Mehmet Özay 19.09.2026
Malay dünyası ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin başlangıç evresine dair, Osmanlı vechesinden yapılan atıfların ilki olmasıyla dikkat çeken ‘iki gemi’ olgusunu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde kaleme aldığım dört yazıyla gündeme taşıdım.
Reid ne demişti?
Konunun gündeme taşınmasında Anthony Reid’in 1969 yılında yayımlanan “Onaltıncı Yüzyıl’da Batı Endonezya’ya Türk Tesiri” (Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia)[1] başlıklı eseriyle önemli bir başlangıç yaptığını söylemiştim.
Reid’in bu çalışmasında söylem, teknik yaklaşım, kaynaklar ve yorumlar noktasında okuyucuları yanlışa veya Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine yanlış anlamaya ve yorumlamaya sevk edebilecek unsurlar olduğuna, -kısmen de olsa, çalışmasının başlığına gönderme yapmaktan başlayarak kısmen vurgu yapmıştım.
Bunun yanı sıra, Reid’in bir Osmanlıyı eksene alan bir tarihçi olmadığını, Osmanlı tarihine pek de yakın olmadığı gibi Osmanlı kaynaklarına doğrudan erişiminin mümkün olmadığına değinmiştim.
Buna ilâve olarak, Reid’in bu çalışmasını temellendirdiği Saffet Bey’in, 1911-1912 yılında iki makalesini de gündeme taşımıştım.[2]
Reid’in, Saffet Bey’in bu makalesini okumasının mümkün olmadığını -ki, zaten bunu kendisi de makalesinde dile getiriyor-, bu makalenin ilgili bölümlerini, kendisiyle aynı dönemde Londra’da bulunan veya doktorası sonrası kendisiyle görüştüğü anlaşılan Salih Özbaran Hoca’nın yardımıyla edindiği ortadadır.
Saffet Bey ne demişti?
Reid’in çalışmasına eleştirel bir yaklaşımla ele almanın, aynı zamanda bizi Saffet Bey’in makalesine yönlendirmesinin doğal olduğunu bu süreçte bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.
Saffet Bey’in, yaşadığı dönemin ne denli donanımlı tarihçileri veya sosyal bilimcileri arasında yer aldığını belki, daha geniş bir araştırma sonunda ortaya koymak mümkün olabilecektir.
Ancak, Saffet Bey’in, yukarıda dile getirdiğim makalesini yayınlamasının hususi bir tarihçilik ilgisinden öte, belki de daha çok, tesadüfe matuf bir yayın olduğunu ansıtan bir durum olduğunu ileri sürüyorum.
Konsoloshane belgesi
Bu noktada şunu söylemekte yarar var ki, Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Kuzey Sumatra’ya, ne tür bir maddi imkânla ve donanımla oraya gittiğine dair temel verisinin, dönemin Batavya konsoloslarından Erşad Bey’den bizzat edindiği tabiri caizse, bazı yarım yamalak metinler ile sözlü bazı anlatılara dayanıyor.
‘Yarım yamalak’ dediğim husus, Erşad Bey’in Batavya’dan getirip kendisiyle paylaştığı ve Osmanlı’nın Kuzey Sumatra’da Açe’deki varlığına gönderme yapan Christiaan Snouck Hurgronje’nin kaleme aldığı meşhur ‘Açeliler’ (The Acehnese) adlı eserin birkaç sayfasıdır.
Buna ilâve olarak, konsoloshane’de Erşad Bey’i ziyaret eden ve dönemin sürgündeki Açe sultanına yakın olduğu izlenimi veren bir zatla yaptığı sohbetten edindiği sözlü notlardır.
Bu iddiamızı destekleyecek bir diğer husus, bizzat Saffet Bey’in ilgili tarihi gelişmelerle ilgili yaklaşımıdır.
Hadım’ın yaptıkları ve yapamadıkları
Saffet Bey, 1538 yılındaki Diu Seferi’nin kaptanı Hadım Süleyman Paşa’nın, bazı çevrelerce kahramanca gösterilmesine tam da karşıt bir söylemle ortaya çıkarak, “... yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkese göstermiş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır” dedikten sonra, sırayı yakınmaya getiriyor ve diyor ki: “... İşte buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan ola idi, güzel başlanacak olan bir büyük işin sonu pek parlak pek kazançlı olacaktı ...”[3]
Saffet Bey, bu yaklaşımıyla temelde bu sefer sürecinde Portekizlilere karşı başarılı olunmadığı gibi, Aden, Yemen ve Batı Hindistan gibi bölgelerdeki Müslüman hükümdarlıklarıyla ilişkilerin kurulamamasına da neden olduğuna gizli açık dikkat çekiyor.
Aslında, Saffet Bey, tabiri yanlış kullanıyor gibi...
Nihayetinde, Mısır Kapudanı gibi önemli bir mevkide olan kişiden ‘tam bir adamlık’ değil, yetkin bir devlet adamı ve stratejisti olması beklenir. Ya da daha naif bir yaklaşım sergileyerek söylememiz gerekirse, o dönem Osmanlı ifadelerinde “adam olmanın” yetkin devlet adamı ve stratejisti olmaya tekabül edecek bir boyutu içeriyordur.
Hadım Süleyman Paşa’yı konu olan kısa bir yazıda dile getirdiği üzere, Paşa 80 yaşına merdiven dayamış ve dört kişinin yardımıyla yerinden kalkıp yürüyebilen bir kişi olmasıyla fiziki yetersizliği kadar, öyle görülüyor ki, mantıksal karar verme süreçlerinde de zaafiyeti olan bir yönetici görünümünde.
İlk filo hangisi?
Yukardaki alıntıda yer alan “ilk Osmanlı filosu” ifadesi bize ilk deniz seferinin 1538’e tarihlendiği gösterirken, bu yaklaşımı yine Saffet Bey veya benzeri kişilerin dönemin tarihi araştırmalarına yönelik ilgisi, ilgisizliği, kaynakların derli toplu olup olmaması gibi bir dizi nedene bağlı olarak anlamlandırmak mümkün.
Öyle ki, Saffet Bey’in ulaş/a/madığı al-Jawaib gazetesinin ve aynı dönemde yayın yapan Basiret gazetesinin 1873 yılındaki nüshalarında geçtiği üzere, Açelilerin dile getirdikleri ‘Sinan Paşa dönemindeki iki gemi top vs. gibi erken dönem desteğine’ dair gelişmeden habersizlik ortaya çıkıyor.
Tarihçilik zor iş!
Bu sürecin ardından, Portekizlilerin Arap Denizi ve Batı Hindistan arasındaki bölgedeki etkinliklerine dikkat çekerek, “... Bunlar bir aralık Kamaran Adası’nı ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-ı Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta, 948’de (1541) Cidde’yi vurup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliriz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor işdir ...” diyor.[4]
Son cümle, -tarihçi olarak kabul edecek olursak- Saffet Paşa gibi son dönem Osmanlı tarihini kaleme alan tarihçi veya entellektüellerin, mevcut kaynakların toplanması konusunda gayet zorluklarla karşılaştıklarını ifade etmektedir.
Bu durum, Osmanlı devletinde kayıt, yazım işlerinin ve bunların toparlanması ve korunmasının ne denli ihmal edildiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, diğer bazı çalışmalarda da dile getirdiğim üzere, Osmanlı’da coğrafi ve siyasi bilincin ciddi sorunlara konu olduğunu kanıtlıyor.
Belki bu noktada, Saffet Bey’i hoş görmekte mümkün...
Öte yandan, Reid’in, Saffet Bey’in makalesinden çıkarımla, Osmanlı’yı Hint Okyanusu’nda güçlü bir denizci varlık olarak tanıtma çabasının en azından, Saffet Bey özelinde gündeme getirdiği referanslar açısından sorunlu olduğuna kuşku yok.
Bunu dile getirirken, Reid’in Portekiz kaynaklarını kullanan başta Charles Ralph Boxer olmak üzere diğer bazı yazarların görüşlerini de kullandığını unutuyor değilim.
Osmanlı Devleti’nin gerçekte Sumatra’ya ne tür bir ilgisi olduğu hususu, tarihçilik olgusu bağlamında, Sultan 2. Selim’e atfedilen birkaç ‘humayûn nâme’ye sığdırılamayacak kadar geniş bir alanı içeriyor.
Saffet Bey’in makalesinde dile getirdiği ve önceki dört yazıya devam mahiyetinde yukarıda atıflarla devam ettiğim açıklamalar bize gerçekte, söz konusu Sumatra seferinin başlangıç, süreç ve sonucu konusunda derinlikli çalışmalara ne denli ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Öyle ki, Sumatra seferinin yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa hangi şartlarda yapıldığı ve ne tür sonuçlar elde edildiği gibi sorular ciddi olarak değerlendirilmeyi bekliyor.
Bu konuyu işlemeye devam edeceğim...
[1] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century
Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3,
December. 395-414.
[2] Saffet Bey. (1327/1912).
“Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u
evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. 678-683;
[3] Saffet Bey. (1327/1911).
“Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası,
1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani
Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 612.
(604-614).
[4] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m,
s. 612.



