Mehmet Özay 24.02.2026
Bangladeş’te, Başbakan Tarık Rahman, önemli bir görevi üstlenmiş bulunuyor.
12 Şubat seçimlerinin ardından, ülkede “Yeni Bangladeş”
kavramıyla belirtilmeye çalışılan yeni bir dönemin başladığı yönündeki ifadeler
bizatihi, Tarık Rahman’ın ne tür bir siyasal ve toplumsal gerçeklikle karşı
karşıya olduğunu ortaya koyuyor.
Yeni dönem
Dün ve bugün ayrımının, keskin bir şekilde ayrıştırıldığı
intibaını veren, ‘yeni dönem’ veya bazı yayın organlarında vurgulandığı üzere,
‘Yeni Bangladeş’ kavramı üzerinden gündeme getirilen bu dönemin dünkünden
farklılığı, herhalde öncelikle dün, ne olup olmadığını anlamaktan geçiyor.
“Yeni Bangladeş” kavramıyla kastedilen, “ayrımcılığın
ortadan kaldırıldığı, yasalara bağlılığın ve etkin bir hesap verilebilirlik”
sürecidir.
Bunu sağlayacak olan ise, “radikal bir şekilde hayata
geçirilmesi beklenen reform”....
Reforma başlarken, dün ne olup olmadığı sorgulamasında
sadece, on beş yıla varan bir süre ülkeyi yönetmiş olan sabık başbakan Şeyh
Hasina dönemi ile sınırlandırmak bu çabada pek de, başarılı olunamayacağı
düşüncesini uyandırıyor.
Hedefe, Şeyh Hasina’yı ya da, partisi Halk Partisi’ni (Awami
League) koymak, Bangladeş siyaset dünyası ve toplumsal gerçeklik olgularına
yapılabilecek bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle, son on beş yılı değil, 1971’den bu yana olan
tüm süreci göz önüne almak gerekiyor...
Hanedan
Bireysel tarihi açısından bakıldığında, suikaste kurban
giden sabık devlet başkanı Ziya Rahman’ın (Ziya’ur Rahman) oğlu ve geçtiğimiz
Aralık ayında 80 yaşında vefat eden Begum Ziya’nın oğlu olması, yani bir
anlamda ülkedeki siyaset hanedanlarından birine mensup olması bulunuyor.
Bir başka ifadeyle, babası, devlet başkanlığı ve annesi,
iki dönem başbakanlık yapmış bir politikacı, yani Tarık Rahman, bugün
Bangladeş’te başbakanlık koltuğunda oturuyor.
Aile mirası
Tarık Rahman’ın babası ve annesinin bıraktığı siyasi
mirasın ne denli olumlu olup olmadığı bir yana, bu gibi toplumlarda, ‘hanedan’
mensubu olmanın getirdiği cazibenin kendinde bir önemi bulunuyor.
Bu durumu, geleneksel ve tarihsel yönetimlere yatkın
toplumlara özgü bir geçmişe özlem ile mi yoksa modern döneme has ‘kötü bir
siyasal hastalık’ olarak mı adlandırmak gerekir diye sormak mümkün...
Bağımsızlık sürecindeki rolü ve başkanlığı döneminde
suikaste kurban gitmesi, babasının siyaset dünyasına katkısının önüne geçen iki
önemli olgu olduğuna kuşku yok.
Belki de, 12 Şubat’ta BNP’nin başkanı olarak seçimlere
katılan, oğul Tarık Rahman’ın, halk nezdinde kabul görmesinin en önemli
nedeninin, bu olduğunu söylemek mümkün.
Öte yandan, ülkeyi pek de iyi yönetmedikleri bugün, daha
iyi anlaşılan iki kadın başbakandan birinin yani, Begüm Ziya’nın oğlu olması ve
17 yıl boyunca ülke dışında, yani, İngiltere’de bulunmasına rağmen, 2024 sivil
darbesinin ardından bulunabilecek en iyi isim olarak ülkenin başbakanlık
koltuğuna oturtulması halk nezdinde, “iyi siyaset” ve “kötü siyaset”
kavramlarının ve tanımlarının yerli yerinde olup olmadığını sorgulamayı
gerektiriyor.
Begüm Ziya, ilk olarak 1991-1996 ve ikinci olarak,
2001-2006 yıllarında BNP başkanı ve adayı olarak seçimlerde aldığı destekle
başbakanlık görevi üstlenmişti.
Bazı gözlemcilerin öne çıkartmaya çalıştıkları şekilde,
Pakistanlı Benazir Butto’dan sonra, halkının çoğunluğu Müslüman olan
ülkelerdeki ikinci kadın başbakanlık sıfatına sahip olması, siyaset bilimi ve
siyaset yönetimi açısından, pek de önemli bir duruma işaret etmiyor.
Kanımca bu sıfata iliştirilen “kadın Müslüman” olması,
halkının çoğunluğu Müslüman olan topluma mensup olması gibi tanımlamalar da,
kayda değer bir önem arz etmiyor.
Bunların, önem arz edebilmesi için ve bu sıfatlara
yüklenen olumlu anlamın olgunlukla ele alınabilmesi için söz konusu yönetim
süreçlerinde, Begum Ziya’nın siyaset kurumundan başlayarak, geniş toplum
kesimlerine değin uzanan tüm alanlarda, ne tür başarılı politikalar ortaya
koyup koymadıklarıyla ölçülmesi gerekir.
Yukarıdaki tanımlamaları öne çıkaran aynı kaynaklar,
Begüm Ziya’nın, 2001-2006 yıllarındaki yönetimi öncesinde Bangladeş kamuoyuna
verdiği bir anlamda, “temiz toplum” inşası kavramını akla getirecek şekilde
yolsuzluk ve terörizmi sona erdirme sözünü gerçekleştirmek bir yana, 2007
yılında yolsuzluktan tutuklanması siyaset kurumunun ve siyasette liderlik
konumunda bulunan politikacıların nasıl değerlendirilmeleri konusunda bize
önemli bir ders veriyor.
Bugün, bu anne – babanın oğlu Tarık Rahman, Bangladeş’te başbakan...
Demokrasiye dönüş!
Bu noktada, öncelikle, bu seçimlerin, “demokrasi’nin
yeniden ülkeye geri dönmesi” şeklinde yorumlanmasını temkinli karşılamak
gerektiğini söylemeliyim.
2024 yılında yapılan bir önceki seçimlerde, iktidardaki
Halk Partisi’ni (Awami League) boykot eden ‘Bangladeş Milliyetçi
Parti’sinin (Bangladesh Nationalist Party-BNP), 12 Şubat 2026’daki
seçimleri kazanmış olması, bu sefer Halk Partisi’nin seçimlere katılımının
yasaklanmasının bir sonucu olarak tezahür ettiğini unutmamak gerekiyor.
Evet, iki dönem arasındaki gelişmeler farklı...
Özellikle de, 2024 Temmuz’unda itibaren başlayan süreç,
dikkat çekici bir farklılığı ortaya koyuyor.
Ancak, olan biteni, ‘demokrasi’ kavramı ile açıklama
‘arzusu’ ya da ‘inadı’, Bangladeş siyasal sisteminin, ne tür bir demokrasiye
konu olduğunu araştırmamızı gerektiriyor.
Reform pratiği
Önceki yazılarda, “herkesin derdi başka” diyerek dile
getirmeye çalıştığım üzere, ‘her siyasal grubun, her toplumsal yapının
hedefinin farklı olduğu bir Bangladeş’te, siyasal sistemin tesisini ve
toplumsal yapının düzenini sağlamanın, pek de kolay bir iş olmadığı ortada.
Başbakan Tarık Rahman, Bangladeş’te reform sürecini
hayata geçireceğini ve tüm kesimlere ulaşacağını ileri sürüyor...
Bu söylemin, siyasal bir retorik mi yoksa, gerçekte
ülkenin çokça ihtiyaç duyduğu toplumsal ve siyasal değişimi iyileştirmeye
yönelik gerçekleştirilebilir bir süreç mi, olduğuna önümüzdeki süreçte hep
birlikte tanık olacağız.
Ancak bugüne kadar yaşananlar ve hatta 12 Şubat seçimleri
de dahil olmak üzere, ülkede var olan demokrasi’nin olsa olsa bir akademisyenin
dile getirdiği üzere, “prosedür temelli bir demokrasi” kavramını hak ettiği
söylenebilir.
Bu prosedürü, her beş yıllık süreçte tekrarlanan ‘siyasal
ritüel’ olarak kabul edebileceğimiz gibi, Bangladeş’te, seçilmiş hükümetlerin
ülkeyi yönetme biçimlerinin ‘demokrasi’ kavramının hak ettiği ilkeler bütününün
dışında, salt kendi çıkar çevrelerine yönelik politikalarla şekillenen bir yapı
olarak da anlayabiliriz.
Tarık Rahman’ı, her hâlükârda, kendisini demokratik
yollarla seçilmiş bir başbakan kabul edebilir. Bugün, Tarık Rahman’ı bekleyen
zorluk, ‘demokrasi’ kavramına hakkını veren bir yönetim sergileme çabasında ne
denli başarılı olacağıdır.





