3 Ağustos 2026 Pazartesi

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi (2) / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             03.08.2026

Akademi kurumlarında, eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin sorununa dair geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Söz konusu bu sorunu salt tekil, geçici, güncel, bireysel olarak nitelendirilebilecek bir bağlamda ele almadığım anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Öyle ki, sorunu sadece, bugün halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların oluşturduğu ulus-devletlerdeki akademi kurumlarıyla sınırlandırmıyorum.

Sorunu, sömürge dönemi koşullarında Müslüman toplumun okur yazar, medrese vb. öğretim kurumlarında rol alan öğretici kadroları, alimleri, entellektüelleri, dönemin yönetim organizasyonunda yer alan sorumluları bağlamından başlatıp, bugüne kadar gelen bir süreci gündeme taşıyorum.

Bu yazıda, konuya bu çerçeveden devam etmenin yararlı olduğu kanaatindeyim.

Siyasal varoluş sorunu

Öyle ki, son yüzyıllık süreçte bağımsızlıklarına kavuşarak kendi ayakları üzerinde durması beklenecek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların aradan geçen süre zarfında bilgi, bilim, bilgi üretme vb. süreçlerine yönelik yapılaşmalarının büyük bir sorunlar yumağına konu olduğu iddiasını, önemli bir tartışma konusu olarak gündememize almamız gerekmektedir.  

Söz konusu bu ulus-devletlerin temel sorununun, var olan bölgesel ve küresel yapılaşmalar çerçevesinde, ilk hedefinin ‘ekonomik’ ve ‘siyasal’ veya tam tersi bir ifadeyle, ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ olarak ayakta kalmak, varlığını sürdürmek olması gerçeği sürekli gündemi işgal etmesi oluşturmaktadır.

Bu durum, maalesef bu ulus-devletlerde, sömürge güçlerini büyük bir kararlılıkla ve kahramanlıkla topraklarından defetmenin ardından, ilim, bilim, bilimsel çalışma, bilgi üretme ve tüm süreçlerin tam odağında yer alan araştırma olgusuna ve bu kavramın çerçevelediği tüm kurumsal ilişkiler ağı üzerinde düşünecek ve hakkıyla hayata geçirecek sürdürülebilir bir eylem tarzının ortaya çıkmadığını gösteriyor.

Var olan akademi yapılaşmalarının hizmet ettiği yegane husus siyasal ve ekonomik kurumsallaşmalarda ayakta kalabilmeyi sağlayacak insan gücü yaratmaktan ibarettir.

Bu sürecin, bilgi, bilgi üretimi, araştırma ile ilişkisi olmadığı gayet açıktır...

Bahane

Tam da, bu noktada karşımıza, iki temel ve büyük sorunun çıktığına kuşku yok.

İlki, eğitimin temel kurumlarından bilimsel faaliyetler ve bilgi üretme süreçlerine kadar geçmişte, ortaya pek de bir şey konulamamış olmasının sorumluluğunu eski sömürge yönetimlerine atmak.

Elbette, bu yaklaşımda doğruluk payı olduğu gibi, var olan sorunların üstesinden gelme becerisi ve marifeti sergileyememiş olanlar için, gayet işlevsel ve pragmatik bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.

İkincisi, aşağı yukarı bağımsızlıkların kazanılmasından bu yana, aradan geçen yaklaşık yüz yıllık azımsanmayacak bir sürece karşın, ilgili ulus-devletlerin bilgi, bilim, bilim üretme süreçleri konusunda bugün içinde bulundukları durumun memnuniyet verici olmayan duruma neden olarak ‘küresel güçlerin hegemonik yapılaşmalarına” yapılan göndermedir.  

Bu noktada, ilk durumu bir an için göz ardı edersek, ikinci durumda yani, bağımsızlıklar sürecinde ilgili ulus-devletlerin eğitimin temel basamaklarından, bilgi üretmeye aday olduğu varsalıyan ve kimi çevrelerce, söylem düzeyinde ve bir ölçüde pratiğe geçirildiği söylenebilecek bilgi üretme süreçlerinin, eski sömürgeci ülkelerin izinden gidilen yapay, sentetik, manipülatif içeriğini görmemek ve fark etmemek elde değil.

Sağımıza solumuza baktığımızda ilk etapta ve görünürde, buna ulaştığı varsalıyan birkaç ülkeye tesadüf edebiliriz hissi uyanıyor.

Ancak, bu bağlamda dahi olan biten, yazının girişinde dile getirdiğim bilgi, bilgi üretme ve bunları sağlayacak tüm çerçevesiyle araştırma olgusunun varlığına bizi götürmüyor...

Olan biten şundan ibarettir: Söz konusu bu süreçleri yönetmesi için inşa edilen akademilerin işlevleri, ilgili ulus-devletlerin, -yukarıda dikkat çektiğim üzere- başta ekonomik ve siyasal veya siyasal ve ekonomik varlıklarının teminatını sağlayacak bir anlayışa ve yapılaşmaya hizmet etmesinden ibarettir.

Bunun garanti altına alınmışlığı hissi, doğal olarak bilim, bilgi ve bunları ortaya koyacak araştırma süreçlerinin rasyonel bir şekilde gündeme getirilmesinin, yapılaştırılmasının ve sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, aradan geçen süre zarfında, siyasal ve ekonomik temellerin sağlanması ve sürdürülmesi konusundaki çabaların, bir türlü arzu edilen düzeye getirilememiş olmasını temel almak gerekir.

Ve bugün karşı karşıya kalınan nokta, bu temel safhanın aşılıp, bilgi üretme ve bu bilgi üretmenin tüm kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyacak bir iradenin ne, siyasal ne de, özel teşebbüsler tarafından gerçekleştirilebilmiş olmasıdır.

Taklit/çilik

Bilgi inşası, üretimi için kurulduğu iddia edilen akademilerin bugüne kadar ortaya koyduğu yapı, eski sömürge güçlerinin veya genel itibarıyla söylemek gerekirse, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın neredeyse, tüm siyasal ve ekonomik yapılanmalarına konuşlanmaktan ibarettir.

Bu konuşlanma hem, siyasal sistem  ve yönetim biçimleri hem de, ekonomik yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarken, bu iki temel olgunun tüm toplumu ve toplumsal kurumları yapılaştırıcı gücü ve niteliği, diğer alanların doğal olarak yine, eski sömürgeci güçlerin veya Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin yapılaşmasına odaklanıldığına işaret ediyor.  

İlgili ulus-devlet yönetimlerince uygulanan taklide dayanan, böylesi genel bir politikanın doğuracağı neticenin, ilgili ulus-devletleri, taklit edilen ülkeler düzeyine çıkaracağı varsayımıdır.

Ancak, bugünün gelinen noktada, ne taklit edilen ülkeler düzeyine çıkılabilmiş ne de kendinde, özgün bir akademi dünyası oluşturulabilmiştir.

Bu noktada, sorunun temelinin sömürge dönemi süreçlerinde olduğu kabulünden hareketle, geriye dönüp sorunu anlama ve tanımlama süreçlerinin yeniden ele alınması ve nerede, hata yapıldığının rasyonel bir şekilde ortaya konulması gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-2-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research-2/

Akademide temel sorun: Eğitim-öğretim ve araştırma dikotomisi / The fundamental problem in academia: The dichotomy between teaching and research

Mehmet Özay                                                                                                                             01.08.2026

Modern dönemde ve halen içerisinde yaşamakta olduğumuz kimilerince, post-modern olarak adlandırılan ve diğer bazı kesimce, yüksek modernleşme (high-modernity) olarak tanımlanan süreçlerde, Müslüman toplumların bilgi üretimi ve bilgi üretimine konu olacağı varsayılan akademi kurumlarının ne halde oldukları, ne tür bir işlev sergiledikleri konusu oldukça önemlidir.

Temel itibarıyla, akademi dünyasını eğitim öğretim süreçleriyle ilişkilendirmek kadar, bu dünyanın daha çok araştırma ve bilgi üretme süreçleriyle bağlantısının ele alınması ve buna dikkat çekilmesi gerekiyor.

Uzunca bir süredir, konuyla ilgili bizzat tanıklığım, tecrübelerim, okumalarım bana, akademi dünyasının bu iki alanı arasında derin bir kopukluk ve ilişkisizlik olduğunu gösteriyor.

Akademi dünyasını hem, eğitim-öğretim süreçleri hem de, araştırma ve bilgi üretimi olarak tanımlama çabasının samimi olmadığı, hatta akademik ve entellektüel ikiyüzlülüğü derinden içinde barındırdığını ileri sürüyorum.

Böylesi bir önemli sonuca varmış olmak kanımca, sadece bana özgü ve benim şahsi tecrübelerimle sınırlı olmadığını da düşünüyorum.

Akademi ve pragmatizm

Bu ikili yapıda yer alan ilk olgunun yani, akademi dünyasının eğitim-öğretim işleri yapan kurumlar olmaları dolayısıyla ilgili ülkelerin ve toplumların insan işgücü ihtiyacına karşılık gelecek bir boyutu olduğu ortadadır.

Bunun, ne denli rasyonel bir anlama tekabül ettiğinin de farkındayım.

Bununla birlikte, aynı kurumları bilgi üretimi ile ilişkilendirmek ve bu kurumlara, bu rolü ve işlevi yüklemenin ne denli haklılık payı taşıdığını cesaretle sormamız gerekiyor.

Akademi dünyasında var olan veya ona yüklenen bu ikinci olgunun neye tekabül ettiği, hangi temeller üzerine inşa edildiği veya inşa edilmesi gerektiği, bu süreçlerin nasıl yönetildiği veya yönetilmesi gerektiği gibi pek çok soruyu ortaya koyabiliriz.

Var olan bu ikiliğin, sorunlara çözüm bulmayı değil, sorunları çözmemeye ve dolasıyıla var olan sorunları artırmaya neden olduğu da bir gerçektir.

Yukarıda dikkat çektiğim bu olgunun bir anlamda, akademik veya entellektüel ikiyüzlülükle açıklanmaya değer bir yönü bulunuyor.  

Nihayetinde, ilk olgunun yani, eğitim-öğretim süreçlerinin alt yapısının belirli standartlara oturmuşluğu bu anlamda, altında kalkılabilir bir yapısının oluşu kadar, ulus-devletlerin ihtiyaç duyduğu insan-işgücü üretimindeki rolleri ile bizatihi, ulus-devletlerin doğrudan ve bilinçli olarak yatırım yaptıkları bir alanı teşkil ediyor.

Oysa, ikinci alan, böylesi bir doğrudan kabule sahip midir?

Bu alan, gerçekte büyük bir kuşkuyu içinde barındırıyor.

Manipülasyon

Adil olma adına, ilgili ulus-devletlerin araştırma nosyonunu -en azından, iki alanda yani, teknolojik ve tüm çeşitliliğiyle sosyal bilimler - insani bilimler olarak anladıklarını söyleyebiliriz.

Fen Bilimleri yerine, ‘teknoloji’ kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü, Fen Bilimleri bile kendi bünyesinde araştırmayı bilimsel bir faaliyet önceliğiyle ortaya koyar.

Oysa, ‘teknoloji’ alanı her ne kadar Fen Bilimleriyle doğrudan ilişkisi olsa bile, yine burada karşımıza pragmatizm çıkması dolayısıyla, bir tür manipülasyondan bahsedebiliriz. 

Bu noktada, yukarıda dikkat çektiğim ayrışmanın doğurduğu dikomotik süreç bile, ilgili ulus-devletlerde yönetim erklerinin ve akademi dünyasında egemen olan anlayış ve güçlerin araştırma olgusunu ve süreçlerini, gizli/açık manipüle ettiklerini de gayet açık yüreklilikle söylemek gerekir.

Öyle ki, araştırma merkezli olarak bilgi üretiminden ihtiyaç duyulan hususun meselâ insanı, toplumu, kültürü, tarihi, folklorü, inancı, felsefeyi vb. alanları geliştirmek anlaşılmamaktadır.

Araştırma düşüncesizliği

Bu toplumlarda, bir önceki cümlede zikrettiğim alanları kendi ulus-devlet sınırları içerisinde hakkıyla ve gerçekçi bir şekilde araştırmak söz konusu olmadığı gibi, diyelim ki, dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplumları ve Müslüman olmayan toplumlara yönelik araştırmaları akla getirmek dahi gayet zor ve problemlidir.

Bugün bağımsızlığını kazanmış ve halkının tahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların, diyelim ki, ulus-devletlerin yakın ve uzak geçmişte kendilerini sömürgeleştirmiş olan devletlere ve toplumlara yönelik araştırmalarına rastlamak mümkün müdür?

Aksine, araştırmadan anlaşılan, adına ulus-devletler denilen yapıların fiziki, maddi varlıklarını devam ettirmeye, var olan diğer ulus-devletlerle rekabetçi süreçlerde, kendine yer edinmede elini çabuk tutmanın bir yolu ve yordamı olarak ortaya konmaktadır.

Bu var olan ikiliğin pek çok sorunu, gizli açık bünyesinde barındırdığını ileri sürüyorum. Sorunlu olduğunu düşündüğüm temel ikiliği aşmak, gayet önem arz ediyor.

İthal düşünceler ve kurumlar

Nihayetinde, bugün halkı Müslüman olan toplumlarda var olan bu kurumların yine, bu ilgili toplumların bizzat ürettikleri kurumlar olmayıp, dışardan ithâl ve -aşağıda değineceğim üzere-, azımsanmayacak bir tarihi geçmişle bağlantılı bir yönü bulunuyor.

Meselâ, bu kurumların gayet belirgin bir kimlik ve aidiyet sorunu bulunmaktadır...

Benzer şekilde, bu kurumlarda çeşitli derecelere bölünmüş halleriyle öğretici sıfatıyla yer alan sözde ‘yetkin’/’uzman’ kişiler; yine bu kurumlara ‘bilgi almak’ üzere geldiği varsayılan kitle yani, öğrenciler; bu kurumları, ulusal kalkınma hamlelerinin odaklarından biri olarak gören tüm ilgili birimleriyle devlet bürokrasisi bir aidiyete krizi içerisindedir.

Bu kriz, girişte bahsettiğim ikilikten neşet etmektedir.

Bu bağlamda, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ilgili ulus-devletler, -sözde- sorumluluk besledikleri varsayılan kendi toplumlarında örneğin bürokrasi, endüstrileşme gibi temel ekonomi-eksenli kalkınma süreçlerine ve idaresine hasredilmiş bir sınırlılıkla hareket etmektedirler.

 

Sömürge gerçekliği

Bu noktada, belki de, “Sorun nerede başladı?” şeklinde, temel bir soru ile olan bitene farklı bir açıdan yaklaşmak mümkün gözüküyor.

Yüksek öğretime denk geldiği şekliyle, akademi dünyasının halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda, eğitim-öğretim süreçleri ile bilgi üretme kurumu olma arasında kalmışlığı gayet, temel bir modernleşme problemi olarak ele alınmayı hak ediyor.

Modernleşmeyi kollektif, toplumsal ve kurumsal değişimin adı olarak belirlediğimizde, eğitim-öğretim kurumlarının bu süreçlerin en başında geldiğine kuşku bulunmuyor.

Bu durum, bir yandan sömürge süreçlerin ekonu olan Müslüman toplumlarda ‘modern’ eğitim kurumları yapılaşmasının hem, sömürge yönetici eliti hem de, sömürge süreçlerine şu veya bu şekilde yakınlık gösteren Müslüman okur-yazar çevrelerinin çabalarının başında toplumu yenilemenin, değiştirmenin, geliştirmenin ilk adımı olarak eğitim süreçlerine yatırım yaptıkları ortadadır.

Bununla birlikte, hem, dışarlıklılar olarak sömürge yönetici elitinin hem de, Müslüman toplumlar içerisinde bir şekilde toplum önderleri olarak ortaya çıkan bireylerin çabalarının bilgi üretmeden ziyade, toplumu eğitmeye doğru bir yönelim sergilediği görülür.

Bu ikinci durumun yani, toplumu eğitmenin pragmatik, pratik ve işlevci bir hedefi var ki, o da, sömürge topraklarında giderek yaygınlık kazanan ‘modern kurumsal yapılaşmalar’ içerisinde var olan, ortaya çıkan ve giderek artan insan işgücü ihtiyacına katkı sağlamak.

Ya da var olan ve giderek artan, bunun yanı sıra, ilgili yerli toplumlar, göçmen toplumlar, dikotomisinde bir tür varoluşsal bir soruna dönüşen toplumsal yapılaşma ve değişim süreçlerinde etkin rol almanın adı olarak gündeme gelen insan işgücü rekabetinde ve mücadelesinde kendine yer alabilmektir.

Bunu anlamak ve gözlemlemek, pek o kadar zor değil...

Örnekler

Bunun için, en azından 19. yüzyıl başlarından itibaren Hint Alt Kıtası ile Malay Yarımadası’nda İngiliz sömürge süreci ile Sumatra’da ve Java’da Hollanda sömürgeci süreçlerine konu olan Müslüman toplumların önce karşı çıkıp, ardından zamanla, tedrici olarak alıştıkları ve bir süre sonra, birincil aktörü olmaya başladıkları uzun bir süreç vardır.

Bu süreçte, temel yapılandırıcı aktör olarak sömürgeci yönetici eliti ile bu sömürge yönetimlerinin Avrupa’daki ana vatanlarındaki gelişmelerin belirleyiciliğine kuşku bulunmamaktadır.

İlk safha olarak adlandırabileceğim bu süreçte, Müslüman topluma mensup bireylerin grupların sömürge döneminde ortaya çıkan bilgi üretme süreçlerine ne denli katkı yapıp yapmadıkları araştırılmaya değer bir konudur.

Modern okur-yazarlığın, yabancı veya sömürge diline aşinalığın ve öğrenmenin, sömürge veya Müslüman toplumun çaba ve talebiyle açılan okullarda öğrenim gören Müslüman öğrencilerin dönemin bilgi üretimine, ne şekilde katkı yaptıklarını araştırmak önemlidir.

Bu durum, bağımsızlık süreçleri sonrasında yapısal olarak pek değişiklik sergilememekle birlikte, temelde aktörlerin değişmesiyle ortaya çıkan yeni dönemde akademi dünyasının nasıl bir yönelim aldığına dair sorgulamamızı kolaylaştıracak, bir çıkış yolu olacağını düşünüyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademide-temel-sorun-egitim-ogretim-ve-arastirma-dikotomisi-the-fundamental-problem-in-academia-the-dichotomy-between-teaching-and-research/

31 Temmuz 2026 Cuma

İbrahim Müteferrika ve dönemine dair bazı görüşler / Some opinions upon İbrahim Müteferrika and his era

Mehmet Özay                                                                                                                             31.07.2026

Osmanlı Devleti’nde, “bir dönemin açılıp bir dönemin kapanması” ifadesine muhatap olacak azımsanmayacak süreçlerin olduğuna kuşku bulunmuyor.

Bunlardan birinin, 18. yüzyıl başlarında daha çok, 1718’de başlayan veya başlatılan ‘Lâle Devri’ ile zihinlere kazınan bununla birlikte, yine bu dönemi, 1730’da Patrona Halil İsyanı’yla sona erdirilen 13 yıllık dönem oluşturuyor.

Lâle’nin, sadece saray bahçeleri ve muhtemelen dönemin ‘kamusal’ denilebilecek bazı mekân ve mevkilerini süsleyen nadide bir çiçekle sınırlı olmadığı, aynı zamanda siyasal denmese bile, toplumsal ve kültürel alana özgü  bazı alt birimleri yeniden ele alma, hatta değiştirme anlamında bir sürecin varlığı ortadadır.

Bu değişimin sanıldığının aksine, sıradan ve kendinde bir reform olmadığı, bu süreç öncesinde örneğin, bir önceki yüzyılın yani 17. yüzyıl sonlarında yaşanan, Karlofça Anlaşması’yla (1699) görünürlük kazanan ve bu anlamda, giderek belirgin ve kalıcı hale gelmekte olan askeri, siyasi ve teritoryal gerilemelere, kayıplara verilen veya verilmeye çalışılan bir cevap olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Reformdan devrime

Bu ifadeler ve niyetler doğru ise, 1730’da karşı devrimin veya bir başka ifadeyle bir sosyal devrimin ortaya çıkmasıyla, başlatılan sürecin toplumsal ve ilgili siyasal çevreler üzerinde ve nezdinde pek de, ikna edici kabul olmadığı veya bu çevreler tarafından makbul bulunmadığı ve hatta, bir tehdit olarak algılandığını göstermektedir.

Bu noktada, akla gelen bir diğer husus, söz konusu ‘gerilemelere’ cevap olması için başlanan ve reform olarak adlandırılan girişimin akamete uğramasında, bu işi yürütmekle yetkili olan çevrelerin ana hedeften sapmalarına bağlamak da mümkün.

Nihayetinde, ‘Lâle Devri’ hakkında genel bir kanaat olarak bugüne kadar var olan anlayış, Avrupa’dan ithal mimari yapılaşmanın merkezinde bulunduğu buna, yukarıda dikkat çektiğim üzere kamusal alanı ‘Lâle’lerle ‘kuşatma’ ile devam eden ve yine, kamusal alanların genişlemesine örnek olarak, ‘çayırlar’da başgösteren depdebe misali olguların belirli çevrelerde reform kadar reformdan sapma karşısında verilen tepkiler olarak da, algılanmaya müsait gözüküyor.

İbrahim Müteferrika

Bu dönem içerisinde doğup gelişen ve hatta bu sürecin ötesine taşan önemli bir gelişme olarak İbrahim Müteferrika’nın yayıncılık faaliyetini başlatmış olması bu süreçten bağımsız ele alınamayacağı gibi, gerek şahsının gerekse yaptığı yenilikçi girişimin, bu süreçle ne denli irtibatlı olup olmadığı üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Elbette, bugüne kadar Lâle Devri ve İbrahim Müteferrika üzeri, birbirinden bağımsız ve ilintili yazılar kaleme alınmıştır. Kanımca, bu süreci yeniden ele almamızın herhangi bir mahsuru bulunmadığı gibi, önceki üç yazının bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Bu dördüncü yazıyı, önceki üç yazının devamı olarak görmek de mümkün.

Bu anlamda, bazı soruları gündeme getirmek mümkündür.

İbrahim Müteferrika’nın yakın arkadaşı olduğu belirtilen 28 Çelebi Mehmed’in oğlu Said Ağa ile olan irtibatından mütevellit, örneğin, niçin birlikte Paris’e gitmediğidir.

Said Ağa ile ilişki çerçevesinde bir diğer soru, İbrahim Müteferrika’nın 1745 (veya 1547)’de vefatının ardından, Said Ağa’nın 25 Ekim 1755 ila 1 Nisan 1756 tarihleri döneminde kısa bir süre de olsa, Vezir-i Azam olsa da yayıncılık faaliyetlerini yeniden niçin başlatmamış olmasıdır.

3. Osman dönemine (1754-1757) denk gelen bu süreçteki diğer gelişmelerin de etkisi olduğu düşünülebilir.

Paris Raporu

Baba-oğul, 28 Çelebi Mehmed ve Said Ağa’nın ‘kaleme aldıkları’ belirtilen ‘Paris Raporu’ olarak adlandırabileceğimiz raporunu, İbrahim Müteferrika vezir-i azam -ve de, muhtemelen padişah 3. Ahmed’e sunduğu “Vesiletü’t-Tiba’ adlı kısa eserine yazarken kullanmış olabilir mi?  

Şayet -bazı yerlerde zikredildiği üzere, İbrahim Müteferrika bu kısa eserini, baba-oğul 28 Çelebi Mehmed ve Said Ağa’nın Paris gezileri öncesinde yazmış ise, muhtemelen o dönem kabul görmemiş olmalıdır.

Bu kısa çalışmanın veziriazam ve ardından doğal olarak, padişah tarafından kabulünün, Paris Raporu’nun gündeme gelmesi sonrasında gerçekleşmesi, kuvvetle muhtemel 28 Çelebi Mehmed ve oğlu Said Ağa’nın önemli desteklerini almış olmasına bağlanabilir.

Bu anlamda, İbrahim Müteferrika’nın zamanın ruhunu takip eden bir kişi mi yoksa, zamanın ruhunu bizzat kendisi oluşturmaya çalışan biri mi olduğu sorusunu sorabiliriz.

İbrahim Müteferrika’nın 13 yıllık süre zarfında, içinde sözlükler, tarih, coğrafya, teknik gibi alanları içeren 17 farklı çalışmayı toplam 23 cilt olacak şekilde yayınlaması, kayda değer bir süreci başlatmış olduğuna işaret ediyor.

Bu sürecin anlamlılığını yine İbrahim Müteferri’kanın, söz konusu bu eserlerin girişlerinde birbirinin aynı veya benzeri ifadelerde dile getirdiği üzere, “... eşi benzeri görülmemiş bu baskı sanatının, kitap yayımına, ilmin ihyasına ve ilim çevrelerinin memnuniyetine...”[1] şeklinde dile getirilebilecek yaklaşımı ortaya koyduğu çalışmanın Osmanlı toplumunda özellikle de, ilim çevrelerine yönelik oldukça yenilikçi yönü ortaya çıkıyor.

Bu noktada, İbrahim Müteferrika’dan önce baskı tekniği ve işini ortaya koyan olmaması, onun zamanın ruhunu oluşturmada birincil aktör olarak adlandırılmasına imkân tanıyor.

Döneminin ruhunu oluşturması kadar, uzunca bir süre bu ruhun sönüp gidişine rağmen, Osmanlı okur-yazar, ilim ve bir kısım bürokrasi çevrelerindeki kişilerin akıllarında, bir İbrahim Müteferrika örneği ve çabası yer ettiğini de ileri sürebiliriz.

Bir reform dönemi olarak anılan ‘Lâle Devri’ döneminde başlaması dolayısıyla, İbrahim Müteferrika’nın yayıncılık faaliyetini bir ‘kültür devrimi’ örneği olarak nitelemek mümkün.

Her ne kadar, ‘Lâle Devri’nin sonu karşı bir devrimle ve dönemin padişahının azli ve kellesinin alınması gibi olağanüstü bir sürece yönelmiş olsa da, İbrahim Müteferrika aynı süreci ‘kazasız atlatması’ önemli bir tarihi olgu olarak karşımızda duruyor.

Lâle Devri, bu devirin önemli figürlerinden İbrahim Müteferrika’nın Osmanlı toplumunda değişimin izlerini güçlü bir şekilde içlerinde barındırmalarına rağmen, süreklilik arz etmemiş olmaları ve bu anlamda, uzunca bir süre benzeri gelişmelerin ortaya konulmamış olması Osmanlı reform süreçleri açısından yeniden incelenmeyi hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-ve-donemine-dair-bazi-gorusler-some-opinions-upon-ibrahim-muteferrika-and-his-era/



[1] Tarikh-i sayyah dar bayan-i  zuhur-i Afghaniyyan ve inhidam-ı dawlat-i Safawiyyan (1729), p. ii, satır 10-11.

30 Temmuz 2026 Perşembe

Peringatan HUT 93 T. L. Sinar

Faisal Riza - Mehmet Özay                                                                                                      28.07.2026

Tanggal 27 Juli adalah peringatan ulang tahun ke-93 almarhum Tengku Luckman Sinar. Karena beliau telah menjadi tokoh intelektual melalui kehidupan akademis dan intelektualnya serta kontribusinya kepada masyarakat, maka tepat untuk meninjau kembali pandangan dunianya secara singkat. Ketika beliau lahir pada tahun 1933, dunia, termasuk Sumatera Utara, memasuki tahap transisi baru yang, sebagian besar, mungkin tidak terduga. Memang, masyarakat di Eropa, Amerika Utara, Timur Dekat, Asia Timur, dan dunia Melayu mengalami ketidakpastian dan ketidakpastian karena komponen dinamis dalam realitas sosial mereka sendiri.

Sebuah proses pembelajaran

Sejak usia dini, sebagai anggota baru keluarga dan komunitasnya, Sinar tampaknya telah dipersiapkan oleh keluarganya untuk realitas masyarakat yang mapan dan peran yang diasumsikan akan diberikan kepadanya dalam realitas masyarakat di masa depan. Harapan dan persiapan serupa mungkin juga ada untuk anak-anak yang baru lahir di Eropa, Amerika Utara, Timur Dekat, Asia Timur, dan bagian lain dari Dunia Melayu. Namun, masuk akal untuk berpendapat bahwa perubahan sosial dan politik yang tak terduga secara langsung memengaruhi kehidupan pribadi Sinar dan posisinya di komunitasnya di Sumatera Utara.

Dapat diduga bahwa realitas tak terduga di awal kehidupannya membuat Sinar menjadi individu yang dewasa lebih cepat dari yang diharapkan di awal masa remajanya, dan realitas yang sama membentuk pandangan dunia Sinar untuk menilai segala sesuatu dengan tepat. Dengan kata lain, realitas yang dialaminya selama masa remajanya memicu munculnya ide-ide yang membentuk kembali realitas di masa dewasanya. Tidak diragukan lagi bahwa upaya untuk mengatasi krisis dan trauma yang dialaminya secara paksa merupakan proses pembelajaran tersendiri, karena ia membangun prinsip-prinsipnya sendiri, yang tidak diharapkan setiap orang akan berhasil melakukannya.

Mnemonik Budaya

Sejak awal masa dewasanya, ia berupaya membangun kembali lingkup maknanya sendiri melalui keterikatan dan pengalaman pribadinya di komunitasnya dan, dalam skala yang lebih besar, di Sumatera Utara. Dilihat dari sudut pandang ini, kita dapat menegaskan bahwa pendekatannya secara alami berlandaskan pada investigasi antropologis, yang melibatkan komunikasi langsung dengan anggota masyarakat dan pengamatan cermat terhadap tindakan orang-orang dalam lingkungan sosial untuk mencapai penjelasan yang koheren dan bermakna. Namun, pengamatan ini bukan sekadar dangkal; melainkan, didasarkan pada rekonstruksi mentalitas anggota masyarakat dan institusi. Hal ini terjadi karena koherensi unit sosial dalam konteks adat dan budaya Melayu telah terganggu oleh semacam proses penyimpangan dan aktor-aktor sosial yang dapat dipahami sebagai bagian dari hal yang tidak terduga, seperti yang disebutkan di atas. Setelah itu, tugas membangun kembali koherensi tersebut melibatkan konsepsi spasial, temporal, dan sosial. Apa pun yang ditulis Sinar tentang adat dan budaya Melayu berfungsi sebagai pengingat.

Pada tahap ini, kami percaya bahwa gagasan koherensi yang dikembangkan oleh Richard Fardon sesuai dengan apa yang ingin kami gambarkan tentang tindakan Sinar sepanjang hidupnya dalam konteks Melayu. Menyelidiki koherensi gagasan kolektif dan hubungannya dengan institusi masyarakat adalah proses yang tak terhindarkan yang dialami Sinar melalui usaha-usaha yang dilakukannya dengan penuh tujuan. Sedangkan yang pertama berkaitan dengan adat dan budaya Melayu, yang kedua selaras dengan lembaga-lembaga yang mewujudkan adat dan budaya Melayu. Dalam hal ini, tidak mengherankan jika wacana fundamental Sinar berfokus pada konteks Melayu.

Reinstitusi Budaya

Diskusi ini juga dapat diperluas hingga mencakup hubungan antara budaya dan politik. Sinar, dalam arti tertentu, menjadi perantara dalam ranah budaya. Dengan demikian, usulan Sinar untuk meninjau kembali bentuk-bentuk budaya otentik Melayu, yang dapat disebut sebagai gerakan kebangkitan budaya diri, bertujuan untuk menjembatani antara elit yang menduduki pusat negara-bangsa dan menerapkan serta mendikte komponen budaya milik/produksi negara mereka sendiri dengan yang diperintah, yaitu Ra’kyat yang merasa terasing setelah kehilangan kontak dengan budaya otentik mereka dan tidak mampu mengikuti usulan budaya baru dari pusat. Sinar tidak secara terbuka menentang lembaga politik. Namun, analisis dan usulannya untuk reinstitusi budaya diarahkan pada kebijakan-kebijakan lingkaran tersebut baik di tingkat regional maupun pusat.

Dan jika tidak dianggap sebagai paksaan intelektual, kami juga berpendapat bahwa budaya dan adat Melayu sangat penting dalam ranah politik. Dalam konteks ini, politik berarti membentuk cakupan yang lebih luas dari hubungan antarmanusia dalam masyarakat manusia tertentu. Pada tahap ini, tak terhindarkan untuk mengingat kembali wacana Aristoteles tentang sistem politik. Seperti yang dinyatakan oleh Robert M. Hutchins (1949), Aristoteles menggambarkan unit politik dan menghubungkannya dengan individu tunggal, yaitu orang biasa. Ia menyatakan, “Sebagaimana satu orang adalah bagian dari rumah tangga, demikian pula rumah tangga adalah bagian dari negara; dan negara adalah komunitas yang sempurna”. Dalam arti tertentu, tidak mengherankan jika sebagian orang berpendapat bahwa kehidupan komunal, yang secara historis terstruktur oleh adat dan budaya Melayu, merupakan aspek dominan dari komunitas Melayu; ikatan antara anggota biasa dan kelompok yang lebih besar bukanlah ideal tetapi dipraktikkan dengan cara yang signifikan. Batasan antara komponen mikro dan makro ini tidak dapat dipisahkan. Hal ini juga mencerminkan gagasan Aristoteles, yang menekankan peran negara sebagai unit politik daripada individu.

Dalam pengertian ini, wacana intelektual Sinar mencerminkan ideologi budaya yang pengaruh utamanya berasal dari budaya dan adat Melayu, yang berakar pada perkembangan sejarah Sumatera Utara. Dengan kata lain, usaha-usaha budayanya memadai dan sesuai dengan budaya dan adat Melayu yang telah mapan secara historis. Saran-sarannya, yang dapat ditegaskan dalam ideologi budaya, terutama bertujuan untuk membalikkan pemaksaan budaya negara-bangsa, baik implisit maupun eksplisit, dalam berbagai bentuk dan unitnya. Dalam hal ini, ia sendiri menciptakan legiun besar tentang pentingnya budaya dan adat Melayu.

Narasi singkat di atas membuka jalan bagi argumen bahwa karya-karya intelektual Sinar juga dapat diteliti secara komparatif dengan proyek-proyek yang dikedepankan dalam kerangka kebijakan budaya negara-bangsa. Memang, ide-idenya, yang disebarkan melalui buku dan artikelnya, menunjukkan bahwa ia adalah penyedia data penting tentang kondisi nyata bidang budaya di Sumatera Utara dan di tingkat provinsi dan nasional.

Meskipun beberapa karya akademis dan perwakilan negara-bangsa di lembaga negara dan akademisi membahas konsep keragaman dan persatuan, konsep-konsep tersebut tidak dicerna sebagaimana yang disarankan oleh otoritas tersebut. Karena negara-bangsa pada dasarnya didasarkan pada beberapa komponen penentu seperti bahasa, ras, struktur etnis, wilayah, dan sistem politik, dll., beragam struktur etnis mungkin tidak puas dengan kontribusi negara terhadap kehadiran budaya dan politik mereka di dalam negara-bangsa. Fenomena ini sangat terlihat dalam tulisan Sinar. Tingkat dan volume penekanannya, khususnya di bidang budaya, beragam sesuai dengan cakupan budaya dan politik. Dalam pengertian itu, pada dasarnya, jika dimensi politik, sejalan dengan otoritas negara-bangsa, lebih tinggi dan, sampai batas tertentu, represif daripada reseptif, Luckman Sinar merestrukturisasi tingkat ekspresi penekanan budaya dalam wacananya. Dalam pengertian lain, Sinar berhati-hati untuk meningkatkan wacana intelektual tanpa melanggar batasan politik tertentu. Tujuan fundamentalnya adalah untuk tidak menghadapi perselisihan terbuka dan bentrokan dengan negara-bangsa itu sendiri.

Ia menyadari pentingnya krisis budaya di kalangan masyarakat Melayu, sebuah produk sampingan dari berbagai faktor yang, jika digabungkan, merupakan tsunami dekonstruksi budaya. Secara khusus, persaingan pembangunan negara-bangsa, yang tidak diragukan lagi terasing dari ranah budaya, menggunakan fitnah moral dan nasionalistik terhadap setiap pesaing atau proyek-proyek kelangsungan hidup pusat-pusat yang sudah mapan. Yang terakhir secara langsung menyerang yang sudah mapan; namun, hal itu menyebabkan hilangnya kendali dinamis dan mekanisme kelangsungan hidup budaya dan adat Melayu karena kebingungan moral, ekosistem sosial yang longgar, dan pengawasan kelembagaan yang lemah. Semua tampaknya memiliki efektivitas gabungan yang dirasakan secara menyakitkan oleh individu, termasuk Sinar.

Memang, apa yang Sinar anggap sebagai upaya sentralisasi bidang budaya, dan yang kemudian menjadi komponen wacana intelektualnya, juga, sampai batas tertentu, telah dibahas oleh penulis lain. Misalnya, Soerjanto Poespowardjo (1993) menyatakan secara ringkas merujuk pada tahun-tahun awal periode pasca-kemerdekaan bahwa “para intelektual mulai mempertanyakan bagaimana hubungan ideal antara sektor politik di satu sisi, yang cenderung berfokus pada masalah-masalah mendesak dan yang harus mencari solusi praktis dan pragmatis, dan bidang budaya yang luas (seperti masalah persatuan nasional, integrasi politik, kepribadian nasional, dan budaya nasional yang menghadapi kosmopolitanisme budaya), antara kekuasaan yang semakin berpusat pada lembaga-lembaga negara dan proses kreatif rakyat Indonesia yang masih terbelenggu dalam ikatan primordialisme…”

Singkatnya, tepat untuk berpendapat bahwa budaya dan adat Melayu tidak hanya mengandung kontur sosial tetapi juga kontur sosial yang lebih luas. Dalam hal ini, tidak salah untuk berpendapat bahwa Sinar adalah tokoh yang berupaya menjembatani kesenjangan antara pusat dan pinggiran.

https://epaper.waspada.co.id/reader/185

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/peringatan-hut-93-t-l-sinar/

27 Temmuz 2026 Pazartesi

İbrahim Müteferrika üzerine tartışmalar ve çelişkiler / Debates and contradictions regarding Ibrahim Müteferrika

Mehmet Özay                                                                                                                             27.07.2026

İbrahim Müteferrika’nın, Osmanlı toplumunda genel itibarıyla modernleşme süreci olarak adlandırılabilecek yapılaşma içerisindeki rolü kadar, kişiliği, ait olduğu dini yapı, Osmanlı toplumuna ne şekilde adapte olduğu gibi konular da ilgili yazarlar tarafından tartışma konusu yapılıyor. Sosyolojik olarak böylesi bir tartışmanın yerinde olduğuna kuşku yok.

Bu çerçevede, önceki iki yazıda kısaca dikkate çalıştığım üzere, bu tartışmanın Berkes Hoca, Coşan Hocaefendi ve Tezcan Hoca’nın konuyu ele alışları ve çalışmaları arasındaki ilişkililik bağlamında görece uzun aralıklarla da olsa, yeniden gündeme gelmiş olması, İbrahim Müteferrika özelinde ve de, Osmanlı modernleşme süreçlerinin erken dönemine dair tartışmanın halen var olduğuna işaret ediyor.

Bu durum, aynı zamanda tarihsel kronolojik yaklaşımların katılığı dışında, daha canlı, dinamik süreçlerin varlığına akla getirdiği ve bunlar üzerinde düşünce geliştirmemize imkan tanıdığı için, oldukça faydalı da.

Tartışmanın bir yanında yukarıda adı geçen modern yazarların dini-siyasal aidiyetleri ile çalışmalarına ve de bir öçlüde eleştirle yaklaşımlarına konu olan İbrahim Müteferrika’nın, dini yaklaşımı arasında doğrudal bir ilişki gündeme gelip gelmediği gibi gayet ilginç bir durum bulunuyor.

Bir önceki yazıda, Tezcan Hoca’nın Berkez ve Coşan Hocaefendi’nin yaklaşımlarındaki benzerliği günümüz, ulus-devlet din-devlet yönelimiyle ilişkilendirmesine yönelik saptamam doğru ise, ortada açıkçası böylesi bir ilişkililiği doğruluyor demektir.

Burada, elbette Tezcan Hoca’nın ortaya koyduğu görüşün kaynağında, adı geçen iki yazarın görüşlerinin bilimselliğine yönelik eleştirellik kadar, bizatihi sahip olduğu dini-siyasal bağlılık, aidiyet ve hissiyatın ne denli rol oynayıp oynamadığını da gündeme getirmek mümkün.

İlgili yazılarda, ortaya konulan yaklaşımlardan birinin, İbrahim Müteferrika’nın bir din olarak İslamı seçmesinde önceki yaşamında hangi Hıristiyan mezhebine veya sektine ait olduğu yönünde bir eğilim var. bunda, örneğin, Hıristiyanlık içerisinde var olan bildik mezhepler ile görece, daha az bilinenlerden olduğunu düşündüğüm “Birlikçilik” (Unitarianism) mezhebine bağlılığın sadece İbrahim Müteferrika için değil, aynı inanç örgüsündeki diğer bireyler için de İslam’ı anlama, İslam’a yakınlaşma noktasında bir eğilimi doğal olarak içinde barındırdığını söyleyebiliriz.

Öte yandan, güçlü bir sezgisellikle, İbrahim Müteferrika’nın İslamı pragmatik, bir anlamda çıkarcı olarak seçtiği yönünde de bir yaklaşım ortaya çıkıyor. 

Yani, bir şekilde bünyesine dahil olduğu Osmanlı toplumunda çok da zor olmayacak bir gözlem süreciyle bürokrasinin çetrefil basamaklarında yükselebilmek için ihtiyaç duyduğu anlaşılan destek, sosyal ağ ve kendine uygun ‘hami’ (patron) bulma zorunluluğundan neşet eden bir süreci tecrübe ettiği yönünde bir görüş bulunuyor.

Bu noktada, biraz daha geriye doğru giderek, İbrahim Müteferrika’nın Müslüman olmadan önceki halini kısaca hatırlamak gerekir.

Bu çerçevede, Osmanlı toplumu içine girişine neden olan süreçte, “zaten çocukluk ve erken gençlik dönemlerinde mensubu olduğu kilise eğitimi ve yönelimi ile kendi kişiliğinde var olan dini yapılaşmanın etkisiyle gönüllülük mü?” yoksa “dönemin savaş koşullarında Osmanlı ordusunun eline esir olarak düşen diğer Macarlarla birlikte yolunun İstanbul’a düşmesiyle oluşan yeni bir sosyal süreç mi etkili olmuştur?” sorusunu yeniden sorulabilir.

İlk hale Tezcan Hoca’nın bulduğu alternatif, -İbrahim Müteferrika’nın ‘Unitarianism’ olamayacağına dair diğer eleştirileri bir yana, Ahmet Usta adlı araştırmacıya ait, İslam tarihi alanında yapılan çalışmanın bulgularına dayanıyor. Buna göre, Hıristiyan mezhepleri ve/ya sektleri arasında Barnabascı yaklaşımın Unitarianizm’den daha çok İslam tevhid inancına yakın olduğu ortaya konuyor.

Bununla birlikte, ne Berkes’in ne de Coşan Hocaefendi’nin içinde bulundukları koşullarda ortaya koydukları metinlerinde Hıristiyan mezhepleri arasında var olan veya olduğu belirtilen ilişkisi ele almamış olmaları mümkündür. Vardıkları sonuç ise onların mevcut kaynaklar üzerinden, ortaya koydukları mantıksal çıkarımlarla ilişkilidir.

Öte yandan, Tezcan Hoca’nın iddiasında sorunun, Unitarianism ve Barnabascılık ile sınırlı olmayan bir yönünü göz ardı etmemek gerekir.

İbrahim Müteferrika’nın yaşamış olduğu olası ikinci tecrübe yani, kölelik süreci ve ardından, İslam’ı, -pragmatik ve çıkarcı bir eğilimle- bir din olarak seçmesine kısaca değineyim. Öncelikle burada dikkat çeken husus, onun tabiri caizse, “zehir gibi bir efendisi” olduğu yönünde. Kanımca burada bir hata olsa gerek. İdealleştirmemekle birlikte, Osmanlı ordusuna esir düşenlerin öyle gelişigüzel esir pazarına ve oradan da bir zalim efendiye düşme süreçleri üzerinde durup düşünülmeye değer.

İbrahim Müteferrika gibi, ilmi açıdan gayet donanımlı bir kişinin ne herhangi bir Osmanlı otoritesi tarafından sorgulanmadan esir pazarına düşmesi ne de, tüm bu süreçlerde derdini ifade edemeyeceği ve kalipre kişiliğini kendisine kanıtlayamayacağı bir kişiyle karşılaşması mümkün.

İbrahim Müteferrika’nın kişiliği, din değiştirmesi ve diğer toplumsal değişim süreçleri üzerine bir anlamda, spekülasyon ve öte yandan, mevcut kaynakların farklılıklarıyla dikkat çekmesinin temel nedeni onun kendi biyografisini kaleme almamış olmasıdır.

Gayet ilginç değil mi?

Böylesine entellektüel bir birikim ve bu birikimini Osmanlı toplumu gibi gayet önemli bir yapı içerisinde baskı dünyasını ortaya koymuş bir kişinin kendi yaşam hikayesini az çok veya derli toplu kaleme alıp yayınlamamış olması akla yeni soruları getiriyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-uzerine-tartismalar-ve-celiskiler-debates-and-contradictions-regarding-ibrahim-mutaferrika/

24 Temmuz 2026 Cuma

İbrahim Müteferrika üzerine tartışmada Baki Tezcan ne diyor? / What does Baki Tezcan say in the debate about Ibrahim Müteferrika?

Mehmet Özay                                                                                                                             24.07.2026

İbrahim Müteferrika üzerine kaleme alınmış akademik düzeydeki çalışmaların, Osmanlı entellektüel tarihi bağlamında değerlendirilmesi gerektiği konusu bizi mevcut eserler üzerinde daha dikkatli durmamızı gerektiriyor. Bir hatırlatma olarak, Niyazi Berkes’in, 1962 yılında yayınlanan “İbrahim Müteferrika” (TTK Belleten) makalesinde, Ebüzziya Tevfik’ten Adnan Adıvar’a kadar söz konusu eserlerin yazarlarını sıraladığını belirteyim.[1]

Geçen günkü yazımda, merhum Esad Coşan Hocaefendi’nin, İbrahim Müteferrika’nın, ‘din değiştirme’ sürecine atıfla kaleme aldığı ‘ileri sürülen’, Risale-i İslamiyye’si üzerine, Matbaacı İbrahim-i Müteferrika Risale-i İslamiye (Tenkidli Metin) başlıklı çalışmasına kısaca değinmiştim.[2]

Bu anlamda, İbrahim Müteferrika’nın, salt bir matbaa kurucusu değil veya matbaayı, Batı’dan Osmanlı toplumuna aktaran bir kişi olmadığı, aksine -bilindiği kadarıyla- bireysel nitelikleri ve yaptığı iş dolayısıyla sergilediği, bilgi ve teknoloji yararlılığı konusunun yeniden ve de eleştirel bir şekilde ele alınmasına imkân tanıyor.

Esad Hoca’nın, Risale-i İslamiyye’yi konu olan çalışmasında (1993) atıfta bulunduğu sosyolog – siyaset bilimci Niyazi Berkes’in, 1962 yılında yayınlanmış olan makale çalışması, bu alanda yapılan önemli eserler arasında yer alıyor. Özellikle, 1950 sonrası modern dönem dikkate alındığında buna, ilk demek bile mümkün gözüküyor.

Tezcan Hoca’nın sorgulaması

Bu yazıda, yine kısaca olmak şartıyla tarihçi, Baki Tezcan Hoca’nın yukarıda isimleri geçen iki yazarın eserleri ve İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye’si adlı çalışmasına dair yaklaşımına yönelik görüşüne değineceğim.

Giriş’te, Risale-i İslamiyye’yi bir anlamda tanımlama çabasının bir ürünü olan, ‘ileri sürülen’ ifadesi, Tezcan Hoca’nın 2024 yılında bir kitap bölümü olarak yayınlanan çalışmasında bu konuyu eleştirel bir şekilde gündeme getirmek suretiyle, söz konusu Risale’nin adından başlayarak, içeriğine dair bir dizi eleştiriler ortaya koyuyor.

Böylece, ilk yazının ardından bu yazı ile, İbrahim Müteferrika ve çalışmasına dair, üçüncü bir yazarı ve görüşünü de kısaca gündeme getirmiş olacağım.

Baki Hoca’nın tezinin, ilgili birkaç alanda olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan ilki, İbrahim Müteferrika’ya ve onun Risale-i İslamiyye eseri üzerinden, Osmanlı devleti’ne biçilen rol ve anlama yönelik eleştiri oluşturuyor.

Bu bağlamda, Baki Hoca, birbirine gayed zıd siyasal ideolojik kampta yer alan Esad Hocaefendi ve Berkes Hoca’nın bir anlamda, aynı yerde buluştuklarına işaret ediyor.

Ve bunun üzerinden, ortaya konulduğu iddia ettiği, yanlış söylem ve yaklaşımları düzeltme konusunda çabasını sergiliyor.

Polemik-müjdeleme ve ‘deconstruct’

Bir önceki yazımda, İbrahim Müteferrika kaleme aldığı Risale-i İslamiyyesi’nin ‘Tevhid’ inancı ile ilişkisi ve bu sürece dair açıklamaları ile bu eseri sayesinde onun, Batı’da -yine o dönemlerde var olduğu anlaşılan- Kutsal metinlerde, ‘müdjeleme’ konu alan çalışmalar halkasına eklenmesine vurgu yaparak bitirmiştim.

Baki Hoca, İbrahim Esad Hocaefendi ve Berkes Hoca’nın, İbrahim Müteferrika’nın bu eseri üzerine kaleme aldıkları eserlerde onun, Müslüman oluşu konusundaki düşüncelerinin doğru olmadığı gibi, Risale-i İslamiyye’nin ‘müjdeleme’ tipi çalışmaları içerisinde de yer alamayacağını ileri sürüyor ve bunu yaptığı araştırma ile kanıtlamaya çalışıyor.

Baki Hoca, çalışmasının 46. sayfasının sonlarında “... I deconstruct both the portrait of İbrahim Efendi drawn by Berkes and the Risale-i İslamiye itself”, diyerek yaklaşımını sergiliyor.

Bunun devamında, “... Coşan’s representation of İbrahim Efendi and the Risale-i İslamiye is much softer as Coşan really follows in Berkes’ footsteps, taking most of his claims as a given and adding only a couple of twists to Berkes’s portrait of İbrahim Efendi”,[3] demek suretiyle, yani, “Coşan, İbrahim Efendi ve Risale-i İslamiye anlayışında, Berkes’in -bir iki husus  dışında- izinden gidiyor” diyor.[4]

Coşan Hoca’nın, Berkes’in çalışmasını okuduğu zaten yaptığı atıflardan belli oluyor. Berkes’in görüşlerini benimsiyor oluşunu ideolojik bir zeminden ziyade, ortaya konulan anlatının bilimselliği, rasyonalitesi çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Kaldı ki, Baki Hoca’nın bizzat kendisinin de söylediği üzere Esad Hoca’nın hem fikir olmadığı alanlar da bulunuyor. Bunun yanı sıra, Esad Hoca’nın başka kaynaklara atıf yaptığını görmezden gelmemek gerekir. Bu anlamda, Kaynakça bölümü bize, kayda değer ipuçu veriyor.

Dikkat çeken bir diğer eleştiri, İbrahim Müteferrika’nın Latince-Osmanlıca karışımı olarak Risale-i İslamiyye’nin girişinde Tevrat’tan alıntıyla yer verdiği paragrafın Esad Hoca tarafından incelenmediği yönünde. Bu yaklaşımı, araştırma nesnesini kapsamlı/detaylı bir şekilde ele alma noktasında dikkate değer olduğuna kuşku yok.

Bununla birlikte, İbrahim Müteferrika, bu Latince-Osmanlıca karışımı paragrafı ardından gelen paragrafda yorumluyor. Bunu, Baki Hoca da ifade ediyor.[5]  

Esad Hoca’nın, bu ‘detay araştırmaya’ ihtiyaç duymamış olabileceği konusunda, Tevrat’da geçen Hz. Peygamber’in son peygamber oluşuna dair ifadenin, İslam bilim çevrelerince yeterince bilinmesiyle açıklamak mümkün. Hatta, bu bilginin günlük cami sohbetlerinde yer alacak kadar yaygınlık kazanmış bir bilgi olduğunu söyleyebiliriz.

Risale-i İslamiyye

Peki, Tezcan Hoca, Risale-i İslamiyye için ne diyor?

Din-i bir risale olmasından ziyade, yazıldığı dönemin sosyal ve özellikle de siyasal-askeri gelişmeleri karşısında ortaya konulmuş bir propaganda aracı bir başka ifadeyle “savaş propagandası” olarak tanımlıyor. 17. yüzyıl sonunda Karlofça süreci (1699) Osmanlı’da askeri yapılaşmanın zaaflarının giderek ciddi olarak ortaya çıkışıyla bağlantılı olarak toplumda oluşan hissiyata yönelik bir ön alış belki de...[6]

Tezcan Hoca, temelde, bu iki çalışma üzerinden modern Türkiye’de kollektif aidiyet bağlamında, İslamın yer ettiği merkezilik ile İbrahim Müteferrika’nın -özelde yukarıda bahsi geçen, iki araştırmacı tarafından ortaya konuluşundaki benzerliğe vurgu yapıyor. Ya da, bir başka deyişle bu vurguya eleştiri getiriyor.

Baki Hoca’nın bir kitap bölümü olarak yayınlanan bu çalışmasının başlığında bir vurguya dikkat çekmek gerekiyor. O da, “modern Türk tarihyazımı”.

Hoca’nın bundan kastı, Berkes ve Coşan’ın çalışmaları ise, iki eseri de, -en azından pür anlamda veya Baki Hoca’nın yer aldığı akademik temeller içerisinde düşünmek mümkün değil.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Berkes ve Coşan’ın çalışmalarını, daha çok dini-entellektüel yapı ve değişim üzerinde değerlendirmek gerekir. Bu noktada, onların ‘bilimsel’ yaklaşımlarını örneğin, Adnan Adıvar’ın aynı konudaki yaklaşımı ile birarada görmek mümkün.[7]

Buna ilâve olarak, ne bireysel olarak ne de ortaya koyduğu akademik çalışma olarak, “İslam’ın merkeziliği” bağlamına oturduğu söylenebilir.

Bu noktada, Baki Hoca’nın yaklaşımının daha çok, De Saussure Czezarnak ve Karaçson Imre gibi yazarların görüşlerine yaklaşıp yaklaşmadığını incelemek gerekiyor.

Tezcan Hoca ne diyor?

Tezcan Hoca’nın yukarıda kısaca ele aldığım eleştirel yaklaşımın ardından onun akademi dünyasına ve genel kamuoyuna ne söylemek istediğine dair bazı görüşleri sadeleştirerek aktarayım.

-İbrahim Müteferrika, pragmatist ve fırsatçı olarak bu eseri kaleme almıştır. Bunu, bir yandan dömein Osmanlı ‘askeri’ gerilemesi karşısında develet ve topluma ‘entellektüel’ bir zemin kazandırma ve kendisini de, Osmanlı siyasi eliti nezdinde öne çıkartmak amacıyla yapmıştır.

-Niyazi Berkes, İbrahim Müteferrika’nın eserini yani, Risale-i İslamiyye’yi, -pek de, okumadan-, sekülerleşme tezine kaynak sağlamaya yönelik olarak -ve de yanlış yorumlayarak- Müteferrika’yı ‘Birlikçilik’ (Unitarianism) ile ilişkilendirmiştir.

-Esad Coşan Hocaefendi, profesörlük çalışması olarak kaleme aldığı İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye çalışmasını çokça -ideolojik olarak en öte kutupta yer alan Berkes’e dayandırmıştır. Ayrıca, İbrahim Müteferrika’nın Latince-Osmanlıca karışımı olarak çalışmasının girişinde verdiği, Hz. İsa’dan sonra Hz. Peygamber’in gelişini müjdeleyen İncil’den çıkartılan ayetle ilgili ‘delil’ mahiyetindeki ifadeleri, otantik kaynaklarından yakından incelememiştir.

Evet, bu yaklaşımları detaylarıyla akademik bir makaleye dönüştürmek mümkün.

Tezcan Hoca’nın, akademik ve bilimsel çalışmaların doğasına dair olduğuna kuşku duymadığım bazı açılımları noktasında hem fikirim.

Bununla birlikte, Tarihçi Tezcan Hoca’nın, “dinler tarihi, karşılaştırmalı dinler vb. alanlara ait olduğu görülen İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyye’sini konu alan iki çalışma üzerinden ne tür bir değerlendirme yapmak istemiştir?” sorusunu da gündeme getirmeliyim.

Kuzey Amerika’da bulunduğundan hareketle, Unitarianism’le ilgili okumalarının, ilgili akademik konuşmaları dinlemiş olmasının getirdiği bir akademik açılımdan bahsedilebilir. Ve buradan hareketle, Niyazi Berkes’in İbrahim Müteferrika’yı ‘unitarianism’le ilişkilendirmesinin yanlışlığını ortaya koymak istemiş olabilir.

Bazı alternatif görüşleri de eklemek mümkün. Ancak yazıyı fazla uzatmamak adına bununla yetineyim.

Son olarak, Tezcan Hoca’nın Berkes ve Coşan Hoca bağlantısından hareketle “Sünni Müslüman Türk olgusunu Türkiye’de modern kollektif kimliğin merkezine oturtan modern Türk milliyetçiliğinin aynı zamanda Osmanlı’daki bilim adamları üzerinde de aynı şekilde güçlü bir nüfuz oluşturduğu”nu ileri sürüyor. Gayet genellemeci ve bazı tezatları içeren bu görüşü ele almamız mümkün.

Ancak, Tezcan Hoca bizzat kendisi bu yönelimi sergileyenlerin bir yanda, ülke üniversitesinden atılan Berkes ile ülkede, İslamcı-entellektüel geleneğin temsilcilerinden Coşan Hoca’nın nasıl olup da, “modern Türk milliyetçiliği’ne hizmet ettiklerini bu makalesinde derinlemesine ele almıyor.

İbrahim Müteferrika’nın Risale-i İslamiyyesi’nden geri kalan ise, bir “polemik” ürünü olmasından başka bir şey değil...

Ancak, Tezcan Hoca’nın pek de gündeme getirmediği bir husus var.

O da, İbrahim Müteferrika’nın sıradan bir Hıristiyan değil, ilgili kilise öğrenimini başarıyla tamamlamış ve ‘üstadları’na meydan okuyacak denli, Hıristiyanlığın ‘sakladığı’ bilgileri araştırıp anlayacak kadar ‘bilimsel titizlik’ sergilemiş bir kişi olmasıdır.

Bu konuda yazmaya devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ibrahim-muteferrika-uzerine-tartismada-baki-tezcan-ne-diyor-what-does-baki-tezcan-say-in-the-debate-about-ibrahim-muteferrika/

 



[1] Niyazi Berkes. (1962). “İbrahim Müteferrika”, TTK Belleten, Cilt 26, Sayı 104. (Ekim), s. 716. (715-737).

[2] Bu çalışmanın yeni baskısı yapıldığı gibi, Esad Hoca’nın profesörlük çalışması olarak gündeme gelen bu eser Süleymaniye Kütüphanesi’nde müstear ismi ile de yer alıyor: Bkz.: Halil Necatioğlu. (1982). Matbaacı İbrahim-i Müteferrika ve Risale-i İslamiye Adlı Eserinin Tenkidli Metni, Ankara: Elif Matbaacılık. (https://portal.yek.gov.tr/works/detail/681276).

[3] Baki Tezcan. (2024). “Secularist Anxieties Meet Evangelical Ones in Modern Turkish Historiography: İbrahim Müteferrika and the Risalei- İslamiye”, Transforming Empire: The Ottomans from the Mediterranean to the Indian Ocean, (ed.: Serpil Atamaz, Onur İnal, Alexander Schweig), Leiden: Brill, s. 46-7. (45-69). Tezcan Hoca, bu yaklaşımını çalışmasının alt başlığı olarak da kullanıyor. Bkz.: s. 51)

[4] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 62.

[5] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 49.

[6] Tezcan. (2024). A.g.e., s. 50-51.

[7] Berkes. (1962). A.g.e., s. 715.