Mehmet Özay 01.02.2026
İran’da, son dönemde yaşananlar sadece, iç siyasal ve de ekonomik gerilimlerin ürünü değil...
Evet, doğru...
Son dönemde yaşanan meydan gösterilerinin ardında, farklı
ideolojik ve toplumsal sınıf katmanlarından gruplar bulunuyor.
Gizli bir konsensus ya da ittifakla ya da tarihsel bir
şans olarak, tüm toplumsal farklılıklarıyla bu kesimlerin mevcut yönetime karşı
bir araya geldiklerini söylemek mümkün.
Bunun yanı sıra, küresel yeniden yapılaşmayı öngören ve
bu anlamda, önemli adımlar atmaktan çekinmeyen ABD başkanı Donald Trump’ın da
hedefleri arasında yer alması dolayısıyla İran, dış veya uluslararası gerilime
konu olmasıyla dikkat çekiyor.
ABD’yi ya da Trump’ı bu alanda yanlız bırakmayan iki
temel güç yapılaşmasının da varlığına vurgu yapmakta yarar var.
Bunların ilki İsrail, ikincisi de, Batı’nın siyasal
tarihinde önemli rol oynayan Avrupa...
Birinci neden
İran’ı ABD’nin hedefine koyan gelişmeleri tek bir nedene
de bağlamak mümkün gözükmüyor.
1979 sürecinde, ABD büyükelçiliğinin maruz kaldığı
kuşatma ve bunun, ABD yönetimi ve kamuoyunda oluşturduğu psikolojik gerilimi
yabana atmamak lazım.
Bununla, ABD yönetiminin İran’a karşı kaba bir intikam
peşinde olduğunu söylemek istemiyorum.
Ancak, küresel bir güç olmanın getirdiği dayanılmaz
ağırlık altında, ABD yönetiminin, İran’ı siyasal ve de ekonomik olarak kendi
radarı içerisine alma konusundaki istekliliğinin, 1979’dan beri var olduğunu
ileri sürüyorum.
İkinci neden
İran’ı, genel itibarıyla Batı olarak adlandırabileceğimiz
güç yapılaşmasının hedefi haline gelmesinde ikinci temel neden, İsrail’in
varlığına yönelik doğrudan ve dolaylı olarak hissedilen tehdittir.
Bu tehdit, İran’ın salt bir ‘İslam Cumhuriyeti’
olmasından kaynaklanmıyor...
Nihayetinde, geniş Ortadoğu sınırları içerisinde
kendisini ‘İslam’ ile tanımlayan diğer ülkeler de mevcut...
Bunun ötesinde, temel olgu veya ayrışma, İran’da, İslam-i
rejimin kendisine çizdiği jeo-politik ve jeo-dini hedefler çerçevesindeki
yapılaşmasıyla belirginlik kazanıyor.
Bu jeo-dini hedeflerin başında ise, Filistin’in geldiğini
söylemek yanlış olmayacaktır...
Jeo-dini hedef
Adına, Filistin toprakları denilen coğrafyada yaşananlar,
Mescid-i Aksa’nın karşı karşıya bulunduğu kuşatma tehdidi, bu coğrafyayı yani
Filistin’i, 1979’den bu yana, İran’ın jeo-dini hedeflerinin başına koymuş
durumda.
Bu konuda, kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum.
Filistin topraklarına yönelik İsrail işgalinin sadece
İran’ın değil, adına Müslüman toplum denilen ve farklı ulus-devletler çatısı
altında yaşayan tüm Müslümanların tepkisini çektiği de, bir o kadar doğrudur.
Bu noktada, bir ulus-devlet olarak İran’ın varlığının,
Batı ve Batı sisteminin Ortadoğu’daki birincil temsilcisi hükmündeki İsrail
için tehdit olması, örneğin adına, Müslüman dünya diyebileceğimiz
coğrafyalardan yükselen tepkilerden farklılık arz ediyor.
Müslüman dünyadan yükselen tepkisellik konusunu, birkaç
cümle ile açıklamak mümkün.
Örneğin, Güneydoğu Asya’daki geniş Malay dünyasının
temsilcisi konumundaki birer ulus-devlet olarak Endonezya ve Malezya, İsrail
ile doğrudan ikili ilişkiler içerisinde olmamakla İsrail’i jeo-politik
arenalarından savuşturabilirlerken, bu siyasal tutum aktif değil, pasif bir
tepki ürünü olarak ortaya çıkıyor.
Oysa, -yukarıda dikkat çektiğim üzere, bir ulus-devlet
olarak ve de bu devletin ontolojik varlığını, İsrail gibi bir güce karşı
yapılaşma olarak ortaya koyması İran’ı, Batı sistemi nezdinde farklı bir
şekilde konumlandırılmasına neden oluyor.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, İran, İsrail’e
karşı sahip olduğu ulus-devlet nosyonu içerisinde kollektif bir güç
oluşturmasıyla tehdit oluşumunda öne çıkıyor.
Üçüncü neden
Avrupa’dan İran’a yönelik eleştirileri, ABD’de olduğu
gibi salt İsrail faktörüyle eşleştirmek mümkün gözükmüyor.
Avrupa, tüm benzerliğine rağmen, ABD’den siyasal temeller
noktasında ayrışmasıyla dikkat çekiyor.
Bununla söylemek istediğim, tüm yaşanan travmalara
rağmen, Avrupa’nın bir şekilde Batı’nın vicdanı rolünü oynamaya devam
etmesidir.
Bu rolde belirleyici olan insan hakları başta olmak üzere
temel haklar noktasında İran’da ortaya çıkan zaafiyete yönelik eleştirileri
geliyor.
Bu durum, özellikle son dönemde İran’daki gösteriler
çerçevesinde yaşanan tepkilerde kendini gayet net bir şekilde ortaya koymuş
durumda.
İran ve ötekiler
Bir ulus devlet olarak İran’ın, siyasal rejim olarak
benimsediği İslam Cumhuriyeti olgusuna rağmen, İran’ın azımsanmayacak süredir
karşı karşıya kaldığı tehdit ile halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan
ulus-devletler ile ilişkileri de, en az bu ülkeye yönelik tehditler kadar
anlaşılmayı gerektiriyor.
Nihayetinde, İran’ın, Batı sistemi nezdinde bir tehdit
unsuru olarak ortaya çıkmasında, Filistin konusunda sergilediği siyasal ve
militarist yapılaşması, ilgili ulus-devletlerden -en azından- açık bir destek
bulmasına neden olmuyor.
Bu durumu nasıl anlamak gerekiyor?
İran’ın yanı başındaki diyebileceğimiz Ortadoğu’daki
başta Körfez Ülkeleri olmak üzere neredeyse, tüm Arap ülkeleri karşısında
yapayalnız kalması, modern ulus-devlet süreçlerinde yaşanan siyasal ve ekonomik
çekişmelerin bir ürünü olarak anlamak yanlış olacaktır.
Aksine, bugün Batı sistemi karşısında hedef haline gelen
İran’ın yalnızlığa terk edilmesinde, kendi bölgesinde yani, Ortadoğu’da
yaşananların kayda değer bir rolü bulunuyor.
Bu anlamda, İran’ın siyasal ontolojisi ile komşu ülkeler
yani, Arap ülkelerin siyasal ontolojileri arasında çatışmacı bir evrenin
varlığının, günün reel politik durumuyla örtüştüğünü söylemek yanlış
olmayacaktır.
Yukarıda dikkat çektiğim hususlar, bir ulus-devlet olarak
İran’ın veya siyasal rejim olarak İslam Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya
kaldığı zorluklara tekabül ediyor.
İran’da yaşanacak olası bir değişimin tıpkı, 1979’da
yaşanan değişimin ardında olduğu gibi, İslam dünyasında bir dizi gelişmelerin
ortaya çıkmasına yol açacağını söylemek mümkün.
Bunu söylerken, İran’ın siyasal ontolojisiyle
‘ötekiler’in siyasal ontolojileri arasındaki farkı göz ardı ediyor değilim.
Ancak, tarihsel olarak bir Müslüman toplumda yaşanan
değişimlerin şu veya bu şekilde ötekisinde karşılık bulduğundan hareket
edersek, İran’da yaşanacak herhangi bir değişimin ‘ötekiler’ üzerindeki
yansımalarını durup beklemek gerekiyor.



