Mehmet Özay 21.09.2026
Saffet Bey’in makalesinde Osmanlı Devleti’nin resmi yaklaşımını ortaya koyduğunu gösteren önemli verisi 2. Selim tarafından imzalanan ‘name’ ve bu belgenin, Mustafa Çavuş adında biri tarafından Sumatra’ya gönderilmiş olmasıdır.
Söz konusu
name, tıpkı diğer yönetimlerde olduğu gibi saray bürokrasisine mensup birim
tarafından yani, Osmanlı’da bu işle görevli olan ‘nişancı’ lakabını
taşıyan üst düzey yetkilinin yazdığı ve ardından Sultan 2. Selim’in imzaladığı
bir belgedir.
Bu belgenin, Açe
Devleti üçüncü sultanı olan Alaaddin Riayat Syah el-Kahhar’ın -yukardaki
metinde zikredildiği üzere ‘Hüseyin’ adında bir elçi vasıtasıyla gönderdiği mektuba
cevap niteliğinde olduğu, bu metinde geçen örneğin “Seylan, Kalikut” gibi yer
isimleri ile “yirmi dört bin cezire” - ki, gayet abartılı Adalar topluluğuna
yapılan atıf olarak dikkat çekiyor- ve bunlardan “dördünden, Mekke-i Mükerreme’ye
sefer eden tüccar ve hac gemilerinin” varlığı gibi ifadelerdir.
İlerleyen dönemlerdeki
etkileşimleri hesaba katarak ve Hüseyin adının Malay topraklarında pek yaygın
olmadığını da dikkate alarak, bu kişinin Açe sarayına yakın Arap asıllı bir
kişi olduğunu söylemek mümkün.
Saffet Bey,
mektubun ilerleyen bölümünde bir anlamda ana konudan ayrılarak, Portekizlilerin
meşhur kaptanlarından Alfonso de
Albuquerque hakkında bazı bilgiler aktarıyor.
Bu hususu,
temelde Osmanlı ‘adalet’ duygusunun gündeme gelmesi olarak yorumlamak mümkün
olduğu gibi, Osmanlı’nın ve de Hint Okyanusunu çevreleyen topraklardaki
Müslüman toplumların o dönemki ‘baş düşmanı’ konumundaki Portekizlilerin, nasıl
ve ne türden ‘sömürgecilik’ ve yayılmacılık süreçleri gerçekleştirdiklerine dair
pek de, yaygın olmayan bir düşünceyi gündeme taşıyor.
Yalıların yaramazları
Bunun ardından, Saffet Bey, çeşitli vesilelerle dile getirdiğim ve Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki varlığının temelde karşılığı olan ve ‘Rumilere’ doğrudan atfı anlamına gelen bir görüşü gündeme taşıyor.
Doğu-Batı deniz ticaretinin aktarma organı olan İskendereyi limanı çevresinde gelişme gösteren ve Saffet Bey’in, “bizim yalıların yaramazları” olarak adlandırdığı bir grup denizcinin -yine ifadeden anlaşıldığına göre, Venedikliler başta olmak üzere Mısır Memlüklülerine de ekonomik anlamda zararı olan ‘korsanlıkla’ meşgul bu grupları, son Memlüklü hükümdarı Melik Eşref Kansu’nun bunlara “sermaye vererek... helâlinden kazanca” bağlaması olmuştur.
Söz konusu bu “bizim yalıların yaramazları”, Batı ve Güneybatı yani Karaman, Teke, Menteşe, Kaz Dağı sahillerinden gelen gruplar...
Saffet Bey bunları, “ateşli delikanlılar” sıfatıyla anarken, Kansu Guri’nin uygulamaya başlattığı politika neticesinde, “İskenderiye’ye üşüşmeğe başladılar”.[1]
Bu gruplar önce kendi başlarına hareket eden ve dönemin belki de, -dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, ‘yaygın ve rutin’ işlerinden olan korsanlıkla geçinen, zaman zaman ‘kiralik asker’ olarak parayı veren hükümdar adına savaşa katılan bu kitleler, Saffet Bey’in de dikkat çektiği üzere, “... Bunlara Araplar, Hindliler “Rumi” derler.[2]
Aslında, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na ‘komşu’ olmasından ve de -öyle anlaşılıyor ki- Portekizlilerin de, Hint Okyanusu’nun Batısı’nda gözükmelerinden önce başlayan bir süreç olmasıyla dikkat çeken bir durum bu.
Saffet Bey, bu anlatıda ilginçtir, 2. Bayezid dönemi Osmanlı-Memlük ilişkilerinde, önemine kuşku olmayan donanma malzemeleri ve insan kaynakları aktarımı konusuna değinmiyor...
Kansu Guri’nin, söz konusu ‘Rumilerden’ sadece, Doğu Akdeniz’de İskenderiye civarında yararlanmadığı, bunları zamanla Portekizlilerin bölgele gelmesiyle, Hint Okyanusu Batısı’nda da aktif denizci unsurlar olarak görevlendirdiği anlaşılıyor.
Gücerat çağrısı ve Memlüklüler
Bu sürecin başlamasına sebep ise, Portekizlilerin Kızıldeniz limanlarını hedef almaları değil, Kuzeybatı Hindistan’da dönemin Gücerat devletinden gelen “yardım çağrılarına” kulak kabartmasındandır.
İfade şöyle: “... Gücerat
Müslümanları Mısır devletinden Portekizlere karşı yardım dilediler. Ellerinden
kurtarmaya yalvardılar. Kansu, işi daha büyütmek istedi. Gerek bunlara yardım, gerekse
Hind’in sahibi olmak için Süveyş’de bir tersane kurarak tez elden, elli altmış
teknelik bir filo yaptı. 917’de (1511) Rumilerden Selman Reis, Kürt Hüseyin kumandasıyla
o yanlara gönderdi ...”[3]
Bu anlatıda gündeme gelmeyen ancak, Malay Takımadaları gerçekliğine vakıf olanlarca sorgulanmayı hak eden bir durum bulunuyor.
O da, başta Kuzey Sumatralılar olmak üzere, bölgedeki Müslüman devletlerin Memlüklülerle herhangi bir ticari ve siyasi ilişkilerinin olup olmadığıdır. Bu soru halen gündemde ve cevaplanmayı bekliyor.
Saffet Bey’in bu anlatıyı gündeme getirmesinin temel nedeni, Osmanlı’nın Hint Okyanusu’nda ‘aktif’ denizciliğinin, Kansu Guri’nin vefatının ardından gelmesi nedeniyledir. Ve bununla, o döneme kadarki gelişmeleri kısaca aktarmış oluyor.
Tampon kurum: Rumi yapılaşması
Bizim açımızdan bu anlatının önemi, yukarıda değindiğim üzere, hem Memlüklüler hem de Osmanlıların Hint Okyanusu’nun batısındaki varlıklarının Rumilerin varlığıyla yakından ve doğrudan alâkalı oluşudur.
Bir başka ifadeyle, her ne kadar, Osmanlı Devleti, Hadım Süleyman Paşa, Seydi Ali Reis ve Piri Reis süreçlerinde görüldüğü üzere, üç temel denizcilik girişiminde bulunmuş olsa da, bunlar öncesinde ve sonrasında bölgede var olan yapılar Rumilerdir.
Bununla birlikte, Hadım Süleyman Paşa’nın başında bulunduğu filonun faaliyeti dışındakileri ‘donanma seferi’ olarak kabul etmemize mani gayet önemli veriler bulunmaktadır.
Bu durum, bize -Hindistan bağlamını konunun uzmanlarına bırakarak, Malay Takımadaları’nda Türk varlığı konusundaki yaklaşımın Osmanlı Devleti’nin bölgeye doğrudan nüfuzu ve etkisinden ziyade, Rumilerin varlığı ile açıklanmaya çok daha elverişli olduğudur.
Bu durum, -daha önce de dile getirdiğim üzere- Osmanlı arşivlerinde veya başka arşivlerde ilgili kaynaklar ortaya çıkana kadar geçerliliğini sürdürücektir.
“İki gemi”ye cevap (mı?)
Bu husus, özellikle, bu yazı dizisine konu olan “iki gemi” olgusunun -şayet gerçekleşmiş ise- aynı şekilde değerlendirmemize olanak tanımaktadır.
Saffet Bey, Rumilerle ilgili anlatısının alt zemininde tıpkı, Hadım Süleyman Paşa ile ilgili söylediklerine benzer şekilde, ‘güç’ konusunda yetkinliklerine karşın, organizasyon ve sürdürülebilir denizcilik süreçlerindeki eksiklikleri nedeniyle açıkça bir karşı çıkış sergiliyor.
Öyle ki, Osmanlı’nın 1517 süreciyle birlikte isteyerek veya istemeyerek girmek zorunda kaldığı Hint Okyanusu gerçekliği karşısında çokça gündemde olan bu Rumilerdir.
Saffet Bey bu durumu, “... Hicaz ve Yemen ülkeleri Osmanlıya katıldı. On beş yirmi yıl kadar devlet buralara bakamadı, bakmadı. Rumlar kendi hesaplarına çalışıyorlar, biri ötekini öldürerek Yemen’e vali oluyorlardı. Bunlardan Bayramoğlu Mustafa, Sefer Havace gibiler Gücerat yalılarında “Rumi Han”, “Hüdavendi Han” adlarıyla birer emir oldular. O yıllarda Bahreyn hakimlerinden birinin adının Murad Şah olduğunu görüyoruz. Araplarda, Murad adı pek kullanılmadığından bunun da, bir Rumi olduğu sanılır. Eğer bu serseri Rumilerin aralarına bir Hızır, Turgut, Aydın, Salih gibisi girse idi, daha çok ileri giderlerdi. Çünkü aralarda meydan daha geniş, iş becermek daha kolay idi ...” diyerek ortaya koyuyor.
Saffet Bey, Rumileri ‘serseri’ olarak tanımlaması önemli. Bu tasvir, onların kurulu bir düzenden ziyade, düzensiz, bir tür yasa dışı varlıklarına ve sürdürülemeyen yapılar sergilediklerine işaret ediyor.
Bununla birlikte, ‘otonom’ denizci unsurlar olarak kabul edilmesi gereken Rumilerin Yemen’deki varlıkları. Valilik makamına kadar gelmeleri, üç açıdan çok önemli.
İlki, Osmanlı devleti merkeziyle kurdukları ilişki bağlamındadır. İkincisi, kendi aralarında geliştirdikleri yapılaşmayladır. Üçüncüsü, Yemen üzerinden Hint Okyanusu’nun farklı bölgelerindeki Müslüman devletler ve/ya Portekizlilerle ilişkiler noktasındadır.
Gücerat ve Sumatra ilişkisi dikkate alındığında denizci olan bu Rumilerin, ne gibi bir gelişmeye konu oldukları üzerinde durulmaya değerdir.
Gelişmelerin seyrine bakıldığında, Gücerat’la ilişkileri olan Kuzey Sumatra
Malaylarının Rumileri ‘kiralik asker’ olarak davetleri veya Gücerat
bölgesindeki Hintli Müslümanlarla yakın işbirliğiyle Kuzey Sumatra’ya
yönelmeleri mantıksal bir durumdur.




