24 Eylül 2026 Perşembe

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerinin benzerliği (2) / The similarity between the views of Saffet Bey and Anthony Reid regarding relations between the Malay world and the Ottoman State (2)

Mehmet Özay                                                      24.09.2026

Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde sembolik önemine kuşku olmayan, “iki gemi” olgusuna dair yazı dizisine devam ediyorum. 

Bir önceki yazıda, Saffet Bey’in makalesinde Rumiler gerçeğini ortaya koymuştum. 

Rum/i

Bu makale üzerinden Osmanlı’nın Açe ile ilişkilerine dair, ilk önemli makaleye imza atmış olan Anthony Reid, her nasılsa Saffet Bey’e atıfla ‘Rumi’ konusuna kendi makalesinde değinmiyor. 

Sadece, ilk sayfada Malay kaynaklarında ele alınan ‘Rum’ olgusuna değindiği kısım ki, o da konuya giriş yapma anlamında önce Yunan/Roma, Bizans ve ardından, Osmanlı’ya miras kalan ‘Rum’ ya da kaynaklarda geçtiği haliyle söylemek gerekirse ‘Raja Rum’ kavramına kısaca değinmekle sınırlandırıyor. 

Bu noktada, Reid, özellikle Nureddin er-Raniri tarafından kaleme alınan Bustan’un Salatin başlıklı eserde, doğrudan Osmanlı’ya gönderme yapan bölümlere dikkat çekiyor. 

21 gemi ve tehir

Sultan 2 Selim emriyle hazırlanan -irili ufaklı- toplam 21 parça geminin,  Yemen isyanı nedeniyle Sumatra’ya gidememesi konusunu, “... Tam kalacakları sırada, Yemen işi büyüdü. Gemilere çok iş çıktı. Ne yapsınlar, işi bir yıl sonraya bıraktılar. Filo bu yılı Mısır’dan Moha’ya, Aden’e asker taşımak Yemen denizi yolunu kesmek ile uğraştı... ” diyerek  ortaya koyuyor Saffet Bey.  

Ve ardından, yine 2. Selim’in Açe elçisi Hüseyin’e atıfla başlayan kısa metnine dikkat çekiyor: “... Yemen canibinde fitne zuhur edip, de’i ve ref’ileri ehem mühimmetten olmağın, vilayet-i Hinddiye irsal olunacak donanma-i humayun bu sene tehir olunmuştur... ”  

Yani, yukarıda zikredilen 21 parça geminin Sumatra’ya gitmesi zikredilen tarihte yani, 1568 yılının hemen başlarında (5 Ocak 1568) mümkün olmuyor. 

Gittiler, ama nasıl?

Bunun ardından, Saffet Bey, 2. Selim’e herhangi bir atıf yapmaksızın, gemilerin Sumatra’ya gittiğini imanın ötesinde bir yaklaşımla ortaya koyuyor: “... Şu halde seferin de ‘976’da (1569) olduğu görülüyor. Ve oraya vardığı biliniyorsa da işi ne kadara kadar götürebildikleri karanlıktır... ” 

2. Selim’e atıf yapmayan Saffet Bey, bir sonraki sayfada, “Raca ailesine mensup bir zatın ifadesi” alt başlığında bir sözlü anlatıya dayanarak Osmanlı gemilerinin Sumatra’ya ulaştığını söylüyor. 

İsmini vermediği bu Açe’de siyasi elit veya yöneticilere verilen ‘Raca’lardan birinin kim olduğunu bilmiyoruz. 

İlginçtir, Anthony Reid her nasılsa bu anlatıdan hareketle, ilgili Açeli Raca’nın, İstanbul’da Saffet Bey’le görüşen bir kişi olduğunu dile getiriyor. 

Hem de tarih veriyor “1911 yılı Ekim ayın”da diyerek tarih de veryior.  Oysa Saffet Bey böyle bir tarih vermediği gibi, ilgili kişinin kendisiyle İstanbul’da buluştuğuna dair de bir şey söylemiyor. 

Sözlü anlatı

Daha önceki yazılarda dikkat çektiğim bir isim vardı: Konsolos Erşad Bey.

Zaten, Saffet Bey de, ilerleyen sayfalarda “Yine, Erşad Bey efendinin gönderdiği kağıtlar arasında” diyerek ona atıfta bulunuyor. Dolayısıyla, yukarıda dikkat çekilen Açeli ‘Raca’ İstanbul’a gelen biri değil aksine, Batavya’da , Erşad Bey konsoloshane’de ziyaret eden kişi.  

“Kağıtlar” ifadesini yabana atmamak gerekir. Bu husu, bir tarihçi olduğu anlaşılan Saffet Bey’in böylesine önemli bir konuda dayanak noktasını sadece, “kağıtlar” ve belli belirsiz birkaç kişinin ifadelerine dayandırmış olması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. 

Raca’nın anlatısında geçen “... Açe’den giden heyetin reis-i halife Ma’dum isminde bir zat idi” ifadesine karşı Saffet Bey bir yorumda bulunmuyor. Ancak, Osmanlı kaynaklarında adı Hüseyin olarak geçen biri olduğuna daha önce değinmiştik...

Bunun yanı sıra, hem Saffet Bey, hem de ondan ilhamla makalesini kaleme alan Anthony Reid’in ortaya koydukları “iki gemi” olgusuna dair bulgunun temel ekseninde Raca’nın anlatısında yer alan, “... Vaktiyle Sumatra Racası tarafından bir heyet-i mebusu gönderilip dersaadette zat-ı hazret-i hilafetpenahiden muavenet talep edilmiş ve bu müracaat üzerine buraya dersaadetten iki sefene-i Osmaniye gelmiş ve askeriden ve erbab-ı zanaattan birçok muallimin vasıl olmuştur... ”  

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Osmanlı’nın Sumatra’ya gönderdiği varsayılan “iki gemi” olgusunun temel dayanağı bu Raca’nın anlatısına dayanıyor.

Dayanak

Bununla birlikte, Saffet Bey’in, her nedense -bir dayanağı olmaksızın-, Osmanlı’nın hazırladığı gemilerin tamamının Yemen seferi sonrasında Sumatra’ya gittiği yönünde ciddi bir eğilimi var ve bunu Raca’nın “iki gemi” söylemiyle bir anlamda karşılaştırarak ortaya koyuyor. 

Bunu şu şekilde dile getiriyor: “... Lakin gemilerin sayısıyla ayrılıyorsa da, belki ikisi orada kalmış olabilir. Bununla beraber, o yıllardaki koca Portekiz filosunun yol uğrağından geçmek için iki geminin gidemeyeceği, bu kadar silah ve cephane ve adamı, öyle iki gemiyle göndermenin akıllı iş olmayacağı göz önüne alınırsa, yine bizim vesikalarda olduğu gibi o filo azdan aza yirmi tekneden aşağı değil idi... ” 

Saffet Bey’in burada Raca’nın aktardığı bilgiye, yani iki gemi olgusuna, bir şekilde eleştirel bir yaklaşım da sergilediği görülüyor. 

Koskoca Hint Okyanusu’nu iki geminin hem de, Portekiz gibi bir tehdidin varlığı karşısında kat edemeyeceği ve Sumatra’ya ulaşamayacağı gibi gayet ‘mantıksal’ bir çıkarımı ortaya koyuyor. 

Saffet Bey aslında bu yaklaşımıyla, daha önce yazdığım ve bir “uzman kişi”nin görüşü olarak dile getirdiğim denizcilik gerçeğiyle örtüşen bir yaklaşım sergiliyor.

Bir tekrar olsa da, şunu söylemekte yarar var...

Saffet Bey’in “bizim vesikalar” dediği veri, temelde hazırlanan filoyla ilgili. Yoksa, o filonun Sumatra’ya gitmesiyle ilgili değil... 

İkinci referans

Saffet Bey’in ikinci referansı Abdülaziz adında bir Osmanlı vatandaşının Kuzey Sumatra’ya yaptığı seyahatte karşılaştığı olgular. 

Bu zatın kim, neyin nesi, ne görev atfen, neye binaen Kuzey Sumatra’ya gittiği, seyyah ise başka nereleri gezip gördüğüne dair elimizde veri yok. En azından Saffet Bey bu hususlara açıklık getirmiyor. 

Saffet Bey’in bu kişiden aktardığı ifadeler şöyle: “... 1898’de Açe’ye gitmiş idim. ‘Melaboh’ racası Teuku Süleyman ile görüştüm. Bu seferden söz geçmiş iken, ‘O toplardan kalan var mı?’ diye sordum. Birinin Sumatra’da hükümet konağında bulunduğunu haber verdi. Bir tanesini de Cava’da buldum. Açe’de bazı Türk mezarları, Türk yollu adamlar gördüm. Yazık ki, bunlar bir şey bilmiyorlardı. Yalnız Türk olduklarını söylüyorlardı. Başka bir şeye rastlamadım… ”

Burada bir iki detay var…

İlki, Sumatra’da hükümet konağı. Bununla Banda Açe’deki valilik mi kastediliyor? Nihayetinde seyyah Abdülaziz Açe’ye gittiğine göre Sumatra değil, Açe hükümet konağı olmalı. Ve o dönemde Açe hükümeti değil, Hollanda sömürge yönetimi olduğuna dair bir veri ortaya konmuyor. 

Anthony Reid, bu bölüme atıfta bulunuyor. Ve ‘Melaboh’ yerine ‘Meureudu diyor’. 

Reid bu metni kendisi okumadığına göre, kendisine aktaran kişiden işittiği veya yazdığı kadarıyla bir çıkarımda bulunarak Batı Açe’deki Melaboh yerine, Kuzey Açe’deki Meureudu bölgesini zikrediyor kasıtlı olmayarak.  

Saffet Bey makalesini, şu cümlelerle bitiriyor: “… Bu sefer üzerine topluca bir şey söylenebilirse o da, bu seferi ettik. Gidenlerin çoğu orada kaldı. Bu güne kadar yerliler bunu unutmamışlardır. Makalemiz kısa ve dar olmakla beraber, tarihimizde karanlık kalan bu seferi oldukça aydınlatmağa yardımı olmuş sanırız… ”

Saffet Bey’in bir tarihçi veya sosyal bilimci olarak bu konuyu ne denli ciddi bir şekilde ele aldığı tartışması sadece onun şahsıyla ilgili bir mesele değildir. 

Bunun yanı sıra, bu çalışmayı Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde temel sayılabilecek bir makalesine konu edinen Anthony Reid’in benzer bir sürece eklemlenmiş olması da gayet ilginç bir durumla karşı karşıya bulunduğumuza işaret ediyor. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-saffet-bey-ve-anthony-reidin-goruslerinin-benzerligi-2-the-similarity-between-the-views-of-saffet-bey-and-anthony-reid-regarding-relations-between-t/


21 Eylül 2026 Pazartesi

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Rumilerin varlığı (?) / The presence of Rumis in relations between the Malay world and the Ottoman State (?)

Mehmet Özay                                                                                                                             21.09.2026

Saffet Bey’in makalesinde Osmanlı Devleti’nin resmi yaklaşımını ortaya koyduğunu gösteren önemli verisi 2. Selim tarafından imzalanan ‘name’ ve bu belgenin, Mustafa Çavuş adında biri tarafından Sumatra’ya gönderilmiş olmasıdır.

Söz konusu name, tıpkı diğer yönetimlerde olduğu gibi saray bürokrasisine mensup birim tarafından yani, Osmanlı’da bu işle görevli olan ‘nişancı’ lakabını taşıyan üst düzey yetkilinin yazdığı ve ardından Sultan 2. Selim’in imzaladığı bir belgedir.

Bu belgenin, Açe Devleti üçüncü sultanı olan Alaaddin Riayat Syah el-Kahhar’ın -yukardaki metinde zikredildiği üzere ‘Hüseyin’ adında bir elçi vasıtasıyla gönderdiği mektuba cevap niteliğinde olduğu, bu metinde geçen örneğin “Seylan, Kalikut” gibi yer isimleri ile “yirmi dört bin cezire” - ki, gayet abartılı Adalar topluluğuna yapılan atıf olarak dikkat çekiyor- ve bunlardan “dördünden, Mekke-i Mükerreme’ye sefer eden tüccar ve hac gemilerinin” varlığı gibi ifadelerdir.

İlerleyen dönemlerdeki etkileşimleri hesaba katarak ve Hüseyin adının Malay topraklarında pek yaygın olmadığını da dikkate alarak, bu kişinin Açe sarayına yakın Arap asıllı bir kişi olduğunu söylemek mümkün.

Saffet Bey, mektubun ilerleyen bölümünde bir anlamda ana konudan ayrılarak, Portekizlilerin meşhur kaptanlarından Alfonso de Albuquerque hakkında bazı bilgiler aktarıyor.

Bu hususu, temelde Osmanlı ‘adalet’ duygusunun gündeme gelmesi olarak yorumlamak mümkün olduğu gibi, Osmanlı’nın ve de Hint Okyanusunu çevreleyen topraklardaki Müslüman toplumların o dönemki ‘baş düşmanı’ konumundaki Portekizlilerin, nasıl ve ne türden ‘sömürgecilik’ ve yayılmacılık süreçleri gerçekleştirdiklerine dair pek de, yaygın olmayan bir düşünceyi gündeme taşıyor.

Yalıların yaramazları

Bunun ardından, Saffet Bey, çeşitli vesilelerle dile getirdiğim ve Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki varlığının temelde karşılığı olan ve ‘Rumilere’ doğrudan atfı anlamına gelen bir görüşü gündeme taşıyor.

Doğu-Batı deniz ticaretinin aktarma organı olan İskendereyi limanı çevresinde gelişme gösteren ve Saffet Bey’in, “bizim yalıların yaramazları” olarak adlandırdığı bir grup denizcinin -yine ifadeden anlaşıldığına göre, Venedikliler başta olmak üzere Mısır Memlüklülerine de ekonomik anlamda zararı olan ‘korsanlıkla’ meşgul bu grupları, son Memlüklü hükümdarı Melik Eşref Kansu’nun bunlara “sermaye vererek... helâlinden kazanca” bağlaması olmuştur.

Söz konusu bu “bizim yalıların yaramazları”, Batı ve Güneybatı yani Karaman, Teke, Menteşe, Kaz Dağı sahillerinden gelen gruplar...

Saffet Bey bunları, “ateşli delikanlılar” sıfatıyla anarken, Kansu Guri’nin uygulamaya başlattığı politika neticesinde, “İskenderiye’ye üşüşmeğe başladılar”.[1]

Bu gruplar önce kendi başlarına hareket eden ve dönemin belki de, -dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, ‘yaygın ve rutin’ işlerinden olan korsanlıkla geçinen, zaman zaman ‘kiralik asker’ olarak parayı veren hükümdar adına savaşa katılan bu kitleler, Saffet Bey’in de dikkat çektiği üzere, “... Bunlara Araplar, Hindliler “Rumi” derler.[2]  

Aslında, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na ‘komşu’ olmasından ve de -öyle anlaşılıyor ki- Portekizlilerin de, Hint Okyanusu’nun Batısı’nda gözükmelerinden önce başlayan bir süreç olmasıyla dikkat çeken bir durum bu.

Saffet Bey, bu anlatıda ilginçtir, 2. Bayezid dönemi Osmanlı-Memlük ilişkilerinde, önemine kuşku olmayan donanma malzemeleri ve insan kaynakları aktarımı konusuna değinmiyor...

Kansu Guri’nin, söz konusu ‘Rumilerden’ sadece, Doğu Akdeniz’de İskenderiye civarında yararlanmadığı, bunları zamanla Portekizlilerin bölgele gelmesiyle, Hint Okyanusu Batısı’nda da aktif denizci unsurlar olarak görevlendirdiği anlaşılıyor.

Gücerat çağrısı ve Memlüklüler

Bu sürecin başlamasına sebep ise, Portekizlilerin Kızıldeniz limanlarını hedef almaları değil, Kuzeybatı Hindistan’da dönemin Gücerat devletinden gelen “yardım çağrılarına” kulak kabartmasındandır.

İfade şöyle: “... Gücerat Müslümanları Mısır devletinden Portekizlere karşı yardım dilediler. Ellerinden kurtarmaya yalvardılar. Kansu, işi daha büyütmek istedi. Gerek bunlara yardım, gerekse Hind’in sahibi olmak için Süveyş’de bir tersane kurarak tez elden, elli altmış teknelik bir filo yaptı. 917’de (1511) Rumilerden Selman Reis, Kürt Hüseyin kumandasıyla o yanlara gönderdi ...”[3]

 

Bu anlatıda gündeme gelmeyen ancak, Malay Takımadaları gerçekliğine vakıf olanlarca sorgulanmayı hak eden bir durum bulunuyor.

O da, başta Kuzey Sumatralılar olmak üzere, bölgedeki Müslüman devletlerin Memlüklülerle herhangi bir ticari ve siyasi ilişkilerinin olup olmadığıdır. Bu soru halen gündemde ve cevaplanmayı bekliyor.

Saffet Bey’in bu anlatıyı gündeme getirmesinin temel nedeni, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’nda ‘aktif’ denizciliğinin, Kansu Guri’nin vefatının ardından gelmesi nedeniyledir. Ve bununla, o döneme kadarki gelişmeleri kısaca aktarmış oluyor.

Tampon kurum: Rumi yapılaşması

Bizim açımızdan bu anlatının önemi, yukarıda değindiğim üzere, hem Memlüklüler hem de Osmanlıların Hint Okyanusu’nun batısındaki varlıklarının Rumilerin varlığıyla yakından ve doğrudan alâkalı oluşudur.

Bir başka ifadeyle, her ne kadar, Osmanlı Devleti, Hadım Süleyman Paşa, Seydi Ali Reis ve Piri Reis süreçlerinde görüldüğü üzere, üç temel denizcilik girişiminde bulunmuş olsa da, bunlar öncesinde ve sonrasında bölgede var olan yapılar Rumilerdir.

Bununla birlikte, Hadım Süleyman Paşa’nın başında bulunduğu filonun faaliyeti dışındakileri ‘donanma seferi’ olarak kabul etmemize mani gayet önemli veriler bulunmaktadır.

Bu durum, bize -Hindistan bağlamını konunun uzmanlarına bırakarak, Malay Takımadaları’nda Türk varlığı konusundaki yaklaşımın Osmanlı Devleti’nin bölgeye doğrudan nüfuzu ve etkisinden ziyade, Rumilerin varlığı ile açıklanmaya çok daha elverişli olduğudur.

Bu durum, -daha önce de dile getirdiğim üzere- Osmanlı arşivlerinde veya başka arşivlerde ilgili kaynaklar ortaya çıkana kadar geçerliliğini sürdürücektir.

“İki gemi”ye cevap (mı?)

Bu husus, özellikle, bu yazı dizisine konu olan “iki gemi” olgusunun -şayet gerçekleşmiş ise- aynı şekilde değerlendirmemize olanak tanımaktadır.

Saffet Bey, Rumilerle ilgili anlatısının alt zemininde tıpkı, Hadım Süleyman Paşa ile ilgili söylediklerine benzer şekilde, ‘güç’ konusunda yetkinliklerine karşın, organizasyon ve sürdürülebilir denizcilik süreçlerindeki eksiklikleri nedeniyle açıkça bir karşı çıkış sergiliyor.

Öyle ki, Osmanlı’nın 1517 süreciyle birlikte isteyerek veya istemeyerek girmek zorunda kaldığı Hint Okyanusu gerçekliği karşısında çokça gündemde olan bu Rumilerdir.

Saffet Bey bu durumu, “... Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır. Eğer bu serseri Rumilerin aralarına bir Hızır, Turgut, Aydın, Salih gibisi girse idi, daha çok ileri giderlerdi. Çünkü aralarda meydan daha geniş, iş becermek daha kolay idi ...” diyerek ortaya koyuyor.

Saffet Bey, Rumileri ‘serseri’ olarak tanımlaması önemli. Bu tasvir, onların kurulu bir düzenden ziyade, düzensiz, bir tür yasa dışı varlıklarına ve sürdürülemeyen yapılar sergilediklerine işaret ediyor.

Bununla birlikte, ‘otonom’ denizci unsurlar olarak kabul edilmesi gereken Rumilerin Yemen’deki varlıkları. Valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok önemli.

İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki bağlamındadır. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşmayladır. Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman devletler ve/ya Portekizlilerle ilişkiler noktasındadır.

Gücerat ve Sumatra ilişkisi dikkate alındığında denizci olan bu Rumilerin, ne gibi bir gelişmeye konu oldukları üzerinde durulmaya değerdir.

Gelişmelerin seyrine bakıldığında, Gücerat’la ilişkileri olan Kuzey Sumatra Malaylarının Rumileri ‘kiralik asker’ olarak davetleri veya Gücerat bölgesindeki Hintli Müslümanlarla yakın işbirliğiyle Kuzey Sumatra’ya yönelmeleri mantıksal bir durumdur.



[1] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m., s. 610.

[2] A.g.m., s. 610.

[3] A.g.m., s. 610.

19 Eylül 2026 Cumartesi

Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerinde Saffet Bey ve Anthony Reid’in görüşlerinin benzerliği / The similarity between the views of Saffet Bey and Anthony Reid regarding relations between the Malay world and the Ottoman Empire

Mehmet Özay                                                                                                                             19.09.2026

Malay dünyası ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin başlangıç evresine dair, Osmanlı vechesinden yapılan atıfların ilki olmasıyla dikkat çeken ‘iki gemi’ olgusunu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde kaleme aldığım dört yazıyla gündeme taşıdım.

Reid ne demişti?

Konunun gündeme taşınmasında Anthony Reid’in 1969 yılında yayımlanan “Onaltıncı Yüzyıl’da Batı Endonezya’ya Türk Tesiri” (Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia)[1] başlıklı eseriyle önemli bir başlangıç yaptığını söylemiştim.

Reid’in bu çalışmasında söylem, teknik yaklaşım, kaynaklar ve yorumlar noktasında okuyucuları yanlışa veya Malay dünyası ve Osmanlı ilişkilerine yanlış anlamaya ve yorumlamaya sevk edebilecek unsurlar olduğuna, -kısmen de olsa, çalışmasının başlığına gönderme yapmaktan başlayarak kısmen vurgu yapmıştım.

Bunun yanı sıra, Reid’in bir Osmanlıyı eksene alan bir tarihçi olmadığını, Osmanlı tarihine pek de yakın olmadığı gibi Osmanlı kaynaklarına doğrudan erişiminin mümkün olmadığına değinmiştim.

Buna ilâve olarak, Reid’in bu çalışmasını temellendirdiği Saffet Bey’in, 1911-1912 yılında iki makalesini de gündeme taşımıştım.[2]

Reid’in, Saffet Bey’in bu makalesini okumasının mümkün olmadığını -ki, zaten bunu kendisi de makalesinde dile getiriyor-, bu makalenin ilgili bölümlerini, kendisiyle aynı dönemde Londra’da bulunan veya doktorası sonrası kendisiyle görüştüğü anlaşılan Salih Özbaran Hoca’nın yardımıyla edindiği ortadadır.

Saffet Bey ne demişti?

Reid’in çalışmasına eleştirel bir yaklaşımla ele almanın, aynı zamanda bizi Saffet Bey’in makalesine yönlendirmesinin doğal olduğunu bu süreçte bizzat tecrübe ettiğimi söylemeliyim.

Saffet Bey’in, yaşadığı dönemin ne denli donanımlı tarihçileri veya sosyal bilimcileri arasında yer aldığını belki, daha geniş bir araştırma sonunda ortaya koymak mümkün olabilecektir.

Ancak, Saffet Bey’in, yukarıda dile getirdiğim makalesini yayınlamasının hususi bir tarihçilik ilgisinden öte, belki de daha çok, tesadüfe matuf bir yayın olduğunu ansıtan bir durum olduğunu ileri sürüyorum.

Konsoloshane belgesi

Bu noktada şunu söylemekte yarar var ki, Saffet Bey’in Osmanlı donanmasının Kuzey Sumatra’ya, ne tür bir maddi imkânla ve donanımla oraya gittiğine dair temel verisinin, dönemin Batavya konsoloslarından Erşad Bey’den bizzat edindiği tabiri caizse, bazı yarım yamalak metinler ile sözlü bazı anlatılara dayanıyor.

‘Yarım yamalak’ dediğim husus, Erşad Bey’in Batavya’dan getirip kendisiyle paylaştığı ve Osmanlı’nın Kuzey Sumatra’da Açe’deki varlığına gönderme yapan Christiaan Snouck Hurgronje’nin kaleme aldığı meşhur ‘Açeliler’ (The Acehnese) adlı eserin birkaç sayfasıdır.

Buna ilâve olarak,  konsoloshane’de Erşad Bey’i ziyaret eden ve dönemin sürgündeki Açe sultanına yakın olduğu izlenimi veren bir zatla yaptığı sohbetten edindiği sözlü notlardır.

Bu iddiamızı destekleyecek bir diğer husus, bizzat Saffet Bey’in ilgili tarihi gelişmelerle ilgili yaklaşımıdır.

Hadım’ın yaptıkları ve yapamadıkları

Saffet Bey, 1538 yılındaki Diu Seferi’nin kaptanı Hadım Süleyman Paşa’nın, bazı çevrelerce kahramanca gösterilmesine tam da karşıt bir söylemle ortaya çıkarak, “... yollarda ettiği zalimliği ve oralarda gösterdiği bayağılığı herkese göstermiş ve bu işi ağzına burnuna bulaştırmıştır” dedikten sonra, sırayı yakınmaya getiriyor ve diyor ki: “... İşte buralara çıkan ilk Osmanlı filosunun gördüğü iş bu olmuş idi. Eğer bu adamın yerinde tam bir insan ola idi, güzel başlanacak olan bir büyük işin sonu pek parlak pek kazançlı olacaktı ...”[3]

Saffet Bey, bu yaklaşımıyla temelde bu sefer sürecinde Portekizlilere karşı başarılı olunmadığı gibi, Aden, Yemen ve Batı Hindistan gibi bölgelerdeki Müslüman hükümdarlıklarıyla ilişkilerin kurulamamasına da neden olduğuna gizli açık dikkat çekiyor.

Aslında, Saffet Bey, tabiri yanlış kullanıyor gibi...

Nihayetinde, Mısır Kapudanı gibi önemli bir mevkide olan kişiden ‘tam bir adamlık’ değil, yetkin bir devlet adamı ve stratejisti olması beklenir. Ya da daha naif bir yaklaşım sergileyerek söylememiz gerekirse, o dönem Osmanlı ifadelerinde “adam olmanın” yetkin devlet adamı ve stratejisti olmaya tekabül edecek bir boyutu içeriyordur.  

Hadım Süleyman Paşa’yı konu olan kısa bir yazıda dile getirdiği üzere, Paşa 80 yaşına merdiven dayamış ve dört kişinin yardımıyla yerinden kalkıp yürüyebilen bir kişi olmasıyla fiziki yetersizliği kadar, öyle görülüyor ki, mantıksal karar verme süreçlerinde de zaafiyeti olan bir yönetici görünümünde.

İlk filo hangisi?

Yukardaki alıntıda yer alan “ilk Osmanlı filosu” ifadesi bize ilk deniz seferinin 1538’e tarihlendiği gösterirken, bu yaklaşımı yine Saffet Bey veya benzeri kişilerin dönemin tarihi araştırmalarına yönelik ilgisi, ilgisizliği, kaynakların derli toplu olup olmaması gibi bir dizi nedene bağlı olarak anlamlandırmak mümkün.

Öyle ki, Saffet Bey’in ulaş/a/madığı al-Jawaib gazetesinin ve aynı dönemde yayın yapan Basiret gazetesinin 1873 yılındaki nüshalarında geçtiği üzere, Açelilerin dile getirdikleri ‘Sinan Paşa dönemindeki iki gemi top vs. gibi erken dönem desteğine’ dair gelişmeden habersizlik ortaya çıkıyor.

Tarihçilik zor iş!

Bu sürecin ardından, Portekizlilerin Arap Denizi ve Batı Hindistan arasındaki bölgedeki etkinliklerine dikkat çekerek, “... Bunlar bir aralık Kamaran Adası’nı ele geçirmişlerdi. Gitgide Basra, Aden körfezleriyle Bahr-ı Ahmer yalılarına sarkıntılıklarını artırmışlar. Hatta, 948’de (1541) Cidde’yi vurup Süveyş’e gelerek tersaneyi yakmayı göze aldırmışlardı. Portekizlerle şurada burada çarpışışlara dağınık olarak rast geliriz. Bunları toplamak bizim işimiz ise de, pek de zor işdir ...” diyor.[4] 

Son cümle, -tarihçi olarak kabul edecek olursak- Saffet Paşa gibi son dönem Osmanlı tarihini kaleme alan tarihçi veya entellektüellerin, mevcut kaynakların toplanması konusunda gayet zorluklarla karşılaştıklarını ifade etmektedir.

Bu durum, Osmanlı devletinde kayıt, yazım işlerinin ve bunların toparlanması ve korunmasının ne denli ihmal edildiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, diğer bazı çalışmalarda da dile getirdiğim üzere, Osmanlı’da coğrafi ve siyasi bilincin ciddi sorunlara konu olduğunu kanıtlıyor.

Belki bu noktada, Saffet Bey’i hoş görmekte mümkün...

Öte yandan, Reid’in, Saffet Bey’in makalesinden çıkarımla, Osmanlı’yı Hint Okyanusu’nda güçlü bir denizci varlık olarak tanıtma çabasının en azından, Saffet Bey özelinde gündeme getirdiği referanslar açısından sorunlu olduğuna kuşku yok.

Bunu dile getirirken, Reid’in Portekiz kaynaklarını kullanan başta Charles Ralph Boxer olmak üzere diğer bazı yazarların görüşlerini de kullandığını unutuyor değilim.

Osmanlı Devleti’nin gerçekte Sumatra’ya ne tür bir ilgisi olduğu hususu, tarihçilik olgusu bağlamında, Sultan 2. Selim’e atfedilen birkaç ‘humayûn nâme’ye sığdırılamayacak kadar geniş bir alanı içeriyor.

Saffet Bey’in makalesinde dile getirdiği ve önceki dört yazıya devam mahiyetinde yukarıda atıflarla devam ettiğim açıklamalar bize gerçekte, söz konusu Sumatra seferinin başlangıç, süreç ve sonucu konusunda derinlikli çalışmalara ne denli ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Öyle ki, Sumatra seferinin yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa hangi şartlarda yapıldığı ve ne tür sonuçlar elde edildiği gibi sorular ciddi olarak değerlendirilmeyi bekliyor.

Bu konuyu işlemeye devam edeceğim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/malay-dunyasi-ve-osmanli-iliskilerinde-saffet-bey-ve-anthony-reidin-goruslerinin-benzerligi-the-similarity-between-the-views-of-saffet-bey-and-anthony-reid-regarding-relations-between-the-m/



[1] Anthony Reid. (1969). “Sixteenth Century Turkish Influence in Western Indonesia”, JMBRAS, Vol. X, No. 3, December. 395-414.

[2] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası. 678-683;

[3] Saffet Bey. (1327/1911). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i Evvel 1327/14 October 1911, Cüz 10, Bab-ı Âli Tarih-i Osmani Encümeni, İstanbul. Ahmet İhsan Şürekası, Matbaa-i Milliye Osmani Şirketi, s. 612. (604-614).

[4] Saffet Bey. (1327/1911). A.g.m, s. 612.

18 Eylül 2026 Cuma

Batı’da yeni oluşuma doğru: Avrupa Birliği-Kanada yakınlaşması / Towards a new alignment in the West: European Union-Canada rapprochement

Mehmet Özay                                                                                                                             18.09.2026

Yaşadığımız günler, Avrupa açısından oldukça önemli gelişmelere konu oluyor.

16 Eylül günü Avrupa’dan gelen haberler, AB’nin Kanada’yı “ortak üye” (associate member) kavramıyla tanımlanan bir ortaklık önerisini ortaya koyuyor.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, “ilk” sıfatıyla andığı Kanada’nın, ‘associate member’ tanımlaması, diğer ülkelerin geleceğini yani, ikinci ve üçüncü sırada yer alan ülkelerin olduğunu açıkça gösteriyor.

Yeni bir süreç (mi?)

Bu gelişmenin devamı olarak gündeme, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın gelmesi gayet önemli bir sürecin varlığına işaret ediyor.

Bir anlamda, sürpriz kabul edilebilecek bu gelişmeye karşın, AB içerisinde bazı diplomatların yaptıkları açıklamalardan oldukça temkinli oldukları anlaşılıyor.

Öyle ki, AB ve Kanada arasında on yıl önce imzalanan ticaret anlaşmasına ve bu gelişmenin AB üyesi on ülke tarafından henüz onaylanmamış olması, AB liderliğinde bazı görüş ayrılıklarının olduğunu da ortaya koyuyor.

Bir diğer husus ise, ‘üyelik’ konusunda İngiltere’nin tercih ettiği kopuş sonrasında alternatif arayışları arasında, ‘yarı üyelik’ vb. kavramların olmadığı bugün yine hatırlatılmasıdır.

AB-Kanada yakınlaşması

Söz konusu “yakınlaşma” söylemi geçtiğimiz Çarşamba günü AB devleti yıllık toplantısında gündeme geldi.

Toplantıya davetli olarak katılan ve AB Parlamentosu'nda bir konuşma yapan Kanada başbakanı Mark Carney, AB ile siyasi yakınlaşmaya neden olarak Donald Trump’ın dikte ettirdiği gümrük tarifeleri boyunduruğundan ve Kanada’yı ABD’nin 51. Eyaleti yapma iddiasını gündeme getirdi.

Başbakan Carney’in bu açıklaması, Kanada’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal açmazı gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Bunun devamı olarak, Kanada’dan bir resmi sitede yer alan bilgi dikkate alınacak olursa, AB ve Kanada arasında yaşanan yakınlaşmanın temelinde “pek çok ortak değer ve politika önceliği” olgusuna dikkat çekiliyor.

Benzer bir durum, yine AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından Kanada’ya yapılan teklifin rasyonel gerekçesi olarak, “AB ve Kanada dünyaya aynı açıdan bakıyor” şeklinde ifade edebileceğimiz, gayet yakın bir siyasal bilinç ve yaklaşıma atıfta bulunuyor.

Niçin şimdi?

Bununla birlikte, her ne kadar yukarıda kısmen açıklanmış gibi gözükse de, böylesi ekonomik ve siyasi yakınlaşmanın ‘Niçin şimdi?’ gerçekleşmekte olduğu sorusuna cevap vermeye kafi gelmeyen bu açıklama bizi, detayları bulmaya sevk ediyor.

Bu noktada, özellikle son on yıllık süre zarfında ABD ve AB arasında yaşanan gerilimler, Batı bloğunun iki güçlü ekseni arasında kopuşu getirmekle kalmamış, aynı zamanda ABD başkanı Donald Trump’ın söylemleri dikkate alındığında, Avrupa’da Batı medeniyetinin tehdit altında olduğuna yönelik açıklamalarla derin bir alana seyretmiştir.

ABD ve AB arasında yaşanan eksen kaymasının yanı sıra, benzeri bir gelişmenin 2005 yılı başlarından itibaren, Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte ABD yönetiminin Kanada’ya yönelik önce ultra tarif uygulaması ve ardından, ‘teritoryal ilhak’ olgusuna kadar uzanan söylemleri, -ki yukarıda başbakan Carney’in açıklamasına dikkat çekerek ortaya koymuştum-, Kanada’yı siyasal egemenlik arayışlarında kendi sınırlarının dışına çıkmaya ve yeni ve güçlü partnerler aramaya itmiştir.

Bu noktada, Kanada başbakanı Mark Carney’in Çin ziyaretini de, yine bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.

Avrupa içi krizler

Avrupa Birliği açısından bakıldığında ise, Birlik içinde sarsıntıya yol açan sadece, Trump politikaları değildir.

Avrupa’nın kendi sınırlarında özellikle Rusya’nın, 2023 yılından itibaren, Ukrayna topraklarına yönelik işgal girişiminden kaynaklanan doğrudan tehdide maruz kalması; Çin’le yaşanan ticaret gerilimleri; kendi içerisinde, tek tek üye ülkelerde iktidarların istikrarsızığı ve sağ’a, sol’a evrilişleri yeni arayışları gündeme getirmiştir.

Benzer şekilde, AB’nin öncü ülkeleri Fransa, İngiltere ve Almanya hükümet başkanlarının Çin ziyaretlerini bu arayışların bir parçası olarak görülmelidir.

Yukarıda, hem Kanada ve hem de, AB bağlamında çizilen portrede benzerlikler gayet dikkat çekicidir.

Bir anlamda, tarihi çalkantıların yaşandığı son on, on beş yıllık süre, aynı zamanda yeni ve tarihe mal olacak yeni ittifakların ortaya çıkmakta olduğuna tanık oluyoruz.

AB Komisyonu başkanının Kanada’yı ‘ortak üye’ sıfatıyla birliğe oldukça yakınlaştırma çabasını salt ekonomik kaygıların bir ürünü olarak görmemek gerekir.

Nihayetinde, Avrupa sınırları içinde yer alan Norveç, İzlanda ve İsviçre’nin, AB ile ticari ve ekonomik alanda son derece yakın işbirliklerine rağmen, ‘ortak üye’ sıfatına ‘layık görülmemeleri’, Kanada’nın farklı jeo-politik gelişmelere maruz kalmasıyla anlaşılabilir.

ABD ve AB arasında yaşanan ve medeniyet söylemi eleştirisine değin uzanan sözlü atışmalar bize, Batı bloğunda ciddi bir kırılma yaşanırken, aynı bloğun çeper ülkeleri Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile ana eksende yer alan Avrupa arasında, yeni bir Batı bloğu tesisine girişildiği anlaşılıyor.

Öyle ki, Kanada ile görüşmeleri yürüten komisyon üyesi İspanyol Javier Moreno Sanchez yaptığı açıklamada, “Kanadalılar, Avrupa dışındaki en Avrupalı topludur” ifadesi, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım ‘medeniyet’ boyutuna tekabül ediyor. 

Bu durum, Avrupa Birliği’nin Kanada ve ardından, Avustralya ve Yeni Zelanda ile gerçekleştirme ihtimali olan ‘yakınlaşma’ politikası dikkatle incelenmeyi hak ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/batida-yeni-olusuma-dogru-avrupa-birligi-kanada-yakinlasmasi-towards-a-new-alignment-in-the-west-european-union-canada-rapprochement/

 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Saffet Bey’in Osmanlı filosu ve Sumatra ilişkisi üzerine değerlendirmesi / Saffet Bey’s assessment of the relationship between the Ottoman fleet and Sumatra

Mehmet Özay                                                                                                                             16.09.2026

Saffet Bey’in kaleme aldığı ve Tercüme-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda iki ayrı makale olarak gündeme gelen çalışmasından hareketle kaleme aldığım yazı dizisinin dördüncüsüyle konuya devam ediyorum.

Söz konusu makale üzerinden, sadece Kuzey Sumatra, Açe ilişkilerinin bazı boyutlarına değil, aynı zamanda Osmanlı ‘siyasal bilinci’ne dair önemli bazı verilere ulaşmak mümkün.

Bu hususu, Saffet Bey’in makalesinin başlığında da dikkat çekildiği üzere, Osmanlı Devleti’nin Sumatra’ya bir filo gönderip göndermediği; gönderdiyse, bunun hangi şart ve koşullarad gerçekleştiği; ne tür sonuçlar doğurduğu vb. gibi soruların tek tek gündeme getirilerek cevaplandırılmasına imkân tanıdığını görüyoruz.

Tarihi veriler ve karşılaştırma

Saffet Bey’in bu makaleyi, 1911/1912 gibi neredeyse, Osmanlı’nın siyasi, askeri ve ekonomik önemini yitirdiği bir dönemde kaleme alınmış olması, bize başta Saffet Bey olmak üzere dönemin tarihçi veya sosyal bilimci diyebileceğimiz çevrelerinin, Osmanlı tarihini nasıl okumakta, hangi kaynaklar üzerinden okumakta ve ne tür bir sosyal bilim çerçevesinde gelişmeleri değerlendirdiklerine dair soruları akla getiriyor.

Saffet Bey kaleme aldığı metni önce, ‘Avrupa kaynakları’ diyerek başvuruda bulunduğu Christiaan Snouck Hurgronje’nin eseri olan ancak, bir dönem Osmanlı konsolosu olarak Batavya’da görev yapan Erşad Bey’in kendisine ilettiği -öyle anlaşılıyor ki, sadece birkaç safyalık notlara ve ayrıca, yine o dönem Erşad Bey’i konsoloshanesinde ziyaret eden bir Açe’linin sözlü anlatısına dayanıyor.

Saffet Bey’in amacının, Avrupa kaynakları ile ‘bizim’ dediği, Osmanlı kaynaklarını karşılaştırmak suretiyle, Açe’ye gittiği varsayılan iki gemi ile ilgili gerçeği ortaya koymak.

Bu amaçla, çalışmanın en başında, Hurgronje’nin anlatısı ve bir Açeli’nin Erşad Bey’e aktardığı sözlü bilgi üzerine “... İşte böylece, İstanbul’da bir veya iki yıl kadar kaldılar...” ifadesine getirdiği yorumda, Fatih’deki Elçi Misafirhanesi’ne değinerek ve özellikle, Orta Asya’dan ve Hind’den gelen elçilerin kollanıp korunduğunu ima eden ifadesine rağmen,[1] Açe’li elçilerin, İstanbul’da “bir iki yıl” nasıl kaldıklarına dair sağlıklı bir veri sunmuyor.

Veya bu tür verilerin, nerede olabileceğine dair bir fikir vermiyor.

Benzer şekilde, bu ifadenin devamında, dönemin Vezir-i azam’ı Sokollu Mehmed Paşa’ya atıfta bulunarak, böylesine önemli bir devlet adamının Sumatra’dan gelen elçiler ve onların yanlarında getirdikleri bir gemi dolusu baharat gerçeğini göz ardı edecek bir yönetici olmadığını söylüyor: “... Sokullu ikinci bir padişah idi. Koca bir gemi yükü biber, bahar hediyesiyle gelen elçiyi duymasın, akıllara sığar şey değildir. Hem, name bunu açıkça söylüyor. Elçiler yolda iken veya buraya vardıklarında Sultan Süleyman sefere çıkmış. İstanbul’da kaymakam vezirden başka simse yok idi. Padişaha ‘Sigetvar’da merhum oldu. Yeni padişah geldi. Elbette, bu bir yıl kadar sürdü. Yoksa o diplomat Sokullu halifeliğin adını sanını yükseltecek böyle bir işi kaçırtmaz.”[2]

Bilinmeyenler

Bu ifadesine rağmen, Saffet Bey, ‘Avrupalı kaynağın ve bir Açeli’nin aktardığı sözlü bilgiyi dolaylı olarak doğrulayacak şekilde, “... Bu gelen biberi bilmiyorsak da, padişahın elçiyi ağırladığını, ayrıca bir tekne ile İskenderiye’ye yolladığını...”[3] diyerek, pay-i taht limanına giren ve içinde baharat kargosu bulunan gemi ile ilgili gerçeğe dair bir veri sunmuyor.

Ve Saffet Bey, bu kayıtsızlığı, belgesizliği içselleştirememiş olmanın acısını benliğinde hissederek, “... Yazık ki, bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken, sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi yoktur. Bunu, şurada burada rast geldiklerimizle tamamlayacağız ...”[4] 

İlginçtir, Saffet Bey, bu sayfaya kadar, Osmanlı Devleti’nin Sumarta’ya bir deniz filosu gönderdiğine dair kesin bir dille bir ifade ve kaynak sunmuyor.

Bununla beraber, burada “bu seferin başlangıcını bu kadar iyi bilirken” diyebiliyor.

Aslında, “bu kadar iyi bilinen” sadece, ilgili filonun hazırlığıyla ilgili gelişmelerdir, o kadar.[5]

Cümlenin ikinci kısmı ise daha da manidar... “Sanki ne oldu, nasıl döndüler elimizde tam bir haberi yoktur ...” diyor.

“Devlet buralara bakmadı”

Aslında, bu gidenlerin Osmanlı merkezinden yani, İstanbul’da alınan bir kararla ve doğrudan bir emirle değil, diyelim ki, İskenderiyye, Cidde, Yemen, Aden gibi bölgedeki eyalet veya berlerbeyiliklerden biri inisiyatifye gönderilmiş olabileceğini ve bu anlamda, kayıtlar tutulduysa bile, ilgili yerden İstanbul’a ulaştırılmadığı veya hiç kayıt tutulmadığı alternatiflerini gündeme getirmek gerekir.

Burada, Saffet Bey’in makalesinin ilk bölümüne dönüş yaparak, bu görüşün sağlamasını ortaya koymak mümkündür.

Örneğin, “... Mısır’ın 923’de (1517) fethi ile Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır ...”[6]

Bu kısa alıntı bize, Osmanlı Devleti’nin, Hint Okyanusu’nun Batısındaki askeri varlığı kadar siyasi bilincine dair de bir veri sunuyor.

Önce, ikincisine bakmakta yarar var...

Saffet Bey’in gizli/açık dikkat çektiği üzere, Osmanlı Devleti, 1517 sürecinin ardından, Hint Okyanusu ile ilişkiler geliştirmeyi öncellememiştir.

Alternatif söylem

Birinci durum ise, Osmanlı Devleti’nin devletle organik ilişkileri olan vali, donanma vb. yapılaşması yerine, bölgede çok daha dinamik olan ve bu anlamda, ‘özerk’ güçler olarak yapılaşmış olan ‘Rumi’lerin varlığını dikkate alınması gerektiğini hatırlatıyor.

Ancak, Saffet Bey, nedense, yukarıda dikkat çektiğim gelişme çerçevesinde, Rumi’leri anmasına rağmen, aynı grubun Sumatra ile ilişkilerine önem atfedecek şekilde üzerinde durmuyor.

Oysa, Rumilerin Yemen’deki varlıkları gayet aşikârdır.

Öyle ki, valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok önemli.

İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki bağlamında. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşma anlamında. Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman devletler, örneğin Kuzey Sumatra’da Açe ve/ya Portekizlilerle ilişkiler noktasında.

Sumatra’nın Gücerat ile kurduğu ilişkinin Osmanlı ile ilişkiler öncesine dayandığı dikkate alınacak olduğunda, ilgili Rumilerin Gücerattaki varlıklarının, onların Malay denizci ve tüccarlar veya Hintli-Acem denizci ve tüccarlar vasıtasıyla, Kuzey Sumatra’ya yönelmelerini sağlacağını göz ardı etmemek gerekir.

Bu tarihsel gerçeklik bize, sadece Osmanlı Devleti merkezi yani, İstanbul ile sınırlı bir gelişme veya sürece değil, bunun dışında ve ötesinde Osmanlı adına çalışan veya otonom yapılar olarak dikkat çeken Rumilerin Yemen’den başlayarak Gücerat’a değin uzanan varlıklarının, Osmanlı ve Kuzey Sumatra ilişkisinde dikkate alınmaya değer olduğuna işaret ediyor.

Saffet Bey’in makalesi üzerinde konuyu incelemeye devam edeceğim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/saffet-beyin-osmanli-filosu-ve-sumatra-iliskisi-uzerine-degerlendirmesi-saffet-beys-assessment-of-the-relationship-between-the-ottoman-fleet-and-sumatra/



[1] Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, Kanun-u evvel 1327 (December 1912), 11. Cüz, Ahmet İhsan Şürekası, s. 678. (678-683).

[2] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 678, 679.

[3] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 679.

[4] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 679.

[5] Bkz.: Saffet Bey. (1327/1912). “Bir Osmanlı Filosu’nun Sumatra Seferi”, Tarihi Osman-i Encümeni Mecmuası, 1 Teşrin-i evvel 1327/14 October 1911, 10. cüz, Ahmet İhsan Şürekası, 1329/1911, (10. Cilt), s. 606-609. (604-614).

[6] Saffet Bey. (1327/1912). A.g.e., s. 611.