin ekonomi boyutunu gündeme getirmişti. Bu durum, açıkçası AB bünyesindeki NATO üyelerini bu askeri alt yapının varlığının sürdürülebilmesi ve etkinliği konusunda bir davetti.

Bu söylemin jeo-politik ve güvenlik noktasında bir tehdit boyutuna ulaşmasında Rusya’nın, Ukranya saldırısı ve halen devam eden savaş sürecinin büyük bir rolü bulunuyor.

Benzer bir durumun, doğrudan veya dolaylı olarak İran savaşıyla güncellenmesi, NATO bünyesinde güç dengesin elinde tutan yapılar arasında önemli bir ayrışması ortaya koymuş gözüküyor.

NATO’nun Avrupalı üyelerini İran saldırısı hakkında bilgilendirmeyen ABD’nin, bugün aynı unsurları eleştiriyor olması gayet dikkat çekicidir.

ABD yönetiminin, saldırı sürecinde İngiltere, Polanya, Fransa, İsyanya gibi bazı Avrupa ülkelerine ait bazı üstleri kullanma veya lojistik talebine aldığı ‘red’ cevabını da, bu sürecin önemli bir parçası olarak görmek gerekiyor.

Bu durum, Trump kadar, G-7 dışişleri bakanları toplantısına katılan ABD dışişleri bakanı Marco Rubio’nun, “NATO’yla ilişkilerimizi yeniden gözden geçireceğiz” söylemiyle açıklamalarında da yer aldı...

Güven bulanımı

Taraflar arasında önemli bir güven bunalımı olduğu aşikâr...

Başkan Trump’ın bir anlamda söylemek istediği, “Biz yoksak, NATO’da yok...” boyutunda. Bu söylemde haklılık payı olmadığı ileri sürülemez.

Ancak, yarın veya öbür gün fikir değiştirmeyeceğinden emin olmadığımız Trump bu yaklaşımında istikrarlı bir tutum ortaya koyarsa bir süre sonra, NATO bünyesinde en azından, ‘aktif’ bir ABD varlığı görmeyeceğiz demektir.

Bu durumun, Avrupa Kıtası’nda bir alarma yol açıp açmadığı henüz belli değil...

Örneğin, bazı ülke liderlerinin ABD’de başkanlık değişimine bir anlamda ramak kaldığı düşüncesine dayanarak, “biraz daha bekleyim” kararı verebilirler.

Öte yandan, AB bünyesinde öncü ülkeler olarak dikkat çeken İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya’nın kendi öz kaynakları kadar, AB bünyesinde oluşturulacak yeni kurumsal yapılarla kıta’nın güvenliğini sağlamaya yönelik adımlar atması da, beklenen bir durum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/natoda-tarihi-donum-noktasi-a-historic-turning-point-for-nato/

1 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın gerçekliği: Bölünmüş İslam dünyası mı, bölünmüş Batı mı? / The reality of the war: A divided Islamic world or a divided West?

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2026

İran’a yönelik başlatılan savaşın sona ereceğine yönelik iddialar gündemde yer alırken, tarafların, bir ayı aşkın süredir olan bitenden çıkarmaya çalıştıkları sonuçlar da, hayli ilginç bir görünüm arz ediyor.

Yıllardır, Batı’nın siyasal ve ekonomik yaptırımlarına maruz kalması nedeniyle, kaynaklar noktasında elinde pek de bir şeyi kalmadığı ifade edilen İran’ın, bugüne kadarki savaş sürecinde, toprağa gömdüğü silahları teker teker çıkartarak neredeyse, çevresindeki tüm ülkeleri hedef alması, temelde İran’ın tahmin edildiğinin aksine, kolay bir lokma olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, İran’ın ‘doğal’ jeo-stratejik’ konumundan öte, var olan ekonomik donanımını halkının refahı yerine, orduya yatırım yaparak gerçekleştirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum. Bu hususu burada ele almak yerine, bir başka yazıya konu etmek gerekiyor.

Lidersiz İran

Batı koalisyonu içerisinde yer alan, bununla birlikte, Batı’nın değil Ortadoğu’nun hakimi olmaya aday İsrail öncülüğünde geliştirildiği anlaşılan savaşta, ABD-İsrail işbirliği daha ilk günden, İran’ın önde gelen dini-siyasi liderlerini ortadan kaldırırken, bu gelişme üzerine, savaşın ikinci gün -lidersiz kalan- İran’ın teslim olacağını varsaymış olmalı.

Bugün gelinen noktada, İran teslim olmadı...

Ancak İran, uzun yıllardır, maruz kaldığı Batı’nın tüm yaptırımlarına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, bu gelişmeye adapte olmayı başarmış...

Öte yandan, yine İran, halkının kalkınması ve refahı için sarf etmesi gereken var olan ekonomik kaynaklarını çokça silaha yatırmış olmalı ki, liderlerini kaybetse de, savaşı yönetebilecek kadroları sayesinde silah depolarını ‘düşman safları’ üzerine boşaltmaya devam ediyor.

Bu gelişmenin, sadece hem ABD-İsrail koalisyon gücünü değil, aynı zamanda -içerde ve dışarda- İran halkını da şaşırttığını söylemek mümkün.

Gelişmiş süper teknolojik araç ve vasıtalarıyla İran’a yüklenen söz konusu koalisyonun, İran’ı “en kısa sürede” pes ettireceği düşüncesi bugüne kadar gerçekleştirebilmiş değil.

Halk varsıllığı-silah depoları

En yakın tarih itibarıyla söylemek gerekirse, savaş öncesinde birkaç aylık dönemde İran’da temelde, “ekonomik” nedenlere dayalı olarak baş gösteren toplumsal çalkantılara hükümetin verdiği “sert” tepkiye rağmen, İran halkının haklılığı -bir anlamda-, savaş sürecinde İran ordusunun bitmek bilmeyen silah depolarıyla kanıtlanmış oldu.

İran’ın, çevre ülkelere ve Hürmüz Boğazı güzergâhındaki tankerlere yönelik saldırılarının etki gücü sadece, bölgedeki Arap ülkeleriyle sınırlı kalmadı.

Bunun ötesinde, yaşanan karşı saldırılar doğrudan küresel düzeyde hissedilirken, İran yönetiminin silahla kurduğu ilişkinin, bizatihi “halkının ekonomik ve toplumsal refahını fedaya değer mi?” sorusunu da sormayı gerektiriyor.

Bu soruyu gündeme getirirken, İran’ın karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik, egemenlik vs. gibi koşullarını yadsıyor değilim.

Aksine, ulusal güvenliğin ve egemenliğin temel amili olan halkın güvenliğinin tesisinde, -ülkede yaşananlara dikkatlice bakıldığında- bir anlamda, süreci yönetememiş olmanın İranlı liderlere ne tür bir sorumluluk yükleyip yüklemediğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bağımlı-bağımsız Körfez

On yıllarca, Batı’nın desteğiyle ekonomik modernleşmesini ‘ultra’ düzeyde gerçekleştiren Körfez Arap Ülkeleri, İran’ın, pek çoğu yarı yolda akamete uğrasa da, saldırı aracı olarak kullandığı füze ve dronları karşısında, “güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde, saldırmaktan çekinmeyiz” benzeri söylemlere veya naralara rağmen, eli kolu bağlı olarak ABD’nin karşılık vermesini bekliyor.

Nihayetinde, bu ülkelerin ekonomik varsıllığının temel dayanak noktasını oluşturan petrol’ün ve bu doğal kaynağın davet ettiği Batılı uzmanlar, insan işgücü, kurumlar ve sermayesiyle oluşturulmuş ve bir anlamda, suni denilebilecek monarşiler, kendilerini korumak için yine, bir Batılı ülkeye sığınmanın onurunu da (!) böylece tatmış oluyorlar.

Kazanan kim?

Bugün gelinen noktada, “savaşı biz kazandık!” naraları atan her çevrenin ilk etapta, dönüp kendisine ve çevresine bakması gerekiyor.

Öyle ki, savaş öncesi, savaşın devam eden yönü ve olası sonucu bağlamında olan biteni dikkatle izleyen gözlerden kaçmayan gelişme hem, İslam dünyasının hem de, Batı’nın kendi içlerinde bölünmüşlüğü gerçekliğidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanan savaş ortamı, bir yandan İslam dünyasının kendi içerisinde öte yandan, Batı dünyasının kendi arasında var olan kopuşları neredeyse, onarılamaz derinlikte ortaya koyması açısından da, önemli bir sonucu doğurduğunu ileri sürebiliriz.

İslam dünyası

Tam da bu nokta, yani, hem, bizatihi İran’ın hem de, İran’ın saldırılarına hedef olan ulus-devletlerin halklarının kahir ekserisinin Müslüman olması, İslam dünyası açısından bir travma niteliği taşıdığına kuşku yok...

Daha önceki yazılarımda, olan bitenin bir din savaşı olmadığını ileri sürmüştüm. Bu görüşümü devam ettiriyorum.

Bununla birlikte, din savaşı olmasa dahi, halklarının inanç noktasında aynı ve/ya benzer bir alanı paylaştığı ülkelerin yani, İran ve Körfez Arap Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler çerçevesin de bile, kendi aralarında kuramadıkları bir ilişkinin acısını bugün, sadece bu bölge toplumları değil, tüm küresel Müslüman toplum çekiyor.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı çevresinde olan biten savaşı, ‘barış’la sonuçlandırma çabasındaki halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan örneğin Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, önce dönüp kendi ulus-devletlerinde Müslüman toplumun hali ve ahvalini ele alıp değerlendirmeleri gerekiyor.

Tabiri caizse, kendi evinin içini düzenleyememiş bu ülkelerin, ortaya koymak istedikleri barış çabalarının, uluslararası çevreler ve kurumlar tarafından ciddiye alınırlılığı gayet şüphelidir...

Yaşanan tüm bu gelişmeler, aynı zamanda adına Müslüman toplumların küresel kurumsal temsili yapısı kabul edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne maddi, ne de manevi bağlamıyla bir temsiliyeti hak ettiğini ortaya koyuyor...

Batı öncülüğünde oluşturulmuş, küresel kurumsal yapıların işlevsizliğine yapılan atıfların benzerinin niçin Müslümanların sözde birliği, kardeşliği, refahı için kurulduğu öngörülen bu ve benzeri kurumlar için geliştirilmediği üzerinde durmak gerekiyor.

NATO’nun çöküşü

Batı’nın birliği, askeri ve güvenlik anlamında NATO üzerinden gerçekleştiğine kuşku yok...

NATO’nun, bir askeri birlik olmak özelliğiyle, gayet dikkat çeken varlığının temelde, Afganistan sürecinden sonra giderek önemini yitirmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar, ABD öncelikli bir süreç yaşanmış olsa da, nihayetinde Afganistan, NATO’nun önde gelen ülkelerinin işbirliği ve koalisyonuyla hâl yoluna koyulmaya çalışılmıştı.

Ancak, diğer bazı nedenler bir yana, bölgenin topografik, iklim ve toplumsal dokusunun gerçekliği, NATO’nun plânlarının yanılgıya süreklendiğini açıkça kanıtladı.

2015 yılında, ABD’de iktidara gelen Donald Trump’ın diğer uluslararası alanlar kadar, özellikle de, NATO’yla işbirliği konusunda Avrupa ülkelerine karşı takındığı eleştirel tutum bugün, Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ABD ile NATO’nun Avrupalı önde gelen ülkeleri arasında kırılmaya ramak kalmış bir ilişki türüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

İslam dünyası ve ve Batı...

Bu kavramları her işittiğimde ve yazılarımda her kullandığında, dönüp kendine soruyorum: “Acaba, bunlarla anlatmak istediğimiz olgulara yönelik doğru kavramları mı kullanıyoruz?

Bir yanda, İslam Dünyası diyerek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletleri ifade ediyoruz.

Öte yandan, Batılı ülkeler veya Batı bloğu diyerek -dini paranteze- almış ya da yok saymış olmanın getirdiği ve bir önceki kullanımla yani, İslam dünyasıyla paralel olmayan bir karşılaştırmayla hareket ediyoruz.

Maddi kayıplar, küresel etkiler vs. gibi gelişmelerin dışında ve ötesinde, bir yandan Körfez Arap ülkelerinin şu veya bu şekilde, ABD-İsrail koalisyonu bünyesindeki varlıklarıyla, İran’ı doğrudan veya dolaylı hedef alan siyasal tutumlarıyla, İran’ın kendi teritoryal bölgesindeki ‘Müslüman’ ülkeleri askeri açıdan hedef alan açılımı, önümüzdeki süreçte epeyce akademik çalışmanın yapılmasına elverecek bir süreç anlamına geliyor.

Ancak, bunlar arasında en önemlilerinin, İslami bilimlerin sınırları içerisindeki alanlar olacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/savasin-gercekligi-bolunmus-islam-dunyasi-mi-bolunmus-bati-mi-the-reality-of-the-war-a-divided-islamic-world-or-a-divided-west/