15 Mart 2026 Pazar

Ortadoğu: Nihilist ve nihilist olmayanların savaşı! / The Middle East: A war between nihilists and non-nihilists!

Mehmet Özay                                                                                                                             15.03.2026

İran’a yönelik saldırıların temelde, bu ülkenin siyasal sistemini hedef alan ilk gününün ardından yaşanan gelişmeler, Batı ve ittifak güçlerinin beklentisinin aksine, farklı bir yöne doğru evrilmiş gözüküyor.

ABD başkanı Donald Trump, bunu açıkça ifade etmesi, savaşın beklenmeyen gelişmelere konu olduğu gibi bundan sonra da, diğer bazı beklenmedik gelişmelere yol açabileceğinin göstergesi kabul edilebilir.

Fiili olarak, görece kısa sürede İran’ı pes ettireceği öngörülerek başlatılan saldırıların bugün geldiği noktada İran’ın, Körfez Ülkeleri’ne yönelik verdiği askeri karşılığın, savaşın kimler arasında ve niçin sürmekte olduğuna dair sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Din savaşı mı?

Yaşanan gelişmeler bize, savaşın ötesinde var olan sorunun, ‘Doğu-Batı’ ya da ABD-İran arasında yaşanan bir din savaş olmadığını ortaya koyuyor.

Evet doğru, ABD’nin temel hedefinde İran rejiminin lider kadrosu bulunuyordu. Ve bu kadronun önemli ve tanınan isimleri, hayatlarını kaybettiler.

Ancak, saldırı sürecine İran’ın verdiği karşılık, bugün savaşın ABD ve İsrail’i hedef alan yanı ve boyutu kadar, daha çok, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleri yani, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kadar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Umman oluşturuyor.

Körfez Arap ülkeleri ifadesi, gizli ve açık, bir şekilde ‘İslam’la ilişkilendirilen monarşilere gönderme yapıyor.

BAE’in rolü

Bu noktada, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dışişleri bakanı Lana Nusseibeh’in yaptığı açıklama bize, yaşanmakta olan sürecin temellerine dair bazı fikirler veriyor.

Bakan Nusseibeh’nin ülkesi’nin, İsrail’den daha çok füze ve drona hedef olduğunu belirtmesi ortada kayda değer bir duruma işaret ediyor.

Elbette, İran elinde imkân olsa doğrudan ABD’yi ve İsrail’i hedef alacağına kuşku yok. İran’dan her daim yapılan açıklamalar, zaten bunu ortaya koyuyor...

Ancak, bu bile, ABD-İsrail ikilisinin özellikle de, Körfez bölgesindeki Arap ülkeleriyle askeri ve siyasi işbirliğinin boyutlarını gizlemeye yetmeyecektir.

BAE dışişleri bakanının açıklaması, İran’ın bölgede neye tekabül ettiği kadar, aynı zamanda BAE’nin, Batı ile yani, ABD ve İsrail ile niçin siyasal ve askeri ittifak içinde bulunduklarını izaha yönelik bazı ifadelerde barındırıyor.

Model monarşi

Bakan Nussebileh, BAE’nin “bir model olduğunu” ve bu modele karşılık olarak da, İran’ın bu modelle çatışan boyutuna dikkat çekerek yaşanmakta olan savaşın daha çok, siyasal epistomolojik olgu üzerinden var olduğuna işaret ediyor.

‘Siyasal epistemolojik’ kavramını bakan kullanmıyor... Onun söyleminden hareketle bu kavramı, ben gündeme getiriyorum.

Bu açıklamada BAE’nin payına, “geniş bir coğrafya içerisinde birlikte yaşama, hoşgörü, barış modeli...” çıkıyor, bakanın açıklamasına göre.

Bakan, bu cümlenin devamı olarak bu modelin, “meta, enerji, güvenlik ve barış alanlarında istikrarı ihraç etme arzusunda” olduğuna vurgu yapıyor.

İran ve nihilizm

Ve ekliyor, “Şayet bu kampta değilseniz, İran kampında yer alıyorsunuz demektir” diyor...  Bu durumda, İran’ın payına ise -yapılan açıklamanın devamında anlaşıldığı üzere, “nihilizm” düşüyor...

Bir başka ifadeyle BAE bakanı, ‘biz, nihilizmden yana değiliz’, diyor.

Açık seçik görüldüğü üzere bu yaklaşımda, bir nebze olsun dini bir nitelik, izah, dayanak vb. bulunmuyor...

Ancak, bakan, söz konusu ‘nihilizmin’ neye tekabül ettiğine dair bir tanımlamada da bulunmuyor.

BAE’nin içinde bulunduğu kamp temel alındığında, bu kampın nihilist değerler taşımadığını görülürken, İran, bu kampta yer almaması nedeniyle, ‘nihilist’ olarak değerlendirilmeyi hak ediyor...

Bakan’ın söylemini mantıki bir şekilde yeniden açıklamak gerektiğinde karşımıza böylesi bir tablo çıkıyor.

Nihilist dünya!

Bununla birlikte, bu nihilist devletin yani, İran’ın uluslararası ilişkilerine baktığınızda aralarında, Çin ve Rusya gibi küresel sistemi yapılandırmada gayet etkili iki ülkenin yanı sıra Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ‘Güney’i temsil kabiliyetinde olan gelişmekte olan ülkeler de bulunuyor.

Söz konusu bu ülkelerin bugün, İran’a doğrudan askeri destek verip vermedikleri bir başka husus olduğu gibi, farklı bir bağlamda değerlendirilmeyi de hak ediyor.

Bakan Nussebileh’nin, gayet açık bir şekilde ortaya koyduğu yaklaşım bize, BAE’nin küresel sistemin temel ortaklarından biri olduğunu, İran’ın ise bu sistem içerisinde yerinin olmadığını söylüyor...

Ve İran’ı, bu yöne davet etmekten de geri kalmıyor, BAE Bakanı...

Yukarıda dikkat çekilen, ‘küresel sistemin temel ortağı olmak’ olgusunun, paylaşımcılık noktasında eşitlikçi bir konum tekabül edip etmediği ise tartışmaya açık.

Bakan’ın küresel sistem dediği unsurun enerji ve güvenlik gibi bağlamlarını bir an için dışarda tuttuğumuzda diğerleri yani, birlikte yaşama, hoşgörü ve barış gibi gayet temel değerler noktasında BAE’nin küresel sisteme, ne türden katkı yaptığını açıklamada bulamıyoruz.

Muhtemelen, “yapılan açıklamanın kapsamı, bu unsurlar üzerinde görüş beyan etmeyi gerektirmediğinden olsa gerek” diyerek bir izah getirebiliriz.

Yazının girişinde dikkat çektiğim üzere, ortada bir din savaşı yok...

BAE dışişleri bakanının söylemini dikkate alacak olursak, ortada nihilist olan ‘bir ülke’ ile nihilist olmayan ötekiler arasında bir savaş var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ortadogu-nihilist-ve-nihilist-olmayanlarin-savasi-the-middle-east-a-war-between-nihilists-and-non-nihilists/

Ahmat Adam ve bilimsel tarih kavramı / Ahmat Adam and the concept of ‘scientific history’

Mehmet Özay                                                                                                                             13.03.2026

Merhum tarihçi Ahmat Adam’ın, Malezya bilim dünyasına katkısını değerlendirme çabası bize, başta tarih bilimi çalışmaları olmak üzere genelde, sosyal bilimler alanındaki çalışmaları yeniden ele almamıza, düşünmemize imkân tanıyor.

Tarih çalışmalarının bilimsel veriler üzerine temellendirilmesi konusundaki vurgusu ile öne çıkan Ahmat Adam’ın eserlerinin bu hususu öncellendiğini ve örneklik teşkil ettiğini söylemek gerekir.

Bilimsel kıstaslar ile ilgili yaklaşım, Ahmet Adam’ın tarih olgusu ve çalışmaları üzerinden “doğru”nun (truth) araştırılması ve bulunmasına hizmet etmesi amacını taşır.

Bu anlamda, “doğru”luk, Ahmet Adam’ın tarih düşüncesi ve yazımında, son derece temel bir unsur olarak belirginlik kazanır.

Öğrenme yöntemi

Bir bilim alanı olarak ‘tarih’ söyleminin, rasyonel bir araştırmaya ve anlamaya matuf olduğu yönündeki yaklaşımının, doğrudan karşılığı olduğunu ileri sürebileceğimiz Ahmat Adam’ın önemi, Malezya’da ‘tarih’ konusunda ortaya konulan yaklaşımların, -şu veya bu şekilde var olan- zaafiyetine verilen bir cevaptır.  

Ahmat Adam, “tarih’i bir öğrenme yöntemi” olarak kabul eder...

Ve, bu öğrenme yönteminin ilkelerinin, modern bilimin sunduğu imkânlarla ilintili yanına vurgu yapar.

Öte yandan, bazı çevrelerin, tarih’i günümüz bireysel, kurumsal vb. yapılaşmalarını haklılaştırmaya ya da diğer, bireysel ve kurumsal yapıları karalamaya matuf bir araç konumuna indirgeme çabalarına tanık olunur.

Ya da, yine bu çevrelerin aynı olguyu yani, tarih çalışmalarını geçmişte belirsizliklere konu olan bireyleri, kurumları ‘gerçekte’ var olduklarını kanıtlamaya matuf irrasyonel çabalar dizisine malzeme etmeleri şeklinde karşımıza çıkar. 

Böylesi bir ‘akademik’ ve ‘bilimsel’ ortamda, bir akademisyen ve araştırmacı olarak Ahmat Adam’ın akademik yaklaşımının, modern bilimin kendi içinde eleştirelliğini de taşıyan boyutlarıyla ele alan tutumunun, bilim sınırlılığı içerisindeki anlamıyla kayda değer bir önemi olduğuna kuşku yoktur.

Bu çerçevede, Ahmat Adam’ın, “modern bilim” ve bu bilim içerisinde yer alan “tarih bilimi” çalışmalarında sahip olduğu akademik tutumunda, onun Batı’da sürdürdüğü öğrenim süreçlerinin etkisini görmek mümkün.

Bunu söylerken, Batı’yı ne olumlayıcı ne de olumsuzlayıcı bir anlamda ele alıyorum.

Nihayetinde, ‘tarih’ biliminin ‘modern’ bir evrende ortaya çıkışının Batı ile doğrudan ilişkililiği, bize ortada değerle yüklü bir yaklaşımdan öte, nötr bir tutum geliştirmemize neden olması gerektiğini düşünüyorum.

Ahmat Adam’ın da bunu böyle anladığı tahmin ediyorum...

‘Duygusal toplum’ ve akademi

Ahmet Adam, akademi kurumunda ortaya koyduğu bu ‘bilimsel tarih’ çabasına karşılık, aynı bilimsel kurum çatısı altında yer alan bazı, sözde akademisyenlerin sergiledikleri çabaların, bilimsel kurumun doğasına aykırılığına yönelik eleştirelsizlik sadece, söz konusu bilimsel kurumu veya kurumları değil, genel itibarıyla toplumu olumsuz etkileyen sonuçlara yol açmasıyla dikkat çekiyor.

Tarih’i ve tarih çalışmalarını bir tür manipülatif yönelimle ele alma eğilimi olarak adlandırabileceğimi bu tutum ve davranışın, bir anlamda, “duygusal toplum” olma özelliği taşıyan yapıların belki de, bilim dünyasına ve bilimsel kurumlara nüfusunun bir sonucu olarak görmek mümkün.

“Duygusal toplum”, kavramıyla ‘duygu’ olgusunu olumsuzlayıcı bir yaklaşım ortaya koymak istemiyorum.

Söylemek istediğim, bilimsel kurumlar ve bilimsel araştırma olgularının kendine yönelik yapılaşmalarının, tutarlılıklarının, ilkelerinin ‘duygu’ ile karışımıyla oluşabilecek hasarlara malzeme edilebilmeleridir.

Bunun en açık göstergelerinden birinin, tarih olgusu ve tarih çalışmalarında ortaya konması, toplumda sıradan bireyden başlayarak, günümüz ulus-devlet yapılaşmalarının siyasal olgular zeminine değin uzanan boyutunda önem arz etmesinden kaynaklanır.

‘Duygu’nun akademi ve bilim dünyasına gelişigüzel taşınmasının oluşturduğu yapıyı, “duygusal akademi” olarak adlandırıyorum.

Evet, doğru, bu kavram bir anlamda çelişkiyi de bünyesinde taşımasıyla dikkat çekiyor.

Aslında, tam da söylemek istediğim husus, bu kavram vasıtasıyla söz konusu bu çelişkinin görülmesini sağlamaktır.

Bu noktada, Ahmet Adam’ın tarihsel vakaları, olguları anlama ve araştırma süreçlerinde bilimsel temeller bağlamında ortaya koyduğu yaklaşım, bizatihi çalışma alanında devamlılık, sürdürülebilirlik ve yenilebilirliğe imkân tanımasıyla önem taşır.

“Duygusal akademi”nin gizli/açık üretme peşinde olduğu yaklaşım ise, tarihi dinamikleri, etkileşimleri, bir tür seçicilik ile indirgemeciliğe mahkûm etmekle, kendine ‘yarar’ olanı almaya ve/ya tarihi vakaları, olguları kendine yarar hâle getirmeye yönelik çabasıyla dikkat çeker.

Ahmet Adam’ın tarihi ele alış, tutum ve yaklaşımında, tarihi vaka ve olguların sıradan gelişigüzel bir anlatı süreci olmadığı, aksine olay ve olgular bütününün çoklu nedenselliklere konu olabileceği ve bu anlamda kayda değer bir analitik yaklaşımın sergilenmesi gerektiği konusu öne çıkar.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/ahmat-adam-ve-bilimsel-tarih-kavrami-ahmat-adam-and-the-concept-of-scientific-history/

9 Mart 2026 Pazartesi

Seyyid Muhammed Naquib al-Attas Hoca Vefat etti / Sayyid Muhammad Naquib al-Attas Passed Away

Mehmet Özay                                                                                                                             08.03.2026

Ramazan’ın 19. günü, yani bugün akşam saat 6.47’de vefat eden Naquib Hoca’yı Rahmetle anıyorum. Ruhu şad olsun.

Seyyid Muhammad Naquib al-Attas Hoca, Malay dünyasının son yüzyılında yetişen önemli bilim adamlarından, entelektüellerden, düşünürlerden biriydi.

20 yüzyılın, son derece çalkantılı dönemi olan 1930’ların hemen başında (1931), Cava Adası’nın batısında Bogor’da dünyaya gelen Naquib Hoca, Hadrami Arab aile geleneğine mensubtur.

Baba tarafı ‘Al-Attas’, anne tarafı ‘Al-Aydarus’ ailesinden olması, onun, iki kanattan Hadrami Arab geleneğinin temsilcisi olduğunu gösterir.

Bu anlamda, seyyid unvanını taşıyan önemli bir bilim adamı olması ile dikkat çekerken, yaşanan göçler, ulus-devletler süreçleri sonrasında Malezya ‘ulus-devlet’ kimliğini taşısa da, bunun ötesinde ve dışında, kendine özgü (unique), otantik ve evrensel bir Müslüman birey olarak tarihte yer alacağına kuşku bulunmuyor.

Naquib Hoca’yı tanımak için, biraz Hadhrami ailelerinin yapısından haberdar olmak gerekir...

Hz. Hasan kolundan Peygamber neslinden olmaları, 10. yüzyılda Basra’dan başlayan göç süreçlerinin önce Yemen’in Arab Denizine bakan güney sahil şeridinin ortasında, Hadhramaut bölgesinde ve özellikle de, Tarim vb. bölgenin öne çıkan şehir ve kasabalarında varlık sürmelerine yol açarken, zamanla yine sosyal-ekonomik ve dini-siyasal nedenlerle göç süreçlerinin bir yönü Malay Dünyası’na ulaşması bugün içinde Naquib Hoca’nın bulunduğu Hadrami aileleri geleneğinin oluşmasına neden olmuştur.

Naquib Hoca’nın ailesinin bugün Endonezya adıyla anılan ulus-devletin merkezi denilebilecek Cava Adası’nın batısında Bogor’da yerleşik olmasına rağmen, başta Cava olmak üzere Singapur, Sumatra, Malay Yarımadası gibi bölgenin önemli bölgelerindeki Hadrami aileleriyle yakın ve doğrudan ilişkileri kurmalarına mani olmamıştır.

Temelde, Hadrami ağı (Hadhrami network) olarak adlandırılan bu süreç, seyyid ailelerinin birbirleriyle temasına işaret ettiği gibi, taşıdıkları misyonun bu kanallar ve ağlar vasıtasıyla bölgedeki diğer Malay toplumlarına ulaşmasına da vesile olmuştur.

Bahsi geçen adalar başta olmak üzere diğerlerinde de, Hadhrami ailelere yönelik hürmet, ihtiram bunu teyit anlamındadır.

Salt, ‘seyyid ailesine mensubiyet’ ile kalmayan bunun ötesinde, İslami bilimler başta olmak üzere ‘seküler’ bilimler konusunda ortaya koydukları çaba, yapılaşma onları yine, Malay Müslümanlar kadar, Müslüman olmayan toplum kesimleri nezdinde de, önemli bir toplumsal grup olmalarına neden olmuştur.

Dini, bilimsel alandaki varlıkları kadar, Hadrami ailelerinin özellikle küçük aile işletmeleri şeklinde başlayan ‘ticari’ faaliyetleri, sahip oldukları geniş iletişim ve etkileşim ağı ve Müslüman toplumlar arasındaki kabul edilebilirlikleri zamanla onları, bölgenin önemli liman şehirleri başta olmak üzere ticarete konu olan yerleşimlerinde bir ekonomik yapılaşmanın oluşmasına da katkıda bulunmuştur.

Yukarıda dikkat çektiğim üzere, Naquib Hoca’nın doğduğu yılların kendine özgü koşulları, önce Endonezya ve ardından, Malay Yarımadası’nda yaşanan bağımsızlık süreçleri onun hem, göç ve ardından hem de, eğitim süreçlerinin farklı yapılaşmalara konu olmasını sağlamıştır.

Naquib Hoca’nın gençlik ve erken yetişkinlik yıllarında İngiltere’de askeri akademide okuduğuna tanık oluruz. Ardından, akademi ve bilim dünyasına geçişini, ‘kader’ ve/ya kayda değer ‘tarihi bir şans’ olarak değerlendirmek gerekir.

Bunun temel nedeni, akademi dünyasına geçişiyle birlikte, Naquib Hoca sahip olduğu bireysel, zihinsel, düşünsel niteliklerini yansıtacağı farklı bilim alanlarında söz sahibi olmasına yol açmasıdır.

Naquib Hoca’nın dilbilim, tarih, el yazmaları, felsefe başta olmak üzere çalışmalarının yanı sıra, özellikle hat, kara kalem / mimari çizim gibi güzel sanatlar alanında da, önemli yeterliliğe sahip olduğunu ortaya koyduğu bugün çok açık bir şekilde görülmektedir.

Bu bilim alanlarındaki kabiliyeti, yeterliliği onun akedemi dünyasında yönetici sıfatıyla da oynadığı rollerde kendini ortaya koyar.

Önce, Malezya Ulusal Üniversitesi (Universiti Kebangsaan Malaysia-UKM) ve ardından, Uluslararası İslam Üniversitesi bünyesinde Uluslararası Islam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nün (International Institue of Islamic Thought and Civilisation-ISTAC) kurucu müdürü olmasında tanık olunur. 

Naquib Hoca’nın, UKM’de oynadığı rolün başlı başına önemli olmasına karşılık, onun sadece geniş Malay dünyasında değil, küresel anlamda Malay çalışmalarıyla ilgilenen tüm çevreler tarafından tanınırlılığına neden olan ikinci yani, ISTAC’ın kurulmasıyla gelişme gösteren süreçtir.

Naquib Hoca’nın çocukluk ve gençlik yıllarında karşılaştığı ya da maruz kaldığı çalkantılı dönemin bir benzeri, onun ilerleyen yaşlarında bir başka bağlamda karşısına çıkmıştır.

‘Kaderin bir cilvesi olarak’ adlandırabileceğimiz bu süreç, Naquib Hoca’nın akademi kurumundan ‘zorunlu emekliliği’ anlamına gelse de, çalışmalarını vefatına yakın döneme kadar sürdürdüğüne tanık olunur.

Naquib Hoca’nın cenazesi yarın sabah al-Taqwa camiinde kılınacak cenaze naması sonrasında,  Bukit Kiara mezarlığı’na defnedilecek.

Bugün akşam saatlerinde vefat eden Naquib Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Makamı cennet olsun.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/seyyid-muhammed-naquib-al-attas-hoca-vefat-etti-sayyid-muhammad-naquib-al-attas-passed-away/

7 Mart 2026 Cumartesi

İran, Müslüman toplumlar ve travma / Iran, Muslim societies and trauma

Mehmet Özay                                                                                                                             07.03.2026

İran’a yönelik ortaya konulan askeri saldırıların salt, ABD ve İsrail eksenli bir gelişme olmadığı ortadadır.

İran’la ilgili bazı görüşlerimi, daha önceki yazılarda dile getirmiştim... Bu yazıda, bugün yaşanmakta olan sorunun farklı bir yönüne değineceğim.

İran’ın, 2025 Haziran ayında, ABD-İsrail işbirliğiyle gerçekleşen nükleer tesislere yönelik bombalama sürecinde de gözlemlendiği üzere, ulusal güvenliğine yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmayacağı açıklamasında siyasal bir blöf yapmadığı ve bu anlamda, ne denli ciddi olduğu, bugün kendini gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor.

Travma

İran’ın ortaya koymakta olduğu ciddi askeri karşılığın sadece, ABD ve İsrail ittifakına yönelik ve bununla sınırlı olmayan bir duruma işaret ettiğine de kuşku bulunmuyor.

Bununla kast etmeye çalıştığım husus, İran’ın hedef olarak belirlediği ülkeler ve topraklar...

Bu ülkelerin ve bu ülkelerde yaşayan toplumların kendilerini İslam’la, Müslümanlıkla ilişkilendirmiş olmalarının bugün küresel anlamda Müslüman toplumların, ne denli derin bir travma içinde olduklarının fiili göstergesini oluşturuyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, bugün yaşanmakta olan travma sadece, İran’la, İran siyasal yapısıyla, İran toplumuyla ilgili değildir.

Bunun ötesinde, Müslüman toplumların ve bu toplumları temsil ettiği iddiasındaki yönetimlerin de içinde olduğu, daha küresel bir sorun bulunmaktadır.

Tekrarlanan süreçler

Yine, sadece bugüne bakıp, Müslüman toplumlar açısından söz konusu küresel sorunun, bugünün eseri olduğunu söylemek de mümkün değil.

Önemlerine kuşku olmamakla birlikte, önceki dönemler bir yana, Geniş Ortadoğu sınırlarında, 20. yüzyıl şartlarının doğurduğu ulus-devletlerin varlığının, birbirleriyle ikili ve kollektif ilişkilerini yapılandırmada yaşanan sorunların, dün Filistin’de yaşananlarda olduğu gibi bugün de, İran’da yaşanmakta olanların ortaya çıkmasındaki rolü üzerinde düşünmek gerekiyor.

Bu noktada, bir iki soruyu gündeme getirebiliriz...

Müslüman toplumların ve bu toplumları temsil ettiği iddiasındaki ulus-devlet yönetimlerinin, karşı karşıya kaldığı sorunlar, ‘modern ulus-devlet yapılaşması’yla sınırlı mıdır?

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, çeşitli çevrelerce ileri sürüldüğü üzere, sorunun temelinde Müslüman toplumların ruhuna uymayan ‘ulus-devlet yapısı mı’ bulunmaktadır?

Yoksa, bu sorunlar, söz konusu bu ulus-devletleri oluşturan halkların, siyasal ve askeri elitlerin ve bunlara eklemlenen özellikle, İslam bilimlerinin çeşitli alanlarını bünyelerinde taşıyan çevrelerin yani alimlerin, tarihin değişik evrelerinden tevarüs ettikleri teolojik sorunlarla mı bağlantılıdır?

Birincisine verilecek ‘Evet, ulus-devlet yapılaşması bünyemize uymuyor’ cevabı travmadan kurtulabilmenin açık bir yolu olarak kabul edilebilir.

Ancak, ikinci soruya yönelik olarak, ‘Tarihsel olarak tevarüs eden ve teolojik boyutu derin bir şekilde içinde barındıran bir bağlam’ cevabı hiç kuşku yok ki, içinden çıkılması zor bir durumla karşı karşıya olunduğuna işaret ediyor.

Bu sorgulama sürecinin, ne İran’a yapılan saldırıları ne de, ABD-İsrail işbirliğinin sadece Geniş Ortadoğu’yu değil, küresel yapıları sarsan ‘kararlılıklarını’ göz ardı etmeyi gerektiriyor. Bunun ötesinde bir bağlama dikkat çekmeye çalışıyorum...

Siyasal ittifak – Dini ayrışma

ABD-İsrail siyasal ve askeri ittifakının ötesinde özellikle, Geniş Ortadoğu sınırlarında var olan çeşitli ülkelerle -ki, bunların çoğunluğunu Arap yönetimleri teşkil ediyor- olan yakın işbirliklerinin, bugün yaşananları doğuran en önemli faktörlerden biri olduğuna kuşku bulunmuyor.

Haddı zatında, ‘Batılı’ olarak adlandırdığım bu iki gücün yanında yer alan Geniş Ortadoğu’daki söz konusu bu siyasal yapıların varlığı, yeni bir olgu da değildir...

Geniş Ortadoğu coğrafyasındaki bu bölgesel gerçeklik bize, 20. yüzyıl ‘bağımsızlık’ süreçlerinin, bu süreçlerin sonrasında ilgili ülkelerde oluşan siyasal sistemlerin, siyasal ‘bağımsızlık’ olgusunun sanıldığının aksine kendinde, içten, ilgili toplum ve siyasal yapı ile sınırlı olmadığını gösteriyor.

Bununla birlikte, aynı yapıların özellikle, 1948 yılından itibaren, Filistin topraklarında olan biten gelişmelerin 1960’lı yıllarda aldığı boyut karşısında, Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ulus-devletlerin, o dönem yaşanmakta olan soruna çözüm arayışları amacıyla biraraya gelişleri bir tür, ‘yeniden dirilme umudu’ algısını doğurması bakımından önemliydi.

Burada kastedilen ulus-devletler ötesi kurumun, İslam İşbirliği Teşkilatı olduğu herkesce malumdur...

Ancak, söz konusu bu yapılaşmadan bu yana geçen süre zarfından, -diğerleri bir yana, Geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşanan travmaların birbiri ardına yenilenerek ortaya çıkması sadece çatışma, savaş, ekonomik kayıplar gibi maddi anlamlarla anlaşılabilecek bir boyuta tekabül etmiyor.

Bunun ötesinde, ilgili kuruma üye ulus-devletlerin siyasal kurumlarının, mekanizmalarının dışında, bu devletlerde yaşam süren Müslüman toplumların ve bu toplumlara dini hüviyetini, kimliğini, devamlılığını kazandıran akademi kurumlarının, dini yapılarının, her nevinden sivil ve toplumsal liderlerinin ne tür bir varoluşsal sorunla karşı karşıya kaldıkları anlamına geliyor.

Bu durum, temelde Filistin meselesinin çözümü ile Müslüman toplumların ‘yeniden dirilişi umudu’nu hayata geçirmeyi hedefleyen yukarıda bahsi geçen kurumun, bugün işlevini yitirmiş bir görünüm arz etmesi, salt kurumsal bir erozyon anlamına gelmiyor.

Haddi zatında, söz konusu bu kurumun fiziki varlığı, kurumsal anlamı ve içeriğinde yaşanan kırılmaların dışında ve ötesinde, Müslüman toplumların küresel anlamda gayet önemli bir varoluş sorunuyla karşı karşıya olduklarını gösteriyor.

Sorunun gelip dayandığı nokta, bırakın Filistin konusundaki olası beklentilerle Müslüman toplumlarda ‘yeniden diriliş umudunu’ yeşertmeyi, bu kurumun mensubu olan ülkelerin ABD-İsrail ittifakı içerisinde yer alma ve almama gibi tarümar edici bir cepheleşmenin içinde yer almalarıdır.

Yukarıda ortaya koyduğum hususlarla çelişme adına, tüm yaşanmakta olanların bir ‘din savaşı’ olmadığını söylesem bile, Müslüman toplumları temsil eden ulus-devletlerin Ortadoğu gerçekliğinde içinde bulundukları durum bize hiç de, anlamlı bir durumla karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor.

Bu durumda, ABD ve İsrail ikilisiyle, bu iki ‘Batı’lı güç yanında ve karşısında yer alanların ne tür ilişkilere konu olduklarını, sadece bugünkü gelişmelere değil, bunun ötesinde tarihsel bağlamda  derinlemesine araştırmak ve anlamak gerekiyor.

Yaşanmakta olan travma’yı aşabilmenin önemli yollarından biri bu olsa gerek...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-musluman-toplumlar-ve-travma-iran-muslim-societies-and-trauma/

5 Mart 2026 Perşembe

İslam düşüncesi ve medeniyeti: kayıp anlamlar / Islamic thought and civilization: lost meanings

Mehmet Özay                                                                                                                             02.03.2026

Akademi dünyasının çalışma alanlarından birini, hiç kuşku yok ki, düşünce ve medeniyet sahası teşkil ediyor.

İslam toplumları bağlamında bu alanın karşılığı, İslam düşüncesi ve medeniyeti konulu çalışmalar, kurumlar, yayınlar ile karşımıza çıkıyor.

Bu kısa yazıda, bu kurumsal yapıların varlığına dair bazı hususları paylaşacağım.

Ancak, öncelikle ‘medeniyet’ kavramının Müslüman toplumlarda gelişim evresine kısaca değinmekte yarar var.

Kavramla buluşma

Avrupa’da ‘medeniyet’ kavramına tekabül eden ve çokça Fransızca dilinde karşılık bulan ‘civiliation’, ‘medeni’ ‘civilized’ ve ilintili kullanımlarının, 18. yüzyıla tekabül eden bir vechesi bulunuyor.

Bu vechenin Müslüman toplumlara sirayetinin Batı ile karşılaşmalar sürecinin belirli aşamalarında zorunlu, gönüllü veya her iki halin bir arada bulunduğu eklektik bir durumla, Müslüman toplumlarda ‘medeniyet’ kavramının ve içeriğinin anlaşılmaya, tartışılmaya başlandığı görülür.

Bu noktada, örneğin 19. yüzyıl erken döneminde Mısır’da ve yine aynı dönemde, Osmanlı merkezinde olduğu gibi, Batı düşüncesine kendini açan Müslüman toplumlardaki eğitim kurumları ve/ya bir kısım geleneksel ulema ile aralarında gazeteci, edebiyatçı gibi yeni düşünür tiplerinin bulunduğu çevrelerin, Batılılaşma ile modernleşme arasında karar ve kararsızlıklarına tekabül eden süreçte, Batı medeniyetiyle buluşmalarına yol açmıştır.

Bu karşılaşma ve buluşma Batı’ya yönelme anlamında Batılılaşma kavramını doğururken, sonraki süreçlerde bu kavram yerini çokça ‘çağdaşlaşma’ kavramına bırakmıştır.

‘Medine’nin doğuşu

19. yüzyıl bağlamında, alim, ulema veya yeni düşünür tiplerinin Batı’da karşılaştıkları kavramsallaştırmalardan hareketle veya bu kavramsallaştırmalara, ‘İslami’ alternatifler bulma zorunluluğu ve talebiyle zamanla, ‘Medine’ yani, Hicaz’daki şehre referansları gündeme gelmiştir.

Burada, temel vurgunun ‘dini’ bağlam olduğu aşikâr...

Ve çokça, Peygamber dönemi veya erken İslamlaşma sürecinde din’in yani, İslam’ın ‘medeni’ yani, şehir ve dolayısıyla gelişmişlik ile ilişkisine gizli/açık atıfta bulunulur.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, din’in medeni bir evrende (space), ortaya çıkıp geliştiği ve böylece, din’in bir medeniyet olgusu, süreci ürettiğine vurgu yapılır.

Bunun yanı sıra, şehirli kavramını destekleyici ve hatta, çeşitli açılardan onu aşıcı bir başka kavramsallaştırma olarak, zamanla gündeme ‘umran’ kavramının girdiğine tanık oluruz.

Güçlü alternatif alanlar

Bununla birlikte, Batı’da medeniyet (civilization) kavramının kullanımı ile bu kavramın pratikte neye tekabül ettiğine ortaya koyan unsurlar, hiç kuşku yok ki, pratik bilim alamlarının ortaya çıkması ve gelişmesine paralel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Örneğin bu noktada, edebiyatın, tarihin, güzel sanatların, arkeolojinin, mimarinin önemli rol oynadığını kuşku bulunmuyor.

Bu alanlar arasında diyelim ki, arkeolojinin gelişme gösteren son alanlardan biri olması belki de, halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumların bu alana ilgisindeki eksikliği açıklayan maddi bir unsur olarak gündeme getirilebilir.

Ancak, bu alanın, Avrupa düşünce ve medeniyetine yaptığı katkı dikkate alınacak olursa, benzer bir sürecin halkının çoğunluğu Müslüman olan toplumlarda olmaması ya da hak ettiği yeri bulmamış olması, -aşağılık kompleksine kapılmadan söylemek gerekirse- önemli bir kayıp anlamına geliyor.

Bilgi arkeolojisi

Giriş’te dikkat çektiğim İslam düşüncesi ve medeniyeti...

Bu alanın temelde, bize ilk elden sağladığı husus, soyut düşüncenin varlığı ile ilgili olmasıdır.

Oysa, ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ oluşumunun zemininin maddi kaynaklar, gelişmeler, oluşturması bize ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ sahasında konuşabilmemiz için, elimizde önemli maddi kaynaklar ve bunların gelişim süreçlerine dair verilerin olmasını gerektiriyor.

Günümüzde, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkelerde var olan ve yukarıda dikkat çekilen kurumsal yapılaşmalara bakıldığında, temel çalışma alanlarının, bir tür ‘bilgi arkeolojisi’ şeklinde tezahür ettiğini ortaya koyuyor.

‘Bilgi arkeolojisi’ ile kastım, bu adı taşıyan kurumlarda yer alan araştırmacıların, akademisyenlerin -ve de, diyelim ki, düşünürlerin- kendilerini, tarihin belirli bir evresinde gelişme göstermiş ve ardından, yine tarihin belirli bir evresinde durağanlaşmış ve/ya kimi ölçülerde ortadan kalkış bilgi alanlarına dair verileri güncelleme, bu veriler üzerine eleştirel yaklaşımlar -ya da taklide dayalı bağlamlar- ile yeni eserler ortaya koymaları anlamına geliyor.

Zemin kaybı

Oysa, yazının girişinde dikkat çektiğim unsur yani, İslam düşüncesi medeniyeti çalışmalarına doğrudan katkısı olacağına kuşku olmayan ilgili çalışmala alanlarının örneğin, etnografi, arkeoloji gibi alanlara yönelik ilginin olmaması, bu alanlara dair saha çalışmalarının, araştırmaların, karşılaştırmalı verilerin gündeme getirilmemesi, başlı başına bir eksiklik olarak karşımızda duruyor.

Bu kurumların amacı ve kastı, donuk ve bu anlamda soyut veriler ile sınırlı olmak yerine, Müslüman toplumların yaşam sürdüğü ilgili coğrafyalarda ve bölgelerde yapılacak yeni saha çalışmaları ile İslam düşünce ve medeniyetinin -ve buna yerel İslami kültür bağlamını da eklemek mümkün- daha canlı, dinamik, üretken bir noktaya evrilmesi mümkün gözükmektedir.

Bu konuda, olumsuz örnekten hareket ederek söylemek gerekirse, İslam teolojisini yorumlayan ekollerden biri olan Vahhabizmin (Wahhabism) arkeoloji, mimari ile güzel sanatların çeşitli dallarına yönelik ilgisizliği, karşıt duruşu, yok edişe yönelik çabaları gibi süreçler temelde, bu ekolün hakim olduğu Müslüman toplumlarda, İslam düşüncesi ve medeniyeti çalışmalarının hangi evrede olabileceğine dair bize bir fikir veriyor olsa gerek.

Burada, herhangi bir teolojik tartışmaya girmediğimi, sadece derdimi anlatmaya yönelik olarak yaşanan, tecrübe edilen, gözlemlenen makul bir örnek sunmaya çalıştığımı belirtmeliyim.

Vahhabizmin egemen olduğu Müslüman toplumlar kadar, diğer bazı toplumların “gizli Vahhabizm” kuçak açması, Müslüman toplumların önemli bir bölümünde yukarıda dikkat çekilen araştırma alanlarına dair mesafenin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Söz konusu bu Müslüman toplumlarda, bir yandan İslam düşüncesi ve medeniyeti konusunda cevval tartışmalar gündeme gelirken, bunların bir tür tekrarbitekrar akademi duvarlarına çarpıp geri döndüğüne tanık oluyoruz.

Oysa, bu kurumların mensuplarının yaşadıkları mekânların yanı başında onlara bakan, onlara seslenen tarihi ve kültürel mekânları tanıma, anlama, anlam üretme vb. süreçlere yanaşmama konusundaki inadları, içinde bulundukları İslam düşüncesi ve medeniyeti bölümlerinin kısır döngü içerisine girmesindeki nedenlerden biri olduğunu ileri sürebiliriz.

Bunun temel nedenlerinden birini, -yukarıdaki izahta Vahhabizm’e bağlarken, bir başka nedenin kültür ve medeniyet oluşum safhalarına dair kısır bilgi veya daha doğrusu bilgisizlik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/islam-dusuncesi-ve-medeniyeti-kayip-anlamlar-islamic-thought-and-civilization-lost-meanings/

İran, haklar ve Doğu’da demokratik bağlam / Iran, rights and democratic context in the East

Mehmet Özay                                                                                                                             05.03.2026

İran’a yönelik saldırının, “Batı’da ...” ve “Doğu’da ...” şeklinde başlayacak iki temel açılımı üzerinde durulmalıdır.

‘Batı’dan ... diyerek başlayan söylem, Batı’nın niçin İran’a  yönelik saldırıyı desteklemeye veya desteklememesine dair söylemleri oluşturur.

Bunların başında, son gelişmelerin aktörü olarak merkezde yer almasından ötürü, Trump’a atıfla konuyu açımlamak mümkün.

Barışçıl Trump

Trump, daha Obama’lı yıllarda ve 2016 başkanlık seçimleri öncesinde kendisini küresel evrene barış taşıyıcısı olarak tanımlamasından ve bunu, geçtiğimiz ay yani, Şubat ayının ortalarındaDonald J. Trump Barış Enstitüsü bünyesinde açımlanan Barış Kurulu (Board of Peace) yapılanmasının mucidi olarak kendisini küresel kamuoyuna takdim etmesine değin, küresel ilişkileri ‘barış’ kavramı üzerinden yapılandırma amacı taşıyan bir siyasetçi rolü oynuyordu.

Bugün ise, Trump’ın, İran’a saldırıda en ön safda yer almasına karşılık, Amerikan toplumundan başlayarak Batı kamuoyunda İran’a yönelik saldırıya taraftar olmayan, gayet önemli bir kesimin varlığını göz ardı etmemek gerekir.

Batı kamuoyu

Tıpkı, diğer benzeri konularda olduğu gibi, Batı kamuoyunun ve bir ölçüde, siyasal çevrelerinin -konumuz çerçevesinde, Doğu’da ortaya çıkan- ‘haksız’ olarak tanımlanmaya matuf gelişmeler ve süreçler konusunda sergiledikleri tutumun, zorunlu olarak ‘haksızlığa’ uğrayan çevreleri destekledikleri ve onlarla koalisyon içerisinde oldukları anlamına gelmiyor.

Bunun en iyi örneğini, daha düne kadar Filistin’de olanlar ile biraz uzak geçmişte yani, 1990’ların başında Irak’a yönelik gerçekleştirilen saldırılara yönelik eleştirilerde tanık olmuştuk.

Batı kamuoyunun ve -değişen oranlarda olmak üzere- siyasal çevrelerinin, Doğu’daki siyasal ve toplumsal gelişmelere verdikleri refleksi yine, benzer şekilde ilgili ülkelerle ve toplumlarla doğrudan ikili ilişkiler, ideolojik benzerlikler vb. süreçlerle anlamak mümkün değildir.

Bağımsız değişken

Bunun yerine, ilgili durumlara yönelik olarak Batı’da gelişen ve ortaya konulan tepkilerin bizatihi, Batı’nın kendi siyasal bilinci ile sınırlı olmayan bunun dışında, köklü denilebilecek bir dünya görüşünün, kendini bağımsız değişken olarak ortaya koyması ile anlayabiliriz.

Bundan kastın, sadece üst kategoride yani, siyasal çerçevedeki söylemlerin ötesinde, gündelik konuşmalar ve söylemlere kadar inen yönüyle ‘insan hakları’ kavramı etrafında gelişme gösterdiğini ortaya koymaktır.

Bu kavramın varlığının ise temelde, köklü bir ‘demokratik’ bilinç, tutum ve davranışla ilişkililiği söz konusudur.

Doğu’da olan biten siyasal ve toplumsal gelişmelere yönelik Batı kamuoyun ve -bir ölçüde- siyasal çevrelerinde ortaya konulan refleksin sürdürülebilirliği, haklılığı kadar, bu süreçlerin arzu edilen neticeleri pratikte ne kadar etkileyip etkilemediği ise bir başka konudur.

Burada, bahsini etmekte olduğum husus, tutum ve davranışlar ile, bunların arkasında yer alan idealler bir başka ifadeyle dünya görüşüdür.

İlginçtir, Batı kamuoyunda ve bir ölçüde siyasal çevrelerinde Doğu’da olan biten temel siyasal ve toplumsal gelişmeler yönelik tepkilerin, reflekslerin varlığına karşın, Doğu kaynaklı olark Batı’daki siyasal ve toplumsal gelişmelere yönelik bir refleksin geliştiğini, geliştirildiğini ve de sürdürülebilir bir şekilde ortaya konduğunu söylemek ise zordur.

Bunun, başka bir yazı konusu olduğunu söyleyerek burada sonlandırayım.

Doğu’nun kendi hali

Giriş’te, gündeme taşıdığım tartışmanın ikinci bölümünü, Doğu’nun bizatihi kendisinde olan siyasal ve toplumsal değişmelere yönelik verdiği tepkilerin, neye tekabül ettiği meselesi oluşturmaktadır.

Burada iki farklı olgu bulunuyor. İlki, Doğu’nun Batı ile ilişkilerinden neşet eden yönü...

İkincisi ise, bizatihi Doğu’da, kendi toplumsal ve siyasal bağlamları içerisinde var olan unsurlar.

Doğu’nun Batı ile ilişkilerinde, kendini sürekli mağdur konumunda görme eğilimin, bir tür insiyaki, bir tür duygusal tarümarlık sonucu ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

İki coğrafya arasındaki tarihsel ve siyasal ilişkilerin bize bu konuda Doğu’nun, pek de haksız olmadığına kanaat getirmemize neden olacak unsurlarla dolu olduğu iddiasını yabana atmıyorum.

Ancak, bu halde bile, kendini sürekli mağdur konumunda görme eğilimin bir tür kanıksanmışlıkla devam etmesinin problemli olduğuna vurgu yapıyorum.

İkinci olarak, Doğu’da kamuoyunun ve siyasal çevrelerinin, kendi toplumlarına yönelik değerlendirmelerinin, Batı’daki bakış açısının dışında ve ötesinde, bir anlam -ya da anlamsızlık!- çerçevesiyle yüklü olduğu görülür.

‘Haklar’ meselesi

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Batı’daki tepkilerin temel dayanağının bizatihi geliştirdiği dünya görüşü bağlamında ‘haklar’ terazisinde konulmaya çalışmasına karşın, Doğu’da -zengin olduğuna kuşku olmayan entellektüel kaynaklara karşın-, ‘haklar’ meselesinin ne anlama geldiği konusunda belirsizlikler ve bir tür zorunlu kaçamaklarla karşılaşılır.

Bu noktada, ‘haklar’ın siyasal ve toplumsal bağlamda, ilgili ülkelerde siyasal ve toplumsal yapılar üzerinde var olan egemen güçlerin belirleyiciliğine terk edilmişliğinin, gayet temel bir sorun olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Bu hususu, salt modern dönem ulus-devlet bağlamına ve bunun, tarihsel köklerle kopukluk şekilde tezahür eden süreciyle açıklamak mantıklı bir yaklaşımdan uzak bir görünüm arz ediyor.

Haddi zatında, bu husus salt bugünün meselesi de değildir...

Sorunun varlığı, epeyce bir geçmişe dayanmaktadır.

Bunun, halledilmesi gereken acil ve önemli bir konu olduğuna kuşku bulunmuyor...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/iran-haklar-ve-doguda-demokratik-baglam-iran-rights-and-democratic-context-in-the-east/