28 Ağustos 2026 Cuma

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak (II) / Independence: the nation-state and the inability to be a nation (II)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.08.2026

Ulus-devletler olgusuyla ilgili yazıma devam ediyorum...

Ağustos ayı içerisinde, bölgedeki ülkelerde gündeme gelen bağımsızlık kutlamaları, bizi bir kez daha mevcut ulus-devletler başta olmak üzere, Müslüman toplumların kahir ekseriyetini oluşturduğu ulus-devletler üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, teorik ve pratik oluşumunun Müslüman toplumların icadı olmadığı görüşüyle başlamak gerekir.

Bu husus, siyasal ve toplumsal bağlamda bir eksiklik olarak kabul edilebilir mi? Bu soruya, “evet” veya “hayır” gibi katı bir cevap vermekten ziyade, belki de, bu hususun temelde neyi ve nasıl açıklamak istediğimizle ilişkilidir.

Sorunun kökeni

İlgili ülkelerin bağımsızlıklarından bu yana ve içinde bulunduğumuz bugünkü hâl itibarıyla değerlendirecek olursak, söz konusu durum bize sadece bölgedeki ilgili ülkelerin değil, genel itibarıyla halkı Müslüman olan toplumların bağımsızlıklarını elde etmelerinden veya bağımsızlıkların kendilerine bahşedilmesinden itibaren geçen süreçte, bu siyasal yapıyla, yani ulus-devlet olgusuyla ilişkilerinin sorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durumda yapılması gereken, sadece halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların bağımsızlık süreçlerinden bu yana olan süreçleri ele almakla sınırlı değildir.

Aksine, bundan önce söz konusu bu toplumların nasıl olup da ulus-devlet haline geldikleri sorusunu yöneltmek ve bir önceki süreci anlamak ve anlamlandırmak gerekir.

Bir önceki süreçten kasıt, doğrudan veya dolaylı olsun, Batı Avrupalı denizci ulusların aktörlüğünde sömürgecilik yapılaşmalarına atıf olduğu ortadadır.

Süreçlere dair

Bu gelişmeleri maddeler halinde, tek tek ortaya koymak gerekirse, karşımıza şöyle bir tablo çıktığını görürüz:

a) Sömürgecilik sürecinin aktörü olan Batı Avrupalı denizci ulusların, “artık, bu yükü kaldıramayacakları”  (White Man’s Burden)  olgusundan başlayarak, yerli toplumlara bağımsızlıklarını vermeleri;

b) Bu sömürgeci güçlerin başta, ekonomi olmak üzere, -tıpkı birincisine benzer şekilde- karşı karşıya kaldıkları zorlukları aşamamaları neticesinde, yerli toplumların siyasi liderleri veya sözde siyasi liderleriyle masabaşı görüşmeleriyle neticeye ulaştırılmış bir bağımsızlık sürecini ortaya koymaları;

c) Sömürgeci güçlerin ekonomik eksenli yapılaşmalarının zamanla, siyasal ve teritoryal egemenliğe dönüşmesinin, yerli toplumlar üzerinde doğurduğu ezici güç yapılaşması karşısında, yerli unsurlar arasında belirli bir süreçte ortaya çıkan siyasal-ideolojik, dini-ideolojik ve mücadeleci yönelimdir.

Bu temel parametrelerin, birbirinden bağımsız olacak şekilde matematiksel bir doğrusallıkla ortaya çıktığını ve geliştiğini söylemek güç...

Bununla kastedilen, ilgili süreçlerin birbiriyle iç içe geçen bir bağlamda gelişme gösterdiği ve bu anlamda, -en azından bazı coğrafyalarda- gayet karmaşık olgular bütünüyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir. Bu hususa burada değinmeyeceğim...

Yukarıda dikkat çekilen maddelerin ilkinde yani, sömürgeci güçlerin ‘öteki’nin, ‘yerli adam’ın yükünü çekememeye başlamasının çokça, ekonomik bağlamlardan kaynaklandığını söylersek, belki de, tüm sömürgecilik süreçlerinin oluşumu ve gelişimi ile gayet önemli bir çelişkiye vurgu yapmış oluruz.

Nihayetinde, sömürgecilik süreçleriyle ilgili ana akım söylem, -ki, içinde yanlışları barındırmıyor değil-, Batılı sömürgeci ulusların ‘zengin topraklara’ gelmesiyle, ekonomik yapılaşmada tekelciliği hedeflemiş olmakla birlikte, -bu hedefe ulaşamasalar bile hem, kendi aralarında hem de, yerli güç odaklarıyla şu veya bu şekilde, paylaşımcı bir politika takip ederek, var olan zenginliğin mümkün olduğunca kendilerine yönelmesini sağlayacak bir yapıyla karşılaşırız.

‘Düzen’ olgusu

Sömürgeci yapıların bu hedefe ulaşma noktasında geliştirdikleri sürecin, ‘düzen kurma’ ile olan bağlamını göz ardı etmemek gerekir.

Nihayetinde, bu siyasal tutumun, yani düzen oluşturmanın, eleştiriye açık olmakla birlikte, ilgili toplumlarda ‘düzen olmadığı’ gözlem ve analizine dayandığı görülmektedir.

Ya da, bir başka açıdan bakıldığında, -diyelim ki-, ortada var olan düzenin bizatihi sömürgeci güçlerin hem Avrupa’da hem de sömürge topraklarında kendi oluşturdukları ‘düzenle’ çelişmesinden kaynaklanan ve nihayetinde, ortaya siyasal ve dönen dönem askeri çatışmalara yol açan süreçlere tanık oluruz.

Bu kısa tartışmada gelinen noktada ana kavramın, ‘düzen’ olduğuna vurguyu gözden kaçırmamak gerekir...

Bununla kastım, erken dönem sömürgecilik süreçleri ile geç dönem sömürgecilik süreçleri arasındaki farktır.

Bu fark, bize yine, Batı Avrupalı denizci ulusların sömürgecilik politikalarında, paradigmatik bir ayrışmanın olduğunu gayet açık ve net bir şekilde gösteriyor.

Bu süreci, tabiri caizse, “kaba yöntemlerle” sürdürmeye çalışanların sömürgecilik süreçleri belli bir süre sonra sona ererken,  ötekilerin süreci ‘yönetebilmede’ sergiledikleri siyasal ve ideolojik akışkanlık üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Batı Avrupa sömürgeci ülkelerin, ‘öteki’ coğrafyalarda sömürgecilik süreçlerini ortaya koyarken bir yandan da, anavatanlarında kendilerini inşa ettiklerini ve bu inşa sürecinin en önemli aşamalarından birinin, ‘ulus-devlet’ nosyonu ve yapılaşmasıdır.

Bu durum, yukarıda ‘düzen’ olgusuna yaptığım vurgunun zamanla, ‘öteki’ coğrafyalarda, özellikle de, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan coğrafyalardaki yansımalarının ne denli önemli olduğuna işaret eder.

Bu noktada, Batı Avrupa’da ulus-devlet oluşumuna giden süreçler ile bağımsızlıklarla birlikte, yerli topraklarda benzeri bir sürecin ortaya çıkması arasında temel farklılıklar olduğuna ve bunun, teorik ve pratik bağlamla ilişkili oluşuna yukarıda değinmiştim.

Bunu, tekrar etmekte yarar var...

Temelde, Avrupa özelinde yani sömürgeci toplumların kendi anavatanlarında bir ‘düzen’ arayışının ifadesi olan ulus-devletleşme ile sömürgeleştirilen toplumlarda bağımsızlıklarla ortaya çıkan ulus-devlet yapılaşması arasında bir fark olduğu ortadadır.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının salt bağımsızlıkla ortaya çıkan bir süreç değildir. Aksine, en az bağımsızlık kadar önemli olan, bu siyasal sistemin, teorik ve pratik olarak ele alınması, anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili süreçlerdir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde gayet kırılgan süreçlerin varlığı kendini gösteriyor.

Var olan bu durumu, katı milliyetçilikle üzerini kapatmaya ve unutturmaya çalışmak mümkün değildir.

Nihayetinde, kastettiğimiz toplumların kahir ekseriyetinin Müslümanlardan oluştuğu gerçeği ortadayken, sorumluluğu başkasına, başkalarına yüklemek yerine, bu toplumlara yön veren siyasal liderlerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların/alimlerin/din adamlarının (!) olan bitene dair sağlıklı bir analiz yapmaları ve süreçleri açıklamaları gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-ii-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation-ii/

Peringatan HUT 120 H. Muhammad Said

Mehmet Özay                                                                                                                             20.08.2026

Saat Republik Indonesia merayakan hari kemerdekaan ke-81 pada tanggal 17 Agustus, penting juga untuk mengingat individu-individu yang telah mengabdikan hidup mereka demi kemerdekaan negara.

Di antara mereka adalah Haji Mohammad Said, seorang tokoh kunci. Titik awal artikel ini didasarkan pada peringatan 120 tahun wafatnya Haji Mohammad Said. Saya percaya ini adalah momen untuk mengenang beliau lagi karena hari ulang tahunnya bertepatan dengan Hari Kemerdekaan Republik. Sebagai pendiri surat kabar ternama, ‘Waspada’, beliau memiliki kisah hidup yang unik yang dibentuk oleh semangat zamannya. Dalam tulisan ini, saya berfokus pada beberapa isu yang menurut saya membentuk karya seumur hidupnya sebagai seorang jurnalis-intelektual.

Dalam memoarnya yang belum diterbitkan, ia menyatakan bahwa ia lahir pada tanggal 17 Agustus 1905 di Labuhan Bilik, Kabupaten Labuhan Batu. Kota kecil ini terletak di dekat Sungai Panai di pesisir Sumatera Utara, menghadap Selat Malaka, dengan pelabuhan bernama sama. Nama ayahnya adalah Mohammad Hasan, yang biasa dipanggil Haji Hasan. Ia adalah anak keempat dari tujuh bersaudara. Makalah singkat ini berfokus pada percakapan singkat namun bermakna antara Haji Hasan dan putranya yang masih muda, Muhammad Said, pada tahun 1930-an.

Apa kata ayahnya?

Sebelum membahas beberapa elemen dari kiprah jurnalistik dan intelektualnya, saya ingin mengingatkan Anda tentang sebuah kejadian yang sangat menarik yang terjadi tepat setelah percakapannya dengan ayahnya. Suatu hari, ketika Mohammad memberi tahu ayahnya bahwa ia ingin pergi ke Medan dan menjadi jurnalis, wajah ayahnya berubah menjadi muram. Wajar jika ia menerima teguran ayahnya, seperti, "Apa yang akan kamu lakukan di bidang jurnalistik?" Lagipula, munculnya berbagai penyalahgunaan sepanjang sejarah media cetak, dari awal hingga saat ini, mengingatkan kita bahwa Ayah Said telah menyaksikan atau mendengar tentang penyalahgunaan serupa. Menurut saya, meskipun Said tidak menolak keberatan ayahnya, jelas bahwa ia tidak sepenuhnya menerimanya dan tidak meninggalkan niatnya. Bisa dibilang Mohammad Said telah menafsirkan pesan ayahnya dengan benar dan mengingatnya sepanjang karier jurnalistiknya, dari masa magang hingga mencapai puncak karier.

Said, dengan mengambil keraguan ayahnya sebagai pelajaran, mengadopsi pendekatan yang memprioritaskan kebenaran dan keadilan dalam jurnalisme sejak awal kariernya. Saya percaya hal ini dipengaruhi oleh pengalamannya di sebuah firma hukum Belanda di Sumatera Utara, tempat ia menyaksikan korupsi, pelanggaran hukum, dan perlakuan yang tidak manusiawi. Dengan kata lain, saya pikir pengalaman Mohammad menyaksikan perlakuan buruk dan penindasan terhadap pekerja di perkebunan di berbagai wilayah Sumatera Utara selama bekerja di kantor Belanda tersebut berperan dalam transformasi dirinya menjadi seorang aktivis. Mengingat kondisi saat itu—tidak seperti sekarang, ketika elemen untuk membangun organisasi aktivis masih belum berkembang—jurnalisme mungkin satu-satunya media yang memungkinkan dia mempraktikkan konsep-konsep seperti masyarakat, keadilan, dan kebenaran. Dalam hal ini, meskipun ia mungkin mengakui keabsahan penilaian ayahnya tentang jurnalisme, idealisme Mohammad tetap unggul, dan pada akhirnya ia melihat jurnalisme sebagai lebih dari sekadar profesi.

Era yang penuh tantangan

Patut dikemukakan bahwa Mohammad Said hidup dalam masyarakat yang berkembang pesat pada awal abad ke-20. Seiring dengan itu, pemikiran sosial dengan cepat menjadi terideologikan, yang pada dasarnya berakar pada pandangan dunia lokal. Pandangan dunia lokal ini juga diperkaya oleh kontribusi beberapa aktor asing dan, terutama, individu-individu lokal terdidik yang memiliki akses terhadap pemikiran sosial Barat yang sebagian besar berkembang di Eropa Barat pada abad ke-19.

Merupakan momen bersejarah yang menarik untuk menyaksikan awal karier jurnalistiknya pada tahun 1930. Ia menunjukkan beragam minat intelektual dalam jurnalisme, politik, ekopolitik, sejarah, dan kolonialisme. Tak diragukan lagi, ciri khas awalnya adalah patriotisme yang kuat, dengan respons langsung terhadap rezim kolonial yang dialaminya pada masa mudanya. Aktivitasnya di berbagai bidang menunjukkan inspirasi patriotik yang sama sepanjang hidupnya. Ini adalah kecenderungan umum yang disebut 'semangat' di kalangan pemuda pada tahun 1920-an, 30-an, dan 40-an, dan hal itu mendorong gerakan kemerdekaan di hampir seluruh wilayah Kepulauan Sumatera. Tulisan-tulisannya, baik esai surat kabar maupun buku-bukunya, tak diragukan lagi merupakan tambang emas data sejarah. Keaslian karya-karya ini sebagian besar bergantung pada pengamatannya dan perannya sebagai saksi saat ia tumbuh dan matang dalam pekerjaannya sebagai jurnalis di Sumatera Utara. Lebih jauh lagi, ia menunjukkan rasa ingin tahu dengan mengutip sumber yang tepat dalam bahasa apa pun, serta menggunakan kemampuannya untuk menemukan kebenaran dan menerangi publik. Sebagai seorang intelektual otodidak, ia secara konsisten menekuni jurnalisme cetak, seperti yang terlihat dalam karyanya dan usahanya pada tahun 1947, ketika ia bersama istrinya, Ani Idrus, menerbitkan surat kabar harian ‘Waspada’; ia juga membela para buruh yang bekerja di berbagai perkebunan di pesisir Medan, dan lain sebagainya.

Etika dan kebenaran

Ia, seperti yang ia catat dalam memoarnya yang belum diterbitkan, berhati-hati dalam pekerjaan jurnalistiknya dan menyesuaikan diri dengan kondisi kolonial tanpa mengorbankan pendirian etis maupun kesadaran politiknya. Bahkan, hal ini selaras dengan prinsip-prinsip yang ia peroleh melalui bacaan dan keterlibatannya dalam perkembangan sosial. Dan saya percaya bahwa ayahnya juga telah berkontribusi, sampai batas tertentu, dalam menanamkan nilai-nilai etika yang penting dalam dirinya.

Perjuangannya untuk mengatasi inersia, yang sangat ia rasakan, adalah massa yang buta huruf. Usaha medianya bertujuan untuk mencerahkan mereka melalui logika rasional dan kebenaran, yang berlandaskan pada isu dan perkembangan historis dan kontemporer. Ia adalah anggota yang terlihat dalam komunitas jurnalisme karena membahas isu-isu buruh dan wacana kemerdekaan. Ia muncul sebagai jurnalis dan intelektual pada periode prakemerdekaan dan selama sejarah revolusi Indonesia.

Dapat dikatakan bahwa ketiga minat intelektual utama ini memiliki satu titik temu: kolonialisme. Dalam hal ini, kolonialisme, atau kondisi kolonial, secara signifikan membentuk wacana intelektualnya, yang ia coba atasi melalui berbagai cara, baik secara nyata maupun tidak nyata, sepanjang hidupnya. Ia mengembangkan perspektif analitis dan interpretatif yang mendalam tentang isu-isu historis dan kontemporer, seperti buruh, perang kolonial, dan proses Islamisasi. Isu buruh merupakan tema penting yang menarik perhatian global pada dekade awal abad ke-20. Ia berupaya membangun kerangka acuan baru untuk membangun kesadaran kolektif. Untuk mencapai hal ini, ia menggunakan usaha jurnalistiknya sebagai wahana untuk membangun kekuatan publik demi perubahan. Memang, wawasan jurnalistik dan intelektualnya didorong oleh pengamatannya terhadap apa yang terjadi di sektor perkebunan tempat para kapitalis mempekerjakan buruh. Ini termasuk lembaga administrasi kolonial, kapitalis swasta, atau keluarga penguasa pribumi. Sejak saat itu, ia secara implisit (saya kira) dan secara eksplisit mencoba berada di sisi yang benar pada pendulum keadilan. Melalui tulisan-tulisannya tentang berbagai subjek, ia menyadarkan masyarakat akan isu-isu yang relevan dengan kehidupan sehari-hari—karyanya juga penting untuk memahami bagaimana aktor-aktor sipil dan resmi tertentu memicu perubahan sosial.

"Intelektual Organik" dan Bangsa

Prof. Budi Agustono berpendapat bahwa ia adalah seorang "intelektual organik," merujuk pada Antonio Gramsci, yang merupakan klaim yang kuat. Dalam hal ini, konsep 'organik' dapat merujuk pada orisinalitas (asli) dalam arti yang lebih luas, sekaligus menekankan keaslian yang tidak dibentuk oleh lingkungan sekolah yang sudah mapan.

Orisinalitas Muhammad Said juga terletak pada kaliber intelektualnya yang konsisten. Tidak seperti aktivis politik lainnya, ia tidak berupaya menjadi politisi atau akademisi. Ia tetap terikat pada jurnalisme dan berkontribusi kepada publik melalui tulisannya. Dalam hal ini, orang dapat menduga bahwa orientasi intelektualnya adalah menjangkau masyarakat umum melalui jurnalisme—yang tampaknya menjadi norma baginya—dengan menyoroti peristiwa dan tokoh sejarah.

Ia dikenal tidak hanya sebagai jurnalis tetapi juga sebagai sejarawan amatir atau publik. Ini tidak mengherankan, mengingat sejarah panjang dan menonjol dari kepulauan tersebut. Alasan lain ia mengembangkan minat pada sejarah adalah sikap nasionalistiknya. Hal ini dikembangkan sebagai respons terhadap realitas politik, seperti 'kondisi kolonial' yang ia saksikan dan alami semasa mudanya. Dalam pengertian Weberian, saya berpendapat bahwa nasionalisme harus dianggap sebagai sebuah tipologi. Karena merupakan ideologi tandingan terhadap pemerintahan kolonial Barat, nasionalisme hampir menjadi norma, baik keagamaan maupun sekuler. Ini menunjukkan bahwa Muhammad Said memahami peran sejarah dalam membangun negara-bangsa yang kuat melalui gerakan kemerdekaan, bahkan sejak masa mudanya.

 Di luar artikel-artikelnya tentang urusan politik sehari-hari, regional, dan nasional, ia secara konsisten menulis tentang perkembangan sejarah, khususnya setelah tahun 1960-an. Patut dipertanyakan apa yang mendorongnya untuk beralih ke sejarah sebagai bidang ekspresi diri. Saya pikir salah satu alasan utamanya adalah karena ia hidup pada era pergolakan sosial-politik di awal abad ke-20. Periode pemerintahan kolonial Belanda ini, bersamaan dengan invasi Sekutu ke Sumatera Utara, kemungkinan memberinya wawasan tentang pentingnya manusia dan wilayah, dan bagaimana unsur-unsur tersebut berpadu di berbagai tahapan sejarah.

Singkatnya, dapat dikatakan bahwa kemampuan dan proses berpikirnya yang dianugerahkan Tuhan, didorong oleh kesuksesannya yang luar biasa, membuatnya mampu memahami urusan sosial di sekitarnya secara unik, termasuk sikap antikolonialnya yang diungkapkan melalui wacana dan aktivitasnya, yang berlandaskan perspektif nasionalistik yang kuat. Ia membantu mendekolonisasi sejarah Kepulauan, dimulai dari urusan Aceh, seperti Perang Belanda di Aceh. Lebih jauh lagi, dalam hal ini, wacana beliau—dengan pendekatan dan wacana serupa yang diadopsi oleh jurnalis dan intelektual sejenis—sangat berharga untuk memahami dekolonisasi kesadaran sejarah di Indonesia dan dunia Melayu yang lebih luas.

Waspada, Opini, A5.

https://epaper.waspada.co.id/reader/204

25 Ağustos 2026 Salı

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak / Independence: the nation-state and the inability to be a nation

Mehmet Özay                                                                                                                             25.08.2026

Müslüman toplumların, ulus-devletleşme ile ilgili süreçler ile ulus-devletleşme sonrası süreçlerini karşılaştırdığımızda ortaya, çokça hayıflanmalar, üzüntüler, hayal kırıklıkları çıkıyor.

Bu kavramı yani, ulus-devleti kısaca inceleme konusu yapmamız, bu ay içerisinde bağımsızlıklarını kutlayan bir dizi ülkenin ulus-devlet yapılaşmasını yeniden düşünmemiz açısından önem taşıyor.

Bir yandan bağımsızlıklar kutlanırken, adına ‘ulus’ denilen bütünün, karşı karşıya kaldığı kırılganlıklar göz ardı edilmemelidir.

Bu noktada, bu kavramın yani, ulus-devletin iki vechesi olduğunu vurgulayalım öncelikle.

İlki, farklı toplumsal grupların biraraya gelmesiyle oluşan ‘ulus’ kavramı ve olgusudur. Ulus, yani, bir dizi benzerlikleri bünyesinde taşıyan geniş toplum.

İkincisi ise, devlet yani, ulus denilen olguyu anlamlı yapılar halinde bütünlüklü süreçlere yönelten ve bu süreçleri yönetebilme becerisi sergileyen rasyonel kurumsal yapı.

Birincisi

“Bir ulus’u belirleyen, tanımlayan nelerdir?” sorusuna, verilebilecek standart cevaplar vardır.

Bu benzerlikler arasında bayrak, kimlik, aidiyet gibi sembolik ve manevi içeriklerin yanı sıra, üzerinde yaşanılmaya değer bir toprak parçası ile dil, kültür, din, gibi bireyin ve küçük grupların gündelik yaşamını şekillendiren gayet önemli dinamikler bulunuyor.

Bununla birlikte, adına, ulus-devlet denilen siyasi yapı çatısı altında bir araya geldikleri varsayılan toplumsal grupların, ulus-devlet kavramıyla çelişecek şekilde, temelde uluslaşamama problemiyle karşı karşıya kalmaları merkezi bir sorunu teşkil ediyor.

Öyle ki, uluslaşamamanın nedeni veya nedenleri üzerinde durulmaya değer bir hususdur.

Nihayetinde, her gün toplumsal yaşamın her düzeyinde farklı şekillerde, yüz yüze gelen bireylerin, grupların, kitlelerin sağlıklı bir toplum oluşturma ve geliştirme adına birbirlerini anlamaları, buna göre hareket ve tavır geliştirmeleri gerekiyor.

Çok-etniklilik, çok-dillilik, çok-dinlilik

Uluslaşamama sorununa şöyle yüzeysel de olsa göz atıldığında bu halin, farklı temeller üzerinde belirginleştiği anlaşılıyor.

Örneğin, kendilerini, ‘çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli’ olarak niteleyen ulus-devletler için bu durum, söylemde bir zenginlik iken, bu durum, toplumsal gerçeklikte kırılganlıkların, kopuşların, çatışmaların nedeni olmasıyla bir handikap olma özelliğine dönüşebiliyor.

Yanı başındaki ‘öteki’yle iletişim kurmama, kuramama, tartışamama, anlamama, empati geliştirememe, vb. psikolojik, toplumsal süreçler karşılığını, güç oluşumu ve dönüşümünün merkezi olan siyaset sistemine taşımak suretiyle sorunu, daha geniş bir evrene oturtmuş oluyor.   

Ve bugün, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin temel problemlerinin başında bu hususun gelmesi, işin daha ilk baştan sanki, yanlış kurgulandığı veya süreçlerin pek de sağlıklı bir şekilde yönetilemediği şeklinde bir algının oluşmasına neden oluyor.

Nihayetinde, geniş toplumun yani, ulus’un varlık nedeni, birarada olabilmek, bu biraradalığı yürütelbilecek hukuki, entellektüel, ekonomik, eğitim, kültürel, dini, siyasal vb. süreçleri yönetebilme inisaytifi ve kabiliyetidir.

Temelde bu durum, ulus-devletin dışarıdan ithâl edildiğine ve bu ithâlin, ilgili toplumsal yapının bir siyasi bütün olarak yapılaşmasına elverecek donanımları içinde barındırmadığı hissini ve düşüncesini uyandıran bir durumla karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor.

Öyle değil mi?

O zaman yine dönüp, en başta hata yaptık mı, dememiz gerekiyor?

Ancak, on yıllar öncesinde yani, güce başvurularak kazanılmış veya masa başında politika geliştirilerek elde edilmiş bağımsızlıkların ilgili topluma kazandırması gereken de herhalde, -şayet varsa-, böylesi  farklılıkların üstesinden gelebilecek politikaları hayata geçirmesidir.

Aradan geçen on yıllar boyunca, bir ulus-devlet gururu olarak sunulan çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli toplumsal varlık söylemi karşısında, toplumsal yaşam gerçekliğinde karşımıza, ilgili çok-etnikli ve çok-dilli toplumsal grupların biraradalığı probleminin çıkması, hiç kuşku yok ki, gayet önemli bir çelişkidir.

Beklentiler

Bir anlamda, bağımsızlık sürecinden itibaren, bir ulus olabilmenin gerekliliğinin hakkıyla ortaya konulması beklenir ve doğal bir süreçtir.

Siyasilerden başlayarak, akademisyenler, düşünürler, hocalar-alimler/din adamları(!) gazeteciler vb. böylesine derinlikli soruna cevap üretmek yerine, dönüp dolaşıp işi sömürge dönemine ve sömürgeci güçlere yaslayarak açıklamaya çalışmaları sorunla yüzleşmek değil, sorundan kaçmak anlamına geliyor.

Sürekli olarak, ergenlik sorunlarıyla boğuşan bir gencin sanrılı haline işaret edecek şekilde  sömürge dönemi gerçekliğinin sanki halen varlığını sürdürüyormuş gibi bir yaklaşım sergilenmesi, akıllara bağımsızlıklardan bu yana aradan geçen on yıllar boyunca bu çevrelerin yani siyasilerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların ve alimlerin, gazetecilerin vb. pek de ulus-devleti inşa noktasında bir şey yapıp yapmadıkları sorusunu akla getiriyor.  

İkincisi

Bağımsızlık kutlamalarının anlamı, ilgili ulus-devletlerin bağımsızlık öncesinde başlarına gelen ekonomik, siyasi, dini vb. çeşitli hallerin üstesinden gelindiğine ve rasyonel temeller üzerine kurulmuş bir devlet sistemi ve kendinde bir toplum yapısı inşa edildiğine dair -sembolik de olsa- bir gönderge aslında.

Bu kutlamaların doğurduğu sevinçin, toplumun her kesimine yayılmasının bir mahsuru bulunmuyor elbette.

Bununla birlikte, temelde söz konusu kutlamalar ile yabancı güçlerden bağımsızlığını kazanmış olmanın ilgili toplumun gelişmesi, kalkınması, kendinde rasyonel ve etik bir toplum olmanın başlangıcı kabul etmemiz beklenir.

Diyelim ki, yüz yıl öncesinden başlatılan bu bağımsızlık sürecinin, başlangıcından bu yana, ilgili ulus-devletlerde ne tür gelişmenin, kalkınmanın olduğu ve bu süreçlerin adına ‘ulus’ denilen geniş toplum ile adına ‘devlet’ denilen yapısal bütün arasında işlediği varsayılan süreçlerin sağlık derecesinin, rasyonalitesinin, etik yapılaşmasının hangi boyutlarda olduğu test ve anlaşılmaya muhtaçtır.

Bunları yapmak yerine, sembolik olduğu gayet açık olan bir dizi eylem ve söyleme yönelmek, ulus’un ve devlet’in kendi kendisiyle hesaplaşamamasının önündeki en önemli engeldir.

Örneğin, adına bağımsızlık denilen kutlamalarda, düşmanının kim olduğu gayet belirsiz bir coğrafyada hava kuvvetlerini semaya, kara kuvvetlerini de başkentlerin ana arterlerine taşıyan  ulus-devlet yönetimlerinin, hükümetlerinin kime, ne tür bir mesaj verdikleri belirsizdir.

Sanki, ortada bir ikircikli yapı olduğu hissi uyandıran, bir ‘askeri güç’ gösterisi vardır.

Belki de, aradan geçen on yıllar boyunca bir ulus-devletin ana parametrelerini oluşturan adil ve paylaşımcı, hak ve adalet duygusunu öne çıkaran, toplumun her alanında etik yaklaşımı benimseyen ve uygulayan, yasaları her daim talep ve ihtiyaçlara göre yeniden düzenleyerek ulus’un manevi refahını yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya onaracak girişimlere sürekli kapıyı açık tutan vb. politikaları gerçekleştirememiş olmanın doğurduğu öz benlik yitimini, kaba güçle kendine ve de önünde -muhtemelen- mahcubiyet hissi duyduğu geniş toplum kesimlerine hatırlatmamanın bir aracı kılıyor olsa gerek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation/

 

23 Ağustos 2026 Pazar

Arakanlı Müslümanlar’dan size ‘Mektup’ var / You have ‘A letter’ from the Rohingya Muslims

Mehmet Özay                                                                                                                             22.08.2026

Müslüman azınlıklar sorunun başında gelen, Arakanlı Müslümanlarla ilgili olarak neler yapılıp yapılmadığı konusu hâlâ ciddi olarak tartışılmayı bekliyor.

Sorunu sadece, Myanmar askeri rejiminin, soykırıma varan uygulamalarıyla sınırlı bir bakış açısına indirgemek, kolaycı yaklaşımdan öte bir anlam taşımıyor.

Bu azınlık kitlesinin ‘anavatanları’ olan ve Myanmar adıyla anılan ulus-devlet sınırları içerisindeki yaşamlarının inkâtaya uğramış olması kadar, zorunlu göç ve mültecilik süreçleri dolayısıyla gittikleri ülkelerde karşı karşıya kaldıkları durumları da, bir o kadar rasyonel bir şekilde anlamak ve değerlendirmek gerekiyor.

Bugüne kadar kaleme aldığım yazılarda sorunun, temelde ‘siyasal’ olduğunu ve bu sorunun aşılabilmesi için, Arakan toplumunun kendi içerisinde bu sorunu halletmesine vurgu yapıyorum.

Alternatif olarak, Arakan toplumunun bu sorunu çözebilmesinde diğerlerinin diyelim ki, ‘sığınmak zorunda kaldıkları’ ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlardaki ilgili kurum ve kuruluşların, -ki bunlar arasında sivil toplum kuruluşları, üniversiteseler ve düşünce kuruluşları başta geliyor-, sorumluluk üstlenmeleri gerekir.

Ne Myanmar’da ne de mülteci olarak bulundukları ülkelerde sağlıklı ve rasyonel bir liderlik oluşturamamış olan Arakanlı Müslümanların sorunlarının çözümünü beklemek beyhudedir.

Bir mektup

Bu çerçevede, burada bir ‘eğitimli’ bir Arakanlı’dan aldığım bir yazıyı kısaca özetleyerek, duruma kısmen de olsa, açıklık getirmeye çalışacağım.

Yaklaşık on dört yıl önce bana iletilen bu mektubun bugün, halen geçerliliğini koruduğuna kuşku bulunmuyor.

Öyle ki, o günden bugüne değin, Arakan toplumunun anavatanlarında, çokça komşu ülke Bangladeş’te ve kısmen Pakistan, Suudi Arabistan, Malezya gibi diğer bazı ülkelerdeki varlıkları , Arakan Müslümanlarının sorunlarının devam ettiğine ve çoktan kangren hâline geldiğine işaret ediyor.

Mektubun şahsıma değil, ‘sivil toplum kuruluşları’ başlığıyla genele hitaben yazıldığını belirtmeliyim.

Mektup, “Arakanlı Çocukların Eğitimi” başlığını taşıyor ve “başlığa dikkatinizi çekerek” ifadesiyle ilk satırdan itibaren bizi, sorunun ne olduğuna ve nasıl çözüme kavuşturulabileceğine dair içeriden bir ses olarak ortaya koyuyor.

Neler oldu?

Arakanlı Müslümanlar, ‘Burma’ rejimi tarafından, uzunca bir süredir temel insan haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. Karşı karşıya kaldıkları zorluklar arasında yargısız infaz, keyfi tutuklama, işkence, mallarına ve mülklerine zorla el konulması; zorunlu yerlerinden göç ettirilmeleri; kundaklama, kadınlara yönelik tecavüz; zorunlu işçilik; seyahat kısıtlaması, evlilik yasağı, eğitim kısıtlaması ve vatandaşlık haklarının inkârı gibi bir dizi insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadırlar.

Burma rejiminin uyguladığı tüm bu politikalar, Arakanlıların eğitim süreçlerinden uzak kalmalarına, ekonomik olarak yoksullaşmalarına, toplumsal ve kültürel olarak geri kalmalarına neden olmaktadır. Sistematik olarak topraksız bırakılmaları nedeniyle, temel ekonomik üretim süreçlerinden olan tarımsal faaliyetlerden yoksun bırakılmaktadırlar.

Arakanlılara ait binlerce hektar tarım sahası ordu tarafından el konularak, yeni Budist yerleşimlerine dönüştürülmektedir. Burma rejimi, Arakanlı Müslümanları ekonomik olarak oldukça içinden çıkılmaz bir duruma terk etmektedir.

Tüm bu nedenlerden ötürü Arakanlı Müslümanlar anavatanlarını terk etmeye mecbur bırakılmakta, pek çok güçlüğü göze alarak okyanusa açılmakta ve pek de hoş karşılanmayacakları topraklara gitmektedirler.

Kısacası, 1978 yılından bu yana, milyonlarca Arakanlı Müslüman Bangladeş, Pakistan, Suudi Arabistan, Tayland ve Malezya’ya iltica etmek zorunda kalmıştır. Maalesef, Arakanlı Müslümanlar, -Pakistan hariç olmak üzere, bu ülkelerde yasa dışı göçmen statüsüne tabi tutulmuşlardır.

Kamplar ve eğitim

Bu girişin ardından, mektup, ilgili ülkelerde yaşayan Arakanlı Müslümanların durumuna dair bazı gerçekleri ortaya koymaktadır.

Pek de iç açıcı olmayan bazı hususları buraya almayarak yalnızca eğitim konusuyla ilgili cümleleri aktaracağım.

Bangladeş’te kamplarda yaşayan Arakanlı Müslümanlardan yalnızca mülteci statüsü elde etmiş ailelerin çocuklarına Burma ve İngilizce dilleri ile matematik eğitiminden ibaret, 5. sınıfa kadar eğitim verilmekte. Ülkede, yüz binlerce mülteci statüsüne sahip olmayan Arakanlı Müslüman bulunmakta ve bunlar arasında yer alan çocuklar eğitim hakkından yoksun kalmaktadır.

Suudi Arabistan’da, yasadışı göçmen statüsünde yaşayan Arakanlı Müslümanların çocukları formel eğitim imkânına sahip değildi. Sadece, Suud hükümetince tashih edilen elliyi aşkın okulda dini eğitim verilmektedir. Kolej veya yükseköğretim imkânı tamamen yasaktır.

Tayland’da, yasadışı göçmen statüsünde yaşayan Arakanlı Müslümanların çalışma hakkı ve çocuklarının da eğitim hakkı bulunmamaktadır.

Mektup, bunun ardından, Burma vatandaşlarına eğitim imkânı sunan birkaç oluşuma değiniyor. Buna göre, Burma vatandaşı olan gençlerin yükseköğretimi için ilki İngiltere’de ‘Prospect Burma’ adıyla faaliyet gösteren ve Burma’nın gelecekteki siyasal yaşamında demokratik liderler yetiştirmeyi hedefliyor.

Uluslararası eğitim

İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Burma Supplementary Grant Program (SGP-Burma) adıyla faaliyet gösteren bir kurumdur. Arakanlı Müslüman gençler, Burma vatandaşı olduklarını kanıtlayamadıklarından ötürü, her iki programa da başvuru hakkına sahip değildir...

Benzer şekilde, Burma vatandaşı olmamalarından ötürü Arakanlı Müslüman gençler, İslam Kalkınma Bankası Azınlık Müslümanlar fonundan sağlanan eğitim hakkından yararlanamamaktadır. (Burada bir diğer kurumla ilgili benzer bir veriyi sunmuyorum!)

Mektubun sonuç bölümünde, Arakanlı Müslümanların ne anavatanları olan ve Burma ulus-devleti çatısı altında bulundukları topraklarda ne de -Pakistan hariç- ‘yasadışı’ statüyle bulundukları ülkelerde modern eğitim hakkına sahip oldukları belirtilmektedir.

Gelecek

Gençler bir toplumun omurgasıdır. Toplumu yaşatacak ve ileriye götürecek olan gençlerdir. Şayet gençler eğitim hakkından yoksunsalar, toplumun geleceği adına onlardan beklenecek bir şey yok demektir. Bu durum, Arakanlı Müslüman toplumun geleceğinin gayet karanlık olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle, Arakanlı Müslüman çocuklar ve gençler acilen temel ve yükseköğretim imkânlarına kavuşturulmalıdır. Ki böylece, Burma ulus-devletindeki diğer azınlık etnik gruplarla rekabet edebilsinler. Bu amaçla, sizin ve kurumuzunun konuya ilgi ve alaka göstermenizi samimiyetle rica ediyorum.

Üniversite mezunu olan bu mektubu yazan ve o dönem ilgili bir sivil toplum kuruluşunun başında bulunan kişinin iki oğlunun üniversite öğrenimi için başvurduğu, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülke konsolosluğundan aldığı ‘ret’ cevabının ardından, bütün aile fertleri göçmen olarak başvurdukları Amerika Birleşik Devletleri tarafından kabul edildi.

“İşte Arakanlılara burs sağlıyoruz” diyenlerin, gayet seçici davranarak, annesi babası bir şekilde ilgili ülkelerde önemli mevkiye gelmiş ailelerin çocukları olmasıdır. Bu tür örneklerin Arakan sorununa nasıl baktığımız ve çözüm konusunda ne denli rasyonel ve samimi olduğumuzla yakından alâkalıdır.

Arakanlı Müslümanların karşı karşıya kaldıkları zorlukları nitelik ve nicelik sıralamasıyla ele almak gerekirken, bugüne değin yalnızca ‘insani yardım’a konuşlanmış olmanın ötesinde rasyonel, kalıcı, sürdürülebilir ve geleceği inşa edici yapılanmalara rastlamak mümkün olmuyor.

Gelinen noktada, var olan bu devasa sorunun ne sadece Arakanlı Müslümanlar ne de yaşadıkları tek tek ilgili ülkelerle çözüme kavuşturulması mümkün gözüküyor.

Ancak, Arakanlı Müslümanlar sorununun bu haliyle bırakılamayacağı da ortadadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/arakanli-muslumanlardan-size-mektup-var-you-have-a-letter-from-the-rohingya-muslims/

19 Ağustos 2026 Çarşamba

‘Malay Dünyası’ ve kültürel yapılaşma / The Malay World and Cultural Structuring

Mehmet Özay                                                                                                                             17.08.2026

Günümüzde tecrübe edilmekte olan ve bir anlamda, ‘belirsizlikler dönemi’ olarak adlandırılmayı hak eden süreçte ulus-devletler gerçekliğinde jeo-politik vb. gelişmelerin yanı sıra, bu gelişmeyle doğrudan ve dolaylı etkisi bağlamında, jeo-kültürel yapılar göz ardı edilemez. Bu yaklaşımla, jeo-politik gelişmelerin bir anlamda, jeo-kültürel yapılarca belirlenebileceği, yeniden inşa edilebileceğini ileri sürebiliriz. Bu yazıda, ‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ olarak adlandırdığımız toplumların -tüm değişimlere rağmen ve ulus-devlet sınırlamalarına rağmen, halen sahip oldukları jeo-kültürel yapıya kısaca değinilecektir.

Günümüz jeo-politiği ve bunu oluşturan siyasal yaklaşımlara temel oluşturan ulus-devlet yapılaşmalarının, bu örnekte, Malay dünyasını ve bunun kültürel zeminini anlamlandırmak gayet önemlidir. Ve bu anlamda, Güneydoğu Asya bölgesinin jeo-politik zemininde tarihsel ve geleneksel varlığıyla dikkat çeken ancak, son dönem gelişmeler nedeniyle dar kalıplara sokulan, göz ardı edilen, ve hatta unutulan ya da unutturulmaya çalışılan ‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ kavramları bütüncül boyutlarıyla ele alınmalıdır.

‘Malay’ ve ‘Malay dünyası’ olarak anlaşılmasını ileri sürdüğümüz toplumlar bugün, dünya üzerinde Güneydoğu Asya coğrafyası olarak bilinen bölgede varlık sürmektedirler. Bu hatırlatma, bize Güneydoğu Asya’yı bir bütün olarak anlamamıza olanak tanıyacak ögeler sunduğu gibi, aynı zamanda yukarıda dikkat çekilen ulus-devlet ve jeo-politik ilişkiler çerçevesinde, Malay dünyasının kültürel bir yapı olarak, bütünlüklü bir güç ve etki olarak ortaya çıkıp çıkamayacağının da tartışmaya açılmasına kapı aralayacaktır.

Malay tanımlaması konusunda ortaya konulan görüşler arasında yer alan, “Malay toplumunun temel aidiyeti bir etnik veya dini birime yönelik değil aksine, bir monarşiye’dir” (Jones, 2015: xv) yaklaşımında haklılık payı olduğu gibi, bu görüşün daha çok İslam öncesi dönemden ilhamla ilişkilendirilmesinden yola çıkıldığı ve bu anlamda, tarihsel ve geleneksel yapılaşmaları dikkate alarak farklı tanımlar olduğuna dikkat çekilmelidir. Bir başka deyişle, tarihsel ve geleneksel yapılaşmalar arasında etnik ve dini yapının, -en az yukardaki ifade kadar, önem arz ettiğine dair kayda değer veriler bulunmaktadır.

Yukardaki ifadenin sınırlandırıcılığının farkına vararak ve buna ilâve olarak söylenmesi gereken husus, Malay dünyasının salt bir coğrafya, ırk, kültür vb. yapılaşması olmadığı, aksine, -tüm aksi gelişmelere rağmen-, tarihsel ve geleneksel devamlılıkla dikkat çekilen tüm bu unsurları, halen bünyesinde potansiyel olarak barındığıdır. Bu iddianın anlaşılabilmesine katkısı olacağı düşüncesiyle konuyu, Güneydoğu Asya özelinde değerlendirmek ve bir tür tartışma gündeme getirilmelidir.

Dil olgusu

Yukarıda dikkat çekilen iddianın temelinde, dil olgusunun yattığı görülür. Öyle ki, tarihin erken dönemlerinden itibaren, bölgeyle ilgili yaklaşımları ortaya koyan özellikle, farklı coğrafyalardan gelenlerin, tüm bölgeyi kendinde bir çaba olarak anlama ve tanımlama süreçlerinin eseri olarak ‘Malay’ kavramı gündeme gelmiştir. Bu kavramsallaştırma çabasında ‘dil’ olgusu, kendinde ve doğal bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Dil yani, dışardan gelenlerin bölgede tanık oldukları ve zamanla, iletişim aracı olarak öğrendikleri ve bu öğrenme sürecinin ögeleri olan sözlüklerden başlayarak çeşitli dilbilimsel çalışmalar ve literatür ortaya koymaları, Malay olgusunun sözlü ve ardından, kayda değer bir şekilde, yazılı kültür geleneğinin oluşumuna ve gelişimine işaret eder.

Literatürde sıklıkla rastlanan ‘Bahasa Melayu’ yani, Malay dili tarihsel ve geleneksel devamlılığa vurgusuyla önem taşımaktadır. Tarihin erken dönemlerinde bölge toplumları özellikle de, sahil şeridlerindeki toplumlarda iletişim aracı olan Malay dili bu özelliğini bugün yukarıda zikredilen ulus-devlet bağlamında parçalı yapısıyla gizli-açık devam ettirmektedir. Örneğin, Endonezya’da kullanılan dilin “Bahasa Endonezya” adıyla anılmasına rağmen, yakın geçmişe kadar bu dil Bahasa Melayu yani, Malay dili olarak adlandırılıyordu (‘Bahasa Indonesia’, 1950: 31).

Dini-kültürel yapılar

Güneydoğu Asya bölgesi, çeşitli siyasal ve toplumsal kategorilerle ifade edilebilme imkânı sunduğu gibi benzer şekilde, din odaklı yapılaşmalar bağlamında bir kategorikleştirmeye de olanak tanımaktadır. Bu durum, -şu veya bu şekilde- var olan ırksal ve etnik çeşitliliği ortadan kaldırmamakla beraber, daha bütüncül bir alan olarak toplumsal gerçekliği ele alma imkânı sunmaktadır. Söz konusu bu dini alanın ilkini, Güneydoğu Asya’nın kıta yönünde belirginlik gösteren Hind-Çini olarak adlandırılan coğrafyada, Budist-Hindu yapılaşması oluştururken, ikinci alan daha çok, Takımadalar bağlamında İslam, bir dini-kültürel öge olarak gündeme gelmektedir.

Söz konusu her iki alanın bizatihi, kendi bünyelerinde barındırdığı dini-kültürel zemin, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren gündeme gelen ulus-devletleşme oluşumu çerçevesinde, alt birimler olarak adlandırılabilecek siyasi-hegemonik yapılara bürünmüştür. Yazının sınırlılığı nedeniyle Hint-Çini bağlamını bir kenara bırakarak, ikinci alana dair bazı görüşleri ortaya koyacağım. Tarihte, Malay Takımadaları (Malay Archipelago) ve/ya Nusantara olarak anılmış olan ve gayet geniş bir coğrafyayı içine alan bölgedeki toplumların İslamlaşmalarıyla birlikte ortaya çıkan bu yapı, ulus-devletleşme sınırlığına rağmen, halen varlığından bahsettirmektedir. Bu çerçevede, İslam dini-kültürel yapısı içerisinde yer alan toplumsal gruplar, bütüncül bir yaklaşım olarak kabul edilen, ‘Malay’ kavramıyla izah edilmesini, kültürel genişleme ve yayılımın bir imkânı olarak görmek ve değerlendirmek mümkündür.

Ulus-devlet ve Malay kavramı

Modern dönemin zorunlu bir unsuru olan ulus-devlet yapılaşmasının, tarihsel ve geleneksel bir devamlılık olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürdüğümüz ‘Malay’ kavramını ve bu kavram bünyesinde ortaya çıkan veya çıkması beklenen ve Malay coğrafyasını içine alan toplumsal gerçekliği yansıttığını söylemek güçtür. Güneydoğu Asya’da, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren sırasıyla, ulus-devletleşme tecrübesini yaşayan Endonezya Cumhuriyeti, Malezya Federasyonu, Bruney Sultanlığı çerçevesinde, ‘Malay’ varlığının günümüz jeo-kültürel yerini anlamaya katkısı bağlamında, -burada belki de, sorunsalı demek daha doğru-, bu kavram üzerinde kısaca durulmalıdır.

Malay dünyası olarak adlandırdığımız günümüz küresel toplum, içerisinde sahip olduğu toplumsal ve etnik farklılıklar ile dikkat çeker. Bununla birlikte, ‘Malay’ kavramının tüm bu farklı unsurları birarada ele almamızı sağlayan tarihsel ve geleneksel boyutlarıyla oldukça donanımlı olduğu görülür. Bununla birlikte, farklı tanımlarla karşılaştığımız da bir gerçektir. Bu durum, ilgili yazarların kavramı hangi açıdan ve hangi disiplin bağlamında ele aldıklarıyla ilintilidir. Hiç kuşku yok ki, bu farklılaşmanın veya ortaya koymak istediğim üzere kavramı sınırlandırma çabasının ulus-devlet yapısının zorunlu bir ürünü olduğunu söylemek gerekiyor. Bu sınırlandırma çabasını günümüz Malezya Federasyonu’nda devlet otoritesinin toplumun neredeyse, her alanını çerçeveleme veya sınırlandırma çabasının ürünü olarak çıktığı iddiası göz ardı edilmemelidir.

 

Bu kavramsal genişliği ve toplumsal karşılığına karşın, Malay kavramını, günümüzde bu bölgede, modern bir ulus-devlet olan Malezya Federasyonu ile karıştırma yanlışı ile bu kavramın, tarihsel ve geleneksel bağlamlara tekabül eden bütüncüllüğünün anlaşılamamış olması bizleri tarihsel bağlamı kadar, bugünün yani, çağdaş jeo-politik, jeo-ekonomik ve jeo-dini ile ilintili alanlarını anlamamızı zorlaştırmaktadır. Malezya’daki ‘Malay’ları tanımlama konusunda şöyle bir ifade dikkat çeker: “Malay, İslam dinine mensup, Malay dilini konuşan ve Malay geleneğine bağlı olan kişidir” (Melayu ertinya seseorang yang menganuti agama Islam, lazim bercakap bahasa Melayu, menurut adat istiadat Melayu (Din, 2016: 19). Bu tanım, içinde doğruluk payı taşımakla birlikte, Malezya Federasyonu ulus-devlet sınırlılığına hapsedilmişliğini ortaya koymaktadır. Bu sınırlılık, ulus-devlet bünyesinde önde gelen Çin ve Hintli gibi etnik gruplar karşısında gizli/açık savunmacı bir yaklaşımın izini taşımaktadır. Oysa, ‘Malay’ kavramı antropolojik ve sosyolojik olarak, çok daha evrensel bir karşılığa tekabül eder.

 

Bu sığ bakış açısının dışında ve ötesinde, Malay kavramı evrensel boyuta taşıyan tanım çabalarının olduğunu da tanık oluyoruz. Sinar bir yandan geleneksel Malay monarşiye mensupken, öte yandan  akademik ilgisi ve çalışmaları nedeniyle görüşlerine dikkat çekilmesi gereken bir isimdir. Malay’ın Müslüman oluşu, Malay dilini konuşması ve Malay geleneğine bağlılığı gibi genelgeçer tanımı gündeme taşırken, yukarda sunulan tanımın dışında ulus-devlet sınırlılığına düşmemekte aksine, ‘Malay’ kavramına gayet önemli bir kapsayıcılık kazandırmaktadır (Sinar, 1996: 1). Sınar, bu temel tanımda hem fikir olduğu gibi, zamanla ortaya koyduğu düşünceyle Malay bakış açısını veya dünya görüşünü Kuzey Sumatra sınırlarından öte coğrafyalara taşımasıyla Malay dili ve kültürüne evrensellik iddiasını gündeme taşımaktadır (Umry, 2011: 2). 

Günümüz Güneydoğu Asya coğrafyasında varlık süren Malay toplumlarını, tek tek ulus-devletlere bölünmüşlükleriyle değil, bunun dışında çok daha kapsamlı ve evrensel mahiyetiyle ele alınmayı hak etmektedir. Bu durum, Malay kavramının içkin olduğu dil ve zamanla bölge toplumlarının İslamlaşmasıyla ortaya çıkan ve var olan kültürel yapıya eklemlenerek genişleyen tarihsel süreçlerin bir sonucudur. Nihayetinde, tarihsel, geleneksel ve dini devamlılıkları ile ele aldığımızda, Malay kavramının gayet kuşatıcı bir kavram olarak işlevsellik kazandığı görülür.

Kaynaklar

‘Bahasa Indonesia’, (1950, Madjallah Rakyat ‘Bahasa Indonesia’, No. 1, Djawatan Pendidikan Masjarakat.

Din, A. (2016). “Asas Kebudayaan Melayu”. Asas Kebudayaan dan Kesenian Melayu, Bangi: Penerbit Universiti Kebangsaan Malaysia. 19-28.

Jones, Russell. (2013). “Introduction”, The Pasai Chronicle, Kuala Lumpur: Institute Terjemahan&Buku Malaysia-ITBM. (xii-xxxii).

Sinar, Tengku Luckan. (1996). “Adat dan Budaya Melayu di Pesisir Timur Sumatera”. Seminar Adat Melayu Serantau, 9-12 September 1996, Kerajaan Negeri Melaka, Dengan Kerjasama: Perbadanan Muzium Melaka; Institut Kajian Patriotisma Malaysia, Lembaga Bahasa Melayu, Akademi Seni Melaka, 1-11.

Umry, Shafwan Hadi. (2011). “Tengku Luckman, Tuan Sri Lanang Dari Serdang”. Media Forkala: Media informasi, kominikasi Adat dan Budaya Daerah, Edisi I. 2-5.

https://platform.ilke.org.tr/en/analyses/the-malay-world-and-cultural-structuring/

 

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Endonezya Cumhuriyeti: meşruiyet ve bağımsızlık / Indonesian Republic: legitimacy and independence

Mehmet Özay                                                                                                                             17.08.2026

20. yüzyılda Doğu ve Güney toplumlarının bağımsızlık süreçleri bazı ölçülerde benzerlikler gösterir. Bunların başında, söz konusu bölgelerin ve toplumların sömürge topraklarından bağımsızlıklarını ‘kazanmış’ olmaları gelir.

Az da olsa, bazı bölgelere ve toplumlara bağımsızlıkları ‘sömürge yönetimi eliyle’ devriyle gerçekleşmiş olsa da, temelde sömürge geçmişiyle kopuş bu grubu da, ilk grup arasında saymamıza elverecek bir veri sağlar.

Doğu’nun önemli coğrafyalarından olan ve tarihte, Malay Takımadaları adıyla anılan ve aynı zamanda antropolojik temellerden kaynaklanan bir genelleme ile “Malay” olarak zikredilen topraklarda, 1945 yılı 17 Ağustos’unda Endonezya Cumhuriyeti adıyla yeni bir ulus-devletin kurulması, gayet önemli bir sürece tekabül eder.

Sukarno ve Muhammed Hatta’nın bağımsızlık ilânındaki rolleri kadar, bu ikili süreçte öne çıkartan dönemin önde gelen siyasi ve entellektüel grupları göz ardı etmemek gerekir...

Ve bağımsızlığın, üç buçuk yıl süren gayet zorlu bir sürecin ardından küresel toplum tarafından kabul edilmesi, sürecin gayet önemli dönüm noktaları olduğunu ortaya koyuyor.

Bugün, 81. yılını kutlayan Endonezya Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda bağımsızlık sürecine ulaştığına kısaca bakmakta yarar var.

Teoriler

Bu süreçle ilgili olarak, dikkat çeken bazı önemli hususlar vardır. Bu hususları çeşitli kategoriler bağlamında değerlendirmek mümkün.

Örneğin, kahir ekseriyetinin Müslüman toplum olması; Pasifik Savaşı sonrası küresel sistemin tesisinde jeo-stratejik bir bölgede yeni bir devletin oluşumu; tarihde, pek nadir süreçler dışında, tüm Takımadalar coğrafyasının belki de, ilk kez böylesine merkezi ve bütünlüklü bir yapıya kazanma yönündeki adımı ilk akla gelen unsurlardandır.

Bunlardan biri, o dönemin Endonezya toplumunun bağımsızlığı kendi başına elde etmediği, yaklaşık üç buçuk yıl Takımadalar’da varlık süren Japonya tarafından veya Japonların desteğiyle bağımsızlığın kazanıldığı iddiasıdır.

Bu konuya dair, akademik tartışmaların bittiğini söylemek güç...

Bir diğer husus, 17 Ağustos’da ilân edilen bağımsızlığa rağmen, eski sömürgeci Hollanda ve 2. Dünya Savaşı’nda ittifak halinde olduğu daha doğrusu koruması altında bulunduğu İngiltere ve ABD ile birlikte eski topraklarını yeniden sömürgeleştirme amacıyla, 1945 yılı Ekim ayından itibaren başta Cava, Sulawesi, Kuzey ve Batı Sumatra, Palembang, Riau gibi bölgelere girmiş olmasıdır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Jakarta’da bağımsızlık ilânından iki aydan daha az bir süre sonra ‘Batılı güçler’ Takımadalar topraklarına ayak basmıştır.

Bu durum, o dönem, uluslararası toplum tarafından, ‘bağımsız bir ülkeye yapılış saldırı ve işgal’ olarak değerlendirilmemiştir...

Nihayetinde, bölgedeki adıyla ifade edecek olursak, Pasifik Savaşı’nın kazananının ABD önderliğindeki İttifak olması ve bu ittifakın önemli güçlerinin yani, bizatihi, ABD ve İngiltere’nin, Hollanda’nın sözde topraklarını savunmak amacıyla, Takımadalar coğrafyasına nüfuzlarının, uluslararası camiada kayda değer bir sesin olmadığının da bir başka göstergesidir.

Avrupa topraklarında, Hitler Almanyası’na karşı Batı bloğuyla ittifak kuran Rusya’nın, Malay Takımadaları’na dair söyleyecek pek bir sözü yoktur.

Ne de, kendi coğrafyasında ‘milliyetçiler’ ile ‘komünistlerin’ iktidar mücadelesine konu olan Çin’in, tarihsel olarak ilişkileri olan Malay takımadaları’nda olan bitene yönelik bir siyaset takip etme imkânına sahip olduğunu söylemek mümkün...

Oysa, Burma, Mısır, Hindistan gibi bağımsızlığını kazanan veya henüz kazanmamış olan bazı ülkeler, Endonezya Cumhuriyeti’nin kuruşulunu destekledikleri gibi, bu bağımsızlık sürecinden kendilerine yönelik bir pay da çıkarmışlardır.

Yeniden sömürgeleştirme

Endonezya bağımsızlığının kurucu figürlerinin ve destekçilerinin sınırlı bölgelerdeki serbestiyetlerine karşılık, İngiltere ve ABD’din desteğindeki Hollanda, askeri varlığının yanı sıra, sivil yönetimini de yeniden bölge yönetimlerine taşımak suretiyle, belirli bölgelerde “yeniden sömürgeleştirme” sürecine başladı.

Ve bu sürecin ardından, ‘Endonezya Cumhuriyeti’ siyasi varlığına karşı, Hollanda krallığı’na bağlı “Endonezya Birleşik Devletleri” adıyla yeni bir siyasi yapı kurulması, Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı sürecin akamete uğratılması amacına matuf bir girişimdi.[1]

Hollanda Krallığı, yeniden sömürgeleştirme sürecini bu şekilde yönetmeye çalışırken, bu gelişme karşısında, Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı güçlerin teritoryal dayanak noktalarına değinmek gerekir.

Cumhuriyetçi egemenlik

Cumhuriyetçi yapının siyasi eliti ve geniş halk kitlelerinin özellikle, yukarıda zikredilen bölgelerde, 1947 ve 1948’de verdikleri bağımsızlık mücadelesi nihayetinde, 1949 yılı Aralık ayında yeni bir ulus-devletin küresel güçler ve bunların kurumsal yansıması olan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmasıyla sonuçlandı.

17 Ağustos 1945 ilâ Aralık 1949 arasında geçen dönem boyunca Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı yapının siyasi meşruiyetine dair kaynaklar bize iki temel veri sunmaktadır.

Bunlardan ilki Orta Cava’da Yogyakarta Sultanlığı’na bağlı küçük bir bölgedir. Cumhuriyetçi güçlere destek veren Sultanlık, yeniden sömürgeleştirme sürecinde Cakarta’dan çıkmak zorunda kalan Cumhuriyetçi güçlerin sığınak noktası olmuştur.

Kuzey Sumatra

İkinci veri ise Kuzey Sumatra’da, yani Açe’yle ilgilidir. İttifak güçleri, özellikle de, Hollanda ve İngiliz birlikleri, 31 Ağustos 1945’te Sri Lanka’dan Sabang’a geçmelerine rağmen, Açe topraklarına nüfuz etmemişlerdir.

Bölgedeki farklı kaynaklar dikkate alınacak olursa, 17 Ağustos 1945 tarihinde Cakarta’daki bağımsızlık ilânının ilk önemli yansımalarının, Açe’de ve Kuzey Sumatra’da ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Hollanda’nın Açe’ye gir/e/memesinin gayet açık nedeni, 1873’ten itibaren bölgede var olan savaşın fiziki etkisi giderek azalmakla birlikte, Açe toplumu arasında Hollanda’ya yönelik tepki ve hissiyat noktasında gayet dinamik bir mücadele ruhunun varlığıdır.

Açe toplumunun, bu özelliklerini yanı başlarındaki yani, Kuzey Sumatra’da bölgedeki diğer grupların İngiliz ve Hollanda birliklerine karşı mücadelelerine fiili desteklerinde görmek mümkündür.

Burada vurgulanması gereken şudur...

Cumhuriyetçi bağımsızlıkçı yapının Cava Adası’nda kendine siyasal meşruiyetini sağlayan Yogyakarta Sultanlığı bölgesi iken, teritoryal olarak bir diğer alan -ki, bu alan Yogyakarta Sultanlığı bölgesinden çok daha geniş ve siyasal ve toplumsal yapı açısından da oldukça farklılık taşıyan Açe topraklarıdır.

Bu yazıya açıklık getirmesi amacıyla kullandığım görsel kaynak oldukça önemlidir. Siyah ile işaretlenmiş olan bölgeler Cumhuriyetçilerin egemenliği altındadır (Tanda hitam: daerah yang diakui dikuasai oleh Republik.). Bu haritanın ilk yayınlandığı yer ise, Hollanda’da yayınlanan “Nieuwe Post” adlı Felemenkçe gazetedir.[2]

Sukarno’nun 1947 yılında Açe’ye yaptığı ziyaret ve dönemin Açeli liderleriyle görüşmeleri, bu anlamda Endonezya bağımsızlığının temel teritoryal ve toplumsal yapılaşmasında kritik gelişmelerden biridir.

Tarihsel olarak Malay Takımadaları olarak bilinen ve yirminci yüzyıl başlarından itibaren ‘Endonezya’ adının kullanımının nihayet bağımsız bir ulus-devlete evrildiği 17 Ağustos 1945 tarihinin önemine kuşku bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu bağımsızlığın tesisinde ve devamında, bir ulus-devlet olma temel şartlarından biri olan teritoryal bağımsızlığı sağlayan yapının, Yogyakarda Sultanlığı bölgesi ile Kuzey Sumatra’da Açe topraklarını kapsadığını dikkate almak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/endonezya-cumhuriyeti-mesruiyet-ve-bagimsizlik-indonesian-republic-legitimacy-and-independence/



[1] Mohammad Said. (1948). “Ke Djawa Serintas Lalu” (lanjutan Kemarin), Waspada, Sabtu, 27 Maret 1948, No. 347, p. 2.

[2] İlgili görselin kaynağı: Waspada, 19 Djuni 1949, Djum’at, No. 651, Tahun Ke-III, p. 2(!).