Popüler Yayınlar

21 Ekim 2026 Çarşamba

MALAY TAKIMADALARI’NDA İSLAMLAŞMA SÜRECİ KUZEY SUMATRA

Mehmet Özay                                                                                                                            21.10.2026 

İslam coğrafyasının tarihsel açıdan önemli bir parçasını teşkil eden Malay Takımadaları’nın İslamlaşma süreci, üzerinde durulması gereken bir konudur. İslam tarihi eserlerinde hak ettiği yeri bulmasa da, genelde Takımadalar coğrafyası ve özelde, Kuzey Sumatra’nın İslamlaşması İslam’ın diğer coğrafyalardaki tecrübesinden ayrılan özellikleriyle dikkat çeker. Yüzölçümü ve demografik yapısıyla, günümüz Güneydoğu Asya’nın yaklaşık yarısını teşkil eden Malay dünyasının geniş İslam toplumlarındaki yerinin anlaşılabilmesi, tarihî gerçekler ve gelişmelerle yakından ilişkilidir.[1] İklim ve coğrafi gerçeklik, insan ve kültür yapısı, ekonomi ve denizcilik gibi alanlarla birlikte değerlendirilmeyi hak eden bu süreçler, aynı zamanda bölgenin İslam öncesi dönemden itibaren varlık kazanan kozmopolit yapılaşmasının genişleyerek sürdüğünü de ortaya koymaktadır. 

Genel itibarıyla İslam, Hint Okyanusu ve Çin üzerinden erken dönemden itibaren bölgede etkisini göstermiştir.[2] Bununla birlikte, yaygın kanaat Kuzey Sumatra’da Açe topraklarının, bu sürecin önemli bir parçasını oluşturduğunu ortaya koyar. Bu çerçevede, söz konusu coğrafya, tarih boyunca etkin ve süreklilik arz eden Kuzey Sumatra’daki Açe bölgesindeki site devletlerinin ve sultanlıkların bağımsızlığı ile kendine özgü sosyokültürel ve ekonomik nitelikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.[3] Buna ilaveten bölgeyi tanımlarken, Güneydoğu Asya ve/ya Endonezya şeklinde tanımlamanın, tarihsel gerçekliklerle örtüşmediğinin altı çizilmelidir. Bu nedenle, okuduğunuz incelemede bölgeye yapılan atıflarda Hint Okyanusu ve Malay Takımadaları şeklinde bir adlandırma ve coğrafi konumlandırma tercih edilmiştir. Ayrıca, bölgenin antropolojik ve sosyolojik gerçekliğinden hareketle, ‘geniş Malay dünyası’ tabirine de yer verilmektedir.

Elinizdeki kitapta, Açe’de erken dönemlerden itibaren ortaya çıkan İslamlaşma süreci genel hatlarıyla ve kronolojik açıdan ele alınmıştır. Bu noktada, eser giriş ve sonucun dışında, dört ana bölümden oluşmaktadır.


[1] Çalışmada yer yer dile getirdiğimiz üzere geniş Malay dünyası kavramı tarihsel ve antropolojik gerçeklik açısından Sumatra’dan başlayarak en doğuda Flores’e kadar uzanan ve içinde Filipinler bölgesini de içerecek şekilde tüm Takımadalar’ı içine alır. Bununla birlikte, çeşitli tarihsel ve toplumsal süreçler nedeniyle kültürel ve dilsel farklılıklar kendini göstermektedir. Bk. G. J. F. Biegman. (1894). Hikajat Poelau Hindia, Batawi: Pertjitakan Goebernemen, s. 3. Bunun yanı sıra, diğer bazı kaynaklar bize Malay toplumunun antropolojik yayılımını Hint Okyanusu’nda Madagaskar’dan Pasifik’teki küçük adalara değin geniş bir çerçevede değerlendirmektedir. Lah Husny. (1972). “Butir butir Adat Budaya Melayu Pantai Sumatera Timur”, p. 19.

[2] İslam öncesi dönemde Doğu-Batı ticaret süreçlerinde, Arap ve Çinlilerin doğrudan ve/ya dolaylı etkileşim içinde bulunduklarına işaret eder. İslam’ın erken döneminde Hz. Peygamber'in, Vehb bin Kebşe'yi Çin hükümdarına elçi olarak göndermesi mevcut bir yapıyı ortaya koymaktadır. Bk. Samuel M. Zwemer; Arthur Judson Brown. (1908). The Nearer and Farther East: Outline Studies of Moslem Lands and of Siam, Burma and Korea, New York: The Macmillan Company, s. 130. Bununla birlikte, bazı yazarlar, 16. yüzyıl öncesine dair Sumatra tarihi hakkında karamsar bir tablo ortaya koymaktadırlar. Bunun temel sebebi, bölgeyi ziyaret eden Çin, Arap ve Avrupalıların bölge tarihine dair veriler bırakmamış olmalarından kaynaklanmaktadır Djajadiningrat, Raden Hoesein. (). “Critisch Overzicht van de in Maleische Werken Vervatte Gegevens Over de Geschiedenis van Het Soeltanaat van Atjeh”, s. 142. Bununla birlikte, Marco Polo, İbn Batuta ve Zheng Ho gibi seyyah ve denizcilerin konumuzla doğrudan bağlantılı olmak üzere Kuzey Sumatra bölgesine ziyaretlerine dair veriler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Raja Raja Pasai gibi yerli kaynaklar ve mezar taşları gibi arkeolojik veriler, bölge İslamlaşma süreçlerinin aydınlatılmasında rol oynamaktadır.

[3] Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe denilen toprakların sınırları adanın doğusunda Tamiang bölgesinden, Batı Açe kıyılarında Trumon (veya Singkil) denilen bölgeye kadarki alanı kapsar. G. P. Tolson. (1880). “Acheh: Commonly Called Acheen”, Journal of the Straits Branch of the Royal Asiatic Society, s. 37; C. Snouck Hurgronje. (1906). The Acehnese, (Tr.: A. W. S. O’Sullivan), Vol. 1, Leiden: E. J. Brill, s. 1; Anthony Reid. (1987). “The Identity of ‘Sumatra’ in History”, Cultures and Societies of North Sumatra, (ed.), Rainer Carle, Veröffentlichungen des Seminars für Indonesische und Südseesprahen der Universitat Hamburg, Band 19, Hamburg: Dietrich Reimer Verlag, s. 25.

20 Ekim 2026 Salı

Suu Kyi: Myanmar’da imtiyazlı bir esir / Suu Kyi: A privileged prisoner in Myanmar

Mehmet Özay                                                                                                                             20.10.2026

Bir dönem, kendisini “demokrasi kraliçesi” olarak adlandırdığım, Myanmar demokrasi hareketi lideri Suu Kyi’e yönelik uluslararası ilginin devam ettiğini ortaya koyan bir gelişme yaşanıyor.

2021 Şubat’ında yaşanan darbenin ardından önce, yeniden hapse atılan ve ardından, başkent Naypyidaw’da, bilinmeyen bir yerde ev hapsinde tutulan, 81 yaşındaki Suu Kyi, bugünlerde yine uluslararası basının manşetlerinde yer alıyor.

‘İki kitap’

İngiliz Kralı Charles’ın, Suu Kyi’de hediye olarak gönderdiği belirtilen iki kitap, uluslararası ilginin ortaya çıkması anlamına geliyor.

‘Bireysel olarak adlandırılan’ bu gelişmenin, ilgili çevrelerde dikkat çekildiği üzere, Myanmar yönetimi tarafından kapılarını ‘uluslararası çevrelere’ açmakta oluşu şeklinde yorumlanabileceği hususu ise cunta ve cunta sonrasi sözde sivil yönetimin meşruiyetine konu olabileceğidir.

Suu Kyi’nin oğulları gibi bazı çevreler yaptıkları açıklamalarda, bunun böyle olmadığına vurgu yaparken, Myanmar yönetim muhtemelen bu gelişmeyi kendi lehine bir unsur olarak ortaya koyacağı ihtimali üzerinde duruluyor.

Özellikle, geçtiğimiz Ocak ayında yapılan, bununla birlikte muhalefetin ve çok etknikli toplumsal katmanların iştirak etmediği genel seçimler sonrasında üniformasını çıkartarak, Nisan ayında devlet başkanlığı koltuğuna otur/tul/an 2021 Şubat darbeninin mimarı Min Aung Hlaing’in bu gelişmeyi ‘kullanabileceği’ iddiası gündemde yer alıyor.  

Bu yaklaşımın alt yapısını ise -eski darbeci, yeni siyasetçi- Hlaing’in, aradan geçen kısa süre zarfında Tayland, Vietnam, Laos, Kamboçya ve en son Malezya’ya resmi ziyarette bulunmuş olmasıdır.

İroni

İngiltere’den üst düzeyde ortaya konulan bu ilgi, Suu Kyi’nin genel itibarıyla, Batı’nın gözünde algılanışına dair bir ipucu verirken, aynı zamanda Suu Kyi’nin mensubu bulunduğu ülkenin, tarihin pek de uzak olmayan bir noktasında, aynı İngiliz varlığının ‘bir sömürge nesnesi’ olarak varlık sürmüş olduğu hatırlanacak olursa ortada, gayet çelişkili ve ironik bir durumu olduğu görülür.

Kral Charles’ın, durup dururken, Suu Kyi’de kitap hediyesinin ortaya çıkmadığı malumdur.

Bu uluslararası gelişmenin öncesinde, geçtiğimiz Ağustos ayında, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin, Suu Kyi’nin nerede olduğunu tespitteki rolünün önemli olduğu görülüyor.

Benzer şekilde, bu hediyenin Suu Kyi’nin, bir dönem İngiltere’de akademisyenlik yapmış olması, bir İngiliz vatandaşıyla evlenmiş olmasıyla bağı olup olmadığı akla gelmiyor değil.

Bunun yanı sıra, kitapların ‘bahçecilikle’ ilgili olması, ortada siyasal bir içerik olmadığı sonucunu çıkartabilir.

Yukarıda dikkat çekilen iki uç söyleme rağmen, söz konusu ‘hediye’ kitapların, darbe sonrası sivil yönetime geçen eski ordu mensuplarına hitaptan ziyade, Suu Kyi’nin yeniden tanınırlığına ve de -her ne ölçüde var ise,- ülkedeki ‘demokrasi’ olgusuna dair bir gelişme olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Söz konusu bu hususu anlamamıza imkân tanıyacağını düşünerek dönüp, yakın geçmişte olana kısaca bakmakta yarar var.

Bağımsızlık ve demokrasi

1948’de başlayan bağımsızlıktan sadece birkaç ay önce yaşanan bir gelişme, yani Suu Kyi’nin babası, general Aung San’ın bir suikaste kurban gitmesi, bugüne kadar ülkenin kaderini belirlediği gibi, Suu Kyi’nin de yaşamını belirleyen bir süreç olmasıyla dikkat çekiyor.

O dönem ki adıyla, Burma’da, bağımsızlık sürecinde öne çıkan liderlerden olan general Aung San’ın, bölge ülkelerindeki tıpkı kendisi gibi bağımsızlık yanlısı liderler gibi bir yandan, İngilizler öte yandan, Japonlarla işbirliği tecrübesini yaşamış biriydi.

Genel olarak literatürde dikkat çekildiği üzere, ilki yani, İngilizler ‘sömürgeci’, ikincisi yani, Japonlar ‘işgalci’ olarak adlandırılırken, ülkelerinin ve halklarının geleceği adına bu iki güçle “ikili” bir ilişkiyi ortaya koyan liderlerin belki de, karşılaşabilecekleri sonuçlardan biriydi suikast.

Ve General Aung San’ın, Burma’da bağımsızlığın ilân edileceği tarihten, kısa bir süre önce suikaste kurban gitmesi, sürecin doğrudan sonucu olarak ele alınabilecek bir gelişmedir.

Bağımsızlığın ardından, Burma toprakları kısa süreli “demokrasi” tecrübesine rağmen, aralarında, ülkenin çok etnikli yapıyla tanımlanmasına dayandırılarak ifade edilmeye çalışılan  siyasal istikrarsızlık, varlığını bugüne kadar sürdürmüştür.

Yine, bölgedeki diğer ülkelerde ‘çok etnikli’ toplumsal yapı gerçeğiyle karşılaşılmasına rağmen, bu ülkelerin siyasal sistemleri en azından, “prosedürel demokrasi” (procedural democracy) olarak adlandırabileceğim yapıyı sürdürebilirken, Myanmar bu tecrübeyi dahi bir türlü ortaya koyamamış bir ülke konumundadır.

Tatmadav

Bu noktada, dikkat çekilmesi gereken husus sadece, “çok etniklilik” değil, ulusal bağımsızlık olgusunu pekiştiren ve bunu ortaya koyan somut bir olgu olarak Burma ordusu yani, Tatmadav’ın varlığını neredeyse, tüm siyasal süreçleri açıklamada anahtar bir kavram olarak değerlendirmek gerekir.

Öyle ki, Tatmadav’ın sürekli olarak ulusal siyasetin yönünü ve hatta, ülkenin varlık sebebini belirleyecek gelişmelerde yer alması, bugün hem, bir ulus-devlet (!) olarak Myanmar’ın ve hem de, Suu Kyi’nin karşı karşıya kaldığı sivil siyaset dışı gelişmelerin başat nedenini teşkil eder.

Bu çerçevede, general Aung San’ın bir suikaste kurban gitmesi, ülkenin muhtemelen gelecekte tecrübe edeceği beklenen demokratikleşme süreçlerinin akamete uğraması, sembolik bir işaret olarak kabul edilebilir.

Beceriksizlik ya da kader

Gelinen noktada, bir dönem kullanılan tabirle, “Üçüncü Dünya” ülkeleri arasında sayılan ve günümüzde, Güneydoğu Asya olarak adlandırılan coğrafyada bulunan ve Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) üyesi Myanmar, bağımsızlık süreci sonrası ulus-devlet yapılaşmasını beceremeyen ülkeler arasında yer alıyor.

Bu durum, Myanmar’da yaşayan çok etnikli toplumların, bu ulus-devletin varlık nedenini sorgulamalarına yol açarken, aynı zamanda Myanmar’ın ASEAN içerisindeki rolü ve işlevini de gayet sorunlu hale getiriyor.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren, Tatmadav karşıtı sivil siyasal yapılaşmanın odağında yer alan Suu Kyi’nin, aradan geçen süre zarfında hâlâ ülkenin demokratikleşmesinde önemli bir aktör olduğu yönündeki yaklaşım bugün bir kez daha ‘sembolik hediye’ ile kendini ortaya koyuyor.

Bu durum, Myanmar’da demokrasinin varlığının hayatta olduğu sürece Suu Kyi ile anlamlı kılınacağının da bir göstergesidir.

Öyle ki, 2015-2020 yılları arasında ülke siyasetinde ‘başkan danışmanı’ olarak oynadığı rolün ardından, yapılan seçimleri kazanmasına rağmen, 2021 Şubat’ında yapılan darbe ile Suu Kyi ve lideri olduğu Ulusal Demokrasi Birliği Partisi’nin (National League for Democracy-NLD) siyasal işlevi sona erdirilmesine rağmen, bugün İngiltere Kralı Charles’ın Suu Kyi’de hediye olarak gönderdiği iki kitap vesilesiyle uluslararası tanınırlığının yenilendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

El-Cevaib gazetesi ve Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkileri / The Al-Jawaib newspaper and relations between the Malay World and the Ottoman State

Mehmet Özay                                                                                                                             17.10.2026

El-Cevaib’i konuşmak...

Yazılı basın organlarının, modernleşme süreçlerindeki yeri yadsınamaz.

Bu durum, aynı zamanda yazılı basın vasıtasıyla, Müslüman toplumların geçirdikleri evrelere tanık olmaya ve bu toplumların birbirleriyle haberdarlıklarının gelişmesine matuf hadiseleri anlamaya el vermektedir.

Bu yazıda, el-Cevaib (al-Jawaib) bağlamında basın, modernleşme ve Müslüman toplumlar ilişkisine kısaca değineceğim.

Ama gazetenin tüm süreçlerinde yer alan sahibi ve editörüne dair biri iki hususa değinmekte yarar var.

Beyrut’ta, bir Osmanlı Arap Hıristiyan ailesine mensup olan Ahmed el-Şidyaq, entellektüel bir çevrede yetişmiş olmanın getirdiği avantajlar, dönemin Doğu-Batı ilişkisinde kurumsal yapıların varlığı içerisinde kendisine bulduğu yer sayesinde gayet hareketli ve renkli yaşamının son evresinde Müslüman olmuş, İstanbul’a yerleşmiş ve Osmanlı basın dünyasına yeni bir alan açmıştır.

El-Şidyaq’ın İstanbul’a yerleşmesi ‘tarihi bir şanstan’ öte, onun sahip olduğu entellektüel ilgi ve çabasının, dönemin Osmanlı saray çevresinin, siyasetinin yeni açılımlar ve yönelimlere olan ihtiyacıyla birleştiğini ileri sürmek gerekir.

Basın ve modernleşme

Batı Avrupa’da, modern dönemi belirleyici kılan özelliklerin başında yazılı basın kabul edilebilir.

15. yüzyıl ortalarında, Almanya’da Johannes Gutenberg’in Mainz’da başlattığı sürecin, Müslüman toplumlarda ne türden bir karşılık bulduğu konusu, en az yazılı basının sahip olduğu kendinde özellik kadar önemlidir.

Bu önem, Müslüman toplumların modernleşip modernleşmediği gibi keskin bir toplumsal değişimin yaşanmasından öte, bu toplumların yazılı basını, -en azından kendi vechelerinden- ne şekilde etkin kullanıp kullanmadıkları ile de ele alınmaya değerdir.

Modernleşme bağlamında yazılı basın olgusunu ele alırken, “bizde var olan yazılı veriler ve değerler”, “geleneksel toplumda, bilgi üretimi ve yayılımı” gibi konularındaki yaklaşımları yok sayıyor değilim.

Ancak, modernleşme sürecinin nerede başlayıp nereye evrildiği, bu uzun süreçlerde kimlerin ne türden roller oynadıkları meselesi de, yine modernleşme olgusunun kendisi kadar ele alınıp sorgulanmayı hak ediyor.

Malay Dünyası bağlamı

Bunları dile getirirken, bu konuların bugüne kadar gündeme getirilmediğini, tartışılmadığını ileri sürüyor değilim.

Bu konuyu burada ele almak suretiyle, geçmişte -örneğin, 19. yüzyıl ikinci yarısında, Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkileri bağlamında yaşanan ancak, bugüne değin etkisi hakkıyla ortaya konulmamış olan yazılı basın varlığına dikkat çekmek istiyorum.

Bu noktada, 1861 yılından 1885 yılına değin Osmanlı İstanbul’unda yayın hayatını inişli çıkışlı süreçlerde devam ettirmiş olan el-Cevaib adlı Arapça gazetenin, yukarıda dikkat çekilen konu bağlamında sahip olduğu önemin altını çizmekte yarar var.

El-Cevaib’in, aşağı yukarı 24 yıllık yayın hayatında, Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkileri bağlamında bir yeri var mıdır; şayet varsa bunun yanı sıra, bu ilişkileri aşan bir boyutun gelişmesindeki rolünü yeniden incelemek, anlamak, değerlendirmek ve yorumlamak gerekiyor.

Bu durum, birden fazla alana dair ilgi alanımızın genişlemesine, yeni bilgilenmelere imkân tanımasına ve böylece, yeni fikirler üretmemizi mümkün olacaktır. 

Örneğin, geçmişte siyasal ve toplumsal ilişkiler gibi alanlarda ne tür potansiyellerin ortaya çıktığı; bu potansiyellerin ne denli mantıklı bir şekilde değerlendirilebildiği; nerelerde hatalar yapıldığı; ne tür işbirliklerinin kapısının aralanmaya çalışıldığı; Müslüman toplumların yaşadıkları siyasal ve kültürel değişimlerinin, ne denli küresel yankı bulduğu gibi hususlar incelenmeye değerdir.

Çoklu süreçler

Bu süreç, bize Malay Takımadaları’nda öne çıkan gayet önemli gelişmelerden birinin, yani Kuzey Sumatra’da Açe Devleti sınırlarında ‘Hollanda Savaşı’ olarak bilinen sömürge savaşının 1873 yılı Nisan ayında başlamasıyla yaşanan erken dönem gelişmelerin, el-Cevaib gazetesi vasıtasıyla gündeme taşınmasıyla, Osmanlı merkezinden yani, İstanbul’dan başlayarak, Osmanlı coğrafyası ile Doğusu ve Batısı ile bilinen dünyada -çokça, Avrupa’da ve Malay Takımadaları’nda, bulduğu karşılıktır.

Burada sorgulamaya konu olanın sadece, el-Cevaib gazetesi olmadığı aksine, çoklu süreçlerin el-Cevaib vasıtasıyla gündeme gelmesidir.

Bu çerçevede, dikkat çekilmesi gereken hususlardan, en azından bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Malay Takımadaları Müslüman toplumları üzerindeki etkisi; Malay Takımadaları’nın belirli bölgelerindeki gelişmelerin, el-Cevaib’de yayınlanmasıyla, İstanbul başta olmak üzere Osmanlı toprakları ve diğer bölgelerdeki Müslümanların, Takımadalar’daki gelişmelerden haberdarlıkları; Malay Takımadaları’ndaki gelişmeler üzerinden Avrupa devletlerinin kendi aralarında zuhur eden ve küresel kapitalizmin yeni bir evresi dolarak adlandırılması gerekn gelişmeler, vb.

Bu ve benzeri sorulara ancak, el-Cevaib gazetesinin nüshalarını tek tek ele alarak cevaplandırmak mümkündür.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/el-cevaib-gazetesi-ve-malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskileri-the-al-jawaib-newspaper-and-relations-between-the-malay-world-and-the-ottoman-state/

8 Ekim 2026 Perşembe

Japonya başbakanı Takaichi’den önemli açıklamalar / Important messages from Japanese Prime Minister Takaichi

Mehmet Özay                                                                                                                             08.10.2026

Japonya başbakanı Sanae Takaichi, yaptığı açıklamalarla ülke ekonomisi ve dış politikası konusunda bazı yeni ipuçları verdi.

15 Ekim’de başbakanlığında bir yılı dolduracak olan başbakan Takaichi’nin, geçtiğimiz Pazartesi günü mecliste yaptığı konuşmanın gündeminde, ekonomi ve dış politika yer alıyordu.

Ekonomi kadar, komşu ülke Çin’le ilişkilerin yeniden rayına oturtulması konusundaki siyasi niyeti öne çıktığı konuşma, Japonya dış politikasında yenileşme sinyali olarak değerlendiriliyor.

Başbakan Takaichi’nin özellikle Çin’e atıfla, “önemli komşu” atfı, gözlemcilerin öne çıkarttığı bir konu olarak uluslararası medyada yer almaya devam ediyor.

Güçlü liderlik ve ekonomi

Takaichi, Japon ekonomisinde bir yıllık süre zarfından gelinen noktada, “temel ekonomi politikalarını eyleme koymaya başladıklarını” söylerken, bu süreçte özellikle, “sorumlu ve proaktif kamu maliyesi” kavramına dikkat çekti.

Bunun yanı sıra, “istikrarlı uzun dönemli yönetim” vurgusuyla politika yapım süreçlerinde sürdürülebilirliğe ve bunun ekonomi politikaları üzerindeki etkisine vurgu yaptı.

Başbakan Takaichi’nin konuşmasında, ülke iç politikasına dair bu iki ana konuya dikkat çekerken, “Önceliklerinin ekonomik gücü halkın geçim kaynaklarını korumak ve geleceğe umutlu bir geleceğin yolunu açmak” olduğunu ifade etti.

Dış politikada ise, komşu ülke Çin ile bağları yeniden arzu edilen düzeye çıkartılması hususunu gizli/açık gündeme taşıyan Takaichi’nin hedefinde Çinle ikili ilişkileri özellikle geliştirmek bulunuyor.

Takaichi, bu noktada Çin’le önümüzdeki dönemde gerçekleştirilmesini hedeflediği işbirliğini, “ulusal çıkarları gözeten bir diyalog anlayışının geliştirilmesi ve yapıcı ve istikrarlı işbirliğinin inşası” şeklinde özetledi.

Bu çerçevede, Japonya’da güçlü liderlik olgusunun Çin’le ilişkilerin yeniden geliştirilmesindeki rolü, Japonya’da gündemin önemli konularından biri olarak görülüyor.

Takaichi’nin Pazartesi günkü açıkmalarının, Kasım ayında Shenzhen’de yapılacak olan  Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) toplantıları öncesinde gelmesi dikkat çekicidir.  

Bugün ise, Takaichi Çin ile ikili ilişkilerde gelişme sağlanması konusunda adım atmaya çalışıyor. Bu amaçla, dışişleri eski bakanlarından Pekin’e yaptığı ziyaret bu anlamda, oldukça önemlidir.

İstikrara yönelim

15 Ekim 2025’de Japonya’da tarihin en önemli meclis parti ve meclis desteğini alarak başbakanlık koltuğuna oturan ultra milliyetçi yönelimiyle tanınan Takaichi, özellikle Tayvan konusunda yaptığı açıklamalarla Çin’in tepkisini çekmişti.

Aradan geçen süre zarfında, Japonya-Çin ilişkilerinde durgunluğun bugün yerini, aktif etkileşime bırakması konusunda, Tokyo yönetiminden bir inisiyatif geliştirilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, Tokyo yönetimi, APEC sürecini Japonya-Çin ilişkilerinde normalleşme sürecinin başlangıcı olması niyetinde.

Bu siyasi niyetin bugün ortaya çıkmış olmasını sadece, APEC toplantısının Çin’de yapılacak olmasıyla ilişkilendirmek güç.

ABD faktörü

Bunun dışında, son dönemde yaşanan küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkilerinin Japonya’nın, Çin’le ilişkilerini yeniden düzenleme ihtiyacında olduğunu ortaya koyuyor.

ABD başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz Mayıs ayında Çin’e, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ise Eylül ayı sonunda, Washington’a yaptığı resmi ziyaret iki ülke ilişkileri kadar, küresel yönetim ve işbirlikleri açısından da önem taşıyor.

Bu çerçevede, ABD’nin Doğu Asya’daki en yakın müttefiki konumundaki Japonya’nın, bu gelişmeden etkilenmemesi mümkün değildir.

Geçen yıl bu dönemde küresel gelişmeler özellikle de, ABD-Çin ilişkileri dikkate alınacak olursa, Takaichi’nin Japonya dış politikasını ABD ile paralel götürme çabasının, Japonya-Çin ilişkilerine doğrudan yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Çin’le ilişkiler

Japonya-Çin ilişkilerinde önceliği, hiç kuşku yok ki ekonomi oluşturuyor.

Bu durum, iki ülke arasında söz dalaşından kaynaklanan gerginlikler ve kırılganlıkların aşılmasının iki ülke siyasi moral değerlerinin artışına ve bunun ekonomi işbirliklerine olumlu olarak yansımasına yol açacağı ortadadır.

Japon başbakanı Takaichi, geçtiğimiz Pazartesi günü meclis’te yaptığı konuşmada, önceliğinin ‘ekonomi’ olduğuna değinmesi, sadece ulusal gündemle ilişkili değildir.

Ekonominin istikrara kavuşması ve kalkınmanın arzu edilebilir düzeylere erişmesinde yanı başındaki komşusu ve küresel ekonominin iki numaralı ismi olan Çin’le ilişkilerin belirleyiciliği oldukça önemlidir.

Takaichi yaptığı konuşmada, kamu-özel sektör ortak yatırımlarındaki olumlu gelişmeleri ve ücretlerde yüzde 5 oranındaki artışı örnek göstererek, Japonya ekonomisinin doğru yolda olduğu yönündeki vurgusu, bölgesel ve uluslararası ekonomi ilişkilerinde, yeni adımların atılmaması halinde sürdürülebilirliğinin kuşkulu olduğunu gizli açık ortaya koyuyor.

Takaichi, ekonomide yaşanan bu gelişmeyi “sorumlu ve proaktif kamu maliyesi” kavramıyla açıklıyor. Bu sürecin yönetilebilmesi için ortaya koyduğu formülasyon ise “kararlılık, cesaret ve eylem” şeklinde ortaya çıkıyor.

Bir diğer önemli alan ise, “istikrarlı uzun dönemli yönetim”. Bu husus, hiç kuşku yok ki, akıllara Şinzo Abe dönemi politikalarını akla getiriyor.

Yönetimde sağlanacak istikrar ve ekonomik yatırımlar, Japonya’nın arzu ettiği gelişme süreçlerini ortaya koymasını sağlayacaktır.

Bu gelişmenin sağlanmasında, komşu ülke Çin’le olan ilişkilerin ise her iki alana yansıyacak etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Takaichi’nin, başbakanlık koltuğuna oturmasından itibaren, önceliğinin kamu maliyesi olduğu ortadadır.

Bunun yanı sıra, gündelik yaşamın vazgeçilmez başat konusu ve halkın geniş kesimlerini ilgilendiren “ev ekonomisi”nin rayına oturtulması amacıyla, “tüketim vergisinde indirime” gidilmesi önerisini gündeme getirmiş olması da, bir o kadar dikkat çekicidir.  

Takaichi, başbakanlığı sürecinde bir yıla yaklaşırken, Çin klasik kaynaklarına atıfla gündeme getirdiği “dünyayı yönetim, halkı koruma” şeklinde ifade edilebilecek olan bir slogan gündeme getirdi.

Takaichi’nin Japon dış politikasında özellikle, Çin’le olan ilişkilere dair yaptığı değerlendirmede öne çıkan, “ne söylenmesi gerekiyorsa, Japonya onu söylemelidir” şeklindeki sözü, bir yandan kendi özgüvenini ortaya koyarken, aynı zamanda Çin’le ilişkilerde yeni imkanların değerlendirilmesi gerektiğini akla getiriyor.

Takaichi’nin, özellikle Çin’le ilişkileri konu alan açıklamalarının Pekin’de nasıl karşılık bulacağını APEC öncesi gelişmelerde tanık olmak mümkün olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/japonya-basbakani-takaichiden-onemli-aciklamalar-important-messages-from-japanese-prime-minister-takaichi/

4 Ekim 2026 Pazar

ABD-Çin ilişkilerinde yeni dönem (mi?) / A new era in US-China relations (or not)?

Mehmet Özay                                                                                                                             04.10.2026

Çin devlet başkanı Şi Cinping’in ABD’ye yaptığı ziyaretin yankıları sürüyor...

Bu ziyaret bağlamında, Çin-ABD ilişkilerinde yeni bir sürecin başladığı ortadadır.

Önce Mayıs ayında Donal Trump’ın Pekin ziyareti, ardından Eylül ayı sonunda Şi Cinping’in Washington ziyareti iki ülke ikili ilişkilerinde yeniden yapılandırılması yönünde bir ‘siyasi niyetin’ olduğunu ortaya koyuyor.

Anlama

Başkan Şi Cinping’in 23-25 Eylül günlerinde, ABD başkenti Washington’a yaptığı üç günlük ziyaret, özellikle son on yılda tedirci olarak gerginleşen iki ülke ilişkilerinin adına, ‘ötekini anlama’ şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz bir sürece getirmiş durumdadır.

Kimi gözlemciler bu gelişmeyi, ABD’nin Çin karşısında teslimiyetçiliğine yorarak, bu süreci küresel güç deviniminde ivmenin Çin’e doğru evrilmesi yönündeki yaklaşımları, ABD yönetiminin gizli/açık onayladığı şeklinde sunuluyor.

Acaba durum böyle mi?

Semboller ve siyaset

ABD başkanı Donald Trump’ın gayet nadir bir uygulama olarak bir yabancı devlet başkanının havalimanında karşılamasının, sıradan bir nezaketin ötesinde iki likedir ve iki ülkenin birbirine bakışında nelerin değişmekte olduğuna dair sembolik bir önemi ortaya koyuyor.

Kaynaklar, bu yönde bir talebin Şi Cinping tarafından geldiğini ve böylesi bir karşılamanın “siyasal olarak” onun için oldukça önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Bu ‘siyasal’dan kasıt ise, 26-29 Ekim günlerinde yapılacak olan, Komünist Partisi 5. Merkez Komite Toplantısı (Plenum)’dur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Şi Cinping, küresel lider ABD’nin başkanı tarafından, uçağından iner inmez karşılanmasının, Çin’de siyasal rejimin ve bu rejimin sağlık derecesine etkisini hesapladığına işaret ediyor.

Ancak, buradan hareketle, sadece Şi Cinping istediği için, Trump gibi bir liderin buna, öylesine bir ‘evet’ diyerek kabul edeceğini düşünmek ise yanlıştır.

Temel nedeni, Trump’ın sadece tekil bir siyasetçi olarak kendi yaklaşımını değil, bundan daha da ötesi, siyasal yaşamı boyunca ortaya koymaya çalıştığı üzere, ‘Amerikalılık’ olgusuyla çelişen bir yönü olacaktır.

Başkan Trump, velev ki, Şi Cinping’den gelen böylesi bir talebi kabul etmiş gözükse de, yine tekrar ederek söylemek isterim ki, bunun ötesinde bir siyasal yaklaşımın biçimlenmekte olduğuna dair gelişmenin bir açılımı olarak da görmek gerekir.

Bu noktada, olağandışı bir diğer gelişme, dört ay aralıkla iki liderin ziyaretlerini gerçekleştirmiş olmalarıdır...

Yani, geçtiğimiz Mayıs ayında Donald Trump’ın Pekin ziyaretinin ardından, Eylül ayı sonunda Şi Cinping Washington’a gelmiş bulunuyor.

Bir benzerlik var mı?

Gözlemcilerin iki ülke ilişkilerinde bugüne kadar görülmemiş olarak nitelendirdikleri bu açılım, kanımca 1970’lerin başlarında ABD’nin, Çin’in kapılarını dünyaya açma sürecine benzerliğiyle dikkat çekiyor.

Bununla kastım, ABD-Çin küresel rekabetinde son otuz yılda Çin’in aldığı mesafe dudak uçuklatırken, bu sürecin başlangıcının, ABD tarafından alınan kararla atılmış olmasını unutmamak gerekiyor.

Bugün gelinen süreçte, iki ülkenin rakip haline gelmiş, -veya en azından öyle gözüküyor olmasını, iki ülke devlet başkanlarının son dört içerisinde karşılıklı resmi ziyaretlerinin, küresel sistemin yeniden yapılandırılmasına matuf bir girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bu durum, küresel güç etkileşiminde öne çıkan ve diğer bölgeleri ve ülkeleri, belirlilik -hiç kuşku yok ki daha çok, belirsizliklerle karşı karşıya bırakan son on yıllık gelişmelerin, yeni bir evreye doğru yönelmekte olduğunun işaretidir.

Akıllar net mi?

Semboller üzerinden yapılan bu değerlendirmenin öte yanında, reel bir anlaşma sürecinin gündeme gelip gelmediği meselesinde akıllar pek net değil.

Bu durumu, doğal kabul etmek gerekir.

Nihayetinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan veya Asya-Pasifik’deki bağlamıyla söyleyecek olursak, Pasifik Savaşı’ndan bu yana, küresel sistemin tasarımcısı olan ABD’nin, son otuz yılda küresel kalkınmanın motoru konumundaki Çin’le karşılaşmasının doğurduğu gerilimin boyutu, hiç kuşku yok ki, önemine kuşku olmasa da, sadece birkaç görüşme süreciyle ile hâl yoluna konulabilecek gibi değildir.

Bunun böyle olmadığını, ABD Başkanı Trump, önce birinci başkanlık döneminde gizli/açık ve ikinci başkanlık döneminin ilk gününden itibaren ise kasıtlı ve bilinçli olarak sergilediği, diğer konular bir yana, gümrük tarifeleri konusundaki politikaları ile ortaya koymaktadır.

Bugün gelinen noktada, ABD ve Çin arasındaki gerilimin küresel sistemde gerilimleri ortadan kaldırmaya yönelik bir sürece girebilmesi için, daha çok etkileşime ihtiyaç olduğu bir gerçektir.

Bununla birlikte, ABD ve Çin arasında temel meseleler henüz masa başında onaylanmayı beklerken, karşılıklı güvensizlik olgusunun etkisine yapılan vurgu önemlidir.

Buna kuşku yok...

Ancak, yukarıda değindim, 1970’lerin başındaki gelişmeyi hatırlayacak olursak, Çin’in kapılarını küresel gelişmelere açması sürecinde acaba, o dönem ABD ve Çin yönetimleri arasında güven unsuru ne boyuttaydı?

Elbette, iki dönemi birbirinden ayıran temel unsurlar var. Bunu, yadsımıyorum.

Ancak, “güven” sorunuyla ilgili gelişmeleri her daim dikkate almamızı sağlayacak temel bir duruşun olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

Örneğin, bunların başında, 1970’lerin ortalarından itibaren, ABD ve küresel kapitalizmin gölgesinde küresel açılımını tedrici olarak ortaya koyan bir Çin vardı.

Yani, her türünden dış sermayeye, yatırıma, know-how’a vb. muhtaç bir Çin vardı.

Bugün ise, ABD’ye, açıktan açığa kafa tutmamakla birlikte, “küresel rekabetçi bir devlet olarak varım” söylemini gündeme taşıyan bir Çin’le karşı karşıyayız.

Başta, Çin resmi medyası olmak üzere, iki ülke ilişkilerinde “stratejik istikrar” kavramı gündeme getiriliyor.

Bu “stratejik istikrar”ın konsolide edilmesi ve/ya buna bir başka sıfat eklenerek “inşacı” (constructive) denilmek suretiyle ortaya yeni bir yol haritası konuluyor.

Anlaşılan o ki, ortada herhangi kayda değer bir anlaşma maddeleri zinciri olmamasına rağmen, en azından, sembolik açılımlar ve verilen demeçler iki ülke ikili ilişkilerinin ‘çatışmaya yanaşmama’ yönünde bir yönelim sergilemekte olduğudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/abd-cin-iliskilerinde-yeni-donem-mi-a-new-era-in-us-china-relations-or-not/

1 Ekim 2026 Perşembe

“Menegaskan Selat Malaka...”

Mehmet Özay                                                                                                                             26.09.2026

TANJUNG PINANG, 26 September 2026 — Perhelatan International Conference on the Strait of Malacca (ICSM 2026) yang diselenggarakan oleh Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI) menghadirkan perspektif akademis mendalam mengenai masa depan tata kelola maritim kawasan. Cendekiawan, sejarawan, dan sosiolog, Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay, dalam pemaparannya, menekankan pentingnya merevisi cara pandang dunia terhadap Selat Malaka. Menurutnya, Selat Malaka tidak boleh sekadar dipandang melalui kacamata geopolitik sempit atau titik sumbat (choke point) perdagangan semata, melainkan sebagai ruang bertemunya kebudayaan, kearifan lokal, dan peradaban dunia.

Dalam forum internasional bertema "Assessing the Future of the Strait of Malacca: IMO Global Regulations, Blue Economy, and the Existence of Marine and Coastal Indigenous Peoples". Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay adalah seorang sejarawan, sosiolog, dan akademisi asal Turki yang mengajar serta meneliti di International Institute of Islamic Thought and Civilization (ISTAC-IIUM), Kuala Lumpur, Malaysia. Menyelesaikan pendidikan doktoralnya (S3) dalam bidang Sosiologi Agama di Marmara University, Istanbul, Dr. Özay dikenal luas atas kontribusinya dalam mengkaji peradaban Dunia Melayu, sejarah Nusantara, serta relasi historis, geopolitik, dan kebudayaan antara wilayah Samudra Hindia dan Kesultanan Utsmaniyah. Sebagai pengarang buku terkemuka seperti Açe Darüsselam Sultanlığı (2018), ia aktif meneliti dinamika sejarah sosial, modernisasi, dan hubungan internasional masyarakat Muslim. Selain menjadi peneliti dan penulis produktif di berbagai media internasional dan nasional (seperti Politics Today dan Waspada), Dr. Özay juga kerap memberikan kuliah umum di berbagai perguruan tinggi terkemuka di Indonesia, termasuk di Universitas Sumatera Utara (USU) Medan dan UIN Sumatera Utara.

Membuka paparannya, Dr. Özay membagikan pengalaman personalnya tumbuh di Paşabahçe, sebuah kota di tepi Selat Bosphorus, Istanbul. Pengalaman hidup di kawasan selat strategis dunia memberinya pemahaman mendalam tentang dua sisi kehidupan selat: sebagai ruang hidup yang damai sekaligus wilayah dengan dinamika lalu lintas laut yang sangat padat dan rentan bahaya. Mengaitkan pengalaman Bosphorus dengan Selat Malaka, Dr. Özay menyoroti kebiasaan literatur maritim global yang cenderung repetitif dengan menjuluki selat-selat strategis dunia, seperti Suez, Panama, Bosphorus, hingga Phillips Channel di Selat Malaka, hanya sebagai choke points atau jalur transit semata.

"Bagi ekonom, Selat Malaka mungkin hanya dihitung dari data kapal pembawa minyak, gas cair, atau komoditas kargo. Namun, bagi ilmu peradaban, Selat Malaka adalah ekosistem manusia dan alam yang kaya akan dimensi keagamaan, filosofis, serta kearifan masyarakat adat (indigenous knowledge). Selat Malaka adalah pusat pertemuan budaya dan peradaban yang dibentuk oleh keberagaman masyarakat dari masa ke masa," papar Dr. Özay.

 

Di tengah era "ultra-globalisasi" yang dipenuhi ketidakpastian politik dan konflik global—seperti yang terlihat pada dampak perang terhadap rantai pasok pangan dan energi dunia—Dr. Özay menegaskan bahwa isu keamanan di Selat Malaka harus dimaknai secara luas. Keamanan tidak hanya mencakup keselamatan kapal yang melintas, tetapi juga perlindungan terhadap masyarakat desa di wilayah pesisir, ekosistem laut, hingga hutan hujan di sekitarnya.

Ia mengusulkan agar para pembuat kebijakan, akademisi, dan pelaku industri tidak terjebak dalam wacana geopolitik berbasis kekuasaan (power-oriented) yang didorong oleh kekuatan-kekuatan besar dunia. Sebaliknya, pendekatan berbasis kearifan (wisdom-based approach) dan dimensi intelektual universal harus diprioritaskan.

Mengutip karya-karya sejarawan dan pemikir besar, mulai dari Fernand Braudel, Marco Polo, Tome Pires, Ibn Battuta, Zheng He, hingga pemikir kontemporer seperti Prof. Syed Muhammad Naquib al-Attas dan Tuanku Luckman Sinar, Dr. Özay menguraikan bagaimana sejarah mencatat kawasan Selat Malaka sebagai ruang interaksi yang damai.

"Masyarakat Melayu secara historis dan ontologis memiliki tradisi keterbukaan dan perdamaian. Sebagaimana ditelaah oleh almarhum Tuanku Luckman Sinar, archetype masyarakat Melayu berakar pada nilai-nilai kemanusiaan universal yang senantiasa menyambut kehadiran 'pihak lain' (the others) secara harmonis dan inklusif," jelasnya.

Dr. Özay mencontohkan jejak peradaban seperti Samudra Pasai yang tumbuh menjadi pusat ilmu pengetahuan dan perdagangan, serta toleransi berdampingan yang harmonis di pesisir Nusantara sebagai bukti sejarah bahwa tata kelola di Selat Malaka dibangun atas dasar nilai-nilai kebudayaan yang konstruktif, bukan destruktif.

Menutup pemaparannya, Dr. Özay merekomendasikan agar pemerintah dan pemimpin di kawasan Selat Malaka mengadopsi prinsip "surviving together" (bertahan bersama) dalam menghadapi tantangan zaman. Mengambil keteladanan dari pemikiran al-Farabi dan al-Ghazali dalam Nasihat al-Muluk, ia mengingatkan pentingnya kualitas moral dan kemampuan diplomasi bagi para pemimpin untuk menghindari konflik.

"Di tengah ketidakpastian global, negara-negara dan masyarakat Melayu di kawasan Selat Malaka dapat memberikan respons strategis melalui dimensi epistemologis dan filosofis mereka: yaitu dengan konsisten mengedepankan tindakan damai, menjaga keamanan, serta merawat ekosistem hidup secara berkelanjutan," pungkas Assoc. Prof. Dr. Mehmet Özay.

Penyampaian Dr. Mehmet Özay ini memperkaya landasan akademis bagi Resolusi dan Rekomendasi Kebijakan yang dirumuskan dalam ICSM 2026, mempertegas komitmen ISMI dalam mengawal kedaulatan, kebudayaan, dan kesejahteraan kawasan Selat Malaka.

Panitia Pengarah ICSM 2026 / Ikatan Sarjana Melayu Indonesia (ISMI)

https://melayu.us/pubs/detail/icsm-2026-assoc-prof-dr-mehmet-ozay-menegaskan-selat-malaka-bukan-sekadar-koridor-transit-melainkan-ruang-peradaban-global-dan-pusat-kearifan-lokal

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/menegaskan-selat-malaka/

Papa’nın Fransa’ya dönüşü: Din ve Avrupa (2) / The Pope’s Return to France: Religion and Europe (2)

Mehmet Özay                                                                                                                             01.10.2026

Papa 14. Leo’nun, geçen hafta Fransa’ya yaptığı ziyaret sadece, Katolik dünyasında değil, genel itibarıyla küresel çapta yaptığı yankıyla dikkat çekiyor.

Bu yankının temel nedeni, Fransa gibi laikliğiyle öne çıkan bir ülkeyi, uzun bir aradan sonra bir Papa’nın ziyaret etmesi ve bu ziyaretin içeriğinden kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, bu gelişmenin hem Fransa ve Katolik dünyasında ve hem de, küresel boyutta dikkat çekmesinin, içinde bulunduğumuz şartlarla ilintili olduğunu ileri sürüyorum.

Özellikle, “belirsizlikler çağı” olarak adlandırılan ve bu olgunun her daim yinelenmesiyle, küresel toplumda belirsizlikten karamsarlığa doğru evrilen, gizli/açık bir sürecin yaşanıyor olmasının etkisini  göz ardı etmemek gerekir.

Öyle ki, Papa 14. Leo’nun ziyaret süreci, içeriği ve bağlamı ile Fransa kamuoyunun bu gelişmelere verdiği tepkilerin, olan biteni anlamamıza yardımcı olacaktır.

Bu çerçevede, söz konusu bu gelişmeyi anlama çabasının, önemli olduğunu düşünüyorum.

Geri dönen ‘Din’

Uluslararası medyada konuyla ilgili haberlere kısaca göz atıldığında, “Din, geri mi dönüyor?” ve benzeri başlıklarla karşılaşılıyor.

Bu yaklaşıma, şaşırmamak gerekir...

Söz konusu bu ziyaretin içeriğine ve çerçevesine bakıldığında, “Din’in, Katolik dünyasının en güçlü figürü olan Papa vasıtasıyla Fransa gibi bir ülkeye geri dönüşüne kuşku yok.

Buna ister, sembolik diyelim, ister tepkisel ortada anlaşılmaya ve analiz edilmeye değer bir  süreç bulunuyor.

Ve bu durum bizi, gelişmeleri Din Sosyolojisi bağlamında değerlendirmeye sevk ediyor.

Bu hususa, bir önceki yazıda kısaca değinmiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında sekülerlikten sekülerlik karşıtına yönelin paradigma değişimi bağlamında hatırlatmada bulunmuştum.

Uluslararası medyanın, Papa 14. Leo’nun Fransa ziyaretine dair, “Din’in geri dönüyor” oluşuna dair sorgulayıcı yaklaşımının ardında, tarihsel gelişmelerin tezatlığı ve buna dayalı bir karşılaştırma çabasının olduğu görülür.

Nedir bu tarihsel karşılaştırma?

18. yüzyıl ikinci yarısı, -belki de, ondan birkaç yüzyıl önce başlayan ve özellikle, Fransa’da yaşanan gelişmelerin nihai bir souncu olarak, değişim olgusunun kendini toplumsal değişimi ‘devrim’le ifade etme imkânı bulduğu bir dönemdir.

Devrimle açığa çıkan gelişme, kabaca söylemek gerekirse, Fransız monarşisine ve Katolik Kilise’sine yönelik bir halk ayaklanması olan Fransız Devrimi sürecinde, sayısı yüzlerle ifade edilen din adamının hayatlarını, kilisenin maddi gücünü ve manevi yapılaşmasını önemli ölçüde yitirmesidir.

Yeni bir sosyoloji (mi?)

Din’in Fransa’ya yeniden dönüşü olgusunu güçlü kılan unsurların başında, bu yaşananların Papa 14. Leo’nun ortaya koyduğu sıradan bir ziyaret olmadığı aksine, devlet başkanından bir kasabadaki yeni ihtida etmiş bir Katolik Hıristiyan’ı ziyarete, devlet erkanı ve misyon şefleriyle toplantıdan gençlerle buluşmaya değin uzanan, gayet önemli sosyolojik alanlara temas eden bir ziyaret olmasıdır.

Bu buluşmaların, bir bölümünün ya da çoğunluğunun diplomatik içerikli, nezaketen gerçekleşmiş, önceden plânlanmış ve bu anlamda, palyatif olarak adlandırılabilecek bir yapıda olsa bile, Fransa gibi bir ülkede, din olgusunun toplumsal gerçekliğin odağında cesurca ortaya konulduğu ortadadır.

Umutla dönüş

Papa 14. Leo’nun Fransa ziyaretinde, medya sorumlusu olan Başpapaz (Archbishop) Celsetino Migliore verdiği demeçte, “Fransa’da Hıristiyanlığın yeniden keşfi” olgusunu gündeme getiriyor.

Ve bunun ötesinde, bu ziyaretin Fransa özelinde olmakla birlikte, “tereddüt içerisindeki Avrupa”ya yönelik önemli bir mesaj olduğuna dikkat çekiyor.

Bu iki kavram üzerinden gelişmeyi anlamaya çalıştığımızda, klasik bağlamda bir ‘dini uyanış’ olgusu kadar, dini yapının -bu örnekte, Katolik Kilisesi’nin ve Papa’nın “tereddüt içerisindeki Avrupa halklarına” yönelik din-eksenli bir umut aşılama yaklaşımı ortaya koydukları görülmektedir. 

Papa 14. Leo’nun ziyaretinin Fransa toplumu için ne anlama geldiği konusunda yapılan kamuoyu yoklaması, “tereddüt içerisindeki Avrupa” olgusuna açıklık getirmemize imkân tanıyan bir boyutuyla ortaya çıkıyor.

Öyle ki, -şayet veriler doğruysa- ankete katılanların yüzde 80’i aşkını, Papa 14. Leo hakkında olumlu kanaate sahip oldukları yönündedir.

Tabii, “olumlu kanaatten kasıt nedir?” sorusu, doğal olarak akla gelmiyor değil.

Ancak, bu kadarıyla bile olsa, halkının yüzde 29’unun kendisini Katolik Hıristiyan kabul ettiği bir Fransa toplumunda, yüzde 80’i aşkın bir oranda kitlenin Papa hakkında olumlu kanaate sahip oluşunu sıradan bir sempati ile izah da güç gözüküyor.

Nihayetinde, karşımızda güçlü laik temellere sahip ve bunu, örneğin sosyal politikalar bağlamında ortaya koymaktan çekinmeyen bir ülkenin oluşu ile Giriş’te dile getirdiğim üzere, yaşanmakta olan “belirsizlikler çağı” ve “tereddüt içerisindeki bir Avrupa” gerçekliğini önemsemek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/papanin-fransaya-donusu-din-ve-avrupa-2-the-popes-return-to-france-religion-and-europe-2/