19 Eylül 2026 Cumartesi

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerinin benzerliği / The similarity between the views of Saffet Bey and Anthony Reid regarding relations between the Malay world and the Ottoman Empire

Mehmet Özay                                                                                                                             19.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin başlangıç evresine dair, Osmanlı vechesinden yapılan atıfların ilki olmasıyla dikkat çeken ‘iki gemi’ olgusunu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde kaleme aldığım dört yazıyla gündeme taşıdım.

Reid ne demişti?

Konunun gündeme taşınmasında Anthony Reid’in 1969 yılında yayımlanan “Onaltıncı Yüzyıl’da Batı Endonezya’ya Türk Tesiri” (Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia)[1] başlıklı eseriyle önemli bir başlangıç yaptığını söylemiştim.

Reid’in bu çalışmasında söylem, teknik yaklaşım, kaynaklar ve yorumlar noktasında okuyucuları yanlışa veya Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine yanlış anlamaya ve yorumlamaya sevk edebilecek unsurlar olduğuna, -kısmen de olsa, çalışmasının başlığına gönderme yapmaktan başlayarak kısmen vurgu yapmıştım.

Bunun yanı sıra, Reid’in bir Osmanlıyı eksene alan bir tarihçi olmadığını, Osmanlı tarihine pek de yakın olmadığı gibi Osmanlı kaynaklarına doğrudan erişiminin mümkün olmadığına değinmiştim.

Buna ilâve olarak, Reid’in bu çalışmasını temellendirdiği Saffet Bey’in, 1911-1912 yılında iki makalesini de gündeme taşımıştım.[2]

Reid’in, Saffet Bey’in bu makalesini okumasının mümkün olmadığını -ki, zaten bunu kendisi de makalesinde dile getiriyor-, bu makalenin ilgili bölümlerini, kendisiyle aynı dönemde Londra’da bulunan veya doktorası sonrası kendisiyle görüştüğü anlaşılan Salih Özbaran Hoca’nın yardımıyla edindiği ortadadır.

Saffet Bey ne demişti?

Reid’in çalışmasına eleştirel bir yaklaşımla ele almanın, aynı zamanda bizi Saffet Bey’in makalesine yönlendirmesinin doğal olduğunu bu süreçte bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.

Saffet Bey’in, yaşadığı dönemin ne denli donanımlı tarihçileri veya sosyal bilimcileri arasında yer aldığını belki, daha geniş bir araştırma sonunda ortaya koymak mümkün olabilecektir.

Ancak, Saffet Bey’in, yukarıda dile getirdiğim makalesini yayınlamasının hususi bir tarihçilik ilgisinden öte, belki de daha çok, tesadüfe matuf bir yayın olduğunu ansıtan bir durum olduğunu ileri sürüyorum.

Konsoloshane belgesi

Bu noktada şunu söylemekte yarar var ki, Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Kuzey Sumatra’ya, ne tür bir maddi imkânla ve donanımla oraya gittiğine dair temel verisinin, dönemin Batavya konsoloslarından Erşad Bey’den bizzat edindiği tabiri caizse, bazı yarım yamalak metinler ile sözlü bazı anlatılara dayanıyor.

‘Yarım yamalak’ dediğim husus, Erşad Bey’in Batavya’dan getirip kendisiyle paylaştığı ve Osmanlı’nın Kuzey Sumatra’da Açe’deki varlığına gönderme yapan Christiaan Snouck Hurgronje’nin kaleme aldığı meşhur ‘Açeliler’ (The Acehnese) adlı eserin birkaç sayfasıdır.

Buna ilâve olarak,  konsoloshane’de Erşad Bey’i ziyaret eden ve dönemin sürgündeki Açe sultanına yakın olduğu izlenimi veren bir zatla yaptığı sohbetten edindiği sözlü notlardır.

Bu iddiamızı destekleyecek bir diğer husus, bizzat Saffet Bey’in ilgili tarihi gelişmelerle ilgili yaklaşımıdır.

Hadım’ın yaptıkları ve yapamadıkları

Saffet Bey, 1538 yılındaki Diu Seferi’nin kaptanı Hadım Süleyman Paşa’nın, bazı çevrelerce kahramanca gösterilmesine tam da karşıt bir söylemle ortaya çıkarak, “... yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkese göstermiş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır” dedikten sonra, sırayı yakınmaya getiriyor ve diyor ki: “... İşte buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan ola idi, güzel başlanacak olan bir büyük işin sonu pek parlak pek kazançlı olacaktı ...”[3]

Saffet Bey, bu yaklaşımıyla temelde bu sefer sürecinde Portekizlilere karşı başarılı olunmadığı gibi, Aden, Yemen ve Batı Hindistan gibi bölgelerdeki Müslüman hükümdarlıklarıyla ilişkilerin kurulamamasına da neden olduğuna gizli açık dikkat çekiyor.

Aslında, Saffet Bey, tabiri yanlış kullanıyor gibi...

Nihayetinde, Mısır Kapudanı gibi önemli bir mevkide olan kişiden ‘tam bir adamlık’ değil, yetkin bir devlet adamı ve stratejisti olması beklenir. Ya da daha naif bir yaklaşım sergileyerek söylememiz gerekirse, o dönem Osmanlı ifadelerinde “adam olmanın” yetkin devlet adamı ve stratejisti olmaya tekabül edecek bir boyutu içeriyordur.  

Hadım Süleyman Paşa’yı konu olan kısa bir yazıda dile getirdiği üzere, Paşa 80 yaşına merdiven dayamış ve dört kişinin yardımıyla yerinden kalkıp yürüyebilen bir kişi olmasıyla fiziki yetersizliği kadar, öyle görülüyor ki, mantıksal karar verme süreçlerinde de zaafiyeti olan bir yönetici görünümünde.

İlk filo hangisi?

Yukardaki alıntıda yer alan “ilk Osmanlı filosu” ifadesi bize ilk deniz seferinin 1538’e tarihlendiği gösterirken, bu yaklaşımı yine Saffet Bey veya benzeri kişilerin dönemin tarihi araştırmalarına yönelik ilgisi, ilgisizliği, kaynakların derli toplu olup olmaması gibi bir dizi nedene bağlı olarak anlamlandırmak mümkün.

Öyle ki, Saffet Bey’in ulaş/a/madığı al-Jawaib gazetesinin ve aynı dönemde yayın yapan Basiret gazetesinin 1873 yılındaki nüshalarında geçtiği üzere, Açelilerin dile getirdikleri ‘Sinan Paşa dönemindeki iki gemi top vs. gibi erken dönem desteğine’ dair gelişmeden habersizlik ortaya çıkıyor.

Tarihçilik zor iş!

Bu sürecin ardından, Portekizlilerin Arap Denizi ve Batı Hindistan arasındaki bölgedeki etkinliklerine dikkat çekerek, “... Bunlar bir aralık Kamaran Adası’nı ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-ı Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta, 948’de (1541) Cidde’yi vurup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliriz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor işdir ...” diyor.[4] 

Son cümle, -tarihçi olarak kabul edecek olursak- Saffet Paşa gibi son dönem Osmanlı tarihini kaleme alan tarihçi veya entellektüellerin, mevcut kaynakların toplanması konusunda gayet zorluklarla karşılaştıklarını ifade etmektedir.

Bu durum, Osmanlı devletinde kayıt, yazım işlerinin ve bunların toparlanması ve korunmasının ne denli ihmal edildiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, diğer bazı çalışmalarda da dile getirdiğim üzere, Osmanlı’da coğrafi ve siyasi bilincin ciddi sorunlara konu olduğunu kanıtlıyor.

Belki bu noktada, Saffet Bey’i hoş görmekte mümkün...

Öte yandan, Reid’in, Saffet Bey’in makalesinden çıkarımla, Osmanlı’yı Hint Okyanusu’nda güçlü bir denizci varlık olarak tanıtma çabasının en azından, Saffet Bey özelinde gündeme getirdiği referanslar açısından sorunlu olduğuna kuşku yok.

Bunu dile getirirken, Reid’in Portekiz kaynaklarını kullanan başta Charles Ralph Boxer olmak üzere diğer bazı yazarların görüşlerini de kullandığını unutuyor değilim.

Osmanlı Devleti’nin gerçekte Sumatra’ya ne tür bir ilgisi olduğu hususu, tarihçilik olgusu bağlamında, Sultan 2. Selim’e atfedilen birkaç ‘humayûn nâme’ye sığdırılamayacak kadar geniş bir alanı içeriyor.

Saffet Bey’in makalesinde dile getirdiği ve önceki dört yazıya devam mahiyetinde yukarıda atıflarla devam ettiğim açıklamalar bize gerçekte, söz konusu Sumatra seferinin başlangıç, süreç ve sonucu konusunda derinlikli çalışmalara ne denli ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Öyle ki, Sumatra seferinin yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa hangi şartlarda yapıldığı ve ne tür sonuçlar elde edildiği gibi sorular ciddi olarak değerlendirilmeyi bekliyor.

Bu konuyu işlemeye devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-saffet-bey-ve-anthony-reidin-goruslerinin-benzerligi-the-similarity-between-the-views-of-saffet-bey-and-anthony-reid-regarding-relations-between-the-m/



[1] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December. 395-414.

[2] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. 678-683;

[3] Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 612. (604-614).

[4] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m, s. 612.

18 Eylül 2026 Cuma

Batı’da yeni oluşuma doğru: Avrupa Birliği-Kanada yakınlaşması / Towards a new alignment in the West: European Union-Canada rapprochement

Mehmet Özay                                                                                                                             18.09.2026

Yaşadığımız günler, Avrupa açısından oldukça önemli gelişmelere konu oluyor.

16 Eylül günü Avrupa’dan gelen haberler, AB’nin Kanada’yı “ortak üye” (associate member) kavramıyla tanımlanan bir ortaklık önerisini ortaya koyuyor.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, “ilk” sıfatıyla andığı Kanada’nın, ‘associate member’ tanımlaması, diğer ülkelerin geleceğini yani, ikinci ve üçüncü sırada yer alan ülkelerin olduğunu açıkça gösteriyor.

Yeni bir süreç (mi?)

Bu gelişmenin devamı olarak gündeme, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın gelmesi gayet önemli bir sürecin varlığına işaret ediyor.

Bir anlamda, sürpriz kabul edilebilecek bu gelişmeye karşın, AB içerisinde bazı diplomatların yaptıkları açıklamalardan oldukça temkinli oldukları anlaşılıyor.

Öyle ki, AB ve Kanada arasında on yıl önce imzalanan ticaret anlaşmasına ve bu gelişmenin AB üyesi on ülke tarafından henüz onaylanmamış olması, AB liderliğinde bazı görüş ayrılıklarının olduğunu da ortaya koyuyor.

Bir diğer husus ise, ‘üyelik’ konusunda İngiltere’nin tercih ettiği kopuş sonrasında alternatif arayışları arasında, ‘yarı üyelik’ vb. kavramların olmadığı bugün yine hatırlatılmasıdır.

AB-Kanada yakınlaşması

Söz konusu “yakınlaşma” söylemi geçtiğimiz Çarşamba günü AB devleti yıllık toplantısında gündeme geldi.

Toplantıya davetli olarak katılan ve AB Parlamentosu'nda bir konuşma yapan Kanada başbakanı Mark Carney, AB ile siyasi yakınlaşmaya neden olarak Donald Trump’ın dikte ettirdiği gümrük tarifeleri boyunduruğundan ve Kanada’yı ABD’nin 51. Eyaleti yapma iddiasını gündeme getirdi.

Başbakan Carney’in bu açıklaması, Kanada’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal açmazı gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Bunun devamı olarak, Kanada’dan bir resmi sitede yer alan bilgi dikkate alınacak olursa, AB ve Kanada arasında yaşanan yakınlaşmanın temelinde “pek çok ortak değer ve politika önceliği” olgusuna dikkat çekiliyor.

Benzer bir durum, yine AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından Kanada’ya yapılan teklifin rasyonel gerekçesi olarak, “AB ve Kanada dünyaya aynı açıdan bakıyor” şeklinde ifade edebileceğimiz, gayet yakın bir siyasal bilinç ve yaklaşıma atıfta bulunuyor.

Niçin şimdi?

Bununla birlikte, her ne kadar yukarıda kısmen açıklanmış gibi gözükse de, böylesi ekonomik ve siyasi yakınlaşmanın ‘Niçin şimdi?’ gerçekleşmekte olduğu sorusuna cevap vermeye kafi gelmeyen bu açıklama bizi, detayları bulmaya sevk ediyor.

Bu noktada, özellikle son on yıllık süre zarfında ABD ve AB arasında yaşanan gerilimler, Batı bloğunun iki güçlü ekseni arasında kopuşu getirmekle kalmamış, aynı zamanda ABD başkanı Donald Trump’ın söylemleri dikkate alındığında, Avrupa’da Batı medeniyetinin tehdit altında olduğuna yönelik açıklamalarla derin bir alana seyretmiştir.

ABD ve AB arasında yaşanan eksen kaymasının yanı sıra, benzeri bir gelişmenin 2005 yılı başlarından itibaren, Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte ABD yönetiminin Kanada’ya yönelik önce ultra tarif uygulaması ve ardından, ‘teritoryal ilhak’ olgusuna kadar uzanan söylemleri, -ki yukarıda başbakan Carney’in açıklamasına dikkat çekerek ortaya koymuştum-, Kanada’yı siyasal egemenlik arayışlarında kendi sınırlarının dışına çıkmaya ve yeni ve güçlü partnerler aramaya itmiştir.

Bu noktada, Kanada başbakanı Mark Carney’in Çin ziyaretini de, yine bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.

Avrupa içi krizler

Avrupa Birliği açısından bakıldığında ise, Birlik içinde sarsıntıya yol açan sadece, Trump politikaları değildir.

Avrupa’nın kendi sınırlarında özellikle Rusya’nın, 2023 yılından itibaren, Ukrayna topraklarına yönelik işgal girişiminden kaynaklanan doğrudan tehdide maruz kalması; Çin’le yaşanan ticaret gerilimleri; kendi içerisinde, tek tek üye ülkelerde iktidarların istikrarsızığı ve sağ’a, sol’a evrilişleri yeni arayışları gündeme getirmiştir.

Benzer şekilde, AB’nin öncü ülkeleri Fransa, İngiltere ve Almanya hükümet başkanlarının Çin ziyaretlerini bu arayışların bir parçası olarak görülmelidir.

Yukarıda, hem Kanada ve hem de, AB bağlamında çizilen portrede benzerlikler gayet dikkat çekicidir.

Bir anlamda, tarihi çalkantıların yaşandığı son on, on beş yıllık süre, aynı zamanda yeni ve tarihe mal olacak yeni ittifakların ortaya çıkmakta olduğuna tanık oluyoruz.

AB Komisyonu başkanının Kanada’yı ‘ortak üye’ sıfatıyla birliğe oldukça yakınlaştırma çabasını salt ekonomik kaygıların bir ürünü olarak görmemek gerekir.

Nihayetinde, Avrupa sınırları içinde yer alan Norveç, İzlanda ve İsviçre’nin, AB ile ticari ve ekonomik alanda son derece yakın işbirliklerine rağmen, ‘ortak üye’ sıfatına ‘layık görülmemeleri’, Kanada’nın farklı jeo-politik gelişmelere maruz kalmasıyla anlaşılabilir.

ABD ve AB arasında yaşanan ve medeniyet söylemi eleştirisine değin uzanan sözlü atışmalar bize, Batı bloğunda ciddi bir kırılma yaşanırken, aynı bloğun çeper ülkeleri Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ana eksende yer alan Avrupa arasında, yeni bir Batı bloğu tesisine girişildiği anlaşılıyor.

Öyle ki, Kanada ile görüşmeleri yürüten komisyon üyesi İspanyol Javier Moreno Sanchez yaptığı açıklamada, “Kanadalılar, Avrupa dışındaki en Avrupalı topludur” ifadesi, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘medeniyet’ boyutuna tekabül ediyor. 

Bu durum, Avrupa Birliği’nin Kanada ve ardından, Avustralya ve Yeni Zelanda ile gerçekleştirme ihtimali olan ‘yakınlaşma’ politikası dikkatle incelenmeyi hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/batida-yeni-olusuma-dogru-avrupa-birligi-kanada-yakinlasmasi-towards-a-new-alignment-in-the-west-european-union-canada-rapprochement/

 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Saffet Bey’in Osmanlı filosu ve Sumatra ilişkisi üzerine değerlendirmesi / Saffet Bey’s assessment of the relationship between the Ottoman fleet and Sumatra

Mehmet Özay                                                                                                                             16.09.2026

Saffet Bey’in kaleme aldığı ve Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda iki ayrı makale olarak gündeme gelen çalışmasından hareketle kaleme aldığım yazı dizisinin dördüncüsüyle konuya devam ediyorum.

Söz konusu makale üzerinden, sadece Kuzey Sumatra, Açe ilişkilerinin bazı boyutlarına değil, aynı zamanda Osmanlı ‘siyasal bilinci’ne dair önemli bazı verilere ulaşmak mümkün.

Bu hususu, Saffet Bey’in makalesinin başlığında da dikkat çekildiği üzere, Osmanlı Devleti’nin Sumatra’ya bir filo gönderip göndermediği; gönderdiyse, bunun hangi şart ve koşullarad gerçekleştiği; ne tür sonuçlar doğurduğu vb. gibi soruların tek tek gündeme getirilerek cevaplandırılmasına imkân tanıdığını görüyoruz.

Tarihi veriler ve karşılaştırma

Saffet Bey’in bu makaleyi, 1911/1912 gibi neredeyse, Osmanlı’nın siyasi, askeri ve ekonomik önemini yitirdiği bir dönemde kaleme alınmış olması, bize başta Saffet Bey olmak üzere dönemin tarihçi veya sosyal bilimci diyebileceğimiz çevrelerinin, Osmanlı tarihini nasıl okumakta, hangi kaynaklar üzerinden okumakta ve ne tür bir sosyal bilim çerçevesinde gelişmeleri değerlendirdiklerine dair soruları akla getiriyor.

Saffet Bey kaleme aldığı metni önce, ‘Avrupa kaynakları’ diyerek başvuruda bulunduğu Christiaan Snouck Hurgronje’nin eseri olan ancak, bir dönem Osmanlı konsolosu olarak Batavya’da görev yapan Erşad Bey’in kendisine ilettiği -öyle anlaşılıyor ki, sadece birkaç safyalık notlara ve ayrıca, yine o dönem Erşad Bey’i konsoloshanesinde ziyaret eden bir Açe’linin sözlü anlatısına dayanıyor.

Saffet Bey’in amacının, Avrupa kaynakları ile ‘bizim’ dediği, Osmanlı kaynaklarını karşılaştırmak suretiyle, Açe’ye gittiği varsayılan iki gemi ile ilgili gerçeği ortaya koymak.

Bu amaçla, çalışmanın en başında, Hurgronje’nin anlatısı ve bir Açeli’nin Erşad Bey’e aktardığı sözlü bilgi üzerine “... İşte böylece, İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar...” ifadesine getirdiği yorumda, Fatih’deki Elçi Misafirhanesi’ne değinerek ve özellikle, Orta Asya’dan ve Hind’den gelen elçilerin kollanıp korunduğunu ima eden ifadesine rağmen,[1] Açe’li elçilerin, İstanbul’da “bir iki yıl” nasıl kaldıklarına dair sağlıklı bir veri sunmuyor.

Veya bu tür verilerin, nerede olabileceğine dair bir fikir vermiyor.

Benzer şekilde, bu ifadenin devamında, dönemin Vezir-i azam’ı Sokollu Mehmed Paşa’ya atıfta bulunarak, böylesine önemli bir devlet adamının Sumatra’dan gelen elçiler ve onların yanlarında getirdikleri bir gemi dolusu baharat gerçeğini göz ardı edecek bir yönetici olmadığını söylüyor: “... Sokullu ikinci bir padişah idi. Koca bir gemi yükü biber, bahar hediyesiyle gelen elçiyi duymasın, akıllara sığar şey değildir. Hem, name bunu açıkça söylüyor. Elçiler yolda iken veya buraya vardıklarında Sultan Süleyman sefere çıkmış. İstanbul’da kaymakam vezirden başka simse yok idi. Padişaha ‘Sigetvar’da merhum oldu. Yeni padişah geldi. Elbette, bu bir yıl kadar sürdü. Yoksa o diplomat Sokullu halifeliğin adını sanını yükseltecek böyle bir işi kaçırtmaz.[2]

Bilinmeyenler

Bu ifadesine rağmen, Saffet Bey, ‘Avrupalı kaynağın ve bir Açeli’nin aktardığı sözlü bilgiyi dolaylı olarak doğrulayacak şekilde, “... Bu gelen biberi bilmiyorsak da, padişahın elçiyi ağırladığını, ayrıca bir tekne ile İskenderiye’ye yolladığını...”[3] diyerek, pay-i taht limanına giren ve içinde baharat kargosu bulunan gemi ile ilgili gerçeğe dair bir veri sunmuyor.

Ve Saffet Bey, bu kayıtsızlığı, belgesizliği içselleştirememiş olmanın acısını benliğinde hissederek, “... Yazık ki, bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken, sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi yoktur. Bunu, şurada burada rast geldiklerimizle tamamlayacağız ...”[4] 

İlginçtir, Saffet Bey, bu sayfaya kadar, Osmanlı Devleti’nin Sumarta’ya bir deniz filosu gönderdiğine dair kesin bir dille bir ifade ve kaynak sunmuyor.

Bununla beraber, burada “bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken” diyebiliyor.

Aslında, “bu kadar iyi bilinen” sadece, ilgili filonun hazırlığıyla ilgili gelişmelerdir, o kadar.[5]

Cümlenin ikinci kısmı ise daha da manidar... “Sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi yoktur ...” diyor.

Devlet buralara bakmadı

Aslında, bu gidenlerin Osmanlı merkezinden yani, İstanbul’da alınan bir kararla ve doğrudan bir emirle değil, diyelim ki, İskenderiyye, Cidde, Yemen, Aden gibi bölgedeki eyalet veya berlerbeyiliklerden biri inisiyatifye gönderilmiş olabileceğini ve bu anlamda, kayıtlar tutulduysa bile, ilgili yerden İstanbul’a ulaştırılmadığı veya hiç kayıt tutulmadığı alternatiflerini gündeme getirmek gerekir.

Burada, Saffet Bey’in makalesinin ilk bölümüne dönüş yaparak, bu görüşün sağlamasını ortaya koymak mümkündür.

Örneğin, “... Mısır’ın 923’de (1517) fethi ile Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır ...[6]

Bu kısa alıntı bize, Osmanlı Devleti’nin, Hint Okyanusu’nun Batısındaki askeri varlığı kadar siyasi bilincine dair de bir veri sunuyor.

Önce, ikincisine bakmakta yarar var...

Saffet Bey’in gizli/açık dikkat çektiği üzere, Osmanlı Devleti, 1517 sürecinin ardından, Hint Okyanusu ile ilişkiler geliştirmeyi öncellememiştir.

Alternatif söylem

Birinci durum ise, Osmanlı Devleti’nin devletle organik ilişkileri olan vali, donanma vb. yapılaşması yerine, bölgede çok daha dinamik olan ve bu anlamda, ‘özerk’ güçler olarak yapılaşmış olan ‘Rumi’lerin varlığını dikkate alınması gerektiğini hatırlatıyor.

Ancak, Saffet Bey, nedense, yukarıda dikkat çektiğim gelişme çerçevesinde, Rumi’leri anmasına rağmen, aynı grubun Sumatra ile ilişkilerine önem atfedecek şekilde üzerinde durmuyor.

Oysa, Rumilerin Yemen’deki varlıkları gayet aşikârdır.

Öyle ki, valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok önemli.

İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki bağlamında. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşma anlamında. Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman devletler, örneğin Kuzey Sumatra’da Açe ve/ya Portekizlilerle ilişkiler noktasında.

Sumatra’nın Gücerat ile kurduğu ilişkinin Osmanlı ile ilişkiler öncesine dayandığı dikkate alınacak olduğunda, ilgili Rumilerin Gücerattaki varlıklarının, onların Malay denizci ve tüccarlar veya Hintli-Acem denizci ve tüccarlar vasıtasıyla, Kuzey Sumatra’ya yönelmelerini sağlacağını göz ardı etmemek gerekir.

Bu tarihsel gerçeklik bize, sadece Osmanlı Devleti merkezi yani, İstanbul ile sınırlı bir gelişme veya sürece değil, bunun dışında ve ötesinde Osmanlı adına çalışan veya otonom yapılar olarak dikkat çeken Rumilerin Yemen’den başlayarak Gücerat’a değin uzanan varlıklarının, Osmanlı ve Kuzey Sumatra ilişkisinde dikkate alınmaya değer olduğuna işaret ediyor.

Saffet Bey’in makalesi üzerinde konuyu incelemeye devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-beyin-osmanli-filosu-ve-sumatra-iliskisi-uzerine-degerlendirmesi-saffet-beys-assessment-of-the-relationship-between-the-ottoman-fleet-and-sumatra/



[1] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 678. (678-683).

[2] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 678, 679.

[3] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 679.

[4] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 679.

[5] Bkz.: Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i evvel 1327/14 October 1911, 10. cüz, Ahmet İhsan Şürekası, 1329/1911, (10. Cilt), s. 606-609. (604-614).

[6] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 611.

13 Eylül 2026 Pazar

Saffet Bey’in makalesi ve Osmanlı tarihçiliği üzerine bir tartışma / A discussion on Saffet Bey’s article and Ottoman historiography

Mehmet Özay                                                                                                                             13.09.2026

Saffet Bey’in, 1911/1912 yılında kaleme aldığı, “Osmanlı donanmasının Sumatra seferi” konulu iki makalesiyle ilgili görüşlerime, bu üçüncü yazıda devam ediyorum.

Bir hatırlatma olarak, kronolojik değil, konu temelli bir metot izlediğim bu yazı dizisini kaleme almamın iki nedeni var.

İlki, Malay Dünyası ile Osmanlı ilişkilerinde temel bir referans noktası olan 1560’lı yılların ikinci yarısında gerçekleşen ve somut bazı verilerle kanıtlanabilecek bir gelişmeyle, Osmanlı Devleti’nin Sumatra’ya “iki gemi” gönderdiği iddiasıdır.

İkincisi, söz konusu bu iddiaya, bölge ile ilgili çalışmalarıma başladığım 2005 yılından itibaren, yazılı metinlerde tanık olmamla birlikte, aynı zamanda tarih metodolojisi, tarihi kaynaklar, mantıksal yorumlama gibi bağlamlarda doğal olarak akla gelen bir dizi soruya cevap verme ihtiyacı duymamdan kaynaklanıyor.

Saffet Bey’in makalesinde dikkat çekici hususlar Osmanlı denizciliği, Osmanlı’nın Hint Okyanusu politikası ve özellikle Sumatra’da Açe ile olan ilişkileridir. yüzyıl ikinci yarısındaki boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak, tüm bu süreçlere yol açanın Sumatra’dan gelen Açeli elçiler gerçekliğidir... Bunu göz ardı etmemek gerekir.

Modern tarihçi Reid ve Osmanlı kaynakları

Modern dönemde Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine dair kayda değer akademik çalışmaları ortaya koyan ilk isimlerden biri ve aslen, Yeni Zelandalı olan tarihçi Anthony Reid’in doktorasını tamamlamasının ardından kaleme aldığı ilk makalelerinden birinde,[1] ‘tezini’ Saffet Bey’in makalesine dayandırmıştır.

Bunun yanı sıra, Reid’in bu makalesinde dile getirdiği argümanın, Portekiz kaynaklarına yakından vakıf olan İngiliz yazar Charles Ralph Boxer’ın yaklaşımına borçlu olduğunu intibaına sahip olduğumu söylemek istiyorum.

Bu hususu, ilerleyen günlerde kaleme alacağım bir yazıda dile getireceğimi umuyorum...

Burada kısa bir parantez açarak, Reid’in bu çalışmasına ilâve olarak, en azından o dönemde var olan ‘literatüre’ kısaca atıf anlamında, bir iki yayını zikretmek mümkün.

Daha önce ilgili yayınlarımda kaynak olarak da kullandığım,[2] Türkiye’de yayınlanan Tarih Hazine’si dergisinde çıkan kısa bir yazı[3] ile, 1967 yılında Fransız araştırmacı Denys Lombard’ın kaleme aldığı ve gayet kapsamlı bir çalışma olarak ele alınması gereken Le Sultanat D’Atjeh Au Temps D’Iskandar Muda (1607-1636)[4] başlıklı eseri kendi alanlarında dikkate alınması gereken çalışmalardır.

İlk iki makalede, Reid’in Osmanlı kaynaklarına erimişimdeki sınırlılığa değinirken, aynı zamanda Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Sumatra’daki varlığı konusunda gündeme getirdiği ‘iddiaların’ sağlık derecesini de kısaca değerlendirmeye çalıştım.

Bu üçüncü yazıda, konuyla ilgili diğer bazı hususları ele alacağım. Ve buna, Saffet Bey’in makalesinin ilk cümlesine atıf vererek başlamakta yarar var.

Karanlıkta kalan gerçek

Saffet Bey, konuyu şu şekilde gündeme getiriyor: “... Kitaplarımızda yok denecek kadar az ve karanlık kalan bu oldukça büyük vakıa için kayıtlarımızda elliyi bulur güzel vesikalar görülüyor”.

İlk etapda basitmiş gibi gelen bu cümle bize aslında, Osmanlı tarih yazımı, tarih metodolojisi, tarihi verilerin toplanması ve tasnifi, bu alanda kurumsallaşma ve ciddiyet gibi bir dizi konuyu akla getiriyor.

Saffet Bey’in “kitaplarımızda” dediği husus, Osmanlı döneminde kaleme alınan tarih kitapları olduğu aşikârdır.

Bir diğer husus, yaşanan “... bu oldukça büyük vakıa”ya rağmen, Osmanlı kaynaklarının konuyu nedense ele almakta ‘isteksiz!’ kalmış olmalarıdır.

Kanımca, burada dikkat çekilmesi gereken husus, sadece Osmanlı tarih kitaplarını yazan dönemin muhtemelen medreselerde görev yapan, bir yandan tarih ve kısmen coğrafyaya ilgi gösteren okur-yazar çevresinin bu konuyu nedense ‘göz ardı etmeleri’ değildir.

Bunun ötesinde, Osmanlı ‘siyasal bilinci’de kayda değer bir kopuşun ve gerilemenin yaşanmış olmasıdır.

Malay ve Osmanlı kaynakları

Kuzey Sumatra ve Açe kaynakları dikkate alındığında, Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Hicaz bölgesini de Osmanlı siyasi ve teritoryal hakimiyetine aldığı döneme kadar geri götürüldüğü hatırlandığında, Osmanlı tarih yazımı ve siyasi bilincinin ne tür bir zeminde geliştiğini veya gelişmediğini bize gösteren önemli bir veridir.

Söz konusu bu görüşün, Osmanlı evrakları içerisinde ilgili döneme dair veriler ortaya çıkana ve ilgili çalışmalar yapılıncaya kadar da hükmünü sürdüreceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, Osmanlı kaynakları, ilgili bölge ile ilişkilerin başladığı dönemin, Kanuni’nin Zigetvar seferi son safhası ile Sultan 2. Selim’in tahta çıktığı 1567 yılı başları -ki, Sultan Süleyman’ın vefatının ardından yaşanan gelişmeler, 2. Selim’in resmen tahta çıkışını bu döneme işaret ediyor-, olduğunu gösteriyor.

2. Selim’e atfedilse de, dönemin yetkin devlet adamı Sokollu Mehmed Paşa ve ekibi tarafından yazıldığı anlaşılan belgeler, Açe Sultanı Alaaddin el-Kahhar’ın iki veya üç defa gönderdiği elçi ve/ya mektuplar karşısında tekrarlandığı intibaını veren, yine iki üç temel metne dayanıyor.

Saffet Bey ne diyor?

Bu noktada, Saffet Bey makalesinin ilgili yerinde, “elli civarında belge olduğunu[5] söylese de, sadece, Mühimme Defterleri’nde yer alan name-i humayunlardan -yani, dönemin padişahı 2. Selim’in elinden çıktığına işaret eden iki belgeye yer vererek konuyu ele alıyor.

Ve öyle anlaşılıyor ki, bunlardan hareketle genel bir sonuca varıyor...

Daha önce de belirttiğim üzere, Saffet Bey’in 16. yüzyılın önemli devlet adamlarından Feridun Ahmed Bey’in (ö. 1583) kaleme aldığı ve Kuzey Sumatra’da Açe ile ilgili iki mekbutun yer aldığı Münşeat, isimli çalışmasına atıfta bulunmuyor.

Saffet Bey’in iki makalesinde dikkatle ele alınması gerektiği olduğu izlenimi uyandıran bazı hususlar bulunuyor.

Örneğin, Kuzey Sumatra’dan geldiği belirtilen elçilerin, Saffet Bey’in ifadesiyle “... İşte böylece, İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar...” ifadesine karşın, bu elçilerin nasıl olup da ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a girdikleri ve bu süre zarfında yine kimsenin dikkatini çekmeden bir veya iki yıl kadar İstanbul’da yanlarında getirdikleri epeyce bir miktarda baharatı (pepper) satarak yaşam sürdükleri ve nihayetinde, aradan geçen onca süre sonrasında, bir kaza eseri (!) Cuma naması sonrası, Sultan 2. Selim’in dikkatini çektikleri muammalı bir duruma işarete diyor.[6]

Bazı metinlerde Osmanlı gerilemesinin başlangıcı ve atıl sultanların başlangıcı olarak atıfta bulunulan 2. Selim’in bu gelişmenin dönüm noktasını oluşturduğu görülüyor.

 

Öyle ki, bir Cuma namazı sonrası giysilerinin dikkatini çekmesiyle başlayan süreç ve ardından, Saffet Bey’in ifadesiyle, 2. Selim’in “... bu kadar uzun zaman geri bırakan memurları budalaca kibir ve gururlarından dolayı sert azardan sonra yabancıları hemen o gün saraya getirilmesini emretmesi”,[7]  bizde, 2. Selim’in ‘detayları pek de kaçırmayan’ gayet aklı başında bir hükümdar olduğunu intibaı uyandırıyor.

 

Buraya kadar ele aldığım bölümleri Saffet Bey, Christiaan Snouck Hurgronje’nin çalışmasından edindiğini söylüyor... Kanımca bunun yanı sıra, Batavya’da konsolosluk yapan Erşad Bey’i ziyaret eden ‘Açeli bir kişinin’ anlatısının da burada yer aldığını söylemek mümkün. Çünkü makaledeki anlatı, bize, Saffet Bey’in Erşad Bey’le yüz yüze görüştüğünü de gösteriyor.

 

Mahir Sumatralılar

 

Saffet Bey’in makalesinin ilk bölümünde dile getirdiği ve Kuzey Sumatra’dan Açe’den gelen elçilerin İstanbul serüveni bize bir başka gerçeği hatırlatsa gerek...

Saffet Bey, bunu yapmıyor...

Saffet Bey’in makalesinde dikkat hususlar Osmanlı denizciliği, Osmanlı’nın Hint Okyanusu politikası ve özelde Sumatra’da Açe ile olan ilişkilerin 16. yüzyıl ikinci yarısındaki boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Bir sonraki yazıda değineceğim üzere, Osmanlı denizciliğine değinen Saffet Bey, Sumatra’dan bu elçilerin nasıl bir denizcilik bilgisine ve tecrübesine sahip oldukları ve ne tür bir siyasi bilinçle hareket ettiklerine değinmiyor.

Bunun yanı sıra, Saffet Bey, İstanbul’un özellikle de, Kanuni döneminin sonlarında, -bırakın yabancıları-, Anadolu, Balkanlar ve Arap coğrafyasından geleceklerin bile pek de, öyle kolay kolay “hoş geldin” diyerek karşılanmayacakları aksine, sorgu sual vb. süreçlerin ardından, dertlerinin anlaşılıp hâl yoluna konulacağı ya da sınırlardan çıkartılacakları düşünüldüğünde, Sumatra gibi ‘uzak’ bir diyardan ve de yanlarında ‘ticaret meatı’ ile gelenlerin, böylesi hiçbir sürece takılmadan, İstanbul’un metropolit ortamında kendilerine nasıl yer bulduklarına da değinmiyor.

Anthony Reid’in makalesinde argümanını temellendirdiği Saffet Bey’in çalışmasını değerlendirmeye devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-beyin-makalesi-ve-osmanli-tarihciligi-uzerine-bir-tartisma-a-discussion-on-saffet-beys-article-and-ottoman-historiography/

 



[1] Anthony Reid. (1969) Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, Journal of Southeast Asian History 10 (3), 395-414.

[2] Bkz.: Mehmet Özay. (2026). Kesultanan Aceh dan Turki: Narasi Sejarah dan Ingatan Lokal, Banda Aceh: Bandar Publishing.

[3] Ayhan Nalbantoğlu. (1951). “Sumatra ve Cava’da Türk Topları” (Turkish Cannons in Sumatra and Java), Tarih Hazinesi, No. 10, Yıl 1, (Mayıs), İstanbul. (502-503, 518).

[4] Çalışma Paris’te, Ecole Française D’Extreme Orient tarafından yayınlanmıştır. Lombard’ın bu çalışması, daha sonra Endonezyaca diline (Bahasa Indonesia) çevrilmiştir. (1986). Kerajaan Aceh: jaman Sultan Iskandar Muda, 1607-1636, (Tr.: Winarsih Arifin), Jakarta: Balai Pustaka. https://archive.org/details/kerajaan-aceh-iskandar-muda; https://dn720006.ca.archive.org/0/items/kerajaan-aceh-iskandar-muda/Kerajaan%20Aceh%20Zaman%20Sultan%20Iskandar%20Muda%20%281607-1636%29.pdf

[5] Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 604. (604-614).

[6] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.e., s. 604.

[7] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.e, s. 605.